441
Siz suâl ediniz, ben de ona göre cevab vereyim
﴿﷽﴾
والصَّلَاةُ عَلٰى سَيِّدِ الْعَالَمِ
Emmâ ba'd: Ehl‑i hamiyetin nazarına arz ediyorum ki:
Vaktâ meşrûtiyetin ikinci yaşında İstanbul, temsîl ettiği asırdan tarihvâri bir nazarla göçüp Kurûn‑u Vustâya karşı aşağıya inmekle, Aşâir‑i Ekrâdın içinde cevelân ile bahardan güze bir rıhlet‑i sayfiye; güzden bahara bilâd‑ı Arabiyeden bir rıhlet‑i şitâiye ettim. Dağ ve sahrâyı bir medrese ederek Meşrûtiyeti ders verdim. Birden bana göründü ki; Meşrûtiyeti gayet garîb bir sûrette telâkki etmişler. Her tarafın şübhe ve suâlleri ağleb bir dereden gelmiş gibi gördüm. İşte teşhîs‑i maraz için miftâh‑ı kelâmı onlara verdim.
Dedim: Siz suâl ediniz, ben de ona göre cevab vereyim.
Onlar istihsân ettiler. Zîra Kürdlerin tabiat‑ı meşrûtiyet-perverânelerine binâen dersi münâzara ve münâkaşa sûretiyle okuyorlar. Onun içindir ki; medreseleri küçük bir meclis‑i meb'ûsân-ı ilmiyeyi andırıyor. İşte ta'mîmen li'l‑fâide, suâllerini cevablarımla musâfaha ettirerek şu kitabı yazdım. Tâ birbirine muâvenette bulunsun. Hem de görmediğim Ekrâd ve emsâline şu kitab bana bilvekâlet onlarla konuşarak cevab versin. Hem de lisânları kalblerine tercümânlık edemeyenlere bedelen suâl etsin.
Elhâsıl: Şu kitab tarafımdan cevab, onların cânibinden suâl etmek vazifesiyle mükelleftir. Hem de siyaset tabiblerine teşhîs‑i illete dair hizmet ile muvazzaftır.
Ey ehl‑i hamiyet anlayınız! Kürd ve emsâli, fikren meşrûtiyet‑perver olmuş ve oluyorlar. Lâkin bazı memurîn, fiilen meşrûtiyet‑perver olması müşküldür. Hâlbuki akılları gözlerinde olan avâma ders veren fiildir.
442
İmdi Suâle ve Cevaba Başlıyorum.
İstanbul’a gittin, bize ne getirdin?
Suâl: “Ey Seydâ! İstanbul’a gittin‥ bu inkılâb‑ı azîmi gördün‥ mühim işler içine girdin… bize ne getirdin?”
Cevab: Müjde getirdim!
Müjde ne demek? “Sizin için fenâlık var” diyorlar?
Suâl: “Müjde ne demek?… Bazılar bize: ‘Sizin için fenâlık var’ diyorlar?”
Cevab: Nurdan zarar gelmez. Gelirse, huffaşa gelir, murdar şeylere gelir. Size cemî'‑i kuvvetimle yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; umum İslâmın, lâsiyyemâ Osmanlıların, bâhusus Ekrâdın saâdetinin fecr‑i sâdıkının geldiğini hattâ Bâşit başında görüyorum. رغمًا على أنف أبوالعلاء المعرّي
Farazâ şu devletin yarı milleti bahâsında verilse idi, gene erzân‥ ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz…
Biz öyle işitmedik?
Suâl: “Biz öyle işitmedik?…”
Cevab: Şeytanın arkadaşları çoktur…
Öyle ise zihnimize gelen şübheleri ve suâlleri hallet!
Suâl: “Öyle ise zihnimize gelen şübheleri ve suâlleri hallet!‥”
Cevab: Elbette… Fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam…
Çeşitli sorular sorarlar…
Suâl: “İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir? Diğeri: Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık. Başkası: Dinimize zarar yok mu? Daha başkası: Jön Türkler şöyledirler, böyledirler. Bizi de zarar‑dîde edecekler. Diğeri: Gayr‑ı Müslim nasıl asker olacak?‥ ilâ âhir…”
Cevab: Yâhû, şu gürültülü karmakarışık, sizin gibi intizamsız suâllerinize nasıl cevab vereceğim!‥
Kaide‑i suâli sen göster!
Suâl: “Kaide‑i suâli sen göster!‥”
Cevab: Meşrûtiyet kanunu ile suâl ediniz!‥ Yani içinizden bir iki zekî adamı intihâb ediniz, tâ size vekil olarak müşteri olup suâl etsin; siz de dinleyiniz!
Onlar: “Peki, peki…”
443
İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir?
Suâl: “İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir?‥”
Cevab: İstibdâd tahakkümdür. Muâmele‑i keyfiyedir. Kuvvete istinâd ile cebirdir. Re'y‑i vâhiddir. Sû‑i isti'mâlâta gayet müsâid bir zemindir. Zulmün temelidir. İnsaniyetin mâhîsidir. Sefâlet derelerinin esfel‑i sâfilînine insanı tekerlendiren ve Âlem‑i İslâmiyet’i zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren; hattâ herşeye sirâyet ile zehirini atan, o derece ihtilâfâtı beyne'l‑İslâm îka' edip “Mu'tezile, Cebrî, Mürcie” gibi dalâlet fırkalarını tevlîd eden istibdâddır.
Evet taklidin pederi ve istibdâd‑ı siyâsînin veledi olan istibdâd‑ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfiza, Mu'tezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlîd etmiştir.
İstibdâdı tedâvi edecek olan tiryâk‑ı meşrûtiyeti bize ta'rif et!
Suâl: “İstibdâd bu derece bir semm‑i kàtil olduğunu bilmezdik. Lehü'l‑hamd parçalandı. Onu esâsıyla tedâvi edecek olan tiryâk‑ı meşrûtiyeti bize ta'rif et!‥”
Cevab: Bazı memurların ef'âli adem‑i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neş'et eden müşevveşiyetle hâl‑i hâzırdan fehmettiğiniz Meşrûtiyeti tefsir etmeyeceğim… Belki hükûmetin hedef‑i maksadı olan Meşrûtiyet‑i meşrûayı beyân edeceğim:
İşte Meşrûtiyet; ﴿وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ﴾﴿وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ﴾ âyet‑i kerîmelerinin tecellîsidir. Ve meşveret‑i şer'iyedir. O vücûd‑u nurânînin kuvvete bedel, hayatı haktır. Kalbi, mârifettir. Lisânı, muhabbettir. Aklı, kanundur, şahıs değildir.
444
Evet, Meşrûtiyet; hâkimiyet‑i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvâmın sebeb‑i saâdetidir. Siz de saâdete gideceksiniz. Bütün eşvâk ve hissiyat‑ı àliyeyi uyandırır. Uyku bes… Siz de uyanınız!‥ İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya’nın tâli'ini açacaktır. Size müjde! Bizim devleti ömr‑ü ebediyeye mazhar eder, milletin bekàsıyla ibkà edecek. Siz daha me'yûs olmayınız… Bir ince tel gibi her tarafa hevâ ve hevesin tehyîci ile çevrilmeğe müstaid olan re'y‑i vâhid-i istibdâdî; lâyetezelzel bir timur direk gibi, lâyetefellel bir elmas kılınç gibi olan efkâr‑ı âmmeye tebdil eder. Siz de Sefîne‑i Nuh gibi emniyet ediniz. Herkesi birer pâdişah hükmüne getiriyor. Siz de hürriyet‑perverlikle pâdişah olmağa gayret ediniz. Esâs‑ı insaniyet olan cüz'‑ü ihtiyarî te'min eder, âzâd eder. Siz de câmid olmaya râzı olmayınız. Üçyüz milyondan ziyâde Ehl‑i İslâm’ı bir aşîret gibi birbirine rabt eder. Siz de o râbıtayı muhâfaza ediniz! Zîra meşveret perdeyi attı, milliyet göründü, harekete geldi… Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizâza geldi. Zîra milliyetimizin rûhu İslâmiyettir. Hakîki ve nisbî ve izafîden mürekkebdir. Başka millete benzemiyor.
İstibdâdın çirkinliğine, Meşrûtiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?
Suâl: “İstibdâdın çirkinliğine, Meşrûtiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?‥”
Cevab: Siz avâm olduğunuzdan; hayâlinizle tefekkür, gözünüzle taakkul ettiğinizden, temsîl size bürhân‑ı nazarîden daha ziyâde mukni'dir. İşte ikisinin mâhiyetlerini misâl ile tasvir edip göstereceğim.
445
İşte biliniz:
Hükûmet, hekim gibidir. Millet hastadır. Farz ediniz; ben şu çadırda oturmuş bir hekimim. Şu etraftaki herbir köyde Allah etmesin birer ayrı hastalık var. Ben o hastalıkları teşhîs etmemişim. Hem de tâcizimi istemeyen müdahenecilerden, yalancılardan başka kimseyi görmemişim. Şu hâlde şu köylere tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz, mîzansız bir ilâcı isti'mâl eden, acaba şifâ mı bulur? Veyâhut ölür?‥
Evet مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُواsırrına, şunun sâye‑i muzlimânesinde mazhar oldunuz. İşte her köye böyle ilâç göndermek, hattâ dâü'l‑cû' ile karın ağrısına mübtelâ olan emsâlinize hazım ilâcı hükmünde olan iâne toplamak; yâhut eşkıyâlık ve husûmet derdiyle mültehib bulunan o vücûda iltihabı tezyîd eden “Hamîdîlik” icra etmek ve ilâ âhirihî‥ Acaba tedâvi mi? Yoksa tesmim midir, Melekü'l‑Mevt’e yardım etmek midir?‥
İşte mâhiyet‑i istibdâdın timsâli budur. Zîra sâbıkta pâdişah kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu. Bîçâre milletin hâlini anlamıyordu. Yâhut za'f‑ı kalb ve kuvvet‑i vehim ile anlamak istemiyordu. Yâhut mütehevvisâne ve mütekeyyifâne ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmaya müsâid değildi. İşte hükûmetteki istibdâda, herşeydeki istibdâdı kıyâs ediniz! Hattâ taklidi tevlîd eden ilmin istibdâdı dahi böyledir.
Amma bizzarûre hükûmet‑i İslâmiye’nin hedef‑i maksadı olan Meşrûtiyet‑i meşrûanın timsâlini isterseniz; farzediniz ben bir hekimim. Şu çadır dahi eczâhânedir, içindeyim. Umum köylerde veyâhut evlerde çeşit çeşit hastalıkları teşhîs etmiş, reçetesini yazmış bir müntehab adam yanıma geliyor. Reçetesini ibraz ediyor ki; “Dâü'l‑cehil ile baş ağrısı var” yazılıdır. Ben dahi fen afyonunu ibtidâ onların lisânlarının zarfında sonra da lisân‑ı resmiye ifrâğ ederek veriyorum. Bir başkasının reçetesini gösteriyor ki; kalb hastalığı olan za'f‑ı diyânet var. Ben de fünûnu, maârif‑i İslâmiye ile mezcederek bir mâcun yapıyorum, müderrislerin ellerine veriyorum, gönderiyorum. Diğerinde dâü'l‑husûmet ile ihtilâl sıtması var. Ben de fikr‑i milliyeti uyandırarak, ışıklandırarak, tiryâk‑misâl adâlet ve muhabbeti o nur ile mezcettirerek sulfato misâl bir ilâç veriyorum. İşte böyle bir hekimdir ki, vatan hastahânesinde bîçâre etfâli helâkten halâs eder. Hâ! Hükûmet‑i meşrûtanın timsâl‑i nurânîsi: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِsırrınca, herbir büyük adam bu düsturu nazara almak gerektir.
446
Derman dermandır, neden zehir olsun?
Suâl: “Derman dermandır, neden zehir olsun?”
Cevab: Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman hadden geçerse derd getirir.
Ne diyorsun, ta'rif ettiğin Meşrûtiyet daha bize selâm etmemiş
Suâl: “Ne diyorsun, اِسْتَحْسَنْتَ ذَا وَرَمٍ Hâl‑i hâzırın eskisi gibi çok fenâlığı var, bize zulmeder. Hem de zaafta, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek ta'rif ettiğin Meşrûtiyet daha bize selâm etmemiş… Tâ ki biz de: “Ehlen ve sehlen” desek.”
Cevab: لا، بل استسقيت اُسكوبًا، واستسعيت يعبوبًا واستحسنت حوراء، ومدحت حرّيّةً حرّة حورية
Fakat sizin dîvâneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm Meşrûtiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. “Gevdan” ve “Mamhuran” aşîretleri daha asker gelmeden, alâ külli hâl vermeğe mecbur olan emvâl‑i emîriyeyi hazır etseydiler, şu kadar zulüm olmayacaktı. Evet bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl‑i hamiyeti dahi müstebid eder.
447
Siz diyorsunuz: “Şimdiki hükûmet eskisi gibi zaîftir.”
Evet kuvvetsizlikte dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat o kabre müteveccihen iner, eğilir girer. Şu ise, doğrulur, şebâba doğru yükselir.
Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?
Suâl: “Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?”
Cevab: Yüz seneden beri harâb’a yüz tutan bir şey, birden yapılamaz. Size bir misâl söyleyeceğim: Bir bulağ (❋) başı çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş. Sonra da onu tasfiye için o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa; acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz!‥ Âkıbet berrak olacaktır.
Meşrûtiyetin ne mikdarı bize gelmiş?
Suâl: “Ta'rif ettiğin meşrûtiyetin ne mikdarı bize gelmiş?‥ Ve niçin bütün gelmiyor?”
Cevab: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîra sizin şu vahşet‑engîz, cehâlet‑perver, husûmet‑efzâ olan sarp dağ ve derin derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçâre Meşrûtiyet korkar. Kolaylıkla gelmeye cesâret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da, onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz. Zîra sizinle İstanbul arasındaki mesâfe bir aylıktır. Fakat sizinle ehl‑i meşrûtiyet arasındaki mesâfe bin aydan fazladır. Zîra eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nâzik meşrûtiyet İstanbul havâlisindeki yılanlardan kurtulsa; şu uzun mesâfeden geçmekle, cehâlet gibi müdhiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kıraçları, husûmet gibi gayet keyşer dağları kat'etmekle beraber, eşkıyâya rastgelecektir.
Ezcümle: Bazı ceza‑yı sezâsını hazm etmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve bazı, bir meşhûr Bektâşî gibi mânâ verenler yol üzerine çıkıp gasb ve gâret ediyorlar. Daha onların öte taraflarında da bir kısım gevezeler vardır; bazı bahâne ile parça parça etmek istiyorlar. Öyle ise ona bir yol veyâhut bir balon yapınız!‥
Biz me'yûs olduk. Daha ne vakit bize gelecektir?
Suâl: “Biz me'yûs olduk. Daha ne vakit bize gelecektir?”
448
Cevab: Ye's aczden gelir. Ye's mâni‑i her-kemâldir. Hamiyet ise; şiddet‑i mevâni'a karşı şiddetle metânet etmektir. Hâlbuki şu zaman, mümteniât‑ı âdiyeyi mümkin derecesine indiriyor. Çabuk ye'se inkılâb eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben sizi tenbellikten kurtarmak için kabahatlerinizi gösteririm. Onu, çabuk gelmek istiyorsanız; işte mârifet ve faziletten demir yolunu yapınız!. Tâ ki, Meşrûtiyet, medeniyet denilen şimendifer‑i kemâlâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek kısa bir zamanda mânilerden kurtulup geçerek size selâm etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.
İnşâallâh tâli'imiz varsa, biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfî değil midir?
Suâl: “İnşâallâh tâli'imiz varsa, biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfî değil midir?”
Cevab: Bîçâre tâli'inize siz de yardım etmelisiniz. Bağdat tarrârları gibi olmayınız. Sizin atâlet bahânesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz nizâm‑ı esbâbı reddettiğinden; kâinâtı tanzim eden meşîete karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder.
Meşrûtiyetin âsârı hangisi, ötekinin âsârı hangisidir?
Suâl: “Şimdi fenâlığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrûtiyetin âsârı hangisi, ötekinin âsârı hangisidir?!‥”
Cevab: Ne kadar iyilik var, Meşrûtiyetin ziyâsındandır. Ne kadar fenâlık var, ya eski istibdâdın zulmetinden, yâhut Meşrûtiyet nâmıyla yeni bir istibdâdın zulmündendir. Geri kaldı; tâ tâziyeden sonra vedâ edip pederini takib etsin. Fakat emin olunuz, ziyâ galebe çalacaktır.
Meşrûtiyeti pek çok i'zam ediyorsun.
Suâl: “Meşrûtiyeti pek çok i'zam ediyorsun. Eskide re'y‑i vâhid idi. Milletten suâl yok idi. Şimdi meşverettir. Milletten suâl edilir. Millet “ne için” der. Ona “ne istersin” denilir. İşte bu kadar… daha nedir, o kadar ilâveyi takıyorsun?!.”
449
Cevab: Zâten şu nokta bütün cevablarımı tazammun etmiş. Zîra Meşrûtiyet hükûmete düştüğü vakit; fikr‑i hürriyet, meşrûtiyeti her vecihle uyandırır. Her nev'de, her tâifede onun san'atına ait bir nev'i meşrûtiyeti tevlîd eder. Hattâ ulemâda, medâriste, talebede bir nev'i meşrûtiyeti intac eder. Evet her tâifeye ona mahsûs bir meşrûtiyet bir teceddüd ilhâm olunuyor. İşte şu arkasında şems‑i saâdeti telvih eden; ve temâyül ve incizab ve imtizaca yüz tutan lemeât‑ı meşverettir ki; bana meşrûtiyet hükûmetini bu kadar sevdirmiştir. Bence taklidin temelini atıp ihtilâfâtı çıkarmakla “Mu'tezile, Cebrî, Mürcie, Mücessime” gibi dalâlet fırkalarını İslâmiyetten intac eden mesâil‑i diniyedeki istibdâd‑ı ilmîdir. Ve nefsü'l‑emirde mukayyed olan şeyde ıtlâktır. (❋) Meşrûtiyet‑i ilmiye hakkıyla teessüs etse, meyl‑i taharrî-i hakikatin imdâdıyla, fünûn‑u sâdıkanın muâvenetiyle, insafın yardımıyla şu fırak‑ı dâlle Ehl‑i Sünnet ve Cemâate dâhil olacakları kaviyen me'mûldür. Şu fırkalar eğer çendan bir hizb olarak görünmüyor, fakat efkârda tahallül ederek münteşiredir. Herkesin dimağında onların meylettiği mesleğe meyelân bulunabilir. Hattâ eğer bir dimağ büyütülse, maânî tecsîm edilir ise; şu fırak, sinematoğrafvâri (❋❋) o dimağda temessül ettiği görülecektir. Şu kıssa uzundur, makamı değil… Siz suâllerinizi ediniz!‥
Şu Meşrûtiyet büyüklerimizi kırdı. Bunun hikmeti nedir?
Suâl: “Şu Meşrûtiyet büyüklerimizi, beylerimizi kırdı. Fakat bazıları da müstehak idi. Hem de maddeten bir şeyi görmeden yalnız meşrûtiyetin nâmını işitmekle kendi kendilerine düştüler. Bunun hikmeti nedir?”
Cevab: Ma'nen her bir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin ıstılahınızca o zamanın makinesini çeviren bir ağa lâzımdır. İşte zaman‑ı istibdâdın hâkim‑i manevîsi kuvvet idi. Kimin kılıncı keskin, kalbi kàsî olsa idi, yükselirdi. Fakat zaman‑ı meşrûtiyetin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, mârifettir, kanundur, efkâr‑ı âmmedir… Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezâyüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus ettiklerinden; kuvvete istinâd eden kurûn‑u vustâ hükûmetleri inkırâza mahkûm olup, asr‑ı hâzır hükûmetleri, ilme istinâd ettiklerinden Hızırvâri bir ömre mazhardırlar.
450
İşte ey Kürdler! Sizin bey ve ağa, hattâ şeyhleriniz dahi eğer kuvvete istinâd ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir. Hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinâd ile cebir yerine, muhabbeti isti'mâl ve hissiyatı efkâra tâbi ise, o düşmeyecek belki yükselecektir.
Neden şu inkılâb‑ı hükûmet herşeyde bir inkılâb getirdi?
Suâl: “Neden şu inkılâb‑ı hükûmet herşeyde bir inkılâb getirdi?”
Cevab: اَلنَّاسُ عَلٰى سُلُوكِ مُلُوكِهِمْ sırrınca istibdâd herkesin damarlarına sirâyet etmiş idi. Çok nâm ve sûretlerde kendini gösteriyordu. Çok dâm ve plânlar isti'mâl ediyordu. Hattâ benim gibi bir adam ilmi vâsıta edip tahakküm ediyor idi. Veyâhut sehàvet‑i milliyeyi sû‑i isti'mâl eder idi. Veyâhut şu şeyh gibi, necâbeti sebebiyle herkes onun hatırını tutarak, tutmakla mükellef bildiğinden tahakküm ve istibdâd ediyordu.
Demek öldürmemize hükûmetin istibdâdına yardım eden başka istibdâdlar da var imiş?
Suâl: “Demek öldürmemize hükûmetin istibdâdına yardım eden başka istibdâdlar da var imiş?!…”
Cevab: Evet cehâletimizin silâhıyla asıl bizi mahveden, içimizdeki garîb nâmlar ile hüküm süren parça parça istibdâdlar idi ki; hayatımızı tesmim etmiş idi. Fakat yine kabahat o küçük küçük istibdâdların pederi olan istibdâd‑ı hükûmete aittir.
Beyler, ağalar, müteşeyyihler iki kısımdır. Farkları nedir?
Suâl: “Beğler, ağalar, müteşeyyihler iki kısımdır. Farkları nedir?”
Cevab: İstibdâd ile meşrûtiyet kadar farkları vardır. Ben dahi meşrûtiyet ve istibdâdı müşahhas olarak size göstermek istediğimden, şu iki kısmı timsâl olarak beyân ediyorum.
Nasıl?
Suâl: “Nasıl?…”
451
Cevab: Eğer büyük adam istibdâd ile kuvvete veya hileye veya kendisinde olmayan tasannuen kuvve‑i maneviyeye istinâden halkı isti'bâd ederek, havf ve cebrin tazyîki ile tutup insanı hayvanlığa indirmiş; dâima o milletin şevkini kırar, neş'elerini kaçırır. Eğer bir nâmus olursa, yalnız o şahs‑ı müstebidde görünür, denir ki: “Filân adam şöyle yaptı.” Eğer bir seyyie olursa, kabahat bîçâre etbâ'a taksim olunur. İşte şu mâhiyetteki büyük, hakikaten büyük değildir, küçüktür. Milletini küçüklettiriyor. Zîra milleti her sa'yi suhre gibi işliyor, hatır için gibi yapıyor… İyilik etse de riyâ karıştırıyor. Müdahene ve yalana alışıyor. Dâima aşağıya iniyor. Zîra sa'y‑i insanînin buharı hükmünde olan şevk müntafî oluyor. Ağaları ve büyükleri omuzlarına biner, tâ yalnız görünsün. Onların etlerinden yer, tâ büyüsün. O milletin gonca misâl isti'dâdâtı üzerine o reis perde olup ziyâyı göstermiyor. Belki yalnız o, neşv ü nemâ bulur. İnkişaf eder. Açılır. Eğer müşahhas istibdâdı görmek arzu ediyorsanız işte size şu…
İstibdâdın bu kadar fenâ zehrine rağmen nasıl bu kadar dayanmışız, hayret!
Suâl: “Aman bu kadar istibdâdın fenâ bir zehiri var iken acîbdir ki, biz bu kadar kalmışız!”
Cevab: Acîb değildir. İhtilâftan bazen istifade olunur. O pis istibdâdın taaddüdü için birbirinin kuvvetini bir derece kırar, ta'dil ederdi. Yoksa işiniz fenâ idi.
İkinci kısım nasıldır?
Suâl: “İkinci kısım nasıldır?”
Cevab: Bir büyük adam, hakka isnâd ile aklı isti'mâl edip, muhabbetle milletini kendisine rabt, zîr‑i destanın omuzları üstüne çıkmaz, altına girer, yükseltir, şevklerini uyandırır. Bir iyilik olursa, ma'nen millete tevzî' eder. Herkese bir parça nâmus düşmekle şevki artırır. Hak yerini bulmak için milletini ziyâ‑yı mârifete karşı tutar, gonca misâl olan o milletin hissiyatına zülâl‑i muhabbet ve aklı gönderir, neşv ü nemâ verirse; سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ Hadîs‑i Şerîfte; meşrûtiyetli reise misâl‑i müşahhas olur.
Meşrûtiyeti gözle görmek istiyorsanız işte şu aynaya bakınız!‥
Büyük odur ki; aklı keskin, kalbi fedâkâr olsun.
Suâl: “Demek büyük o değil ki; kılıncı keskin olsun, milleti kendine fedâ etsin. Belki odur ki; aklı keskin olsun, kalbi millet için fedâkâr olsun.”
Cevab: Hâ! Şimdi bir ışık buldunuz!‥ Elbette bir doğru şeyhin mürîdleri, yâhut eski âdil beylerin mensûblarıyla; müstebid bir ağa hizmetkârlarının cihet‑i irtibatta farklarını bulursunuz.
452
Maatteessüf büyüklerdeki meziyet, sebeb‑i tevâzu' iken, vâsıta‑i tahakküm oluyor. Avâmdaki zayıf bir damar, câlib‑i şefkat iken, vesile‑i esâret oluyor.
Şu pis istibdâd, ne vakitten beri başlamış geliyor?
Suâl: “Şu pis istibdâd, ne vakitten beri başlamış geliyor?‥”
Cevab: İnsanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit, nasılsa bunu da beraber getirmiştir.
Demek şu istibdâd hayvaniyetten gelmedir?
Suâl: “Demek şu istibdâd hayvaniyetten gelmedir?”
Cevab: Evet müstebid bir kurt, bîçâre bir koyunu parça parça etmek. Dâima kavî zaîfi ezmek, hayvanların birinci düstur ve kavânîn‑i esâsiyesindendir.
Sonra…
Suâl: “Sonra…”
Cevab: Şerîat‑ı Garrâ zemine nüzûl etti; tâ ki zeminin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin. Şu insaniyetin siyah lekesini izâle etsin. Hem de izâle etti… Fakat vâ‑esefâ ki, muhît‑i zamanî ve mekânînin te'siriyle hilâfet, saltanata inkılâb edip, istibdâd bir parça hayatlandı. Tâ Yezid zamanında bir derece kuvvet bularak başını kaldırdığından; İmâm Hüseyin Hazretleri hürriyet‑i Şer'iye kılıncını çekti, başına havâle eyledi. Fakat ne çare ki; istibdâdın kuvveti olan cehil ve vahşet cevânib‑i âlemde zeyn‑âb (زَيْن اٰب) gibi Yezid’in istibdâdına kuvvet verdi.
Şimdiki meşrûtiyet, istibdâd nerede?‥ onların harekâtı nerede?
Suâl: “Şimdiki meşrûtiyet, istibdâd nerede?‥ onların harekâtı nerede? Hilâfet, saltanat nerede?.! Nasıl tatbik ediyorsun, yekdiğerine musâfaha ve temâs ettiriyorsun. Aralarında karnlar ve asırlar var?‥”
Cevab: Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır. Şahıs hiçtir. İstibdâdın esâsı, kuvvet şahısta olur. Kanunu kendi keyfine tâbi edebilir. Hak kuvvetin mağlûbu… Fakat bu iki rûh, her zamanda birer şekle girer, birer libâs giyer. Bu zamanın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın; istibdâd galebe ettiği vakit tamamen hükmünü icra etmiş… Meşrûtiyet mağlûb olduğu vakit mahvolmuş, kellâ! Kâinâtta gâlib‑i mutlak, hayır olduğundan; pek çok envâ' ve şuabât‑ı hey'et-i ictimâiyede meşrûtiyet hüküm‑fermâ olmuştur. Cidâl, berdevam… Harb ise, seccâldir.
453
Bazı adam, “Şerîata muhâliftir” diyor
Suâl: “Bazı adam, “Şerîata muhâliftir” diyor…”
Cevab: Rûh‑u meşrûtiyet, Şerîattandır. Hayatı da ondandır. Fakat ilcâ‑i zarûretle; teferruât olabilir, muvakkaten muhâlif düşsün. Hem de her ne hâl ki, meşrûtiyet zamanında vücûda gelir, meşrûtiyetten neş'et etmesi lâzım gelmez. Hem de hangi şey vardır ki; her cihetle Şerîata muvâfık olsun. Hangi adam var ki; bütün ahvâli şerîata mutâbık olsun? Öyle ise şahs‑ı manevî olan hükûmet dahi masûm olamaz. Ancak Eflâtun‑u ilâhînin Medine‑i fâzıla-i hayâliyesinde masûm olabilir. Lâkin meşrûtiyet ile sû‑i isti'mâlâtın ekser yolları münsed olur. İstibdâdda ise açıktır.
İ'tirâz ettiğin şeye nasıl cevab veriyorsun?
Suâl: “İ'tirâz ettiğin şeye nasıl cevab veriyorsun?”
Cevab: Ben libâsa ilişiyordum. Hükûmet iyi bir adamdır, pislerin libâsını giymiş idi. Biz o libâsı yırtmak ve yıkamak istiyorduk, olamadı. Zamana bıraktık. Tâ yavaş yavaş yırtılsın. Evet namazı kılıyordu, Kıbleyi tanımıyordu. Sonra tanıdı. Veya tanıyacaktır. “Ehven‑i şerreyn” bir adâlet‑i izafiyedir. Fakat kemâl‑i telehhüf ile bağırıyorum ki: Şiddete inkılâb eden fikr‑i intikamın tedâhülü ve heyecanâtı intac eden tecrübesizlik, üzerimize emri şiddetlendirdi. Pahalaştırdı. Muvakkaten bir nev'i karanlık çöktü. Emin olunuz ki, çekilecektir…
Neden makine‑i ahvâl güzelce işlemiyor?
Suâl: “Neden makine‑i ahvâl güzelce işlemiyor?”
Cevab: Zîra tecrübe, hamiyet, nur‑u kalb ve nur‑u fikri cem'edenler vezâife kifâyet etmezler. Bazı ehl‑i gayret ve hamiyette de meylü't‑tahrib meleke olmuş. Tamire pek alışık değildir. Bazı ehl‑i tecrübe ve tamir ise, eskisine bir derece meyl ile isti'dâdları pek müsâid değildir. Demek bize bir nesl‑i cedîd lâzımdır.
Bunu da cidden söylüyorum: Eğer meşveret, şerîattan bir parmak müfârakat ederse, eski hâl yüz arşın ayrılmıştır.
454
Neden?‥
Suâl: “Neden?‥”
Cevab: Bir ince teli rüzgâr her tarafa çevirebilir. Fakat ictimâ' ve ittihâd ile hâsıl olan hablü'l‑metîn ve urvetü'l‑vüskà, değme şeylerle tezelzül etmez. İcmâ‑ı ümmet, Şerîatta bir delil‑i yakìnîdir. Re'y‑i cumhûr, şerîatta bir esâstır. Meyelân‑ı âmme, Şerîatta mu'teber ve muhteremdir.
İşte bakınız!. Eski pâdişahların irâdesini, Ermeni rüzgârı veya ecnebî hevâsı veya vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi. O da sükûta rüşvet‑i maneviye olarak bir çok ahkâm‑ı Şerîatı fedâ ediyordu. Şimdi kapı açıldı, – fakat tamamı ileride – üçyüz ârâ‑yı mütekàbile ve efkâr‑ı mütehâlife hak ve maslahattan başka bir şey ile musâlaha etmez. Veya sükût etmezler. Hak ve maslahat ise, Şerîatta esâstır. Fakat اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِkaide‑i Şer'iyesince bazen haram bildiğimiz şey, ilcâ‑i zarûretle vâcib olur. Taaffün etmiş parmak kesilir, tâ el kesilmesin. Selâmet‑i millet, cevher‑i hayata tevakkuf etse; vermekten tevakkuf edilmez. Nasıl ki edilmedi. Dünyada en acîb, en garîbi; rûhunu iftiharla selâmet‑i millete fedâ edenlerden, bazen garazında, menfaat‑i cüz'iye-i gururiyesinde buhl eder, vermiyor.
Demek Şerîatı isteyenler iki kısımdır: Biri: Muvâzene ile zarûreti nazara alarak müdakkikàne meşrûtiyeti şerîata tatbik etmek istiyor. Diğeri de: Muvâzenesiz zâhir‑perestâne çıkılmaz bir yola sapıyor.
Meclis‑i Meb'ûsân’da Hıristiyanlar, Yahudîler vardır. Onların re'ylerinin Şerîatta ne kıymeti vardır?
Suâl: “Meclis‑i Meb'ûsân’da Hıristiyanlar, Yahudîler vardır. Onların re'ylerinin Şerîatta ne kıymeti vardır?”
455
Cevab: Evvelen: Meşverette hüküm ekserindir. Ekser ise Müslümandır. Altmıştan fazla ulemâdır. Meb'ûs hürdür. Hiçbir te'sir altında olmamak gerektir. Demek hâkim, İslâm’dır.
Sâniyen, saati yapmakta veyâhut makineyi işletmekte san'atkâr bir Haço veya Berham’ın re'yi mu'teberdir. Şerîat reddetmediği gibi; Meclis‑i Meb'ûsân’daki mesâlih‑i siyâsiye ve menâfi'‑i iktisadiye dahi ekseri bu kabîlden olduğundan reddetmemek lâzım gelir. Amma ahkâm ve hukuk ise, zâten tebeddül etmez. Tatbikat ve tercihattır ki; meşverete ihtiyaç gösterir. Meb'ûsların vazifesi o ahkâm ve hukuku sû‑i isti'mâl etmemek ve bazı kàdı ve müftülerin hilelerine meydân vermemek için; bazı kanunları yapmak, etrafına sûr etmektir. Aslın tebdiline gitmek olamaz. Gidilse intihardır.
Neden tekâlif‑i devlet, fukara üstünde hafifleşmedi?
Suâl: “ ‘Adâlettir’ diyorsun. Neden tekâlif‑i devlet, fukara üstünde hafifleşmedi?”
Cevab: Bir fark vardır. Eskide vâridât zâyi' olur, giderdi. Şimdi millet rakìbdir. Demek o, suya ve şûristana atılırdı. Şimdi tarlaya atılıyor veya atılacaktır. İşte bir nev'i hafiflik…
Hükûmet ve Türkler böyle oldukça, biz rahat edip yükselemiyoruz; kendimizi bir kavim olarak göstermek mümkün değil.
Suâl: “Şu hükûmet ve Türkler nasıl olsalar, biz rahat edemiyoruz. Yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temâşâ etmek ve ellerimizi onlarla beraber sâfî suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zîra hükûmet ve İstanbul daha bulanıktır.”
Cevab: Meşrûtiyet, hâkimiyet‑i millettir. Yani efkâr‑ı âmmenizin misâl‑i mücessemi olan meb'ûsân hâkimdir. Hükûmet hàdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekkî ediniz. Her kabahati hükûmet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız.
Size bir misâl söyleyeceğim:
Her tarafa şûbeler salmış bir büyük çeşme başında bir tağayyürât olursa, her tarafa da sirâyet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tâbidir. Farazâ o havuz tamamen tağayyür ederse; veyâhut Allah etmesin bozulursa da çeşmelere te'sir etmez. Eğer pınar, pınar olursa…
456
İşte bakınız! İstibdâdın hükmünce İstanbul ve hükûmet bulağ başı idi. Şikâyette hakkınız vardı. Şimdi ise hakikat itibariyle bilkuvve İstanbul göldür, hükûmet havuzdur. Türk zeyn‑âbdır. Veya öyle olmak lâzımdır. Pınar bizlerdedir. Veya bizde olmak gerektir.
Ey Kürdler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen, taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdâdı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız; sebeb‑i saâdetimiz olan meşrûtiyeti takviye için fikr‑i milliyeti haffâr yapıp mârifet ve fazileti eline veriniz!‥ Şu yerlerde de bir küngân atınız, tâ bir kemâlât pınarı bizde de çıksın. Yoksa dâima dilenci olacaksınız. Ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız veya tenbeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükûmet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenâlıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.
Neden iyilik gelsin, fenâlık gelmesin, ikisi arkadaştır?
Suâl: “Neden iyilik gelsin, fenâlık gelmesin, ikisi arkadaştır?”
Cevab: Yâhû dedik, şimdi hükûmet ve İstanbul çukurda bir havuzdur veya öyle olacaktır. Havuz ise, aşağıdadır. Fenâlık sakîldir, yukarıya yuvarlanmaz. (Cehâletle cezbetmemek şartıyla). İyilik nurdur, yukarıya akseder.
Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Suâl: (❋) Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Cevab: İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de acaba mağlûb bîçâre bir pâdişah, yâhut müdâhin memurlar veyâhut mantıksız polislere i'timâd edilir, dinin himâyesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir? Yoksa efkâr‑ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat‑ı İslâmiyenin mâdeni olan – herkesin kalbindeki şefkat‑i îmâniye olan – envâr‑ı İlâhînin lemeâtının ictimâ'larından ve hamiyet‑i İslâmiye’nin şerârât‑ı neyyirânesinin imtizacından hâsıl olan amûd‑u nurânînin ve o seyf‑i elmasın hamiyetine bırakılırsa daha mı iyidir?! Siz muhâkeme ediniz.
457
Evet şu amûd‑u nurânî, (❋❋) dinin himâyeti, şehâmetinin başına, murakıbînin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz; lemeât‑ı müteferrika tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn‑i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss‑i dinî, lâsiyyemâ din‑i hakk-ı fıtrînin sözü daha nâfiz, hükmü daha àlî, te'siri daha şedîddir.
Elhâsıl: Başkasına i'timâd etmeyen, nefsiyle teşebbüs eder. Size bir misâl söyleyeceğim: Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur; o işi bilirsiniz. Şimdi her biriniz, bazı koyunları bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Hâlbuki çoban tenbel ve muâvini kayıtsız, köpekleri değersiz; tamamıyla ona i'timâd etseniz, rahatla evlerinizde yatsanız, bîçâre koyunları müstebid kurtlar ve hırsızlar ve belâlar içinde bıraksanız daha mı iyidir? Yoksa onun adem‑i kifâyetini bilmekle nevm‑i gafleti terkedip hânesinden her biri bir kahraman gibi koşsun, koyunların etrafında halka tutup bir çobana bedel bin muhâfız olmakla; hiçbir kurt ve hırsız cesâret etmesin daha mı iyidir? Acaba Mamhuran hırsızlarını tevbekâr ve sofî eden şu sır değil midir? Evet rûhları ağlamak istedi, biri bahâne oldu ağladılar.
Evet, evet!… Neam, neam!… Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; şevkiniz bozulmasın, teessüf etmeyiniz. Zîra kâinâtı nağamâtıyla raksa getiren, hakàikın esrârını ihtizâza veren musîka‑i İlâhiye hiç durmuyor. Sermeden zürm‑zürm eder. (❋❋)
458
Pâdişahların pâdişahı olan Sultan‑ı Ezel’in, Kur'ân denilen musîka‑i İlâhiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe‑i âsumânda (zirmîn) getirmekle; sadef, mağara, kehf‑misâl olan ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ ve kalb ve femlerine vurarak, aks‑i sadâ onların lisânlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı “zirme zirm” ile ihtizâza getiren o sadânın tecessüm ve intibâ'iyle; umum kütüb‑ü İslâmiye’yi birer Tanbur ve Kanun’un bir teli ve şeridi hükmüne getiren ve her bir tel, bir nev'iyle onu ilân eden o sadâ‑yı semâvî ve rûhâniyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba nasıl ona nisbet sivrisinek bir emîrin demdemelerini veya pîş‑i reşk gibi hükûmet adamlarının vızvızelerini işitecek midir?!
Elhâsıl: İnkılâb‑ı siyâsî cihetiyle dininden havf eden adam; dinden hissesi, Beytü'l‑Ankebût gibi zayıf düşmüş cehâlettir, onu korkutur‥ Takliddir, onu telâşa düşürttürür. Zîra i'timâd‑ı nefsin fıkdânı ve aczin vücûdu cihetiyle, saâdetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.
Bazı adam, dediğiniz gibi demiyor. Belki “Mehdi gelmek lâzımdır.” der…
Suâl: “Bazı adam, dediğiniz gibi demiyor. Belki “Mehdi gelmek lâzımdır.” der. Zîra dünya şeyhûhat itibariyle müşevveşedir; İslâmiyet ağrâzın teneffüsü ile mütezelziledir.”
Cevab: Eğer Mehdi acele edip gelse; baş‑göz üstüne, hemen gelmeli. Zîra güzel bir zemin müheyyâ ve mümehhed oldu. Zannettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler baharda vücûd‑pezir olur. Rahmet‑i İlâhî şânındandır ki; şu milletin sefâleti, nihâyet‑pezir olsun. Bununla beraber, kim dese: “Zaman bütün berbat oldu”, eskisine temâyül gösterse; bilmediği hâlde İslâmiyetin muhâlefetinden neş'et eden eski seyyiâtı, bazı ecnebîlerin zannı gibi İslâmiyete isnâd etmektir.
Efkârı teşviş eden ve Meşrûtiyeti takdir etmeyen kimlerdir?
Suâl: “Efkârı teşviş eden ve Meşrûtiyeti takdir etmeyen kimlerdir?”
Cevab: Cehâlet ağanın, inâd efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht‑ı riyâsetlerinde, insan milletinde menba'‑ı saâdetimiz olan meşvereti inciten bir cem'iyettir. (❋)
459
Benî beşerde ona intisab eden; bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatine fedâ etmeyen; hem de menfaatini ızrar‑ı nâsta gören; hem de muvâzenesiz, muhâkemesiz mânâ veren; hem de meyl‑i intikam ve garaz‑ı şahsîsini fedâ etmediği hâlde, mağrûrâne millete rûhunu fedâ etmek da'vâsında bulunan; hem de beylik veya tavâif‑i mülûk mukaddimesi olan muhtariyet veya (istibdâd‑ı mutlak mânâsında bir) cumhûriyet gibi gayr‑ı ma'kul fikirlerde bulunan; hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrûtiyetin birinci ihsânı olan afv ve istirahat‑i umumiyeyi fikr‑i intikamına yediremediğinden herkesin a'sâbına dokundurmakla, tâ heyecana gelip terbiye görmekle teşeffî isteyenlerdir.
Neden bunların umumuna fenâ diyorsun? Hâlbuki bizim hayırhâhımız gibi görünüyorlar.
Suâl: “Neden bunların umumuna fenâ diyorsun? Hâlbuki bizim hayırhâhımız gibi görünüyorlar.”
Cevab: Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Dâima sûret‑i haktan görünür. Yâhut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım tırştır (ekşidir). Fakat siz mehenge vurmadan almayınız. Zîra çok silik söz ticârette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn‑ü zan edip tamamını kabûl etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim hâlde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise, kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduâyı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.
Neden hüsn‑ü zannımıza sû-i zan edersin?
Suâl: “Neden hüsn‑ü zannımıza sû‑i zan edersin? Eski pâdişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zîra seni hapis ettiler, asacaktılar; sen tezellül etmedin. Merdâne çıktın. Hem sana büyük maaş verecektiler; kabûl etmedin. Demek sen onların tarafdârlığı için demiyorsun. Demek hak tarafdârısın…”
Cevab: Evet hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra fedâ etmez. Zîra, hakkın hatırı àlîdir. Hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn‑ü zannınızı kabûl etmem. Zîra bir müfside, bir dessâsa da edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız.
460
Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz, sizin gibi ehl‑i ilmi taklid ederiz.
Suâl: “Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz, sizin gibi ehl‑i ilmi taklid ederiz.”
Cevab: Çendan câhilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, (zekâvetiyle) bana hile edecektir. Demek cehliniz özür değil… İşte müştebeh ağaçları gösteren, semereleridir. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itâattir. Ötekisinde ihtilâf ve zarar saklanmıştır.
Size bir misâl daha söyleyeceğim:
Şu sahrâda bir nâr görünür. Ben derim nurdur; nâr olsa da, eski nârdan kalma zayıf, yukarı tabakasıdır. Geliniz etrafına halka tutup temâşâ edelim. İstifaza edip tâ tabaka‑i nâriye yırtılsın, istifade eyleyelim. Eğer dediğim gibi nur ise, zâten istifade edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi nâr olsa, karıştırmadık ki bizi yandırsın. Onlar diyorlar ki: “Ateş‑i sûzândır.” Eğer, nur olursa kalb ve gözlerini kör eder. Eğer nâr olursa cisim ve libâslarını yandırır. Zîra şu “nâr” dedikleri nur‑u saâdet (❋) dünyanın hangi tarafına çıkmış ise, milyonlarla insanın tulum gibi kan suyu üzerine boşaltılmış ise söndürülmemiş. Hattâ bu iki senedir memleketimizde iki‑üç defa söndürülmesine teşebbüs edildi. Fakat söndürmek isteyenler, kendileri söndüler. (❋❋)
Sen dedin ateş değil, şimdi ateş nazarıyla bakıyorsun.
Suâl: “Sen dedin ateş değil, şimdi ateş nazarıyla bakıyorsun.”
Cevab: Evet nur, fenâlara nârdır, yandırır.
O fırkadan ehl‑i fazl kısmına ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.
Suâl: “O fırkadan ehl‑i fazl kısmına ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.”
Cevab: Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenâlık yapıyorlar.
Nasıl iyilikten fenâlık gelir?
Suâl: “Nasıl iyilikten fenâlık gelir?”
Cevab: Muhâli taleb etmek, kendine fenâlık etmektir… Bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran, parça parça olur. Zîra onların istedikleri şey, ya bir hükûmet‑i masûmedir… Hâlbuki şimdi şahs‑ı vâhid bile masûm olamaz. Nerede kaldı; zerrâtı günahkârlardan mürekkeb bir hükûmet, tamamıyla masûm olsun. Demek nokta‑i nazar, hükûmetin hasenâtı seyyiâtına tereccuhudur. Yoksa seyyiesiz hükûmet muhâl‑i âdidir. Ben öyle adamlara, anarşist nazarıyla bakıyorum. Zîra onlardan birisi – Allah etmesin – bin sene yaşayacak olursa, âdeta mümkin hükûmetin hangi sûretini görse, hülya ile yine râzı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan meylü't‑tahrib ile o sûreti bozmağa çalışacak. (❋❋❋) Şu hâlde böylelerin fenâ zannettikleri Jön Türklerin nazarlarında dahi mel'ûn, anarşist ve iğtişaşçı fırkasından addolunurlar. İstedikleri şey, muhâl olduğu için neticesi ihtilâl ve fesâddır.
461
Belki onlar eski hâli istiyorlar?
Suâl: “Belki onlar eski hâli istiyorlar?”
Cevab: Size kısa bir söz söyleyeceğim. Ezber edebilirsiniz. İşte: “Eski hâl muhâl… Ya yeni hâl veya izmihlâl!…”
Acaba daha Sultan Hamîd gibi pâdişah tahta çıkmayacak mıdır?
Suâl: “Acaba daha Sultan Hamîd gibi pâdişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl hiç olmayacak mıdır?”
Cevab: Acaba sizin şu siyah çadırınız parça parça edilip yandırılırsa, külü havaya savrulursa, o külden yeniden çadır edip içinde oturmak kàbil midir?
Neden?
Suâl: “Neden?…”
Cevab: Zîra eskiden bin adamdan yalnız onu mütenebbih iken, istibdâd o dehşetli kuvvetiyle karşısında duramadı, parçalandı. Şimdi istibdâdın kuvveti binden bire indi. Tenebbüh ve iltihab‑ı ezhân birden bine çıktı.
İstibdâd o kadar fenâ bir şey iken, niçin herkes bir çeşit ile onu irtikâb ederdi?
Suâl: “İstibdâd o kadar fenâ bir şey iken, niçin herkes bir çeşit ile onu irtikâb ederdi?”
Cevab: İçinde tefer'unun lezzet‑i menhusesi ve tahakküm ve tehevvüs‑ü nemrûdâne vardı.
Şimdi çok hilâf‑ı Şerîat şeyler yapılıyor?
Suâl: “Şimdi çok hilâf‑ı Şerîat şeyler yapılıyor?”
Cevab: Bence muhâlif‑i hakikat-i Şerîat olan şeyler, meşrûtiyete dahi muhâliftir. Ya günahlarıdır‥ Veya ilcâ‑i zarûrettir. Farzediniz; şu siyaset muhâlif olsun, yine telâşa mahal yoktur. Zîra Şerîat‑ı Garrâ’nın bin kısmından bir kısmıdır ki siyasete taalluk eder. O kısmın ihmaliyle Şerîat ihmal olunmaz.
Evet imtisal etmemek, inkâr etmek demek değildir. Hem de Devlet‑i Osmaniye’ye tâbi olan İslâmların onbeş misli İslâmlar, sırf siyaset‑i ecânib altındadırlar; onların dinlerine zarar gelmez. Nerede kaldı ki, bir hükûmette ki kendisi İslâm, millet‑i hâkimesi İslâm, üssü'l‑esâs-ı siyaseti de şu düsturdur: “Bu devletin dini, Din‑i İslâm’dır. Şu esâsı vikàye etmek vazifemizdir. Çünkü milletimizin mâye‑i hayatiyesidir.”
462
Demek hükûmet bundan sonra da İslâmiyet ve din için hizmet edecek midir?
Suâl: “Demek hükûmet bundan sonra da İslâmiyet ve din için hizmet edecek midir?”
Cevab: Hayhay! Bazı akılsız dinsizler müstesnâ olmak şartıyla, hükûmetin hedef‑i maksadı – velev gizli ve uzak olsa bile – (uhuvvet‑i îmâniye sırrıyla) üçyüz milyonu bir vücûd eden, nurânî olan İslâmiyetin silsilesini takviye ve muhâfaza etmektir. Zîra nokta‑i istinâd ve nokta‑i istimdâd yalnız odur. Yağmurun katarâtı, nurun lemeâtı dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek için, mahvolmamak için, Cenâb‑ı Feyyâz-ı Mutlak bize ﴿لَا تَتَفَرَّقُوا﴾ ve ﴿لَا تَقْنَطُوا﴾ ile ezel cânibinden nidâ ediyor. Evet; şeş cihetten nağme‑i ﴿لَا تَقْنَطُوا﴾ eyler hurûş!…
Evet zarûret ve incizab ve temâyül ve tecârüb ve tecâvüb ve tevâtür; o katarât ve lemeâtı musâfaha ettirerek, ortalarındaki mesâfeyi tayyedip bir havz‑ı âb-ı hayatı ve dünyayı ışıklandıracak bir elektrik‑i nevvâreyi teşkil edecektir. Zîra kemâlin cemâli dindir, saâdetin ziyâsıdır, hissin ulviyetidir, vicdânın selâmetidir. (❋)
Şimdi hürriyet bahsini suâl edeceğiz.
Suâl: “Şimdi hürriyet bahsini suâl edeceğiz. Nedir şu hürriyet ki; o kadar te'vilât onda birbiriyle çekişiyorlar?. Ve hakkında acîb garîb rüyalar görülür?…”
Cevab: Yirmi seneden beri onu, hattâ rüyalarda bile takib eden ve o sevdâ ile her şeyi terkeden birisi size güzel cevab verebilir.
463
Hürriyeti bize çok fenâ tefsir etmişler… Acaba böyle midir?
Suâl: “Hürriyeti bize çok fenâ tefsir etmişler. Hattâ âdeta hürriyette insan her ne sefâhet ve rezâlet işlese, başkasına zarar etmemek şartıyla bir şey denilmez… Acaba böyle midir?”
Cevab: Öyleler hürriyeti değil, belki sefâhet ve rezâletlerini ilân ile, çocuk bahânesi gibi bir hezeyan ediyorlar. Zîra nâzenîn hürriyet, âdâb‑ı Şerîatla müteeddibe ve mütezeyyinedir. Yoksa sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdâdıdır, nefs‑i emmâreye esir olmaktır.
Hürriyet‑i umumî, efrâdın zerrât‑ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki: Ne nefsine, ne gayrına zararı dokunmasın.
عَلٰى اَنَّ كَمَالَ الْحُرِّيَّةِ اَنْ لَا يَتَفَرْعَنَ وَاَنْ لَا يَسْتَهْزِئَ بِحُرِّيَّةِ غَيْرِهِ اِنَّ الْمُرَادَ حَقٌّ لٰكِنَّ الْمُجَاهَدَةَ لَيْسَتْ ف۪ي سَب۪يلِهَا(❋❋)
Allah’ın emrinde hıyânet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?
Suâl: “Bazı nâs, senin gibi mânâ vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a'mâl ve etvârı pis tefsir ediliyor. Zîra bazısı Ramazanı yer, rakı içer, namazı terkeder. Böyle, Allah’ın emrinde hıyânet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?”
Cevab: Evet, neam!‥ Hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdân, fezâil‑i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakîki hamiyet ve sadâkat ve adâlet beklenilmez. Fakat iş ve san'at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salâhat ve mehâreti, tâbir‑i âherle fazileti ve hamiyeti, nur‑u kalb ve nur‑u fikri cem'edenler vezâife kifâyet etmezler. Öyle ise, ya mehârettir veya salâhattir. San'atta mehâret ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değil, belki şûn Türklerdir. Genç Türklerin râfizîleridir. Herşeyin bir râfizîsi var. Hürriyetin râfizîsi de süfehâdır.
464
Ey Kürdler (ve Türkler!) İnsaf ediniz! Bir râfizî bir hadîse yanlış mânâ verse veya yanlış amel etse; acaba hadîsi inkâr etmek mi, yoksa o râfizîyi tahtie ile nâmus‑u hadîsi muhâfaza etmek mi lâzım gelir?. Belki hürriyet budur ki: Kanun‑u adâlet ve te'dibden başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfûz kalsın, herkes harekât‑ı meşrûasında şâhâne serbest olsun. لَا يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِnehyinin sırrına mazhar olsun.
Demek biz eskiden beri hürriyetimize mâlik idik.
Suâl: (❋) Demek biz eskiden beri hürriyetimize mâlik idik. Hürriyetimiz tev'em olarak bizimle beraber doğmuş. Öyle ise başkalar keyiflensin, bize ne?‥
Cevab: Evet zâten o sevdâ‑yı hürriyettir ki, sizi tahammül‑sûz meşakkatlere mütehammil kılmış‥ Ve bu kadar medeniyetin müşa'şa' mehâsininden, sizi anka‑meşrebâne müstağnî etmiştir. Fakat ey göçerler! Sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kût‑u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan bu hürriyet, sizin dağ komşunuz olan hayvanlarda da bulunur. Vâkıa, şu bîçâre vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, her rûhun mâşukası ve cevher‑i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki; saâdet‑saray-ı medeniyette oturuyor ve mârifet ve fazilet hulleleriyle mütezeyyinedir.
465
Ne diyorsun? “Hürriyet, Harâret‑i Nardır”
Suâl: “Ne diyorsun? Şu senâ ettiğin hürriyet hakkında denilmiştir:” حُرِّيَّةٌ حَرِّيَّةٌ بِالنَّارِ، لِاَنَّهَا تَخْتَصُّ بِالْكُفَّارِ
Cevab: O bîçâre şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibaha mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubûdiyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid’e ahrardan ziyâde hücum ederdi ve derdi: “Hürriyeti ve kanun‑u esâsîyi otuz sene evvel kabûl ettiği için fenâdır.” İşte yâhû, Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdâdını hürriyet zanneden ve kanun‑u esâsînin müsemmâsız isminden ürken, sözünde ne kıymet olur. Belki böyle diyenler öyledirler. Hem de, yirmi senelik İslâmiyet’in bir fedâisi de demiştir: حُرِّيَّةٌ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ ❋ اِذْ اَنَّهَا خَاصِّيَّةُ الْا۪يمَانِ
Nasıl, hürriyet îmânın hàssasıdır?
Suâl: “Nasıl, hürriyet îmânın hàssasıdır?”
Cevab: Zîra râbıta‑i îmân ile Sultan‑ı Kâinât’a hizmetkâr olan adam, tezellüle tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeye, izzet ve şehâmet‑i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecâvüzü dahi şefkat‑i îmâniyesi bırakmaz. Evet bir pâdişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçâreye tahakküme dahi, tenezzül etmez. Demek îmân ne kadar mükemmel olursa, o derecede hürriyet parlar. İşte Asr‑ı Saâdet…
Bir büyük adama karşı nasıl hür olacağız? Biz onların ve faziletlerinin esiriyiz.
Suâl: “Bir büyük adama, bir velîye, bir şeyhe, bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların ve faziletlerinin esiriyiz.”
466
Cevab: Velâyet, şeyhlik, büyüklüğün şe'ni; tevâzu' ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden, sabiyy‑i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
Neden tekebbür küçüklük alâmetidir?
Suâl: “Neden tekebbür küçüklük alâmetidir?”
Cevab: Zîra her bir insan için, içinde görünecek ve onunla nâsı temâşâ edecek bir mertebe‑i haysiyet ve şöhret vardır. İşte o mertebe eğer kàmet‑i isti'dâdından daha yüksek ise; o, o seviyede görünmek için tekebbür ile ona uzanıp tetâvül edecektir. Şâyet kıymet ve istihkakı daha bülend ise, tevâzu' ile tekavvüs edip ona eğilecektir.
Ermenilerin hürriyeti çirkin görünür, Re'yin nedir?
Suâl: “Pekâlâ, kabûl ettik ki hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Ermenilerin hürriyeti çirkin görünür, bizi düşündürür. Re'yin nedir?”
Cevab:Evvelâ: Onların hürriyeti; onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise, şer'îdir. Bundan fazlası; sizin fenâlığınıza, dîvâneliğinize karşı bir tecâvüzleridir, cehâletinizden bir istifadeleridir.
Sâniyen: Farzediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi size fenâ olsun. Lâkin, yine biz ehl‑i İslâm zararlı değiliz. Çünkü içimizdeki Ermeniler üç milyon olmadığı gibi, gayr‑ı müslimler dahi on milyon yoktur. Hâlbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üçyüz milyondan ziyâde iken; üç müdhiş kayd ile mukayyed olup, ecnebîlerin istibdâd‑ı manevîlerinin taht‑ı esâretlerinde eziliyorlar. İşte hürriyetimizin bir şûbesi olan gayr‑ı müslimlerin hürriyeti, bizim umum milletimizin hürriyetinin rüşvetidir. Ve o müdhiş istibdâd‑ı manevînin (❋) dâfiidir. Ve o kayıdların anahtarıdır. Ve ecnebîlerin, bizim dûşümüze çöktürdükleri müdhiş istibdâd‑ı manevînin râfiidir. Evet Osmanlıların hürriyeti; koca Asya tâli'inin keşşâfıdır, İslâmiyetin bahtının miftâhıdır, ittihâd‑ı İslâm sûrunun temelidir.
Âlem‑i İslâmiyet’i kayıd altına alan istibdâd-ı manevînin 3 türü
Suâl: “Nedir o üç kayıd ki, istibdâd‑ı manevî onunla Âlem‑i İslâmiyet’i kaydetmiştir?”
467
Cevab: Meselâ: Rus hükûmetinin istibdâdı, bir kayıttır. Rus milletinin tahakkümü de diğer bir kayıttır. Âdât‑ı küfriye ve zâlimânelerinin teğallübü de üçüncü bir kayıttır. İngiliz hükûmeti, gerçi zâhiren müstebid değil ise de, milleti mütehakkimedir. Âdâtı dahi bir derece mütegallibedir. İşte size Hindistan bir bürhân ve Mısır yarı bürhândır. Binâenaleyh, milletimiz ya üç veya bir buçuk kayıd ile mukayyeddir. Buna mukâbil, bizim gayr‑ı müslimlerin ayaklarında yalnız bir yalancı kaydımız vardı. Ona bedelen çok nazlarını çektiğimiz gibi, onlar neslen ve serveten ziyâdeleştiler; biz bir nev'i hizmetkârlık olan memuriyet ve askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya yuvarlandık. Bence onlar eskiden beri hür idiler. Zîra fikr‑i milliyet, hürriyetin pederidir. Yine esir Ekrâd ve Etrak idi. İşte o yalancı kaydı, üç veya on milyonun ayağından açıyoruz. Tâ ki, üç kayıd ile mukayyed üçyüz milyon İslâmın hürriyetine meydân açılsın. (❋) Elbette àcilen عَاجِلًا üçü veren ve âcilen اٰجِلًا üçyüzü kazanan, hasâret etmiyor.
وَسَيَأْخُذُ الْاِسْلَامُ بِيَم۪ينِهِ مِنَ الْحُجَّةِ سَيْفًا صَارِمًا جَزَّارًا مُهَنَّدًا وَبِشِمَالِهِ مِنَ الْحُرِّيَّةِ لِجَامَ فَرَسٍ عَرَبِيٍّ مُشْرِقِ اللَّوْنِ فَالِقًا بِفَأْسِهِ وَقَوْسِهِ رُوءُسَ الْاِسْتِبْدَادِ الَّذ۪ي بِهِ انْدَرَسَ بَسَات۪ينُنَا (❋❋)
468
Nasıl hürriyetimiz umum Âlem‑i İslâmiyet’in hürriyetinin mukaddimesi ve fecr-i sâdıkı oluyor?
Suâl: “Heyhât! Nasıl hürriyetimiz umum Âlem‑i İslâmiyet’in hürriyetinin mukaddimesi ve fecr‑i sâdıkı oluyor?”
Cevab: İki cihet ile:
Birincisi: Bizde olan istibdâd, Asya’nın hürriyetine zulmânî bir sed çekmiş idi. Ziyâ‑yı hürriyet o muzlim perdeden geçemez idi ki, gözleri açsın, kemâlâtı göstersin. İşte bu seddin tahribiyle, fikr‑i hürriyet Çin’e kadar yayıldı ve yayılacaktır. (❋❋❋) Âlemdeki terâzinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terâzinin öteki gözünde olan vahşet ve istibdâdı kaldırdı, gitgide kalkacak. Eğer siz sahife‑i efkârı okusanız, tarîk‑ı siyaseti görseniz, hutebâ‑i umumî olan – doğru konuşan – cerâidi dinleseniz anlayacaksınız ki: Arabistan, Hindistan, Cava, Mısır, Kafkas, Afrika ve emsâllerinde o derece fikr‑i hürriyetin galeyânıyla, Âlem‑i İslâm’ın efkârında öyle bir tahavvül‑ü azîm ve inkılâb‑ı acîb ve terakkî‑i fikrî ve teyakkuz‑u tâmm intac etmiştir ki; bahâsına yüz sene verse idik yine ucuzdu. Zîra hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyetin cevher‑i nurânîsi tecellîye başladı. İslâmiyetin ihtizâzını ihbar etti ki, herbir Müslim, cüz'‑ü ferd gibi başıboş değildir. Belki her biri, mürekkebât‑ı mütedâhile-i mütesâideden bir cüz'dür. Sâir eczâlar ile, câzibe‑i umumiye-i İslâmiyet noktasında birbiriyle sıla‑i rahimleri vardır. Şu ihbar bir kavî ümîd verir ki; nokta‑i istinâd ve nokta‑i istimdâd gayet kavî ve metîndir. Şu ümîd, ye'sle öldürülen kuvve‑i maneviyemizi ihyâ etti. Şu hayat, Âlem‑i İslâmî’deki galeyân eden fikr‑i hürriyetten istimdâd ederek umum Âlem‑i İslâm üzerine çökmüş olan istibdâd‑ı manevî-i umumînin perdelerini parça parça edecektir. (❋) عَلٰى رَغْمِ اَنْفِ اَبِي الْيَأْسِ
469
İkinci Cihet: Şimdiye kadar ecnebîler bahâne‑mahâne tutardı. Milletimizi eziyorlardı. Şimdi ise, ellerinde urûk‑u insaniyetkârânelerine veya damar‑ı müteassıbânelerine veya a'sâb‑ı dessâsânelerine dokunduracak, ellerinde serrişte‑i bahâne olacak öyle nokta bulamazlar. Bulsalar da tutamazlar. Bâhusus medeniyet, hubb‑u insaniyeti tevlîd eder.
Bize tesellî veren emeli yeise çeviren, devletimizi parçalamak isteyen o korkunç yılanlara ne diyeceğiz?
Suâl: (❋❋) Heyhât! Bize tesellî veren şu ulvî emeli ye'se inkılâb ettiren etrafımızda hayatımızı zehirlettirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
Cevab: Korkmayınız!. Medeniyet, fazilet, hürriyet; âlem‑i insaniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarûre terâzinin öteki gözü şey'en feşey'en hafifleşecektir. Farz‑ı muhâl olarak, (Allah etmesin) eğer bizi parça parça edip öldürseler; emin olsunlar, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezâil ve ihtilâfâtın gubârını silkip, hakîki münevver, müttehid olarak kervan‑ı benî beşere pişdârlık edeceğiz. Biz en şedîd, en kavî ve en bâkî hayatı intac eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de, İslâmiyet sağ kalır. (❋) فَكُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ
Gayr‑ı müslimlerle nasıl müsâvî olacağız?
Suâl: “Gayr‑ı müslimlerle nasıl müsâvî olacağız?”
Cevab: Müsâvât ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve gedâ birdir. Acaba bir şerîat: “Karıncaya ayak basmayınız” dese, tâzibinden men' ederse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmal eder? Kellâ!‥ Biz imtisal etmedik! Evet İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) âdi bir Yahudî ile muhâkemesi ve fahriniz olan Salâhaddin‑i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile murâfaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.
470
Ermeniler zimmîdirler. Ehl‑i zimmet zimmettârlarıyla nasıl müsâvî olur?
Suâl: “Ermeniler zimmîdirler. Ehl‑i zimmet zimmettârlarıyla nasıl müsâvî olur?”
Cevab: Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde, tamamen zimmetimize alamadık. Bihakkın adâlet‑i Şerîatı gösteremedik. Şerîat dâiresinde hukuklarını istibdâdın sünnet‑i seyyiesiyle muhâfaza edemedik. Sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nev'i zimmî‑i muâhid nazarıyla bakıyorum.
Ermeniler bize düşmanlık edip hile ve hıyânet ediyorlar, nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?
Suâl: “Ermeniler bize düşmanlık edip hile ve hıyânet ediyorlar, nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?”
Cevab: Düşmanlığın sebebi olan istibdâd öldü. İstibdâdın zevâliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu kat'iyyen söylüyorum ki; şu memleketin saâdeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmağa vâbestedir. Fakat mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet‑i milliyeyi muhâfaza ederek musâlaha elini uzatmaktır.
471
Bir şey söyleyeceğim: Eğer mümkündür; Ermeniler birden sahife‑i vücûddan silinsin, olabilir yalnız size husûmetin bir faydası olsun. Yoksa mutlaka husûmet zarardır. Hâlbuki Âdem zamanından yolda arkadaşlık eden, bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevâli değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi دُونَهُ خَرْطُ الْقَتَادِ ’dir. Amrdellan kabilesi bin senedir yine Amrdellan’dır. Hem de onlar uyanmışlar, siz uykudasınız; rüya görüyorsunuz. Hem de fikr‑i milliyetle müttefik ve kavîdirler, siz ihtilâfla şimdilik boşsunuz. Hem de galebe etmek istiyorsanız; onlar, sizi mağlûb ettiği silâh ile; yani akıl ile, fikr‑i milliyetle, meyl‑i terakkî ile, temâyül‑ü adâlet ile mağlûb edebilirsiniz. Bence şimdi kılınç vuran, o kılıncın aksi döner yetîmlerine dokunur. Şimdi galebe kılınç ile değildir. Kılınç olmalı, lâkin aklın elinde… Hem de dostluğun sebebi vardır, zîra komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar. Dünyaya yayıldılar. Terakkiyât tohumlarını topladılar. Vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkîye îkaz, bizdeki fikr‑i milliyeti hüşyâr ediyorlar.
İşte şu noktalara binâen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden cehâlet ağa; ve oğlu zarûret efendi; ve hafîdi husûmet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.
Rûm ve Ermenilerin hürriyeti bizi huzursuz ediyor; hem tecâvüz ediyorlar hem de hürriyet bizimdir diyerek bizi me'yûs ediyorlar?
Suâl: “Rûm ve Ermenilerin hürriyeti bizi teşviş ediyor. Bir kerre tecâvüze başlıyorlar; bir kerre hürriyet ve meşrûtiyet bizimdir, biz yaptık diyorlar. Bizi me'yûs ediyorlar?”
Cevab: Zannediyorum tecâvüzleri, eskiden sizden tahayyül ettikleri tecâvüze karşı bir teşeffî‑i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecâvüze karşı bir nümâyiş gibidir. Eğer tamamıyla îmân etseler ki, tecâvüz sizden olmaz, adâlete kanâat edeceklerdir. Şâyet adâlete kanâat etmezlerse; hak, hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp iknâ ettirecektir. Hem de “Meşrûtiyeti biz istihsâl ettik” olan sözleri yalandır. Hürriyet ve meşrûtiyet; askerimizin süngüsüyle, cem'iyet‑i milliyenin kalemiyle sahife‑i vücûda geldi. Öyle herzegûların arzuları, beylik ve muhtariyetin ammizâdesi olan adem‑i merkeziyet-i siyâsiye idi. Sonra da yüzde doksan bize ittibâ' ettiler. Beşi geveze, birkaç tanesi de zevzeklik edip eski hülyasından vazgeçmek istemiyorlar.
472
Yahudî ve Nasâra ile nasıl dost olunuz dersiniz?
Suâl: “Yahudî ve Nasâra ile muhabbetten Kur'ân’da nehiy vardır:” ﴿لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰى اَوْلِيَٓاءَ﴾ Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?
Cevab:Evvelâ: Delil, kat'iyyü'l‑metin olduğu gibi; kat'iyyü'd‑delâlet olmak gerektir. Hâlbuki te'vil ve ihtimalin mecâli vardır. Zîra nehy‑i Kur'ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhâr etse, i'tirâz olunmaz. Hem de hüküm müştâk üzerine olsa; me'haz‑i iştikakı, illet‑i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahudî ve Nasâra ile yahudiyet ve nasrâniyet olan âyinleri hasebiyledir.
Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san'atı içindir. Öyle ise, herbir müslümanın herbir sıfatı müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfât ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binâenaleyh, müslüman olan sıfat veya bir san'atı istihsân etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl‑i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin.
Sâniyen: Zaman‑ı Saâdette bir inkılâb‑ı azîm-i dinî vücûda geldi. Bütün ezhânı nokta‑i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adâveti o noktada toplayıp muhabbet ve adâvet ederlerdi. Onun için gayr‑ı müslimlere olan muhabbetten nifâk kokusu geliyordu. Lâkin şimdi âlemde bir inkılâb‑ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zabt ve bütün ukùlü meşgul eden nokta‑i medeniyet ve terakkî ve dünyadır. Zâten onların ekserîsi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binâenaleyh onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkîlerini istihsân ile iktibas etmektir. Ve her saâdet‑i dünyeviyenin esâsı olan âsâyişi muhâfazadır. İşte şu dostluk, kat'iyyen nehy‑i Kur'ânî’de dâhil değildir.
473
Neden Hıristiyanlara kâfir demeyeceğiz?
Suâl: “Bir kısım Jön Türk der: “Demeyin Hıristiyanlara hey kâfir! Zîra ehl‑i kitaptırlar.” Neden kâfir olana kâfir demeyeceğiz?”
Cevab: Kör adama, hey kör demediğiniz gibi… Çünkü eziyettir. Eziyetten nehiy var: …مَنْ اٰذٰى ذِمِّيًّا ilâ âhir…
Sâniyen: Kâfirin iki mânâsı vardır:
Birisi ve en mütebâdiri, dinsiz ve münkir‑i Sâni' demektir. Şu mânâ ile, ehl‑i kitaba ıtlâk etmeğe hakkımız yoktur.
İkincisi: Peygamberimizi ve İslâmiyeti münkir demektir. Şu mânâ ile onlara ıtlâk hakkımızdır. Onlar dahi râzıdırlar. Lâkin örfen evvelki mânânın tebâdüründen, bir kelime‑i tahkîr ve eziyet olmuştur.
Hem de dâire‑i i'tikàdı, dâire‑i muâmelâta karıştırmağa mecburiyet yoktur. Kàbildir; o kısım Jön Türklerin muradı bu olsun.
Güyâ bir İslâm kızını almışlar‥ olmuş‥ olmuş‥ ilâ âhir…
Suâl: “Çok fenâ şeyleri işitiyoruz. Bâhusus gayr‑ı müslimlerde… Güyâ bir İslâm kızını almışlar‥ filân yerde böyle olmuş, diğer yerde şöyle olmuş. Olmuş‥ olmuş‥ olmuş‥ ilâ âhir…”
Cevab: Evet maatteessüf daha yeni ve bulanık bir devlette ve câhil ve perîşan bir millette, şöyle fenâ ve pis şeylerin vukû'u zarûrî gibidir. Eskide daha berbatı vardı. Fakat şimdi görünüyor. Bir derd görünürse, devâsı âsândır. Hem de büyük işlerde yalnız kusurları görmek, cerbezelik ile aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sünbüllettirerek hasenâta gâlib etmektir.
474
Meselâ: Şu aşîretin herbir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy‑ı mekân ederek birden bir şahısta tahayyül edip, başka efrâdı ona kıyâs ederek, o nazar ile baksa‥ veyâhut bir sene zarfında birisinden gelen râyiha‑i kerîheyi, cerbeze ile tayy‑ı zaman tevehhümüyle, birden dakika‑i vâhidede, o şahıstan sudûrunu tasavvur etse; acaba ne derecede evvelki adam müstakzer, ikinci adam müteaffin olur? Hattâ hayâl gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından kaçsalar, hakları var. Akıl onları tevbih etmeyecektir.
İşte şu cerbezenin tavr‑ı acîbi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile her şeyi temâşâ eder. Hakikaten cerbeze, envâ'ıyla garâibin makinesidir. Görülmüyor mu ki; cerbeze‑âlûd bir âşıkın nazarında umum kâinât birbirine muhabbet ile müncezib ve rakkasâne hareket edip gülüşüyor. Çocuğunun vefâtıyla mâtem tutan bir vâlidenin nazarında, umum kâinât hüzün‑engîzâne ağlaşıyor. Herkes istediği ve hâline münâsib gördüğü meyveyi koparır. Bu makamda size bir temsîl îrâd edeceğim. Meselâ: Sizden bir adam yalnız bir saat tenezzüh etmek üzere gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse; nekàisten müberrâ olmak, cinân‑ı Cennet’in mahsûsâtından ve her kemâle bir noksanı karıştırmak, şu âlem‑i kevn ü fesâdın mukteziyâtından olmakla; şu bahçenin müteferrik köşelerinde de bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için, inhiraf‑ı mizâc sevki ve emriyle yalnız o taaffünâtı taharrî ve o murdar şeylere idâme‑i nazar eder. Güyâ onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fenâ hayâl tevessü' ederek, o bostanı bir selhhâne ve mezbele sûretinde gösterdiğinden; midesi bulanır ve istifrağ eder, kemâl‑i nefret ile kaçar. Acaba beşerin lezzet‑i hayatını gussadâr eden böyle bir hayâle, hikmet ve maslahat rû‑yi rızâ gösterilebilecek midir?
475
Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya (❋) gören, hayatından lezzet alır.
Ermeni fedâileri, onca fenalığa rağmen en muteber oldular; zehirleri tiryak sayıldı.
Suâl: “Ermeni fedâileri o kadar fenâlık ettikleri hâlde, şimdi en mu'teber onlar oldular. Zehirlerine tiryâk nazarıyla bakıldı.”
Cevab: Zîra fenâlıkları iyiliğe yardım etti. Eğer meylü't‑tahribden vazgeçmezler ise, (Arabî aslında: “vazgeçerlerse” dir) müfsidlikten çıktılar deriz. Yoksa maraz muzmer olsa daha muzırdır. Buhar menfez bulmadıkça zelzele verir. Hayırdan bazen şer tevellüd ettiği gibi, şerden de bazen hayır doğar. Çok şerîr var ki; şerleri ahyârın maksadına hizmet ettiği için, ahyâr sûretinde görünür ve şerri alkışlanır. Sen evini tamir için tahrib eylediğin vakit, başkası sirkat için delerse, bir cihetten sana muâvenet etmiş olur. Fakat tamirde ihtiyatlı bulun!…
Gayr‑ı müslimin askerliği nasıl câiz olur?
Suâl: “Gayr‑ı müslimin askerliği nasıl câiz olur?”
Cevab: Dört vecihle:
Evvelâ: Askerlik kavga içindir. Dünkü gün siz o dehşetli ayı ile boğuştuğunuz vakit karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım ettiklerinde size ayıb mı oldu?
Sâniyen: Peygamberin (Aleyhissalâtü Vesselâm) Arab müşriklerinden muâhid ve halifleri var idi. Beraber kavgaya gider idiler. Bunlar ise, ehl‑i kitaptır. Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuvvet‑i hissiyat, mazarrat‑ı mütevehhimeye karşı sed çeker.
Sâlisen: Düvel‑i İslâmiye’de velev nâdiren olsun gayr‑ı müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri Ocağı buna şâhiddir.
476
Râbian: Neslen ve serveten tedennîmize ve gayr‑ı müslimlerin terakkîsine sebeb; askerliğin bizde münhasır olması idi. Zîra bundan kaç asır evvel şu devletin nüfûs‑u İslâmiye’si kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik içimizdeki o gayr‑ı müslimler o vakitte yalnız beş altı milyon idi. Servet ve ticâret elimizde idi. Hâlbuki biz yirmiye yuvarlandık. Fakr bataklığına düştük. Onlar fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek on milyona çıktılar. Bunun en mühim sebebi: Meselâ senin dört oğlun varsa, askerlik mülâhazasıyla evlenmezler. Şâyet evlenseler memuriyet ilcâsıyla kedi yavrusu gibi her tarafa gezdirerek mahsul‑ü hayatını zâyi' edecektir. Delil istersen Van’a git, bir Ermeni kapısını, bir İslâm dergâhını aç, bak!‥ Göreceksin ki; Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslâmın evi iki zayıf bürhânı nazar‑ı ibrete arz edecektir.
Eskiden İslâmlar zengindi, onlar fakirdi; şimdi ise bil'akistir. Hikmeti nedir?
Suâl: “Eskiden İslâmlar zengin, onlar fakir idiler. Şimdi her yerde kaziye bil'akistir. Hikmeti nedir?”
Cevab: İki sebebi biliyorum:
477
Birincisi:﴿لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴾ olan fermân‑ı Rabbânîden müstefâd olan meyelân‑ı sa'y; ve اَلْكَاسِبُ حَب۪يبُ اللّٰهِ olan fermân‑ı Nebevîden müstefâd olan şevk‑i kesb, bazı telkinât ile o meyelân kırıldı ve o şevk de söndü. Zîra i'lâ‑yı Kelimetullâh şu zamanda maddeten terakkîye mütevakkıf olduğunu bilmeyen; ve dünya مِنْ حَيْثُ هِيَ مَزْرَعَةُ الْاٰخِرَةِ cihetiyle kıymetini takdir etmeyen; ve kurûn‑u vustâ ile kurûn‑u uhrânın ilcaâtını tefrik eylemeyen; ve birbirinden gayet uzak, biri mezmûm ve biri memdûh olan tahsil ve kesbde olan kanâati ile, mahsul ve ücretteki kanâati temyiz etmeyen; ve birbirinden nihâyet derecede baîd, hattâ biri tenbelliğin ünvânı, diğeri hakîki ihlâsın sadefi olan iki tevekkülü (ki biri, meşîetin muktezâsı olan esbâb arasındaki nizâma karşı temerrüd hükmünde olan; tertib‑i mukaddemâttaki bir tevekkül‑ü tenbelâne‥ Diğeri: İslâmiyetin muktezâsı olan; netice itibariyle gerden‑dâde-i tevfik olarak vazife‑i İlâhiye’ye karışmamakla terettüb‑ü neticede mü'minâne tevekküldür) ikisini birbiriyle iltibas eden ve “Ümmetî! Ümmetî!” sırrını teferrüs etmeyen ve خَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَhikmetini anlamayan bazı (adamlar ve bilmeyen bir kısım) vâizlerdir ki, o meyelânı kırdılar; o şevki de söndürdüler.
İkinci Sebeb: Biz, gayr‑ı tabîi ve tenbelliğe müsâid ve gururu okşayan imâret maîşetine el atıp, belâmızı bulduk.
Nasıl?
Suâl: “Nasıl?”
Cevab: Maîşet için tarîk‑ı tabîi ve meşrû ve zîhayat; san'attır, zirâattır, ticârettir. Gayr‑ı tabîi ise; memuriyet ve her nev'iyle imârettir. Bence imâreti, ne nâm ile olursa olsun, medâr‑ı maîşet edenler bir nev'i cerrar ve aceze ve seeledir. Fakat hilebaz kısmında… Bence memuriyete veya imârete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir. Yoksa yalnız maîşet ve menfaat için girse, bir nev'i çingenelik eder. (❋) İşte memuriyet filcümle ve askerlik bilcümle bizde olduğu için, servetimizi isrâf eline verip neslimizi etrafa saçıp zâyi' ettik. Eğer öyle gitse idi, biz de elden giderdik. İşte onların asker olması, zarûrete yakın bir maslahat‑ı mürseledir. Hem de mecburuz. Mesâlih‑i mürsele ise, İmâm‑ı Mâlik mezhebinde bir illet‑i şer'iye olabilir.
478
Şimdi Ermeniler kaymakam ve vâli oluyorlar, nasıl olur?
Suâl: “Şimdi Ermeniler kaymakam ve vâli oluyorlar, nasıl olur?”
Cevab: Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi… Zîra Meşrûtiyet, hâkimiyet‑i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa; kaymakam ve vâli reis değil, belki ücretli hizmetkârdır. Gayr‑ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz ki; memuriyet bir nev'i riyâset, bir ağalıktır. Gayr‑ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyâsetimize şerîk ettiğimiz vakitte; millet‑i İslâmiye’den aktâr‑ı âlemde üç yüz bin adamın riyâsetine yol açılıyor. Biri zâyi' edip, bini kazanan zarar etmez.
Şerîatın bazı ahkâmı, meselâ vâlilerin vazifelerine taalluku var?
Suâl: “Şerîatın bazı ahkâmı, meselâ vâlilerin vazifelerine taalluku var?‥”
Cevab: Bundan sonra bizzarûre hilâfeti temsîl eden Meşîhat‑i İslâmiye (ve diyânet dâiresi) hem àlî, hem mukaddes, hem ayrı, hem nezzâre olacaktır. Şimdi hâkim şahıs değil, efkâr‑ı âmme olduğu için, onun nev'inden (şahs‑ı manevî) bir fetvâ emini ister… İşte şu hâkimin fetvâ emini Meşîhatte Mezâhib‑i Erbaadan kırk‑elli ulemâ‑i muhakkìk bir meclis‑i meb'ûsân-ı ilmiye teşkiliyle, şahs‑ı manevîleri öteki şahs‑ı manevîye fetvâ‑eminlik edecektir. Yoksa hâkim ve müftü bir cinsten olmazsa birbirinin lisânını anlamazlar. Zîra şahs‑ı vâhid, şahs‑ı manevîyi kandıramaz ve tenvir edemez.
Bazı Jön Türkler masondurlar, dine zarar ediyorlar?
Suâl: “Eskiden beri işitiyoruz ki: “Bazı Jön Türkler masondurlar, dine zarar ediyorlar?””
479
Cevab: İstibdâd, kendini ibkà etmek için şu telkinâtı vermiştir. (❋) Bazı lâübâlîlik dahi, şu vehme kuvvet veriyor. Fakat emin olunuz ki, onların (masonluğa girmeyen kısmının) maksadı, dine zarar değildir. Belki milletin selâmetini te'min etmektir. Fakat bazıları, dine lâyık olmayan bârid taassuba müfritâne ilişiyorlar. Demek (hürriyet ve) meşrûtiyete hizmetleri sebkat eden veyâhut kabûl eyleyenleri Jön Türk tesmiye ediyorsunuz. İşte onların bir kısmı, İslâmiyet fedâileridir. Bir kısmı da, selâmet‑i millet fedâileridir. Onların ukde‑i hayatiyelerini teşkil eden, (mason olmayan) ekserî İttihâd ve Terakkî’dir. Ve sizin şu aşâiriniz kadar ulemâ ve meşâyih, Jön Türkler meyânında mevcûddur. Vâkıa onlarda bir takım edebsiz, çok sefîh bazı masonlar dahi bulunur; lâkin yüzde on… Yüzde doksanı sizin gibi mu'tekid müslimlerdir. (Ve'l‑hükmü li'l-ekser).
بِقَاعِدَةِ : اَنَّ زَيْنَ عَيْنِ الرِّضَا حُسْنُ النَّظَرِ بِاللُّطْفِ وَالشَّفْقَةِ , وَاَنَّ نُورَ الْفُوءَادِ بِالرِّفْقِ وَالرَّحْمَةِ وَلَقَدْ سَمٰى عَلَى الْحَقِّ بِاِقْدَامِ التَّوْف۪يقِ وَسَعِدَ مَنِ اخْتَارَ الْاِسْتِضَاءَ بِمِصْبَاحِ (اَنَا عِنْدَ حُسْنِ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪ي) (❋❋)
Hüsn‑ü zan ediniz; sû‑i zan, hem size, hem onlara zarar verir.
Neden sû‑i zannımız onlara zarar versin?
Suâl: “Neden sû‑i zannımız onlara zarar versin?”
480
Cevab: Onların bir kısmı sizin gibi tahkîksiz, taklid ile İslâmiyetin zevâhirini bilirler. Taklid ise, teşkîkât ile yırtılır. O hâlde bazılarına – bâhusus dinde sathî, felsefe ile mütevağğil olursa – dinsiz dediğiniz vakit, ihtimal ki tereddüde düşüp, mesleği İslâmiyet’ten hariçmiş gibi vesveselerle “Herçi‑bâd-âbâd” diyerek, me'yûsâne belki muannidâne İslâmiyete münâfî harekâta başlar. İşte ey bî‑insaflar! Gördünüz, nasıl bazı bîçârelerin dalâletine sebeb oluyorsunuz. Fenâ adama, iyisin iyisin denilse iyileşmesi; iyi adama, fenâsın fenâsın denildiğinde fenâlaşması çok vukû' bulmuştur.
Neden?
Suâl: “Neden?”
Cevab: Farazâ, bazılarının altında büyük bir fenâlıkları varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zîra çok fenâlık vardır ki; iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça, ondan teğâfül edildikçe, mahdûd ve mahsur kaldığı gibi; sâhibi perde‑i hicâb ve hayâ altında ıslahına çalışır. Lâkin vaktâ ki perde yırtılsa, hayâ atılır; hücum gösterilse, fenâlık fenâ tevessü' eder. Ben Mart hâdisesinde şuna yakın bir hâl gördüm. Zîra İslâmiyet’in meşrûtiyet‑perver ve hamiyetli fedâileri, cevher‑i hayat makamında bildikleri ni'met‑i meşrûtiyeti şerîata tatbik ile; ehl‑i hükûmeti adâlet namazında kıbleye irşad ve nâm‑ı mukaddes-i şerîatı meşrûtiyet kuvvetiyle i'lâ; ve meşrûtiyeti şerîat kuvvetiyle ibkà; ve bütün seyyiât‑ı sâbıkayı, muhâlefet‑i şerîat üzerine ilkà etmek için bazı telkinâtta ve teferruâtın tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan farketmeyen, hâşâ şerîatı istibdâda müsâid zannederek, Tûtî taklidi gibi: “Şerîat isteriz!” demekle, maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o vakit yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism‑i mukaddese tecâvüz ettiler. İşte cây‑i ibret bir nokta‑i siyah!
وَلَقَدْ قَعَدَتِ الْهِمَّةُ بِتِلْكَ النُّقْطَةِ وَلَمْ تَقْتَدِرْ عَلَى النُّهُوضِ وَلَقَدْ شَوَّشَتْ طَنْطَنَةُ الْاَغْرَاضِ صَدَاءَ مُوس۪يقَةِ الْحُرِّيَّةِ… وَلَقَدْ تَقَلَّصَتِ الْمَشْرُوطِيَّةُ مُنْحَصِرَةً اِسْمًا عَلٰى قَل۪يل۪ينَ فَتَفَرَّقَتْ عَنْهَا حُمَاةُ ذِمَارِهَا(❋)
481
Neden bazılarını dinsiz zannettiğimizden bize zarar gelsin?
Suâl: “Neden bazılarını dinsiz zannettiğimizden bize zarar gelsin?”
Cevab: Hayâl perdesi üstünde size bir timsâl manzarasını göstererek mazarratını anlatacağım:
İşte şu sahrâda gayet muhteşem bir bostan içinde bir kasır; bir köşesinde sizin Beytüşşebab Kaplıcası gibi bir kaplıca olduğunu tahayyül ediniz. Siz dışarıda bürûdetin tazyîkiyle, kar’ın tokadıyla, rüzgârın sillesiyle ihtiyaren veya ıztıraren saray içine girmeğe mecbursunuz. Lâkin kapıda bir‑iki kör ve havuz içinde bazı çıplak adamları görmüş veya işitmişsiniz. Bundan tevehhüm ediyorsunuz ki; o saray, körhâne veya çıplakhânedir. Siz girdiğinizde, onlar gibi olmak için tâat libâsını çıkarıyorsunuz ve onların avretini görmemek için, akîde denilen hakikat gözünü kapatıyorsunuz. Hâlbuki onlar muhteşem odalarda gözleri açık, avretleri mestûr olarak mütefekkirâne meşveret ve bazı köşelerdeki kör ve çıplakların setr ve tedâvisine hizmet ediyorlar. İşte sen, şu sûret‑i vahşiyâne ve eblehânede avretin açık, gözün kapalı olarak içlerine girsen; acaba bundan daha büyük maskaralık ve zarar olabilir mi? Hakikaten bence, bir müslüman neslinden gelen adam, akıl ve fikri İslâmiyet’ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdânı hiç bir vakitte İslâmiyet’ten vazgeçemez. En ebleh, en sefîh bile, sedd‑i rasîn-i istinâdımız olan İslâmiyet’e bütün mevcûdiyetiyle tarafdârdır; lâsiyyemâ siyasetten haberdar olan…
482
Zaman‑ı saâdetten şimdiye kadar hiç bir tarih bize bildirmiyor ki; bir müslüman muhâkeme‑i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet’e tercih etmiş, delil ile dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes'ele… Taklid ise, ehemmiyetsizdir. Hâlbuki edyân‑ı sâire müntesibleri mutlaka fevc fevc, muhâkeme‑i akliye ile, bürhân ile dâire‑i İslâmiyet’e dâhil olmuş ve olmaktadırlar. Eğer biz, doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek; bundan sonra efvâcen efvâcen dâhil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl‑i İslâm’ın temeddünü, hakikat‑i İslâmiyete ittibâ'ları nisbetindedir. Başkaların temeddünü, dinleriyle ma'kûsen mütenâsibdir.
Hem de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyemâ uyanmış, insaniyeti tanımış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz olamaz. Zîra uyanmış bir beşer, kâinâtın tehâcümüne karşı istinâd edecek ve gayr‑ı mahdûd âmâline neşv ü nemâ verecek ve istimdâdgâhı olacak noktayı – yani din‑i hak olan dâne‑i hakikati – elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki; herkeste din‑i hakka bir meyl‑i taharrî uyanmıştır. Demek istikbâlde nev'‑i beşerin din‑i fıtrîsi İslâmiyet olacağına berâatü'l‑istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyâlandıracak isti'dâdında olan hakikat‑i İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, fukaraya (ve müteassıb bir kısım hocalara) tahsîs edip, yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz. Hem de; umum kemâlâtı câmi', bütün nev'‑i beşerin hissiyat‑ı àliyesini besleyecek mevâddı muhît olan o kasr‑ı nurâni-yi İslâmiyeti, ne cür'etle mâtem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukara ve bedevîlere (ve mürtecilere) hàs olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet herkes âyinesinin müşâhedâtına tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
483
Âhirzamandır, gittikçe daha fenâlaşacak?
Suâl: “İfrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkîr ediyorsun. Âhirzamandır, gittikçe daha fenâlaşacak?” (❋)
Cevab: Herkese dünya terakkî dünyası olsun, yalnız bizim için tedennî dünyasıdır?‥ Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen, bir nazar‑ı hafî-i gaybî ile bana temâşâ eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yûsuf, Ahmed vesâireler!‥ Size hitâb ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz!. Ve demek size borç olsun!‥ Şu muâsırlarım varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet‑âsâ bir bahardasınız‥ Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacaktır. Benim hizmetimin ücretini; sizden şunu beklerim ki: mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarıma uğrayınız. O çiçeklerden birkaç tanesini mezar taşı denilen, kemiklerimi misâfir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Kapıcısına tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. هَن۪يئًا لَكُمْ sadâsını işiteceksiniz.
وَلَوْ مِنَ الشَّاهِدِ عَلٰى طَيْفِ الْضَيْفِ(❋❋)
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen, gözleri arkadan mâziye bakan, tasavvurâtları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılaşmış çocuklar, şu kitabın hakàikını hayâl tevehhüm etsinler. Zîra benim vüsûkùm var ki, şu kitabın mesâili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
484
Ey muhâtab! Ben çok bağırıyorum. Zîra asr‑ı sâlis-i aşrın minâresinin tepesinde durup, (sûreten medenî) fikren mâzinin en derin derelerinde olanları câmiye dâvet ediyorum.
İşte ey iki ayaklı mezar‑ı müteharrik! Mesîl‑i neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Tâ ki, hakikat‑i İslâmiyeyi hakkıyla kâinât üzerinde temevvüc‑sâz eden nesl‑i cedîd gelebilsin!‥
Eskiler bizden a'lâ veya bizim gibi, gelenler bizden daha fenâ gelecekler?
Suâl: “Eskiler bizden a'lâ veya bizim gibi, gelenler bizden daha fenâ gelecekler?”
Cevab: (❋❋❋) Ey Kürdler! (Ey Türkler ve Kürdler ve Nurcular!) acaba şimdi bir miting yapsam; sizin ikibin sene evvel ecdâdınızı ve iki asır sonradaki evlâdınızı şu gürültühâne olan asr‑ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba eski ecdâdınız demeyecekler mi ki:
“Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice‑i hayatımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akîm bir kıyâs ettiniz!.”
Hem de sol safında duran ve şehristân‑ı istikbâlden gelen evlâdınız, sağdakileri tasdik ederek demeyecekler mi ki:
“Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğrâ ve kübrâsı? Siz misiniz şu şânlı ecdâdımızla bizi rabteden hadd‑i evsatı? Heyhât!‥ Ne müşâğabeli bir kıyâs oldunuz!” (❋)
İşte ey Kürdler (Ve ey inkılâb softaları!) Manzara‑i hayâl (❋❋) üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde iki taraf da sizi protesto ettiler.
485
Şu kadar tahkîre müstehak değildik
Suâl: “Şu kadar tahkîre müstehak değildik. Biz eslâfın ezyâlini tutmakla beraber, ahlâfın teşebbüsâtından dahi geri kalmamağa söz veriyoruz.”
فَفَتَحْنَا السَّمْعَ لِكَلَامِكَ فَمَرْحَبًا بِهِ
Cevab: Nedâmet ettiğinizden vazifeniz olan suâle avdet edebilirsiniz.
Ulemâ‑i eslâf istibdâdın fenâlığından bahsetmişler mi?
Suâl: “Ulemâ‑i eslâf istibdâdın fenâlığından bahsetmişler mi?” (❋❋❋)
Cevab: Bin kerre evet. Zîra ağleb‑i şuarâ kasidelerinde, çok müellifler kitaplarının dibâcelerinde zamandan şikâyet ve dehre i'tirâz ve feleğe hücum etmiş ve dünyayı ayak altına alıp çiğnemişler. Eğer kalb kulağıyla ve akıl gözüyle dinleyip baksanız, göreceksiniz ki: Bütün i'tirâzât okları, mâzinin muzlim perdesine sarılan istibdâdın bağrına gider‥ Ve işiteceksiniz ki; bütün vâveylâlar istibdâd pençesinin te'sirinden geliyor. Gerçi istibdâd görünmüyordu ve ismi belli değildi; lâkin herkesin rûhu istibdâdın mânâsıyla tesemmüm ederdi ve bir zehir atanı bilirdi. Bazı kuvvetli dâhîler nefes aldıkça amîk ve derin bir feryâd koparır idi. Fakat akıl onu güzelce tanımazdı. Çünkü karanlıkta ve toplanmamış idi.
Vaktâ ki o mânâ‑yı istibdâdı, def'i muhâl bir belâ‑yı semâvî zannettiler; zamana hücum ve dehrin başına tokat ve feleğin bağrına oklar atmağa başladılar. Çünkü bir kaide‑i mukarreredir: bir şey cüz'‑ü ihtiyarînin dâiresinden ve cüz'iyetten çıkıp külliyet dâiresine girse, veyâhut bihasebi'l‑âde def'i muhâl olsa; zamana isnâd edilir ve kabahat dehre atılır, taşlar feleğin kubbesine vurulur. Eğer iyi temâşâ etsen göreceksin ki; feleğe atılan taşlar, döndüğü vakit bir ye's olarak kalbde tahaccür eder…
اُنْظُرْ كَيْفَ اَطَالُوا ف۪يمَا لَا يَلْزَمُ وَكُلَّمَا اَضَائَتْ لَهُمُ السَّعَادَةُ اَثْنَوْا عَلٰى مَنْ سَادَهُمْ، وَكُلَّمَا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ شَتَمُوا الزَّمَانَ(❋)
486
Acaba şu zaman ve dehrin şikâyetinden Sâni'‑i Zülcelâl’in san'at-ı bedî'ine i'tirâz çıkmaz mı?
Suâl: “Acaba şu zaman ve dehrin şikâyetinden Sâni'‑i Zülcelâl’in san'at‑ı bedî'ine i'tirâz çıkmaz mı?”
Cevab: (❋❋) Hayır, asla!‥ Belki mânâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki: İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl, hikmet‑i ezeliyenin düsturu ile tanzim olunan âlemin mâhiyeti müstaid ve inâyet‑i ezeliyenin pergârıyla nakşolunan feleğin kanunu müsâid ve meşîet‑i ezeliyenin matbaasında tab'olunan zamanın tabiatı muvâfık ve mesâlih‑i umumiyeyi te'sis eden Hikmet‑i İlâhî râzı değillerdir ki; şu âlem‑i imkân, Feyyâz‑ı Mutlak’ın yed‑i kudretinden şu ukùlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihâsıyla istediğimiz semerâtı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz. Evet bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire‑i muhîta hareket‑i mühimmesinden durdurulmaz.
Âlimler ve şâirler, büyük hâkimleri ifratla senâ etmiş; ama sen onları müstebid görüyorsun. Demek ki iyi etmemişler?
Suâl: “Çok âlim ve şâirler, zamanlarında büyük hâkimleri ifrat ile senâ etmişlerdir. Hâlbuki o hâkimlerin çoğuna müstebid nazarıyla bakıyorsun? Demek iyi etmemişler?.”
Cevab: وَلَوْلَا خِلَالُ سُنَّةِ الشِّعْرِ مَا دَرٰى ❋ بُنَاةُ الْمَعَال۪ي كَيْفَ تُبْنَى الْمَكَارِمُ
kaidesince, onların niyetleri: Ümerâyı seyyiâttan latîf bir hile ile vazgeçirmek ve onlara hasenât arkasında müsâbaka için garîb bir bahşiş‑i şâirâneyi ortaya koymak… Lâkin o bahşiş koca bir milletin sırtından alındığından istibdâdkârâne hareket etmişlerdir. Demek eğer çendan niyette iyi etmişler, lâkin amelde yanlış gitmişler.
487
Neden?
Suâl: “Neden?”
Cevab: Zîra kaside ve bazı te'liflerinde büyük bir kavmin mehâsinini ma'nen gârât edip, bir müstebide verip ve ondan gösterdiğinden, şu noktadan bilmeyerek istibdâdı alkışlamışlar.
S – Biz Kürdler, (Biz Türkler ve Kürdler…) bizde kalbimizin dolusu, belki cesedimizi mâlâmâl, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kal'amız olan bir şecâat vardır. Ve başımızın dolusu zekâvetimiz var. Ve sînemizi mâlâmâl edecek gayret vardır. Ve bedenimizi ve a'zâlarımızı dolduracak itâat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak, dağları müzeyyen edecek efrâdımız var… (❋) Neden böyle sefil ve müflis ve zelîl kaldık, ki yol üstünde de kaldık. Terakkîye binenler bizi çiğneyip istikbâle doğru koşup gidiyorlar. Komşumuz olan milletler bizden az iken, kuvvetleri bizden çok kısa iken, üzerimize tetâvül ediyorlar? (❋❋)
اِنَّ رِكْسَهُمْ يَغْلِبُ طَاهِرَنَا
Cevab: Hînâ, meşrûtiyette tevbenin kapısı açıktır ve tevbe edenler çoktur. Şimdiki rüesâya tevbih ve ta'nifte hakkım yoktur. Ben taşımı sâbıka atıyorum. Bazılarının hatırı kırılsa da mâzûr tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın. Zîra milletin hatırı, onların hatırından daha àlî, daha gâlîdir.
İşte o tedennînin mühim bir sebebi: Bazı rüesâ ile haksız olarak (millete fedâkârlık iddia eden sahtekâr hamiyet‑fürûşlar‥ veya) velâyeti da'vâ eden ehliyetsiz bazı müteşeyyihlerdir. Fakat Sünnet‑i Seniye’ye muhâlif olan bu sünnet‑i seyyie, yine istibdâdın seyyiâtındandır.
488
Nasıl?
Suâl: “Nasıl?”
Cevab: Zîra herbir millet için, Onun cesâret‑i milliyesini teşkil eden ve nâmus‑u milliyesini muhâfaza eden kuvveti, onda toplanacak bir manevî havuz vardır. Ve sehàvet‑i milliyesini teşkil eden ve menâfi'‑i umumiyesini te'min eden, fazla kalan malları, onda tahazzün edecek bir hazine‑i maneviye vardır. İşte o iki kısım reisler, bilerek veya bilmeyerek, o havuzun ve o hazinenin etrafında delik‑melik açtılar. Mâye‑i bekàyı ve madde‑i hayatı çektiler. Havuzu kurutup, hazineyi boş bıraktılar. (Böyle gitse, devlet milyarlar borç altında kalıp düşecek.) Nasıl bir adamın kuvve‑i gadabiye olan dâfiası ve kuvve‑i şeheviye olan câzibesi olmazsa ölmüş olmuş olur veya hayy iken meyyittir. Hem de bir şimendiferin buhar kazanı delik‑melik olsa, perîşan, hareketten muattal kalır. Hem de bir tesbihin ipi kırılsa dağılır. Öyle de: Bir şahs‑ı manevî olan bir milletin kuvvet ve malının havuz ve hazinesini boşaltan başlar; o milleti serseri ve perîşan ve mevcûdiyetsiz edip, fikr‑i milliyetin ipini kesip, parça parça ederler. Evet, حَقِيقَتْ كَتْمْ نَمِى كُنَمْ بَرَاىِ دِلِ عَامِى چَنْد bazı avâmın hatırı için hakikatin hatırını kırmayacağım.
Şu makam, nihâyet derecede tafsîle değer bir makamdır. Mücmel ve mübhem bırakma!
Suâl: “Şu makam, nihâyet derecede tafsîle değer bir makamdır. Mücmel ve mübhem bırakma!”
Cevab: Zaman‑ı sâbık, vahşet ve cehâletinizi istihdam ederek pis bir tarîk ve müheyyâ ettiği plânlar ile bir kısım ehliyetsiz müteşeyyihler hile kuvvetiyle, bir kısım büyükler cebir kuvvetiyle o menba'ı ve o mâdeni delip, zülâl‑i hayatı kumistan ve şûristan sahrâsına akıttılar. Bazı tenbel ve cerrarlar yeşillendi. Hattâ onlar servet‑i dünyadan tenfîr yolunda pençesini küçük bir “sayd”a atan bîçârelerin hassas ve zaîf damarlarını tutarlardı. Tâ pençeleri o sayddan açılsın, onlar o avı kaçırsınlar.
489
Evet her milletin – o milletin menfaati için – bir mikdar malı ile fedâkârlık edip bir sehàveti vardır. İşte bizdeki sehàvet‑i milliye sû‑i isti'mâl edildi. Başka milletin sehàvet‑i millîsi zeyn‑âb gibi içine girer, milletin cevfinde hazine tutar. Ulûm ve maârif altına su verir. Hem de zaman‑ı sâbıkta bir kısım büyükler, nâmus‑u milleti muhâfaza eden cesâret‑i milliyeyi sû‑i isti'mâl edip, zemin‑i ihtilâf olan kumistana atıp kaybettiler. Her biri o kuvvetin bir tarafını başkasının boynuna vurup kırdılar ve kırıldı. Hattâ beşyüz bin kahraman ile nâmus‑u milleti muhâfaza etmeye müstaid olan bir kuvvet‑i azîmeyi mâbeynlerinde sarfedip ihtilâfât zemininde mahvettiklerinden, kendilerini terbiyeye müstehak ederlerdi. Eğer meşrûtiyetten (ve hürriyet‑i şer'iyeden) istifade edip, o delikleri kapatıp veya zeyn‑âb sûretine çevirseniz, o kıymetdâr kuvveti harice sarfetmek için devletimizin eline verseniz; bahâsında merhamet, adâlet ve medeniyeti kazanacaksınız.
Eğer isterseniz sizin ile becâyiş olacağım. Ben sorayım, siz cevab veriniz.
Cevab: فَاسْئَل وَلَا تَجِدْ بِهِ خَب۪يرًا
Ermeni milleti sizden daha cesur olabilir mi?
Suâl: “Ermeni milleti sizden daha cesur olabilir mi?” (❋)
Cevab: Hayır. Asla! Âlem şâhiddir; olmamış ve olamaz.
Neden onların fedâisi sır vermezken, sizin yiğidiniz hemen açar? Sebebi nedir?
Suâl: “Neden onların bir fedâisini yandırıp parça parça ederlerdi, esrârını ve arkadaşını izhâr etmezdi. Hâlbuki sizin bir yiğidinize bir bıçak vurulsa, bütün esrârını kanıyla beraber fışkırtarak döker. Şecâatçe bu büyük bir tefâvüttür. Sebebi nedir?”
Cevab: Biz asıl sebebini teşhîs edemiyoruz. Fakat biliriz ki; zerreyi dağ gibi eder ve arslanı tilkiye bende ettirir bir nokta vardır.
Senin vazifeni kaldıramıyoruz. Vücûdunu bildik, mâhiyetini sen şerhet…
Suâl: “Senin vazifeni kaldıramıyoruz. Vücûdunu bildik, mâhiyetini sen şerhet…”
490
Cevab: Öyle ise, dinleyiniz ve kulaklarınızı beş açınız. İşte fikr‑i milliyetle uyanmış bir Ermeninin himmeti, mecmû‑u milletidir. Güyâ onun milleti küçülmüş, o olmuş veya onun kalbinde yerleşmiş. Onun rûhu ne kadar tatlı ve kıymetdâr olsa da, milletini daha ziyâde tatlı ve büyük bilir. Bin rûhu da olsa fedâ etmekle iftihar eder. Çünkü kendince yüksek düşünür. Hâlbuki sizin – şimdi demem, lâkin eskiden – bir yiğidiniz uyanmamış, (nura girmemiş) milletinin nâmusunu bilmemiş, yalnız bir menfaat veya bir garaz veya bir adamın veya bir aşîretin nâmusunu mülâhaza eder, kısa düşünürdü. Elbette tatlı hayatını öyle küçük şeylere herkes fedâ etmez. Farazâ, fikr‑i milliyetle (❋) onlar gibi temâşâ etseydiniz, kahramanlığınızı âleme tasdik ettirip yüksek tabakalara çıkacaktınız. Eğer Ermeniler sizin gibi sathî ve kısa düşünseydiler, nihâyette korkak ve sefil olacaklardı. Hakikaten sizde hàrikulâde şecâate isti'dâdınız vardır. Zîra beş kuruş gibi bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibarî bir şeref veya “Filân yiğittir” sözünü işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden ve ağasının nâmusunu isti'zam eden; acaba eğer uyansa, hazinelere değer olan milliyetine (❋❋) binlerce rûhu da olsa, istihfaf‑ı hayat etmez mi? Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binlerce şevkle verir.
Maatteessüf güzel şeylerimiz gayr‑ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel ahlâkımızı dahi çalmışlar. Güyâ ahlâk‑ı àliyemiz yanımızda revâc bulmadığından, bize darılıp onlara ilticâ etti. Ve onların rezâili, kendileri içinde revâc bulmadığından, cehâletimizin pazarına götürüldü!‥
491
Acaba görmüyor musunuz; terakkiyât‑ı hâzıranın üssü'l‑esâsı, belki din‑i hakkın muktezâsı olan “Ben ölürsem; milletim sağdır” gibi kelime‑i beyzâ veya haslet‑i hamrâyı onlar çalmışlar. Onların bir fedâisi der: “Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayat‑ı maneviye-i ebediyem vardır.” Ve bütün sefâletin ve şahsiyâtın esâsı olan: “Ben öldükten sonra, dünya ne olursa olsun, isterse tûfân olsun.” Veyâhut وَاِنْ مِتُّ عَطْشًا فَلَا نَزَلَ الْقَطْرُolan kelime‑i hamkâ ve seciye‑i avrâ, himmetimizin elini tutmuş rehberlik ediyor. İşte en iyi haslet ki, dinimizin muktezâsıdır. Biz rûhumuzla, canımızla, vicdânımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz: Biz ölsek, milliyetimiz olan İslâmiyet hayydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb‑ı uhrevî bana kâfîdir. Milletin hayatındaki hayat‑ı maneviyem beni yaşattırır, âlem‑i ulvîde beni mütelezziz eder.
وَالْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا(deyip, Nur’un ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz)
Biz kuvvetimizi nasıl toplayıp, nâmus‑u milliyeyi muhâfaza edeceğiz?
Suâl: “Biz kuvvetimizi nasıl toplayıp, nâmus‑u milliyeyi muhâfaza edeceğiz?”
Cevab: Fikr‑i milliyet ile milletin cevfinde Havz‑ı Kevser gibi bir havz‑ı mârifet ve muhabbet yapınız. Altındaki suyunu çeken delik‑meliği, maârif ile kapayınız. İçine su akıtan yukarıdaki mecrâları, fazilet‑i İslâmiye ile açınız. Büyük bir çeşme var; şimdiye kadar sû‑i isti'mâl ile şûristana dağılıp, bazı seele ve acezeye neşv ü nemâ verdi. Bu çeşmeye güzel bir mecrâ yapınız, mesâî‑i şer'iye ile şu havuza dökünüz. Sonra da bostan‑ı kemâlâtınıza su veriniz. Bu, hiç bitmez, tükenmez bir menba'dır.
492
Nedir o çeşme?
Suâl: “Nedir o çeşme?”
Cevab: Zekât!‥ Siz Hanefî ve Şâfiîsiniz.
Ne güzel ve ne mübarek bir nimet olur ki, kaybolmayıp bilakis o hazineye dolsa.
Suâl: (❋) حَبَّذَا وَنِعْمَتْ اِنْ لَمْ تَذْهَبْ غَائِضَةً بَلْ فَاضَتْ اِلٰى تِلْكَ الْخَز۪ينَةِ
Cevab:اِنَّ ف۪يكُمْ ذَكَاوَةً اِنَّمَا تَتَزَاهَرُ بِالزَّكَاةِ
Suâl:Nasıl?
Suâl: “Nasıl?”
C – Eğer ezkiyâ zekâvetlerinin zekâtını ve ağniyâ velev zekâtın zekâtını milletin menfaatine sarfetseler; milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir.
Daha başka?
Suâl: “Daha başka?”
Cevab: İânât‑ı milliye-i İslâmiye denilen nüzûr ve sadakât, zekâtın ammizâdeleridir, asabiyetini çekerler, hizmette yardım edecekler.
Neden çok âdât‑ı müstemirremizi tezyif ediyorsun?
Suâl: (❋❋) Neden çok âdât‑ı müstemirremizi tezyif ediyorsun?
Cevab: Herbir zamanın bir hükmü vardır. Şu zaman, bazı ihtiyarlanmış âdâtın mevtine ve neshine hükmediyor. Mazarratları menfaatlerine olan tereccuhu, i'dâmına fetvâ veriyor.
Herşeyden evvel bize lâzım nedir?
Suâl: “Herşeyden evvel bize lâzım nedir?”
Cevab: Doğruluk.
Daha?
Suâl: “Daha?”
Cevab: Yalan söylememek.
Sonra?
Suâl: “Sonra?”
Cevab: (❋) Sıdk, (ihlâs, sadâkat, sebat, tesânüd!)
493
Yalnız?
Suâl: “Yalnız?”
Cevab: Evet!
Neden?
Suâl: “Neden?”
Cevab: Küfür yalandır. Îmân sıdktır. Şu bürhân kâfî değil midir ki; hayatımızın bekàsı, îmânın ve sıdkın ve tesânüdün devamıyladır.
Evvel rüesâmız ıslah olunmalı?
Suâl: “Evvel rüesâmız ıslah olunmalı?”
Cevab: Evet rüesânız malınızı ceplerine hapsettikleri gibi, akıllarınızı da ya ceplerine almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise, şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyühe'r‑ruûs ve'r-rüesâ!‥ Tekâsülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havâle etmeyiniz. Elinizdeki mal ve aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü şu mesâkini istihdam ile ücretinizi almışsınız. İşte hizmet vaktidir…
فَعَلَيْكُمْ بِالتَّدَارُكِ لِمَا ضَيَّعْتُمْ فِي الصَّيْفِ
Bir‑iki senedir herkeste bir arzu-yu diyânet ve meyelân-ı hak uyanmıştır
Suâl: “Bir‑iki senedir herkeste bir arzu‑yu diyânet ve meyelân‑ı hak uyanmıştır. Hattâ bizim Gevdan, Mamhuran hırsızları da, Şeyh Ahmed’in bir nasihati ile sofî olmuşlar.”
وَقَدْ قَطَعَ الطَّر۪يقَ عَلَى الشَّقَاوَةِ هٰذَا الْمَيَلَانُ
Cevab: Reşâdet‑penâh meşrûtiyet (❋❋) (ve şeyh Risale‑i Nur) sâyesindedir.
494
Zîra meşrûtiyet taht‑ı efkâra çıktı; hablü'l‑metîn-i milliyeti ihtizâza getirdi; nurânî urvetü'l‑vüskà olan İslâmiyet ihtizâza geldi. Her bir müslim anladı ki, başıboş değil. Menfaat‑i müştereke ile ve hüsn‑ü mücerred ile başkalarıyla bağlıdır. Umum İslâm bir aşîret gibi birbiriyle merbûttur. Nasıl bir aşîretten bir adam bir iyilik etse; umum aşîret bu nâmus ile iftihar eder, hissedar olur. O nâmus bir olarak kalmaz. Binlerce âyinede görünen bir mum gibi, bin olur. O aşîretin râbıta‑i hayatiyesine nur ve kuvvet verir. Eğer birisi bir cinayet işlese, bütün efrâd‑ı aşîret onunla bir derece müttehem sayılır. Meselâ: Şu mecliste olan adamlar birbiriyle bağlı olursa; birisi kendini çamura atsa, arkadaşlarını ya beraber düşürecek veya tahrîk ile tâciz edecektir. Binâenaleyh, şimdi bir günah “bir”likte kalmaz, bine çıkar. Bir hayır,
﴿كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ﴾
hükmüne geçer.
İşte şu nüktedir ki, ya fikren veya rûhen uyanmışlara ağlamağa hâhiş vermiştir; bir bahâne ile ağlar, tevbekâr olur. Lâkin minâre başında olan akıl, kalîb‑i kalb dibinde bulunan sebebini iyi göremiyor.
Elhâsıl: İslâm uyandı (❋❋) ve uyanıyor. Pisliği pis, iyiliği iyi olarak gördüler. Hâ şu dereler aşâirini tevbekâr eden şu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu isti'dâdı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin siz bedevî olduklarınızdan, fıtrat‑ı asliyeniz oldukça bozulmamıştır. İslâmiyetin kudsî milliyetine daha yakınsınız.
Neden kimseye misâfir olmuyorsun? Talebelerinizi de men' ediyorsun?
Suâl: (❋) Misâfir‑perverlik müstahsen bir âdetimiz olduğunu bilirken, neden kimseye misâfir olmuyorsun? Talebelerinizi de ekmeğimizi yemekten, hediyemizi almaktan men' ediyorsun. Hâlbuki size iyilik etmek borcumuzdur ve hakkınızdır. İşte şu âdetimiz قَدْ اَكَلَ الدَّهْرُ عَلَيْهَا وَشَرِبَ neden şu âdet‑i müstemirreyi tezyif ediyorsun?
495
Cevab: Evvelâ: İlim azîzdir, zelîl etmek istemem. Hem de size göstermek isterim ki: Bir kısım ehl‑i ilim vardır ki; dünyaya tenezzül etmez ve san'at‑ı ilmi, medâr‑ı maîşet etmez. Talebe ise, cerrar ve seeleden ayrıdır.
Sâniyen: Vazifelerinde ihmal ile kanâat gösteren ve maaşlarıyla kanâat etmeyen, harcırahları ellerini misâfirlikten çektirmemiş olan bazı memurlara fiilen nasihat etmek isterim.
Sâlisen: Vâridât‑ı zulmiyeleri kesilmiş olan bazı büyüklere, zulümât‑ı zulme sapıp, pek geniş açtığı masârifinin kapısının seddine yol gösteriyorum.
Râbian: Millet içinde seyahat edenler, acaba millet için mi, yâhut keyif için mi? Bir mîzan göstermek, hile ve hamiyete bir mehenk gösteriyorum.
Sen halkın ihsânına mâni oluyorsun.
Suâl: “Sen halkın ihsânına mâni oluyorsun. Acaba bundan sehàvetin tezyifi çıkmaz mı?”
Cevab: İhsân ihsândır, eğer nev'e olsa veya fakire ve muhtaca olsa… ferd muztar olmazsa hiçtir. Sehàvet o vakit sehàvettir, eğer millet için olsa; yâhut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şâyet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır. Elhâsıl: Millet bâkîdir; ferd fânî…
اَلْمِلَّةُ بَاقِيَةٌ وَمَا اَمَدَّهَا ❋ وَالْفَرْدُ فَانٍى وَمَا يَتَمَثَّلُهُ…
Selef‑i sâlihîn, keremle haşinliklerini gösterir; on dirhem verilen bir şiir, bir buğday tanesi etmezdi.
Suâl: مَا تَقُولُ فِي الْاِحْسَانَاتِ الشَّخْصِيَّةِ فِي السَّلَفِ اُمَنَاءِ الْاُمَّةِ وَرُشَدَاءِهَا وَسُيُوفِ الدَّوْلَةِ وَصَلَاحِهَا تَجَلَّتِ الْعَبُوسِيَّةُ بِمَكَارِمِهَا بِاِهْدَاءِ عَشَرَةِ دَنَان۪يرَ لِشِعْرٍ لَا يُوَازِنُ شَع۪يرَةً (❋)
496
Cevab: ف۪يهِ مَا ف۪يهِ… مَعَ اَنَّهَا بِالنِّهَايَةِ قَدِ انْجَرَّتْ اِلَى النَّوْعِ وَالْمِلَّةِ لِاَنَّ اللِّسَانَ الَّذ۪ي خَدَمَهُ الشِّعْرُ خَيْطُ الْمِلِّيَّةِ مَعَ اَنَّ هٰذَا الزَّمَانَ هُوَ الَّذ۪ي كَشَفَ عَنْ اِحْتِيَاجِ الْمِلِّيَّةِ وَفَتَحَ الْبَابَ لِهٰذَا الْمَقْصَدِ الْعَال۪ي .
Sekerâtta olanları bırak, sekerâtını tamam etsin.
Suâl: “Mütegallib başlar, kendi kendilerine düştüler. Zulmün kapısı onların yüzüne karşı kapatıldı. Düşenlere ayak vurulmaz. Sekerâtta olanları bırak, sekerâtını tamam etsin.”
Cevab: İsterim ki: Meşrûtiyet ve hürriyet‑i şer'iyenin sünnetini onlara ezber ettireyim. Tâ ki ölmedilerse temessül etsinler. Evet yalnız istibdâdın kuvveti ile terbiye olunan başlar, bil'istihkak düştüler. Lâkin içlerinde gayet hamiyetli adamlar var, onlara teşekkür ederiz. Bazı mütekâsil var, onlardan şikâyet ederiz. Bazı mütehayyir, mütereddid var; onları irşad etmek isteriz. Bazı ölmüşler var, miraslarını muhâfaza etmek isteriz. Tâ yeni çıkmalar almasınlar.
نَعَمْ اَنَّ بَيْنَهُمْ حُمَاةً لِلْمِلِّيَّةِ فَنَشْكُرُهُمْ وَمُتَكَاسِل۪ينَ فَنَشْكُوهُمْ وَمُتَحَيِّر۪ينَ فَنُرْشِدُهُمْ وَاَمْوَاتًا فَنُحَافِظُ عَلٰى م۪يرَاثِهِمْ لِئَلَّا يَأْخُذَهُ مَنْ…
Ne demek?
Suâl: “Ne demek?”
497
Cevab: Korkuyorum; ehliyetsizlikle beraber teşeyyuh veya necâbeti da'vâ edenler aşâir içinde o rüesâlara kardeşlik da'vâ ederek miraslarını alsınlar, iki başlı bir belâ kesilsinler. Zîra sizdeki cehâlet‑i avrâ ve itâat‑i amyâ, ağaiyet ve tahakküme tenâsüh hükmünü verir. Güyâ ağaiyet sûretiyle ölse, efendilik kalıbıyla veyâhut teşeyyuh cismiyle veya asîlzâdelik şekliyle hayatlanacaktır. İşte benim maksadım o meylü'l‑ağalık ve meylü't‑tahakküm ve meylü'r‑riyâseti öyle öldüreceğim, kıyâmete kadar haşr olmasın.
Neden şimdi bid'aya düşmüş bir kısım müteşeyyihlere hücum ediyorsun?
Suâl: “Sen eskiden umum mürşid şeyhlere muhabbet, hattâ müteşeyyihlere de hüsn‑ü zan ederdin. Neden şimdi bid'aya düşmüş bir kısım müteşeyyihlere hücum ediyorsun?”
Cevab: Bazen adâvet, şiddet‑i muhabbetten gelir. Evet nefsim için onları ne kadar sever idim; nefs‑i İslâmiyet için bin derece daha ziyâde onlara âşık idim.
وَلَقَدِ انْتَقَشَ ف۪ي سُوَيْدَاءِ قُلُوبِهِمُ الطَّاهِرَةِ الصِّبْغَةُ الرَّبَّانِيَّةُ وَف۪ي خَلَدِهِمْ ضِيَاءُ الْحَق۪يقَةِ(❋)
نَدِيمَانْ بَادَهَا خُورْدَنْد رَفْتَنْد ❋ تَهِى خُمْخَانَهَا كَرْدَنْدُ ورَفْتَنْد
Lâkin onların asl u esâs‑ı mesleği, kulûbun tenviri ve rabtı, yani fazilet‑i İslâmiye üzerine sülûk‥ yani hamiyet‑i İslâmiye ile tahattüm‥ yani İslâmiyet için hayatta zühd ve ravhı terk‥ Yani ihlâs için terk‑i menâfi'-i şahsiye, yani te'sis‑i muhabbet-i umumiyeye teveccüh‥ yani ittihâd‑ı İslâmiye’ye hizmet ve irşad!‥
498
فَتَاَسُّفًا قَدْ اَسَاؤُا مُتَّكِئ۪ينَ وَتَكَاسَلُوا ف۪ي خِدْمَتِهِمْ فَح۪ينَئِذٍ اُر۪يدُ تَحْو۪يلَ هِمَمِهِمْ اِلٰى مَجْرٰيهَا الْحَق۪يقِيِّ الْقَد۪يمِ
Dâima İttihâd‑ı İslâm’dan bahsedersin. Bize ta'rif et
Suâl: “Dâima İttihâd‑ı İslâm’dan bahsedersin. Bize ta'rif et?!.”
Cevab: “İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi” olan eserimde ta'rif etmişim. Şimdi ileride o kasr‑ı muallânın bir taşını, bir nakşını göstereceğim. İşte: Kâbe‑i saâdetimiz olan ittihâd‑ı münevver-i İslâm’ın Hacerü'l‑Esved’i, Kâbe‑i Mükerreme’dir ve dürret‑i beyzâsı, Ravza‑i Mutahhara’dır; Mekke‑i Mükerreme’si, Cezîretü'l‑Arab’dır; Medine‑i Medeniyet-i Münevvere’si, (tam hürriyet‑i şer'iyeyi tatbik eden) Devlet‑i Osmaniye’dir. Eğer (İslâmiyet milliyetini ve ittihâd‑ı İslâm’ın taşını ve) nakşını ister isen, işte bak!
• Hayâ ve hamiyetten neş'et eden civanmerdâne humret;
• hürmet ve rahmetten tevellüd eden masûmâne tebessüm;
• fesâhat ve melahattan hâsıl olan rûhâni halâvet;
• aşk‑ı şebâbîden, şevk‑i baharîden neş'et eden semâvî neş'e;
• hüzn‑ü gurûbîden, ferâh‑ı seherîden vücûda gelen melekûtî lezzet;
• hüsn‑ü mücerredden, cemâl‑i mücellâdan tecellî eden mukaddes zînet; (Hâşiye) birbiri ile imtizaç edip, ondan çıkan levn‑i nurânî, ancak o şark ve garbın kàb‑ı kavseyni olan kâbe‑i saâdetinin, tâk‑ı muallâsının, kavs‑i kuzehinin elvân‑ı seb'asının lacivert levninin timsâlini, belki şu levnin manzarasını bir derece irâe edilebilir. Lâkin ittihâd, cehl ile olmaz. İttihâd, imtizac‑ı efkârdır. İmtizac‑ı efkâr, mârifetin şuâ‑ı elektriğiyle olur.
499
Neden eskiden sükût ettin?
Suâl: “Neden eskide sükût ettin?”
Cevab: (❋)لِاَنَّ الْاِسْتِبْدَادَ كَانَ مَانِعًا لِلْاِتِّحَادِ فَكُنْتُ سَكَتُّ عَلٰى جَمْرِ الْغَضٰى
Bid'alara düşmüş şeyhlere hücum hatardır
Suâl: “Şeyhlere (Bid'alara düşmüş şeyhlere!…) hücum hatardır. İçlerinde evliyâ bulunur.”
اَلَّا تَخَافُ اَنْ تُص۪يبَهُمْ بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحَ عَلٰى مَا فَعَلْتَ مِنَ النَّادِم۪ينَ
Cevab: اِنَّ الْمَوْلٰى جَلَّ جَلَالُهُ قَدْ وَسَمَ بِقُدْرَتِهِ عَلٰى جِبَاهِهِمُ الرَّف۪يعَةِ نَقْشَ الْحَق۪يقَةِ وَمُرَاد۪ي اَنْ اُرْشِدَ مَنْ طَاشَ فَهْمُهُ مِنْ ذلِكَ النَّقْشِ(❋❋)
Evet benim hücumum onların aleyhinde değil, lehlerindedir. Tâ onların sûretiyle kendini gösteren bazı ehliyetsiz, onların kıymetini tenzîl etmesin.
500
Beni tehdid ile vazgeçiremezler. Azm‑i kat'î ile maksadımın yoluna tesâdüf eden herbir mehâlike gireceğim. Şu hayat‑ı dünyeviyeyi ednâ bir Ermeni, milletine fedâ ettiği hâlde; ben ki, şu hayat ile alâkam pek zayıf… Bâhusus yedi defadır şu hayat elimden uçacak idi, emâneten elimde bırakılmış. Bunu vermekten minnet etmek hakkım değildir. O rûh, kafesten ağaca uçmak; akıl, re'sten ye'se kaçmak istedikleri hâlde, ileride fedâ için ibkà edildi. Bu hayat ile tehdid etmek hiçtir. Kaldı ki, hayat‑ı uhreviye ile tehdid ediyorlar. Ondan da hiç minnet çekmem. Şimdiki nâr‑ı teessüfle muhterik bir rûh olsun, onların bedduâsıyla Cehennem’de yansın, o teessüf ateşini içinden çıkarmak ile vicdân, maksaddan bir Firdevsi tazammun ettiği gibi, hayâl dahi emelden bir Cennet’i teşkil edecektir. Umumun ma'lûmu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydân‑ı mübârezede iki harb ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydânıma çıkmasın.
Şimdiki şeyhlerden ne istersin?
Suâl: “Şimdiki şeyhlerden ne istersin?”
Cevab: Dâima onların demdemelerinin mevzûu olan ihlâsı; hem de tekye denilen manevîleşmiş kışlada, Tarîkat denilen rûhânileşmiş askerlikte ona murabıt oldukları olan cihad‑ı ekber ve terk‑i iltizam-ı nefsi; hem de onların şiârı olan, zühdün mânâsı olan terk‑i menâfi'-i şahsiyeyi; hem de dâima iddiasında bulundukları ve mizâc‑ı İslâmiyet’in mâyesi olan muhabbeti isterim. Zîra onlar, bizi istihdam ederek ücretlerini almışlar. Şimdi bize hizmet etmek borçlarıdır.
Nasıl olsunlar?
Suâl: “Nasıl olsunlar?”
Cevab: Ya başlarımızdan kalksınlar, yâhut inâd ve gıybet ve tarafdârlığı mâbeynlerinden kaldırsınlar. Zîra bir kısım dalâlet ve bid'at fırkalarının teşekkülüne, bazı bid'atkâr müteşeyyihler sebebiyet vermiştir.
501
Nasıl birbiriyle ittihâd ve ittifak edecekler?
Suâl: “Nasıl birbiriyle ittihâd ve ittifak edecekler? Hâlbuki bazıları bazılarını münkirdir. Onların düsturlarındandır ki; münkir ile muhabbet, belki ünsiyet dahi haramdır. İnkâr mes'elesi mühimdir?”
Cevab: Öyleyse, size şöyle bir hitâb etmek hakkımdır:
Ey eblehler! Ey hayvanlar! İşitmediniz mi, anlamamış mısınız ki: ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾bir nâmus‑u İlâhîdir. Veya körleşmiş misiniz ki, görmüyor musunuz ki: لَا يُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حَتّٰى يُحِبَّ لِاَخ۪يهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ bir düstur‑u Nebevîdir. Acaba şu sıdk ve kizb mâbeyninde mütereddid olan inkâr mes'elesi, nasıl oldu şu iki esâs‑ı azîm ve metîne nâsìh olabildi? Olsun, inkâr mes'elesi doğru olsun; Allah’ın kelâmı değil ki, mensûh olmasın. İşte zaman onu nesheder. Zararı fâidesine galebesi, fetvâ verir. Mensûh ile amel câiz değildir.
Belki birbirleriyle adâvetleri, birbirinden gördükleri nâmeşrû bazı ef'âl içindir?
Suâl: “Belki birbirleriyle adâvetleri, birbirinden gördükleri nâmeşrû bazı ef'âl içindir?”
Cevab: Acaba ne cihetle, ne insaf ile, ne sûretle!‥ Sübhân Dağı kadar ağır ve büyük olan îmân ve İslâmiyet ve insaniyet ve cinsiyet sebebiyle hâsıl olan muhabbet; şöyle çocuğun bahânesiyle bazı nâmeşrû harekât vesilesinden mütehassıl olan adâvete karşı hafif ve mağlûb olmuştur? Evet muhabbeti iktiza eden İslâmiyet ve insaniyet, Cebel‑i Uhud gibidir. Adâveti intac eden esbâb, bazı küçük çakıl taşları gibidir. Muhabbeti adâvete mağlûb ettiren adam, nazar‑ı hakikatte Cebel‑i Uhud’u bir çakıl taşından aşağı derecesine indirmek kadar ahmakàne bir harekettir. Adâvetle muhabbet, ziyâ ile zulmet gibi ictimâ' edemez. Adâvet galebe çalsa, muhabbet mümâşâta inkılâb eder. Muhabbet galebe çalsa, adâvet terahhum ve acımağa inkılâb eder. Benim mezhebim: Muhabbete muhabbet etmektir, husûmete husûmettir. Yani dünyada en sevdiğim şey, muhabbet ve en darıldığım şey de husûmet ve adâvettir.
502
Velî olan şeyh, müddeî olan müteşeyyih ile farkları nedir?
Suâl: “Velî olan şeyh, müddeî olan müteşeyyih ile farkları nedir?”
Cevab: Eğer hedef‑i maksadı: İslâmın ziyâ‑yı kalb ve nur‑u fikriyle ittihâd ve mesleği muhabbet ve şiârı terk‑i iltizam-ı nefs ve meşrebi mahviyet ve tarîkatı hamiyet‑i İslâmiye olsa kàbildir ki, bir mürşid ve hakîki şeyh olsun. Lâkin eğer mesleği tenkìs‑i gayr ile meziyetini izhâr ve husûmet‑i gayr ile muhabbetini telkin ve inşikak‑ı asâyı istilzam eden hiss‑i tarafdârlık ve meyelân‑ı gıybeti intac eden kendi muhabbetini, başkasına olan husûmete mütevakkıf gösterilse; o bir müteşeyyih‑i müteevviğdir, bir zi'b‑i müteğannimdir. Davula bedel tarîkata veya kitaba el vurur ki, bahşiş ve şabaş alsın. Din ile, dünyanın saydına gider. Ya bir lezzet‑i menhuse veya bir tehevvüs‑ü süflî veya bir ictihâd‑ı hatâ onu aldatmış, o da kendisini iyi zannedip büyük meşâyihe ve zevât‑ı mübârekeye sû‑i zan yolunu açmıştır!
Sözlerin iyi, fakat dinleyen nerede?
Suâl: “Sözlerin iyi, fakat dinleyen nerede? Meslek àlî, ittibâ' edenler aşağıdır…”
Cevab: مَا لَا يُدْرَكُ كُلُّهُ لَا يُتْرَكُ كُلُّهُ
اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ
اَلْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى
503
Âlem‑i İslâmın ulemâsının ortalarındaki müdhiş ihtilâfâta ne dersin, re'yin nedir?
Suâl: “Âlem‑i İslâmın ulemâsının ortalarındaki müdhiş ihtilâfâta ne dersin, re'yin nedir?”
Cevab: Ben Âlem‑i İslâmiyet’e gayr‑ı muntazam veya intizamı bozulmuş bir meclis‑i meb'ûsân ve encümen‑i şûrâ nazarıyla bakıyorum. Şerîattan işitiyoruz ki; re'y‑i cumhûr budur, fetvâ bunun üzerinedir. İşte şu: Bu meclisteki re'y, ekseriyetin nazîresidir. Re'y‑i cumhûrdan mâadâ olan akvâl, eğer hakikat ve mağzdan hàlî ve boş olmazsa isti'dâdâtının re'ylerine bırakılır. Tâ herbir isti'dâd terbiyesine münâsib gördüğünü intihâb etsin. Lâkin burada iki nokta‑i mühimme vardır: (❋)
Birincisi: Şu isti'dâdın meyelânı ile intihâb olunan ve bir derece hakikati tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsü'l‑emirde mukayyed ve o isti'dâd ile mahsûs olduğu hâlde, sâhibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbâ'ı iltizam edip ta'mîm etti. Mukallidi taassub edip, o kavlin hıfzı için muhâliflerin hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsâdeme, müşâğabe, cerh ve red, o derece meydân aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feverân eden duman ve lisânlarından püsküren berkler, şimşekli ve bazen rahmetli bir bulut, şems‑i İslâmiyet’in tecellîsine bir hicâb teşkil etmiştir. Lâkin ziyâ‑yı şems’ten tefeyyüz etmesine isti'dâd bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyâyı dahi men'etmektedir.
504
İkinci Nokta: Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakikat ve mağz, onu intihâb eden isti'dâdlardaki heves ve hevâ ve mevrûs âyineye ve mizâcına galebe çalmazsa, o kavl bir hatar‑ı azîmde kalır. Zîra isti'dâd onunla insibağ edip onun muktezâsına inkılâb etmek lâzım iken; o, onu kendisine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine musahhar eder. İşte şu noktada hüdâ hevâya tahavvül ve mezheb mizâcdan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.
Kâinâtta şu meclis‑i àlî-i İslâmî, şu sergerdân küre şehrinde bir intizamı daha bulmayacak mıdır?
Suâl: “Acaba kâinâtta şu meclis‑i àlî-i İslâmî, şu sergerdân küre şehrinde bir intizamı daha bulmayacak mıdır?”
Cevab: Îmân ederim ki; umum Âlem‑i İslâmî, millet‑i insaniyede ve Âdem kavminde bir meclis‑i meb'ûsân-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef asırlar üzerinde birbirine bakıp mâbeynlerinde bir encümen‑i şûrâ teşkil edeceklerdir. Fakat birinci kısım olan ihtiyar babalar, sâkitâne ve sitâyişkârâne dinleyeceklerdir.
Medeniyet nokta‑i nazarında şerîata bazı evhâm ve şübehâtı îrâd ediyorlar
Suâl: (❋) Taaddüd‑ü zevcât ve esir ve köle gibi bazı mesâili, bazı ecnebîler serrişte ederek, medeniyet nokta‑i nazarında şerîata bazı evhâm ve şübehâtı îrâd ediyorlar.
Cevab: Şimdilik mücmelen bir kaide söyleyeceğim. Tafsîlini müstakil bir risale ile beyân etmek fikrindeyim.
İşte İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şerîat ona müessistir, bu ise hüsn‑ü hakîki ve hayr‑ı mahzdır.
505
İkincisi: Şerîat, muaddildir. Yani gayet vahşî ve gaddâr bir sûretten çıkarıp, ehvenü'ş‑şer ve muaddel ve tabiat‑ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn‑ü hakîkiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir sûrete ifrâğ etmiştir. Çünkü birden tabiat‑ı beşerde umumen hüküm‑fermâ olan bir emri birden ref' etmek, birden tabiat‑ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binâenaleyh Şerîat vâzı'‑ı esâret değildir, belki en vahşî sûretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir sûrete indirmiştir, ta'dil etmiştir.
Hem de dörde kadar taaddüd‑ü zevcât: Tabiata, akla, hikmete muvâfakati ile beraber; Şerîat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz‑dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüdde öyle şerâit koymuştur ki; ona mürâat etmekle hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehvenü'ş‑şerdir. Ehvenü'ş‑şer ise, bir adâlet‑i izafiyedir.
Heyhât!‥ Âlemin her hâlinde hayr‑ı mahz olamaz.
Neden inkılâbdan önce hükûmete itiraz ederken, hükûmete hücum eden bazılarına karşı da savunurdun?
Suâl: (❋) İnkılâbdan on sene evvel, hükûmete nihâyet derecede mu'teriz olduğun hâlde; hükûmete hücum edenlere dahi i'tirâz ederdin. Hattâ selâtîn‑i Osmaniyeyi ifrat ile senâ ederdin. Hattâ der idin: Muhtemeldir Abdülhamid muktedir değildir ki; dizgini gevşetsin; milletin saâdetine yol versin. Veyâhut hatâ bir ictihâd ile olabilir; bir gayr‑ı makbûl özrü kendine bulsun‥ Veyâhut avanelerinin ve vehminin elinde mahpus gibidir. Sonra birden bütün kabahati ona attın. Neden hem i'tirâz hem hücum ederdin? Hem de bazılara karşı müdafaa ederdin?‥
506
Cevab: İnkılâbdan onaltı sene evvel Mardin cihetlerinde beni hakka irşad eden bir zâta rastgeldim; siyasetteki muktesid mesleği bana gösterdi. Hem tâ o vakitte meşhûr “Kemâl’in rüyasıyla” (❋❋) uyandım. Lâkin maatteessüf sû‑i tesâdüf ile hükûmete i'tirâz edenlerden ehl‑i ifrat ve ehl‑i tefrite rast geldim. Ehl‑i ifratın bir kısmı, Arab’dan sonra İslâmiyetin kıvâmı olan Etrak’ı tadlîl ediyorlardı. Hattâ bir kısmı o derece tecâvüz etti ki, ehl‑i kanunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel kanun‑u esâsî ve hürriyetin ilânını tekfire delil gösterirdi, ﴿وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ﴾ilâ âhir‥ hüccet ederdi. Bîçâre bilmezdi ki:
﴿مَنْ لَمْ يَحْكُمْ﴾bi‑mânâ مَنْ لَمْ يُصَدِّقْ ’dır. Acaba sâbık istibdâdı hürriyet zanneden ve kanun‑u esâsîye i'tirâz eden adamlara nasıl i'tirâz etmeyeceğim elbette… Eğer çendan hükûmete i'tirâz ederdiler, lâkin onlar istibdâdın daha dehşetlisini istediler. Bunun için onları reddederdim. İşte şimdi ehl‑i hürriyeti tadlîl eden şu kısımdandır.
İkinci kısım olan ehl‑i tefriti gördüm. Dini bilmiyorlar, Ehl‑i İslâm’a insafsızca i'tirâz ediyorlar, taassubu delil getiriyorlardı. İşte şimdi Osmanlılıktan tecerrüd edip, tamamı tamamına Avrupa’ya temessül etmek fikrinde bulunanlar şu kısımdandır. Bununla beraber istibdâd kendini muhâfaza etmek için, herkese vesvese verdiği gibi; beni de inkılâbdan on sene evvel aldattı. Ki, ehl‑i ihtilâlin ekseri masondur. Lillâhi'l‑Hamd o vesvese bir iki sene zarfında zâil oldu. Tâ o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız mu'tekid müslümanlardır.
Elhâsıl: Hükûmete hücum edenlerin bazıları “Haydo Haydo!” derlerdi. Bazıları “Haydar Ağa, Haydar Ağa!.” derlerdi. Ben “Haydar” derdim. Şimdi de Haydar derim vesselâm!‥
507
Eyyühe'l‑avâm! Şimdi Allah’a ısmarladık! Siz durunuz, hàvâs ile konuşulacak bir da'vâm var. Hükûmet ve eşrâf ve İttihâd Terakkî’ye karşı bir mühim mes'elem var.
Ey tabaka‑i hàvâs! Biz avâm ve ehl‑i medrese, sizden hakkımızı isteriz.
Ne istersin?
Suâl: “Ne istersin?”
Cevab: Sözünüzü fiiliniz tasdik etmek, başkasının kusurunu kendinize özür göstermemek, işi birbirine atmamak, üzerinize vâcib olan hizmetimizde tekâsül etmemek, vâsıtanızla zâyi' olan mâfâtı telâfi etmek, ahvâlimizi dinlemek, hâcâtımızla istişâre etmek, bir parça keyfinizi terk ve keyfimizi sormak istiyoruz!
Elhâsıl: Ekrâd ve ulemâsının istikbâlini te'min etmek istiyoruz. İttihâd ve Terakkî mânâsındaki hissemizi isteriz. Üzerinize hafif, yanımızda çok azîm bir şey isteriz.
Maksadını mübhem bırakma, ne istersin?
Suâl: “Maksadını mübhem bırakma, ne istersin?”
Cevab: Câmiü'l‑Ezher’in kız karındaşı olan, “Medresetü'z‑Zehrâ” nâmıyla dâru'l‑fünûnu mutazammın Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis ve iki refîkasıyla Bitlis’in iki cenâhı olan Van ve Diyarbekir’de te'sisi… Emin olunuz, biz Kürdler başkasına benzemiyoruz. Yakìnen biliriz, ictimâî hayatımız Türklerin hayat ve saâdetinden neş'et eder.
Nasıl? Ne gibi? Ne için?
Suâl: “Nasıl? Ne gibi? Ne için?!.”
Cevab: Ona bazı şerâit ve vâridât ve semerât vardır.
Şerâiti nedir?
Suâl: “Şerâiti nedir?”
Cevab: Sekizdir.
Birincisi: Medrese nâm‑ı me'lûf ve me'nûs ve câzibedâr ve şevk‑engîz, itibarî olduğu hâlde büyük bir hakikati tazammun ettiğinden rağabâtı uyandıran o mübârek medrese ismiyle tesmiye.
508
İkincisi: Fünûn‑u cedîdeyi, ulûm‑u medâris ile mezc ve derc‥ ve Lisân‑ı Arabî vâcib, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak.
Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafdârsın; dâima söylüyorsun?
Suâl: “Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafdârsın; dâima söylüyorsun?”
Cevab: Dört kıyâs‑ı fâsid (❋) ile hâsıl olan safsatanın zulmetinden muhâkeme‑i zihniyeyi halâs etmek, meleke‑i feylesofâne, taklid‑i tufeylâneye ettiği muğâlatayı izâle etmek…
Ne gibi?
Suâl: “Ne gibi?”
Cevab: Vicdânın ziyâsı, ulûm‑u diniyedir. Aklın nuru, fünûn‑u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. İki cenâh ile talebenin himmeti pervâz eder. İftirak ettikleri vakitte; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.
Üçüncü Şart: Zülcenâheyn, (Türkler ve) Kürdlerin mu'temedi olan Ekrâd ulemâsından veya istînâs etmek için lisân‑ı mahallîye âşinâ olanları müderris olarak intihâb etmektir.
Dördüncüsü: Ekrâd’ın isti'dâdı ile istişâre etmek, onların sabâvet ve besâtetlerini nazara almaktır. Zîra çok libâs var; bir kàmete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların ta'limi; ya cebr ile, ya hevesâtlarını okşamak ile olur.
509
Beşinci Şart: Taksimü'l‑a'mâl kaidesini bitamâmihâ tatbik etmek‥ tâ şûbeler birbirine medhal ve mahreç olmakla beraber, herbir şûbede mütehassıs çıkabilsin.
Altıncı Şart: Bir mahreç bulmak ve müdâvimlerin tefeyyüzünü te'min etmek; hem de mekâtib‑i àliye-yi resmiyeye müsâvî tutmak ve imtihanlarını, onların imtihanları gibi müntic kılmak, akîm bırakmamaktır.
Yedinci Şart: Dâru'l‑muallimîni muvakkaten şu dâru'l‑fünûn dâiresinde merkez kılmak, mezcetmektir. Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin ve fazilet ve diyânet, bundan ona geçsin; tebâdül ile herbiri ötekine bir kanat verip zülcenâheyn olsun.
Sekizinci Şart: Kürdistan’da âdet‑i müstemirre olan ta'lim‑i infiradîyi halka ve dâireye tebdil etmek…
اِنَّ هَذِهِ عَادَةٌ دَرَسَ عَلَيْهَا الدَّهْرُ وَدَرَبَ
Vâridâtı nedir?
Suâl: “Vâridâtı nedir?”
Cevab: Hamiyet ve gayret.
Sonra?
Suâl: “Sonra?”
Cevab: Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere‑i tûbâyı tazammun eyliyor. Eğer hamiyet ve gayretle yeşillense, tabiatıyla madde‑i hayatını cezb ile sizin kuru kesenizden istiğnâ edecektir.
Ne cihetle?
Suâl: “Ne cihetle?”
Cevab: Çok cihetle.
Birincisi: Evkàf, hakkıyla intizama girse, şu havuza tevhid‑i medâris tarîkiyle bir mühim çeşmeyi akıtacaktır.
510
İkincisi: Zekâttır. Zîra biz (hem Hanefî, hem) Şâfiîyiz. Bir zaman sonra o Medresetü'z‑Zehrâ, İslâmiyete ve insaniyete göstereceği hizmetle, şüphesiz bir kısım zekâtı bil'istihkak kendine münhasır edecektir. Bâhusus zekâtın zekâtı da olsa kâfîdir.
Üçüncüsü: Şu medrese neşredeceği semerâtla, ta'mîm edeceği ziyâ ile, İslâmiyete edeceği hizmetle ukùl yanında en a'lâ bir mekteb olduğu gibi; kulûb yanında en ekmel bir medrese, vicdânlar nazarında en mukaddes bir zâviyeyi temsîl edecektir. Nasıl medrese, öyle de mekteb, öyle de tekye olduğundan; İslâmiyetin iânât‑ı milliyesi olan nüzûr ve sadakât kısmen ona teveccüh edecektir.
Dördüncüsü: Mezkûr tebâdül için dâru'l‑muallimîn ile imtizaç ettiğinden, dâru'l‑muallimînin vâridâtı bir derece tevsî' ile muvakkaten ve âriyeten – eğer mümkün ise – verilse, bir zaman sonra istiğnâ edecek, o âriyeyi iâde edecektir.
Bunun semerâtı nedir ki, on seneden beri bağırıyorsun?
Suâl: “Bunun semerâtı nedir ki, on seneden beri” (❋) bağırıyorsun?
Cevab: İcmâli: (❋❋) Ekrâd ulemâsının istikbâlini te'min ve maârifi, Kürdistan’a medrese kapısıyla sokmak ve meşrûtiyet ve hürriyetin mehâsinini göstermek ve ondan istifade ettirmektir.
İzâh etsen fenâ olmaz
Suâl: “İzâh etsen fenâ olmaz.”
Cevab: Birincisi: Medârisin tevhid ve ıslahı…
511
İkincisi: İslâmiyeti, onu paslandıran hikâyât ve İsrailiyât ve taassubât‑ı bârideden kurtarmak. Evet İslâmiyetin şe'ni metânet, sebat, iltizam‑ı hak olan salâbet‑i diniyedir. Yoksa cehilden, adem‑i muhâkemeden neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallidlerinde bulunur ki, sathî şübhelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar. Bürhân ile temessük eden ulemânın şânı değildir.
Üçüncüsü: Mehâsin‑i meşrûtiyeti neşr için bir kapı açmaktır. Evet Ekrâd’da meşrûtiyeti incitecek niyet yoktur. Fakat istihsân edilmezse istifade edilmez, o daha zarardır. Hasta, tiryâkı zehir‑âlûd zannetse elbette isti'mâl etmez.
Dördüncüsü: Maârif‑i cedîdeyi medârise sokmak için bir tarîk ve ehl‑i medresenin nefret etmeyeceği sâf bir menba'‑ı fünûn açmaktır. Zîra mükerreren söylemişim: Fenâ bir tefehhüm, meş'ûm bir tevehhüm şimdiye kadar sed çekmiştir.
Beşincisi: Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl‑i medrese, ehl‑i mekteb, ehl‑i tekyenin musâlahalarıdır. Tâ, temâyül ve tebâdül‑ü efkâr ile lâekall maksadda ittihâd eylesinler. Teessüf ile görülmüyor mu ki; onların tebâyün‑ü efkârı, ittihâdı tefrik ettiği gibi; tehâlüf‑ü meşâribi de, terakkîyi tevkîf etmiştir. Zîra herbiri mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti itibariyle tefrit ve ifrat ederek; biri diğerini tadlîl, öteki de berikini techil eyliyor.
512
Elhâsıl: İslâmiyet hariçte temessül etse; bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, bir köşesi zâviye, salonu dahi mecmaü'l‑küll‥ biri diğerinin noksanını tekmîl için bir meclis‑i şûrâ olarak, bir kasr‑ı müşeyyed-i nurânî timsâlinde arz‑ı dîdâr edecektir. Âyine kendince güneşi temsîl ettiği gibi; şu Medresetü'z‑Zehrâ dahi o kasr‑ı İlâhîyi haricen temsîl edecektir.
Eyyühe'l‑eşrâf! Size hizmet ettiğimiz gibi, bize hizmet ediniz. Yoksa… Ey bizi vesâyete muhtaç çocuk nazarıyla bakan ehl‑i hükûmet! Size itâat ettiğimiz gibi, saâdetimizi te'min ediniz. Ve illâ… Ey Kürd, (Türk) cem'iyet‑i milliye vazifesini bil'istihkak omuzunuza alan İttihâd ve Terakkî! İyi ettiniz mezcettiniz. İyi etseniz iyi, ve illâ (❋) فَرُدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰى اَهْلِهَا
Ulemâya pek çok itâb ettiler
Suâl: “Ulemâya pek çok itâb ettiler, hattâ…”
Cevab: Büyük, pek büyük bir insafsızlık!‥
Neden?
Suâl: “Neden?”
Cevab: Ademin kabahatini, vücûda vermek kadar ahmaklık.
Ne demek?
Suâl: “Ne demek?”
513
Cevab: Bir zâtta ilim, adem‑i hilm ile iktiranı cihetiyle, adem‑i hilmden neş'et eden kabahati ile ilmi mahkûm etmek ne derece eblehliktir; öyle de: İslâm’ın kudsiyetini dâima telkin eden ve ahkâm‑ı diniyeyi iktidarlarınca tebliğ eden ve şimdi millet‑i İslâmiye mâbeyninde en ziyâde hürmet ve muhabbet ve merhamete müstehak olan bîçâre ulemâyı, zamana yakışacak ulemânın adem‑i vücûdundan neş'et eden kabahati ve günahı ile mahkûm etmek, o bîçârelere hamletmek, ahmaklık değildir de ya nedir?
Evet vücûdlarından zarar gelmemiş, istediğimiz ulemânın ademinden gelmiştir. Zîra zekîler gâliben mektebe gittiler. Zenginler, medresenin maîşetine tenezzül etmediler. Medrese de – intizam ve tefeyyüz ve mahreç bulunmadığından – zamana göre ulemâyı yetiştiremedi. Sakın ulemâya buğzetmek, büyük bir hatardır.(❋❋)
Niyeti hàlis olanlar azdır.
Suâl: “Niyeti hàlis olanlar azdır. Senin niyetin hàlis olsa muvaffak olacaksın, niyetine bak?”
Cevab: Lillâhi'l‑Hamd ve lâ fahr… (❋) İhlâs‑ı niyeti ihlâl eden anâsır‑ı garaz olan neseb ve nesil ve tama' ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veya tanımak istemiyorum. Zîra meşhûr bir nesebim yok ki, mâzisini muhâfazaya çalışayım. Ben, Ebû lâ‑şey olduğumdan, bir neslim de yoktur ki, istikbâlini te'min edeyim. Öyle bir cünûnum var ki, Dîvân‑ı Harb dehşet ve tahvifiyle tedâvisine muktedir olamadı. Öyle bir cehâletim var ki, beni ümmî edip, dinar ve dirhemin nakşını okuyamıyorum…
514
Kaldı, ticâret‑i uhrevî. Öyle bir ahdetmişim; re'sülmalı da kaybetsem mesleğimden dönmeyeceğim. Şimdiden hasâret ediyorum, çok günaha düşüyorum.
Bir şey kaldı: O da şöhret‑i kâzibedir. İşte ben ondan usandım, kaçıyorum. Zîra uhdesine gelmediğim çok vazifeyi bana yükletiyor.
Neden meşrûtî hükûmete ve dinsiz olmayan Jön Türklere mümkün olduğu kadar hüsn‑ü zan ediyorsun?
Suâl: “Neden meşrûtî hükûmete ve dinsiz olmayan Jön Türklere mümkün olduğu kadar hüsn‑ü zan ediyorsun?”
Cevab: Mümkün olduğu derecede sû‑i zan ettiğiniz için, ben hüsn‑ü zan ederim. Eğer öyle ise, zâten iyi‥ Yoksa, tâ öyle olsunlar, yol gösteriyorum.
İttihâd ve Terakkî hakkında re'yin nedir?
Suâl: “İttihâd ve Terakkî hakkında re'yin nedir?”
Cevab: Kıymetlerini takdir ile beraber, siyâsiyyûnlarındaki şiddete mu'terizim. (❋❋) Me'mûldür ki o şiddet, nedâmete ve şefkate inkılâb etsin. Lâkin onların iktisadî ve maârifî olan – bâhusus şarkî vilâyâttaki – şûbelerini bir derece istihsân ve tebrik ederim.
515
Zindân‑ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?
Suâl: “Zindân‑ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?”
Cevab: Hayat cidâldir. Şevk ise matiyesidir. İşte himmetiniz şevke binip mübâreze‑i hayat meydânına çıktığı vakit, en evvel düşman‑ı şedîd olan ye's rast gelir. Kuvve‑i maneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı ﴿لَا تَقْنَطُوا﴾ kılıncını isti'mâl ediniz.
Sonra müzâhemetsiz olan hakkın hizmetinin yerini zabteden meylü't‑tefevvuk istibdâdı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz كُونُوا لِلّٰهِ hakikatini o düşmana gönderiniz.
Sonra da, ilel‑i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden acûliyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz, ﴿وَاصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا﴾ ’yu siper ediniz.
Sonra da, medeniyyün bi't‑tab' olduğundan, ebnâ‑yı cinsinin hukukunu muhâfazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr‑i infiradî ve tasavvur‑u şahsî karşı çıkar. Siz de, خَيْرُ النَّاسِ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ olan mücâhid‑i âlîhimmeti mübârezesine çıkarınız.
Sonra başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup ve hücum edip belini kırar. Siz de ﴿عَلَى اللّٰهِ لَاغَيْرِهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ﴾ olan hısn‑ı hasîni himmete melce' ediniz.
516
Sonra da acz ve nefsin i'timâdsızlığından neş'et eden tefvîz ve işi birbirine bırakmak olan düşman‑ı gaddâr gelir. Himmetin elini tutup oturtturur. Siz de ﴿لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ﴾olan hakikat‑i şâhika üzerine çıkarınız. Tâ o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin.
Sonra Allah’ın vazifesine müdâhale etmek olan dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de ﴿اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ﴾وَلَا تَتَاَمَّرْ عَلٰى سَيِّدِكَolan kâr‑âşinâ, vazife‑şinâs olan hakikati gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.
Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezâletin yuvası olan meylü'r‑rahat gelir. Himmeti kaydeder, zindân‑ı sefâlete atar. Siz de ﴿لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴾olanmücâhid‑i âlîcenâbı o cellâd‑ı sehhâra gönderiniz. Evet size meşakkatte büyük rahat var. Zîra fıtratı müteheyyic olan insanın rahatı, yalnız sa'y ve cidâldedir.
اِنَّ لَكُمْ فِي الْمَشَقَّةِ الرَّاحَةَ اِنَّ الْاِنْسَانَ الْمُتَهَيِّجَةَ فِطْرَتُهُ رَاحَتُهُ فِي السَّعْيِ وَالْجِدَالِ(❋)
Sen tâcir misin?
Seyahatimde beni tanıyamayanlar kıyafetime bakıp, beni tâcir zannettiklerinden derdiler ki:
Sen tâcir misin?
Cevab: Evet tâcirim ve hem de kimyagerim.
517
Neyi?
Suâl: “Neyi?”
Cevab: İki madde var, mezcettiriyorum: Bir tiryâk‑ı şâfi, bir elektrik‑i muzî tevellüd eder.
Nerede bulunur?
Suâl: “Nerede bulunur?”
Cevab: Medeniyet ve fazilet çarşısında; cebhesinde insan yazılan, iki ayak üstünde olan sandukadaki, üstüne kalb yazılan siyah veya pırlanta bir kutudadır.
İsimleri nedir?
Suâl: “İsimleri nedir?”
Cevab: Îmân‥ muhabbet‥ sadâkat‥ hamiyet. …
Ceride‑i Seyyâre,Ebû lâ‑şey,İbnü'z‑zaman,Ehu'l‑Acâib,İbn‑ü Ammi'l-GarâibSaid Nursî
518
Eski Said’in matbu eserlerinden birisi elime geçti. Merak ve dikkatle baktım. Bu fıkra hatıra geldi
Emirdağ Lâhikası’ndan
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Eski Said’in matbu' eski eserlerinden birisi elime geçti. Merak ve dikkatle baktım. Bu gelen fıkra kalbe geldi. Münâsibse Mektûbat âhirinde yazılsın.
Evvelâ: Hürriyetin üçüncü senesinde aşâirler arasında meşrûtiyet‑i meşrûayı aşâire tam bildirmek ve kabûl ettirmek için Ertuş aşâiri içinde hususan Gevdan ve Mamhuran’a verdiği ders ve – bin üçyüz yirmidokuzda Matbaa‑i Ebüzziya’da tab'edilen – kırkbir sene evvel tab'edilmiş. Fakat maatteessüf yirmi‑otuz seneden beri arıyordum, bulamamıştım. Bu defa birisi bir nüsha bulup bana göndermiş. Ben de Eski Said kafasını alıp ve Yeni Said’in sünûhâtıyla dikkatle mütâlaa ettim. Anladım ki Eski Said acîb bir hiss‑i kable'l-vukû' ile otuz‑kırk sene sonra şimdi vukû'a gelen vukûât‑ı maddiye ve maneviyeyi hissetmiş. Ve bedevî Ekrâd aşâiri perdesi arkasında bu zamanın medenî perdesini kendilerine maske yapan ve vatan‑perverlik perdesi altında dinsiz ve hakîki bedevî ve hakîki mürteci; yani, bu milleti, İslâmiyetten evvelki âdetlerine sevk eden hâinleri görmüş gibi onlarla konuşup başlarına vuruyor.
Sâniyen: O matbu' eserin yüzbeşinci sahifeden tâ yüzdokuza kadar parçaya dikkatle baktım. O zamanda aşâire ders verdiğim o suâller ve cevablar vaktinde mühim bir velî içlerinde bulunuyormuş. Benim de haberim yok. O makamda şiddetli i'tirâz etti. Dedi:
“Sen ifrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun, bizi de tahkîr ediyorsun. Âhirzamandır. Gittikçe daha fenâlaşacak.”
O vakit ona karşı matbu' kitapta böyle cevab vermiş:
Herkese dünya terakkî dünyası olsun, yalnız bizim için mi tedennî dünyasıdır? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
519
Ey yüzden tâ üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar‑ı hafî-i gaybî ile beni temâşâ eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yûsuf, Ahmed vs. size hitâb ediyorum.
Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgraf ile sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Siz inşâallâh Cennet‑âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaklar. Sizden şunu ricâ ederim ki, mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini mezar taşı denilen, kemiklerimi misâfir eden toprağın kapıcısının başına takınız. ( Yani ihtiyar risalesinin onüçüncü ricâsında beyân ettiği gibi, Medresetü'z‑Zehrâ’nın mekteb‑i ibtidâîsi ve Van’ın yekpâre taşı olan kalesinin altında bulunan Horhor medresemin vefât etmesi ve Anadolu’da bütün medreselerin kapatılması ile vefât etmelerine işâret ederek umumunun bir mezar‑ı ekberi hükmünde olmasına bir alâmet olarak o azametli mezara azametli Van kalesi mezar taşı olmuş.) Ey yüz sene sonra gelenler! Şu kalenin başında bir Medrese‑i Nuriye çiçeğini yapınız. ( Cismen dirilmemiş, fakat rûhen bâkî ve geniş bir hey'ette yaşayan Medresetü'z‑Zehrâ’yı cismânî bir sûrette bina ediniz, demektir.) Zâten Eski Said ekser hayatı o medresenin hayâliyle gitmiş ve o matbu' risalenin yüzkırkyedinci sahifeden tâ yüzelliyedinci sahifeye kadar Medresetü'z‑Zehrâ’nın te'sisine ve faydalarına dair ehemmiyetli hakikatleri yazmış.
Bir fâl‑i hayırdır ki, yirmibeş senelik dehşetli ve medreseleri öldüren istibdâdın kırılması ile Maârif Vekili Tevfik, Van’da Şark Üniversitesi nâmında Medresetü'z‑Zehrâ’yı inşâ etmesine karar vermesi ve ümîdin haricinde reis Celâl dahi mühim mes'eleler içinde Tevfik’in fikrine iştirâk etmesi, Eski Said’in kırk sene evvelki sözü ve ricâsı doğru çıkacağını gösteriyor.
Şimdi kırkbeş sene evvelki cevabının izâhında üç hakikat beyân edilecek.
Birincisi: Eski Said bir hiss‑i kable'l-vukû' ile iki acîb hâdiseyi hissetmiş, fakat rüya‑yı sâdıka gibi tâbire muhtaç imiş. Nasıl bir kırmızı perde ile beyaz veya siyah bir şeye bakılırsa kırmızı görünür. O da siyaset‑i İslâmiye perdesiyle o hakikate bakmış. Hakikatin sûreti bir derece şeklini değiştirmiş. O hazır büyük velî dahi o yanlışını görüp o cihette şiddetle i'tirâz etmiş. İşte o hakikat iki kısımdır:
520
Birincisi: Bu Osmanlı ülkesinde büyük bir parlak nur çıkacak, hattâ hürriyetten evvel pek çok defa talebelere tesellî vermek için “Bir nur çıkacak, gördüğümüz bütün fenâlıklara karşı bu vatana saâdet te'min edecek.” diyordu. İşte kırk sene sonra Risale‑i Nur o hakikati kör gözlere dahi gösterdi.
İşte Nurun zâhiren, kemiyeten dar cihetine bakmayarak hakikat cihetinde keyfiyeten geniş ve fevkalâde menfaatini hissetmesi sûretiyle hem de siyaset nazarıyla bütün memleket‑i Osmaniye’de olacak gibi ifâde etmiş. O büyük velî, onun dar dâireyi geniş tasavvurundan ona i'tirâz etmiş. Hem o zât haklı, hem Eski Said bir derece haklıdır. Çünkü Risale‑i Nur îmânı kurtarması cihetiyle o dar dâiresi mâdem hayat‑ı bâkiye ve ebediyeyi îmânla kurtarıyor. Bir milyon talebesi bir milyar hükmündedir. Yani bir milyon değil, belki bin insanın hayat‑ı ebediyesini te'mine çalışmak, bir milyar insanın hayat‑ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyetine çalışmaktan daha kıymetdâr ve ma'nen daha geniş olması‥ Eski Said’in o rüya‑yı sâdıka gibi olan hiss‑i kable'l-vukû' ile o dar dâireyi bütün Osmanlı memleketini ihâta edeceğini görmüş. Belki inşâallâh, – o görüş – yüz sene sonra Nurların ektiği tohumların sünbüllenmesi ile aynen o geniş dâire nur dâiresi olacak, onun yanlış tâbirini sahîh gösterecek.
İkinci Hakikat: Kırk sene evvel Eski Said bu matbu' kitabetlerinde, İşârâtü'l‑İ'câz’ın baştaki ifâde‑i merâmında ve sâir eserlerinde musırrâne ve mükerreren talebelerine diyordu ki: “Hem maddî, hem manevî büyük bir zelzele‑i ictimâî ve beşerî olacak. Benim dünya terki ile inzivamı ve mücerred kalmamı gıbta edecekler.” diyordu. Hattâ hürriyetin birinci senesinde İstanbul’da Câmiü'l‑Ezher’in Reis-i Ulemâsı olan Şeyh Bahît hazretleri ( R.H. ) İstanbul’da Eski Said’e sordu:
مَا تَقُولُ ف۪ي حَقِّ هٰذِهِ الْحُرِّيَّةِ الْعُثْمَانِيَّةِ وَالْمَدَنِيَّةِ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ ؟
Said cevaben demiş:
اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِدَوْلَةٍ اَوْرُوبَائِيَّةٍ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا وَالْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا
521
Yani: “Osmanlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir?” O vakit Eski Said demiş: “Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir. Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyete hâmiledir. O da bir İslâm devleti doğuracak.” Şeyh Bahît’e söylemiş.
O allâme zât demiş: “Ben de tasdik ediyorum.” Beraberinde gelen hocalara dedi: “Ben bununla münâzara edip galebe edemem.”
Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır Avrupa’dan daha dinden uzak…
İkinci tevellüd de inşâallâh yirmi‑otuz sene sonra çıkacak. Çok emârelerle hem şarkta, hem garbda Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.
Üçüncü Hakikat: Hem Eski Said, hem Yeni Said hem maddî hem manevî büyük bir hâdise Osmanlı memleketinde büyük ve dehşetli ve tahribâtçı bir zelzele‑i beşeriye Osmanlı memleketinde olacak diye hiss‑i kable'l-vukû' ile Eski Said mükerrer ve musırrâne haber veriyordu. Hâlbuki o his ile – nur mes'elesinin aksi ile – gayet geniş dâireyi dar görmüş. Zaman onu İkinci Harb‑i Umumî ile tam tasdik ettiği hâlde onun o çok geniş dâireyi Osmanlı memleketinde gördüğünü şöyle tâbir ediyor ki:
İkinci Harb‑i Umumî beşere ettiği tahribât‑ı azîme gerçi çok geniştir. Fakat hayat‑ı dünyeviyeye ve bekàsız medeniyete baktığı cihetinde Osmanlıdaki tahribâta nisbeten dardır. Osmanlıdaki manevî zelzele hayat‑ı ebediye ve saâdet‑i bâkiyenin zararına bir tahribât ve bir zelzele‑i maneviye-i İslâmiye ma'nen o İkinci Harb‑i Umumî’den daha dehşetli olmasından Eski Said’in o sehvini tashih ediyor ve rüya‑yı sâdıkasını tam tâbir ediyor ve o hiss‑i kable'l-vukû'unu gözlere gösteriyor. Ve o mu'teriz ehl‑i velâyeti zâhiren haklı fakat hakikaten Eski Said’in o hissi daha haklı olduğunu isbâtla, o velî zâtın i'tirâzını tam reddediyor.
Said Nursî
522
Hulûsi Bey’in Fıkraları
Barla Lâhikası’ndan
Risale‑i Nur Kur’ân eczanesinden verilen ilaçtır
Risale‑i Nur mektûblarından bu mektûbunuzun bendeki te'sirlerini hülâsaten arzedeyim:
Sıhhat ve âfiyetinizin devamı, şükrümü; bu gibi mesâilin hallini isteyenlerin vücûdu, ümîdimi; nazarımda ilim sayılacak herşeyi sizden öğrendiğim için bu vesile ile hakikat sahasındaki ma'lûmâtımı; hasbe'l‑beşeriye fütûr hâsıl oluyorsa, şevkimi; hasta bir talebeniz olduğumdan Kur'ânın eczâhânesinden verdiğiniz bu ilâçlarınızla sıhhatimi; matbaha‑i Kur'ân’dan intihâb buyurduğunuz bu gıdâlarla bütün hâsselerimin kuvvetini, hayatın beş derecesini de ta'lim, mevtin itibarî bir keyfiyet olduğunu tefhim, i'dâm‑ı ebedînin mutasavver olamayacağına kalbimi takvîm buyurduktan sonra Allah için muhabbetin her hâlde bu hayat derecelerinde de devam ederek hayat‑ı bâkiyede bâkî meyvesini vereceğini işâret buyurmakla müddet‑i hayatımı nihâyetsiz artırmağa sebeb olmuştur.
Risale‑i Nur ile ihdâ buyurduğunuz duâlar, zâten her gün sevgili Üstadı düşünmeğe kâfî gelmektedir. Kur'ânın nihâyetsiz füyûzâtından, tükenmez hazinesinden inâyet‑i Hak’la edindiğiniz ve tebliğe me'zun olduğunuz mânâları, cevherleri göstermekle, bildirmekle de bu bîçâre ve müştâk talebe ve kardeşinize sonuna kadar ders vermek istediğinizi izhâr ediyorsunuz ki: Bu sûretle de ebeden ve teşekkürle gözümün önünden, hayâlimden ayrılmamaklığınız te'min edilmiş olunuyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
523
Risale‑i Nur hizmetinde bulunmak Kur’ân hesabına bir hizmetkârlıktır
Muvâsalatımın ilk gecesi pederimin misâfirlerine tahsîs eylediği odaya devam eden zevâta – mütevekkilen alallâh – akşam ile yatsı arasında Risale‑i Nuru okumağa başladım.
Sevgili Üstadım! Evvelce arzettiğim vechile ben artık bir şey için yaşadığımı zannediyorum. O da Üstadım olan dellâl‑ı Kur'ân’ın vazife‑i memure-i maneviyesini îfâda kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesabına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibarettir. Orada bulunduğunuz müddetçe Hazret‑i Kur'ân’dan hakikat‑i îmân ve İslâm hesabına vâki olacak istihrâc ve tecelliyâttan mahrum bırakılmamaklığımı hàssaten istirham ediyorum. İnşâallâh müstecâb olan duânızla Allâh‑u Zülcelâl, Risale‑i Nur hizmetinde ümîd ve arzu ettiğim neticeye vâsıl, merhum ve mağfûr Abdurrahman gibi âhir nefeste îmân ve tevfik ve saâdet‑i bâkiyede iki cihan serveri Nebi‑yi Ekremimiz Muhammedüni'l‑Mustafa ( Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem ) Efendimize ve siz muhterem Üstadımın arkasında ve yakınında komşuluk vermek sûretiyle âmâl‑i hakîkiyeye nâil buyurur.
Risale‑i Nur gerçi zâhiren sizin eserinizdir; fakat nasıl ki, Kur'ân‑ı Mübîn Allah’ın kelâmı iken Seyyid‑i Kâinât, Eşref‑i Mahlûkat Efendimiz nâsa tebliğe vâsıta olmuştur; siz de bu asırda yine o Furkàn‑ı Azîm’in nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr‑i Hak’la hitâb ediyorsunuz. Öyle ise, O Hakîm‑i Rahîm, size bu eseri yaptırtan, o nurları ayak altında bıraktırmaz; elbette ve elbette fânîlerden belki de hiç ümîd edilmediklerden sâhibler, hâfızlar, ikinci üçüncü hattâ onuncu derecede mübelliğler, nâşirler halk buyurur i'tikàdındayım.
524
Zaman imanı kurtarmak zamanıdır
Evet İslâmiyet gibi bir àlî tarîkim, acz ve fakrı Allah’a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyidü'l‑Mürselîn gibi bir rehberim, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe‑i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var.
Üstadım, bana ve dinleyen her zevi'l‑ukùle, “Tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Beş vakit namazını hakkıyla edâ et, namazın nihâyetindeki tesbihleri yap, ittibâ'‑ı sünnet et, yedi kebâiri işleme” dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risaletü'n‑Nur ile verilen derslere, Kur'ân’dan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlere karşı Allah’ın tevfikiyle can u dilden “belî” dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak “Üstad” dedim. Hatâ etmedim, isabet ettim.
Sözler yanında yazılan yazılar Sözler’e nazaran çok sönük kalır
Gönül isterdi ki, o muazzam Sözler’e sönük yazılarımla biraz uzun cevab yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kàbiliyetimin azlığı, isti'dâdımın kısalığı, iktidarımın noksanlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazifelerin taht‑ı te'sirinde dimağım meşgul ve âdeta meşbû' olduğundan o mübârek cevherlerinize mukâbil âdi boncuk bile ibraz edemeyeceğim.
Biliyorsunuz ki, çok ifâdelerimde sizi taklid ettiğim birinci sebebi, merbûtiyet‑i hàlisânemin; ikinci sebebi, kudret‑i kalemiyemin kifâyetsizliğidir. Fakat mübârek Yirmidördüncü Sözde misâli geçen fakir gibi ben de derim: Ey sevgili Üstadım! Gücüm yetişse elimden gelse bütün o nurlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size ma'ruzâtta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muâmele buyurunuz.
Hulûsi
525
Hutbe‑i Şâmiye
Risale‑i Nur Külliyatından
Hutbe‑i Şâmiye
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1911
İlk Baskı: 1911
526
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu Hutbe‑i Şâmiye eseri, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin otuzbeş yaşında iken 52 sene evvel Şam’da, Şam ulemâsının ısrarı üzerine Câmi‑i Emevî’de îrâd ettiği bir hutbedir.
Çok büyük bir ehemmiyeti hâiz olması hasebiyle o zaman Şam’da bir hafta içinde iki defa tab'edilmiştir. Bilâhare müellif Bediüzzaman Said Nursî tarafından tercümesi neşredilmiştir.
527
Arabî Hutbe‑i Şâmiye’nin Mukaddimesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّايُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kırk sene evvel Şam’daki Câmi‑i Emevî’de Şam ulemâsının ısrarıyla, içinde yüz ehl‑i ilim bulunan onbin adama yakın bir azîm cemâate verilen bu Arabî ders risalesindeki hakikatleri, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Eski Said hissetmiş, kemâl‑i kat'iyyetle müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o hakikatler görünecek zannetmiş. Hâlbuki iki Harb‑i Umumî ve yirmibeş sene bir istibdâd‑ı mutlak, o hiss‑i kable'l-vukû'un kırk‑elli sene te'hirine sebeb olmuş ve şimdi o zamandaki verdiği haberlerin aynen tezâhürleri Âlem‑i İslâmiyet’te başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327’ye bedel, 1371’de ve Câmi‑i Emevî yerine Âlem‑i İslâm câmiinde üçyüz yetmiş milyon bir cemâate hakikatli ve taze bir ders‑i ictimâî ve İslâmîdir, diye tercümesini neşretmek zamanıdır tahmin ederim.
Said Nursî
528
Gayet Mühim Bir Suâle Verilen Çok Ehemmiyetli Bir Cevab
Gayet mühim bir suâle verilen çok ehemmiyetli bir cevabı burada yazmağa münâsebet geldi. Çünkü kırk sene evvel Eski Said, o dersinde bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurun hàrika derslerini ve te'sirâtını görmüş gibi bahsediyor. Onun için o suâl ve cevabı yazacağız. Şöyle ki:
Çoklar tarafından hem bana, hem bazı Nur kardeşlerime suâl etmişler ve ediyorlar:
“Neden bu kadar muârızlara karşı ve muannid feylesoflara ve ehl‑i dalâlete mukâbil Risale‑i Nur mağlûb olmuyor? Milyonlar kıymetdâr hakîki kütüb‑ü îmâniye ve İslâmiye’nin intişarlarına bir derece sed çektikleri hâlde; sefâhet ve hayat‑ı dünyeviyenin lezzetleriyle çok bîçâre gençleri ve insanları hakàik‑ı îmâniyeden mahrum bıraktıkları hâlde; en şiddetli hücum ve en gaddârâne muâmele ve en ziyâde yalanlarla ve aleyhinde yapılan propagandalarla Risale‑i Nuru kırmak, insanları ondan ürkütmek ve vazgeçirmeye çalıştıkları hâlde, hiçbir eserde görülmediği bir tarzda Risale‑i Nurun intişarı, hattâ çoğu el yazması ile altıyüz bin nüsha risalelerinden kemâl‑i iştiyak ile perde altında intişar etmesi ve dâhil ve hariçte kemâl‑i iştiyak ile kendini okutturması hikmeti nedir? Sebebi nedir?” diye bu meâlde çok suâllere karşı “elcevab” deriz ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in sırr‑ı i'câzıyla hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nur; bu dünyada bir manevî cehennemi, dalâlette gösterdiği gibi; îmânda dahi bu dünyada manevî bir cennet bulunduğunu isbât ediyor. Ve günahların ve fenâlıkların ve haram lezzetlerin içinde, manevî elîm elemleri gösterip hasenât ve güzel hasletlerde ve hakàik‑ı şerîatın amelinde cennet lezâizi gibi manevî lezzetler bulunduğunu isbât ediyor. Sefâhet ehlini ve dalâlete düşenlerini – o cihetle – aklı başında olanlarını kurtarıyor. Çünkü bu zamanda iki dehşetli hâl var:
529
Birincisi
Âkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat‑ı insaniye, akıl ve fikre galebe ettiğinden ehl‑i sefâheti sefâhetinden kurtarmanın çare‑i yegânesi; aynı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlûb etmektir. Ve ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا﴾ âyetinin işâretiyle; bu zamanda âhiretin elmas gibi ni'metlerini, lezzetlerini bildiği hâlde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih etmek, ehl‑i îmân iken ehl‑i dalâlete o hubb‑u dünya ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare‑i yegânesi, dünyada dahi cehennem azâbını ve elemlerini göstermekle olur ki; Risale‑i Nur o meslekten gidiyor.
Yoksa bu zamandaki küfr‑ü mutlakın ve fenden gelen dalâletin ve sefâhetten gelen tiryâkiliğin inâdı karşısında, Cenâb‑ı Hakk’ı tanıttırdıktan sonra ve Cehennem’in vücûdunu isbât ile ve onun azâbı ile insanları fenâlıktan, seyyiâttan vazgeçirmek; ondan, belki yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, “Cenâb‑ı Hak, Gafûru'r‑Rahîm’dir, hem Cehennem pek uzaktır.” der, sefâhetine devam edebilir. Kalbi, rûhu hissiyatına mağlûb olur.
İşte Risale‑i Nurdaki ekser muvâzeneler küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefis‑perest insanları dahi o menhus, gayr‑ı meşrû lezzetlerden ve sefâhetlerden bir nefret verip aklı başında olanları tevbeye sevkeder.
O muvâzenelerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Söz’lerdeki küçük muvâzeneler ve Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’ndaki uzun muvâzene; en sefîh ve dalâlette giden adamı da ürkütüyor, dersini kabûl ettiriyor.
Meselâ: Âyet‑i Nur’daki seyahat‑ı hayâliye ile hakikat olarak gördüğü vaziyetleri gayet kısaca işâret edeceğiz. Tafsîlini isteyen Sikke‑i Gaybiye’nin âhirine baksın.
530
Ezcümle: O seyahat‑ı hayâliyede, rızka muhtaç hayvanat âlemini gördüğüm vakit, maddî felsefe ile baktım; hadsiz ihtiyacât ve şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o zîhayat âlemini bana çok acıklı ve elîm gösterdi. Ehl‑i dalâlet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryâd eyledim. Birden Hikmet‑i Kur'âniye ve îmânın dûrbîni ile gördüm ki: Rahmân ismi, Rezzâk burcunda parlak bir güneş gibi tulû' etti. O aç, bîçâre zîhayat âlemini rahmet ışığıyla yaldızladı.
Sonra hayvanat âlemi içinde, yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn ve elîm ve herkesi rikkat ve acımağa getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Ehl‑i dalâletin nazarıyla baktığıma “eyvâh” dedim. Birden îmân bana bir gözlük verdi, gördüm ki; Rahîm ismi şefkat burcunda tulû' etti. O kadar güzel ve şirin bir sûrette o acı âlemi sevinçli âleme çevirip ışıklandırdı ki; şekvâ ve acımak ve hüzünden gelen göz yaşlarımı, sevinç ve şükrün lezzetlerinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi insan âlemi bana göründü. Ehl‑i dalâletin dûrbîni ile baktım. O âlemi o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki; en derin kalbimden feryâd ettim. “Eyvâh!” dedim. Çünkü, insanlarda ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet‑i ebediyeyi ve Cennet’i gayet ciddi isteyen himmetleri ve fıtrî isti'dâdları ve fıtrî had konulmayan, serbest bırakılan kuvveleri ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyaçları ve za'f ve aczleriyle beraber hücumlarına ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâları ile beraber gayet kısa bir ömür, her gün ve her saat ölüm endişesi altında, gayet dağdağalı bir hayat, yaşamak için gayet perîşan bir maîşet içinde kalbe, vicdâna en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsını çekmek içinde – ehl‑i gaflet için zulümât‑ı ebediye kapısı sûretinde görülen – kabre ve mezaristana bakıyorlar. Birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar.
531
İşte, bu insan âlemini bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklımla, bütün letâif‑i insaniyem, belki bütün zerrât‑ı vücûdum feryâd ile ağlamağa hazır iken, birden Kur'ân’dan gelen Nur ve kuvvet‑i îmân o dalâlet gözlüğünü kırdı, kafama bir göz verdi. Gördüm ki; Cenâb‑ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda‥ Rahmân ismi Kerîm burcunda‥ Rahîm ismi Gafûr burcunda, yani mânâsında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda birer güneş gibi tulû' ettiler. O karanlıklı insan âlemi içinde çok âlemler bulunan umumunu ışıklandırdılar, şenlendirdiler. Cehennemî hâletleri dağıtıp, nurânî âhiret âleminden pencereler açıp o perîşan insan dünyasına nurlar serptiler. Zerrât‑ı kâinât adedince, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ، اَلشُّكْرُ لِلّٰهِ dedim‥ ve aynelyakìn gördüm ki; îmânda manevî bir cennet ve dalâlette manevî bir cehennem bu dünyada da vardır, yakìnen bildim.
Sonra küre‑i arzın âlemi göründü. O seyahat‑ı hayâliyemde dine itâat etmeyen felsefenin, karanlıklı kavânîn‑i ilmiyeleri, hayâlime dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli hareketiyle, yirmibeş bin sene mesâfeyi bir senede gezip devreden ve her vakit dağılmağa ve parçalanmaya müstaid ve içi zelzeleli, çok ihtiyar ve çok yaşlı küre‑i arz içinde ve o dehşetli gemi üstünde kâinâtın hadsiz boşluğunda seyahat eden bîçâre nev'‑i insan vaziyeti bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı. Felsefenin gözlüğünü yere vurdum, kırdım. Birden Hikmet‑i Kur'âniye ile ışıklanmış bir göz ile baktım, gördüm ki: Hàlık‑ı Arz ve Semâvât’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü's‑Semâvâti ve'l-Ard ve Musahhirü'ş‑Şemsi ve'l-Kamer isimleri; rahmet, azamet, rubûbiyet burçlarında güneş gibi tulû' ettiler. O karanlıklı, vahşetli, dehşetli âlemi öyle ışıklandırdılar ki; o hâlette, benim îmânlı gözüme küre‑i arz gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzâkı içinde bir seyahat gemisi ve tenezzüh ve keyif ve ticâret için müheyyâ edilmiş ve zîrûhları güneşin etrafında, memleket‑i Rabbâniye’de gezdirmek ve yaz ve bahar ve güzün mahsulâtını rızık isteyenlere getirmek için bir gemi, bir tayyare, bir şimendifer hükmünde gördüm. Küre‑i arzın zerrâtı adedince اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ dedim.
532
İşte buna kıyâsen, Risale‑i Nurda pek çok muvâzenelerle ehl‑i sefâhet ve dalâlet, dünyada dahi bir manevî cehennem içinde azâb çektiklerini ve ehl‑i îmân ve salâhat, dünyada dahi bir manevî cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve îmânın tecelliyâtıyla ve cilveleriyle, manevî cennet lezzetleri tadabilirler. Belki, derece‑i îmânlarına göre istifade edebilirler.
Fakat, bu fırtınalı zamanın hissi ibtal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, ibtal‑i his nev'inden bir sersemlik vermiş ki; ehl‑i dalâlet manevî azâbını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl‑i hidayete dahi gaflet basıyor, hakîki lezzetini takdir edemiyor.
Bu Asırda İkinci Dehşetli Hâl
Eski zamanda küfr‑ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr‑ü inâdîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek azdı. Onun için, eski İslâm muhakkìklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfî olurdu. Küfr‑ü meşkûku çabuk izâle ederlerdi. Allah’a îmân umumî olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve Cehennem azâbını ihtar etmekle çokları sefâhetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi.
533
Şimdi ise; eski zamanda bir memlekette bir kâfir‑i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide, fen ve ilim ile dalâlete girip inâd ve temerrüd ile hakàik‑ı îmâna karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyâde olmuş. Bu mütemerrid inâdcılar, fir'avunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalâletleriyle hakàik‑ı îmâniyeye karşı muâraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi – bu dünyada onların temellerini parça parça edecek – bir hakikat‑i kudsiye lâzımdır ki; onların tecâvüzâtını durdursun ve bir kısmını îmâna getirsin.
İşte, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki; bu zamanın tam yarasına bir tiryâk olarak Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir mu'cize‑i maneviyesi ve lemeâtı bulunan Risale‑i Nur, pek çok muvâzenelerle, en dehşetli muannid, mütemerridleri, Kur'ân’ın elmas kılıncı ile kırıyor. Ve kâinât zerreleri adedince vahdâniyet‑i İlâhiye’ye ve îmânın hakikatlerine hüccetleri, delilleri gösteriyor ki; yirmibeş seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlûb olmayıp galebe etmiş.
Evet Risale‑i Nurda îmân ve küfür muvâzeneleri ve hidayet ve dalâlet mukayeseleri, bu mezkûr hakikati bilmüşâhede isbât ediyor. Meselâ; Yirmiikinci Söz’ün İki Makamı’nın Bürhânları ve Lem'alarına ve Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’na ve Otuzüçüncü Mektûb’un Pencerelerine ve Asâ‑yı Mûsa’nın onbir Hüccetine, sâir muvâzeneler kıyâs edilse ve dikkat edilse, anlaşılır ki; bu zamanda küfr‑ü mutlakı ve mütemerrid dalâletin inâdını kıracak, parçalayacak Risale‑i Nurda tecellî eden hakikat‑i Kur'âniye’dir.
534
İnşâallâh, nasıl Tılsımlar Mecmuası’nda, dinin mühim tılsımlarını ve hilkat‑i âlemin muammâlarını keşfeden parçalar, o mecmuada toplanmış. Aynen öyle de, ehl‑i dalâletin dünyada dahi cehennemlerini ve ehl‑i hidayetin dünyada lezâiz‑i cennetlerini gösteren ve îmân, Cennet’in bir manevî çekirdeği ve küfür ise, Cehennem zakkumunun bir tohumu olduğunu gösteren Nurun o gibi parçaları, kısacık bir tarzda, bir mecmuacık olarak yazılacak ve inşâallâh neşredilecek.
535
Arabî Hutbe‑i Şâmiye Eserinin Tercümesi
﴿﷽﴾
Bütün zîhayatlar hayatlarının lisân‑ı hâlleriyle Hàlık’larına takdim ettikleri manevî hediyelerini ve lisân‑ı hâlle hamd ve şükürlerini, O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a biz de takdim ediyoruz ki, demiş: ﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ﴾ Yani, Rahmet‑i İlâhiye’den ümîdinizi kesmeyiniz. Hem hadsiz salât ü selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.M.) üzerine olsun ki, demiş: جِئْتُ لِاُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْاَخْلَاقِ Yani; benim insanlara Cenâb‑ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk‑ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmîl etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır.
Hamd ve salâttan sonra: Ey bu Câmi‑i Emevî’de bu dersi dinleyen Arab kardeşlerim! Ben haddimin fevkınde bu minbere ve bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünkü size ders vermek haddimin fevkındedir. Belki içinizde yüze yakın ulemâ bulunan cemâate karşı benim misâlim, medreseye giden bir çocuğun misâlidir ki; o sabî çocuk sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip, okuduğu dersini babasına arzeder. Tâ doğru ders almış mı? Almamış mı? Babasının irşadını veya tasvîbini bekler. Evet bizler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslâm milletlerinin üstadlarısınız. İşte ben de aldığım dersimin bir kısmını sizler gibi üstadlarımıza şöyle beyân ediyorum:
536
Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat‑ı ictimâiye medresesinde ders aldım ve bildim ki; ecnebîler, Avrupalılar terakkîde istikbâle uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn‑u vustâda durduran ve tevkîf eden; altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
Birincisi: Ye'sin, (ümîdsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.
İkincisi: Sıdkın hayat‑ı ictimâiye-i siyâsiyede ölmesi.
Üçüncüsü: Adâvete muhabbet.
Dördüncüsü: Ehl‑i îmânı birbirine bağlayan nurânî râbıtaları bilmemek.
Beşincisi: Çeşit çeşit sârî hastalıklar gibi intişar eden istibdâd.
Altıncısı: Menfaat‑i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da bir tıb fakültesi hükmünde, hayat‑ı ictimâiyemizde, eczâhâne‑i Kur'âniye’den ders aldığım “altı kelime” ile beyân ediyorum. Muâlecenin esâsları onları biliyorum.
Birinci Kelime: “El‑Emel”
Birinci Kelime: “El‑Emel” yani Rahmet‑i İlâhiye’den kuvvetli ümîd beslemek. Evet ben kendi hesabıma aldığım dersime binâen: Ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem‑i İslâmın saâdet‑i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâm’ın terakkîsi, onların intibâhıyla olan Arab’ın saâdetinin fecr‑i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin burnunun rağmına olarak (Hâşiye) ben dünyaya işittirecek derecede kanâat‑ı kat'iyyemle derim:
537
İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak. Ve hâkim, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Öyle ise şimdiki kader‑i İlâhî ve kısmetimize râzı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbâl, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş. Bu da'vâma çok bürhânlardan ders almışım. Şimdi o bürhânlardan mukaddemâtlı bir buçuk bürhânı zikredeceğim. O bürhânın mukaddemâtına başlıyoruz:
İşte, İslâmiyet’in hakàikı hem ma'nen, hem maddeten terakkî etmeye kàbil ve mükemmel bir isti'dâdı var.
Birinci Cihet Olan Ma'nen Terakkî
Birinci Cihet Olan Ma'nen Terakkî İse: Biliniz! Hakîki vukûâtı kaydeden tarih, hakikate en doğru şâhiddir. İşte tarih bize gösteriyor. Hattâ, Rus’u mağlûb eden Japon başkumandanının, İslâmiyetin hakkâniyetine şehâdeti de şudur ki:
“Hakikat‑i İslâmiyetin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde Ehl‑i İslâm temeddün edip terakkî ettiğini tarih gösteriyor. Ve Ehl‑i İslâm’ın Hakikat‑i İslâmiyede za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor.” Sâir dinler ise bil'akistir. Yani salâbet ve taassublarının zaafiyeti nisbetinde temeddün ve terakkî ettikleri gibi, dinlerine salâbet ve taassublarının kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere ma'rûz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş.
Hem Asr‑ı Saâdet’ten şimdiye kadar hiçbir tarih bize göstermiyor ki; bir Müslümanın muhâkeme‑i akliye ile ve delil‑i yakìnî ile ve İslâmiyet’e tercih etmekle eski ve yeni ayrı bir dine girdiğini tarih göstermiyor. Avâmın delilsiz, taklidî bir sûrette başka dine girmesinin bu mes'elede ehemmiyeti yok. Dinsiz olmak da başka mes'eledir. Hâlbuki, bütün dinlerin etbâ'ları ise – hattâ en ziyâde dinine taassub gösteren İngilizlerin ve eski Rusların – muhâkeme‑i akliye ile İslâmiyet’e dâhil olduklarını ve günden güne, bazı zaman takım takım kat'î bürhân ile İslâmiyet’e girdiklerini tarihler bize bildiriyorlar. (Hâşiye)
538
Eğer biz ahlâk‑ı İslâmiye’nin ve hakàik‑ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre‑i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler.
Hem nev'‑i beşer, hususan medeniyet fenlerinin îkazâtıyla uyanmış, intibâha gelmiş, insaniyetin mâhiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar ve olamazlar. Ve en dinsizi de, dine ilticâ etmeğe mecburdur. Çünkü acz‑i beşerî ile beraber hadsiz musîbetler ve onu inciten haricî ve dâhilî düşmanlara karşı istinâd noktası; ve fakrıyla beraber, hadsiz ihtiyacâta mübtelâ ve ebede kadar uzanmış arzularına medet ve yardım edecek istimdâd noktası, yalnız ve yalnız Sâni'‑i Âlemi tanımak ve îmân etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok!‥
Kalbin sadefinde din‑i hakkın cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddî‑manevî kıyâmetler kopacak ve hayvanatın en bedbahtı, en perîşanı olacak.
539
Hâsıl‑ı kelâm: Beşer bu asırda harblerin ve fenlerin ve dehşetli hâdiselerin îkazâtıyla uyanmış ve insaniyetin cevherini ve câmi' isti'dâdını hissetmiş. Ve insan, acîb cem'iyetli isti'dâdıyla yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış; belki ebede meb'ûstur ki, ebede uzanan arzular, mâhiyetinde var. Ve bu dar, fânî dünya, insanın nihâyetsiz emel ve arzularına kâfî gelmediğini herkes bir derece hissetmeğe başlamış.
Hattâ insaniyetin bir kuvâsı ve hàdimi olan kuvve‑i hayâliyeye denilse: “Sana dünya saltanatı ile beraber bir milyon sene ömür olacak, fakat sonunda hiç dirilmeyecek bir sûrette bir i'dâm senin başına gelecek.” Elbette hakîki insaniyetini kaybetmeyen ve intibâha gelmiş o insanın hayâli, sevinç ve beşârete bedel, derinden derine teessüf ve eyvâhlarla saâdet‑i ebediyenin bulunmamasına ağlayacak.
İşte bu nükte içindir ki, herkesin kalbinde derinden derine bir din‑i hakkı aramak meyli çıkmış. Herşeyden evvel, ölüm i'dâmına karşı din‑i haktaki bir hakikati arıyor ki kendini kurtarsın. Şimdiki hâl‑i âlem bu hakikate şehâdet eder.
Kırkbeş sene sonra, tamamıyla beşerin bu ihtiyac‑ı şedîdini dinsizliğin zuhûruyla küre‑i arzın kıt'aları ve devletleri birer insan gibi hissetmeğe başlamışlar. Hem âyât‑ı Kur'âniye, başlarında ve âhirlerinde beşeri aklına havâle eder, “Aklına bak” der, “Fikrine, kalbine müracaat et, meşveret et, onunla görüş ki, bu hakikati bilesin” diyor.
Meselâ: Bakınız, o âyetlerin başında ve âhirlerinde diyor ki: “Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, hakikati bilesiniz.” “Biliniz” ve “Bil” hakikatine dikkat et. “Acaba neden beşer bilemiyorlar, cehl‑i mürekkebe düşüyorlar? Neden taakkul etmiyorlar, dîvâneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye kör olmuşlar? Neden insan sergüzeşt‑i hayatında, hâdisât‑ı âlemden tahattur ve tefekkür etmiyor ki, istikamet yolunu bulsun. Neden tefekkür ve tedebbür ve aklen muhâkeme etmiyorlar, dalâlete düşüyorlar. Ey insanlar ibret alınız! Geçmiş kurûnlardan ibret alıp gelecek manevî belâlardan kurtulmağa çalışınız!” mânâsında gelen âyetlerin bu cümlelerine kıyâsen çok âyetlerde beşeri aklına, fikriyle meşverete havâle ediyor.
540
Ey bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem‑i İslâm’ın câmi‑i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler!
Hâsıl‑ı kelâm: Biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik‑ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efrâdları gibi ruhbanları taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân‑ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmişbirde fecr‑i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr‑i kâzib de olsa, otuz‑kırk sene sonra fecr‑i sâdık çıkacak.
Evet, Hakàik‑ı İslâmiyet’in mâzi kıt'asını tamamen istilâsına sekiz dehşetli mânialar mümânaat ettiler.
Birinci, İkinci, Üçüncü Mâniler: Ecnebîlerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mâni, mârifet ve medeniyetin mehâsini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.
Dördüncü ve Beşinci Mâniler: Papazların ve rûhâni reislerin riyâsetleri ve tahakkümleri ve ecnebîlerin körü körüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mâni dahi fikr‑i hürriyet ve meyl‑i taharrî-i hakikat, nev'‑i beşerde başlamasıyla zevâl bulmaya başlıyor.
541
Altıncı, Yedinci Mâniler: Bizdeki istibdâd ve şerîatın muhâlefetinden gelen sû‑i ahlâkımız mümânaat ediyordular. Bir şahıstaki münferid istibdâd kuvveti şimdi zevâl bulması, cemâat ve komitenin dehşetli istibdâdlarının otuz‑kırk sene sonra zevâl bulmasına işâret etmekle ve hamiyet‑i İslâmiye’nin şiddetli feverânı ile ve sû‑i ahlâkın çirkin neticeleri görülmesiyle bu iki mâni de zevâl buluyor ve bulmaya başlamış. İnşâallâh tam zevâl bulacak.
Sekizinci Mâni: Fünûn‑u cedîdenin bazı müsbet mesâili, hakàik‑ı İslâmiyenin zâhirî mânâlarına muhâlif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zaman‑ı mâzideki istilâsına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre‑i Arza emr‑i İlâhî ile nezârete memur “Sevr” ve “Hût” nâmlarında iki rûhâni melâikeyi, dehşetli cismânî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl‑i fen ve felsefe hakikati bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar.
Bu misâl gibi yüz misâl var ki, hakikati bilindikten sonra en muannid feylesof da teslîm olmağa mecbur oluyor. (Hattâ Risale‑i Nur, “Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi”nde fennin iliştiği bütün âyetlerin her birisinin altında Kur'ân’ın bir lem'a‑i i'câzını gösterip, ehl‑i fennin medâr‑ı tenkid zannettikleri Kur'ân‑ı Kerîm’in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatleri izhâr edip en muannid feylesofu da teslîme mecbur ediyor. Meydândadır, isteyen bakabilir ve baksın; bu mâni, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün.)
Evet, bazı muhakkìkîn‑i İslâmiye’nin bu yolda te'lifâtları var. Bu sekizinci dehşetli mânianın zîr ü zeber olacağına emâreler görünüyor.
542
Evet, şimdi olmasa da otuz‑kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o sekiz mânileri mağlûb edip dağıtmak için; taharrî‑i hakikat meyelânını ve insafı ve muhabbet‑i insaniyeti, o sekiz düşman tâifesinin sekiz cebhesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek.
Evet meşhûrdur ki: “En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehâdet etsin.”
İşte yüzer misâllerinden iki misâl:
Birincisi: Ondokuzuncu Asr’ın ve Amerika Kıt'asının en meşhûr feylesofu Mister Karlayl, en yüksek sadâsıyla çekinmeyerek feylesoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:
“İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sâir dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak, İslâmiyet’in hakkı imiş. Çünkü sâir dinler – fakat Kur'ân’ın tasdikine mazhar olmayan kısmı – hiç hükmündedir.”
Hem Mister Karlayl yine diyor: “En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı, Muhammed’in (A.S.M.) sözüdür. Çünkü, hakîki söz, onun sözleridir.”
Hem yine de diyor ki:
“Eğer hakikat‑i İslâmiyette şübhe etsen, bedîhiyât ve zarûriyât‑ı kat'iyyede iştibâh edersin. Çünkü en bedîhî ve zarûrî bir hakikat ise, İslâmiyet’tir.”
İşte bu meşhûr feylesof, İslâmiyet hakkında bu şehâdetini eserinde müteferrik yerde yazmış.
İkinci Misâl: Avrupa’nın asr‑ı âhirde en meşhûr bir feylesofu Prens Bismark diyor ki:
543
“Ben bütün Kütüb‑ü Semâviyeyi tedkik ettim. Tahrif olmalarına binâen beşerin saâdeti için aradığım hakîki hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) Kur'ân’ını umum kütüblerin fevkınde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saâdetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zarûriyâtını inkâr etmiş olurlar. Yani Kur'ân Allah kelâmı olduğu bedîhîdir.”
İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları, Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkìkleri mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvânlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki; istikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim olacak ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevkedecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve hurâfâttan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki, Kur'ân’a tâbi olur, ittifak eder.
İkinci Cihet: Yani Maddeten İslâmiyet’in Terakkîsi
İkinci Cihet: Yani maddeten İslâmiyetin terakkîsinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki, maddeten dahi İslâmiyet istikbâle hükmedecek. “Birinci Cihet”, maneviyat cihetinde terakkiyâtı isbât ettiği gibi; bu “İkinci Cihet” dahi maddî terakkiyâtını ve istikbâldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünkü Âlem‑i İslâm’ın şahs‑ı manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli ve kırılmaz “beş kuvvet” ictimâ' ve imtizaç edip yerleşmiş: (Hâşiye)
544
Birincisi: Bütün kemâlâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakîki bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle techiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mâhiyette bulunan Hakikat‑i İslâmiyettir.
İkinci Kuvvet: Medeniyet ve san'atın hakîki üstadı ve vesilelerin ve mebâdîlerin tekemmülüyle cihâzlanmış olan şedîd bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsâbaka sûretinde beşere yüksek maksadları ders veren ve o yolda çalıştıran ve istibdâdâtı parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsâbaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelânıyla techiz edilen “üçüncü kuvvet”, yalnız hürriyet‑i şer'iyedir. Yani, insaniyete lâyık en yüksek kemâlâta olan meyil ve arzu ile cihâzlanmış olmak.
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihâzlanmış Şehâmet‑i Îmâniyedir. Yani tezellül etmemek; haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelîl etmemek. Yani hürriyet‑i şer'iyenin esâsları olan müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçârelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
545
Beşinci Kuvvet: İzzet‑i İslâmiye’dir ki, İ'lâ‑yı Kelimetullâhı ilân ediyor. Ve bu zamanda İ'lâ‑yı Kelimetullâh, maddeten terakkîye mütevakkıf ve medeniyet‑i hakîkiyeye girmekle İ'lâ‑yı Kelimetullâh edilebilir. İzzet‑i İslâmiye’nin îmân ile kat'î verdiği emri, elbette Âlem‑i İslâm’ın şahs‑ı manevîsi, o kat'î emri istikbâlde tam yerine getireceğine şübhe edilmez.
Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyet’in terakkîsi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inâdını kırmak ve tecâvüzâtını def'etmek; silâh ile, kılınç ile olmuş. İstikbâlde; silâh, kılınç yerine hakîki medeniyet ve maddî terakkî ve hak ve hakkâniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlûb edip dağıtacak.
Biliniz ki:
Bizim muradımız, medeniyetin mehâsini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiâtları değil ki; ahmaklar o seyyiâtları, o sefâhetleri mehâsin zannedip, taklid edip malımızı harâb ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip, seyyiâtı hasenâtına râcih gelmekle, beşer iki Harb‑i Umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallâh istikbâldeki İslâmiyet’in kuvvetiyle medeniyetin mehâsini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh‑u umumîyi de te'min edecek.
Evet, Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüdâ üstüne te'sis edilmediğinden; belki heves ve hevâ, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiâtı hasenâtına galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medâr, bir delil hükmündedir ve az vakitte galebe edecektir.
Acaba istikbâle karşı ehl‑i îmân ve İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyâta vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbâb varken ve demiryolu gibi istikbâl saâdetine yol açıldığı hâlde, nasıl me'yûs olup ye'se düşüyorsunuz ve Âlem‑i İslâmın kuvve‑i maneviyesini kırıyorsunuz? Ve ye's ve ümîdsizlikle zannediyorsunuz ki, “Dünya herkese ve ecnebîlere terakkî dünyasıdır; fakat, yalnız bîçâre Ehl‑i İslâm için tedennî dünyası oldu!” diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz.
546
Mâdem meylü'l‑istikmâl (tekâmül meyli) kâinâtta fıtrat‑ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş; elbette beşerin zulüm ve hatâsıyla başına çabuk bir kıyâmet kopmazsa, istikbâlde hak ve hakikat, Âlem‑i İslâmda nev'‑i beşerin eski hatîâtına keffâret olacak bir saâdet‑i dünyeviyeyi de gösterecek inşâallâh…
Evet bakınız, zaman hatt‑ı müstakîm üzerine hareket etmiyor ki, mebde' ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki küre‑i arzın hareketi gibi bir dâire içinde dönüyor. Bazen terakkî içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen tedennî içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev'‑i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallâh. Hakikat‑i İslâmiyenin güneşi ile, sulh‑u umumî dâiresinde hakîki medeniyeti görmeyi, Rahmet‑i İlâhiye’den bekleyebilirsiniz.
Dersin başında, bir buçuk bürhânı da'vâmıza şâhid göstereceğiz demiştik. Şimdi bir bürhân mücmelen bitti. O da'vânın yarı bürhânı da şudur ki:
Fenlerin câsus gibi tedkîkàtıyla ve hadsiz tecrübelerle sâbit olmuş ki kâinâtın nizâmında gâlib‑i mutlak ve maksûd‑u bizzat ve Sâni'‑i Zülcelâl’in hakîki maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir. Çünkü kâinâta ait fenlerden her bir fen, küllî kaideleriyle bahsettiği nev' ve tâifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet gösteriyor ki, ondan daha mükemmel akıl bulamıyor. Meselâ: Tıbba ait teşrîh‑i beden-i insanî fenni ve Kozmoğrafyaya tâbi Manzûme‑i Şemsiye fenni; nebâtât ve hayvanata ait fenler gibi bütün fenlerin her birisi, küllî kaideleriyle o bahsettiği kısımda Sâni'‑i Zülcelâl’in o nev'deki nizâmında mu'cizât‑ı kudretini ve hikmetini ve ﴿اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ﴾ hakikatini gösteriyor.
547
Hem istikrâ'‑i tâmme ve tecrübe‑i umumî gösteriyor, netice veriyor ki:
Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenâlık hilkat‑i kâinâtta cüz'îdir. Maksûd değil, tebeîdir ve dolayısıyladır. Yani meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinâta girmemiş; belki güzelliğin bir hakikati çok hakikatlere inkılâb etmek için çirkinlik bir vâhid‑i kıyâsî olarak hilkate girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyâtına müsâbaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi cüz'î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinâtta halkedilmiş.
İşte kâinâtta hakîki maksad ve netice‑i hilkat istikrâ'‑i tâmme ile isbât ediyor ki; hayır ve hüsün ve tekemmül esâstır ve hakîki maksûd onlardır. Elbette beşer bu kadar zulmî küfriyâtlarıyla zemin yüzünü mülevves ve perîşan ettikleri hâlde, cezasını görmeden ve kâinâttaki maksûd‑u hakîkiye mazhar olmadan, dünyayı bırakıp ademe kaçamayacak. Belki Cehennem hapsine girecek.
Hem istikrâ'‑i tâmme ile ve fenlerin tahkîkatıyla sâbit olmuş ki; mahlûkat içinde en mükerrem, en ehemmiyetli beşerdir. Çünkü beşer, hilkat‑i kâinâttaki zâhirî esbâb ve neticelerinin mâbeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve sebeblerin münâsebetlerini aklıyla keşfedip san'at‑ı İlâhiye’yi ve muntazam hikmetli icâdât‑ı Rabbâniye’nin taklidini san'atçığıyla yapmak ve ef'âl‑i İlâhiye’yi anlamak için ve san'at‑ı İlâhiye’yi bilmek ve cüz'î ilmiyle ve san'atlarıyla anlamak için bir mîzan, bir mikyâs, kendi cüz'î ihtiyarıyla işlediği maddelerle, Hàlık‑ı Zülcelâl’in küllî, muhît ef'âl ve sıfatlarını bilerek kâinâtın en eşref, en ekrem mahlûku beşer olduğunu isbât ediyor.
548
Hem İslâmiyet’in kâinâta ve beşere ait hakikatlerinin şehâdetiyle mükerrem beşer içinde en eşref ve en a'lâsı ehl‑i hak ve hakikat olan ehl‑i İslâmiyet; hem istikrâ'‑i tâmme ile, tarihlerin şehâdetiyle, en mükerrem beşer içindeki en müşerref olan ehl‑i hakkın içinde dahi bin mu'cizâtı ve çok yüksek ahlâkının ve İslâmiyet ve Kur'ân hakikatlerinin şehâdetiyle en efdal, en yüksek olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Mâdem bu yarı bürhânın üç hakikati böyle haber veriyor. Acaba hiç mümkün müdür ki, nev'‑i beşer, şekàvetiyle bu kadar fenlerin şehâdetini cerhedip, bu istikrâ'‑i tâmmeyi kırıp, meşîet‑i İlâhiye’ye ve kâinâtı içine alan hikmet‑i ezeliyeye karşı temerrüd edip, şimdiye kadar ekseriyetle yaptığı gibi o zâlimâne vahşetinde ve mütemerridâne küfründe ve dehşetli tahribâtında devam edebilsin? Ve İslâmiyet aleyhinde bu hâlin devam etmesi hiç mümkün müdür?
Ben bütün kuvvetimle, hadsiz lisânım olsa, o hadsiz lisânlarla kasem ederim ki, âlemi bu nizâm‑ı ekmel ile, bu kâinâtı zerreden seyyârâta kadar, sinek kanadından semâvât kandillerine kadar nihâyet bir hikmet‑i intizam ile halkeden Hakîm‑i Zülcelâl’e ve Sâni'‑i Zülcemâl’e o hadsiz lisânlarla kasem ediyoruz ki; beşer hiçbir cihetle bütün envâ'‑ı kâinâta muhâlif olarak ve küçük kardeşleri olan sâir tâifelere zıd olarak kâinâttaki nizâma, küllî şerleriyle muhâlefet edip nev'‑i beşerde şerrin hayra galebesine binler senede sebeb olan o zakkumları yiyip hazmetmesi mümkün değil…