200
Haşir
وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ
Medhal
Şu mes'eleye dair Kur'ân’ın işârâtından fehmettiğim bir mikdarını Arabî olarak İşârâtü'l‑İ'câz’da yazmıştım. Burada vazifem, hükm‑ü Kur'ân’ı güzel telâkki etmek için zemini ihzar etmektir.
İşte kalbe kàbiliyet‑i kabûl verecek ve vicdânı iz'âna ihzar edecek dört esâs var ki: Muktazî mevcûddur, Fâil muktedirdir, Mahal kàbildir, Mâni yoktur.
Birinci Makam
Saâdet‑i Ebediyeye muktazî vardır. O muktazînin vücûduna bürhân, on menâbi'den süzülen ve tehallüb eden bir hadstir.
Birincisi
İşte kâinâtta bir nizâm‑ı ekmel-i kasdî var. Her cihette reşehât‑ı ihtiyar, lemeât‑ı kasd görünüyor. Her şeyde bir nur‑u kasd, her şe'nde bir ziyâ‑yı irâde, her harekette bir lem'a‑i ihtiyar, her terkîbde bir şu'le‑i hikmet, nazar‑ı dikkate çarpıyor.
201
Evet saâdet‑i ebediye olmazsa, “Nizâm” bir sûret‑i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır, yalancı bir nizâm olur. Nizâmın rûhu olan maneviyat ve revâbıt ve niseb hebâ olur. Demek nizâmın nazzâmı saâdet‑i ebediyedir.
İkinci Menba'
Hilkatte bir hikmet‑i tâmme var. Evet inâyet‑i ezeliyenin timsâli olan Hikmet‑i İlâhiye kâinâttaki riâyet‑i mesâlih ve iltizam‑ı hikem lisânıyla saâdet‑i ebediyeyi ilân eder. Zîra saâdet‑i ebediye olmazsa, kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikem ve fevâidi mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir.
Üçüncü Menba'
Akıl ve hikmet ve istikrâ'ın şehâdetleriyle sâbit olan hilkatteki adem‑i abesiyet; hem Sâni'in fıtratta, her şeyde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sûreti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihâb etmesiyle sâbit olan adem‑i isrâf, saâdet‑i ebediyeye işâret eder. Zîra adem‑i sırf herşeyi abes eder.
Fıtratta, ezcümle insanda fenn‑i menâfiü'l-a'zâ şehâdetiyle sâbit olan adem‑i isrâf gösterir ki; insanda olan isti'dâdât‑ı maneviye ve âmâl ve efkâr ve müyûlât dahi isrâf edilmeyecektir. O meyl‑i tekemmül, bir kemâlin vücûdunu ve o meyl‑i saâdet, bir saâdet‑i ebediyeye namzed olduğunu kat'î olarak ilân eder. Öyle olmazsa, insanın mâhiyet‑i hakîkiyesini teşkil eden maneviyat ve âmâl kurur, hebâen gider.
Acaba kıymetdâr bir cevherin kılıfına o derece dikkat ve i'tinâ edilse ki, gubârın konulmasına da müsâade etmeyen sâhibi, nasıl ve ne sûretle o cevher‑i yegâneyi kırıp mahveder.
202
Şu üç menba'daki üç şâhidi tezkiye eden herbirinin mevzûunun nev'indeki nizâmına şâhid‑i sâdık olan cemî'‑i fünûnun istikrâ'‑i tâmmesidir. Ki o intizam‑ı kâmili ihtilâlden halâs eden, meyl‑i tekemmülü tatmin eden yalnız saâdet‑i ebediyedir.
Dördüncü Menba'
Pek çok envâ'da yevm ve sene gibi, hattâ insanın şahıslarında bir çok kıyâmet‑i mükerrere-i nev'iye vardır ki; bir kıyâmet‑i kübrânın tahakkukunu ihsâs ediyor.
Evet, mâruf saatin sâniye, dakika, saat, eyyâmını sayan çarklarına benzeyen Allah’ın büyük saatindeki yevm, sene, ömr‑ü beşer, deverân‑ı dünya birbirine mukaddime olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra subh‑u kıyâmet o destgâhtan, o saat‑ı uzmâdan çıkacağını haber veriyorlar.
Bir şahsın müddet‑i ömründe başına geçen bir çok kıyâmet çeşitleri geçmiştir. Beş altı senede bil'ittifak bütün zerrâtını değiştirmiş, belki bir senede iki defa tedrîcî bir kıyâmet görmüş… Hem bazı envâ'‑ı hayvanatta bazı vakitte bir kıyâmet‑i nev'iye müşâhede ediyoruz.
İnsanın bir şahsı, başkasının nev'i hükmündedir. Zîra nur‑u fikir, onun âmâline öyle bir vüs'at vermiş ki; ezmine‑i selâseyi yutsa tok olmaz. Sâir nev'ilerdeki ferdlerin mâhiyeti cüz'î, kıymeti şahsî, nazarı mahdûd, kemâli mahsur, lezzet ve elemi ânîdir. Beşerin ise mâhiyeti ulvî, kıymeti gâlî, nazarı âmm, kemâli hadsiz, lezzeti, elemi kısmen dâimîdir.
Öyle ise, çok nev'ilerde olan birer çeşit kıyâmet‑i mükerrere-i nev'iyede, insan için bir kıyâmet‑i şahsiye-i umumiyeye remz vardır.
203
Beşinci Menba'
Beşerin cevher‑i rûhundaki gayr‑ı mahsur isti'dâdât ve o isti'dâdâtta mündemic olan gayr‑ı mahdûd kàbiliyât; ve o kàbiliyâttan neş'et eden hadsiz müyûlât; ve o müyûlâttan hâsıl olan lâ‑yetenâhî âmâl; ve o âmâlden tevellüd eden gayr‑ı mütenâhî efkâr ve tasavvurât; şu âlem‑i şehâdetin mâverâsında olan saâdet‑i ebediyeye elini uzatmış, medd‑i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur. Hattâ rûhun bir şâir san'atkârı olan hàssa‑i hayâle denilse: “Sana dünya bir milyon ömür ile verilecektir. Fakat sonun adem‑i sırf, hiçlik olacaktır.” Hayâl, derinden derine, – bunu alkışlamak yerine – teessüf edecektir. Bir hizmetkârı tatmin etmeyen şu dünya, sultan‑ı rûhu nasıl tatmin edebilir? İşte hiç yalan söylemeyen fıtrattaki şu kat'î, şedîd, sarsılmaz, meyl‑i saâdet-i ebediye; saâdet‑i ebediyenin tahakkukuna bir hads‑i kat'î veriyor.
Altıncı Menba'
Errahmânirrahîm olan Sâni'‑i Zülcelâl’in rahmetidir. Evet ni'meti ni'met eden, ni'meti nıkmetlikten halâs eden; ve kâinâtı firâk‑ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan kurtaran saâdet‑i ebediye, o rahmetin şe'nindendir ki beşerden esirgemesin. Zîra bütün ni'metlerin reisi, re'si, neticesi olan saâdet‑i ebediye verilmezse, bütün ni'metler nıkmetlere tahavvül eder. O tahavvül ise, bilbedâhe ve bizzarûre ve umum kâinâtın şehâdetiyle muhakkak olan Rahmet‑i İlâhiye’yi inkâr etmek lâzım gelir. Hâlbuki rahmet, en vâzıh ve güneşten daha parlak bir hakikattir.
204
Bak rahmetin cilvelerinden olan “Muhabbet ve Aşk ve Şefkat” ni'metlerine dikkat et! Eğer firâk‑ı ebedî ve hicran‑ı lâyezâlîye incirâr etse; görürsün ki, o muhabbet, en büyük musîbet olur. Şefkat en büyük maraz olur. Akıl en büyük belâ olur. Demek rahmet, rahmet olduğu için hicran‑ı ebedîyi muhabbet‑i hakîkiyeye karşı çıkarmaz.
Yedinci Menba'
Kâinâttaki bütün letâif, bütün mehâsin, bütün kemâlât, bütün incizabât ve iştiyakât ve terahhumat birer mazmundur ki, Sâni'in lütfu merhametinin, ihsân ve kereminin cilvelerini bizzarûre ve bilbedâhe kalbe gösteriyor. Mâdem bir hakikat var, bilbedâhe hakîki rahmet var. Mâdem hakîki rahmet var, saâdet‑i ebediye olacaktır.
Sekizinci Menba'
Fıtrat‑ı zîşuûr olan vicdândır. Kim kendi uyanık vicdânını dinlese: “Ebed!‥ ebed!‥” sesini işitecektir. Demek o, onun için mahlûktur. Demek bu incizab ve cezbe bir gaye‑i hakîki ve hakikat‑i câzibedârın yalnız cezbiyle olabilir.
Dokuzuncu Menba'
Sâdık, masdûk, musaddak olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarıdır. Evet O’nun sözleriyle saâdet‑i ebediyenin kapıları açılmış. Ve O’na karşı kelâmları birer penceredir. Zâten bütün kuvvetiyle bütün da'vâları tevhidden sonra o noktada temerküz ediyor.
Onuncu Menba'
Onüç asırda yedi vecihle i'câzını muhâfaza eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ihbarât‑ı kat'iyyesidir. Evet nefs‑i ihbarı, haşr‑i cismânînin keşşâfı ve şu remz‑i hikmetin miftâhıdır. Hem tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emrederek nazara vaz' ettiği berâhin binlerdir.
205
Ezcümle:
Bir kıyâs‑ı temsîliyeyi tazammun eden ﴿وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا﴾ ve ﴿قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ﴾ hem bir delil‑i adlîye işâret eden ﴿وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ﴾ gibi pek çok âyât‑ı kesîre ile haşr‑i cismâniyedeki saâdet‑i ebediyeye nâzır pek çok dûrbînleri nazar‑ı beşere vaz'etmiştir.
Birinci Kıyâsın Hülâsası:
Bak, vücûd‑u insan tavırdan tavıra geçtikçe acîb, muntazam inkılâbâtı geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan azm ve lahme, azm ve lahmeden halk‑ı cedîde intikal, gayet dakîk desâtire tâbidir. Her bir tavrın öyle kavânîn‑i mahsûsa, ve öyle nizâmât‑ı muayyene ve öyle harekât‑ı muttaridesi vardır ki; cam gibi altında kasd, irâde, ihtiyar, hikmetin cilvelerini gösterir. İşte vücûd itibariyle böyle her sene libâsını değiştiren o vücûdun bekàsı, inhilâlin yerini dolduran bir terkîbe muhtaçtır.
206
İşte o hüceyrâtın yıkılmasıyla tamir etmek zarûreti, bir madde‑i latîfe ister ki, âzânın hâcâtı nisbetinde Rezzâk‑ı Hakîki bir kanun‑u mahsûs ile taksim ediyor. İşte o madde‑i latîfenin etvârına bak! Göreceksin ki; o kafile‑i zerrât, küre‑i havada, toprakta münteşir iken, bir hareket‑i kasdîyi işmâm eden bir keyfiyetle toplanıyorlar. Güyâ herbir zerre bir vazife ile muvazzaf, bir mekân‑ı muayyeneye gitmek için memurdur gibi toplanır. Bir Sâik‑i Muhtarın kanun‑u mahsûsuyla âlem‑i mevâlide girer. Nizâmât‑ı muayyene ile, harekât‑ı muttaride ile, desâtir‑i mahsûsa ile bedende dört matbahta pişirildikten sonra, dört inkılâb‑ı acîbeyi geçirdikten sonra, dört süzgeçten süzüldükten sonra aktâr‑ı bedende intişar ederek, bütün muhtaç olan a'zâların derece‑i ihtiyaçlarına göre Rezzâk‑ı Hakîki’nin inâyetiyle inkısam eder.
İşte o zerrâttan herbir zerreye bir nazar‑ı hikmetle baksan göreceksin ki; kör ittifak, kör tesâdüf hiç ona karışamaz. Herbiri hangi tavra girmiş ise, kavânîn‑i muayyenesiyle güyâ ihtiyaren amel ediyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle muntazam ayak atıyor ki, bilbedâhe bir Sâik’in emriyle gidiyor.
İşte böyle tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya gitgide hedef‑i maksadından ayrılmayarak, makam‑ı lâyıkına girer oturur. İşte bu hâl gösteriyor ki; evvelen o zerreler muayyendiler, muvazzaftılar. O makamlar için namzed idiler. İşte şu neş'e‑i ûlâyı gören, neş'e‑i uhrâyı istib'âd ile istinkâr etmemek gerektir.
Meselâ, bir taburun askerleri istirahat izniyle dağılıp boru ile çağrılsa birden tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir taburu teşkil etmekten çok ve çok esheldir. Bir vücûdda imtizaç ile ünsiyet ve münâsebet peydâ eden zerrât, Sûr‑u İsrâfil ile Hàlıkının emrine lebbeyk‑zen olmaları aklen birinci icâddan daha sehil, daha mümkündür. Hem nüveler hükmünde olan eczâ‑i asliye, ikinci neş'e için bir esâs‑ı kâfîdir.
207
İkinci Kıyâsın Hülâsası:
Şu âlemde çok görüyoruz ki; zâlim, fâcir, gaddâr gayet refah ve rahat ile ömür geçiriyor. Hâlbuki, görüyoruz ki; mazlum, fakir, mütedeyyin, hüsn‑ü hulk sâhibi, zahmet ve zillet ve mazlumiyette hayatını geçiriyor. Sonra mevt gelir, ikisini müsâvî kılar. Eğer şu müsâvât, nihâyetsiz ise zulüm görünür. Hâlbuki, zulümden tenezzühü kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan Adâlet ve Hikmet‑i İlâhiye’ye, bir mecma'‑ı âher iktiza eder ki; birincisi cezasını, ikincisi mükâfâtını görsün.
Hem şu perîşan beşeri, sâir ihvânı olan kâinât‑ı muntazama gibi tanzim edecek ve isti'dâdıyla mütenâsib tecziye ve mükâfât edecek bir mahkeme‑i kübrâ ister. Tâ adâlet‑i mahzâ tecellî etsin. Şu dar dünya beşerin rûhunda mündemic olan isti'dâdât‑ı gayr-ı mahdûdenin sünbüllenmesine müsâid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir.
İnsanın cevheri büyüktür. Ebede namzeddir. Mâhiyeti àliyedir. Cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir. Sâir kâinâta benzemez. İntizamsız olamaz. Mühmel kalamaz. Abes olamaz. Fenâ‑yı mutlak ile mahkûm olamaz. Adem‑i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğûş‑u nâzendârânesini açıp bekliyorlar.
Şu âyetler gibi, çok berâhin‑i latîfeyi tazammun eden âyât‑ı sâireyi kıyâs ile, tetebbu' et! İşte bu menâbi'‑i aşere muktazînin vücûduna kat'iyyen delâlet eder.
208
İkinci Makam
Fâil muktedirdir. Kudrette noksan yoktur. A'zam ve asğar ona nisbeten birdirler. Evet bir Kadîr ki; âlem bütün güneşleri, yıldızları, avâlimi, zerrâtı, cevâhiri, gayr‑ı mütenâhî lisânlar ile azametine, kudretine şehâdet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, haşr‑i cismânîyi O kudretten istib'âd etsin?
Şurada yalnız deriz: En çok ve en büyük şey, en basit ve en küçük şeye nisbeten kudrete daha ağır gelemez.
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾
İşte, şu sırrı “Sünûhât”ta yazmıştım. Makamın münâsebetiyle naklediyorum:
İşte Kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevâni' tedâhül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz' külle müsâvî, cüz'î küllî hükmüne geçer.
Birinci Nokta
Kudret‑i Ezeliye, Zât‑ı Akdes’in lâzime‑i zarûriye-i nâşie-i zâtiyedir. Öyle ise zıddı olan “acz”, onun melzumu olan zâta bilbedâhe ârız olamaz. Mâdem acz zâta ârız olamaz bilbedâhe kudrete, tahallül edemez. Mâdem tahallül edemez, bilbedâhe kudrette merâtib olamaz. Zîra merâtibin vücûdu ezdâdın tedâhülüyledir.
209
Meselâ, harârette merâtib, bürûdetin tahallülüyledir. Hüsündeki derecât, kubhun tedâhülüyledir. İlâ âhir… Mümkinâtta hakîki, tabîi lüzum‑u zâtî olmadığından kâinâtta ezdâd birbirine girebilmiş. Merâtib tevellüd ederek ihtilâfât ile tağayyürât neş'et etmiştir.
Mâdemki, kudrette merâtib olamaz. Makdûrat dahi bizzarûre kudrete nisbeti bir olur. En büyük en küçüğe müsâvî ve zerrât yıldızlara emsâl olur.
İkinci Nokta
Sâbıkan geçtiği gibi, kâinâtın âyine gibi iki ciheti var; biri mülk, biri melekûtiyet.
Mülk ciheti ezdâdın cevelângâhıdır. Hüsn‑kubh, hayır‑şer, sığar‑kiber, sa'b‑sehl gibi umûrun mahall‑i tevârüdüdür. Onun için vesâit ve esbâb vaz' edilmiş. Tâ dest‑i kudret zâhiren umûr‑u hasîse ile mübâşir görünmesin. Azamet ve izzet öyle ister. Fakat hakîki te'sir vermemiş. Vahdet öyle ister. (❋) Melekûtiyet ciheti ise, her şeyde şeffâfedir. Teşahhusât karışmaz. O cihet vâsıtasız Hàlıkına müteveccihtir. Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet, ma'lûliyet giremez. İ'vicacâtı yoktur. Avâik müdâhale edemez. Zerre şemse kardeş olur.
210
Evet Kudret, hem basit, hem nâmütenâhî, hem zâtî… Mahall‑i taalluk-u kudret, hem vâsıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü yok, cemâat ferde rüchânı yok. Küll cüz'e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.
Üçüncü Nokta
﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ﴾
Temsîl, tasvir ve tasavvuru teshîl ettiğinden şu gâmız noktayı altı temsîl ile işâret edeceğiz.
İşte şeffâfiyet, mukàbele, muvâzene, intizam, tecerrüd, itâatin sırlarını birden zihinde mezc edebilsen; vesvesesiz bu noktayı anlayacaksın.
Sakın mikyâs yapma! Âciz mümkinâtın zaîf, küçücük mikyâsları Kadîr‑i Ezelî’nin tasarrufâtına şebîh olamaz. Tanzîr edemez. Yalnız şu emrin imkânının fehmini teshîl eder.
Birinci Temsîl: Şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli, denizin mecmû‑u sathında, denizin herbir katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Küre‑i Arz perdesiz güneşe karşı muhtelif cam parçalarından olsa; timsâl‑i şems herbir parçada ve umum sath‑ı arzda müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz bir olur. İşte şeffâfiyet sırrı.
211
Farazâ şems muhtar olsaydı, o feyizden biri daha rahat, diğeri daha zahmet olamazdı.
İkinci Temsîl: Noktalardan terekküb eden bir dâire‑i azîmenin nokta‑i merkeziyenin elinde bir mum ve muhîtteki noktaların ellerinde birer ayna farzedilse; nokta‑i merkeziyenin muhît aynalarına verdiği feyz; müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz nisbeti birdir. İşte mukàbele sırrı.
Üçüncü Temsîl: Hakîki bir mîzanın iki gözünde iki güneş; veya iki yıldız; veya iki dağ; veya iki yumurta; veya iki cevher‑i ferd, herhangisi bulunsa, sarfolunacak aynı kuvvetle o hassas, azîm terâzinin bir kefesi süreyyâya, bir kefesi serâya inebilir. İşte muvâzene sırrı.
Dördüncü Temsîl: En azîm bir gemi en küçük bir oyuncak çevirmesi gibi çevrilebilir. İşte intizamın sırrı.
Beşinci Temsîl: Bir mâhiyet‑i mücerrede, bütün cüz'iyâtına en asğarından en ekberine yorulmadan, tenâkus etmeden, tecezzî etmeden bir bakar, girer. Teşahhusât‑ı mülkiye cihetindeki hususiyât müdâhale edip şaşırtmaz, nazarını tağyîr etmez. İşte tecerrüdün sırrı.
Altıncı Temsîl: Bir kumandan “Arş!” emriyle bir neferi tahrîk ettiği gibi, bir orduyu dahi tahrîk eder.
Herşeyin bir nokta‑i kemâli var. Ve o noktaya bir meyli var. Muzâaf meyil ihtiyaçtır. Muzâaf ihtiyaç iştiyaktır. Muzâaf iştiyak incizabdır. Bunlar emr‑i tekvînînin mahiyât tarafından birer habbe ve nüve‑i imtisalidir. Mâhiyât‑ı mümkinâtın mutlak kemâli, mutlak vücûddur. Hususî kemâli, isti'dâdâtını bilfiile çıkaran ona mahsûs vücûddur. Bütün kâinâtın كُنْ emrine itâati, bir nefer hükmünde olan bir zerrenin itâati gibidir. İrâde‑i Ezeliye’den gelen كُنْ emr‑i ezelîsine mümkinin itâat ve imtisalinde, yine irâdenin tecellîsi olan meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab birden mümtezic, mündemicdirler. İşte itâat sırrı.
212
Şu temsîlât‑ı sitte nâkıs, mütenâhî, zaîf, hakîki te'siri yok olan kuvvet‑i mümkinâtta müşâhede ile görünüyor. Öyle ise gayr‑ı mütenâhî, ezelî, ebedî, bütün kâinâtı adem‑i sırftan icâd eden ve bütün ukùlü hayrette bırakan âsâr‑ı azamet ile tecellî eden Kudret‑i Ezeliyeye nisbeten herşey müsâvîdir. Hiçbir şey ağır gelemez.
Gaflet olunmaya; şu esrâr‑ı sitte olan küçücük mîzanlarla o Kudret‑i Ezeliye tartılmaz. Belki hiç münâsebete giremez. Yalnız istib'âdı def' için zikredilir.
İşte şu üç noktayı; ve üçüncü noktadaki altı sırrıyla mülk ve mümkin cânibinde değil, belki melekûtiyet ve Kudret‑i Ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirâr eden istib'âd zâil ve nefis mutmain olur.
213
Netice
Mâdemki, Kudret‑i Ezeliye gayr‑ı mütenâhiyedir. Hem lâzime‑i zarûriyedir. Hem herşey lekesiz, perdesiz cihet‑i melekûtiyeti ona müteveccihtir. Hem ona mukâbildir. Hem tesâvi‑i tarafeyn olan imkân itibariyle mütevâzinü't‑tarafeyndir. Hem şerîat‑ı fıtriye-i kübrâ olan “nizâm”a mutî'dir. Hem avâik ve hususiyât‑ı mütenevviadan cihet‑i melekûtiyet mücerreddir. Öyle ise küll‑ü a'zam, cüz'‑ü asğara nisbeten kudrete karşı ziyâde nazlanmaz, mukâvemet etmez. Öyle ise, haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı, mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Öyle ise; ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ mübâlağasızdır, mücâzefesizdir, doğrudur, haktır, hakikattir.
İşte müddeâmız ki, “Fâil muktedirdir… O cihette hiçbir mâni yoktur” tahakkuk etti.
214
Üçüncü Makam
Mahal kàbildir… Şurada dört nokta var. Âlemin imkân‑ı mevti ve vukû'u, tamir ve ihyâsının imkânı ve vukû'u…
Birinci Nokta: Kâinâtın imkân‑ı mevtine delil: Bir şey kanun‑u tekâmüle dâhil ise, o şeyde neşv ü nemâ var. Neşv ü nemâ varsa, ona bir ömr‑ü tabîi var. Ömr‑ü tabîi varsa, ona bir ecel‑i fıtrî var. Vâsi' bir istikrâ' ile sâbittir ki, pençe‑i mevtten kendini kurtaramaz. Nasıl ki, insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır, o da ölümün pençesinden kurtulamaz, o da ölecek. Sonra dirilecek. Veya yatıp sonra subh‑u haşir ile gözünü açacaktır.
Hem nasıl ki, kâinâtın bir nüsha‑i musağğarası olan bir şecere tahrib ve inhilâlden başını kurtaramaz. Öyle de: Şecere‑i hilkatten olan silsile‑i kâinât tamir ve tecdîd için tahribden kendini kurtaramaz. Eğer ecel‑i fıtrîden evvel İrâde‑i Ezeliye’nin izniyle bir maraz‑ı haricî veya bir hâdise‑i muharrib olmazsa ve Sâni'i daha evvel onu bozmazsa; her hâlde, – hattâ fennî bir hesab ile – ile bir gün gelecek ki:
﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ❋ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ ❋ وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ❋ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ❋ وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ﴾
sırları Kadîr‑i Ezelî’nin izniyle tezâhür edip o büyük insanın sekerâtı da acîb bir hır‑hıra ve müdhiş bir savt ile fezâyı dolduracak, bağırıp ölecek sonra dirilecek.
215
Dakîk Bir Nükte: Nasıl ki su, kendi zararına incimâd eder. Buz buzun zararına temeyyü' eder. Lübb, kışır zararına kuvvetleşir. Lafz, mânâ zararına kalınlaşır. Rûh, cesed hesabına zayıflaşır. Cesed, rûh hesabına inceleşir… Öyle de: Âlem‑i kesif, âlem‑i latîf hesabına şeffâflanır. Kudret‑i Fâtıra – tâbir câiz ise – hummâlı bir fa'âliyetle eczâ‑i meyyite-i hàmide-i câmide-i kesifede her tarafta iş'âl‑i nur-u hayat ettiğini bir remz‑i kudrettir ki; âlem‑i latîf hesabına âlem‑i kesifi eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor. Hakikat ne kadar zayıf ise de ölmez. Belki teşahhusâtta seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gençleşir. Kışır ve sûret eskilenir, incelenir, parçalanır. Daha güzel olarak tazelenir.
Ziyâde‑noksan noktasında ma'kûsen mütenâsibdirler. Şu kanun, bütün kanun‑u tekâmüle dâhil olan eşyaya şâmildir. Demek bir zaman gelecek ki; hakikat‑i uzmâ-yı kâinâtın kışır ve sûreti olan âlem‑i şehâdet Allah’ın izni ile parçalanacak, daha güzel, daha latîf bir sûrette tazelenecektir; ﴿يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ﴾ sırrı tahakkuk edecektir.
İkinci Nokta: Şu mevtin vukû'udur. Buna delil; cemî'‑i edyân-ı semâviyenin icmâıdır. Bütün fıtrat‑ı selîmenin şehâdetidir. Ve kâinâtın tahavvül ve tebeddül ve tağayyürünün işâretidir.
Şu sekerâtı zihninde temessül etmek istersen bak! Şu kâinât; dakîk, ulvî bir nizâm ile birbirine bağlanmış. Hafî, nâzik, latîf birbiriyle tutunmuş!‥ Ve ecrâm‑ı ulviyeden bir cirim ( Kün) veya “mihverinden çık!” hitâbına mazhar olunca sekerâta başlar. Nücûm tesâdüme, ecrâm telâtuma, fezâ‑yı gayr-ı mütenâhî; gülleleri küreler gibi büyük, milyonlar top sadâlarının muhassalıyla vâveylâya başlar‥ Birbirine çarpışarak, küremiz büyüklüğünde kıvılcım saçarak!‥
216
İşte şu mevt ile dest‑i kudret, kâinâtı çalkalar. Kâinât tasaffî ile ayrılmaya başlar. Cehennem aşîreti ve maddesiyle bir tarafa çekilir; Cennet anâsırı ve letâifiyle başka yerde tecellî eder…
Üçüncü Nokta: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Zîra Birinci Makamda geçtiği gibi; kudrette noksan yok, gayet kavî muktazî var. Mes'ele ise mümkinâttandır.
Evet, kâinâtta dikkat edilse görünür ki; içinde iki unsur‑u esâsî var, her tarafa uzanmış. İki kök var ki; tahassül ve temerküz ile ebedîleşse, cennet‑cehennem olacaktırlar. Cennet‑Cehennem ise, şecere‑i hilkatten ebed tarafına tedellî eden dalının iki meyvesidir. Ve silsile‑i kâinâtın iki neticesidir. Ve seyl‑i şuûnâtın iki mahzenidir. Ve ebede karşı cereyan eden mütemevvic mevcûdâtın iki havzıdır. Ve lütûf ve kahrın iki tecellîgâhıdır. Ki Dest‑i Kudret, bir hareket‑i şedîde ile kâinâtı çalkaladığı vakit, o iki havz mevâdd‑ı münâsibiyle dolacaktır.
Hakîm‑i Ezelî, inâyet ve hikmet‑i ezeliyesinin iktizasıyla şu dünyayı tecrübe ve imtihana meydân olmak için yarattı. Tecrübe ve imtihan neşv ü nemâya sebebdir. O neşv ü nemâ, isti'dâdâtın inkişafına sebebdir. O inkişaf, kàbiliyâtın tezâhürüne sebebdir. O tezâhür, hakàik‑ı nisbiyenin zuhûruna sebebdir. O hakàik‑ı nisbiye, âhirette hakàik‑ı hakîkiyeye inkılâb ettiği gibi; dünyada da bütün kâinâtın revâbıtı ve tutkalı hükmünde olan merâtib‑i nisbiyenin takarruruna sebebdir.
217
İşte bu sırr‑ı imtihan ve sırr‑ı teklif iledir ki; cevâhir‑i àliye, hazefât‑ı sâfileden tasaffî eder. Vaktâ ki bunun gibi çok hikem‑i dakika için âlemi bu sûrette irâde etti. Şu âlemin tağayyür ve tahavvülünü de irâde etti. Şu tahavvül ve tağayyür için ezdâdı birbirine karıştırdı. Mazarratı menâfi'a mezc, zârrı nef'a derc; şürûru hayrata mütedâhil, mekàbihi mehâsinle müctemî halk ederek; şu ezdâdı dest‑i kudret yoğurarak kâinâtı kanun‑u tebeddül ve tağayyüre ve nâmus‑u tahavvül ve tekâmüle tâbi kıldı.
Vaktâ ki, meclis‑i imtihan kapandı. Vakt‑i tecrübe bitti. İnâyet‑i ezeliye te'bid için ezdâdın tasfiyesini istedi. Hulûd için esbâb‑ı tağayyürü ve mevâdd‑ı ihtilâfı tefrik etmek istedi. İşte bu tasfiyenin neticesinde, Cehennem bir cism‑i muhkem ile, aşîretiyle meşhûn olarak hitâb‑ı ﴿وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ﴾ ’ye mazhar oldu. Hem Cennet bir cism‑i müebbed-i müşeyyed ile kendi esâsâtıyla tecellî ederek, tâifesi ﴿فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ﴾ hitâb‑ı teşrîfiyeye mazhar oldu. Münâsebet, şart‑ı intizamdır. İntizam, sebeb‑i devamdır. Hakîm‑i Ezelî iki menzilin sâkinlerine kudret‑i kâmilesiyle öyle bir vücûd‑u müstakar verir ki, hiç inhilâl ve tağayyüre ma'rûz kalamaz. Zîra inkırâza müncer olan tağayyürün esbâbı bulunmaz. Esbâb‑ı tağayyür bulunsa da, vâridât ve masârif mâbeynindeki nisbet, müstakardır. Hâlbuki şu dünyada inkırâza müncer olan tağayyürün sebebi; bedendeki terekküb ve tahlil mâbeynindeki nisbet istikrarsız olduğu içindir.
218
Dördüncü Nokta: Şu mümkün vâki olacaktır. Başta Kur'ân‑ı Kerîm bütün kütüb‑ü semâviye bunda müttefiktir. Zât‑ı Zülcelâl’in evsâf‑ı celâliye ve cemâliyesi bunun vukû'una tecelliyâtıyla delâlet ederler.
219
Dördüncü Makam
Rûh Kat'iyyen Bâkîdir. Bence şu mes'ele o kadar kat'îdir ki; fazla beyân abes olur. Âlem‑i berzah ve âlem‑i ervâhtaki âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervâh‑ı bâkiye kafileleriyle ve bizim mâbeynimizdeki mesâfe o kadar ince, dakîktir ki; bürhân ile göstermeye lüzum kalmaz. Yalnız vesveseleri izâle için hads‑i kalbînin menâbi'ine işâret edeceğiz. İşte şuradaki hadsin dört mâdeni var.
Birinci Mâden
Enfüsîdir ki, her rûh kaç sene yaşamış ise, o kadar belki ondan fazla beden değiştirdiği hâlde, yine bilbedâhe aynen bâkî kalmıştır. Öyle ise, mevt ile çıplak olmak dahi bekàsına te'sir etmez. Yalnız burada tedrîcî libâs değiştiriyor. Mevtte birden soyunuyor.
Gayet kat'î bir hads ile sâbittir ki; cesed rûhla kàimdir. Rûh, binefsihî kàim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılsın, toplansın istiklâliyetine sebeb vermez. Belki cesed, hânesi ve yuvasıdır. Libâsı ise bir derece sâbit ve letâfetçe ona münâsib bir gılâf‑ı latîfi var. Öyle ise mevtte bütün bütün çıplak olmaz.
İkinci Mâden
Âfâkîdir ki; müşâhedât‑ı mükerrereye incirâr eden bir nev'i hükm‑ü tecrübîdir.
220
Evet, tek bir rûhun ba'de'l‑mevt bekàsı bilbedâhe anlaşılsa, şu nev'in külliyetiyle bekàsını istilzam eder. Zîra mantıkça zâtî bir hàssa bir ferdde görünse, bütün efrâdda dahi vücûduna hükmedilir; çünkü zâtîdir. İşte şu mes'elede mûcibe‑i cüz'iye, mûcibe‑i külliyeyi istilzam eder, denilir. Hâlbuki değil bir ferd belki o kadar hadsiz, o kadar hasra gelmez müşâhedâta istinâd eden âsâr, o derece kat'îdir ki; bizde nasıl Yeni Dünya (❋) var, orada insanlar var; vücûdlarına hiç vehim hâtıra gelmez. Öyle de vesvese kabûl etmez ki, şimdi âlem‑i melekût ve ervâhta ölmüş insanların ervâhları vardır. Hem hads‑i kat'î ile insanda ba'de'l‑mevt esâslı bir cihet bâkîdir. O esâs ise rûhtur. Zâten tahrib ve inhilâl, kesret ve terkîbin şe'nidir. Basit ve vahdete ârız olmaz.
Sâbıkan beyân ettik ki; hayat kesrette vahdeti te'min eder. Ve şuûr, rûhun ziyâsıdır. Öyle ise rûhun fenâsı, ya tahrib ve inhilâl iledir. O ise vahdet ve besâtet bırakmaz. Veya i'dâm iledir. O ise Cevvâd‑ı Mutlak Celle Celâlühû’nun merhameti, cûdu bırakmaz ki, verdiği ni'met‑i vücûdu geri alsın.
Üçüncü Mâden
Dikkat edilse; ma'rûz‑u tağayyür olan bütün envâ'da bir hakikat‑i sâbite bütün tağayyürât ve etvâr içinde yuvarlanarak, sûretler değiştirip ölmeyerek, yaşayarak geliyor, bâkî kalıyor.
İşte şahs‑ı insanî – sâbıkan geçtiği gibi – tasavvurât ve şuûr‑u küllî ile bir şahıs iken, bir nev' hükmüne geçiyor. Öyle ise, onun hakikat‑i zîşuûru ve unsur‑u zîhayatı olan rûhu dahi Allah’ın izniyle dâima bâkîdir.
221
Dördüncü Mâden
Rûha – masdar itibariyle – bir derece müşâbih ve yalnız vücûd‑u hissî olmayan envâ'da hükümrân olan kavânîne dikkat edilse görünür ki; şâyet o kanun vücûd‑u haricî giyse idi; o envâ'ın birer rûhu olurdu. Hâlbuki dâima bâkî, dâima müstemir, hiçbir tağayyürât onların vahdetine te'sir etmez. Rûh ise, âlem‑i emirden gelen bir kanun‑u zîşuûr, bir nâmus‑u zîhayattır ki; Kudret‑i Ezeliye ona vücûd‑u haricîyi giydirmiş. Demek nasıl ki sıfat‑ı irâdeden ve âlem‑i emirden gelen şuûrsuz kavânîn, dâima bâkî kalıyor. Aynen onların kardeşi ve onlar gibi Sıfat‑ı irâdenin tecellîsi olan, âlem‑i emirden gelen rûh; bekàya mazhar olmak daha ziyâde lâyıktır. Çünkü zîvücûd ve zîhakikat‑i hariciyedir. Daha kavîdir, çünkü zîşuûrdur. Daha dâimîdir, çünkü hayydır, zîhayattır.
Ey birader! Zihni iz'âna, kalbi kabûle ihzar etmek için şu dört makamdaki nikâtı fehmetmiş isen; işte bak maksada giriyoruz!
İşte Kur'ân‑ı Kerîm ve Furkàn‑ı Hakîm’in cennetine gir! Bak haşr‑i cismânîyi kemâl‑i vuzûh ile ve Cennet ve Cehennem’in ahvâlini beyân‑ı mu'ciz ile sana gösteriyor. Kimsenin haddi yoktur; o beyândan sonra beyâna kalkışsın! …! لَيْسَ بَعْدَ بَيَانِ الْقُرْاَنِ بَيَانٌ
نَعَمْ ، اِذَا طَلَعَتِ الشَّمْسُ اِخْتَفَتِ النُّجُومُ وَانْطَفَتْ السُّرُجُ !…
Bak menzilgâh‑ı dünyada a'sâr‑nişîn olan ecyâlin sufûfuna hitâben kâinâtı zelzeleye getiren şu hutbe‑i ezeliyeyi dinle!
222
﴿﷽﴾
﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ ❋ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ﴾
﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ﴾
223
Şuâât‑ı Mârifeti'n-Nebî(A.S.M.)
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
224
İfâde
Evliyâullâh demişler; اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَائِقِYani: Mârifetullâhın bürhânları nefesler kadar hadsizdir.
Mârifet‑i Nebînin bürhânları dahi nüfûs‑u mü'minîn kadar muhtelif şahsiyetler ile tezâhür eder. Demek şu enfâs‑ı halâik mikdarında ve bu nüfûs‑u ehl-i îmân adedinde lâyuadd bürhânların netice‑i yegânesidir.
kal > kàl
Evet muvaffak bir nazar, kâinâtın her zerresinin her hâlinden vücûd‑u Sâni'i, hem Peygamberin her bir hâl, kàl, fiilinden sıdk‑ı nübüvvetin şuâını görür.
Bir şahıs bir şahsa tamamen benzemediği gibi, fehim dahi fehme benzemez. Delil bir olsa da, tarz‑ı telâkki ve tarîk‑ı tefehhüm ayrı ayrıdır.
İşte şu risalede kelime‑i şehâdetin iki kelâmındaki tevhid ve nübüvvete dair tarz‑ı tefehhüm ve tarîk‑ı telâkkimi Japonun eski bir suâli münâsebetiyle yalnız meslek‑i nazar noktasında mûcez bir icmâl ile yazdım. O maksad‑ı àliyeye uzanan mi'râc‑ı zevkî-i işrâkì ve minhâc‑ı hadsî-i ilhâmî ise tâbire sığışmaz. İşârâtü'l‑İ'câz’da ﴿يَٓا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا﴾ ilâ âhir… ﴿وَإِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا﴾ ilâ âhir… ﴿وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ﴾ ilâ âhir âyetleri beyânında yine Kur'ân’dan istifaza ettiğim aynı fehmimi Arabî olarak yazmıştım.
Şu kelime‑i şehâdetteki cevher‑i îmân bir nurdur. Allah (C.C.) istediğinin kalbine atar. Kayyûmu hidayet‑i İlâhiye’dir. Bürhân ise bir mücâhiddir, düşmanını tard eder. Süpürgecidir evhâmdan tehzîb eder.
Peşinen derim; Türkçe güzel ifâde edemiyorum. Mânâyı düşündükçe lafzı düşünemiyorum. Kàri'den ricâm odur ki, lafzın perîşaniyetini görüp mânâya karşı ihtiramsızlık, lâkaydlık göstermesin.
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
225
﴿﷽﴾
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
Bu kelime‑i àliye üssü'l‑esâs-ı İslâmiyet olduğu gibi; kâinât üstünde temevvüc eden İslâmiyetin en nurânî ve en ulvî bayrağıdır.
Evet “mîsâk‑ı ezeliye” ile peymân ve yemînimiz olan îmân, bu menşûr‑u mukaddeste yazılmıştır.
Evet âb‑ı hayat olan İslâmiyet ise, bu kelimenin aynü'l‑hayatından nebeân eder.
Evet, ebede namzed olan nev'‑i beşer içinde saâdet‑saray-ı ebediyeye ta'yin ve tebşîr olunanın ellerine verilmiş bir fermân‑ı ezelîdir.
Evet şu kelime, kalb denilen avâlim‑i gayba karşı olan penceresinde kurulmuş olan Latîfe‑i Rabbâniye’nin âyinesine in'ikâs eden Sultan‑ı Ezel’in tecellîsini ilân eden bir harita‑i nurâniyesidir ve tercümân‑ı belîğidir.
Evet, vicdânın esrâr‑engîz olan nutk‑u belîğânesini cem'iyet‑i kâinâta karşı vekâleten inşâd eden vicdânın hatîb‑i fasîhi ve kâinâta Hâkim‑i Ezelî’yi ilân eden îmânın mübelliğ‑i belîği olan lisânın elinde bir menşûr‑u lâyezâlîdir.
226
Bu kelime‑i şehâdetin iki kelâmı birbirine şâhid‑i sâdıktır. Ve birbirini tezkiye eder. Evet ulûhiyet, nübüvvete “bürhân‑ı limmî”dir. Muhammed Aleyhisselâm Sâni'‑i Zülcelâl’e zâtıyla ve lisânıyla “bürhân‑ı innî”dir.
Kelime‑i şehâdetin birinci kelâmına birinci bürhânı, ikinci kelâmıdır.
Suâl: (❋) Sâni'in vücûd ve vahdetine en vâzıh delil nedir?
Cevab: En parlak bürhânı Muhammed’dir. (A.S.M.) Ve Nübüvvet‑i Ahmediye’nin en metîn bürhânı, nübüvvet‑i mutlaka’dır.
Kâinâtta bir hakikat varsa, nübüvvet vardır. Hilkatte nizâm varsa, nübüvvet zarûrîdir. (❋❋)
Zîra insanın vehm‑âlûd nazarına istikamet; ve tecâvüzkâr kuvâ‑yı selâsesine îtidâl; ve isti'dâdât‑ı maneviyesine inkişaf verecek İlâhî bir mürşid olabilir. O ise Nebî’dir.
Dünyada bundan doğru ne haber olabilir ki; yüzbinler enbiyâ yüzbinler mu'cizât ile nübüvveti iddia etmişler. Mu'cizât ile isbât etmişler.
Nokta‑i nübüvvette müttefik, selef halefe mübeşşir. Halef selefe musaddık, asl‑ı dinde müttehiddirler.
227
Öyle ise, cemî'‑i enbiyânın cemî'‑i mu'cizâtı Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) bir mu'cizesi hükmündedir. Çünkü medâr‑ı nübüvvet ve enbiyâya “nebî” dediren esâslar, Hazret‑i Ahmed’de (Aleyhisselâm) daha ekmel bulunur.
Dünyada nebî varsa, O da nebîdir.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِكَ
Evet, sirâc‑ı vehhâc, bürhân‑ı kàtı' O’dur.
Öyle ise O’nu tanımalıyız. Ve O Zât ne derece ulvî, parlak olduğunu bunun ile kıyâs edilir ki; اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, bütün ümmetinin bütün hasenâtının bir misli onun kefe‑i hasenâtına ilâve edilmiştir.
Manevî bir câzibe‑i umumîyi andıran hidayet ve irşadından her bir ferd ne kadar feyz ve nur almışsa, bir misli O Zât‑ı Şerîf’e in'ikâs etmiştir.
İşte derece‑i kemâlât gayr‑ı mütenâhî, O’nun rûhundaki isti'dâd ve kàbiliyet nihâyetsiz, muhît‑i enfüsî olan zâtından başka, ümmetinin âfâkından gelen esbâb‑ı inkişaf hadsiz olduğundandır ki; Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) âlem‑i imkânda en râsih, en râcih hakikat olduğunu ehl‑i keşf ittifak etmişlerdir. Nasıl bazen cüz'î bir tereşşuh, uzak menba'dan suyun gelmesine delil ve sakatlık olmadığına şâhid olur. Öyle de küçük bir emâre, büyük bir hakikati ihsâs edebilir. Mâdemki hadsiz ehl‑i kemâl O’nun minhâc‑ı cedvelinden zülâl‑i hayatı içmişlerdir. Bizzarûre gösterir ki, nurdan yapılmış o boru ve hakikatte kazılmış o ark, doğru menba'dan gelir. İnhiraf ve sakatlık yoktur. Şimdi O Zât’ı bize tanıttıracak pek çok sâdık muhbirler vardır.
228
Birincisi: Enbiyâ meclis‑i sâmîsidir.
İkincisi: Huluk‑u azîm merkezi olan Zât‑ı Nurânîsidir.
Üçüncüsü: Zaman‑ı mâzidir.
Dördüncüsü: Asr‑ı Saâdet’tir.
Beşincisi: Başta Şerîat olarak zaman‑ı müstakbeldir.
Altıncısı: Başta Kur'ân olarak mu'cizâtıdır.
Öyle ise haber almak için bunlara birer birer müracaat edeceğiz.
Hattâ eğer mu'cizâtı noktasında mevcûdâtı istintak etsek, görecek ve işiteceğiz ki; âlem, envâ' ve ecnâsıyla O’nun Risaletine şehâdet ve mu'cizelerine delâlet ve hazine‑i gaybdan getirdiği metâ'‑ı àlîye dellâllık ediyor. Güyâ âleme teşrîf ettiğinde, her bir nev' kendi lisân‑ı mahsûsuyla alkışladığı gibi; Sultan‑ı Ezel, zemin ve âsumânın evtârını intak edip, her bir tel başka lisân ile mu'cizâtının nağamâtını inşâd etmekle o sadâ‑yı şirin, bu kubbe‑i mînâda ilelebed tanîn‑endâz etmiştir.
Güyâ (❋) âsumân, kendi mi'râc ve melek ve kamerin elsine‑i semâviyesiyle risaletini tebrik ediyor.
Ve zemin, kendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu'cizelerine senâhan oluyor.
229
Ve cevv‑i fezâ, kendi cin ve bulutun işârâtıyla nübüvvetine beşâret verir ve sâyebânlık ediyor.
Ve zaman‑ı mâzi, enbiyâ ve kütüb ve kâhinlerin rumûz ve telvihâtıyla, O Şems‑i Hakikatin fecr‑i sâdıkını göstererek müjdeci oluyor.
Ve zaman‑ı hâl, yani Asr‑ı Saâdet lisân‑ı hâliyle; tabiat‑ı Arab’daki inkılâb‑ı azîmin ve bedeviyet‑i sırftan medeniyet‑i mahzânın def'aten tevellüdünü şâhid göstererek nübüvvetini isbât ediyor.
Ve zaman‑ı müstakbel, kendi vukûât ve fünûnun etvâr‑ı müdakkikàne ile O’nun mevkib‑i ikbâlini istikbâl; ve lisân‑ı hakîmâne ile irşadâtına teşekkür ediyor.
Nev'‑i beşer, kendi muhakkìkleriyle, bâhusus hatîb‑i belîği ki; şems gibi kendi kendine bürhân olan Muhammed’in (A.S.M.) lisân‑ı fasîhânesiyle haktan geldiğini, ilân ediyor.
Ve Zât‑ı Zülcelâl, kendi Kur'ân’ının lisân‑ı belîğânesiyle ol Nebi‑yi Ümmî’nin fermân‑ı risaletini cin ve inse işittiriyor.
Hangi kuvvet vardır ki, bu icmâın hükmünü reddetsin? Kimin haddi var, şu ittifaka karşı muhâlefet etsin? Hangi şübhe var ki, tevâtür‑ü mevcûdâta karşı dayanabilsin?
230
Birinci Şuâ
Enbiyâ Meclisine Müracaat
İşte enbiyânın lisân‑ı hâlleri şehâdet, lisân‑ı kàlleri beşâret veriyor.
Birincisi
Eğer sahife‑i itibar-ı âlemde menkûş olan âsâr‑ı enbiyâyı nazar‑ı mütâlaaya alsan; ve tarihin lisânından nübüvvete dair cereyan eden ahvâllerini dinlersen; ve cihetü'l‑vahdet-i nübüvveti zaman ve mekânın te'sirât‑ı hususiyelerinden tecrid edebilsen, göreceksin ki; enbiyâya “nebî” dedirtmiş ve nübüvvetlerine medâr olmuş olan esâslar ki, her bir nebî, iddia‑yı nübüvvet ve mu'cizeyi izhâr; ve düstur‑u hareketi Hukukullâh ve hukuk‑u ibâdı muhâfaza; ve terk‑i menâfi'-i şahsiye; ve ümeme karşı keyfiyet‑i muâmeleleri; ve ümmetin onlara karşı keyfiyet‑i telâkkisi; ve zâtlarındaki sebeb‑i temâyüz olan meziyât gibi medâr‑ı nübüvvet olan esâslar evlâd‑ı beşerin en âhir üstadı olan Muhammed‑i Hâşimîde (A.S.M.) daha ekmeli ve daha azharı bulunur. Demek oluyor ki; yakìni ifâde eden nev'‑i vâhiddeki istikrâ', hususan kıyâs‑ı hadsî-i hafî iânesiyle ve kıyâsü'l‑evleviyenin te'yidiyle, mu'cizâtlarının lisânıyla vahdet‑i Sâni'in bir bürhân‑ı bâhiresi olan Muhammed’in (A.S.M.) sıdk‑ı nübüvvetine şehâdet ederler.
231
İşte bu sırdandır ve nübüvvet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) mukaddime olmasındandır ki; Kur'ân‑ı Hakîm ahvâl‑i enbiyâyı kesretle zikrediyor.
İkincisi
Enbiyânın Nübüvvet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) işârât ve beşâretleridir. Kütüb‑ü Münzele pek çok tahrif ve tağyîr olmakla beraber, ehl‑i tedkik pek çok işârât ve beşâretlerini nakletmişlerdir. (❋) Ezcümle Hüseyin‑i Cisrî risalesinde yüz delil kadar ta'dâd ediyor. Burada iktısaren ehline havâle ediyoruz.
232
İkinci Şuâ
Zât‑ı Nurânîsine Müracaat
Mukaddime
Delil‑i sıdk, hàrika olmak lâzım değildir. Resûl‑i Ekrem’in her bir fiilinde ve her bir hâlinde, her bir kàlinde sıdk lemeân eder. Fakat her hâli hàrika olmak lâzım değildir. Zîra hàrika izhârı, tasdik‑i müddeâ içindir. Hâcet olmadığı veya münâsib olmadığı vakitte cereyan‑ı umumiyeye mütâbaatle âdetullâhın kavânînine deste‑dâd-ı teslîm oluyor. Ve öyle olmak gerektir.
Evet, Peygamberin delil‑i sıdkı, her bir hareket, her bir hâlidir. Nebi‑yi Kureyşî’nin her bir hâli ve hareketi mazbut‑u ümmettir. Çünkü menâbi'‑i şerîattır. Evet her bir hareketinde adem‑i tereddüd; ve mu'terizlere adem‑i iltifat; ve muârızlara adem‑i mübâlât; ve muhâlif olanlardan adem‑i tahavvüfü, “sıdkını” ve “ciddiyetini” gösteriyor. Hem de evâmirinde hakikatin rûhuna olan isabeti, hakkıyetini gösterir.
Elhâsıl: Hileyi ve adem‑i vüsûkù ve itmi'nânsızlığı îmâ eden tahavvüf ve tereddüd ve telâş ve mübâlât gibi umûrlardan müberrâ iken; bilâ‑pervâ ve kuvvet‑i itmi'nânla en hatarlı makamlarda olan hareketi ve nihâyette olan “isabeti” ve iki âlemde semere verecek olan zîhayat kaideleri harekâtıyla te'sis ettiğine binâen; her bir fiil ve her bir tavrının iki taraftan, yani bidâyet ve nihâyetten ciddiyeti ve sıdkı nazar‑ı ehl-i dikkate arz‑ı dîdâr ediyor.
Bâhusus mecmû‑u harekâtının imtizacından ciddiyet, hakkıyet şu'le‑i cevvâle gibi; ve in'ikâsâtından ve muvâzenâtından sıdk ve isabet berk‑ı lâmi' gibi tezâhür ve tecellî ediyor.
233
Şimdi mes'ele‑yi àliye-i zâtiyeyi temâşâ ve ziyaret etmekten evvel, dört nükteyi bilmek lâzımdır.
Birincisi:
لَيْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ Kaidesine binâen, sun'î ve tasannuî olan bir şey ne kadar mükemmel olsa da, tabîi yerini tutmadığından; hey'âtının feletâtını, müzahrefiyetini îmâ edecektir.
İkincisi: Ahlâk‑ı àliyenin, hakikatin zeminiyle olan râbıta‑i ittisali ciddiyettir. Ve deverân‑ı dem gibi hayatlarını idâme eden ve imtizaçlarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren ve hey'et‑i mecmuasına intizam veren yalnız sıdktır.
Evet, şu râbıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği ânda, o ahlâk‑ı àliye kurur ve hebâen gidiyor.
Üçüncüsü: Umûr‑u mütenâsibede temâyül ve tecâzüb; ve eşya‑yı mütezâdda tenâfür ve tedâfü' kaide‑i meşhûresi maddiyâtta nasıl cereyan ediyor, maneviyat ve ahlâkta dahi cereyan eder.
Dördüncüsü:
لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّMecmûda bir kuvvet ve hâsiyet var ki, eczâda bulunmaz.
234
Şimdi gelelim maksada: İşte âsâr ve siyer ve tarih‑i hayatı, hattâ a'dânın şehâdetleriyle Zât‑ı Peygamberde vücûdu muhakkak olan ahlâk‑ı àliyenin kesret ve ihâta ve tecemmu'‑u imtizacından tevellüd eden, izzet ve haysiyetten neş'et eden şeref ve vakar ve kibr‑i nefs ile – melekler, şeytanların ihtilât ve istiraklarından tenezzühleri gibi – sırr‑ı tezâda binâen, o ahlâk‑ı àliye dahi hile ve kizbden tereffu' ve tenezzüh ve teberrî ederler. Hem de hayat ve mâyeleri makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şu'le‑i cevvâle gibi nübüvveti lemeân ediyor. Hazret‑i Âişe demiş: خُلُقُهُ الْقُرْاٰنُ Kur'ân demiş: ﴿وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ Düşmana da şâmil bir tevâtür ve icmâ ile sâbittir ki, bütün ahlâk‑ı hamîdenin en ekmeline mâliktir.
Ey birader! Görüyorsun ki; bir adam yalnız şecâatle meşhûr olursa, o şöhret, ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemî'‑i ahlâk-ı àliye birden tecemmu' ede. Evet mecmûda bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.
235
Netice: Tarih ve siyer ve âsâr nokta‑i nazarında dikkat olunursa; Muhammed Aleyhisselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyemâ harâret‑i garîziyenin şiddet‑i iltihabı zamanında kemâl‑i istikametle; ve kemâl‑i metânetle; ve tamam‑ı ıttırâd-ı ahvâl ile ve müsâvât ve muvâzenet‑i etvâr ile; ve nihâyet iffet ile; ve hiçbir hileyi îmâ etmemekle beraber yaşadığını (❋) nazara alınırsa, sonra istimrar‑ı ahlâkın zamanı olan kırk seneden sonra o inkılâb‑ı azîm nazara alınırsa; Hak’tan geldiğini ve hakikat olduğunu tasdik etmez ise, nefsine levm etsin. Zîra zihninde bir Sofestâi gizlenmiş olacaktır.
Hem de en hatarlı makamlarda (Gâr’da gibi) (❋) tarîk‑ı halâsı mefkûd iken; ve haytu'l‑emel bihasebi'l‑âde kesilir iken; gayet metânet ve kemâl‑i vüsûk ve nihâyet itmi'nân ile olan hareket ve hâl ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şâhid‑i kâfîdir. Ve hak ile temessük ettiğine delildir.
236
Üçüncü Şuâ
Zaman‑ı Mâziye Müracaat
Yani, sahife‑i ûlâ zaman‑ı mâzidir. İşte şu sahifede dört nükteyi nazar‑ı dikkate almak lâzımdır.
Birincisi: Bir fende veyâhut kasasta, bir adam esâslarını ve rûh ve ukdelerini ahzederek müddeâsını ona bina ederse, o fende hazâkat ve mehâretini gösterir.
İkincisi: Ey birader! Eğer tabiat‑ı beşere ârif isen bak; küçük bir haysiyetle, küçük bir da'vâda, küçük bir kavimde, küçük bir hilâfın sühûlet ve serbestiyetle irtikâb olunmadığına nazar edersen; gayet büyük bir haysiyetle, nihâyet cesîm bir da'vâda, hasra gelmeyen bir kavimde, hadsiz bir inâda karşı, her cihetten ümmîliğiyle beraber, hiçbir cihetiyle akıl müstakil olmayan mes'elelerde; tam serbestiyetle, bilâ‑pervâ ve kemâl‑i vüsûk ile alâ ruûsi'l‑eşhâd zikr ve naklinden güneş gibi sıdk tulû' edeceğini göreceksin.
Üçüncüsü: Bedevîlere nisbeten çok ulûm‑u nazariye vardır; medenîlere nisbeten lisân‑ı âdât ve ef'âlin telkinâtıyla ulûm‑u müteârife hükmüne geçmişlerdir.
Bu nükteye binâen; bedevîlerin hâllerini muhâkeme için kendini o bâdiyede farzetmen gerektir.
Dördüncüsü: Bir ümmî, ulemâ meyânında mütedâvil bir fende beyân‑ı fikir ederse, ittifakî noktalarda muvâfık olarak ve muhtelefün fîhâ olan noktalarda muhâlefet edip musahhihâne olan sözü, O’nun tefevvuku, kesbî olmadığını isbât eder.
237
Şu nüktelere binâen deriz ki: Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) ma'lûm olan ümmiyetiyle beraber, güyâ gayr‑ı mukayyed olan rûh‑u cevvâle ile tayy‑ı zaman ederek, mâzinin a'mâk‑ı hafâsına girerek hazır ve bizzat görmüş ve görüyor gibi, Enbiyâ‑i Sâlifenin ahvâllerini ve esrârlarını teşrîh etmesiyle; bütün enzâr‑ı âleme karşı öyle bir da'vâ‑yı azîmede – ki bütün ezkiyâ‑i âlemin nazarlarını dikkate celbeder – bilâ‑pervâ ve nihâyet vüsûk ile müddeâsına mukaddime olarak o esrâr ve ahvâlin ukad‑ı hayatiyeleri hükmünde olan esâslarını zikretmek ile beraber, Kütüb‑ü Sâlifenin ittifak noktalarında musaddık ve ihtilâf noktalarında musahhih olarak, kasas ve ahvâl‑i enbiyâyı ve ümemi bize hikâyet etmesi, sıdk ve nübüvvetini intac eder.
وَالَّذ۪ي قَصَّ عَلَيْهِ الْقِصَصَ لِلْحِصَصِ وَسَيَّرَ رُوحَهُ ف۪ي اَعْمَاقِ الْمَاض۪ي وَف۪ي شَوَاهِقِ الْمُسْتَقْبَلِ ، فَكَشَفَ لَهُ الْاَسْرَارَ مِنْ زَوَايَا الْوَاقِعَاتِ… اِنَّ نَظَرَهُ النَّقَّادَ اَدَقُّ مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ عَلَيْهِ وَمَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰى مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ عَلَى النَّاسِ
Evet, O’nun nur‑u nazarına hayâl kendini hakikat gösteremez! Ve hak olan mesleği telebbüsten müstağnîdir.
238
Dördüncü Şuâ
Asr‑ı Saâdete Müracaat
Yani, zaman‑ı hâlin (yani, Asr‑ı Saâdet’in) sayfasında dört nükte, bir noktayı nazar‑ı dikkate almak gerektir.
Dört Nükte
Birincisi: Küçük bir âdet, küçük bir kavimde; veya zayıf bir haslet, kalîl bir tâifede; büyük bir hâkimin büyük bir himmetle kolaylıkla kaldırmadığını nazara alır isen; acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihâyet derecede me'lûfe, çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâkı, nihâyet kesîr ve me'lûfâtına gayet müteassıb ve şedîdü'ş‑şekîme olan bir kavmin a'mâk‑ı ervâhından (emrin azametine nisbeten) az fedâkârlıkla, kısa bir zamanda kal' ve ref' ettiğini; ve o âdât‑ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def'aten nihâyet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen; hàrikulâde olduğunu tasdik etmezsen, seni Sofestâi defterinde yazacağım.
İkincisi: Şahs‑ı manevî hükmünde olan bir devletin nümûvv‑ü tabîisi hükmünde olan teşekkülü mütemehhildir. Ve devlet‑i atîkaya galebesi – ki ona inkıyad, tabiat‑ı sâniye hükmüne girdiği için – tedrîcîdir. Öyle ise maddeten ve ma'nen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkili, hem de düvel‑i râsihaya def'î gibi galebe etmesi, maneviyat ve ahvâlde cârî olan âdâtın hàrıkıdır.
239
Üçüncüsü: Tahakküm‑ü zâhirî, kahr ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâra galebe etmek, hem de ervâha tahabbüb ve tabâyie tasallut, hem de hâkimiyetini vicdânlar üzerine dâima muhâfaza etmek, hakikatin hàssa‑i fârikasıdır. Bu hàssayı bilmez isen, hakikatten bîgânesin.
Dördüncüsü: Hakikatsiz terğîb veya terhîb hilesiyle, yalnız sathî bir te'sir ve akla karşı sedd‑i turuk edilir, hükmü devam edemez. Rûha nüfûz edemez. Şu hâlde a'mâk‑ı kulûba nüfûz ve erakk‑ı hissiyatı tehyîc ve şükûfe‑misâl olan isti'dâdâtı inkişaf ettirmek ve kâmine ve nâime olan seciyeleri îkaz ve tenbih ve cevher‑i insaniyeti feverâna getirmek ve kıymet‑i nâtıkıyeti izhâr etmek, şuâ‑ı hakikatin hàssasıdır.
Evet, kasâvet‑i mücessemenin misâl‑i müşahhası olan “Ve'd‑i benât” (❋) gibi umûrlardan kalblerini taskîl; ve rikkat ve letâfetin lem'ası olan hayvanata merhamet; hattâ karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyîn etmesi öyle bir inkılâb‑ı azîmdir, hususan öyle akvâm‑ı bedevîde – ki hiçbir kanun‑u tabîiyeye tevfik olmadığından – hàrikulâde olduğu musaddak‑gerde-i erbâb-ı basîrettir.
İslâmiyetinden bir saat evvel Ömer, İslâmiyetinden sonra Ömer ile muvâzene edilse; bir hurma çekirdeği, bir meyvedâr hurma ağacı nisbeti nazara çarpar.
Vahşî bir bedevî sahrâdan gelir, kelime‑i şehâdetten sonra sohbet‑i nebeviyenin iksîriyle birdenbire başkalaşır. Kendi kendine benzemez. Başka kavme gider, muallim‑i hikmet olurdu.
240
Bir Nokta
Beşincisi: Noktayı dinle!
İşte tarih‑i âlem şehâdet eder ki; dâhî odur: Umumda bir veya iki hissin ve seciyenin ve isti'dâdın inkişafına ve îkazına ve feverâna getirmesine muvaffak olsun. Zîra öyle bir hiss‑i nâim îkaz edilmezse, sa'y hebâen gider ve muvakkat olur.
İşte en büyük dâhî, ancak âmmede bir veya iki hiss‑i umumînin îkazına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss‑i hürriyet ve seciye‑i hamiyet ve fikr‑i milliyet ve muhabbet‑i vataniye ve uhuvvet‑i insaniye gibi…
Bu noktaya binâen; Cezîretü'l‑Arab sahrâ‑yı vesîasında olan akvâm‑ı bedevîde kâmine ve nâime ve mestûre olan hissiyat‑ı àliye, secâya‑yı sâmiye – ki binlere bâliğdir – birden inkişaf, birden îkaz, birden feverân ve galeyâna getirmek; şems‑i hakikatin ziyâ‑yı şu'le-feşânının hàssasıdır. Bu noktayı aklına sokmayan, biz Cezîretü'l‑Arab’ı gözüne sokacağız. İşte Cezîretü'l‑Arab, onüç asr‑ı beşerin terakkiyâtından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin. Yüz sene kadar çalışsın! Acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet; yaptığının yüzde birini yapabiliyor mu!?
241
Noktanın Zeyli
Peygamber Muvaffaktır
Kim tevfik isterse, kâinâtta cârî olan âdetullâha âşinâlık etmek ve nevâmis‑i fıtrata dostluk etmek gerektir. Yoksa fıtrat tevfiksizlikle bir cevab‑ı red verecektir…
Cereyan‑ı umumî ise, muhâlif harekette bulunanları, adem‑âbâd hîçâ‑hîçe atacaktır.
İşte buna binâen temâşâ et, göreceksin ki; hilkatte cârî olan kavânîn‑i amîka-i dakîka – ki hurdebîn‑i akıl ile görülmez – hakàik‑ı şerîat ne derece onları mürâat ve onlar ile muârefet ve münâsebette bulunmuşlardır ki; o kavânîn, hilkatin muvâzenesini muhâfaza etmiştir.
Evet şu a'sâr‑ı tavîlede, şu müsâdemât‑ı azîme içinde hakàikını muhâfaza, belki daha ziyâde inkişafa (❋) getirdiğinden gösterir ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhisselâm’ın mesleği hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerine müessestir.
242
Şu nükte ve noktaları bildikten sonra; geniş ve muhâkemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki: Muhammed‑i Hâşimî Aleyhisselâm ümmiyeti ve adem‑i kuvvet-i zâhiresi ve adem‑i hâkimiyeti; ve adem‑i meyl-i saltanat ile beraber gayet hatarlı mevâki'de kemâl‑i vüsûkla teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle; ervâha tahabbüb ve tabâyie halâvetle tasallut; gayet kesîre ve müstemirre ve râsiha ve me'lûfe olan âdât ve ahlâk‑ı vahşiyâneyi esâsıyla hedmederek, onların yerine ahlâk‑ı àliyeyi gayet metîn bir esâs ile lahm ve demlerine karışmış gibi te'sis etmek ile beraber, zâviye‑i vahşette hàmid olan bir kavimdeki kasâvet‑i vahşiyeyi ihmâd ve hissiyat‑ı dakikayı tehyîc ve secâya‑yı àliyeyi îkaz ve cevher‑i insaniyetlerini izhâr etmekle beraber; evc‑i medeniyete bir zaman‑ı kasîrde is'âd ederek, şark ve garbda oturmuş maddî ve manevî bir devlet‑i cesîmeyi bir zaman‑ı kalîlde teşkil edip, ateş‑i cevvâl gibi, belki nur‑u nevvâr gibi veyâhut Asâ‑yı Mûsa gibi sâir devletleri bel' ve imha derecesine getirdiğinden; basar‑ı basîreti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hak ile temessükünü göstermiştir.
243
Beşinci Şuâ
Sahife‑i müstakbelde rub'‑u nev'-i beşerin rûhunda hükümrân olmuş mes'ele‑i şerîatı mütâlaa edeceğiz. Öyle ise dört nükteyi nazar‑ı dikkatten dûr etmemelisin!…
Birincisi: Bir şahıs, dört veya beş fende meleke sâhibi mütehassıs olmaz. Meğer hàrika ola…
İkincisi: Mes'ele‑i vâhide iki mütekellimden sudûr eder. Birisi mebde' ve müntehâsını ve siyâk ve sibaka mülâyemetini ve ehavâtıyla nisbetini ve mevzi‑i münâsibde isti'mâlini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan mehâretine ve melekiyetine ve ilmine delâlet ettiği hâlde; öteki mütekellim, şu noktaları ihmal ettiği için, sathiyetine ve taklidiyetine delâlet eder. Hâlbuki kelâm, yine o kelâmdır.
Üçüncüsü: İki asır evvel hàrika sayılan keşif, bu zamana kadar mestûr kalsaydı; tekemmül‑ü mebâdî cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al!‥ Sonra onüç asır geri git!‥ O zamanların te'sirâtından kendini tecrid et!‥ Dehşet‑engîz olan Cezîretü'l‑Arab’da otur; dikkatle temâşâ et! Görürsün ki; ümmî, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş, tek bir adam, – ki yalnız zekâya değil, belki gayet kesîr tecârübün mahsulü olan – fünûnun kavânîniyle öyle bir nizâm ve adâleti te'sis ediyor ki, isti'dâd‑ı beşerin kàmeti, netâic‑i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse; O şerîat dahi tevessü' ederek ebede teveccüh eder. Kelâm‑ı Ezelî’den geldiğini ilân etmekle beraber, iki âlemin saâdetini te'min eder. İnsaf eder isen; yalnız o zamanın insanlarının değil, belki nev'‑i beşerin tavkı haricinde göreceksin. Meğer evhâm‑ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını çürütmüş ola…
244
Dördüncüsü: Cumhûrun isti'dâd‑ı efkârı derecesinde şerîatın irşad etmesidir. Şöyle ki; Cumhûrun âmîliği için hakàik‑ı mücerredeyi, me'lûfları vâsıta olmaksızın adem‑i telâkkileri sebebiyle, müteşâbihât ve teşbihât ve istiârât ile tasvir etmesidir. Hem de fünûn‑u ekvânda cumhûrun hiss‑i zâhir sebebiyle; hilâf‑ı vâkii, zarûrî telâkki etmekle beraber; mebâdî basamakları adem‑i in'ikad ve tekemmülünden mağlataların vartalarına düşmemek için Şerîat, öyle mesâilde ibham etti ve mutlak bıraktı. Lâkin hakikati îmâdan hâli bırakmadı.
Beşincisi: Bir nokta: Tevâtür‑ü kat'î ile sâbittir ki; Nebi‑yi Kureyşî getirdiği dine, tebliğ ettiği Şerîata herkesten ziyâde mu'tekid, evâmirine sırran ve cehren herkesten ziyâde mümtesil, nevâhîsinden herkesten ziyâde müctenib, mevâîdine herkesten ziyâde mutmain, vaîdlerine herkesten ziyâde mü'min ve müttakì ve ihbarâtına herkesten ziyâde musaddık ve Kur'ân’a herkesten ziyâde muazzim ve ibâdete herkesten ziyâde âşık ve mehàfetullâha herkesten ziyâde münkàd ve Likàullâh’a herkesten ziyâde müştâk olmuştur. Bütün ahvâl ve etvârı kemâl‑i îmânına ve nihâyet derecede itmi'nânına ve gayet râsih i'tikàdına delâlet ediyordu. Dünyada hiçbir sebeb böyle bir zâtı ittiham edemez.
245
İşte Neticeye Giriyoruz: Bak ey birader! Fünûn ve ulûmun zübde‑i hakîkiyesi, berâhin‑i akliye üzerine müesses olan diyânet ve şerîat‑ı İslâmiye; öyle fünûnları tazammun etmiştir:
Ezcümle: Fenn‑i tehzîb-i rûh ve riyâzetü'l‑kalb ve terbiyetü'l‑vicdân ve tedbirü'l‑cesed ve tedvîrü'l‑menzil ve siyasetü'l‑medeniye ve nizâmâtü'l‑âlem ve fennü'l‑hukuk vesâire‥ Lüzum görülen yerlerde tafsîl… Ve lüzum olmayan veya ezhânın veya zamanın müstaid veya müsâid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavâid‑i esâsiyeyi vaz' ederek, tenmiye ve tefrîini ukùlün meşveret ve istinbatâtına havâle etmiştir ki, bu fünûnun mecmûuna değil, belki ekalline onüç asr‑ı terakkîden sonra en medenî yerlerde, en hàrika zekâ ile mevsuf olanlar, tâkat‑i beşerin haricinde – bâhusus o zamanda – olduğunu tasdikten vicdân‑ı munsıfâne seni men' edemiyor. Goethe ve Karlayl gibi!‥
Eğer desen: Her bir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür?
Elcevab: Neam, (Lâ!). Zîra öyle bir fezleke ki; hüsn‑ü isabet ve mevki‑i münâsibde ve münbit bir zeminde isti'mâl gibi, sâbıkan mezkûr sâir noktalar ile cam gibi mâverâsından ıttılâ'‑ı tâmm ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir.
246
Evet, kelâm‑ı vâhid iki mütekellimden çıkar ise; birinin cehline ve ötekinin ilmine bazı umûr‑u mermûze-i gayr-ı mesmûa ile delâlet eder.
Ey benim ile (❋) hayâlen seyr ü sefer eden birader‑i vicdân! Geniş bir nazar ve muvâzene ile, kendi hayâlinde muhâkeme etmek için sevâbık‑ı levâhikten bir meclis‑i àliyeyi teşkil ve gelecek onüç kaideler ile müşâvere et!‥
İşte bir şahıs, çok fünûnda mütehassıs ve meleke sâhibi olmaz‥ Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefâvittir, başkalaşır; ve hem de fünûn, mürûr‑u zaman ile telâhuk‑u efkârın neticesidir. Hem de müstakbeldeki bedîhî bir şey, mâzide nazarî olabilir. Hem de mâziyi müstakbele kıyâs etmek bir kıyâs‑ı hàdi'-i müsebbıttır. Hem de ehl‑i veber ve bâdiyetin besâteti ise, ehl‑i meder ve medeniyetin hile ve desâisine mütehammil değildir. (Evet hile, medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir). Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahvâl ve vukûâtın telkinâtıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nur‑u nazarı müstakbele nüfûz edemez, müstakbele mahsûs olan şeyleri görmez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr‑ü tabîi vardır. Nefs‑i beşer gibi o da inkıtâ' eder. Hem de muhît‑i zaman ve mekânın nüfûsun ahvâlinde büyük bir te'siri vardır. Hem de eskide hàrikulâde olan şeyler, şimdilik âdi sırasına geçebilir, mebâdî tekemmül etmişler. Hem de zekâ eğer çendan hàrika olsa, bir fennin tekmîline kâfî değildir. Nasıl çok fenlerde kifâyet edecektir.
247
İşte ey birader! Şu zâtlar ile müşâvere et! Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrid et, hayâlât‑ı muhîtiye ve evhâm‑ı zamaniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol! Bahr‑i bî-keran-ı zamana şu asrın sâhilinden içine gir, tâ asr‑ı saâdet olan adaya çık! İşte herşeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecellî edecek şudur ki:
Vahîd ve nâsırı yok, saltanatı mefkûd, tek bir şahıs; umum âleme karşı mübâreze eder. Ve küre‑i zeminden daha büyük bir hakikati omuzuna almış. Ve bütün nev'‑i beşerin saâdetini tekeffül eden bir Şerîatı; – ki o Şerîat, fünûn‑u hakîkiye ve ulûm‑u İlâhiye’nin zübdesi olarak – isti'dâd‑ı beşerin nümûvvü derecesinde tevessü' edip iki âlemde semere vererek, ahvâl‑i beşeri güyâ bir meclis‑i vâhid, bir zaman‑ı vâhidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adâleti te'sis eder ki; eğer o Şerîatın nevâmisinden suâl edersen:
“Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz?”
Sana şöyle cevab verecekler ki:
“Biz Kelâm‑ı Ezelî’den gelmişiz. Nev'‑i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refâkat için ebede gideceğiz. Şu dünya‑yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim sûrî olan irtibatımız kesilir ise de, dâima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıdâ‑yı rûhânisidir.”
248
Şerîatın Ferde, Nev'e, Medeniyete Karşı Birkaç Nüktesi
Birinci Nükte: Vicdânın anâsır‑ı erbaası ve rûhun dört havâssı olan “İrâde, Zihin, His, Latîfe‑i Rabbâniye”: Her birinin bir gâyâtü'l‑gâyâtı var.
• İrâdenin ibâdetullâhtır.
• Zihnin mârifetullâhtır.
• Hissin muhabbetullâhtır.
• Latîfenin müşâhedetullâhtır.
İbâdet‑i kâmile dördünü tazammun eder. Şerîat şunların îtidâl ve muvâzenetlerini muhâfaza ve gâyâtü'l‑gâyâtına sevkettiği gibi, nefsin fıtraten serbest bırakılmış olan kuvâ‑yı selâsesini ifrat ve tefritten kurtarıp hikmet, iffet, şecâati tazammun eden adâlet noktasına sevkeder.
İkinci Nükte: Ümmet, şerîata temessükü nisbetinde terakkî ve tesâhülü nisbetinde tedennîsi hakàik‑ı tarihiyedendir.
Üçüncü Nükte: Medeniyet‑i hâzıra ile Şerîat‑ı İslâmiyeyi esâs itibariyle muvâzene:
İşte medeniyet‑i hâzıra, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir.
Nokta‑i istinâdı kuvvettir. O ise şe'ni tecâvüzdür.
249
Hedef‑i kasdı, menfaattir. O ise şe'ni tezâhumdur.
Hayatta düsturu cidâldir. O ise şe'ni tenâzu'dur.
Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise şe'ni müdhiş tesâdümdür.
Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metâlibini teshîldir. O hevâ ise şe'ni insaniyeti derece‑i melekiyeden dereke‑i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh‑i manevîsine sebeb olmaktır.
Şerîat‑ı İslâmiye ise; onun menfî esâsları yerine müsbet esâslar vaz'eder.
İşte nokta‑i istinâd, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adâlet ve tevâzündür.
Hedefte menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni muhabbet ve tecâzübdür.
Cihetü'l‑vahdette unsuriyet ve milliyet yerine; râbıta‑i dinî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür.
Hayatta düstur‑u cidâl yerine, düstur‑u teâvündür ki; şe'ni ittihâd ve tesânüddür.
Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür. Hevâyı tahdid eder. Nefsin hevesât‑ı sefîlesinin teshîline bedel, rûhun hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder. (❋)
250
Hem medeniyet‑i hâzırada serbest hevânın tahakkümüyle havâic‑i gayr-ı zarûriye; havâic‑i zarûriye hükmüne geçmişlerdir.
Bir bedevî yalnız dört şeye muhtaç iken; medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y masrafa kâfî gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esâsını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemâate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı fakir, ahlâksız etmiştir. Kurûn‑u ûlânın mecmû‑u vahşetini bu medeniyet bir defada kustu. Âlem‑i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı cây‑i dikkattir. Zîra istiğnâ ve istiklâliyet hàssasıyla mümtâz olan Şerîattaki İlâhî hidayet, medeniyetin esâsı olan Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz.
Medeniyet, nev'‑i beşerden yüzde onu müzahref bir saâdete çıkarmış, sekseni meşakkate sefâlete atmıştır. Saâdet odur ki; umuma veya eksere saâdet ola!‥ Nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân‑ı Kerîm ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder.
251
Altıncı Şuâ
Mu'cizât‑ı Hissiyeden Süzülen Şuââtı İstişhâddır
Birincisi: Kur'ân‑ı Mu'cizdir. Evet Kur'ân mu'cizedir. Zîra misli yoktur. ﴿فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ﴾ tahaddî kamçısıyla onüç asırdan beri mütemâdiyen a'dânın kafasına vurmakla galeyâna getirdiği arzu‑yu muâraza, hem de câzibedâr letâfetiyle heyecana getirdiği şevk‑i taklid âmmede hükümrân olmakla beraber, meydânda olan milyonlar kütüb‑ü Arabiye ile muvâzene edilse; hattâ en âmî adam dahi diyecektir ki: “Bu bunlara benzemez.” Öyle ise ya en aşağıdadır. Bu, bütün dünyanın ittifakıyla battaldır. Veya umumun fevkındedir ki, o ihtiyac‑ı şedîd ve aşk‑ı sedîdin ısrar ve tahrîkiyle de tâkat‑i beşer, mislinden âciz kalmıştır. Ümmet, i'câzında ittifak etmiştir. Mütenâfî olmayan vücûh‑u i'câzda ayrı ayrı gitmişler.
Muârazadan men'‑i İlâhî, sarf‑ı kuvâ, ümmîden zuhûru, cem'‑i hakàik, garâbet‑i üslûb, belâğat‑ı nazm, ihbar‑ı guyûb gibi…