Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
283

İşârât

Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
285

İfâde

Bundan altı sene evvel, şu zelzelenin bidâyetinde, İşârâtü'l‑İ'câz tefsirini yazarken﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ beyânı sadedinde, şu risaledeki fehmimi aynen yazmıştım. Zaman, fehmimi te'yid ettiğinden neşrediyorum. Zeyli, perakende hakikatlerden bir aşûredir.
﴿
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
Şu cümle‑i àliyenin itnâbında bir îcâz‑ı i'câzî var. Çünkü يَتَصَدَّقُونَ veya يُزَكُّونَ gibi kısa bir cümleye bedel, bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın şerâit‑i makbûliyetini fehme ihsâs ve nukat‑ı hüsnünü ihsân ediyor. Sadaka beş şart ile tam sadaka olabilir:
Birincisi: Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta isrâf etmemektir. Şu şarta îmâen مِمَّا ’daki مِنْ ‑i teb'îziyeyi menâr etmiştir.
286
İkincisi: Kendi malından vermeli, yoksa Ali’den alıp Velî’ye vermemeli. Şuna işâreten hasrı ifâde eden ﴿مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ ’daki takdimi ayar etmiştir.
Üçüncüsü: Minnet etmemektir. Buna remzen رَزَقْنَا ’daki hakîki mâlik kim olduğunu ve sadaka veren yalnız vâsıta olduğunu göstermekle, şu şarta medâr etmiştir.
Dördüncüsü: Tıyb‑ı nefs ile rızâ‑yı kalb ile olmalı. Havf‑ı fakr ile olmamalı. Şuna telvihen رَزَقْنَا ’daki nun‑u azametleاَنَا الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُmânâsına remzedip şu şarta emâre etmiştir.
Beşincisi: Sadakayı alan sefâhette değil belki nafakasında ve hâcât‑ı zarûriyesinde sarf etmeli. Şuna telmihan يُنْفِقُونَ ’un maddesini alâmet etmiştir.
Altıncı şart: Kemâldir. Mala hasredilmemeli. Zîra tasadduk malda olduğu gibi ilimde, fikirde, fiilde de olur. Şu ta'mîme مَا lafzındaki umum ile îmâ ve يُنْفِقُونَ ’deki ıtlâk ile işâret etmiştir. Çünkü makam‑ı hitâbîde ıtlâk, ta'mîmdir.
287
İslâmiyet’in bir rükn‑ü mühimmi olan zekât, beşerin hayat‑ı nev'iyesi için ehemmiyeti şudur:
Hadîste var اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِ yani zekât bir köprüdür ki Müslüman, kardeşi olan Müslüman’a muâvenet için ondan geçer. Zîra memurun‑bih olan teâvün, o vâsıta iledir. Ve nev'‑i beşerin hey'et‑i ictimâiyedeki nizâmın sıratu'l‑müstakîmi odur. İnsanlar içinde madde‑i hayatın cereyanına râbıta odur. Terakkiyât‑ı beşerdeki zehirlere tiryâk odur.
Evet, zekâtın vücûb‑u kat'îsinde ve onun kabilesi olan sadakaya ve karz‑ı hasene dâvet‑i Kur'ânîde ve ribânın vesâiliyle beraber hurmet‑i şedîdesinde azîm bir hikmet, àlî bir maslahat, vâsi' bir rahmet vardır.
Eğer sahife‑i âlemde tarihî bir nazarla dikkat ve cem'iyet‑i beşeriyenin mesâvîsinin esâsları teftiş edilse görülecektir ki bütün ihtilâlât ve fesâdın asıl ve mâdeni ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin muharrik ve menba'ı, tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre‑i arz patladı ve izdivâcından, medenî insanlardan canavarlar doğdu.
Birinci Kelime: Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne?
İkinci Kelime: İstirahatim için zahmet çek, sen çalış, ben yiyeyim.
Merhametsiz, nefis‑perest olan birinci kelime‑i gaddâredir ki âlem‑i insanı zelzeleye getirip kıyâmeti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakâttır ve onun mütemmimi olan karz‑ı hasendir.
288
Harîs, hodgâm, zâlim olan ikinci kelimedir ki beşerin terakkiyâtını öyle sarsıyor ki herc ü merc ateşine atmak üzeredir.
Şu dâhiye‑i dehyânın tek bir devâsı var. O da hurmet‑i ribâdır ve faizin bütün vesâilini hayat‑ı ictimâiyeden ref' etmektir. Hodgâm ellerde servetin inhisarına vesile olan ribâ kapları, bankaları seddir. Evet, bu kaplar ile servet ve temellük, kalîl adamlarda toplanır. Bu iki düstur ile tevzî' edilmezse gasbedilecektir.
Evet, hey'et‑i ictimâiyedeki intizamın şartı, tabakàt‑ı beşer birbirinden uzaklaşmamak; tabaka‑yı hàvâs tabaka‑yı avâmdan, tâife‑i ağniyâ tâife‑i fukaradan ayrılmasın ki sıla‑i rahim kopmasın. Hâlbuki ribânın hayatı ve zekâtın mevti ile geniş bir mesâfe açılmış, öyle bir uzaklık olmuş ki hayt‑ı vasl kopmuş.
Tabaka‑yı süflâdan, tabaka‑yı ulyâya karşı ihtiram, itâat, tahabbüb yerine; yalnız ihtilâl sadâsı, hased sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryâdı yükselip işitilir.
Tabaka‑yı ulyâdan, tabaka‑yı süflâya merhamet, ihsân ve taltife bedel, yalnız zulmün ateşi, tahakkümün sâikası, tahkîrin ra'dı iniyor.
İşte bu hâlet‑i rûhiyedendir ki sebeb‑i tevâzu' ve terahhum olan hàvâstaki meziyet, tekebbür ve gurura sebeb olmuştur. Şefkate, acımaya ve yardıma sebeb olan fukara aczi, avâmın fakrı esâretlerine, sefâletlerine sebeb olmuştur.
Eğer şâhid istersen âlem‑i medenî’nin fesâd ve rezâletine bak, zaman çok şâhidleri gösterecektir.
289
Elhâsıl: Tabakàtın musâlahası, birbirine yakınlaştırmasının çare‑i yegânesi, erkân‑ı İslâmiyetten olan zekâtı, hey'et‑i ictimâiyenin tedvîrine vâsi', àlî düstur ittihàz etmektir.
İslâmiyet’te en büyük kebîre olan ribâyı vesâiliyle ilgâ etmektir. Adâlet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup ribâya: Yasaktır, girmeye hakkın yoktur!” der.
Zaman ihtiyarlandıkça Kur'ân gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor.
Meselâ ﴿اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ… الخ
Meselâ ﴿تَجْر۪ى فِي الْبَحْرِ… الخ
Meselâ ﴿قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ… الخ
Meselâ Meselâ ilâ âhir.

عاشورا

س ‑ مَنْ اَنْتَ ؟ اَاَنْتَ اَنْتَ بَعْدَ مَوْتِكَ ؟ وَهَلْ لِخَرَابِ الْبَدَنِ تَأْث۪يرٌ ف۪ى وَحْدَةِ الرُّوحِ ؟
ج ‑ اَنَا تَوَلَّدْتُ الْاٰنَ مُتَلَخِّصًا مِنْ ثَمَان۪ينَ سَع۪يدًا تَمَخَّضُوا ف۪ى اَرْبَع۪ينَ سَنَةً بِقِيَامَاتٍ مُسَلْسَلَةٍ وَاسْتِنْسَاخَاتٍ مُتَسَلْسِلَةٍ فَهٰذَا السَّع۪يدُ حَيٌّ نَاطِقٌ مَيِّتُونَ. لَوْ بِالْاِنْجِمَادِ تَمَاسَكَ مَاءُ الزَّمَانِ وَتَمَثَّلَ اُولٰئِكَ السَّع۪يدُونَ وَتَرَاَوْا لَمَا تَعَارَفُوا. تَدَحْرَجْتُ عَلَيْهِمْ فِي الْاَطْوَارِ فَتَفَرَّقَ مِنّ۪ى مَا زَانَ وَاَخَذْتُ مِنْهُمْ مَا شَانَ. فَكَمَا اَنَّ اَنَا الْاٰنَ هُوَ اَنَا ف۪ى هَات۪يكَ الْمَرَاحِلِ كَذٰلِكَ اَنَا اَنَا ف۪يمَا يَأْت۪ى بِمَوْت۪ى مِنَ الْمَنَازِلِ اِلَّا اَنَّهُ ف۪ى كُلِّ سَنَةٍ بِمُهَاجِرَةِ اثْنَيْنِ لِسَاكِن۪ى تِلْكَ الْبِلَادِ يُجَدِّدُ اَنَا لِبَاسَهُ فَيَلْبَسُ السَّع۪يدَ الْجَد۪يدَ وَيَخْلَعُ الْعَت۪يقَ.
290
Türkçesi:
Suâl: Kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilâli rûhun şahsiyetine te'sir etmez mi?
Cevab: Ben bu ânda, seksen Said’den telhis ile tezâhür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyâmetler ve müteselsil () istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayy‑ı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler şiddet‑i tehâlüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenât, lezzât dağıldı kaldı. Seyyiât, âlâm toplandı, yüklendi.
Nasıl ki şimdi o merhalelerde dâima ben benim. Öyle de mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhânelerdeki zerrât, iki muhâceret‑i umumî yaptığından ene dahi libâsını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, Yeni Said’i giyer.
İn'ikâs (❋❋) ya hüviyeti veya hüviyetle hâsiyeti veya hüviyetle mâhiyeti tutar.”
291
Biri birinden eltaf ve eşeff, kudretin çok âyineleri vardır. Camdan suya, sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem‑i misâle hattâ zamana hattâ fikre ilâ âhir tenevvü' ediyor. Suda kesifin aksi, aslın aynı değilse nurânîde gayrı da değil, havada aynıdır.
Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimât olur. Kudretin şu matbaasında sırr‑ı tenâsül, kalem‑i sun'-u İlâhî acîb istinsah ediyor.
﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ

Misleyn Telâkki Edilen Zıddeyn

Zevkî olan sofiye vahdetü'l‑vücûdu, Allah hesabına kâinâtı inkârdır.
Fikrî olan felsefe ve zaîfü'l‑i'tikàdların lisânında olan vahdetü'l‑vücûd ise hâşâ kâinât hesabına Allah’ı inkârdır.
Biri vahdetü'ş‑şühûd, diğeri vahdetü'l‑mevcûdu tazammun eder. اَيْنَ الثُّرَيَّا مِنَ الثَّرٰى
Nazar, mes'ele‑i zevkiyede tasarruf etse bozar. Zevkî, keşfî olan emir nazar‑ı fikir mîzanı ile tartılmaz; ona inse katılaşır, çirkinleşir.
Meselâ, toprak altında bir çekirdek havada ondan çiçekli bir sünbül var. Âlem‑i türâbda nazar, çekirdeğe dikkat etse ince esâsâtı görür. Hava âlemindeki müzehher sünbülü onlara ircâ ile izâh edemez. Çekirdek içine sıkıştıramaz. İşte zevk burada bakar. Nazar orada. Rü'yet değişir.
Bîçâre hakikatler, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
292
Demişler: سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ
Ben de derim:
نَعَمْ وَسُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِعَدَمِ ضِدِّهِ ❋ وَلَوْ لَا الْجَنَّةُ وَالزَّمْهَر۪يرُ لَمَا عَذَّبَتْ جَهَنَّمُ وَلَا اَحْرَقَتْ
Cennet olmasa cehennem tâzib etmez. Zemherir olmasa ihrâk etmez.

Nefis‑perestlerin Nazar‑ı Dikkatine

() Bir lokma kırk paraya. Bir lokma on kuruşa ağza girmeden, boğaza geçtikten birdirler. Yalnız birkaç sâniye, ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan zâikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, isrâfın en sefîhidir.
Eskide ekser İslâm değildi, tereffühe ihtiyar var idi. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.

Lezzet‑perestlerin Nazar‑ı Dikkatine

İnsan eski zamanını düşünse ya lisânı veya kalbi ya (âh, âh) veya (oh, oh) tahattur veya telaffuz edecektir. Âh, müstetir elemin tercümânıdır. Oh, rûhta muzmer bir lezzet ve ni'metin muhbiridir.
293
Âh’ı dedirten, lezâiz‑i mâziyenin tasavvur‑u zevâlidir. Çünkü zevâl‑i elem lezzet olduğu gibi zevâl‑i lezzet de elemdir. Şâirlerin dîvânları, tasavvur‑u zevâl-i lezzetten gelen bir elem‑i fikrînin birer feryâdıdır.
Oh yani Elhamdülillâh dedirten, âlâm‑ı mâziyenin tasavvur‑u zevâli, verdiği lezzet‑i rûhâniyenin ünvânıdır. Demek muvakkat lezzetten ziyâde, muvakkat eleme tebessüm etmeli, hoş geldin demeli.

Evlenmeli

Bekârlık, bî‑kârların kârıdır.
Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivâc tasfiye, tehzîb eder.
Suâl: Hangi cem'iyettensin, neden muhâlefeti şiddetle tenkid ediyorsun?
Cevab: Şühedâ cem'iyetindenim. Tek bir velîyi inkâr veya istihfaf etmek, meş'ûmdur. Öyle ise iki milyon evliyâullâh olan şühedâyı inkâr etmek ve kanları heder saymak, meş'ûmların en meş'ûmudur. Zîra muhâlefet der: Haksız olarak harbe girildi, hasmımız haklı idiler. Cihad değildi.” İşte şu hüküm, iki milyon şühedânın şehâdetini inkârdır.
Bence en çok duâmız bu olmalı:اَللّٰهُمَّ لَا تَجْعَلْ بَأْسَنَا بَيْنَنَا
294
Bir hakikat var ki, en bedevî ve hattâ vahşî insanlar dahi o hakikate karşı serfürû bürde‑i itâat ve ihtiramdırlar. Bir aşîretten mütehâsım iki kabile, hariç bir hasım zuhûr etse sevk‑i tabîi ile dâhilî husûmet ta'tîl edilir. Şâyân‑ı istiğrabdır ki medenî, münevver telâkki edilenler, o vahşîlerden çok aşağıdırlar. Husûmet‑i hariciyenin zuhûruyla, dâhilî husûmeti teşdid ederler. Eğer medeniyet ve fen böyle ise insanın saâdeti, vahşet ü cehâlettedir.
Âlim‑i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Şu kuzusuna süt, bu yavrusuna kay verir.
Bâtıl şeyleri tasvir, sâfî zihinleri idlâldir ve cerhtir. Ba'dehu cerh ve red ile tedâvi ya olur ya olmaz.
Bîçâre İstanbul mütebâyin, dâhiyâne prensiplerin telkinât‑ı musırrâneleriyle kàbiliyet‑i telkîhasını kaybetmiştir. Zihni âlûfte olmuştur.
Nisyan bir ni'mettir, yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkimi unutturur.
Derecât‑ı harâret gibi, her musîbette bir derece‑i ni'met vardır. Daha büyüğünü düşünüp küçükteki derece‑i ni'meti görüp Allah’a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir. Kalbdeki misâli, hakikate inkılâb eder.
295

Zulmet‑i Münevvere

Efkâr‑ı hâzırada cehl‑i basiti, cehl‑i mürekkebe kalbeden en mühim sebeb; mechûl bir şeye parlak bir isim takmakla anladım zannetmek ve mechûl şeyleri ona ircâ ile izâh ettim zannetmektir. Hâlbuki ta'rif ya had ya resim ile olur. Yoksa vâzı'ı câhil ve müsemmâya mümâs olan vechi muzlim ve göze çarpan vechi şeffâf bir ism‑i câmid ile olmaz. Manyetizma, telepati, kuvve‑i mıknatısiye gibi
İhyâ‑yı din, ihyâ‑yı millettir.
Hayat‑ı din, nur‑u hayattır.
Ümmet şerîata temessükü nisbetinde terakkî, tesâhülü nisbetinde tedennîsi hakàik‑ı tarihiyedendir.
297

Sünûhât

Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1920
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1920 (Hicrî: 1338; Rûmî: 1336)
299

Mukaddime

Bu Sünûhât Risalesi, Hazret‑i Üstadın Eski Said tâbir ettiği zamanında Risale‑i Nurdan evvel te'lif ettiği eserlerinden olmakla beraber tazeliğini dâima muhâfaza etmekte ve Risale‑i Nurdaki bazı mes'elelerin hülâsalarını ihtiva etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri sonradan yazdığı bir mektûbunda bu risaleden bahisle şöyle izâhatta bulunmaktadır:
Hürriyet’in bidâyetinde Risale‑i Nurdan çok evvel kuvvetli bir ümîd ve i'tikàd ile ehl‑i îmânın me'yûsiyetlerini izâle için; İstikbâlde bir ışık var, bir nur görüyorum.” diye müjdeler veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel de talebelerime beşâret ederdim. Tarihçe‑i Hayat’ımda merhum Abdurrahman’ın yazdığı gibi, Sünûhât misillû risalelerde dahi; Ben bir ışık görüyorum.” diye dehşetli hâdisâta karşı o ümîd ile dayanıp mukàbele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’de ve çok geniş bir dâirede tasavvur ederdim. Hâlbuki hâdisât‑ı âlem beni o gaybî ihbarda ve beşârette bir derece tekzîb edip ümîdimi kırardı.
Birden bir ihtar‑ı gaybî ile kat'î kanâat verecek bir sûrette kalbime geldi. Denildi ki: Ciddi bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin Bir ışık var, bir nur göreceğiz.” diye müjdelerin te'vili ve tefsiri ve tâbiri sizin hakkınızda, belki îmân cihetiyle, Âlem‑i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale‑i Nurdur. Bu ışıktır ki, seni şiddetle alâkadar etmişti. Ve bu nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahminin ile geniş dâirede belki siyaset âleminde gelecek mes'ûdâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saâdet tasavvur ederek eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.”
300
Bir mektûbunda da aynı bahse temâsla şu beyânda bulunuyor:
Bu Osmanlı ülkesinde büyük bir parlak nur çıkacak. Hattâ Hürriyet’ten evvel pek çok defa talebelere tesellî vermek için Bir nur çıkacak, gördüğümüz bütün fenâlıklara karşı bu vatana saâdet te'min edecek.” diyordu. İşte kırk sene sonra Risale‑i Nur o hakikati kör gözlere de gösterdi. İşte Nur’un zâhiren, kemiyeten dar cihetine bakmayarak hakikat cihetinde keyfiyeten geniş ve fevkalâde menfaatini hissetmesi sûretiyle; hem de siyaset nazarıyla bütün memleket‑i Osmaniye’de olacak gibi ifâde etmiş Çünkü Risale‑i Nur îmânı kurtarması cihetiyle o dar dâiresi, mâdem hayat‑ı bâkiye ve ebediyeyi îmânla kurtarıyor; bir milyon talebesi bir milyar hükmündedir. Yani bir milyon değil, belki bin insanın hayat‑ı ebediyesini te'mine çalışmak, bir milyar insanın hayat‑ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyetine çalışmaktan daha kıymetdâr ve ma'nen daha geniş olması, Eski Said’in o rüya‑yı sâdıka gibi olan hiss‑i kable'l-vukû' ile o dar dâireyi bütün Osmanlı memleketini ihâta edeceğini görmüş. Belki inşâallâh o görüş, yüz sene sonra Nurlar’ın ektiği tohumların sünbüllenmesiyle aynen o geniş dâire, Nur dâiresi olacak.”
Hem yine hiss‑i kable'l-vukû' ile istikbâlden haber verdiği müjdelere dair Hutbe‑i Şâmiye’nin hâşiyesinde diyor: Eski Said, hiss‑i kable'l-vukû' ile bin üçyüz yetmişbirde başta Arab devletleri Âlem‑i İslâm’ın ecnebî esâretinden ve istibdâdından kurtulup İslâmî devletler teşkil edeceklerini, kırkbeş sene evvel haber vermiş. İki Harb‑i Umumî ve otuz‑kırk sene istibdâd‑ı mutlakı düşünmemiş. Binüçyüz yetmişte olan vaziyeti binüçyüz yirmiyedide olacak gibi müjde vermiş, te'hirinin sebebini nazara almamış.”
301
Eskiden neşrettiği makàlâtına dair şöyle söylemektedir:
Bütün kuvvetimle derim ki:
Gazetelerde neşrettiğim umum makàlâtımdaki umum hakàikta nihâyet derecede musırrım. Şâyet zaman‑ı mâzi cânibinden, Asr‑ı Saâdet mahkemesinden adâletnâme‑i Şerîatla dâvet olunsam; neşrettiğim hakàikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcaâtının modasına göre bir libâs giydireceğim.
Şâyet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidât‑ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnâmesiyle celbolunsam, yine bu hakikatleri, tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.
Demek, hakikat tahavvül etmez, hakikat haktır.” اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ
Hem bu Sünûhât Risalesi’nde Kur'ân’ın hâkimiyet‑i mutlakası bahsinde, cemâat‑i İslâmiye’nin nazarını Kur'ân’a çevirmek, bu sûretle muharrik‑i vicdân olan kudsiyeti te'min ile kalblere meleke‑i hassâsiyet gelerek, dinin emirlerine ve îmânın ihtarâtına karşı lâkayd ve sağır kalmamak gibi bazı hususlara dair izâhlar var.
Zaman gösterdi ki; bu risalede Hazret‑i Üstadın ehemmiyetle üzerinde durduğu ve müslümanların doğrudan doğruya okudukları tefsir kitaplarından Kur'ân’a müteveccih olmaları, şiddetli bir rağbet ve alâkayla Kur'ân’ı dinlemeleri, Kur'ân’dan ders almaları gibi hususlar, Risale‑i Nurda tecellî etmiştir.
Zamanın hastalığını teşhîs eden ve o hastalığa devâyı gösteren Zât, Cenâb‑ı Hakk’ın ona ihsân ettiği Nur Külliyatıyla, bu pek ehemmiyetli hizmeti, âlem‑şümûl bir vüs'atle îfâ etmiştir.
302
Evet, bahsettiği, Şerîat kitapları birer şeffâf cam mâhiyetinde olmak lâzım.” dediği hakikat Risale‑i Nurla zuhûra gelmiş ve meydân‑ı istifadeye arz edilmiş bulunuyor. Şimdi başta Anadolu olarak Âlem‑i İslâm ve insaniyette Kur'ân’ın bu yeni dersi, Risale‑i Nur; asrın ihtiyaçlarına cevab veren en müessir bir eser olarak benimsenmekte, yeni nesillerin istifadesine sunulmaktadır.
Nur Talebeleri
303

İfâde‑i Merâm

Bazı âyâtı düşünürken bazı nükteler kalbime hutûr ederek nota sûretinde kaydettim. Elfâzca zengin değilim, isrâfı da sevmem, teşrîfatçı elfâzı beğenmem, îcâzımdan darılma.خُذْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ اَحْسَنَهُ kaidesiyle Sana hoş gelen şeyleri al.”, sana hoş görünmeyeni bana bırak, ilişme!‥ ()

Kur'ân “Sâlihât”ı Mutlak, Mübhem Bırakıyor

﴿
﴿اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (❋❋)
Kur'ân sâlihât”ı mutlak, mübhem bırakıyor. Çünkü ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr, çoğu nisbîdirler. Nev'den nev'e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil‑i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden cemâate, şahıstan millete çıktıkça mâhiyeti değişir.
Meselâ: Cesâret, sehàvet erkekte gayret, hamiyet, muâvenete sebebdir. Karıda nüşûza, vakahata, zevc hakkına tecâvüze sebeb olabilir.
Meselâ; zaîfin kavîye karşı izzet‑i nefsi, kavîde tekebbür olur. Kavînin zaîfe karşı tevâzu'u, zaîfte tezellül olur. Meselâ; bir ulü'l‑emir, makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevâzu'dur.
304
Meselâ; tertib‑i mukaddemâtta tefvîz, tenbelliktir. Terettüb‑ü neticede tevekküldür. Semere‑i sa'yine, kısmetine rızâ kanâattir. Meyl‑i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcûda iktifâ, dûn‑himmetliktir.
Meselâ; ferd mütekellim‑i vahde olsa müsâmahası, fedâkârlığı amel‑i sâlihtir. Mütekellim‑i maa'l-gayr olsa hıyânet olur.
Meselâ; bir şahıs kendi nâmına hazm‑ı nefs eder, tefâhur edemez; millet nâmına tefâhur eder, hazm‑ı nefs edemez. Her birinde birer misâl gördün, istinbat et.
Mâdemki Kur'ân, bütün tabakàta, bütün a'sârda, kâffe‑i ahvâlde şâmil bir hitâb‑ı ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur. Sâlihâttaki ıtlâkı, belîğâne bir îcâz‑ı mutnebdir. Beyânda sükûtu, geniş bir sözdür.

Âkıbet, İkàba Delildir

﴿وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍÂkıbet, ikàba delildir; hadsen onu gösteriyor. Ma'siyetin ekseriyâ dünyada olan âkıbeti, bir emâre‑i hadsiyedir ki, cezasında bir ikàb vardır. Çünkü herkes hususî bir tecrübe ile hadsen görüyor ki; hiçbir münâsebet‑i tabîiye olmadığı hâlde, ma'siyet bir netice‑i seyyieye müncer olur. Bu kadar kesret ve vüs'atle tesâdüf olamaz.
Eğer şu umum muhtelif hususî tecrübeler nazara alınırsa görünür ki; nokta‑i iştirâk yalnız tabiat‑ı ma'siyettir ki, cezayı istilzam ediyor. Demek ceza, ma'siyetin lâzım‑ı zâtîsidir.
305
Mâdemki dünyada filcümle bu lâzım, sırf tabiat‑ı ma'siyet için terettüb ediyor. Elbette bu dârda terettüb etmeyen, başka dârda terettüb edecektir. Acaba kim vardır ki, küçücük bir tecrübe geçirmemiş ve dememiş ki: Filân adam fenâlık etti, belâsını buldu…”

Herkesin Hey'et‑i İctimâiyede Müteselsil Revâbıt ve Vezâifi Vardır

﴿وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا
(اَيْ : لِتَعَارَفُوا فَتَعَاوَنُوا فَتَحَابُّوا لَا لِتَنَاكَرُوا فَتَعَانَدُوا فَتَعَادُّوا…)
Bir nefer takımda, bölükte, taburda, fırkada birer râbıtası, birer vazifesi olduğu gibi; herkesin hey'et‑i ictimâiyede müteselsil revâbıt ve vezâifi vardır. Halîta şeklinde gayr‑ı muayyen olsa, teârüf ve teâvün olmaz.
Unsuriyetin intibâhı ya müsbettir ki, şefkat‑i cinsiye ile intiâşe gelir ki, teârüfle teâvüne sebebdir. Veya menfîdir ki, hırs‑ı ırkî ile intibâha gelir ki, tenâkürle teânüdün sebebidir. İslâmiyet bunu reddeder.
306

Rızk Hayat Kadar, Kudret Nazarında Ehemmiyetlidir

﴿وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا
Rızk hayat kadar, kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inâyet besliyor. Kudret‑i Ezeliye dehşetli bir fa'âliyetle âlem‑i kesifi, âlem‑i latîfe kalb ve zerrât‑ı kâinâtı hayattan hissedar etmek için ednâ bir sebeb ile, bir bahâne ile kemâl‑i ehemmiyetle hayatı verdiği gibi; aynı derece ehemmiyetle mebsuten mütenâsib, rızkı dahi ihzar ediyor.
Hayat; muhassal‑ı mazbuttur, görünür. Rızık gayr‑ı muhassal, tedrîcî münteşirdir, düşündürür. Bir nokta‑i nazarda denilebilir: Açlıktan ölmek yoktur.” Zîra şahm vesâir sûrette iddihar olunan gıdâ bitmeden evvel ölüyor.
Demek terk‑i âdetten neş'et eden maraz öldürür. Rızıksızlık değil.

Hayat‑ı Hakîkiye Ancak Âlem‑i Âhiretin Hayatıdır

﴿وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ ()
Küremiz hayvana benziyor. Âsâr‑ı hayatı gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nev'i hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop, küre kadar büyüse, ona benzemeyecek mi?
Hayatı varsa rûhu da vardır. İnsan‑ı ekber olan âlem, tazammun ettiği manzûme‑i kâinât o derece hassâsiyet ve âsâr‑ı hayat gösteriyor ki; bir ceseddeki âzâ, eczâ, zerrât izhâr ettikleri tesânüd, tecâzüb, teâvünden daha ziyâde muntazam, muttarid, mükemmel âsârı gösteriyor.
Acaba âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrât ve cevâhir‑i ferd hükmüne geçse, o da bir hayvan‑ı zîşuûr olmayacak mıdır?…
307
Şu âyet dehşetli bir sırrı telvih eder. Kesretin mebde'i vahdettir, müntehâsı da vahdettir. Bu bir düstur‑u fıtrattır.
Kudret‑i Ezeliyenin feyz‑i tecellîsi ve eser‑i ibdâ'ı olan kâinâttaki kuvvetten umum zerrâta, her bir zerreye birer zerre‑i câzibe halk ve ihsân ederek ve ondan kâinâtın râbıtası olan müttehid, müstakil, muhassal câzibe‑i umumiyeyi inşâ ve icâd etmiştir.
Nasıl ki, zerrâtta reşehât‑ı kuvvet olan câzibelerin muhassalası bir câzibe‑i umumiye vardır. O da kuvvetin ziyâsıdır. İzâbesinden neş'et eden bir istihâle‑i latîfesidir.
Kezâlik kâinâta serpilmiş katarât ve lemeât‑ı hayatın dahi muhassalı bir hayat‑ı umumiye var olmak gerektir. Hayat varsa rûh da vardır. Öteki gibi müntehâ‑yı rûh, bir mebde'‑i rûhun cilve‑i feyzidir. O mebde'‑i rûh dahi hayat‑ı ezeliyenin tecellîsidir ki, lisân‑ı tasavvufta hayat‑ı sâriye tesmiye ederler.
İşte ehl‑i istiğrakın iştibâhının sebebi ve şatahatın menşe'i; şu zılli, asla iltibas etmeleridir.
308

Şehîd Kendini Hayy Bilir

﴿وَ لَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
(اَيْ : وَلٰكِنَّهُمْ يَشْعُرُونَ اَنَّهُمْ اَحْيَاءٌ مَا مَاتُوا)
Şehîd kendini hayy bilir. () Fedâ ettiği hayatı sekerâtı tatmadığından gayr‑ı münkatı' ve bâkî görüyor. Yalnız daha nezîh olarak buluyor.
Başka meyyite nisbeti şuna benzer ki; iki adam rüyada lezâizin envâ'ına câmi' bir bahçede geziyorlar. Biri rüya olduğunu bilir, ehemmiyet vermez. Diğeri ise yakaza bilir, hakîki mütelezziz olur.
Âlem‑i rüya, âlem‑i misâlin zılli ve o da âlem‑i berzahın zılli olduğundan, desâtirleri mütemâsildir.

Adâlet‑i Mahzânın En Büyük Düsturu

﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًا
Şu âyet haktır. Akla münâfî olamaz. Hakikattir. Mücâzefe, mübâlağa içinde bulunamaz. Hâlbuki zâhiri düşündürür.

Birinci Cümle

Adâlet‑i mahzânın en büyük düsturunu vaz'ediyor. Der ki: Bir masûmun hayatı ve kanı, hattâ umum beşer için olsa da heder olmaz. İkisi nazar‑ı Kudrette bir olduğu gibi, nazar‑ı adâlette de birdir. Cüz'iyâtın küllîye nisbeti bir olduğu gibi, hakkın dahi mîzan‑ı adâlete karşı aynı nisbettir. O nokta‑i nazardan, hakkın küçüğü büyüğü olamaz.
309
Lâkin adâlet‑i izafiye cüz'ü külle fedâ eder. Fakat muhtar cüz'ün sarîhan veya zımnen ihtiyar ve rızâ vermek şartıyla Ene’ler, nahnü’ye inkılâb edip, mezcî cemâat rûhu tevellüd ederek, külle fedâ olmak için ferd zımnen rızâ‑dâde olabilir.
Bazen nur, nâr göründüğü gibi şiddet‑i belâğat da mübâlağa görünür.
Şurada nükte‑i belâğat üç noktadan terekküb ediyor:
Birincisi: Beşerin fıtratındaki isti'dâd‑ı isyan ve tehevvür, gayr‑ı mahdûd olduğunu göstermektir. Hayra olduğu gibi, şerre dahi insanın kàbiliyeti nâmütenâhî gibidir. Hodgâmlık ile öyle insan olur ki, heves ve ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harâb ve nev'‑i beşeri mahvetmek ister.
İkincisi: İsti'dâd‑ı fıtrînin hariçte derece‑i kuvvetini izhârla, mümkünü vâki sûretinde göstererek, nefsi zecr eder demek o damar‑ı gadr ve isyan çekirdeği güyâ bilkuvveden bilfiile çıkıp, imkânâtı vukûâta inkılâb ederek, müstaid olduğu semerâtı verip, bir şecere‑i zakkum sûretinde hayâlin nasbü'l‑aynına vaz' eder matlûb olan teneffür ve inzicarı, nefsin dibine kadar işletilsin.
İrşadî belâğat böyle olur.
310
Üçüncüsü: Kaziye‑i mutlaka bazen külliye ve kaziye‑i vaktiye-i münteşire bazen dâime sûretinde görünür. Hâlbuki bir ferd, bir zamanda hükme mazhar olsa, kaziyenin mantıken sıdkına kâfîdir. Ehemmiyetli bir kemiyet olsa, örfen dahi doğrudur. Nasıl ki, her mâhiyette bazı hàrikulâde efrâd veya o nev'in nihâyet derecede tekemmül etmiş bir ferd veya her ferd için acîb şerâite câmi' hàrika bir zaman bulunur ki; sâir efrâd ve ezmine o ferde veya o zamana nisbeten, zerreler kadar küçücük balıklar balina balığına nisbeti gibidir.
Bu sırra binâen cümle‑i ûlâ çendan zâhiren külliye ise, fakat dâime değildir. Fakat beşere, kàtilliğin zaman cihetiyle en müdhiş ferdini nazara vaz'ediyor.
Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır; bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. () Nasıl ki oldu da Öyle şerâit tahtında olur ki, küçük bir hareket insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır. Öyle hâl olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel‑i sâfilîne indirir.
Böyle kaziye‑i mutlakada veya münteşire‑i zamaniyede böyle hâller, büyük bir nükte için nazara alınır. Böyle acîb ferdler ve acîb zamanlar ve hâller mutlak, mübhem bırakılır.
Meselâ: İnsanlarda velî, Cuma’da dakika‑i icâbe, Ramazanda Leyle‑i Kadir, Esmâü'l‑Hüsnâ’da ism‑i a'zam, ömürde ecel mechûl kaldıkça, sâir efrâd dahi kıymetdâr kalır, ehemmiyet verilir. Taayyün ettikçe, sâirleri rağbetten düşer.
Yirmi sene mübhem bir ömür, nihâyeti muayyen bin seneye müreccahtır. Zîra vehim, ebediyete ihtimal verdiğinden mübhemde nefsi kandırır. Muayyende ise, yarısı geçtikten sonra darağacına tedrîcen takarrüb gibidir.
311

Tenbih

Bazı âyât ve ehâdîs vardır ki; mutlakadır; külliye telâkki edilmiş. Hem öyleler vardır ki; münteşire‑i muvakkatedir, dâime zannedilmiş. Hem mukayyede var, âmm hesab edilmiş.
Meselâ, demiş: Bu şey küfürdür.” Yani o sıfat îmândan neş'et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile O zât küfür etti denilir. Fakat mevsufu ise; masûme ve îmândan neş'et ettikleri gibi, îmânın tereşşuhâtına da hâize olan başka masûme evsâfa mâlik olduğundan, O zât kâfirdir.” denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş'et ettiği yakìnen biline. Zîra başka sebebden de neş'et edebilir. Sıfatın delâletinde şek var. Îmânın vücûdunda da yakìn var. Şek ise yakìnin hükmünü izâle etmez.
Tekfire çabuk cür'et edenler düşünsünler!

İkinci Cümle

اَيْ : مَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًا
İhyâ, mânâ‑yı zâhiri-yi mecâzî itibariyle, hasenenin gayr‑ı mahdûd tezâuf düsturunu gösterir. Mânâ‑yı aslî itibariyle halk ve icâdda şirk ve iştirâki, esâsıyla hedm eden bir bürhâna remizdir. Zîra bu cümle ile beraber ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ tarafeyndeki teşbih, iktidar mânâsını ifhâm ettiğini dahi nazara alınsa, mantıken aks‑i nakîz kaidesiyle istilzam ediyor ki, مَنْ لَايَقْتَدِرُ عَلٰى اِحْيَاءِ النَّاسِ جَم۪يعًا لَايَقْتَدِرُ عَلٰى اِحْيَاءِ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ demek işâreten delâlet ediyor.
312
Mâdemki insanın, mümkinâtın kudreti, bilbedâhe semâvâtın, küre‑i arzın halkına, icâdına muktedir değildir. Bir taşın, hiçbir şeyin halkına da muktedir olamaz.
Demek arzı ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinâtta da'vâ‑yı halk ve iddia‑yı icâd edemez.
Sun'î tasarrufât‑ı beşeriye ise, fıtratta cârî olan nevâmis‑i İlâhînin sereyânlarını keşf ile, tevfik‑i hareket edip, lehinde isti'mâl etmektir.
İşte bu derece bürhânda vuzûh, parlaklık Kur'ân’ın rumûz‑u i'câzındandır. Gelecek âyet bunu isbât edecektir.

Kudret Zâtiyedir. Acz Tahallül Edemez

﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Zîra kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevâni' tedâhül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz' ve küll, cüz'î ve küllî hükmüne geçer.
313

Birinci Nokta

Kudret‑i Ezeliye, Zât‑ı Akdes’e, lâzime‑i zarûriye-i nâşie-i zâtiyedir. Acz zıddı olduğundan bizzarûre, zarûriye‑i zâtiye ile, zıddının melzumu olan zâta ârız olmaz. Mâdem zâta ârız olamaz, kudrete bizzarûre tahallül edemez. Mâdemki tahallül edemez, kudrette merâtib bizzarûre olamaz. Zîra merâtibin vücûdu, ezdâdın tedâhülüyledir. Meselâ harârette merâtib, bürûdetin tahallülüyledir. Hüsündeki derecât, kubhun tedâhülüyledir. (وَ هَلُمَّ جَرًّا)
Mümkinâtta hakîki lüzum‑u zâtî-i tabîi olmadığından, kâinâtta ezdâd birbirine girebilmiş. Merâtib tevellüd edip, ihtilâfât ile tağayyürât neş'et etmiştir.
Mâdemki kudrette merâtib olamaz, makdûrat dahi bizzarûre kudrete nisbeti bir olur. En büyük, en küçüğe müsâvî, zerrât yıldızlara emsâl olur.

İkinci Nokta

Kâinâtın iki ciheti var, âyinenin iki vechi gibi. Biri mülk, biri melekûtiyet. Mülk ciheti ezdâdın cevelângâhıdır. Hüsün‑kubuh, hayır‑şer, sığar‑kiber gibi umûrun mahall‑i tevârüdüdür. Onun için vesâit ve esbâb vaz'edilmiş, dest‑i kudret zâhiren umûr‑u hasîse ile mübâşir olmasın. Azamet, izzet öyle ister. Hakîki te'sir verilmemiş, vahdet öyle ister.
314
Melekûtiyet ciheti ise, mutlaka şeffâfedir. Teşahhusât karışmaz. O cihet vâsıtasız Hàlık’a müteveccihtir. Terettüb, teselsül yoktur. İlliyet ma'lûliyet giremez. İ'vicacâtı yoktur. Avâik müdâhale edemez. Zerre şemse kardeş olur.
Kudret hem basit, hem nâmütenâhî, hem zâtî, mahall‑i taalluk-u kudret hem vâsıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü, cemâat ferde rüchânı, küll cüz'e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.

Üçüncü Nokta

﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى
Temsîl, tasviri teshîl ettiğinden, temsîlâtla bu gâmız noktayı tefhimine çalışacağız.
Meselâ; şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli, deniz sathında, denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Meselâ; kâinât hâilsiz şemse müteveccih olmak şartıyla, mütefâvit cam parçalarından farzedilse, timsâl‑i şems zerrede, sath‑ı arzda, umumda müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz bir olur. İşte şeffâfiyet sırrı.
Meselâ; noktalardan terekküb eden bir dâire‑i azîmin nokta‑i merkeziyenin elinde bir mum ve muhîtteki noktaların ellerinde birer âyine farzedilse, nokta‑i merkeziyenin verdiği feyz, müzâhemetsiz tecezzîsiz, tenâkussuz nisbeti birdir. İşte mukàbele sırrı.
315
Meselâ; hakîki bir mîzanın iki gözünde iki şems, iki yıldız, iki dağ, iki yumurta, iki cevher‑i ferd hangisi bulunursa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvetle, hassas terâzinin bir kefesi Süreyyâ’ya, bir kefesi serâya inebilir. İşte muvâzene sırrı.
Meselâ; en azîm bir gemiyi, bir çocuk dahi oyuncağını çevirdiği gibi çevirir. İşte intizamın sırrı.
Meselâ; bir mâhiyet‑i mücerrede bütün cüz'iyâtına en asğarına, en ekberine yorulmadan, tenâkus etmeden, tecezzîsiz bir bakar. Mülk cihetindeki teşahhusât, hususiyât müdâhale edip tağyîr edemez. İşte tecerrüdün sırrı.
Meselâ; bir kumandan arş emri ile bir neferi tahrîk, bir orduyu tahrîk eder. İşte itâat sırrı.
Zîra herşeyin bir nokta‑i kemâli ve o noktaya bir meyli var. Muzâaf meyil, ihtiyaç; muzâaf ihtiyaç, aşk; muzâaf aşk, incizabdır. Mâhiyât‑ı mümkinâtın, mutlaka kemâli, mutlak vücûddur. Hususî kemâli, isti'dâdâtını bilfiile çıkaran hàs vücûddur.
Bütün kâinâtın Kün emrine itâati, bir zerre neferin itâati gibidir. Kün emr‑i ezelîsine mümkünün itâat ve imtisalinde, meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab mümtezic, mündemicdir.
316
Nukat‑ı selâse hususan üçüncü noktadaki esrâr‑ı sitte ile, mülk ve mümkin cânibinde değil, melekûtiyet ve kudret‑i ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirâr eden istib'âd zâil ve nefs mutmainne olur. Şöyle:
Mâdemki kudret‑i ezeliye gayr‑ı mütenâhiyedir, zâtiyedir, zarûriyedir. Herşeyin lekesiz, perdesiz cihet‑i melekûtiyeti ona müteveccihtir, ona mukâbildir. İmkân itibariyle mütesâvî, mütevâzinü't‑tarafeyndir. Şerîat‑ı fıtriye-i kübrâ olan nizâma mutî'dir. Avâik ve hususiyât‑ı mütenevviadan cihet‑i melekûtiyet mücerreddir. Küll‑ü a'zam, cüz'‑ü asğara nisbeten, kudrete karşı ziyâde nazlanmaz, mukâvemet etmez. Haşirde bütün zevi'l‑ervâh ihyâsı, mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineği, baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz.
Mezkûr üç nokta dikkat‑i nazara alınsa görünür ki;﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍmübâlağasız, mücâzefesiz doğrudur, haktır, hakikattir.
317

İslâmiyet Vâsıtayı Red, Delili Kabûl ve Vesileyi Nefiy, İmâmı İsbât Eder

﴿وَلَا يَتَّخِذْ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ
Binler nüktesinden bir nükte:
Sofiye meşrebinden kat'‑ı nazar, İslâmiyet vâsıtayı red, delili kabûl ve vesileyi nefiy, imâmı isbât eder. Başka din, vâsıtayı kabûl eder. Bu sırra binâendir ki; Hıristiyanda servet ve rütbece yüksek olanlar, ziyâde dindardır. İslâmiyette avâm ise, servet ve rütbece yüksek olanlardan ziyâde dine merbûttur.
Zîra bir zîrütbe enâniyetli bir Hıristiyan, ne derece dinde mütesallib ise, o derece mevkiini muhâfaza ve enâniyeti okşar, kibrinde imtiyazından fedâkârlık etmez. Belki kazanır.
Bir müslim, ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan hattâ izzet‑i rütebinden fedâkârlık etmek gerekir.
Öyle ise, kendini hàvâs zanneden zâlimlere, mazlumîn ve avâmın hücumu ile, Hıristiyanlık hàvâssın tahakkümüne yardım ettiğinden parçalanabilir. İslâmiyet ise dünyevî hàvâstan ziyâde avâmın malı olduğundan, esâsât itibariyle müteessir olmamak gerektir.

“Allah, Ölüden Diriyi; Diriden Ölüyü Çıkarır.” Âyeti

﴿يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ
Pek çok desâtir‑i külliye ve bir kısım desâtir‑i ekserîyi tazammun eder. Ferde, cemâate, nev'e, mesleğe şâmildir. Yalnız ekserî düsturların mâsadakatından bir‑iki misâl zikredeceğiz:
Lâkayd Emevîlik, nihâyet Sünnet Cemâate; salâbetli Alevîlik nihâyet Râfizîliğe dayandı.
318
Hem zâlime karşı miskinliği esâs tutan Hıristiyanlık, nihâyet tecellüd, cebbârlıkta; zâlime karşı cihad, izzet‑i nefsi esâs tutan İslâmiyet eyvâh nihâyet miskinlikte karar kıldı.
Hem mebde'i, taassub derecesinde azîmet olsa nihâyeti müsaheleye; ruhsata tarafdârsa, nihâyeti salâbete müncer olan bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi
Hattâ en garîbi, bir kısım müteassıblar mesleklerinin zıddına olarak, küffara karşı müsâmaha, dostluk ve lâkayd Jönler husûmet ve salâbet tarafdârı çıktılar. Güyâ mebde'‑i Hürriyetteki mevkilerini becâyiş ettiler.
İki âlim; bazen nâkısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nâkıs oluyor. Güyâ bakiye‑i iştihâ ve şevki, tevârüsle velede geçiyor. Öteki kazâ‑yı vatar ettiğinden, veledinde ilme karşı açlık hissini uyandırmıyor.
Şu emsilelerdeki sırr‑ı düstur şudur: Beşerde meyl‑i teceddüd var. Halef, selefi kâmil görse, tezyîd eylemese; meylinin tatminini başka tarzda arar, bazen aksü'l‑amel yapar.

Siyaset‑i Şahsiye, Cemâatiye, Milliyeye Dair En Âdil Bir Düstur‑u Kur'ânî

﴿وَلَاتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى: İşte siyaset‑i şahsiye, cemâatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur‑u Kur'ânî.
﴿اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا: İşte mâhiyet‑i insaniyede dehşetli kàbiliyet‑i zulüm.
319
Sırrı şudur: Beşerde hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyûl fıtraten tahdid edilmemiş. Meyl‑i zulüm, hubb‑u nefis dehşetli meydân alıyor.
Evet, ene ve enâniyetin eşkâl‑i habîsesi olan hodgâmlık, hodbînlik, hodendişlik, gurur ve inâd, o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l‑kebâiri icâd eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Evvelâ: Şahıs itibariyle, bir şahıs çok evsâfa câmi'dir. Onların içinde bir sıfat, adâveti celbetse, birinci âyetteki kanun‑u İlâhî iktiza eder ki, adâvet o sıfata inhisar etsin; mecma'‑ı evsâf-ı masûme olan şahsına yalnız acısın ve tecâvüz etmesin.
Hâlbuki o zalûm‑cehûl, tabiat‑ı zâlimâne ile, bir cânî sıfat için o evsâf‑ı masûmenin hakkına da tecâvüz edip, mevsufa da husûmet; hattâ onda da iktifâ etmiyor, akrabasına da, hattâ meslektaşına da zulmünü teşmîl eder. Bir şeyin müteaddid esbâbı olduğundan, olabilir o cânî sıfat da kalbin fesâdından değil, belki hariç bir sebebin neticesidir. O hâlde sıfat câniye değil, kâfire de olsa, o zât cânî olamaz.
Cemâat itibariyle görüyoruz ki: Bir şahs‑ı muhteris, bir intikamıyla veya müntakìm bir muhâlefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demiş ki: İslâm parçalanacak.” veyâhut Hilâfet mahvolacak.” Sırf o meş'ûm sözünü doğru göstermek, gururiyetini, enâniyetini tatmin etmek için, İslâmın perîşaniyetini, el‑iyâzü billâh uhuvvet‑i İslâmiye’nin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm‑ü kâfirânesini, hayâle gelemez cerbezeli te'villerle adâlet sûretinde göstermek ister.
320
Medeniyet‑i hâzıra itibariyle görüyoruz ki; şu medeniyet‑i meş'ûme öyle gaddâr bir düstur‑u zulüm beşerin eline vermiş ki, bütün mehâsin‑i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melâike‑i Kirâm’ın﴿اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ’deki endişelerinin sırrını gösteriyor.
İşte bir köyde bir hâin bulunsa, o köyü masûmeleriyle imha etmek veya bir cemâatte bir âsî bulunsa, o cemâati çoluk‑çocuğuyla ifnâ etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun‑u zâlimânesine serfürû etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harâb etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetvâ veriyor.
Acaba bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes'ûl olmadığı hâlde, nasıl oluyor ki, bir karyenin veya bir cemâatin binlerle masûmları, hiçbir zaman fenâ tabiatlı ihtilâlciden hàlî kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulunan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münâsebet olmadığı hâlde, o masûmlar mes'ûl, belki ifnâ ediliyor.
321

Kur'ân’ın Hâkimiyet‑i Mutlakası

﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَاتَفَرَّقُوا
﴿الٓمٓ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَارَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

Kur'ân’ın Hâkimiyet‑i Mutlakası

Ümmet‑i İslâmiye’nin ahkâm‑ı diniyede gösterdiği teseyyüb ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:
Erkân ve ahkâm‑ı zarûriye ki yüzde doksandır. Bizzat Kur'ân’ın ve Kur'ân’ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil‑i hilâfiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesâil‑i hilâfiye ile erkân ve ahkâm‑ı zarûriye arasında azîm tefâvüt vardır. Mes'ele‑i ictihâdiye altın ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu, on altunun himâyesine vermek, mezcedip tâbi kılmak câiz midir?
Cumhûru, bürhândan ziyâde me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân’ı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.
Mantıkça mukarrerdir ki; zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabîi olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise, gayr‑ı tabîidir.
322
Meselâ; hükmün me'hazi olan şerîat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur'ân ise, lâzımdır. Muharrik‑i vicdân olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhûrun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden, yalnız hayâl‑meyâl lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını, nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle vicdân lâkaydlığa alışır, cümûdet peydâ eder.
Eğer zarûriyât‑ı diniyede doğrudan doğruya Kur'ân gösterilse idi, zihin tabîi olarak müşevvik‑i imtisal ve mûkız‑ı vicdân ve lâzım‑ı zâtî olan kudsiyet”e intikal ederdi. Ve bu sûretle kalbe meleke‑i hassâsiyet gelerek, îmânın ihtarâtına karşı asamm kalmazdı.
Demek şerîat kitapları, birer şeffâf cam mâhiyetinde olmak lâzım gelirken, mürûr‑u zamanla mukallidlerin hatâsı yüzünden paslanıp, hicâb olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur'ân’a tefsir olmak lâzım iken, başlı başına tasnifât hükmüne geçmişlerdir.
Hâcât‑ı diniyede cumhûrun enzârını doğrudan doğruya, câzibe‑i i'câz ile revnâkdâr ve kudsiyetle hâledâr ve dâima îmân vâsıtasıyla vicdânı ihtizâza getiren hitâb‑ı ezelînin timsâli bulunan Kur'ân’a çevirmek üç tarîkledir:
1. Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti tenkid ile kırıp, o hicâbı izâle etmektir. Bu ise tehlikelidir, insafsızlıktır, zulümdür.
2. Yâhut tedrîcî bir terbiye‑i mahsûsa ile Kütüb‑ü Şerîatı şeffâf birer tefsir sûretine çevirip, içinde Kur'ân’ı göstermektir. Selef‑i müçtehidînin kitapları gibi; Muvatta”, Fıkh‑ı Ekber gibi.