Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
433

Münâzarât

Risale‑i Nur Külliyatından

Münâzarât

Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1911 (Rûmî: 1329)
İlk Baskı:
Matbaa‑i Ebüzziya, İstanbul
1911
435
Azametli Bahtsız Bir Kıt'anın;
Şânlı, Tâli'siz Bir Devletin,
Değerli, Sâhibsiz Bir Kavmin Reçetesi
Veyâhut

Bediüzzaman’ın MÜNÂZARÂTI

437

İfâde‑i Merâm ve Uzunca Bir Mazeret

eyyühe'n‑nâzır!
Hasenâtı seyyiâtına, sevâbı hatâsına tereccuh edenler mağfiret ve affa müstehaktırlar.
İşte iki inkılâb, beni iki te'lif‑i müşevveşe mecbur etti. İki rıhlet dahi iki kitabı ilhâm ettirdi. Şu eserlerden herbirisi Kürd olduğu gibi; aynı hâlde Türk, aynı vakitte Arab’dır. Güyâ herbir eser, Arab abâsını iktisa ve Türk pantolonu giymiş külâhlı bir Kürd’dür. Böyle acîbü'ş‑şekil bir te'lif, te'lif kanununa muhâlefetle muâheze olunmamak gerektir
438
Evet benim hakkım sükût idi. Zîra âcizim. Bilirim, âsârım rağbete şâyân değildir. Fakat Sa'dî’nin:غرض نقشيست كه ازمابازماند ❋ كه هستيرا نمى يابم بقائolan mâtem‑âlûd ve hikmet‑âmiz kelâmının verdiği himmet Hem de, benim gibi iktidarsızların mahcûbiyetlerini izâle ile, meydân‑ı hamiyete çıkmağa cesâret vermek için nümûne‑i imtisal olmağa olan arzu Hem de, eseri bizzat rağbete şâyân olmasa da, benim gibi me'mûl olmayan birisinden küçük bir eser dahi, bir nev'i antikalık rağbetine şâyân olmasına olan ümîd; beni eser yazmağa cesâret vermişlerdir. Yoksa ben bilmez değilim ki: Eserlerim bazen hem hakikat‑şiken, hem nazım‑şiken, hem üslûb‑şiken, hem hayâl‑şiken, hem his‑şiken, hem ifrat‑âlûddur. Lâkin ne yapayım başka türlü de olamazdı. Zîra tam bir asrı bir seneye sığıştıran ve yedinci asırdan onüçüncü asra kadar benim gibi kurûn‑u vustâ adamlarının hayâlini yuvarlandırmakla; herbir asır bir his ve bir te'siri karıştırıp birinci eserimi ilhâm eden Temmuz’un inkılâb‑ı mes'ûdunun teşvikiyle, hem de bütün devâir ve tabakàt‑ı mütedâhile-i mütesâfileyi karıştıran; ve istibdâdın tazyîk‑i mecnûnânesiyle vücûda atılan; ve doktorların tokadıyla ademden tımarhâne kapısıyla dışarıya fırlayan cinnet hâtırâtı olan eserimi tekmîl edip, İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi”ni ibraza beni mecbur eden Mart ve Mayıs meş'ûm ve müdhiş olan ihtilâl ve inkılâbının verdiği heyecan ile; hem de gayet mütenevvia ve muhtelife tabâyi ve hissiyatı tazammun eden ve o İki Reçeteyi vücûda getiren üssü'l‑esâs mesleğim, elmas‑misâl olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürdlükle memzûc olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intac etti. Demek herbir eserim birkaç asrın fezlekesi; ve Kürd tâifelerinin tabiatlarının enmûzeci; ve gayet muhtelife etvârımın nümûnesi olduğundan, hakîki intizam onda aramak abestir.
Evet edebin değil, belki edebiyâtın kanununa karşı âsârımı muhâlefete sevk eden yedi esbâbdır:
Evvelâ: Sabâvetimden beri kâh kuyu dibinde, kâh minâre başında gibi fehmen isti'dâdlarda bulunuyorum. Kâh gayet dakîk bir hakikat dâvetsiz elime geliyor. Kâh gayet tanışım, dostum olmuş bir hakikat ecnebî olup tanımıyorum. Hattâ bir günde kâh gayet câhil, kâh tecrübeli bir siyâsî gibi işe karışmak isterim.
439
Sâniyen: Meşrûtiyetin fecr‑i sâdıkına kadar inşâ ve kitabette tamamen hem ümmî hem acemî idim. Her ne ki inşâ ettimse, üstadımız olan Meşrûtiyetten öğrendim. Cinân‑ı cenânda yemişler kemâle ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelirse, yüzünüzü ekşitip abûs, kamtarîr olmayınız.
Sâlisen: Müstehak olmadığım teveccüh‑ü âmmeden neş'et eden bir şöhret‑i kâzibe, bana tahmil ettiği vazife‑i mühimme ile aczden neş'et eden atlamak nümâyişe, sahte ehliyetle ehil olmadığım bir şeye girişmeğe mecbur oldum
Râbian: Fıtraten bendeki gurur, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdîs‑i ni'met, meşreben bendeki meyl‑i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl‑i tecellüd ve meyl‑i nümâyiş; Şâş adama eserlerimde hakikatten fazla bir enâniyet gösteriyor. Evet enâniyet var Benim değil milletimin enâniyetidir. Benlik var Benim değil sınıfım olan melâik‑i medârisin izzetidir.
Hâmisen: Ben Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa‑i hayâldeki mütercim acemî, ya kalbin sözünü iyi anlamıyor. Veya lisânın diline âşinâ değildir. Hem Türkçenin sarf, nahvini bilmediğimden; mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. Hattâ evet, işte, şimdi, hem de, zîra, olan, şu, bu tekerrürleri sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashihine de kat'iyyen râzı olamıyorum. Zîra külâhıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.
Sâdisen: Tabiatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden; mütercim‑i hayâlînin tercümesinde, hattatın imlâsında, tâbi'in tab'ında, mütâli'in fehminde bazen yanlış düşmekle güzel bir hakikat çirkinleşiyor.
440
Sâbian: Şu Saykal‑ı İslâmiyet ve Ekrâd Reçetesi olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahrâların kuvve‑i münbitesi fevkalâde neşv ü nemâ vererek kırk‑elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesîm bir şecere oldu, hem meyve verdi.
Evet öyle bir vakitte vücûda geldi ki; dağlar beni derelerin yed‑i haşînine fırlatıyordu. Onlar da beni sahrâların yüzlerine çarpıyordu. Sonra hamiyet‑i milliye ve hamiyet‑i İslâmiye şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp, ve bazen rüzgâr vurup derenin dibine düşmüş meyveleri ilâç için toplayıp, medine‑i medeniyetin çarşısına getirdiler. Hattâ bir kısmı Bâşit dağının yemişidir. Bir tâifesi Feraşin ovasının meyvesidir. Bir mikdarı Beytüşşebab deresinde kırmızılanmış semeresidir. İşte şu iki eseri yazdığım vakit; zaman kısa, mekân vahşî, ben seyyah, zihin müşevveş, vücûd yarım hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur.
Ey ehl‑i insaf! Mazeretim bu!‥ Kabûl ederseniz, insafın şe'nidir. Etmezseniz emin olunuz; size minnet etmem. Hiç de kabûl etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek için değil, belki hakka hizmet için yazdım, vesselâm.
Şu eserin nağamâtını dinlemek için bir Kürd cesedini giymek, bir vahşî hayâlini başına takmak gerektir. Yoksa ne istimâ' helâl, ne sema' tatlı olur.
Ebû Lâ‑şeySaid
441

Siz suâl ediniz, ben de ona göre cevab vereyim

﴿
والصَّلَاةُ عَلٰى سَيِّدِ الْعَالَمِ
Emmâ ba'd: Ehl‑i hamiyetin nazarına arz ediyorum ki:
Vaktâ meşrûtiyetin ikinci yaşında İstanbul, temsîl ettiği asırdan tarihvâri bir nazarla göçüp Kurûn‑u Vustâya karşı aşağıya inmekle, Aşâir‑i Ekrâdın içinde cevelân ile bahardan güze bir rıhlet‑i sayfiye; güzden bahara bilâd‑ı Arabiyeden bir rıhlet‑i şitâiye ettim. Dağ ve sahrâyı bir medrese ederek Meşrûtiyeti ders verdim. Birden bana göründü ki; Meşrûtiyeti gayet garîb bir sûrette telâkki etmişler. Her tarafın şübhe ve suâlleri ağleb bir dereden gelmiş gibi gördüm. İşte teşhîs‑i maraz için miftâh‑ı kelâmı onlara verdim.
Dedim: Siz suâl ediniz, ben de ona göre cevab vereyim.
Onlar istihsân ettiler. Zîra Kürdlerin tabiat‑ı meşrûtiyet-perverânelerine binâen dersi münâzara ve münâkaşa sûretiyle okuyorlar. Onun içindir ki; medreseleri küçük bir meclis‑i meb'ûsân-ı ilmiyeyi andırıyor. İşte ta'mîmen li'l‑fâide, suâllerini cevablarımla musâfaha ettirerek şu kitabı yazdım. birbirine muâvenette bulunsun. Hem de görmediğim Ekrâd ve emsâline şu kitab bana bilvekâlet onlarla konuşarak cevab versin. Hem de lisânları kalblerine tercümânlık edemeyenlere bedelen suâl etsin.
Elhâsıl: Şu kitab tarafımdan cevab, onların cânibinden suâl etmek vazifesiyle mükelleftir. Hem de siyaset tabiblerine teşhîs‑i illete dair hizmet ile muvazzaftır.
Ey ehl‑i hamiyet anlayınız! Kürd ve emsâli, fikren meşrûtiyet‑perver olmuş ve oluyorlar. Lâkin bazı memurîn, fiilen meşrûtiyet‑perver olması müşküldür. Hâlbuki akılları gözlerinde olan avâma ders veren fiildir.
442
İmdi Suâle ve Cevaba Başlıyorum.

İstanbul’a gittin, bize ne getirdin?

Suâl: Ey Seydâ! İstanbul’a gittin bu inkılâb‑ı azîmi gördün mühim işler içine girdin bize ne getirdin?”
Cevab: Müjde getirdim!

Müjde ne demek? “Sizin için fenâlık var” diyorlar?

Suâl: Müjde ne demek?… Bazılar bize: Sizin için fenâlık var diyorlar?”
Cevab: Nurdan zarar gelmez. Gelirse, huffaşa gelir, murdar şeylere gelir. Size cemî'‑i kuvvetimle yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; umum İslâmın, lâsiyyemâ Osmanlıların, bâhusus Ekrâdın saâdetinin fecr‑i sâdıkının geldiğini hattâ Bâşit başında görüyorum. رغمًا على أنف أبوالعلاء المعرّي
Farazâ şu devletin yarı milleti bahâsında verilse idi, gene erzân ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz

Biz öyle işitmedik?

Suâl: Biz öyle işitmedik?…”
Cevab: Şeytanın arkadaşları çoktur

Öyle ise zihnimize gelen şübheleri ve suâlleri hallet!

Suâl: Öyle ise zihnimize gelen şübheleri ve suâlleri hallet!‥”
Cevab: Elbette Fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam

Çeşitli sorular sorarlar…

Suâl: İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir? Diğeri: Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık. Başkası: Dinimize zarar yok mu? Daha başkası: Jön Türkler şöyledirler, böyledirler. Bizi de zarar‑dîde edecekler. Diğeri: Gayr‑ı Müslim nasıl asker olacak?‥ ilâ âhir…”
Cevab: Yâhû, şu gürültülü karmakarışık, sizin gibi intizamsız suâllerinize nasıl cevab vereceğim!‥

Kaide‑i suâli sen göster!

Suâl: Kaide‑i suâli sen göster!‥”
Cevab: Meşrûtiyet kanunu ile suâl ediniz!‥ Yani içinizden bir iki zekî adamı intihâb ediniz, size vekil olarak müşteri olup suâl etsin; siz de dinleyiniz!
Onlar: Peki, peki…”
443

İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir?

Suâl: İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir?‥”
Cevab: İstibdâd tahakkümdür. Muâmele‑i keyfiyedir. Kuvvete istinâd ile cebirdir. Re'y‑i vâhiddir. Sû‑i isti'mâlâta gayet müsâid bir zemindir. Zulmün temelidir. İnsaniyetin mâhîsidir. Sefâlet derelerinin esfel‑i sâfilînine insanı tekerlendiren ve Âlem‑i İslâmiyet’i zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren; hattâ herşeye sirâyet ile zehirini atan, o derece ihtilâfâtı beyne'l‑İslâm îka' edip Mu'tezile, Cebrî, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlîd eden istibdâddır.
Evet taklidin pederi ve istibdâd‑ı siyâsînin veledi olan istibdâd‑ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfiza, Mu'tezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlîd etmiştir.

İstibdâdı tedâvi edecek olan tiryâk‑ı meşrûtiyeti bize ta'rif et!

Suâl: İstibdâd bu derece bir semm‑i kàtil olduğunu bilmezdik. Lehü'l‑hamd parçalandı. Onu esâsıyla tedâvi edecek olan tiryâk‑ı meşrûtiyeti bize ta'rif et!‥”
Cevab: Bazı memurların ef'âli adem‑i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neş'et eden müşevveşiyetle hâl‑i hâzırdan fehmettiğiniz Meşrûtiyeti tefsir etmeyeceğim Belki hükûmetin hedef‑i maksadı olan Meşrûtiyet‑i meşrûayı beyân edeceğim:
İşte Meşrûtiyet; ﴿وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ﴿وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ âyet‑i kerîmelerinin tecellîsidir. Ve meşveret‑i şer'iyedir. O vücûd‑u nurânînin kuvvete bedel, hayatı haktır. Kalbi, mârifettir. Lisânı, muhabbettir. Aklı, kanundur, şahıs değildir.
444
Evet, Meşrûtiyet; hâkimiyet‑i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvâmın sebeb‑i saâdetidir. Siz de saâdete gideceksiniz. Bütün eşvâk ve hissiyat‑ı àliyeyi uyandırır. Uyku bes Siz de uyanınız!‥ İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya’nın tâli'ini açacaktır. Size müjde! Bizim devleti ömr‑ü ebediyeye mazhar eder, milletin bekàsıyla ibkà edecek. Siz daha me'yûs olmayınız Bir ince tel gibi her tarafa hevâ ve hevesin tehyîci ile çevrilmeğe müstaid olan re'y‑i vâhid-i istibdâdî; lâyetezelzel bir timur direk gibi, lâyetefellel bir elmas kılınç gibi olan efkâr‑ı âmmeye tebdil eder. Siz de Sefîne‑i Nuh gibi emniyet ediniz. Herkesi birer pâdişah hükmüne getiriyor. Siz de hürriyet‑perverlikle pâdişah olmağa gayret ediniz. Esâs‑ı insaniyet olan cüz'‑ü ihtiyarî te'min eder, âzâd eder. Siz de câmid olmaya râzı olmayınız. Üçyüz milyondan ziyâde Ehl‑i İslâm’ı bir aşîret gibi birbirine rabt eder. Siz de o râbıtayı muhâfaza ediniz! Zîra meşveret perdeyi attı, milliyet göründü, harekete geldi Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizâza geldi. Zîra milliyetimizin rûhu İslâmiyettir. Hakîki ve nisbî ve izafîden mürekkebdir. Başka millete benzemiyor.

İstibdâdın çirkinliğine, Meşrûtiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?

Suâl: İstibdâdın çirkinliğine, Meşrûtiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?‥”
Cevab: Siz avâm olduğunuzdan; hayâlinizle tefekkür, gözünüzle taakkul ettiğinizden, temsîl size bürhân‑ı nazarîden daha ziyâde mukni'dir. İşte ikisinin mâhiyetlerini misâl ile tasvir edip göstereceğim.
445
İşte biliniz:
Hükûmet, hekim gibidir. Millet hastadır. Farz ediniz; ben şu çadırda oturmuş bir hekimim. Şu etraftaki herbir köyde Allah etmesin birer ayrı hastalık var. Ben o hastalıkları teşhîs etmemişim. Hem de tâcizimi istemeyen müdahenecilerden, yalancılardan başka kimseyi görmemişim. Şu hâlde şu köylere tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz, mîzansız bir ilâcı isti'mâl eden, acaba şifâ bulur? Veyâhut ölür?‥
Evet مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُواsırrına, şunun sâye‑i muzlimânesinde mazhar oldunuz. İşte her köye böyle ilâç göndermek, hattâ dâü'l‑cû' ile karın ağrısına mübtelâ olan emsâlinize hazım ilâcı hükmünde olan iâne toplamak; yâhut eşkıyâlık ve husûmet derdiyle mültehib bulunan o vücûda iltihabı tezyîd eden Hamîdîlik icra etmek ve ilâ âhirihî Acaba tedâvi mi? Yoksa tesmim midir, Melekü'l‑Mevt’e yardım etmek midir?‥
İşte mâhiyet‑i istibdâdın timsâli budur. Zîra sâbıkta pâdişah kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu. Bîçâre milletin hâlini anlamıyordu. Yâhut za'f‑ı kalb ve kuvvet‑i vehim ile anlamak istemiyordu. Yâhut mütehevvisâne ve mütekeyyifâne ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmaya müsâid değildi. İşte hükûmetteki istibdâda, herşeydeki istibdâdı kıyâs ediniz! Hattâ taklidi tevlîd eden ilmin istibdâdı dahi böyledir.
Amma bizzarûre hükûmet‑i İslâmiye’nin hedef‑i maksadı olan Meşrûtiyet‑i meşrûanın timsâlini isterseniz; farzediniz ben bir hekimim. Şu çadır dahi eczâhânedir, içindeyim. Umum köylerde veyâhut evlerde çeşit çeşit hastalıkları teşhîs etmiş, reçetesini yazmış bir müntehab adam yanıma geliyor. Reçetesini ibraz ediyor ki; Dâü'l‑cehil ile baş ağrısı var yazılıdır. Ben dahi fen afyonunu ibtidâ onların lisânlarının zarfında sonra da lisân‑ı resmiye ifrâğ ederek veriyorum. Bir başkasının reçetesini gösteriyor ki; kalb hastalığı olan za'f‑ı diyânet var. Ben de fünûnu, maârif‑i İslâmiye ile mezcederek bir mâcun yapıyorum, müderrislerin ellerine veriyorum, gönderiyorum. Diğerinde dâü'l‑husûmet ile ihtilâl sıtması var. Ben de fikr‑i milliyeti uyandırarak, ışıklandırarak, tiryâk‑misâl adâlet ve muhabbeti o nur ile mezcettirerek sulfato misâl bir ilâç veriyorum. İşte böyle bir hekimdir ki, vatan hastahânesinde bîçâre etfâli helâkten halâs eder. ! Hükûmet‑i meşrûtanın timsâl‑i nurânîsi: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِsırrınca, herbir büyük adam bu düsturu nazara almak gerektir.
446

Derman dermandır, neden zehir olsun?

Suâl: Derman dermandır, neden zehir olsun?”
Cevab: Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman hadden geçerse derd getirir.

Ne diyorsun, ta'rif ettiğin Meşrûtiyet daha bize selâm etmemiş

Suâl: Ne diyorsun, اِسْتَحْسَنْتَ ذَا وَرَمٍ Hâl‑i hâzırın eskisi gibi çok fenâlığı var, bize zulmeder. Hem de zaafta, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek ta'rif ettiğin Meşrûtiyet daha bize selâm etmemiş ki biz de: Ehlen ve sehlen desek.”
Cevab: لا، بل استسقيت اُسكوبًا، واستسعيت يعبوبًا واستحسنت حوراء، ومدحت حرّيّةً حرّة حورية
Fakat sizin dîvâneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm Meşrûtiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Gevdan ve Mamhuran aşîretleri daha asker gelmeden, alâ külli hâl vermeğe mecbur olan emvâl‑i emîriyeyi hazır etseydiler, şu kadar zulüm olmayacaktı. Evet bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl‑i hamiyeti dahi müstebid eder.
447
Siz diyorsunuz: Şimdiki hükûmet eskisi gibi zaîftir.”
Evet kuvvetsizlikte dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat o kabre müteveccihen iner, eğilir girer. Şu ise, doğrulur, şebâba doğru yükselir.

Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?

Suâl: Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?”
Cevab: Yüz seneden beri harâb’a yüz tutan bir şey, birden yapılamaz. Size bir misâl söyleyeceğim: Bir bulağ () başı çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş. Sonra da onu tasfiye için o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa; acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz!‥ Âkıbet berrak olacaktır.

Meşrûtiyetin ne mikdarı bize gelmiş?

Suâl: Ta'rif ettiğin meşrûtiyetin ne mikdarı bize gelmiş?‥ Ve niçin bütün gelmiyor?”
Cevab: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîra sizin şu vahşet‑engîz, cehâlet‑perver, husûmet‑efzâ olan sarp dağ ve derin derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçâre Meşrûtiyet korkar. Kolaylıkla gelmeye cesâret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da, onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz. Zîra sizinle İstanbul arasındaki mesâfe bir aylıktır. Fakat sizinle ehl‑i meşrûtiyet arasındaki mesâfe bin aydan fazladır. Zîra eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nâzik meşrûtiyet İstanbul havâlisindeki yılanlardan kurtulsa; şu uzun mesâfeden geçmekle, cehâlet gibi müdhiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kıraçları, husûmet gibi gayet keyşer dağları kat'etmekle beraber, eşkıyâya rastgelecektir.
Ezcümle: Bazı ceza‑yı sezâsını hazm etmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve bazı, bir meşhûr Bektâşî gibi mânâ verenler yol üzerine çıkıp gasb ve gâret ediyorlar. Daha onların öte taraflarında da bir kısım gevezeler vardır; bazı bahâne ile parça parça etmek istiyorlar. Öyle ise ona bir yol veyâhut bir balon yapınız!‥

Biz me'yûs olduk. Daha ne vakit bize gelecektir?

Suâl: Biz me'yûs olduk. Daha ne vakit bize gelecektir?”
448
Cevab: Ye's aczden gelir. Ye's mâni‑i her-kemâldir. Hamiyet ise; şiddet‑i mevâni'a karşı şiddetle metânet etmektir. Hâlbuki şu zaman, mümteniât‑ı âdiyeyi mümkin derecesine indiriyor. Çabuk ye'se inkılâb eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben sizi tenbellikten kurtarmak için kabahatlerinizi gösteririm. Onu, çabuk gelmek istiyorsanız; işte mârifet ve faziletten demir yolunu yapınız!. ki, Meşrûtiyet, medeniyet denilen şimendifer‑i kemâlâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek kısa bir zamanda mânilerden kurtulup geçerek size selâm etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.

İnşâallâh tâli'imiz varsa, biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfî değil midir?

Suâl: İnşâallâh tâli'imiz varsa, biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfî değil midir?”
Cevab: Bîçâre tâli'inize siz de yardım etmelisiniz. Bağdat tarrârları gibi olmayınız. Sizin atâlet bahânesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz nizâm‑ı esbâbı reddettiğinden; kâinâtı tanzim eden meşîete karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder.

Meşrûtiyetin âsârı hangisi, ötekinin âsârı hangisidir?

Suâl: Şimdi fenâlığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrûtiyetin âsârı hangisi, ötekinin âsârı hangisidir?!‥”
Cevab: Ne kadar iyilik var, Meşrûtiyetin ziyâsındandır. Ne kadar fenâlık var, ya eski istibdâdın zulmetinden, yâhut Meşrûtiyet nâmıyla yeni bir istibdâdın zulmündendir. Geri kaldı; tâziyeden sonra vedâ edip pederini takib etsin. Fakat emin olunuz, ziyâ galebe çalacaktır.

Meşrûtiyeti pek çok i'zam ediyorsun.

Suâl: Meşrûtiyeti pek çok i'zam ediyorsun. Eskide re'y‑i vâhid idi. Milletten suâl yok idi. Şimdi meşverettir. Milletten suâl edilir. Millet ne için der. Ona ne istersin denilir. İşte bu kadar daha nedir, o kadar ilâveyi takıyorsun?!.”
449
Cevab: Zâten şu nokta bütün cevablarımı tazammun etmiş. Zîra Meşrûtiyet hükûmete düştüğü vakit; fikr‑i hürriyet, meşrûtiyeti her vecihle uyandırır. Her nev'de, her tâifede onun san'atına ait bir nev'i meşrûtiyeti tevlîd eder. Hattâ ulemâda, medâriste, talebede bir nev'i meşrûtiyeti intac eder. Evet her tâifeye ona mahsûs bir meşrûtiyet bir teceddüd ilhâm olunuyor. İşte şu arkasında şems‑i saâdeti telvih eden; ve temâyül ve incizab ve imtizaca yüz tutan lemeât‑ı meşverettir ki; bana meşrûtiyet hükûmetini bu kadar sevdirmiştir. Bence taklidin temelini atıp ihtilâfâtı çıkarmakla Mu'tezile, Cebrî, Mürcie, Mücessime gibi dalâlet fırkalarını İslâmiyetten intac eden mesâil‑i diniyedeki istibdâd‑ı ilmîdir. Ve nefsü'l‑emirde mukayyed olan şeyde ıtlâktır. () Meşrûtiyet‑i ilmiye hakkıyla teessüs etse, meyl‑i taharrî-i hakikatin imdâdıyla, fünûn‑u sâdıkanın muâvenetiyle, insafın yardımıyla şu fırak‑ı dâlle Ehl‑i Sünnet ve Cemâate dâhil olacakları kaviyen me'mûldür. Şu fırkalar eğer çendan bir hizb olarak görünmüyor, fakat efkârda tahallül ederek münteşiredir. Herkesin dimağında onların meylettiği mesleğe meyelân bulunabilir. Hattâ eğer bir dimağ büyütülse, maânî tecsîm edilir ise; şu fırak, sinematoğrafvâri (❋❋) o dimağda temessül ettiği görülecektir. Şu kıssa uzundur, makamı değil Siz suâllerinizi ediniz!‥

Şu Meşrûtiyet büyüklerimizi kırdı. Bunun hikmeti nedir?

Suâl: Şu Meşrûtiyet büyüklerimizi, beylerimizi kırdı. Fakat bazıları da müstehak idi. Hem de maddeten bir şeyi görmeden yalnız meşrûtiyetin nâmını işitmekle kendi kendilerine düştüler. Bunun hikmeti nedir?”
Cevab: Ma'nen her bir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin ıstılahınızca o zamanın makinesini çeviren bir ağa lâzımdır. İşte zaman‑ı istibdâdın hâkim‑i manevîsi kuvvet idi. Kimin kılıncı keskin, kalbi kàsî olsa idi, yükselirdi. Fakat zaman‑ı meşrûtiyetin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, mârifettir, kanundur, efkâr‑ı âmmedir Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezâyüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus ettiklerinden; kuvvete istinâd eden kurûn‑u vustâ hükûmetleri inkırâza mahkûm olup, asr‑ı hâzır hükûmetleri, ilme istinâd ettiklerinden Hızırvâri bir ömre mazhardırlar.
450
İşte ey Kürdler! Sizin bey ve ağa, hattâ şeyhleriniz dahi eğer kuvvete istinâd ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir. Hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinâd ile cebir yerine, muhabbeti isti'mâl ve hissiyatı efkâra tâbi ise, o düşmeyecek belki yükselecektir.

Neden şu inkılâb‑ı hükûmet herşeyde bir inkılâb getirdi?

Suâl: Neden şu inkılâb‑ı hükûmet herşeyde bir inkılâb getirdi?”
Cevab: اَلنَّاسُ عَلٰى سُلُوكِ مُلُوكِهِمْ sırrınca istibdâd herkesin damarlarına sirâyet etmiş idi. Çok nâm ve sûretlerde kendini gösteriyordu. Çok dâm ve plânlar isti'mâl ediyordu. Hattâ benim gibi bir adam ilmi vâsıta edip tahakküm ediyor idi. Veyâhut sehàvet‑i milliyeyi sû‑i isti'mâl eder idi. Veyâhut şu şeyh gibi, necâbeti sebebiyle herkes onun hatırını tutarak, tutmakla mükellef bildiğinden tahakküm ve istibdâd ediyordu.

Demek öldürmemize hükûmetin istibdâdına yardım eden başka istibdâdlar da var imiş?

Suâl: Demek öldürmemize hükûmetin istibdâdına yardım eden başka istibdâdlar da var imiş?!…”
Cevab: Evet cehâletimizin silâhıyla asıl bizi mahveden, içimizdeki garîb nâmlar ile hüküm süren parça parça istibdâdlar idi ki; hayatımızı tesmim etmiş idi. Fakat yine kabahat o küçük küçük istibdâdların pederi olan istibdâd‑ı hükûmete aittir.

Beyler, ağalar, müteşeyyihler iki kısımdır. Farkları nedir?

Suâl: Beğler, ağalar, müteşeyyihler iki kısımdır. Farkları nedir?”
Cevab: İstibdâd ile meşrûtiyet kadar farkları vardır. Ben dahi meşrûtiyet ve istibdâdı müşahhas olarak size göstermek istediğimden, şu iki kısmı timsâl olarak beyân ediyorum.

Nasıl?

Suâl: Nasıl?…”
451
Cevab: Eğer büyük adam istibdâd ile kuvvete veya hileye veya kendisinde olmayan tasannuen kuvve‑i maneviyeye istinâden halkı isti'bâd ederek, havf ve cebrin tazyîki ile tutup insanı hayvanlığa indirmiş; dâima o milletin şevkini kırar, neş'elerini kaçırır. Eğer bir nâmus olursa, yalnız o şahs‑ı müstebidde görünür, denir ki: Filân adam şöyle yaptı.” Eğer bir seyyie olursa, kabahat bîçâre etbâ'a taksim olunur. İşte şu mâhiyetteki büyük, hakikaten büyük değildir, küçüktür. Milletini küçüklettiriyor. Zîra milleti her sa'yi suhre gibi işliyor, hatır için gibi yapıyor İyilik etse de riyâ karıştırıyor. Müdahene ve yalana alışıyor. Dâima aşağıya iniyor. Zîra sa'y‑i insanînin buharı hükmünde olan şevk müntafî oluyor. Ağaları ve büyükleri omuzlarına biner, yalnız görünsün. Onların etlerinden yer, büyüsün. O milletin gonca misâl isti'dâdâtı üzerine o reis perde olup ziyâyı göstermiyor. Belki yalnız o, neşv ü nemâ bulur. İnkişaf eder. Açılır. Eğer müşahhas istibdâdı görmek arzu ediyorsanız işte size şu

İstibdâdın bu kadar fenâ zehrine rağmen nasıl bu kadar dayanmışız, hayret!

Suâl: Aman bu kadar istibdâdın fenâ bir zehiri var iken acîbdir ki, biz bu kadar kalmışız!”
Cevab: Acîb değildir. İhtilâftan bazen istifade olunur. O pis istibdâdın taaddüdü için birbirinin kuvvetini bir derece kırar, ta'dil ederdi. Yoksa işiniz fenâ idi.

İkinci kısım nasıldır?

Suâl: İkinci kısım nasıldır?”
Cevab: Bir büyük adam, hakka isnâd ile aklı isti'mâl edip, muhabbetle milletini kendisine rabt, zîr‑i destanın omuzları üstüne çıkmaz, altına girer, yükseltir, şevklerini uyandırır. Bir iyilik olursa, ma'nen millete tevzî' eder. Herkese bir parça nâmus düşmekle şevki artırır. Hak yerini bulmak için milletini ziyâ‑yı mârifete karşı tutar, gonca misâl olan o milletin hissiyatına zülâl‑i muhabbet ve aklı gönderir, neşv ü nemâ verirse; سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ Hadîs‑i Şerîfte; meşrûtiyetli reise misâl‑i müşahhas olur.
Meşrûtiyeti gözle görmek istiyorsanız işte şu aynaya bakınız!‥

Büyük odur ki; aklı keskin, kalbi fedâkâr olsun.

Suâl: Demek büyük o değil ki; kılıncı keskin olsun, milleti kendine fedâ etsin. Belki odur ki; aklı keskin olsun, kalbi millet için fedâkâr olsun.”
Cevab: ! Şimdi bir ışık buldunuz!‥ Elbette bir doğru şeyhin mürîdleri, yâhut eski âdil beylerin mensûblarıyla; müstebid bir ağa hizmetkârlarının cihet‑i irtibatta farklarını bulursunuz.
452
Maatteessüf büyüklerdeki meziyet, sebeb‑i tevâzu' iken, vâsıta‑i tahakküm oluyor. Avâmdaki zayıf bir damar, câlib‑i şefkat iken, vesile‑i esâret oluyor.

Şu pis istibdâd, ne vakitten beri başlamış geliyor?

Suâl: Şu pis istibdâd, ne vakitten beri başlamış geliyor?‥”
Cevab: İnsanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit, nasılsa bunu da beraber getirmiştir.

Demek şu istibdâd hayvaniyetten gelmedir?

Suâl: Demek şu istibdâd hayvaniyetten gelmedir?”
Cevab: Evet müstebid bir kurt, bîçâre bir koyunu parça parça etmek. Dâima kavî zaîfi ezmek, hayvanların birinci düstur ve kavânîn‑i esâsiyesindendir.

Sonra…

Suâl: Sonra…”
Cevab: Şerîat‑ı Garrâ zemine nüzûl etti; ki zeminin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin. Şu insaniyetin siyah lekesini izâle etsin. Hem de izâle etti Fakat vâ‑esefâ ki, muhît‑i zamanî ve mekânînin te'siriyle hilâfet, saltanata inkılâb edip, istibdâd bir parça hayatlandı. Yezid zamanında bir derece kuvvet bularak başını kaldırdığından; İmâm Hüseyin Hazretleri hürriyet‑i Şer'iye kılıncını çekti, başına havâle eyledi. Fakat ne çare ki; istibdâdın kuvveti olan cehil ve vahşet cevânib‑i âlemde zeyn‑âb (زَيْن اٰب) gibi Yezid’in istibdâdına kuvvet verdi.

Şimdiki meşrûtiyet, istibdâd nerede?‥ onların harekâtı nerede?

Suâl: Şimdiki meşrûtiyet, istibdâd nerede?‥ onların harekâtı nerede? Hilâfet, saltanat nerede?.! Nasıl tatbik ediyorsun, yekdiğerine musâfaha ve temâs ettiriyorsun. Aralarında karnlar ve asırlar var?‥”
Cevab: Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır. Şahıs hiçtir. İstibdâdın esâsı, kuvvet şahısta olur. Kanunu kendi keyfine tâbi edebilir. Hak kuvvetin mağlûbu Fakat bu iki rûh, her zamanda birer şekle girer, birer libâs giyer. Bu zamanın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın; istibdâd galebe ettiği vakit tamamen hükmünü icra etmiş Meşrûtiyet mağlûb olduğu vakit mahvolmuş, kellâ! Kâinâtta gâlib‑i mutlak, hayır olduğundan; pek çok envâ' ve şuabât‑ı hey'et-i ictimâiyede meşrûtiyet hüküm‑fermâ olmuştur. Cidâl, berdevam Harb ise, seccâldir.
453

Bazı adam, “Şerîata muhâliftir” diyor

Suâl: Bazı adam, Şerîata muhâliftir diyor…”
Cevab: Rûh‑u meşrûtiyet, Şerîattandır. Hayatı da ondandır. Fakat ilcâ‑i zarûretle; teferruât olabilir, muvakkaten muhâlif düşsün. Hem de her ne hâl ki, meşrûtiyet zamanında vücûda gelir, meşrûtiyetten neş'et etmesi lâzım gelmez. Hem de hangi şey vardır ki; her cihetle Şerîata muvâfık olsun. Hangi adam var ki; bütün ahvâli şerîata mutâbık olsun? Öyle ise şahs‑ı manevî olan hükûmet dahi masûm olamaz. Ancak Eflâtun‑u ilâhînin Medine‑i fâzıla-i hayâliyesinde masûm olabilir. Lâkin meşrûtiyet ile sû‑i isti'mâlâtın ekser yolları münsed olur. İstibdâdda ise açıktır.

İ'tirâz ettiğin şeye nasıl cevab veriyorsun?

Suâl: İ'tirâz ettiğin şeye nasıl cevab veriyorsun?”
Cevab: Ben libâsa ilişiyordum. Hükûmet iyi bir adamdır, pislerin libâsını giymiş idi. Biz o libâsı yırtmak ve yıkamak istiyorduk, olamadı. Zamana bıraktık. yavaş yavaş yırtılsın. Evet namazı kılıyordu, Kıbleyi tanımıyordu. Sonra tanıdı. Veya tanıyacaktır. Ehven‑i şerreyn bir adâlet‑i izafiyedir. Fakat kemâl‑i telehhüf ile bağırıyorum ki: Şiddete inkılâb eden fikr‑i intikamın tedâhülü ve heyecanâtı intac eden tecrübesizlik, üzerimize emri şiddetlendirdi. Pahalaştırdı. Muvakkaten bir nev'i karanlık çöktü. Emin olunuz ki, çekilecektir

Neden makine‑i ahvâl güzelce işlemiyor?

Suâl: Neden makine‑i ahvâl güzelce işlemiyor?”
Cevab: Zîra tecrübe, hamiyet, nur‑u kalb ve nur‑u fikri cem'edenler vezâife kifâyet etmezler. Bazı ehl‑i gayret ve hamiyette de meylü't‑tahrib meleke olmuş. Tamire pek alışık değildir. Bazı ehl‑i tecrübe ve tamir ise, eskisine bir derece meyl ile isti'dâdları pek müsâid değildir. Demek bize bir nesl‑i cedîd lâzımdır.
Bunu da cidden söylüyorum: Eğer meşveret, şerîattan bir parmak müfârakat ederse, eski hâl yüz arşın ayrılmıştır.
454

Neden?‥

Suâl: Neden?‥”
Cevab: Bir ince teli rüzgâr her tarafa çevirebilir. Fakat ictimâ' ve ittihâd ile hâsıl olan hablü'l‑metîn ve urvetü'l‑vüskà, değme şeylerle tezelzül etmez. İcmâ‑ı ümmet, Şerîatta bir delil‑i yakìnîdir. Re'y‑i cumhûr, şerîatta bir esâstır. Meyelân‑ı âmme, Şerîatta mu'teber ve muhteremdir.
İşte bakınız!. Eski pâdişahların irâdesini, Ermeni rüzgârı veya ecnebî hevâsı veya vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi. O da sükûta rüşvet‑i maneviye olarak bir çok ahkâm‑ı Şerîatı fedâ ediyordu. Şimdi kapı açıldı, fakat tamamı ileride üçyüz ârâ‑yı mütekàbile ve efkâr‑ı mütehâlife hak ve maslahattan başka bir şey ile musâlaha etmez. Veya sükût etmezler. Hak ve maslahat ise, Şerîatta esâstır. Fakat اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِkaide‑i Şer'iyesince bazen haram bildiğimiz şey, ilcâ‑i zarûretle vâcib olur. Taaffün etmiş parmak kesilir, el kesilmesin. Selâmet‑i millet, cevher‑i hayata tevakkuf etse; vermekten tevakkuf edilmez. Nasıl ki edilmedi. Dünyada en acîb, en garîbi; rûhunu iftiharla selâmet‑i millete fedâ edenlerden, bazen garazında, menfaat‑i cüz'iye-i gururiyesinde buhl eder, vermiyor.
Demek Şerîatı isteyenler iki kısımdır: Biri: Muvâzene ile zarûreti nazara alarak müdakkikàne meşrûtiyeti şerîata tatbik etmek istiyor. Diğeri de: Muvâzenesiz zâhir‑perestâne çıkılmaz bir yola sapıyor.

Meclis‑i Meb'ûsân’da Hıristiyanlar, Yahudîler vardır. Onların re'ylerinin Şerîatta ne kıymeti vardır?

Suâl: Meclis‑i Meb'ûsân’da Hıristiyanlar, Yahudîler vardır. Onların re'ylerinin Şerîatta ne kıymeti vardır?”
455
Cevab: Evvelen: Meşverette hüküm ekserindir. Ekser ise Müslümandır. Altmıştan fazla ulemâdır. Meb'ûs hürdür. Hiçbir te'sir altında olmamak gerektir. Demek hâkim, İslâm’dır.
Sâniyen, saati yapmakta veyâhut makineyi işletmekte san'atkâr bir Haço veya Berham’ın re'yi mu'teberdir. Şerîat reddetmediği gibi; Meclis‑i Meb'ûsân’daki mesâlih‑i siyâsiye ve menâfi'‑i iktisadiye dahi ekseri bu kabîlden olduğundan reddetmemek lâzım gelir. Amma ahkâm ve hukuk ise, zâten tebeddül etmez. Tatbikat ve tercihattır ki; meşverete ihtiyaç gösterir. Meb'ûsların vazifesi o ahkâm ve hukuku sû‑i isti'mâl etmemek ve bazı kàdı ve müftülerin hilelerine meydân vermemek için; bazı kanunları yapmak, etrafına sûr etmektir. Aslın tebdiline gitmek olamaz. Gidilse intihardır.

Neden tekâlif‑i devlet, fukara üstünde hafifleşmedi?

Suâl: Adâlettir diyorsun. Neden tekâlif‑i devlet, fukara üstünde hafifleşmedi?”
Cevab: Bir fark vardır. Eskide vâridât zâyi' olur, giderdi. Şimdi millet rakìbdir. Demek o, suya ve şûristana atılırdı. Şimdi tarlaya atılıyor veya atılacaktır. İşte bir nev'i hafiflik

Hükûmet ve Türkler böyle oldukça, biz rahat edip yükselemiyoruz; kendimizi bir kavim olarak göstermek mümkün değil.

Suâl: Şu hükûmet ve Türkler nasıl olsalar, biz rahat edemiyoruz. Yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temâşâ etmek ve ellerimizi onlarla beraber sâfî suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zîra hükûmet ve İstanbul daha bulanıktır.”
Cevab: Meşrûtiyet, hâkimiyet‑i millettir. Yani efkâr‑ı âmmenizin misâl‑i mücessemi olan meb'ûsân hâkimdir. Hükûmet hàdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekkî ediniz. Her kabahati hükûmet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız.
Size bir misâl söyleyeceğim:
Her tarafa şûbeler salmış bir büyük çeşme başında bir tağayyürât olursa, her tarafa da sirâyet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tâbidir. Farazâ o havuz tamamen tağayyür ederse; veyâhut Allah etmesin bozulursa da çeşmelere te'sir etmez. Eğer pınar, pınar olursa
456
İşte bakınız! İstibdâdın hükmünce İstanbul ve hükûmet bulağ başı idi. Şikâyette hakkınız vardı. Şimdi ise hakikat itibariyle bilkuvve İstanbul göldür, hükûmet havuzdur. Türk zeyn‑âbdır. Veya öyle olmak lâzımdır. Pınar bizlerdedir. Veya bizde olmak gerektir.
Ey Kürdler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen, taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdâdı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız; sebeb‑i saâdetimiz olan meşrûtiyeti takviye için fikr‑i milliyeti haffâr yapıp mârifet ve fazileti eline veriniz!‥ Şu yerlerde de bir küngân atınız, bir kemâlât pınarı bizde de çıksın. Yoksa dâima dilenci olacaksınız. Ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız veya tenbeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükûmet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenâlıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.

Neden iyilik gelsin, fenâlık gelmesin, ikisi arkadaştır?

Suâl: Neden iyilik gelsin, fenâlık gelmesin, ikisi arkadaştır?”
Cevab: Yâhû dedik, şimdi hükûmet ve İstanbul çukurda bir havuzdur veya öyle olacaktır. Havuz ise, aşağıdadır. Fenâlık sakîldir, yukarıya yuvarlanmaz. (Cehâletle cezbetmemek şartıyla). İyilik nurdur, yukarıya akseder.

Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?

Suâl: () Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Cevab: İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de acaba mağlûb bîçâre bir pâdişah, yâhut müdâhin memurlar veyâhut mantıksız polislere i'timâd edilir, dinin himâyesi onlara bırakılırsa daha iyidir? Yoksa efkâr‑ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat‑ı İslâmiyenin mâdeni olan herkesin kalbindeki şefkat‑i îmâniye olan envâr‑ı İlâhînin lemeâtının ictimâ'larından ve hamiyet‑i İslâmiye’nin şerârât‑ı neyyirânesinin imtizacından hâsıl olan amûd‑u nurânînin ve o seyf‑i elmasın hamiyetine bırakılırsa daha iyidir?! Siz muhâkeme ediniz.
457
Evet şu amûd‑u nurânî, (❋❋) dinin himâyeti, şehâmetinin başına, murakıbînin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz; lemeât‑ı müteferrika tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn‑i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss‑i dinî, lâsiyyemâ din‑i hakk-ı fıtrînin sözü daha nâfiz, hükmü daha àlî, te'siri daha şedîddir.
Elhâsıl: Başkasına i'timâd etmeyen, nefsiyle teşebbüs eder. Size bir misâl söyleyeceğim: Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur; o işi bilirsiniz. Şimdi her biriniz, bazı koyunları bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Hâlbuki çoban tenbel ve muâvini kayıtsız, köpekleri değersiz; tamamıyla ona i'timâd etseniz, rahatla evlerinizde yatsanız, bîçâre koyunları müstebid kurtlar ve hırsızlar ve belâlar içinde bıraksanız daha iyidir? Yoksa onun adem‑i kifâyetini bilmekle nevm‑i gafleti terkedip hânesinden her biri bir kahraman gibi koşsun, koyunların etrafında halka tutup bir çobana bedel bin muhâfız olmakla; hiçbir kurt ve hırsız cesâret etmesin daha iyidir? Acaba Mamhuran hırsızlarını tevbekâr ve sofî eden şu sır değil midir? Evet rûhları ağlamak istedi, biri bahâne oldu ağladılar.
Evet, evet!… Neam, neam!… Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; şevkiniz bozulmasın, teessüf etmeyiniz. Zîra kâinâtı nağamâtıyla raksa getiren, hakàikın esrârını ihtizâza veren musîka‑i İlâhiye hiç durmuyor. Sermeden zürm‑zürm eder. (❋❋)
458
Pâdişahların pâdişahı olan Sultan‑ı Ezel’in, Kur'ân denilen musîka‑i İlâhiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe‑i âsumânda (zirmîn) getirmekle; sadef, mağara, kehf‑misâl olan ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ ve kalb ve femlerine vurarak, aks‑i sadâ onların lisânlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı zirme zirm ile ihtizâza getiren o sadânın tecessüm ve intibâ'iyle; umum kütüb‑ü İslâmiye’yi birer Tanbur ve Kanun’un bir teli ve şeridi hükmüne getiren ve her bir tel, bir nev'iyle onu ilân eden o sadâ‑yı semâvî ve rûhâniyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba nasıl ona nisbet sivrisinek bir emîrin demdemelerini veya pîş‑i reşk gibi hükûmet adamlarının vızvızelerini işitecek midir?!
Elhâsıl: İnkılâb‑ı siyâsî cihetiyle dininden havf eden adam; dinden hissesi, Beytü'l‑Ankebût gibi zayıf düşmüş cehâlettir, onu korkutur Takliddir, onu telâşa düşürttürür. Zîra i'timâd‑ı nefsin fıkdânı ve aczin vücûdu cihetiyle, saâdetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.

Bazı adam, dediğiniz gibi demiyor. Belki “Mehdi gelmek lâzımdır.” der…

Suâl: Bazı adam, dediğiniz gibi demiyor. Belki Mehdi gelmek lâzımdır.” der. Zîra dünya şeyhûhat itibariyle müşevveşedir; İslâmiyet ağrâzın teneffüsü ile mütezelziledir.”
Cevab: Eğer Mehdi acele edip gelse; baş‑göz üstüne, hemen gelmeli. Zîra güzel bir zemin müheyyâ ve mümehhed oldu. Zannettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler baharda vücûd‑pezir olur. Rahmet‑i İlâhî şânındandır ki; şu milletin sefâleti, nihâyet‑pezir olsun. Bununla beraber, kim dese: Zaman bütün berbat oldu”, eskisine temâyül gösterse; bilmediği hâlde İslâmiyetin muhâlefetinden neş'et eden eski seyyiâtı, bazı ecnebîlerin zannı gibi İslâmiyete isnâd etmektir.

Efkârı teşviş eden ve Meşrûtiyeti takdir etmeyen kimlerdir?

Suâl: Efkârı teşviş eden ve Meşrûtiyeti takdir etmeyen kimlerdir?”
Cevab: Cehâlet ağanın, inâd efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht‑ı riyâsetlerinde, insan milletinde menba'‑ı saâdetimiz olan meşvereti inciten bir cem'iyettir. ()
459