524
Zaman imanı kurtarmak zamanıdır
Evet İslâmiyet gibi bir àlî tarîkim, acz ve fakrı Allah’a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyidü'l‑Mürselîn gibi bir rehberim, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe‑i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var.
Üstadım, bana ve dinleyen her zevi'l‑ukùle, “Tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Beş vakit namazını hakkıyla edâ et, namazın nihâyetindeki tesbihleri yap, ittibâ'‑ı sünnet et, yedi kebâiri işleme” dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risaletü'n‑Nur ile verilen derslere, Kur'ân’dan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlere karşı Allah’ın tevfikiyle can u dilden “belî” dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak “Üstad” dedim. Hatâ etmedim, isabet ettim.
Sözler yanında yazılan yazılar Sözler’e nazaran çok sönük kalır
Gönül isterdi ki, o muazzam Sözler’e sönük yazılarımla biraz uzun cevab yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kàbiliyetimin azlığı, isti'dâdımın kısalığı, iktidarımın noksanlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazifelerin taht‑ı te'sirinde dimağım meşgul ve âdeta meşbû' olduğundan o mübârek cevherlerinize mukâbil âdi boncuk bile ibraz edemeyeceğim.
Biliyorsunuz ki, çok ifâdelerimde sizi taklid ettiğim birinci sebebi, merbûtiyet‑i hàlisânemin; ikinci sebebi, kudret‑i kalemiyemin kifâyetsizliğidir. Fakat mübârek Yirmidördüncü Sözde misâli geçen fakir gibi ben de derim: Ey sevgili Üstadım! Gücüm yetişse elimden gelse bütün o nurlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size ma'ruzâtta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muâmele buyurunuz.
Hulûsi
525
Hutbe‑i Şâmiye
Risale‑i Nur Külliyatından
Hutbe‑i Şâmiye
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1911
İlk Baskı: 1911
526
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu Hutbe‑i Şâmiye eseri, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin otuzbeş yaşında iken 52 sene evvel Şam’da, Şam ulemâsının ısrarı üzerine Câmi‑i Emevî’de îrâd ettiği bir hutbedir.
Çok büyük bir ehemmiyeti hâiz olması hasebiyle o zaman Şam’da bir hafta içinde iki defa tab'edilmiştir. Bilâhare müellif Bediüzzaman Said Nursî tarafından tercümesi neşredilmiştir.
527
Arabî Hutbe‑i Şâmiye’nin Mukaddimesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّايُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kırk sene evvel Şam’daki Câmi‑i Emevî’de Şam ulemâsının ısrarıyla, içinde yüz ehl‑i ilim bulunan onbin adama yakın bir azîm cemâate verilen bu Arabî ders risalesindeki hakikatleri, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Eski Said hissetmiş, kemâl‑i kat'iyyetle müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o hakikatler görünecek zannetmiş. Hâlbuki iki Harb‑i Umumî ve yirmibeş sene bir istibdâd‑ı mutlak, o hiss‑i kable'l-vukû'un kırk‑elli sene te'hirine sebeb olmuş ve şimdi o zamandaki verdiği haberlerin aynen tezâhürleri Âlem‑i İslâmiyet’te başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327’ye bedel, 1371’de ve Câmi‑i Emevî yerine Âlem‑i İslâm câmiinde üçyüz yetmiş milyon bir cemâate hakikatli ve taze bir ders‑i ictimâî ve İslâmîdir, diye tercümesini neşretmek zamanıdır tahmin ederim.
Said Nursî
528
Gayet Mühim Bir Suâle Verilen Çok Ehemmiyetli Bir Cevab
Gayet mühim bir suâle verilen çok ehemmiyetli bir cevabı burada yazmağa münâsebet geldi. Çünkü kırk sene evvel Eski Said, o dersinde bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurun hàrika derslerini ve te'sirâtını görmüş gibi bahsediyor. Onun için o suâl ve cevabı yazacağız. Şöyle ki:
Çoklar tarafından hem bana, hem bazı Nur kardeşlerime suâl etmişler ve ediyorlar:
“Neden bu kadar muârızlara karşı ve muannid feylesoflara ve ehl‑i dalâlete mukâbil Risale‑i Nur mağlûb olmuyor? Milyonlar kıymetdâr hakîki kütüb‑ü îmâniye ve İslâmiye’nin intişarlarına bir derece sed çektikleri hâlde; sefâhet ve hayat‑ı dünyeviyenin lezzetleriyle çok bîçâre gençleri ve insanları hakàik‑ı îmâniyeden mahrum bıraktıkları hâlde; en şiddetli hücum ve en gaddârâne muâmele ve en ziyâde yalanlarla ve aleyhinde yapılan propagandalarla Risale‑i Nuru kırmak, insanları ondan ürkütmek ve vazgeçirmeye çalıştıkları hâlde, hiçbir eserde görülmediği bir tarzda Risale‑i Nurun intişarı, hattâ çoğu el yazması ile altıyüz bin nüsha risalelerinden kemâl‑i iştiyak ile perde altında intişar etmesi ve dâhil ve hariçte kemâl‑i iştiyak ile kendini okutturması hikmeti nedir? Sebebi nedir?” diye bu meâlde çok suâllere karşı “elcevab” deriz ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in sırr‑ı i'câzıyla hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nur; bu dünyada bir manevî cehennemi, dalâlette gösterdiği gibi; îmânda dahi bu dünyada manevî bir cennet bulunduğunu isbât ediyor. Ve günahların ve fenâlıkların ve haram lezzetlerin içinde, manevî elîm elemleri gösterip hasenât ve güzel hasletlerde ve hakàik‑ı şerîatın amelinde cennet lezâizi gibi manevî lezzetler bulunduğunu isbât ediyor. Sefâhet ehlini ve dalâlete düşenlerini – o cihetle – aklı başında olanlarını kurtarıyor. Çünkü bu zamanda iki dehşetli hâl var:
529
Birincisi
Âkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat‑ı insaniye, akıl ve fikre galebe ettiğinden ehl‑i sefâheti sefâhetinden kurtarmanın çare‑i yegânesi; aynı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlûb etmektir. Ve ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا﴾ âyetinin işâretiyle; bu zamanda âhiretin elmas gibi ni'metlerini, lezzetlerini bildiği hâlde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih etmek, ehl‑i îmân iken ehl‑i dalâlete o hubb‑u dünya ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare‑i yegânesi, dünyada dahi cehennem azâbını ve elemlerini göstermekle olur ki; Risale‑i Nur o meslekten gidiyor.
Yoksa bu zamandaki küfr‑ü mutlakın ve fenden gelen dalâletin ve sefâhetten gelen tiryâkiliğin inâdı karşısında, Cenâb‑ı Hakk’ı tanıttırdıktan sonra ve Cehennem’in vücûdunu isbât ile ve onun azâbı ile insanları fenâlıktan, seyyiâttan vazgeçirmek; ondan, belki yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, “Cenâb‑ı Hak, Gafûru'r‑Rahîm’dir, hem Cehennem pek uzaktır.” der, sefâhetine devam edebilir. Kalbi, rûhu hissiyatına mağlûb olur.
İşte Risale‑i Nurdaki ekser muvâzeneler küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefis‑perest insanları dahi o menhus, gayr‑ı meşrû lezzetlerden ve sefâhetlerden bir nefret verip aklı başında olanları tevbeye sevkeder.
O muvâzenelerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Söz’lerdeki küçük muvâzeneler ve Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’ndaki uzun muvâzene; en sefîh ve dalâlette giden adamı da ürkütüyor, dersini kabûl ettiriyor.
Meselâ: Âyet‑i Nur’daki seyahat‑ı hayâliye ile hakikat olarak gördüğü vaziyetleri gayet kısaca işâret edeceğiz. Tafsîlini isteyen Sikke‑i Gaybiye’nin âhirine baksın.
530
Ezcümle: O seyahat‑ı hayâliyede, rızka muhtaç hayvanat âlemini gördüğüm vakit, maddî felsefe ile baktım; hadsiz ihtiyacât ve şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o zîhayat âlemini bana çok acıklı ve elîm gösterdi. Ehl‑i dalâlet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryâd eyledim. Birden Hikmet‑i Kur'âniye ve îmânın dûrbîni ile gördüm ki: Rahmân ismi, Rezzâk burcunda parlak bir güneş gibi tulû' etti. O aç, bîçâre zîhayat âlemini rahmet ışığıyla yaldızladı.
Sonra hayvanat âlemi içinde, yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn ve elîm ve herkesi rikkat ve acımağa getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Ehl‑i dalâletin nazarıyla baktığıma “eyvâh” dedim. Birden îmân bana bir gözlük verdi, gördüm ki; Rahîm ismi şefkat burcunda tulû' etti. O kadar güzel ve şirin bir sûrette o acı âlemi sevinçli âleme çevirip ışıklandırdı ki; şekvâ ve acımak ve hüzünden gelen göz yaşlarımı, sevinç ve şükrün lezzetlerinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi insan âlemi bana göründü. Ehl‑i dalâletin dûrbîni ile baktım. O âlemi o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki; en derin kalbimden feryâd ettim. “Eyvâh!” dedim. Çünkü, insanlarda ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet‑i ebediyeyi ve Cennet’i gayet ciddi isteyen himmetleri ve fıtrî isti'dâdları ve fıtrî had konulmayan, serbest bırakılan kuvveleri ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyaçları ve za'f ve aczleriyle beraber hücumlarına ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâları ile beraber gayet kısa bir ömür, her gün ve her saat ölüm endişesi altında, gayet dağdağalı bir hayat, yaşamak için gayet perîşan bir maîşet içinde kalbe, vicdâna en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsını çekmek içinde – ehl‑i gaflet için zulümât‑ı ebediye kapısı sûretinde görülen – kabre ve mezaristana bakıyorlar. Birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar.
531
İşte, bu insan âlemini bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklımla, bütün letâif‑i insaniyem, belki bütün zerrât‑ı vücûdum feryâd ile ağlamağa hazır iken, birden Kur'ân’dan gelen Nur ve kuvvet‑i îmân o dalâlet gözlüğünü kırdı, kafama bir göz verdi. Gördüm ki; Cenâb‑ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda‥ Rahmân ismi Kerîm burcunda‥ Rahîm ismi Gafûr burcunda, yani mânâsında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda birer güneş gibi tulû' ettiler. O karanlıklı insan âlemi içinde çok âlemler bulunan umumunu ışıklandırdılar, şenlendirdiler. Cehennemî hâletleri dağıtıp, nurânî âhiret âleminden pencereler açıp o perîşan insan dünyasına nurlar serptiler. Zerrât‑ı kâinât adedince, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ، اَلشُّكْرُ لِلّٰهِ dedim‥ ve aynelyakìn gördüm ki; îmânda manevî bir cennet ve dalâlette manevî bir cehennem bu dünyada da vardır, yakìnen bildim.
Sonra küre‑i arzın âlemi göründü. O seyahat‑ı hayâliyemde dine itâat etmeyen felsefenin, karanlıklı kavânîn‑i ilmiyeleri, hayâlime dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli hareketiyle, yirmibeş bin sene mesâfeyi bir senede gezip devreden ve her vakit dağılmağa ve parçalanmaya müstaid ve içi zelzeleli, çok ihtiyar ve çok yaşlı küre‑i arz içinde ve o dehşetli gemi üstünde kâinâtın hadsiz boşluğunda seyahat eden bîçâre nev'‑i insan vaziyeti bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı. Felsefenin gözlüğünü yere vurdum, kırdım. Birden Hikmet‑i Kur'âniye ile ışıklanmış bir göz ile baktım, gördüm ki: Hàlık‑ı Arz ve Semâvât’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü's‑Semâvâti ve'l-Ard ve Musahhirü'ş‑Şemsi ve'l-Kamer isimleri; rahmet, azamet, rubûbiyet burçlarında güneş gibi tulû' ettiler. O karanlıklı, vahşetli, dehşetli âlemi öyle ışıklandırdılar ki; o hâlette, benim îmânlı gözüme küre‑i arz gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzâkı içinde bir seyahat gemisi ve tenezzüh ve keyif ve ticâret için müheyyâ edilmiş ve zîrûhları güneşin etrafında, memleket‑i Rabbâniye’de gezdirmek ve yaz ve bahar ve güzün mahsulâtını rızık isteyenlere getirmek için bir gemi, bir tayyare, bir şimendifer hükmünde gördüm. Küre‑i arzın zerrâtı adedince اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ dedim.
532
İşte buna kıyâsen, Risale‑i Nurda pek çok muvâzenelerle ehl‑i sefâhet ve dalâlet, dünyada dahi bir manevî cehennem içinde azâb çektiklerini ve ehl‑i îmân ve salâhat, dünyada dahi bir manevî cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve îmânın tecelliyâtıyla ve cilveleriyle, manevî cennet lezzetleri tadabilirler. Belki, derece‑i îmânlarına göre istifade edebilirler.
Fakat, bu fırtınalı zamanın hissi ibtal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, ibtal‑i his nev'inden bir sersemlik vermiş ki; ehl‑i dalâlet manevî azâbını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl‑i hidayete dahi gaflet basıyor, hakîki lezzetini takdir edemiyor.
Bu Asırda İkinci Dehşetli Hâl
Eski zamanda küfr‑ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr‑ü inâdîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek azdı. Onun için, eski İslâm muhakkìklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfî olurdu. Küfr‑ü meşkûku çabuk izâle ederlerdi. Allah’a îmân umumî olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve Cehennem azâbını ihtar etmekle çokları sefâhetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi.
533
Şimdi ise; eski zamanda bir memlekette bir kâfir‑i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide, fen ve ilim ile dalâlete girip inâd ve temerrüd ile hakàik‑ı îmâna karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyâde olmuş. Bu mütemerrid inâdcılar, fir'avunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalâletleriyle hakàik‑ı îmâniyeye karşı muâraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi – bu dünyada onların temellerini parça parça edecek – bir hakikat‑i kudsiye lâzımdır ki; onların tecâvüzâtını durdursun ve bir kısmını îmâna getirsin.
İşte, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki; bu zamanın tam yarasına bir tiryâk olarak Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir mu'cize‑i maneviyesi ve lemeâtı bulunan Risale‑i Nur, pek çok muvâzenelerle, en dehşetli muannid, mütemerridleri, Kur'ân’ın elmas kılıncı ile kırıyor. Ve kâinât zerreleri adedince vahdâniyet‑i İlâhiye’ye ve îmânın hakikatlerine hüccetleri, delilleri gösteriyor ki; yirmibeş seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlûb olmayıp galebe etmiş.
Evet Risale‑i Nurda îmân ve küfür muvâzeneleri ve hidayet ve dalâlet mukayeseleri, bu mezkûr hakikati bilmüşâhede isbât ediyor. Meselâ; Yirmiikinci Söz’ün İki Makamı’nın Bürhânları ve Lem'alarına ve Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’na ve Otuzüçüncü Mektûb’un Pencerelerine ve Asâ‑yı Mûsa’nın onbir Hüccetine, sâir muvâzeneler kıyâs edilse ve dikkat edilse, anlaşılır ki; bu zamanda küfr‑ü mutlakı ve mütemerrid dalâletin inâdını kıracak, parçalayacak Risale‑i Nurda tecellî eden hakikat‑i Kur'âniye’dir.
534
İnşâallâh, nasıl Tılsımlar Mecmuası’nda, dinin mühim tılsımlarını ve hilkat‑i âlemin muammâlarını keşfeden parçalar, o mecmuada toplanmış. Aynen öyle de, ehl‑i dalâletin dünyada dahi cehennemlerini ve ehl‑i hidayetin dünyada lezâiz‑i cennetlerini gösteren ve îmân, Cennet’in bir manevî çekirdeği ve küfür ise, Cehennem zakkumunun bir tohumu olduğunu gösteren Nurun o gibi parçaları, kısacık bir tarzda, bir mecmuacık olarak yazılacak ve inşâallâh neşredilecek.
535
Arabî Hutbe‑i Şâmiye Eserinin Tercümesi
﴿﷽﴾
Bütün zîhayatlar hayatlarının lisân‑ı hâlleriyle Hàlık’larına takdim ettikleri manevî hediyelerini ve lisân‑ı hâlle hamd ve şükürlerini, O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a biz de takdim ediyoruz ki, demiş: ﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ﴾ Yani, Rahmet‑i İlâhiye’den ümîdinizi kesmeyiniz. Hem hadsiz salât ü selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.M.) üzerine olsun ki, demiş: جِئْتُ لِاُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْاَخْلَاقِ Yani; benim insanlara Cenâb‑ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk‑ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmîl etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır.
Hamd ve salâttan sonra: Ey bu Câmi‑i Emevî’de bu dersi dinleyen Arab kardeşlerim! Ben haddimin fevkınde bu minbere ve bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünkü size ders vermek haddimin fevkındedir. Belki içinizde yüze yakın ulemâ bulunan cemâate karşı benim misâlim, medreseye giden bir çocuğun misâlidir ki; o sabî çocuk sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip, okuduğu dersini babasına arzeder. Tâ doğru ders almış mı? Almamış mı? Babasının irşadını veya tasvîbini bekler. Evet bizler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslâm milletlerinin üstadlarısınız. İşte ben de aldığım dersimin bir kısmını sizler gibi üstadlarımıza şöyle beyân ediyorum:
536
Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat‑ı ictimâiye medresesinde ders aldım ve bildim ki; ecnebîler, Avrupalılar terakkîde istikbâle uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn‑u vustâda durduran ve tevkîf eden; altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
Birincisi: Ye'sin, (ümîdsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.
İkincisi: Sıdkın hayat‑ı ictimâiye-i siyâsiyede ölmesi.
Üçüncüsü: Adâvete muhabbet.
Dördüncüsü: Ehl‑i îmânı birbirine bağlayan nurânî râbıtaları bilmemek.
Beşincisi: Çeşit çeşit sârî hastalıklar gibi intişar eden istibdâd.
Altıncısı: Menfaat‑i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da bir tıb fakültesi hükmünde, hayat‑ı ictimâiyemizde, eczâhâne‑i Kur'âniye’den ders aldığım “altı kelime” ile beyân ediyorum. Muâlecenin esâsları onları biliyorum.
Birinci Kelime: “El‑Emel”
Birinci Kelime: “El‑Emel” yani Rahmet‑i İlâhiye’den kuvvetli ümîd beslemek. Evet ben kendi hesabıma aldığım dersime binâen: Ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem‑i İslâmın saâdet‑i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâm’ın terakkîsi, onların intibâhıyla olan Arab’ın saâdetinin fecr‑i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin burnunun rağmına olarak (Hâşiye) ben dünyaya işittirecek derecede kanâat‑ı kat'iyyemle derim:
537
İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak. Ve hâkim, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Öyle ise şimdiki kader‑i İlâhî ve kısmetimize râzı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbâl, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş. Bu da'vâma çok bürhânlardan ders almışım. Şimdi o bürhânlardan mukaddemâtlı bir buçuk bürhânı zikredeceğim. O bürhânın mukaddemâtına başlıyoruz:
İşte, İslâmiyet’in hakàikı hem ma'nen, hem maddeten terakkî etmeye kàbil ve mükemmel bir isti'dâdı var.
Birinci Cihet Olan Ma'nen Terakkî
Birinci Cihet Olan Ma'nen Terakkî İse: Biliniz! Hakîki vukûâtı kaydeden tarih, hakikate en doğru şâhiddir. İşte tarih bize gösteriyor. Hattâ, Rus’u mağlûb eden Japon başkumandanının, İslâmiyetin hakkâniyetine şehâdeti de şudur ki:
“Hakikat‑i İslâmiyetin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde Ehl‑i İslâm temeddün edip terakkî ettiğini tarih gösteriyor. Ve Ehl‑i İslâm’ın Hakikat‑i İslâmiyede za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor.” Sâir dinler ise bil'akistir. Yani salâbet ve taassublarının zaafiyeti nisbetinde temeddün ve terakkî ettikleri gibi, dinlerine salâbet ve taassublarının kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere ma'rûz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş.
Hem Asr‑ı Saâdet’ten şimdiye kadar hiçbir tarih bize göstermiyor ki; bir Müslümanın muhâkeme‑i akliye ile ve delil‑i yakìnî ile ve İslâmiyet’e tercih etmekle eski ve yeni ayrı bir dine girdiğini tarih göstermiyor. Avâmın delilsiz, taklidî bir sûrette başka dine girmesinin bu mes'elede ehemmiyeti yok. Dinsiz olmak da başka mes'eledir. Hâlbuki, bütün dinlerin etbâ'ları ise – hattâ en ziyâde dinine taassub gösteren İngilizlerin ve eski Rusların – muhâkeme‑i akliye ile İslâmiyet’e dâhil olduklarını ve günden güne, bazı zaman takım takım kat'î bürhân ile İslâmiyet’e girdiklerini tarihler bize bildiriyorlar. (Hâşiye)
538
Eğer biz ahlâk‑ı İslâmiye’nin ve hakàik‑ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre‑i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler.
Hem nev'‑i beşer, hususan medeniyet fenlerinin îkazâtıyla uyanmış, intibâha gelmiş, insaniyetin mâhiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar ve olamazlar. Ve en dinsizi de, dine ilticâ etmeğe mecburdur. Çünkü acz‑i beşerî ile beraber hadsiz musîbetler ve onu inciten haricî ve dâhilî düşmanlara karşı istinâd noktası; ve fakrıyla beraber, hadsiz ihtiyacâta mübtelâ ve ebede kadar uzanmış arzularına medet ve yardım edecek istimdâd noktası, yalnız ve yalnız Sâni'‑i Âlemi tanımak ve îmân etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok!‥
Kalbin sadefinde din‑i hakkın cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddî‑manevî kıyâmetler kopacak ve hayvanatın en bedbahtı, en perîşanı olacak.
539
Hâsıl‑ı kelâm: Beşer bu asırda harblerin ve fenlerin ve dehşetli hâdiselerin îkazâtıyla uyanmış ve insaniyetin cevherini ve câmi' isti'dâdını hissetmiş. Ve insan, acîb cem'iyetli isti'dâdıyla yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış; belki ebede meb'ûstur ki, ebede uzanan arzular, mâhiyetinde var. Ve bu dar, fânî dünya, insanın nihâyetsiz emel ve arzularına kâfî gelmediğini herkes bir derece hissetmeğe başlamış.
Hattâ insaniyetin bir kuvâsı ve hàdimi olan kuvve‑i hayâliyeye denilse: “Sana dünya saltanatı ile beraber bir milyon sene ömür olacak, fakat sonunda hiç dirilmeyecek bir sûrette bir i'dâm senin başına gelecek.” Elbette hakîki insaniyetini kaybetmeyen ve intibâha gelmiş o insanın hayâli, sevinç ve beşârete bedel, derinden derine teessüf ve eyvâhlarla saâdet‑i ebediyenin bulunmamasına ağlayacak.
İşte bu nükte içindir ki, herkesin kalbinde derinden derine bir din‑i hakkı aramak meyli çıkmış. Herşeyden evvel, ölüm i'dâmına karşı din‑i haktaki bir hakikati arıyor ki kendini kurtarsın. Şimdiki hâl‑i âlem bu hakikate şehâdet eder.
Kırkbeş sene sonra, tamamıyla beşerin bu ihtiyac‑ı şedîdini dinsizliğin zuhûruyla küre‑i arzın kıt'aları ve devletleri birer insan gibi hissetmeğe başlamışlar. Hem âyât‑ı Kur'âniye, başlarında ve âhirlerinde beşeri aklına havâle eder, “Aklına bak” der, “Fikrine, kalbine müracaat et, meşveret et, onunla görüş ki, bu hakikati bilesin” diyor.
Meselâ: Bakınız, o âyetlerin başında ve âhirlerinde diyor ki: “Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, hakikati bilesiniz.” “Biliniz” ve “Bil” hakikatine dikkat et. “Acaba neden beşer bilemiyorlar, cehl‑i mürekkebe düşüyorlar? Neden taakkul etmiyorlar, dîvâneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye kör olmuşlar? Neden insan sergüzeşt‑i hayatında, hâdisât‑ı âlemden tahattur ve tefekkür etmiyor ki, istikamet yolunu bulsun. Neden tefekkür ve tedebbür ve aklen muhâkeme etmiyorlar, dalâlete düşüyorlar. Ey insanlar ibret alınız! Geçmiş kurûnlardan ibret alıp gelecek manevî belâlardan kurtulmağa çalışınız!” mânâsında gelen âyetlerin bu cümlelerine kıyâsen çok âyetlerde beşeri aklına, fikriyle meşverete havâle ediyor.
540
Ey bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem‑i İslâm’ın câmi‑i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler!
Hâsıl‑ı kelâm: Biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik‑ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efrâdları gibi ruhbanları taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân‑ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmişbirde fecr‑i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr‑i kâzib de olsa, otuz‑kırk sene sonra fecr‑i sâdık çıkacak.
Evet, Hakàik‑ı İslâmiyet’in mâzi kıt'asını tamamen istilâsına sekiz dehşetli mânialar mümânaat ettiler.
Birinci, İkinci, Üçüncü Mâniler: Ecnebîlerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mâni, mârifet ve medeniyetin mehâsini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.
Dördüncü ve Beşinci Mâniler: Papazların ve rûhâni reislerin riyâsetleri ve tahakkümleri ve ecnebîlerin körü körüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mâni dahi fikr‑i hürriyet ve meyl‑i taharrî-i hakikat, nev'‑i beşerde başlamasıyla zevâl bulmaya başlıyor.
541
Altıncı, Yedinci Mâniler: Bizdeki istibdâd ve şerîatın muhâlefetinden gelen sû‑i ahlâkımız mümânaat ediyordular. Bir şahıstaki münferid istibdâd kuvveti şimdi zevâl bulması, cemâat ve komitenin dehşetli istibdâdlarının otuz‑kırk sene sonra zevâl bulmasına işâret etmekle ve hamiyet‑i İslâmiye’nin şiddetli feverânı ile ve sû‑i ahlâkın çirkin neticeleri görülmesiyle bu iki mâni de zevâl buluyor ve bulmaya başlamış. İnşâallâh tam zevâl bulacak.
Sekizinci Mâni: Fünûn‑u cedîdenin bazı müsbet mesâili, hakàik‑ı İslâmiyenin zâhirî mânâlarına muhâlif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zaman‑ı mâzideki istilâsına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre‑i Arza emr‑i İlâhî ile nezârete memur “Sevr” ve “Hût” nâmlarında iki rûhâni melâikeyi, dehşetli cismânî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl‑i fen ve felsefe hakikati bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar.
Bu misâl gibi yüz misâl var ki, hakikati bilindikten sonra en muannid feylesof da teslîm olmağa mecbur oluyor. (Hattâ Risale‑i Nur, “Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi”nde fennin iliştiği bütün âyetlerin her birisinin altında Kur'ân’ın bir lem'a‑i i'câzını gösterip, ehl‑i fennin medâr‑ı tenkid zannettikleri Kur'ân‑ı Kerîm’in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatleri izhâr edip en muannid feylesofu da teslîme mecbur ediyor. Meydândadır, isteyen bakabilir ve baksın; bu mâni, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün.)
Evet, bazı muhakkìkîn‑i İslâmiye’nin bu yolda te'lifâtları var. Bu sekizinci dehşetli mânianın zîr ü zeber olacağına emâreler görünüyor.
542
Evet, şimdi olmasa da otuz‑kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o sekiz mânileri mağlûb edip dağıtmak için; taharrî‑i hakikat meyelânını ve insafı ve muhabbet‑i insaniyeti, o sekiz düşman tâifesinin sekiz cebhesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek.
Evet meşhûrdur ki: “En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehâdet etsin.”
İşte yüzer misâllerinden iki misâl:
Birincisi: Ondokuzuncu Asr’ın ve Amerika Kıt'asının en meşhûr feylesofu Mister Karlayl, en yüksek sadâsıyla çekinmeyerek feylesoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:
“İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sâir dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak, İslâmiyet’in hakkı imiş. Çünkü sâir dinler – fakat Kur'ân’ın tasdikine mazhar olmayan kısmı – hiç hükmündedir.”
Hem Mister Karlayl yine diyor: “En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı, Muhammed’in (A.S.M.) sözüdür. Çünkü, hakîki söz, onun sözleridir.”
Hem yine de diyor ki:
“Eğer hakikat‑i İslâmiyette şübhe etsen, bedîhiyât ve zarûriyât‑ı kat'iyyede iştibâh edersin. Çünkü en bedîhî ve zarûrî bir hakikat ise, İslâmiyet’tir.”
İşte bu meşhûr feylesof, İslâmiyet hakkında bu şehâdetini eserinde müteferrik yerde yazmış.
İkinci Misâl: Avrupa’nın asr‑ı âhirde en meşhûr bir feylesofu Prens Bismark diyor ki:
543
“Ben bütün Kütüb‑ü Semâviyeyi tedkik ettim. Tahrif olmalarına binâen beşerin saâdeti için aradığım hakîki hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) Kur'ân’ını umum kütüblerin fevkınde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saâdetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zarûriyâtını inkâr etmiş olurlar. Yani Kur'ân Allah kelâmı olduğu bedîhîdir.”
İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları, Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkìkleri mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvânlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki; istikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim olacak ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevkedecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve hurâfâttan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki, Kur'ân’a tâbi olur, ittifak eder.
İkinci Cihet: Yani Maddeten İslâmiyet’in Terakkîsi
İkinci Cihet: Yani maddeten İslâmiyetin terakkîsinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki, maddeten dahi İslâmiyet istikbâle hükmedecek. “Birinci Cihet”, maneviyat cihetinde terakkiyâtı isbât ettiği gibi; bu “İkinci Cihet” dahi maddî terakkiyâtını ve istikbâldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünkü Âlem‑i İslâm’ın şahs‑ı manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli ve kırılmaz “beş kuvvet” ictimâ' ve imtizaç edip yerleşmiş: (Hâşiye)
544
Birincisi: Bütün kemâlâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakîki bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle techiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mâhiyette bulunan Hakikat‑i İslâmiyettir.
İkinci Kuvvet: Medeniyet ve san'atın hakîki üstadı ve vesilelerin ve mebâdîlerin tekemmülüyle cihâzlanmış olan şedîd bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsâbaka sûretinde beşere yüksek maksadları ders veren ve o yolda çalıştıran ve istibdâdâtı parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsâbaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelânıyla techiz edilen “üçüncü kuvvet”, yalnız hürriyet‑i şer'iyedir. Yani, insaniyete lâyık en yüksek kemâlâta olan meyil ve arzu ile cihâzlanmış olmak.
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihâzlanmış Şehâmet‑i Îmâniyedir. Yani tezellül etmemek; haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelîl etmemek. Yani hürriyet‑i şer'iyenin esâsları olan müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçârelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
545
Beşinci Kuvvet: İzzet‑i İslâmiye’dir ki, İ'lâ‑yı Kelimetullâhı ilân ediyor. Ve bu zamanda İ'lâ‑yı Kelimetullâh, maddeten terakkîye mütevakkıf ve medeniyet‑i hakîkiyeye girmekle İ'lâ‑yı Kelimetullâh edilebilir. İzzet‑i İslâmiye’nin îmân ile kat'î verdiği emri, elbette Âlem‑i İslâm’ın şahs‑ı manevîsi, o kat'î emri istikbâlde tam yerine getireceğine şübhe edilmez.
Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyet’in terakkîsi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inâdını kırmak ve tecâvüzâtını def'etmek; silâh ile, kılınç ile olmuş. İstikbâlde; silâh, kılınç yerine hakîki medeniyet ve maddî terakkî ve hak ve hakkâniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlûb edip dağıtacak.
Biliniz ki:
Bizim muradımız, medeniyetin mehâsini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiâtları değil ki; ahmaklar o seyyiâtları, o sefâhetleri mehâsin zannedip, taklid edip malımızı harâb ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip, seyyiâtı hasenâtına râcih gelmekle, beşer iki Harb‑i Umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallâh istikbâldeki İslâmiyet’in kuvvetiyle medeniyetin mehâsini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh‑u umumîyi de te'min edecek.
Evet, Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüdâ üstüne te'sis edilmediğinden; belki heves ve hevâ, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiâtı hasenâtına galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medâr, bir delil hükmündedir ve az vakitte galebe edecektir.
Acaba istikbâle karşı ehl‑i îmân ve İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyâta vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbâb varken ve demiryolu gibi istikbâl saâdetine yol açıldığı hâlde, nasıl me'yûs olup ye'se düşüyorsunuz ve Âlem‑i İslâmın kuvve‑i maneviyesini kırıyorsunuz? Ve ye's ve ümîdsizlikle zannediyorsunuz ki, “Dünya herkese ve ecnebîlere terakkî dünyasıdır; fakat, yalnız bîçâre Ehl‑i İslâm için tedennî dünyası oldu!” diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz.
546
Mâdem meylü'l‑istikmâl (tekâmül meyli) kâinâtta fıtrat‑ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş; elbette beşerin zulüm ve hatâsıyla başına çabuk bir kıyâmet kopmazsa, istikbâlde hak ve hakikat, Âlem‑i İslâmda nev'‑i beşerin eski hatîâtına keffâret olacak bir saâdet‑i dünyeviyeyi de gösterecek inşâallâh…
Evet bakınız, zaman hatt‑ı müstakîm üzerine hareket etmiyor ki, mebde' ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki küre‑i arzın hareketi gibi bir dâire içinde dönüyor. Bazen terakkî içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen tedennî içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev'‑i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallâh. Hakikat‑i İslâmiyenin güneşi ile, sulh‑u umumî dâiresinde hakîki medeniyeti görmeyi, Rahmet‑i İlâhiye’den bekleyebilirsiniz.
Dersin başında, bir buçuk bürhânı da'vâmıza şâhid göstereceğiz demiştik. Şimdi bir bürhân mücmelen bitti. O da'vânın yarı bürhânı da şudur ki:
Fenlerin câsus gibi tedkîkàtıyla ve hadsiz tecrübelerle sâbit olmuş ki kâinâtın nizâmında gâlib‑i mutlak ve maksûd‑u bizzat ve Sâni'‑i Zülcelâl’in hakîki maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir. Çünkü kâinâta ait fenlerden her bir fen, küllî kaideleriyle bahsettiği nev' ve tâifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet gösteriyor ki, ondan daha mükemmel akıl bulamıyor. Meselâ: Tıbba ait teşrîh‑i beden-i insanî fenni ve Kozmoğrafyaya tâbi Manzûme‑i Şemsiye fenni; nebâtât ve hayvanata ait fenler gibi bütün fenlerin her birisi, küllî kaideleriyle o bahsettiği kısımda Sâni'‑i Zülcelâl’in o nev'deki nizâmında mu'cizât‑ı kudretini ve hikmetini ve ﴿اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ﴾ hakikatini gösteriyor.
547
Hem istikrâ'‑i tâmme ve tecrübe‑i umumî gösteriyor, netice veriyor ki:
Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenâlık hilkat‑i kâinâtta cüz'îdir. Maksûd değil, tebeîdir ve dolayısıyladır. Yani meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinâta girmemiş; belki güzelliğin bir hakikati çok hakikatlere inkılâb etmek için çirkinlik bir vâhid‑i kıyâsî olarak hilkate girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyâtına müsâbaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi cüz'î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinâtta halkedilmiş.
İşte kâinâtta hakîki maksad ve netice‑i hilkat istikrâ'‑i tâmme ile isbât ediyor ki; hayır ve hüsün ve tekemmül esâstır ve hakîki maksûd onlardır. Elbette beşer bu kadar zulmî küfriyâtlarıyla zemin yüzünü mülevves ve perîşan ettikleri hâlde, cezasını görmeden ve kâinâttaki maksûd‑u hakîkiye mazhar olmadan, dünyayı bırakıp ademe kaçamayacak. Belki Cehennem hapsine girecek.
Hem istikrâ'‑i tâmme ile ve fenlerin tahkîkatıyla sâbit olmuş ki; mahlûkat içinde en mükerrem, en ehemmiyetli beşerdir. Çünkü beşer, hilkat‑i kâinâttaki zâhirî esbâb ve neticelerinin mâbeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve sebeblerin münâsebetlerini aklıyla keşfedip san'at‑ı İlâhiye’yi ve muntazam hikmetli icâdât‑ı Rabbâniye’nin taklidini san'atçığıyla yapmak ve ef'âl‑i İlâhiye’yi anlamak için ve san'at‑ı İlâhiye’yi bilmek ve cüz'î ilmiyle ve san'atlarıyla anlamak için bir mîzan, bir mikyâs, kendi cüz'î ihtiyarıyla işlediği maddelerle, Hàlık‑ı Zülcelâl’in küllî, muhît ef'âl ve sıfatlarını bilerek kâinâtın en eşref, en ekrem mahlûku beşer olduğunu isbât ediyor.
548
Hem İslâmiyet’in kâinâta ve beşere ait hakikatlerinin şehâdetiyle mükerrem beşer içinde en eşref ve en a'lâsı ehl‑i hak ve hakikat olan ehl‑i İslâmiyet; hem istikrâ'‑i tâmme ile, tarihlerin şehâdetiyle, en mükerrem beşer içindeki en müşerref olan ehl‑i hakkın içinde dahi bin mu'cizâtı ve çok yüksek ahlâkının ve İslâmiyet ve Kur'ân hakikatlerinin şehâdetiyle en efdal, en yüksek olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Mâdem bu yarı bürhânın üç hakikati böyle haber veriyor. Acaba hiç mümkün müdür ki, nev'‑i beşer, şekàvetiyle bu kadar fenlerin şehâdetini cerhedip, bu istikrâ'‑i tâmmeyi kırıp, meşîet‑i İlâhiye’ye ve kâinâtı içine alan hikmet‑i ezeliyeye karşı temerrüd edip, şimdiye kadar ekseriyetle yaptığı gibi o zâlimâne vahşetinde ve mütemerridâne küfründe ve dehşetli tahribâtında devam edebilsin? Ve İslâmiyet aleyhinde bu hâlin devam etmesi hiç mümkün müdür?
Ben bütün kuvvetimle, hadsiz lisânım olsa, o hadsiz lisânlarla kasem ederim ki, âlemi bu nizâm‑ı ekmel ile, bu kâinâtı zerreden seyyârâta kadar, sinek kanadından semâvât kandillerine kadar nihâyet bir hikmet‑i intizam ile halkeden Hakîm‑i Zülcelâl’e ve Sâni'‑i Zülcemâl’e o hadsiz lisânlarla kasem ediyoruz ki; beşer hiçbir cihetle bütün envâ'‑ı kâinâta muhâlif olarak ve küçük kardeşleri olan sâir tâifelere zıd olarak kâinâttaki nizâma, küllî şerleriyle muhâlefet edip nev'‑i beşerde şerrin hayra galebesine binler senede sebeb olan o zakkumları yiyip hazmetmesi mümkün değil…
549
Bunun imkânı ancak ve ancak bu farz‑ı muhâl ile olabilir ki; beşer bu âleme emânet‑i kübrâ mertebesinde ve halife‑i rû-yi zemin makamında sâir envâ'‑ı kâinâta büyük ve mükerrem bir kardeş olduğu hâlde en ednâ, en berbat, en perîşan, en muzır ve ehemmiyetsiz, hırsızcasına ve dolayısıyla bu kâinât içine girmiş, karıştırmış. Bu farz‑ı muhâl, hiçbir cihetle kabûl olunamaz.
Bu hakikat için, elbette bu yarım bürhânımız netice veriyor ki, âhirette Cennet ve Cehennem’in zarûrî vücûdları gibi, hayır ve hak din istikbâlde mutlak galebe edecektir. Tâ ki, nev'‑i beşerde dahi sâir nev'iler gibi hayır ve fazilet gâlib‑i mutlak olacak. Tâ beşer de sâir kâinâttaki kardeşlerine müsâvî olabilsin ve sırr‑ı hikmet-i ezeliye nev'‑i beşerde dahi takarrur etti denilebilsin.
Elhâsıl: Mâdem mezkûr kat'î hakikatlerle bu kâinâtta en müntehab netice ve Hàlık’ın nazarında en ehemmiyetli mahlûk beşerdir. Elbette ve elbette ve hayat‑ı bâkiyede Cennet ve Cehennem’i, bilbedâhe beşerdeki şimdiye kadar zâlimâne vaziyetler Cehennem’in vücûdunu ve fıtratındaki küllî isti'dâdât‑ı kemâliyesi ve kâinâtı alâkadar eden hakàik‑ı îmâniyesi, Cennet’i bedâhetle istilzam ettiği gibi; her hâlde iki Harb‑i Umumî ile ve kâinâtı ağlattıran cinayetleri ve yuttuğu zakkum şerlerini hazmetmediği için kustuğu ve zeminin bütün yüzünü pislendirdiği vaziyetiyle, beşeriyeti en berbat bir dereceye düşürüp bin senelik terakkiyâtını zîr ü zeber etmek cinayetini beşer hazmetmeyecek.
Her hâlde çabuk başında bir kıyâmet kopmazsa, hakàik‑ı İslâmiye, beşeri esfel‑i sâfilîn derece‑i sukùtundan kurtarmaya ve rû‑yi zemini temizlemeğe ve sulh‑u umumîyi te'min etmeğe vesile olmasını Rahmân‑ı Rahîm’in rahmetinden niyâz ediyoruz ve ümîd ediyoruz ve bekliyoruz.
550
İkinci Kelime: “Ye's”
İkinci Kelime ki; müddet‑i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:
Ye's en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem‑i İslâm’ın kalbine girmiş. İşte o ye'stir ki bizi öldürmüş gibi, garbda bir‑iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o ye'stir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş; menfaat‑i umumiyeyi bırakıp menfaat‑i şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o ye'stir ki, kuvve‑i maneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, îmândan gelen kuvve‑i maneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği hâlde; o kuvve‑i maneviye-i hàrika, me'yûsiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dörtyüz seneden beri üçyüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hattâ bu ye's ile başkasının lâkaydlığını ve fütûrunu kendi tenbelliğine özür zannedip “Neme lâzım” der, “Herkes benim gibi berbattır” diye Şehâmet‑i Îmâniyeyi terkedip Hizmet‑i İslâmiyeyi yapmıyor. Mâdem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o kàtilimizden kısâsımızı alıp öldüreceğiz. ﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ﴾kılıncı ile o ye'sin başını parçalayacağız. مَا لَا يُدْرَكُ كُلُّهُ لَا يُتْرَكُ كُلُّهُHadîsinin hakikati ile belini kıracağız, inşâallâh…
Ye's; ümmetlerin, milletlerin “seretan” denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta mâni ve اَنَا عِنْدَ حُسْنِ ظَنِّ عَبْد۪ى ب۪يhakikatine muhâliftir. Korkak, aşağı ve âcizlerin şe'nidir, bahâneleridir. Şehâmet‑i İslâmiye’nin şe'ni değildir. Hususan Arab gibi nev'‑i beşerde medâr‑ı iftihar yüksek seciyelerle mümtâz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem‑i İslâm milletleri Arab’ın metânetinden ders almışlar. İnşâallâh yine Arablar ye'si bırakıp İslâmiyet’in kahraman ordusu olan Türklerle hakîki bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur'ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.
551
Üçüncü Kelime: “Sıdk”, İslâmiyetin Üssü'l‑Esâsıdır
Üçüncü Kelime ki; bütün hayatımdaki tahkîkatımla ve hayat‑ı ictimâiyenin çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiş ki: Sıdk, İslâmiyet’in üssü'l‑esâsıdır ve ulvî seciyelerinin râbıtasıdır ve hissiyat‑ı ulviyesinin mizâcıdır. Öyle ise, hayat‑ı ictimâiyemizin esâsı olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihyâ edip onunla manevî hastalıklarımızı tedâvi etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyet’in hayat‑ı ictimâiyesinde ukde‑i hayatiyesidir. Riyâkârlık, fiilî bir nev'i yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu', alçakça bir yalancılıktır. Nifâk ve münâfıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni'‑i Zülcelâl’in kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün envâ'ıyla kizbdir, yalancılıktır. Îmân sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binâen kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesâfe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nâr ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Hâlbuki, gaddâr siyaset ve zâlim propaganda birbirini karıştırmış, beşerin kemâlâtını da karıştırmış. (Hâşiye)
552
Bu sıdk ve kizb, küfür ve îmân kadar birbirinden uzak. Asr‑ı Saâdet’te sıdk vâsıtasıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın a'lâ‑yı illiyîne çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakàik‑ı îmâniye ve hakàik‑ı kâinât hazinesi açılması sırrıyla, ictimâiyat‑ı beşeriye çarşısında sıdk en revâclı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir metâ' hükmüne geçmiş.
Ve kizb vâsıtasıyla Müseylime‑i Kezzâb’ın emsâli, esfel‑i sâfilîne sukùt etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyât ve hurâfâtın anahtarı olduğunu o inkılâb‑ı azîm gösterdiğinden, kâinât çarşısında en fenâ, en pis bir mal olup, o malı satın almak değil; herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalana, elbette o inkılâb‑ı azîmin saff‑ı evveli olan ve fıtratlarında en revâclı ve medâr‑ı iftihar şeyleri almak ve en kıymetli ve revâclı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan sahâbeler; elbette şüphesiz bilerek ellerini yalana uzatmazlar. Kizb ile kendilerini mülevves etmezler. Müseylime‑i Kezzâb’a kendilerini benzetemezler. Belki bütün kuvvetleriyle ve meyl‑i fıtrîleriyle en revâclı mal ve en kıymetdâr metâ' ve hakikatlerin anahtarı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın a'lâ‑yı illiyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa müşteri olup, mümkün olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından, ilm‑i hadîsçe ve ulemâ‑i şerîat içinde bir kaide‑i mukarrere olan “Sahâbeler, dâima doğru söylerler. Onlardaki rivâyet tezkiyeye muhtaç değil. Peygamber’den (A.S.M.) rivâyet ettikleri hadîsler, bütün sahîhtir.” diye ehl‑i şerîat ve ehl‑i hadîsin ittifakına kat'î hüccet, bu mezkûr hakikattir.
553
İşte Asr‑ı Saâdet’teki inkılâb‑ı azîm, sıdk ile kizb, îmân ile küfür kadar birbirinden uzak iken zaman geçtikçe gele gele birbirine yakınlaştı. Ve siyaset propagandası bazen yalana ziyâde revâc verdi. Fenâlık ve yalancılık bir derece meydân aldı. İşte bu hakikat içindir ki, sahâbelere kimse yetişemez. “Yirmiyedinci Söz”ün zeyli olan sahâbeler hakkındaki risaleye havâle edip kısa kesiyoruz.
Ey bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim ve kırk‑elli sene sonra Âlem‑i İslâm mescid‑i kebîrindeki dörtyüz milyon ehl‑i îmân olan ihvânımız! Necât yalnız sıdkla, doğrulukla olur. “Urvetü'l‑Vüskà” sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur.
Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zarûret için bazı âlim “muvakkat” fetvâsı vermişler. Bu zamanda o fetvâ verilmez. Çünkü, o kadar sû‑i isti'mâl edilmiş ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.
554
Meselâ: Seferde namazı kasretmenin sebebi, meşakkattir. Fakat illet olamaz. Çünkü, muayyen bir haddi yok. Sû‑i isti'mâle düşebilir. Belki illet, yalnız sefer olabilir. Aynen öyle de, maslahat dahi yalan söylemeğe illet olamaz. Çünkü muayyen bir haddi yok, sû‑i isti'mâle müsâid bir bataklıktır. Hükm‑ü fetvâ ona bina edilmez. Öyle ise اِمَّا الصِّدْقُ وَ اِمَّا السُّكُوتُ Yani yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.
İşte şimdi beşerin ortadaki dehşetli yalancılığıyla ve tezviratlarıyla emniyet‑i umumiyenin ve rû‑yi zemin âsâyişlerinin zîr ü zeber olması kizble ve maslahatın sû‑i isti'mâli ile olmasından, elbette o üçüncü yolu kapatmağa beşeri mecbur ediyor ve kat'î emir veriyor. Yoksa bu yarım asırda gördükleri umumî harbler ve dehşetli inkılâblar ve sukùtlar ve tahribâtlar, başlarına bir kıyâmeti koparacak.
Evet her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazen zarar verse sükût etmek‥ yoksa yalana hiç fetvâ yok. Her söylediğin hak olmalı, fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yok. Çünkü hàlis olmazsa sû‑i te'sir eder; hak, haksızlıkta sarfolur.
Dördüncü Kelime: “Muhabbet”e En Lâyık Şey Muhabbettir; Ve Husûmete En Lâyık Sıfat Husûmettir
Dördüncü Kelime: Bütün hayatımda, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkîkatların bana verdiği netice şudur ki:
Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husûmete en lâyık sıfat husûmettir.
Yani; hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi te'min eden ve saâdete sevkeden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyâde sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adâvet, herşeyden ziyâde nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır. Bu hakikat Risale‑i Nurun “Yirmiikinci Mektûb”unda izâhıyla beyân edildiğinden burada kısa bir işâret ediyoruz. Şöyle ki:
555
Husûmet ve adâvetin vakti bitti. İki Harb‑i Umumî adâvetin ne kadar fenâ ve tahrib edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezâhür etti. Öyle ise, düşmanlarımızın seyyiâtı, – tecâvüz olmamak şartıyla – adâvetinizi celbetmesin. Cehennem ve azâb‑ı İlâhî kâfîdir onlara‥
Bazen insanın gururu ve nefis‑perestliği, şuûrsuz olarak ehl‑i îmâna karşı haksız olarak adâvet eder; kendini haklı zanneder. Hâlbuki, bu husûmet ve adâvetle, ehl‑i îmâna karşı muhabbete vesile olan îmân, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbâbı istihfaf etmektir, kıymetlerini tenzîl etmektir.
Adâvetin ehemmiyetsiz esbâblarını, muhabbetin dağ gibi sebeblerine tercih etmek gibi bir dîvâneliktir.
Mâdem muhabbet adâvete zıttır. Ziyâ ve zulmet gibi, hakîki ictimâ' edemezler. Hangisinin esbâbı gâlib ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatiyle olmayacak. Meselâ: Muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımağa inkılâb eder. Ehl‑i îmâna karşı vaziyet budur. Yâhut adâvet hakikatiyle kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mümâşât ve karışmamak, zâhiren dost olmak sûretine döner. Bu ise tecâvüz etmeyen ehl‑i dalâlete karşı olabilir. Evet muhabbetin sebebleri; îmân, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nurânî, kuvvetli zincirler ve manevî kal'alardır. Adâvetin sebebleri, ehl‑i îmâna karşı küçük taşlar gibi bir kısım hususî sebeblerdir. Öyle ise bir müslümana hakîki adâvet eden, o dağ gibi muhabbet esbâblarını istihfaf etmek hükmünde büyük bir hatâdır.
Elhâsıl: Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslâmiyet’in mizâcıdır, râbıtasıdır. Ehl‑i adâvet, mizâcı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister, bir şey arıyor ki onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şey, ağlamasına bahâne olur. Hem insafsız, bedbîn bir adama benzer ki, sû‑i zan mümkün oldukça hüsn‑ü zan etmez. Bir seyyie ile on haseneyi örter. Bu ise, seciye‑i İslâmiye olan insaf ve hüsn‑ü zan bunu reddeder.
Beşinci Kelime: Şu Zamanda “ Bir Adamın Bir Günahı, Bir Kalmıyor ”
Beşinci Kelime: Meşveret‑i Şer'iyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazen büyür, sirâyet eder, yüz olur. Bir tek hasene bazen bir kalmıyor. Belki bazen binler dereceye terakkî ediyor. Bunun sırr‑ı hikmeti şudur:
556
Hürriyet‑i Şer'iye ile meşveret‑i meşrûa, hakîki milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakîki milliyetimizin esâsı, rûhu ise İslâmiyettir. Ve Hilâfet‑i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'ası hükmünde Arab ve Türk hakîki iki kardeş, o kal'a‑i kudsiyenin nöbetdarlarıdırlar.
İşte, bu kudsî milliyetin râbıtasıyla, umum Ehl‑i İslâm bir tek aşîret hükmüne geçiyor. Aşîretin efrâdı gibi İslâm tâifeleri de, birbirine uhuvvet‑i İslâmiye ile murtabıt ve alâkadar olur. Birbirine ma'nen, (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güyâ bütün İslâm tâifeleri bir silsile‑i nurâniye ile birbirine bağlıdır.
Nasıl ki; bir aşîretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşîretin bütün efrâdı, o aşîretin düşmanı olan başka aşîretin nazarında müttehem olur. Güyâ her bir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşîret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşîretin bir ferdi, o aşîretin mâhiyetine temâs eden medâr‑ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşîretin bütün efrâdı onunla iftihar eder. Güyâ her bir adam, aşîrette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk‑elli sene sonra seyyie, fenâlık; işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfûs‑u İslâmiye’nin hukuklarına tecâvüz olur. Kırk‑elli sene sonra çok misâlleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşler ve kırk‑elli sene sonra Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvân‑ı Müslimîn! “Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok, onun için mâzûruz.” diye böyle özür beyân etmeyiniz. Bu özrünüz kabûl değil. Tenbelliğiniz ve “Neme lâzım” deyip çalışmamanız ve ittihâd‑ı İslâm ile, milliyet‑i hakîkiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.
557
İşte seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene, yani İslâmiyetin kudsiyetine temâs eden iyilik yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl‑i îmâna ma'nen fâide verebilir. Hayat‑ı maneviye ve maddiyesinin râbıtasına kuvvet verebilir. Onun için “Neme lâzım” deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil!‥
Ey bu câmideki kardeşlerim ve kırk‑elli sene sonraki Âlem‑i İslâm mescid‑i kebîrindeki ihvânlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı da'vâ ediyoruz. Yani, Kürd gibi küçük tâifelerin menfaati ve saâdet‑i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam tâife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve fütûrunuz ile biz bîçâre küçük kardeşleriniz olan İslâm tâifeleri zarar görüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibâha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm tâifelerinin üstadlarımız ve imâmlarımız ve İslâmiyetin mücâhidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler.
Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk‑elli sene sonra, Arab tâifeleri, Cemâhîr‑i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvî bir vaziyete girmeye; esârette kalan Hâkimiyet‑i İslâmiye’yi eski zaman gibi küre‑i arzın nısfında, belki ekserîsinde, te'sisine muvaffak olmanızı Rahmet‑i İlâhiye’den kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyâmet çabuk kopmazsa, inşâallâh nesl‑i âtî görecek.
Sakın kardeşlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigâl için himmetinizi tahrîk ediyorum. Hâşâ! Hakikat‑i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkındedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin. Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, hey'et‑i ictimâiye-i İslâmiye’yi, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika sûretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yâhut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecâvüz etse, makinenin mihânikiyeti bozulur. Onun için İttihâd‑ı İslâm’ın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.
558
Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyân ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymetdâr malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir fiat verdiler.
Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat‑ı ictimâiyeye temâs eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar, terakkîlerine medâr ettiler. Ve onun fiatı olarak bize verdikleri, sefîhâne ahlâk‑ı seyyieleridir, sefîhâne seciyeleridir.
Meselâ, bizden aldıkları seciye‑i milliye ile, bir adam onlarda der: “Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat‑ı bâkiyem var.” İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyâtlarında en metîn esâs da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din‑i haktan ve îmân hakikatlerinden çıkar. O bizim, ehl‑i îmânın malıdır. Hâlbuki, ecnebîlerden içimize giren pis ve fenâ seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: “Ben susuzluktan ölsem, yağmur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saâdeti, dünya istediği gibi bozulsun.” İşte bu ahmakàne kelime dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor. Hem o ecnebîlerin bizden aldıkları fikr‑i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.