Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
191

İkinci Kısım

192
()
193

Melâike Tasdiki, Îmânın Bir Rüknüdür

Medhal
Dört Nükteye Dikkat!

Birinci Nükte

Madde asıl değil tâbidir. Mahdum değil hàdimdir. Hâkim değil mahkûmdur. Lübb, esâs, müstakar değil yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyyâ bir kışırdır, zebeddir, sûrettir.
Zîra âlet‑i mükebbire ile binler defa büyütülen, sonra görünen bir mikroba dikkat edilse görünür ki, maddenin tesâğuru nisbetinde, âsâr‑ı hayat, nur‑u rûh tezâyüd eder, teşeddüd eder.
Madde inceleştikçe bizden uzaklaşınca, rûh âlemine hayat âlemine yaklaşıyor gibi harâret‑i rûh, nur‑u hayat daha şiddet ile tecellî ediyor.
Bak o hurdebînî huveynenin havâssına! Ne kadar keskindirler ki, a'zâsını, rızkını görür. Kardeşinin sesini işitir, ilâ âhir Demek havâssı ve kuvâları binler defa bizimkilerden şedîddir, keskindir, hassastırlar.
Hem madde‑i meşhûreden başka pek çok menâbi'in tereşşuhâtı, lemeâtı, semerâtı âlem‑i mülkte vardır ki, kat'iyyen maddeye ve hareketine ircâ ile izâh edilmez. Demek âlem‑i mülk ve şehâdet, âlem‑i melekût ve ervâh üstünde tenteneli bir perdedir
Her şey, hattâ meyvelerin içi dışından, bâtını zâhirden daha muntazam, daha latîf, daha san'atkârâne olduğunu, gösterir ki; hüküm melekûtundur.
194
Esbâb‑ı maddiye bahânedir, tâbidirler. Yoksa zâhiri daha mükemmel olmak lâzım gelirdi. Maddeden azîm bir kütleyi nasıl bir rûh istihdam eder, bir zerreyi de istihdam edebilir. Ona istinâd ile âlem‑i misâlde müzehher bir şahıs olur. Âlem‑i türâbda bir çekirdek âlem‑i havada ondan bir şecer‑i meyvedâr gibi

İkinci Nükte

Hayat herşeyin başında ve esâsındadır. Hayat herşeyi herşeye mal eder. Onun ile bir şey der: Herşey malımdır. Dünya hânemdir. Kâinât mülkümdür.”
Ziyâ, ecsâmın keşşâfı ve elvânın sebeb‑i vücûdu olduğu gibi; Hayat dahi mevcûdâtın keşşâfı Ve cüz'ü küll gibi belki daha büyük yapmak Ve küllü cüz'e sıkıştırmak ve iştirâk ve ittihâd ettirmek gibi kemâlât‑ı vücûdun sebebidir. Hayat kesrette bir çeşit tecellî‑i vahdet’tir.”
Bak! Hayatsız bir cisim, dağ dahi olsa yetîmdir, münferittir, garîbdir. Münâsebeti yalnız oturduğu mekân ve ona karışan şeyle var. Başka ne varsa ona nisbeten ma'dûmdur.
Şimdi bak küçücük bir cisme! Meselâ bal arısına hayat girdiği ânda, bütün kâinâtla öyle münâsebât te'sis eder, bütün tâifeleri ile öyle bir ticâret akdediyor ki, diyebilir: Âlem bahçemdir. Güneşim parlıyor.” Sâika ve şâikayı ihtiva eden havâss‑ı aşeresiyle; dünyanın ekser envâ'ı ile ihtisas, ünsiyet, mübâdele ve tasarrufa başlar.
Bak! Hayat tabaka‑i insaniyeye çıktıkça öyle inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; ziyâ‑yı akılla menzilindeki odaları gezer gibi, avâlim‑i ulviye ve rûhiye ve cismâniyede gezer. O, o avâlime misâfir gittiği gibi, onlar dahi onun mir'ât‑ı rûhuna misâfir oluyorlar. Hayat, Zât‑ı Zülcelâl’in en parlak bir bürhân‑ı vahdeti; ve en büyük bir ni'meti ve tecellî‑i merhameti; ve en hafî, dakîk, bilinmez bir nakş‑ı nezîhidir.
195
Bak! Envâ'‑ı hayatın en ednâsı olan hayat‑ı nebât; Ve onun en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde‑i hayatiyenin tenebbühü, o derece zuhûr, kesret, mebzûliyet, ülfetle zaman‑ı Âdem’den beri hikmet‑i beşer nazarından gizli kalmış. Hakikati keşfedilmemiş. Hem o kadar nezîhtir ki, dest‑i kudret ile onun arasında sebeb‑i zâhirî vaz' edilmemiş. Zîra mülk ve melekûtu, iki vechi temiz, pâk, şeffâftır. Nazar‑ı zâhirîde umûr‑u hasîse ile perdesiz mübâşeretinden teâlî eden izzet‑i kudret, esbâb‑ı zâhiriye yalnız mülk cihetinde bulunmasını başka şeyde ister, bunda istemez. Hattâ denilebilir; hayat olmazsa vücûd vücûd değildir. Hayat rûhun ziyâsıdır.
Mâdemki, hayat bu derece ehemmiyetlidir. Mâdem âlemde bir intizam‑ı kâmil var. Bir itkan‑ı muhkem var. Mâdem bu bîçâre perîşan küremiz, bu kadar zevi'l‑ervâh ile dolmuştur. Öyle ise bir hads‑i sâdıkla hükmolunur ki; şu kusûr‑u semâviye ve şu burûc‑u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib sükkânı vardır. Nâr nuru yakmaz. Nurânî dahi Şemste yaşar. (Balık suda gibi.)
Mâdem Kudret‑i Ezeliye âdi ve en kesif bir maddeden zevi'l‑ervâhı halkeder. Elbette nur gibi, esîr gibi rûha yakın sâir seyyâlât‑ı latîfe maddeleri ihmal etmez, meyyit bırakmaz.
196
Temsîl: Melâikeyi, rûhâniyâtı tasdik etmeyen, vahşî bir adama benzer ki; büyük muhteşem bir medenî şehre gidiyor. Şehrin uzak köşesinde pis, perîşan, küçük bir hâneye rast gelir ki, sefil insanlarla dolu. Etrafı da zevi'l‑ervâh ile memlû Onlara mahsûs şerâit‑i hayatiye vardır ki; bazısı âkilü'n‑nebât, bazısı âkilü's‑simâktir.
Sonra, uzakta binlerce müzeyyen kusûr‑u àliye görüyor ki, mâbeynlerinde geniş tenezzühgâh meydânları var. Uzaklıktan veya kasr‑ı nazarından veya onların gizlenmesinden, o insanlar ona görünmediği ve şurada gördüğü şerâit‑i hayat o kasırlarda görünmediği için i'tikàd ediyor ki; o kasırlar sâkinînden hàlîdir.
Hem melâikeyi tasdik eden zât, o vahşînin arkadaşı olan, nîm‑bedevî bir adama benzer ki; şu küçük, hakîr hâneyi gördü ki, zîrûhla dolu. Ve ihtiyar ve hikmete delâlet eden şehrin intizamını gördüğünden cezm eder ki; O kusûr‑u müzeyyenenin bazı sükkânları var ki, onlar onlara münâsib, onlar ona muvâfıktırlar. Kendilerine mahsûs şerâit‑i hayatiyeleri vardır. Uzaklık veya gözün kàbiliyetsizliği veya tesettürlerine binâen görünmemeleri, olmamalarına delil olamaz. Adem‑i rü'yet, adem‑i vücûda delâlet etmez.”
Demek, küre‑i arzın hakaret ve kesâfetiyle beraber bu kadar zevi'l‑ervâhın vatanı olması Ve en hasîs hattâ müteaffin cüz'leri menba'‑ı hayat kesilmesi, bittarîki'l‑evlâ hem intizam‑ı muttaride mebnî olan kıyâs‑ı hafi-yi hadsîye müesses olan kıyâs‑ı evlevî ile delâlet eder ki; şu fezâ‑yı lâ-yetenâhî burûcuyla, nücûmuyla zîşuûr, zevi'l‑ervâh ile doludur. Nurdan, nârdan ve seyyâlâtlardan mahlûk olan o zevi'l‑ervâha Şerîat: melâike ve cânn der. Melâike ise ecnâs‑ı muhtelifedir. Cin dahi öyle.
197

Üçüncü Nükte

Bütün ukalâ, turuk‑u tâbirde ihtilâflarıyla beraber melâikenin mânâ ve hakikatinin vücûduna icmâ‑ı maneviyle ittifak etmişlerdir. Hattâ Meşâiyyûn, melâikeyi: envâ'ın mâhiyât‑ı mücerrede-i rûhâniye ile tâbir etmişlerdir. İşrâkìyyûn: ukùl‑ü aşere, erbâbü'l‑envâ' diye tevsim etmişler. Ehl‑i edyân melekü'l‑cibâl, melekü'l‑bihâr, melekü'l‑emtâr nâmlarıyla tesmiye etmişler. Hattâ akılları gözlerinde olan maddiyûn ve tabîiyyûn dahi mânâ‑yı melâikeyi inkâra mecâl bulmamışlar, belki nevâmis‑i fıtratta kuvâ‑yı sâriye diye bir cihette tasdike muztar olmuşlar.
Evet mâdemki, hayat mevcûdâtın keşşâfıdır, belki neticesi, zübdesidir. Nasıl şu fezâ‑yı vesîa sâkinînden ve şu semâvât‑ı latîfe mutavattinînden hàlî olabilir?
198
Suâl: Acaba şu hilkatte cârî olan nevâmis ve kavânîn, kâinâtın irtibat ve hayeviyetine kâfî değil midir?
Cevab: Bu nevâmis‑i câriye ve şu kavânîn‑i sâriye umûr‑u itibariyedir, vehmiyedirler. Ki hem mümessilâtı, hem meâkisi, hem dizginlerini tutan melâikeler olmazsa, onlara bir vücûd taayyün etmez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat‑i hariciye olmaz. Hem de ehl‑i hikmetle ehl‑i din; ve akıl ile nakil ittifak etmişler ki; teşekkül‑ü ervâha nâmuvâfık, câmid, zâhir olan âlem‑i şehâdet”te mevcûdât münhasır değildir. Ve vücûd ona inhisar etmemiştir. Belki daha çok tabakàt‑ı vücûd var. Deniz balığa münâsebeti gibi; ervâha muvâfık ve o ervâhla dolu bir âlemü'l‑gayb ve avâlimu'l‑ervâh dahi bulunur. Mâdemki bütün bu umûr, mânâ‑yı melâikenin vücûduna şehâdet eder. Onların vücûdunun en ahsen sûreti ve ukùl‑ü selîme kabûl edecek ve istihsân edecek keyfiyeti odur ki, Şerîat şerh etmiştir Der: Melâike, ibâd‑ı mükerremdir. Emre muhâlefet etmezler. Ecsâm‑ı latîfe-i nurâniyedirler. Envâ'‑ı muhtelifeye münkasımdırlar. Melâike bir ümmettir ki, Sıfat‑ı İrâdeden gelen Şerîat‑ı Tekvîniye’nin hamelesi ve mümessili ve mümtesilidirler. Müessir‑i hakîki olan Kudret‑i Fâtıra’nın ve İrâde‑i Ezeliye’nin emrine tâbi bir nev'i ibâdullâhtır.”

Dördüncü Nükte

Mes'ele‑i melâike, o mesâildendir ki, bir cüz'ün vücûduyla küllün tahakkuku bilinir. Bir şahsın rü'yetiyle nev'in vücûdu ma'lûm olur. Zîra kim inkâr ederse, küllü inkâr eder.
Ey birader bak! Görmüyor musun, işitmiyor musun ki; bütün ehl‑i edyân, bütün asırlarda zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar melâikenin vücûduna ittifak ve insanın tâifeleri birbirinden bahsi gibi, onlarla muhâvere edilmesine ve onların müşâhedesine ve onlardan rivâyet etmesine icmâ etmişler. Acaba hiçbir ferd onlardan görünmese, hem bizzarûre bir şahıs veya eşhâsın vücûdu kat'î bilinmezse, hem onların bilbedâhe vücûdlarını hissetmezse, hiç mümkün müdür; böyle müsbet ve vücûdî bir emirde müstemirren ittifak devam etsin? Bununla beraber muhâldir ki, i'tikàd‑ı umumînin müvellidi olan mebâdî‑i zarûriye olmadan, böyle bir vehim bütün inkılâbât‑ı beşeriyede akàid‑i beşerde istimrar etsin, bekà bulsun? Öyle ise şu icmâın senedi bir hads‑i kat'îdir ki, emârât‑ı müteferrikadan tevellüd etmiştir. O emârât çok vâkıâtın müşâhedâtından neş'et etmiştir. O vâkıât, kat'iyyen bazı mebâdî‑i zarûriyeye istinâd etmiştir. Öyle ise bu i'tikàd‑ı umumînin sebebi, tevâtür‑ü manevî kuvvetini ifâde eden pek çok kerrât ile müşâhede ve rü'yetlerinden hâsıl olan mebâdî‑i zarûriyedir, esâsât‑ı kat'iyyedir.
199
Hâlbuki tek bir rûhâninin vücûdu, tek bir zamanda tahakkuk etse, şu nev'‑i muhtelifü'l-esnâf tahakkuk eder. Mâdem şu nev' tahakkuk ediyor, sûret‑i tahakkukun en ahseni, en ma'kulü, en makbûlü, Şerîatın şerh ettiği gibidir, Kur'ân’ın gösterdiği gibidir, Sâhib‑i Mi'râc’ın gördüğü gibidir. İşte medhal dört nüktesiyle bitti.
Eğer buraya kadar kalben çıkmış isen, maksadın hakàikını görmek istersen, hazır ol! Tâhir ol!
İşte âlem‑i Kur'ân kapıları açıktır. İşte cennet‑i Furkàn, Müfettehatü'l‑ebvâbdır. Gir, bak! Melâikeyi içinde iyi gör. Onlarla tanış!
Sûre‑i Kadirde: ﴿تَنَزَّلُ الْمَلَٓائِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ hem ﴿عَلَيْهَا مَلَٓائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ﴿سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ❋ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهِ يَعْمَلُونَ
Eğer istersen Sûre‑i ﴿قُلْ اُوحِيَ اِلَيَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ ’ye gir! Cinlerle de görüş!
200

Haşir

وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ
Medhal
Şu mes'eleye dair Kur'ân’ın işârâtından fehmettiğim bir mikdarını Arabî olarak İşârâtü'l‑İ'câz’da yazmıştım. Burada vazifem, hükm‑ü Kur'ân’ı güzel telâkki etmek için zemini ihzar etmektir.
İşte kalbe kàbiliyet‑i kabûl verecek ve vicdânı iz'âna ihzar edecek dört esâs var ki: Muktazî mevcûddur, Fâil muktedirdir, Mahal kàbildir, Mâni yoktur.

Birinci Makam

Saâdet‑i Ebediyeye muktazî vardır. O muktazînin vücûduna bürhân, on menâbi'den süzülen ve tehallüb eden bir hadstir.
Birincisi
İşte kâinâtta bir nizâm‑ı ekmel-i kasdî var. Her cihette reşehât‑ı ihtiyar, lemeât‑ı kasd görünüyor. Her şeyde bir nur‑u kasd, her şe'nde bir ziyâ‑yı irâde, her harekette bir lem'a‑i ihtiyar, her terkîbde bir şu'le‑i hikmet, nazar‑ı dikkate çarpıyor.
201
Evet saâdet‑i ebediye olmazsa, Nizâm bir sûret‑i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır, yalancı bir nizâm olur. Nizâmın rûhu olan maneviyat ve revâbıt ve niseb hebâ olur. Demek nizâmın nazzâmı saâdet‑i ebediyedir.
İkinci Menba'
Hilkatte bir hikmet‑i tâmme var. Evet inâyet‑i ezeliyenin timsâli olan Hikmet‑i İlâhiye kâinâttaki riâyet‑i mesâlih ve iltizam‑ı hikem lisânıyla saâdet‑i ebediyeyi ilân eder. Zîra saâdet‑i ebediye olmazsa, kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikem ve fevâidi mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir.
Üçüncü Menba'
Akıl ve hikmet ve istikrâ'ın şehâdetleriyle sâbit olan hilkatteki adem‑i abesiyet; hem Sâni'in fıtratta, her şeyde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sûreti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihâb etmesiyle sâbit olan adem‑i isrâf, saâdet‑i ebediyeye işâret eder. Zîra adem‑i sırf herşeyi abes eder.
Fıtratta, ezcümle insanda fenn‑i menâfiü'l-a'zâ şehâdetiyle sâbit olan adem‑i isrâf gösterir ki; insanda olan isti'dâdât‑ı maneviye ve âmâl ve efkâr ve müyûlât dahi isrâf edilmeyecektir. O meyl‑i tekemmül, bir kemâlin vücûdunu ve o meyl‑i saâdet, bir saâdet‑i ebediyeye namzed olduğunu kat'î olarak ilân eder. Öyle olmazsa, insanın mâhiyet‑i hakîkiyesini teşkil eden maneviyat ve âmâl kurur, hebâen gider.
Acaba kıymetdâr bir cevherin kılıfına o derece dikkat ve i'tinâ edilse ki, gubârın konulmasına da müsâade etmeyen sâhibi, nasıl ve ne sûretle o cevher‑i yegâneyi kırıp mahveder.
202
Şu üç menba'daki üç şâhidi tezkiye eden herbirinin mevzûunun nev'indeki nizâmına şâhid‑i sâdık olan cemî'‑i fünûnun istikrâ'‑i tâmmesidir. Ki o intizam‑ı kâmili ihtilâlden halâs eden, meyl‑i tekemmülü tatmin eden yalnız saâdet‑i ebediyedir.
Dördüncü Menba'
Pek çok envâ'da yevm ve sene gibi, hattâ insanın şahıslarında bir çok kıyâmet‑i mükerrere-i nev'iye vardır ki; bir kıyâmet‑i kübrânın tahakkukunu ihsâs ediyor.
Evet, mâruf saatin sâniye, dakika, saat, eyyâmını sayan çarklarına benzeyen Allah’ın büyük saatindeki yevm, sene, ömr‑ü beşer, deverân‑ı dünya birbirine mukaddime olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra subh‑u kıyâmet o destgâhtan, o saat‑ı uzmâdan çıkacağını haber veriyorlar.
Bir şahsın müddet‑i ömründe başına geçen bir çok kıyâmet çeşitleri geçmiştir. Beş altı senede bil'ittifak bütün zerrâtını değiştirmiş, belki bir senede iki defa tedrîcî bir kıyâmet görmüş Hem bazı envâ'‑ı hayvanatta bazı vakitte bir kıyâmet‑i nev'iye müşâhede ediyoruz.
İnsanın bir şahsı, başkasının nev'i hükmündedir. Zîra nur‑u fikir, onun âmâline öyle bir vüs'at vermiş ki; ezmine‑i selâseyi yutsa tok olmaz. Sâir nev'ilerdeki ferdlerin mâhiyeti cüz'î, kıymeti şahsî, nazarı mahdûd, kemâli mahsur, lezzet ve elemi ânîdir. Beşerin ise mâhiyeti ulvî, kıymeti gâlî, nazarı âmm, kemâli hadsiz, lezzeti, elemi kısmen dâimîdir.
Öyle ise, çok nev'ilerde olan birer çeşit kıyâmet‑i mükerrere-i nev'iyede, insan için bir kıyâmet‑i şahsiye-i umumiyeye remz vardır.
203
Beşinci Menba'
Beşerin cevher‑i rûhundaki gayr‑ı mahsur isti'dâdât ve o isti'dâdâtta mündemic olan gayr‑ı mahdûd kàbiliyât; ve o kàbiliyâttan neş'et eden hadsiz müyûlât; ve o müyûlâttan hâsıl olan lâ‑yetenâhî âmâl; ve o âmâlden tevellüd eden gayr‑ı mütenâhî efkâr ve tasavvurât; şu âlem‑i şehâdetin mâverâsında olan saâdet‑i ebediyeye elini uzatmış, medd‑i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur. Hattâ rûhun bir şâir san'atkârı olan hàssa‑i hayâle denilse: Sana dünya bir milyon ömür ile verilecektir. Fakat sonun adem‑i sırf, hiçlik olacaktır.” Hayâl, derinden derine, bunu alkışlamak yerine teessüf edecektir. Bir hizmetkârı tatmin etmeyen şu dünya, sultan‑ı rûhu nasıl tatmin edebilir? İşte hiç yalan söylemeyen fıtrattaki şu kat'î, şedîd, sarsılmaz, meyl‑i saâdet-i ebediye; saâdet‑i ebediyenin tahakkukuna bir hads‑i kat'î veriyor.
Altıncı Menba'
Errahmânirrahîm olan Sâni'‑i Zülcelâl’in rahmetidir. Evet ni'meti ni'met eden, ni'meti nıkmetlikten halâs eden; ve kâinâtı firâk‑ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan kurtaran saâdet‑i ebediye, o rahmetin şe'nindendir ki beşerden esirgemesin. Zîra bütün ni'metlerin reisi, re'si, neticesi olan saâdet‑i ebediye verilmezse, bütün ni'metler nıkmetlere tahavvül eder. O tahavvül ise, bilbedâhe ve bizzarûre ve umum kâinâtın şehâdetiyle muhakkak olan Rahmet‑i İlâhiye’yi inkâr etmek lâzım gelir. Hâlbuki rahmet, en vâzıh ve güneşten daha parlak bir hakikattir.
204
Bak rahmetin cilvelerinden olan Muhabbet ve Aşk ve Şefkat ni'metlerine dikkat et! Eğer firâk‑ı ebedî ve hicran‑ı lâyezâlîye incirâr etse; görürsün ki, o muhabbet, en büyük musîbet olur. Şefkat en büyük maraz olur. Akıl en büyük belâ olur. Demek rahmet, rahmet olduğu için hicran‑ı ebedîyi muhabbet‑i hakîkiyeye karşı çıkarmaz.
Yedinci Menba'
Kâinâttaki bütün letâif, bütün mehâsin, bütün kemâlât, bütün incizabât ve iştiyakât ve terahhumat birer mazmundur ki, Sâni'in lütfu merhametinin, ihsân ve kereminin cilvelerini bizzarûre ve bilbedâhe kalbe gösteriyor. Mâdem bir hakikat var, bilbedâhe hakîki rahmet var. Mâdem hakîki rahmet var, saâdet‑i ebediye olacaktır.
Sekizinci Menba'
Fıtrat‑ı zîşuûr olan vicdândır. Kim kendi uyanık vicdânını dinlese: Ebed!‥ ebed!‥” sesini işitecektir. Demek o, onun için mahlûktur. Demek bu incizab ve cezbe bir gaye‑i hakîki ve hakikat‑i câzibedârın yalnız cezbiyle olabilir.
Dokuzuncu Menba'
Sâdık, masdûk, musaddak olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarıdır. Evet O’nun sözleriyle saâdet‑i ebediyenin kapıları açılmış. Ve O’na karşı kelâmları birer penceredir. Zâten bütün kuvvetiyle bütün da'vâları tevhidden sonra o noktada temerküz ediyor.
Onuncu Menba'
Onüç asırda yedi vecihle i'câzını muhâfaza eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ihbarât‑ı kat'iyyesidir. Evet nefs‑i ihbarı, haşr‑i cismânînin keşşâfı ve şu remz‑i hikmetin miftâhıdır. Hem tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emrederek nazara vaz' ettiği berâhin binlerdir.
205
Ezcümle:
Bir kıyâs‑ı temsîliyeyi tazammun eden ﴿وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve ﴿قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ hem bir delil‑i adlîye işâret eden ﴿وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ gibi pek çok âyât‑ı kesîre ile haşr‑i cismâniyedeki saâdet‑i ebediyeye nâzır pek çok dûrbînleri nazar‑ı beşere vaz'etmiştir.
Birinci Kıyâsın Hülâsası:
Bak, vücûd‑u insan tavırdan tavıra geçtikçe acîb, muntazam inkılâbâtı geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan azm ve lahme, azm ve lahmeden halk‑ı cedîde intikal, gayet dakîk desâtire tâbidir. Her bir tavrın öyle kavânîn‑i mahsûsa, ve öyle nizâmât‑ı muayyene ve öyle harekât‑ı muttaridesi vardır ki; cam gibi altında kasd, irâde, ihtiyar, hikmetin cilvelerini gösterir. İşte vücûd itibariyle böyle her sene libâsını değiştiren o vücûdun bekàsı, inhilâlin yerini dolduran bir terkîbe muhtaçtır.
206
İşte o hüceyrâtın yıkılmasıyla tamir etmek zarûreti, bir madde‑i latîfe ister ki, âzânın hâcâtı nisbetinde Rezzâk‑ı Hakîki bir kanun‑u mahsûs ile taksim ediyor. İşte o madde‑i latîfenin etvârına bak! Göreceksin ki; o kafile‑i zerrât, küre‑i havada, toprakta münteşir iken, bir hareket‑i kasdîyi işmâm eden bir keyfiyetle toplanıyorlar. Güyâ herbir zerre bir vazife ile muvazzaf, bir mekân‑ı muayyeneye gitmek için memurdur gibi toplanır. Bir Sâik‑i Muhtarın kanun‑u mahsûsuyla âlem‑i mevâlide girer. Nizâmât‑ı muayyene ile, harekât‑ı muttaride ile, desâtir‑i mahsûsa ile bedende dört matbahta pişirildikten sonra, dört inkılâb‑ı acîbeyi geçirdikten sonra, dört süzgeçten süzüldükten sonra aktâr‑ı bedende intişar ederek, bütün muhtaç olan a'zâların derece‑i ihtiyaçlarına göre Rezzâk‑ı Hakîki’nin inâyetiyle inkısam eder.
İşte o zerrâttan herbir zerreye bir nazar‑ı hikmetle baksan göreceksin ki; kör ittifak, kör tesâdüf hiç ona karışamaz. Herbiri hangi tavra girmiş ise, kavânîn‑i muayyenesiyle güyâ ihtiyaren amel ediyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle muntazam ayak atıyor ki, bilbedâhe bir Sâik’in emriyle gidiyor.
İşte böyle tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya gitgide hedef‑i maksadından ayrılmayarak, makam‑ı lâyıkına girer oturur. İşte bu hâl gösteriyor ki; evvelen o zerreler muayyendiler, muvazzaftılar. O makamlar için namzed idiler. İşte şu neş'e‑i ûlâyı gören, neş'e‑i uhrâyı istib'âd ile istinkâr etmemek gerektir.
Meselâ, bir taburun askerleri istirahat izniyle dağılıp boru ile çağrılsa birden tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir taburu teşkil etmekten çok ve çok esheldir. Bir vücûdda imtizaç ile ünsiyet ve münâsebet peydâ eden zerrât, Sûr‑u İsrâfil ile Hàlıkının emrine lebbeyk‑zen olmaları aklen birinci icâddan daha sehil, daha mümkündür. Hem nüveler hükmünde olan eczâ‑i asliye, ikinci neş'e için bir esâs‑ı kâfîdir.
207
İkinci Kıyâsın Hülâsası:
Şu âlemde çok görüyoruz ki; zâlim, fâcir, gaddâr gayet refah ve rahat ile ömür geçiriyor. Hâlbuki, görüyoruz ki; mazlum, fakir, mütedeyyin, hüsn‑ü hulk sâhibi, zahmet ve zillet ve mazlumiyette hayatını geçiriyor. Sonra mevt gelir, ikisini müsâvî kılar. Eğer şu müsâvât, nihâyetsiz ise zulüm görünür. Hâlbuki, zulümden tenezzühü kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan Adâlet ve Hikmet‑i İlâhiye’ye, bir mecma'‑ı âher iktiza eder ki; birincisi cezasını, ikincisi mükâfâtını görsün.
Hem şu perîşan beşeri, sâir ihvânı olan kâinât‑ı muntazama gibi tanzim edecek ve isti'dâdıyla mütenâsib tecziye ve mükâfât edecek bir mahkeme‑i kübrâ ister. adâlet‑i mahzâ tecellî etsin. Şu dar dünya beşerin rûhunda mündemic olan isti'dâdât‑ı gayr-ı mahdûdenin sünbüllenmesine müsâid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir.
İnsanın cevheri büyüktür. Ebede namzeddir. Mâhiyeti àliyedir. Cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir. Sâir kâinâta benzemez. İntizamsız olamaz. Mühmel kalamaz. Abes olamaz. Fenâ‑yı mutlak ile mahkûm olamaz. Adem‑i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğûş‑u nâzendârânesini açıp bekliyorlar.
Şu âyetler gibi, çok berâhin‑i latîfeyi tazammun eden âyât‑ı sâireyi kıyâs ile, tetebbu' et! İşte bu menâbi'‑i aşere muktazînin vücûduna kat'iyyen delâlet eder.
208

İkinci Makam

Fâil muktedirdir. Kudrette noksan yoktur. A'zam ve asğar ona nisbeten birdirler. Evet bir Kadîr ki; âlem bütün güneşleri, yıldızları, avâlimi, zerrâtı, cevâhiri, gayr‑ı mütenâhî lisânlar ile azametine, kudretine şehâdet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, haşr‑i cismânîyi O kudretten istib'âd etsin?
Şurada yalnız deriz: En çok ve en büyük şey, en basit ve en küçük şeye nisbeten kudrete daha ağır gelemez.
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
İşte, şu sırrı Sünûhâtta yazmıştım. Makamın münâsebetiyle naklediyorum:
İşte Kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevâni' tedâhül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz' külle müsâvî, cüz'î küllî hükmüne geçer.
Birinci Nokta
Kudret‑i Ezeliye, Zât‑ı Akdes’in lâzime‑i zarûriye-i nâşie-i zâtiyedir. Öyle ise zıddı olan acz”, onun melzumu olan zâta bilbedâhe ârız olamaz. Mâdem acz zâta ârız olamaz bilbedâhe kudrete, tahallül edemez. Mâdem tahallül edemez, bilbedâhe kudrette merâtib olamaz. Zîra merâtibin vücûdu ezdâdın tedâhülüyledir.
209
Meselâ, harârette merâtib, bürûdetin tahallülüyledir. Hüsündeki derecât, kubhun tedâhülüyledir. İlâ âhir Mümkinâtta hakîki, tabîi lüzum‑u zâtî olmadığından kâinâtta ezdâd birbirine girebilmiş. Merâtib tevellüd ederek ihtilâfât ile tağayyürât neş'et etmiştir.
Mâdemki, kudrette merâtib olamaz. Makdûrat dahi bizzarûre kudrete nisbeti bir olur. En büyük en küçüğe müsâvî ve zerrât yıldızlara emsâl olur.
İkinci Nokta
Sâbıkan geçtiği gibi, kâinâtın âyine gibi iki ciheti var; biri mülk, biri melekûtiyet.
Mülk ciheti ezdâdın cevelângâhıdır. Hüsn‑kubh, hayır‑şer, sığar‑kiber, sa'b‑sehl gibi umûrun mahall‑i tevârüdüdür. Onun için vesâit ve esbâb vaz' edilmiş. dest‑i kudret zâhiren umûr‑u hasîse ile mübâşir görünmesin. Azamet ve izzet öyle ister. Fakat hakîki te'sir vermemiş. Vahdet öyle ister. () Melekûtiyet ciheti ise, her şeyde şeffâfedir. Teşahhusât karışmaz. O cihet vâsıtasız Hàlıkına müteveccihtir. Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet, ma'lûliyet giremez. İ'vicacâtı yoktur. Avâik müdâhale edemez. Zerre şemse kardeş olur.
210
Evet Kudret, hem basit, hem nâmütenâhî, hem zâtî Mahall‑i taalluk-u kudret, hem vâsıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü yok, cemâat ferde rüchânı yok. Küll cüz'e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.
Üçüncü Nokta
﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ
Temsîl, tasvir ve tasavvuru teshîl ettiğinden şu gâmız noktayı altı temsîl ile işâret edeceğiz.
İşte şeffâfiyet, mukàbele, muvâzene, intizam, tecerrüd, itâatin sırlarını birden zihinde mezc edebilsen; vesvesesiz bu noktayı anlayacaksın.
Sakın mikyâs yapma! Âciz mümkinâtın zaîf, küçücük mikyâsları Kadîr‑i Ezelî’nin tasarrufâtına şebîh olamaz. Tanzîr edemez. Yalnız şu emrin imkânının fehmini teshîl eder.
Birinci Temsîl: Şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli, denizin mecmû‑u sathında, denizin herbir katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Küre‑i Arz perdesiz güneşe karşı muhtelif cam parçalarından olsa; timsâl‑i şems herbir parçada ve umum sath‑ı arzda müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz bir olur. İşte şeffâfiyet sırrı.
211
Farazâ şems muhtar olsaydı, o feyizden biri daha rahat, diğeri daha zahmet olamazdı.
İkinci Temsîl: Noktalardan terekküb eden bir dâire‑i azîmenin nokta‑i merkeziyenin elinde bir mum ve muhîtteki noktaların ellerinde birer ayna farzedilse; nokta‑i merkeziyenin muhît aynalarına verdiği feyz; müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz nisbeti birdir. İşte mukàbele sırrı.
Üçüncü Temsîl: Hakîki bir mîzanın iki gözünde iki güneş; veya iki yıldız; veya iki dağ; veya iki yumurta; veya iki cevher‑i ferd, herhangisi bulunsa, sarfolunacak aynı kuvvetle o hassas, azîm terâzinin bir kefesi süreyyâya, bir kefesi serâya inebilir. İşte muvâzene sırrı.
Dördüncü Temsîl: En azîm bir gemi en küçük bir oyuncak çevirmesi gibi çevrilebilir. İşte intizamın sırrı.
Beşinci Temsîl: Bir mâhiyet‑i mücerrede, bütün cüz'iyâtına en asğarından en ekberine yorulmadan, tenâkus etmeden, tecezzî etmeden bir bakar, girer. Teşahhusât‑ı mülkiye cihetindeki hususiyât müdâhale edip şaşırtmaz, nazarını tağyîr etmez. İşte tecerrüdün sırrı.
Altıncı Temsîl: Bir kumandan Arş!” emriyle bir neferi tahrîk ettiği gibi, bir orduyu dahi tahrîk eder.
Herşeyin bir nokta‑i kemâli var. Ve o noktaya bir meyli var. Muzâaf meyil ihtiyaçtır. Muzâaf ihtiyaç iştiyaktır. Muzâaf iştiyak incizabdır. Bunlar emr‑i tekvînînin mahiyât tarafından birer habbe ve nüve‑i imtisalidir. Mâhiyât‑ı mümkinâtın mutlak kemâli, mutlak vücûddur. Hususî kemâli, isti'dâdâtını bilfiile çıkaran ona mahsûs vücûddur. Bütün kâinâtın كُنْ emrine itâati, bir nefer hükmünde olan bir zerrenin itâati gibidir. İrâde‑i Ezeliye’den gelen كُنْ emr‑i ezelîsine mümkinin itâat ve imtisalinde, yine irâdenin tecellîsi olan meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab birden mümtezic, mündemicdirler. İşte itâat sırrı.
212
Şu temsîlât‑ı sitte nâkıs, mütenâhî, zaîf, hakîki te'siri yok olan kuvvet‑i mümkinâtta müşâhede ile görünüyor. Öyle ise gayr‑ı mütenâhî, ezelî, ebedî, bütün kâinâtı adem‑i sırftan icâd eden ve bütün ukùlü hayrette bırakan âsâr‑ı azamet ile tecellî eden Kudret‑i Ezeliyeye nisbeten herşey müsâvîdir. Hiçbir şey ağır gelemez.
Gaflet olunmaya; şu esrâr‑ı sitte olan küçücük mîzanlarla o Kudret‑i Ezeliye tartılmaz. Belki hiç münâsebete giremez. Yalnız istib'âdı def' için zikredilir.
İşte şu üç noktayı; ve üçüncü noktadaki altı sırrıyla mülk ve mümkin cânibinde değil, belki melekûtiyet ve Kudret‑i Ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirâr eden istib'âd zâil ve nefis mutmain olur.
213
Netice
Mâdemki, Kudret‑i Ezeliye gayr‑ı mütenâhiyedir. Hem lâzime‑i zarûriyedir. Hem herşey lekesiz, perdesiz cihet‑i melekûtiyeti ona müteveccihtir. Hem ona mukâbildir. Hem tesâvi‑i tarafeyn olan imkân itibariyle mütevâzinü't‑tarafeyndir. Hem şerîat‑ı fıtriye-i kübrâ olan nizâm”a mutî'dir. Hem avâik ve hususiyât‑ı mütenevviadan cihet‑i melekûtiyet mücerreddir. Öyle ise küll‑ü a'zam, cüz'‑ü asğara nisbeten kudrete karşı ziyâde nazlanmaz, mukâvemet etmez. Öyle ise, haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı, mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Öyle ise; ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ mübâlağasızdır, mücâzefesizdir, doğrudur, haktır, hakikattir.
İşte müddeâmız ki, Fâil muktedirdir O cihette hiçbir mâni yoktur tahakkuk etti.
214

Üçüncü Makam

Mahal kàbildir Şurada dört nokta var. Âlemin imkân‑ı mevti ve vukû'u, tamir ve ihyâsının imkânı ve vukû'u
Birinci Nokta: Kâinâtın imkân‑ı mevtine delil: Bir şey kanun‑u tekâmüle dâhil ise, o şeyde neşv ü nemâ var. Neşv ü nemâ varsa, ona bir ömr‑ü tabîi var. Ömr‑ü tabîi varsa, ona bir ecel‑i fıtrî var. Vâsi' bir istikrâ' ile sâbittir ki, pençe‑i mevtten kendini kurtaramaz. Nasıl ki, insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır, o da ölümün pençesinden kurtulamaz, o da ölecek. Sonra dirilecek. Veya yatıp sonra subh‑u haşir ile gözünü açacaktır.
Hem nasıl ki, kâinâtın bir nüsha‑i musağğarası olan bir şecere tahrib ve inhilâlden başını kurtaramaz. Öyle de: Şecere‑i hilkatten olan silsile‑i kâinât tamir ve tecdîd için tahribden kendini kurtaramaz. Eğer ecel‑i fıtrîden evvel İrâde‑i Ezeliye’nin izniyle bir maraz‑ı haricî veya bir hâdise‑i muharrib olmazsa ve Sâni'i daha evvel onu bozmazsa; her hâlde, hattâ fennî bir hesab ile ile bir gün gelecek ki:
﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ❋ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ ❋ وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ❋ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ❋ وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ
sırları Kadîr‑i Ezelî’nin izniyle tezâhür edip o büyük insanın sekerâtı da acîb bir hır‑hıra ve müdhiş bir savt ile fezâyı dolduracak, bağırıp ölecek sonra dirilecek.
215
Dakîk Bir Nükte: Nasıl ki su, kendi zararına incimâd eder. Buz buzun zararına temeyyü' eder. Lübb, kışır zararına kuvvetleşir. Lafz, mânâ zararına kalınlaşır. Rûh, cesed hesabına zayıflaşır. Cesed, rûh hesabına inceleşir Öyle de: Âlem‑i kesif, âlem‑i latîf hesabına şeffâflanır. Kudret‑i Fâtıra tâbir câiz ise hummâlı bir fa'âliyetle eczâ‑i meyyite-i hàmide-i câmide-i kesifede her tarafta iş'âl‑i nur-u hayat ettiğini bir remz‑i kudrettir ki; âlem‑i latîf hesabına âlem‑i kesifi eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor. Hakikat ne kadar zayıf ise de ölmez. Belki teşahhusâtta seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gençleşir. Kışır ve sûret eskilenir, incelenir, parçalanır. Daha güzel olarak tazelenir.
Ziyâde‑noksan noktasında ma'kûsen mütenâsibdirler. Şu kanun, bütün kanun‑u tekâmüle dâhil olan eşyaya şâmildir. Demek bir zaman gelecek ki; hakikat‑i uzmâ-yı kâinâtın kışır ve sûreti olan âlem‑i şehâdet Allah’ın izni ile parçalanacak, daha güzel, daha latîf bir sûrette tazelenecektir; ﴿يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrı tahakkuk edecektir.
İkinci Nokta: Şu mevtin vukû'udur. Buna delil; cemî'‑i edyân-ı semâviyenin icmâıdır. Bütün fıtrat‑ı selîmenin şehâdetidir. Ve kâinâtın tahavvül ve tebeddül ve tağayyürünün işâretidir.
Şu sekerâtı zihninde temessül etmek istersen bak! Şu kâinât; dakîk, ulvî bir nizâm ile birbirine bağlanmış. Hafî, nâzik, latîf birbiriyle tutunmuş!‥ Ve ecrâm‑ı ulviyeden bir cirim ( Kün) veya mihverinden çık!” hitâbına mazhar olunca sekerâta başlar. Nücûm tesâdüme, ecrâm telâtuma, fezâ‑yı gayr-ı mütenâhî; gülleleri küreler gibi büyük, milyonlar top sadâlarının muhassalıyla vâveylâya başlar Birbirine çarpışarak, küremiz büyüklüğünde kıvılcım saçarak!‥
216
İşte şu mevt ile dest‑i kudret, kâinâtı çalkalar. Kâinât tasaffî ile ayrılmaya başlar. Cehennem aşîreti ve maddesiyle bir tarafa çekilir; Cennet anâsırı ve letâifiyle başka yerde tecellî eder
Üçüncü Nokta: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Zîra Birinci Makamda geçtiği gibi; kudrette noksan yok, gayet kavî muktazî var. Mes'ele ise mümkinâttandır.
Evet, kâinâtta dikkat edilse görünür ki; içinde iki unsur‑u esâsî var, her tarafa uzanmış. İki kök var ki; tahassül ve temerküz ile ebedîleşse, cennet‑cehennem olacaktırlar. Cennet‑Cehennem ise, şecere‑i hilkatten ebed tarafına tedellî eden dalının iki meyvesidir. Ve silsile‑i kâinâtın iki neticesidir. Ve seyl‑i şuûnâtın iki mahzenidir. Ve ebede karşı cereyan eden mütemevvic mevcûdâtın iki havzıdır. Ve lütûf ve kahrın iki tecellîgâhıdır. Ki Dest‑i Kudret, bir hareket‑i şedîde ile kâinâtı çalkaladığı vakit, o iki havz mevâdd‑ı münâsibiyle dolacaktır.
Hakîm‑i Ezelî, inâyet ve hikmet‑i ezeliyesinin iktizasıyla şu dünyayı tecrübe ve imtihana meydân olmak için yarattı. Tecrübe ve imtihan neşv ü nemâya sebebdir. O neşv ü nemâ, isti'dâdâtın inkişafına sebebdir. O inkişaf, kàbiliyâtın tezâhürüne sebebdir. O tezâhür, hakàik‑ı nisbiyenin zuhûruna sebebdir. O hakàik‑ı nisbiye, âhirette hakàik‑ı hakîkiyeye inkılâb ettiği gibi; dünyada da bütün kâinâtın revâbıtı ve tutkalı hükmünde olan merâtib‑i nisbiyenin takarruruna sebebdir.
217
İşte bu sırr‑ı imtihan ve sırr‑ı teklif iledir ki; cevâhir‑i àliye, hazefât‑ı sâfileden tasaffî eder. Vaktâ ki bunun gibi çok hikem‑i dakika için âlemi bu sûrette irâde etti. Şu âlemin tağayyür ve tahavvülünü de irâde etti. Şu tahavvül ve tağayyür için ezdâdı birbirine karıştırdı. Mazarratı menâfi'a mezc, zârrı nef'a derc; şürûru hayrata mütedâhil, mekàbihi mehâsinle müctemî halk ederek; şu ezdâdı dest‑i kudret yoğurarak kâinâtı kanun‑u tebeddül ve tağayyüre ve nâmus‑u tahavvül ve tekâmüle tâbi kıldı.
Vaktâ ki, meclis‑i imtihan kapandı. Vakt‑i tecrübe bitti. İnâyet‑i ezeliye te'bid için ezdâdın tasfiyesini istedi. Hulûd için esbâb‑ı tağayyürü ve mevâdd‑ı ihtilâfı tefrik etmek istedi. İşte bu tasfiyenin neticesinde, Cehennem bir cism‑i muhkem ile, aşîretiyle meşhûn olarak hitâb‑ı ﴿وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ ’ye mazhar oldu. Hem Cennet bir cism‑i müebbed-i müşeyyed ile kendi esâsâtıyla tecellî ederek, tâifesi ﴿فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ hitâb‑ı teşrîfiyeye mazhar oldu. Münâsebet, şart‑ı intizamdır. İntizam, sebeb‑i devamdır. Hakîm‑i Ezelî iki menzilin sâkinlerine kudret‑i kâmilesiyle öyle bir vücûd‑u müstakar verir ki, hiç inhilâl ve tağayyüre ma'rûz kalamaz. Zîra inkırâza müncer olan tağayyürün esbâbı bulunmaz. Esbâb‑ı tağayyür bulunsa da, vâridât ve masârif mâbeynindeki nisbet, müstakardır. Hâlbuki şu dünyada inkırâza müncer olan tağayyürün sebebi; bedendeki terekküb ve tahlil mâbeynindeki nisbet istikrarsız olduğu içindir.
218
Dördüncü Nokta: Şu mümkün vâki olacaktır. Başta Kur'ân‑ı Kerîm bütün kütüb‑ü semâviye bunda müttefiktir. Zât‑ı Zülcelâl’in evsâf‑ı celâliye ve cemâliyesi bunun vukû'una tecelliyâtıyla delâlet ederler.
219

Dördüncü Makam

Rûh Kat'iyyen Bâkîdir. Bence şu mes'ele o kadar kat'îdir ki; fazla beyân abes olur. Âlem‑i berzah ve âlem‑i ervâhtaki âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervâh‑ı bâkiye kafileleriyle ve bizim mâbeynimizdeki mesâfe o kadar ince, dakîktir ki; bürhân ile göstermeye lüzum kalmaz. Yalnız vesveseleri izâle için hads‑i kalbînin menâbi'ine işâret edeceğiz. İşte şuradaki hadsin dört mâdeni var.
Birinci Mâden
Enfüsîdir ki, her rûh kaç sene yaşamış ise, o kadar belki ondan fazla beden değiştirdiği hâlde, yine bilbedâhe aynen bâkî kalmıştır. Öyle ise, mevt ile çıplak olmak dahi bekàsına te'sir etmez. Yalnız burada tedrîcî libâs değiştiriyor. Mevtte birden soyunuyor.
Gayet kat'î bir hads ile sâbittir ki; cesed rûhla kàimdir. Rûh, binefsihî kàim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılsın, toplansın istiklâliyetine sebeb vermez. Belki cesed, hânesi ve yuvasıdır. Libâsı ise bir derece sâbit ve letâfetçe ona münâsib bir gılâf‑ı latîfi var. Öyle ise mevtte bütün bütün çıplak olmaz.
İkinci Mâden
Âfâkîdir ki; müşâhedât‑ı mükerrereye incirâr eden bir nev'i hükm‑ü tecrübîdir.
220
Evet, tek bir rûhun ba'de'l‑mevt bekàsı bilbedâhe anlaşılsa, şu nev'in külliyetiyle bekàsını istilzam eder. Zîra mantıkça zâtî bir hàssa bir ferdde görünse, bütün efrâdda dahi vücûduna hükmedilir; çünkü zâtîdir. İşte şu mes'elede mûcibe‑i cüz'iye, mûcibe‑i külliyeyi istilzam eder, denilir. Hâlbuki değil bir ferd belki o kadar hadsiz, o kadar hasra gelmez müşâhedâta istinâd eden âsâr, o derece kat'îdir ki; bizde nasıl Yeni Dünya () var, orada insanlar var; vücûdlarına hiç vehim hâtıra gelmez. Öyle de vesvese kabûl etmez ki, şimdi âlem‑i melekût ve ervâhta ölmüş insanların ervâhları vardır. Hem hads‑i kat'î ile insanda ba'de'l‑mevt esâslı bir cihet bâkîdir. O esâs ise rûhtur. Zâten tahrib ve inhilâl, kesret ve terkîbin şe'nidir. Basit ve vahdete ârız olmaz.
Sâbıkan beyân ettik ki; hayat kesrette vahdeti te'min eder. Ve şuûr, rûhun ziyâsıdır. Öyle ise rûhun fenâsı, ya tahrib ve inhilâl iledir. O ise vahdet ve besâtet bırakmaz. Veya i'dâm iledir. O ise Cevvâd‑ı Mutlak Celle Celâlühû’nun merhameti, cûdu bırakmaz ki, verdiği ni'met‑i vücûdu geri alsın.
Üçüncü Mâden
Dikkat edilse; ma'rûz‑u tağayyür olan bütün envâ'da bir hakikat‑i sâbite bütün tağayyürât ve etvâr içinde yuvarlanarak, sûretler değiştirip ölmeyerek, yaşayarak geliyor, bâkî kalıyor.
İşte şahs‑ı insanî sâbıkan geçtiği gibi tasavvurât ve şuûr‑u küllî ile bir şahıs iken, bir nev' hükmüne geçiyor. Öyle ise, onun hakikat‑i zîşuûru ve unsur‑u zîhayatı olan rûhu dahi Allah’ın izniyle dâima bâkîdir.
221
Dördüncü Mâden
Rûha masdar itibariyle bir derece müşâbih ve yalnız vücûd‑u hissî olmayan envâ'da hükümrân olan kavânîne dikkat edilse görünür ki; şâyet o kanun vücûd‑u haricî giyse idi; o envâ'ın birer rûhu olurdu. Hâlbuki dâima bâkî, dâima müstemir, hiçbir tağayyürât onların vahdetine te'sir etmez. Rûh ise, âlem‑i emirden gelen bir kanun‑u zîşuûr, bir nâmus‑u zîhayattır ki; Kudret‑i Ezeliye ona vücûd‑u haricîyi giydirmiş. Demek nasıl ki sıfat‑ı irâdeden ve âlem‑i emirden gelen şuûrsuz kavânîn, dâima bâkî kalıyor. Aynen onların kardeşi ve onlar gibi Sıfat‑ı irâdenin tecellîsi olan, âlem‑i emirden gelen rûh; bekàya mazhar olmak daha ziyâde lâyıktır. Çünkü zîvücûd ve zîhakikat‑i hariciyedir. Daha kavîdir, çünkü zîşuûrdur. Daha dâimîdir, çünkü hayydır, zîhayattır.
Ey birader! Zihni iz'âna, kalbi kabûle ihzar etmek için şu dört makamdaki nikâtı fehmetmiş isen; işte bak maksada giriyoruz!
İşte Kur'ân‑ı Kerîm ve Furkàn‑ı Hakîm’in cennetine gir! Bak haşr‑i cismânîyi kemâl‑i vuzûh ile ve Cennet ve Cehennem’in ahvâlini beyân‑ı mu'ciz ile sana gösteriyor. Kimsenin haddi yoktur; o beyândan sonra beyâna kalkışsın! …! لَيْسَ بَعْدَ بَيَانِ الْقُرْاَنِ بَيَانٌ
نَعَمْ ، اِذَا طَلَعَتِ الشَّمْسُ اِخْتَفَتِ النُّجُومُ وَانْطَفَتْ السُّرُجُ !…
Bak menzilgâh‑ı dünyada a'sâr‑nişîn olan ecyâlin sufûfuna hitâben kâinâtı zelzeleye getiren şu hutbe‑i ezeliyeyi dinle!
222
﴿
﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ ❋ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
223

Şuâât‑ı Mârifeti'n-Nebî(A.S.M.)

Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339