374
Hutuvât‑ı Sitte
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
﴿وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ﴾
Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan sûretinde şeytanın vekili olan rûh‑u gaddâr, fitnekârâne siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan اَلْخَنَّاسْel‑hannâs, altı hutuvâtıyla Âlem‑i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemâatlerindeki habîs menba'ları ve tabiatlarındaki muzır mâdenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.
Kiminin hırs‑ı intikamını, kiminin hırs‑ı câhını, kiminin tama'ını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hattâ en garîbi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vâsıta ediyor.
Birinci Hatvesi
Der veya dedirir:
“Siz kendiniz de dersiniz ki: Musîbete müstehak oldunuz. Kader zâlim değil, adâlet eder. Öyleyse, size karşı muâmeleme râzı olunuz.”
Şu vesveseye karşı demeliyiz: Kader‑i İlâhî isyanımız için musîbet verir. Ona rızâ‑dâde olmak, o günahtan tevbe demektir. Sen ey mel'ûn! günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun. Ona rızâ veya ihtiyarla inkıyad etmek – Neûzü Billâh – İslâmiyetten nedâmet ve yüz çevirmek demektir.
Evet aynı şeyi – hem musîbettir – Allah verir, adâlet eder. Çünkü günahımıza, şerrimize zecren ondan vazgeçirmek için verir. O şeyi aynı zamanda beşer verir, zulmeder. Çünkü, başka sebebe binâen ceza verir. Nasıl ki düşman‑ı İslâm, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız.
İkinci Hatvesi
Der veya dedirtir:
“Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi bana da dost ve tarafdâr olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”
375
Şu vesveseye karşı deriz:
Muâvenet elini kabûl etmek ayrıdır. Adâvet elini öpmek de ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım olmadığından, İslâmın eski ve mütecâviz bir düşmanını def' için, bir kâfir muâvenet elini uzatsa, kabûl etmek İslâmiyete hizmettir.
Senin ise, ey kâfir‑i mel'ûn!
Senin küfründen neş'et eden teskin kabûl etmez husûmet elini öpmek değil, temâs etmek de İslâmiyete adâvet etmek demektir.
Üçüncü Hatvesi
Der veya dedirtir:
“Şimdiye kadar sizi idare edenler fenâlık ettiler, karıştırdılar. Öyleyse bana râzı olunuz.”
Bu vesveseye karşı deriz:
Ey el‑hannâs! Onların fenâlıklarının asıl sebebi de sensin. Âlemi onlara darlaştırdın, damar‑ı hayatı kestin, evlâd‑ı nâmeşrûunu onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabûl etmek, yalnız müteneccis su ile necis olmuş bir libâsı, hınzırın bevliyle yıkamak demektir.
Sen yalnız hayvancasına muvakkat bir hayat‑ı sefilâneyi bize bırakıyorsun. İnsanca, İslâmca hayatı öldürüyorsun. Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Senin rağmına yaşayacağız!
Dördüncü Hatvesi
Der veya dedirtir:
“Sizi idare eden ve bana muhâsım vaziyetini alanlar – ki Anadolu’daki sergerdeleridir – maksadları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.”
Şu vesveseye karşı deriz:
Vesilelerde niyetin te'siri azdır. Maksadın hakikatini tağyîr etmez. Çünkü maksûd, vesilenin vücûduna terettüb eder; içindeki niyete bakmaz.
Meselâ, ben bir define veya su bulmak için bir kuyu kazıyorum. Biri geldi, – kendini saklamak veya orada müzahrefâtını defnetmek için – bana yardım ederek kazdı. Suyun çıkmasına ve definenin bulunmasına niyeti te'sir etmez. Su, fiiline, kazmasına bakar, niyetine bakmaz.
376
Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar. Kur'ân’ı yüksek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menba'ı olan Avrupa muhabbetine bedel, husûmetini esâs tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu maksadların hakikatini tağyîr edemez.
Beşinci Hatvesi
Der:
“İrâde‑i Hilâfet, siyasetimin lehinde çıktı.”
Şu vesveseye karşı deriz:
Bir şahsın arzu‑yu zâtîsi ve emr‑i hususîsi başkadır, ümmet nâmına emin olarak derûhde ettiği emânet‑i Hilâfetten hâsıl olan şahsiyet‑i maneviyenin irâdesi bambaşkadır. Bu irâde bir akıldan çıkıp, bir kuvvete istinâd ederek, Âlem‑i İslâmın maslahatını takib eder.
Aklı ise, şûrâ‑yı ümmettir; senin vesvesen değil. Kuvveti müsellah ordusu, hür milletidir; senin süngülerin değildir.
Maslahat da muhîtten merkeze nazar edip İslâm için fâide‑i uzmâya tercih etmektir. Yoksa, aksine olarak merkezden muhîte bakmakla Âlem‑i İslâmı bu devlete, bu devleti de Anadolu’ya, Anadoluyu da İstanbul’a, İstanbul’u da Hânedân‑ı Saltanata teâruz vaktinde fedâ etmek gibi hod‑endişâne fikir ve irâde, değil Vahdeddin gibi mütedeyyin bir zât, hattâ en fâcir bir adam da, yalnız ism‑i Hilâfeti taşıdığı için ihtiyarıyla etmez. Demek, mükrehtir.(❋) O hâlde ona itâat, adem‑i itâattir.
Altıncı Hatvesi
Der ki:
“Bana karşı mukâvemetiniz beyhûdedir.
Müttefikiniz beraberken yapamadığınız şeyi şimdi nasıl yapacaksınız?”
Şu vesveseye karşı deriz:
En ziyâde hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran azametli kuvvetin bizi ye'se düşürmüyor.
Evvelâ: Hile ve fitne, perde altında kaldıkça te'sir eder. Zâhire çıkmakla iflas eder, kuvveti söner. Perde öyle yırtılmış ki, senin yalan, hile, fitnen hezeyana, maskaralığa inkılâb edip akîm kalıyor. Bu defaki Anadolu’ya karşı (….) gibi…
377
Sâniyen: O kof kuvvetin yüzde doksanı sana karşı i'tilâf kabûl etmez. Muhâsım bir cereyan, atâlete mahkûm ediyor. (❋)
Fazla kalan kuvvetinle dert ve dermanda müşterek olan Âlem‑i İslâmı susturacak, depretmeyecek derecede eskisi gibi bir istibdâd altında tutmaya ihtimal versen, şeytan iken eşeğin eşeği olursun! (❋)
Sâlisen: Mâdemki öldürüyorsun. Ölmek iki sûretledir:
Birinci sûret: Senin ayağına düşmek, teslîm olmak sûretinde rûhumuzu, vicdânımızı ellerimizle öldürmek, cesedi de güyâ rûhumuza kısâsen sana telef ettirmektir.
İkinci sûret: Senin yüzüne tükürmek, gözüne tokat vurmakla rûh ve kalbimiz sağ kalır, cesed de şehîd olur. Akîde faziletimiz tahkîr edilmez; İslâmiyetin izzetiyle istihzâ edilmez.
Elhâsıl: İslâmiyet muhabbeti, senin husûmetini istilzam eder. Cebrâil, şeytan ile barışamaz. Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, (İ.G.Z.) milletinin ihtiras ve menfaatini, İslâmiyetin menfaat ve izzetiyle kàbil‑i tevfik görüyor. Burada en sefil ve en ahmak kalb, öylelerin kalbidir ki, hayatı onun himâyeti altında kabûl eder. Hayatımızı onun himâyeti altında kàbil görüyor. (❋)
Çünkü, öyle bir şarta hayatımızı ta'lik ediyor ki, muhâl‑ender muhâldir.
Der: “Yaşayınız. Fakat bir tek adam bana hıyânet etse yakarım, yıkarım!”
Şâyet bir adam hakka sadâkat nâmına onun kâfirâne zulmüne karşı hıyânet etse, Ayasofya’ya ilticâ etse, milyarlara değer o mukaddes binayı harâb eder. Veyâhut, bir köyde ona bir hâin bulunsa, çoluk‑çocuğuyla mahvetmek, veya bir cemâatte ona muzır biri varsa cemâati ifnâ etmek, her vakit kendinde salâhiyet görüyor. Lânet o medeniyete ki, ona o salâhiyeti vermiş!
Acaba, bütün millet [milletin] bir kalbde – hem münâfık, hançer‑i zulmünden mütelezziz olacak ahmak bir kalbde – ittifakından daha muhâl ne var?
378
Şeytan gibi hasîs hisleri, fenâ ahlâkları teşci' ve himâye eder, iyi hisleri söndürür. Hem insanî, İslâmî hayatı men' etmekle beraber, muvakkat hayvanî bir hayatı, iki genc‑i mücehhez pençeli; ekseriyeti kazanmak için, imhayı esâs program yapmış, iki kelbi iki ciğerimize musallat ederek bizi silâhtan tecrid ediyor. İşte onun himâyeti, işte hayatımız!
O hasım, gösterdiği kin ve husûmet harpten neş'et etme değildir. Harpten olsaydı, tabîi mağlûbiyetimizle sâirlerin husûmeti gibi sükûnet bulurdu. Hem hasmın, uzakta çirkin yüzündeki riyâkârâne çizgileri güzel zannedilirdi. Yakında görenler, inşâallâh daha aldanmaz.
كَمَا اَنَّ الضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ ،كَذٰلِكَ تُسَهِّلُ الْمُشْكِلَاتِ
Korkaklıkta darb‑ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat‑i cinsiye sebebiyle camuşa saldırır. İşte dehşetli bir cesâret…
Hem darb‑ı mesel olmuş: “Keçi kurttan havfı, ıztırar vaktinde mukâvemete inkılâb eder. Boynuzu ile kurdun karnını deldiği vâkidir.
İşte hàrika bir şecâat…”
Fıtrî meyelân mukâvemet‑sûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içinde atılsa, kışta soğuğa ma'rûz bırakılsa, meyl‑i inbisat demiri parçalar.
Evet, şefkatli tavuk cesâreti, hamiyetli keçi ıztırarî şecâati gibi, fıtrî bir heyecan demir güllede su gibi, zulmün bürûdetli husûmet‑i kâfirânesine ma'rûz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şâhiddir.
Bununla beraber, îmânın mâhiyetindeki hàrikulâde şehâmet, izzet‑i İslâmiyet’in tabiatındaki âlem‑pesend şecâat, uhuvvet‑i İslâmiye’nin intibâhıyla her vakit mu'cizeleri gösterebilir.
Temmet
379
Dîvân‑ı Harb-i Örfî
Risale‑i Nur Külliyatından
İki Mekteb‑i Musîbetin ŞehâdetnâmesiveyaDîvân‑ı Harb-i Örfî
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1909 (Rûmî: 1325)
İlk Baskı:
İkbâl‑i Millet Matbaası, İstanbul
1911 (Rûmî: 1327)
380
Mukaddime
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Yarım asır evvel tab'edilen bu müdafaayı şimdi bu asra daha muvâfık gördük. Güyâ o zamandan elli sene sonra bir hiss‑i kable'l-vukû' ile bir nev'i ihbar‑ı gaybî olarak hayat‑ı ictimâiyeyi alâkadar eden çok hakikatlere temâs ettiğinden neşredildi.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Azîz, sıddık kardeşim!
Mâdem eski zamanda iki defa tab'edilmiş, kimse i'tirâz etmemiş, ayn‑ı hakikat bir risaleciktir. Hàs dostların tensibiyle fakat; sıhhatine tam dikkat etmek şartıyla neşredebilirsiniz. Bu risale, eski zamandan ziyâde bu zamanın tam bir dersi olabilir.
Said Nursî
381
Önsöz (İfâde‑i Nâşir)
Eserin kırk beş sene evvelki tab'ındaki ifâde‑i nâşir
Ahmed Ramiz der:
Üçyüz yirmiüç senesi zarfında idi ki; Şark’ın yalçın, sarp, âhenîn mâverâ‑i şevâhik-ı cibâlinde tulû' etmiş Said Nursî isminde nevâdir‑i hilkatten ma'dûd bir ateşpâre‑i zekânın İstanbul âfâkında rü'yet edildiği haberi etrafa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o hàrika‑i fıtratı peyâ‑pey gördükçe, mâder‑i hilkatin hazâin‑i lâ-tefnâsındaki sehàveti bir türlü hazmedemeyenler, Şarkî Anadolu kıyafetinde, o şal ve şalvar altında, öyle bir kanun‑u dehânın ihtifâ edebileceğini bir türlü anlayamayarak, bir kısım adamlar ona, mecnûn demişlerdi.
Said Nursî, filvâki ifrat‑ı zekâ itibariyle hudud‑u cünûnda idi. Fakat öyle bir cünûn ki; “Onun ulvî rûh ve kemâl‑i aklına işârettir.” diye bir zât şu mısralarında tercümân‑ı zîşanı olmuştur:
Cünûn başımda yanar, ateş‑i maâlîdir.
Cünûn başımda benim bir zekâ‑i àlîdir.
Benim cünûnuma rehber ziyâ‑yı ulviyet,
Benim cünûnumu bekler azîm bir niyet…
382
Evet Said Nursî İstanbul’a, şûrezâr Vilâyât‑ı Şarkıyenin maârifsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul’a gelmeden Van’dan, Bitlis’ten, Mardin’den defaatle nefyolmasından İstanbul’a gelmesiyle beraber Merhum Sultan Abdülhamid tarafından sûret‑i ciddiyede tarassud altına aldırıldı. Birkaç kere tevkîf edildi. Nihâyet bir gün geldi, Said Nursî’yi Üsküdar’a Toptaşı’na yolladılar. Çünkü hapishânede îkaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhâneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe tebşîr ediliyor. Hazret‑i Said: “Ben memleketimde mekteb medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka bir şey istemem.” diyordu…
Tâbir‑i âherle Bediüzzaman iki şey istiyordu: Vilâyât‑ı Şarkıyenin her tarafında dinî mektebler, medreseler açtırmak istiyor ve başka bir şey almamak istiyordu…
Arş‑ı kanâat oldu behişt‑i gınâ bize,
Biz etmeyiz zemin‑i müdaraya ol emin.
Mansıbların, makamların en bülendidir,
Hizmet‑i îmân ile âsâyiş ve saâdeti te'min…
Şehzadebaşı’nda şemâtetle konferans verildiği gece, kemâl‑i mehâbetle sahneye çıkıp îrâd ettiği nutk‑u belîğ-i bî-tarafâne, Said’in ihâta‑i ilmiyesi kadar hamâset ve fedâkârlıkta da ileri olduğunu te'yid eder. Gerek o gece, gerek menhus 31 Mart’ta cihan‑değer nasihatleriyle ortaya atılan hoca‑i dânâya; böyle tehlikeli bir ânda vücûd‑u kıymetdârının sıyâneti, nef'an li'l‑umum elzem olduğu hâlde ve ihtar edildiği zaman: “En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir…”
383
“Yerinde ölmek için bu hayat lâzımdır.” fikrine karşı:Âşinâyız, bize bîgânedir endişe‑i mevt.Adl ü Hak uğruna nezreylemişiz canımızı.Olur bize âb‑ı hayat, ateş‑i seyyâl-i memât.mısraı ile mukàbele ederdi.
Said‑i hüşyârın safvet‑i rûhunu, besâlet ve şecâatini, fedâkârlığındaki nihâyetsizliğini anlamak ve ona bağlanmak için, lisân‑ı hamâsetinden bu mezkûr mısraı dinlemek kifâyet eder.
Bediüzzaman’a zurefâdan biri, bir gün, irfanıyla mütenâsib bir esvâb giymesi lüzumundan bahseder. Müşârün‑ileyh de: “Siz, Avusturya’ya güyâ boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise, bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum, (Hâşiye) onun için yalnız memleketimin maddî ve manevî ma'mûlâtını giyiyorum” buyurmuştur.
Elyevm, Said Nursî memleketine döndü. Karışmış İstanbul’un hava‑i gıll ü gışşından ve tezviratından ve bedraka‑i efkâr olmak lâzım gelen gazetecilerin bazılarının bütün fenâlıklara bâdî ve bütün felâketlerin müvellidi olduklarını görerek bu derece açık cinayetlere tahammül edemeyerek me'yûs ve müteessir; vahşetzâr; fakat mûnis, vefâkâr ve nâmus‑perver olan dağlarına döndü. İsabet etti. Kim bilir belki en büyük icraatından biri de budur.
NâşiriAhmed Ramiz(Rahmetullâhi Aleyh)
384
İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi
Kırk altı sene (❋) evvel tab'edilen
İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Mukaddime
Vaktâ ki hürriyet, dîvânelikle yâdolunurdu; zaîf istibdâd, tımarhâneyi bana mekteb eyledi. Vaktâ ki îtidâl, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrûtiyette şiddetli istibdâd, hapishâneyi mekteb eyledi.
Ey şu şehâdetnâmemi temâşâ eden zevât! Lütfen, rûh ve hayâlinizi, misâfireten, yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevî talebenin hâl‑i ihtilâlde olan cesed ve dimağına gönderiniz. Tâ tahtie ile hatâya düşmeyiniz!…
Otuzbir Mart Hâdisesinde Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de dedim ki:
Ben talebeyim. Onun için herşeyi mîzan‑ı Şerîatla muvâzene ediyorum. Ben, milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta‑i nazarından muhâkeme ediyorum.
Ben hapishâne denilen âlem‑i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet‑i beşeriyenin gaddârâne hâllerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'‑i benî beşere îrâd ettiğim bir nutuktur. Onun için,﴿يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُ﴾ sırrınca, kabr‑i kalbden hakàik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin.
385
Âhirete kemâl‑i iştiyak ile müheyyâyım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garâib‑perest, İstanbul’un acâib ve mehâsinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl‑i hâhişle görmeyi arzu eder!… Ben de ma'raz‑ı acâib ve garâib olan Âlem‑i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdânen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azâb, azâb değil, benim için bir şândır!
Bu hükûmet, zaman‑ı istibdâdda akla husûmet ediyordu; şimdi de hayata adâvet ediyor… Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünûn! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem!‥
Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyân edeyim. Şimdi bu Dîvân‑ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu. Bidâyetlerde herkesten suâl olunduğu gibi, Dîvân‑ı Harb’de bana da suâl ettiler:
– Sen de Şerîat istemişsin?
Dedim:
– Şerîatın bir hakikatine bin rûhum olsa fedâ etmeğe hazırım! Zîra Şerîat, sebeb‑i saâdet ve adâlet‑i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!‥
Hem de dediler:
– İttihâd‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) dâhil misin?
Dedim:
– Maaliftihâr! En küçük efrâdındanım. Fakat, benim ta'rif ettiğim vechile… Ve o ittihâddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösterin!‥
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, meşrûtiyeti lekeden ve ehl‑i Şerîatı me'yûsiyetten ve ehl‑i asrı tarih nazarında cehil ve cünûndan ve hakikati evhâm ve şübheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim:
– Ey Paşalar, Zâbitler!
Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmâli:
اِذًا مَحَاسِنِي اللَّات۪ي اَدَلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوب۪ي فَقُلْ ل۪ي كَيْفَ اَعْتَذِرُ
Yani; medâr‑ı iftiharım olan mehâsinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl i'tizar edeyim? Mütehayyirim!
386
Mukaddime olarak söylüyorum:
Mert olan, cinayete tenezzül etmez. Şâyet isnâd olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere i'dâm olunsam, iki şehîd sevâbını kazanırım. Şâyet hapiste kalsam, böyle, hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddâr bir hükûmetin en rahat mevkii hapishâne olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatlerini setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla ittiham ederler. Şimdiki hafiyeler eskilerden beterdirler. Bunların sadâkatine nasıl i'timâd olunur? Adâlet onların sözlerine nasıl bina olunur? Hem de cerbeze ile insan, adâlet yaparken zulme düşüyor. Zîra insan kusursuz olmaz. Fakat uzun zamanda ve efrâd‑ı kesîre içinde ve tahallül‑ü mehâsinle ta'dil olunan müteferrik kusurları, cerbeze ile cem'edip bir zaman‑ı vâhidde bir şahs‑ı vâhidden sudûrunu tevehhüm ederek şedîd cezaya müstehak görür. Hâlbuki bu tarz, bir zulm‑ü şedîddir.
Şimdi gelelim onbir buçuk cinayetlerimin ta'dâdına:
Birinci Cinayet:
Geçen sene bidâyet‑i Hürriyette elli‑altmış telgraf umum şark aşîretlerine Sadâret vâsıtasıyla çektim. Meâli şu idi:
“Meşrûtiyet ve kanun‑u esâsî işittiğiniz mes'ele ise; hakîki adâlet ve meşveret‑i Şer'iyeden ibarettir. Hüsn‑ü telâkki ediniz, muhâfazasına çalışınız. Zîra, dünyevî saâdetimiz meşrûtiyettedir. Ve istibdâddan herkesten ziyâde biz zarar‑dîdeyiz.”
Her yerden bu telgrafın cevabı, müsbet ve güzel olarak geldi. Demek Vilâyât‑ı Şarkıyeyi tenbih ettim, gâfil bırakmadım. Tâ yeni bir istibdâd onların gafletinden istifade etmesin. “Neme lâzım” demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim!‥
387
İkinci Cinayet
Ayasofya’da, Bayezid’de, Fâtih’te, Süleymaniye’de umum ulemâ ve talebeye hitâben müteaddid nutuklar ile Şerîatın ve müsemmâ‑yı meşrûtiyetin münâsebet‑i hakîkiyesini izâh ve teşrîh ettim. Ve mütehakkimâne istibdâdın, Şerîatla bir münâsebeti olmadığını beyân ettim. Şöyle ki:
سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîsinin sırrıyla, Şerîat âleme gelmiş; tâ istibdâdı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin.
Herhangi bir nutuk îrâd ettim ise; her bir kelimesine kimsenin bir i'tirâzı varsa, bürhân ile isbâta hazırım.
Ve dedim ki: Asıl, şerîatın meslek‑i hakîkisi, hakikat‑i meşrûtiyet-i meşrûadır. Demek meşrûtiyeti, delâil‑i şer'iye ile kabûl ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf‑ı Şerîat telâkki etmedim. Ve Şerîatı rüşvet vermedim. Ve ulemâ ve şerîatı, Avrupa’nın zunûn‑u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim ki, bu tarz muâmelenizi gördüm!‥
Üçüncü Cinayet
İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, – hammal ve gâfil ve sâfdil olduklarından – bazı particiler onları iğfal ile Vilâyât‑ı Şarkıyeyi lekedâr etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûrette meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde:
İstibdâd, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve şerîattır. Pâdişah, Peygamberimizin emrine itâat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itâat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, pâdişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehâlet, zarûret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san'at, mârifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkîye sevkeden hakîki kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zîra husûmette fenâlık var, husûmete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zîra, hikmet‑i hükûmeti bilmiyoruz‥
388
İşte o hammalların, Avusturya’ya karşı (benim gibi bütün Avrupa’ya karşı) (❋) boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketlerinde bu nasihatin te'siri olmuştur. Pâdişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb‑i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm!
Dördüncü Cinayet
Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassub müsâadesiyle, şerîatı (Hâşâ ve kellâ) istibdâda müsâid zannettiklerinden, nihâyet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzîb etmek için, meşrûtiyeti herkesten ziyâde Şerîat nâmına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdâd tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmii’nde meb'ûsâna hitâben feryâd ettim ve söyledim ki:
Meşrûtiyeti, “meşrûiyet” ünvânı ile telâkki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdâd, pis eliyle o mübâreki ağrâzına siper etmekle lekedâr etmesin. Hürriyeti, âdâb‑ı Şerîatla takyid ediniz. Zîra câhil efrâd ve avâm‑ı nâs kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefîh ve itâatsiz olur. Adâlet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahîh ola.
Zîra, hakàik‑ı meşrûtiyetin sarâhaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihrâcı mümkün olduğunu da'vâ ettim.
389
Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemâya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim!‥
Beşinci Cinayet
Gazeteler, iki kıyâs‑ı fâsid cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk‑ı İslâmiye’yi sarstılar ve efkâr‑ı umumiyeyi perîşan ettiler. Ben de gazetelerle, onları reddeden makaleler neşrettim. Dedim ki:
Ey gazeteciler! Edîbler edebli olmalı; hem de Edeb‑i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb‑i umumî-i müşterek-i milletten, bî‑tarafâne çıkmalı. Ve matbuât nizâmnâmesini, vicdânınızdaki hiss‑i diyânet ve niyet‑i hàlisa tanzim etmeli.
Hâlbuki, siz iki kıyâs‑ı fâsidle; yani: Taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs ederek efkâr‑ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Ve şahsî garazları ve fikr‑i intikamı uyandırdınız. Zîra, elifbâ okumayan çocuğa felsefe‑i tabîiye dersi verilmez. Ve erkeğe, tiyatrocu karı libâsı yakışmaz. Ve Avrupa’nın hissiyatı, İstanbul’da tatbik olunmaz. Akvâmın ihtilâfı, mekânların ve aktârın tehâlüfü; zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libâsı, ötekinin endâmına gelmez. Demek, Fransız Büyük İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz! Yanlışlık, tatbik‑i nazariyât ve muktezâ‑yı hâli düşünmemekten çıkar.
Ben ki ümmî bir köylüyüm; böyle cerbezeli ve muğâlatalı ve ağrâzlı muharrirlere nasihat ettim, demek cinayet işledim!.
Altıncı Cinayet
Kaç defa büyük ictimâ'larda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avâm‑ı nâs siyasete karışmakla âsâyişi ihlâl etsinler. Türkçeyi yeni öğrenen köylü bir talebenin lisânına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim.
Ezcümle; Bayezid’de talebenin ictimâ'ında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferâh Tiyatrosundaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin ettim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı.
390
Ben ki bedevî bir adamım. Medenîlerin entrikalarını bildiğim hâlde işlerine karıştım. Demek, cinayet ettim!
Yedinci Cinayet
İşittim; İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) nâmıyla bir cem'iyet teşekkül etmiş. Nihâyet derecede korktum ki; bu ism‑i mübârekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydâna gelsin. Sonra işittim; bu ism‑i mübâreki bazı mübârek zevât, – Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi zâtlar – daha basit ve sırf ibâdete ve Sünnet‑i Seniye’ye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyâsî cem'iyetten kat'‑ı alâka ettiler. Siyasete karışmayacaklar.
Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsîs ve tahdid kabûl etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddid cem'iyete bir cihetle mensûbum; zîra maksadlarını bir gördüm. Kezâlik, o ism‑i mübâreke intisab ettim. Lâkin ta'rif ettiğim ve dâhil olduğum İttihâd‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) ta'rifi budur ki:
• Şarktan garba, cenûbdan şimâle uzanan bir silsile‑i nurânî ile merbût bir dâiredir.
• Dâhil olanlar da bu zamanda üçyüz milyondan ziyâdedir.
• Bu ittihâdın cihetü'l‑vahdeti ve irtibatı, Tevhid‑i İlâhîdir.
• Peymân ve yemîni, îmândır.
• Müntesibleri, “Kàlû Belâ”dan dâhil olan umum mü'minlerdir.
• Defter‑i esmâları da, Levh‑i Mahfûz’dur.
• Bu ittihâdın nâşir‑i efkârı, umum Kütüb‑ü İslâmiye’dir.
• Günlük gazeteleri de, İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef‑i maksad eden umum dinî gazetelerdir.
• Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhânelerdir.
• Merkezi de, Haremeyn‑i Şerîfeyn’dir.
• Böyle cem'iyetin reisi, Fahr‑i Âlem’dir. (A.S.M.)
• Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücâhede, yani; Ahlâk‑ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet‑i Nebeviye’yi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir.
391
• Bu ittihâdın nizâmnâmesi Sünnet‑i Nebeviye ve kanunnâmesi evâmir ve nevâhî‑i Şer'iyedir.
• Ve kılınçları da, berâhin‑i kàtıadır. Zîra medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir! Taharrî‑i hakikat, muhabbet iledir. Husûmet ise, vahşet ve taassuba karşı idi…
• Hedef ve maksadları da İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır. Şerîat da; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l‑emirlerimiz düşünsünler.
• Şimdiki maksadımız; o silsile‑i nurâniyeyi ihtizâza getirmekle, herkesi bir şevk u hâhiş‑i vicdâniye ile tarîk‑ı terakkîde kâbe‑i kemâlâta sevketmektir. Zîra İ'lâ‑yı Kelimetullâhın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir!
İşte ben bu ittihâdın efrâdındanım. Ve bu ittihâdın tezâhürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb‑i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim…
Elhâsıl; Sultan Selim’e bîat etmişim. Onun İttihâd‑ı İslâm’daki fikrini kabûl ettim. Zîra, o Vilâyât‑ı Şarkıyeyi îkaz etti, onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu mes'elede seleflerim; Şeyh Cemâleddin‑i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve İttihâd‑ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemâl ve Sultan Selim’dir ki, demiş:
İhtilâf ü tefrika endişesi,
Kûşe‑i kabrimde hattâ bî‑karar eyler beni;
İttihâdken savlet‑i a'dâyı def'a çaremiz,
İttihâd etmezse millet, dâğdâr eyler beni…
Yavuz Sultan Selim
392
Ben zâhiren buna teşebbüs ettim; iki maksad‑ı azîm için:
Birincisi: O ismi tahdid ve tahsîsten halâs etmek ve umum mü'minlere şümûlünü ilân etmek… Tâ ki, tefrika düşmesin ve evhâm çıkmasın.
İkincisi: Bu geçen musîbet‑i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının tevhid ile önüne sed olmaktı. Vâ‑esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı. Ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref' oldu.
Ben ki, âdi bir adamım. Böyle meclis‑i meb'ûsân ve a'yân ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. Demek cinayet ettim!…
Sekizinci Cinayet
Ben işittim ki, askerler bazı cem'iyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise‑i müdhişesi hâtırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:
Şimdi en mukaddes cem'iyet, ehl‑i îmân askerlerin cem'iyetidir. Umum mü'min ve fedâkâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zîra; ittihâd, uhuvvet, itâat, muhabbet ve İ'lâ‑yı Kelimetullâh, dünyanın en mukaddes cem'iyetinin maksadıdır. Umum mü'min askerler, tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cem'iyet onlara intisab etmek lâzımdır. Sâir cem'iyetler, milleti, asker gibi mazhar‑ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir.
Amma İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) ki; umum mü'minlere şâmildir, cem'iyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff‑ı evveli; gâziler, şehîdler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü'min ve fedâkâr asker – zâbit olsun, nefer olsun – hariç değil ki; tâ, intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cem'iyet‑i hayriye, kendine İttihâd‑ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.
393
Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemânın vazifelerini gasbettim. Demek cinayet ettim!‥
Dokuzuncu Cinayet
Mart’ın otuzbirinci günündeki dehşetli hareketi, iki‑üç dakika uzaktan temâşâ ettim. Müteaddid metâlibi işittim. Fakat, yedi renk sür'atle çevrilse yalnız beyaz göründüğü gibi; o ayrı ayrı matlablardaki fesâdâtı binden bire indiren ve avâmı anarşilikten kurtaran ve efrâd elinde kalan umum siyaseti, mu'cize gibi muhâfaza eden lafz‑ı Şerîat yalnız göründü.
Anladım: İş fenâ; itâat muhtell, nasihat te'sirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat avâm çok‥ bizim hemşehriler gâfil ve sâfdil; ben de şöhret‑i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim Bakırköy’üne gittim. Tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim.
Eğer zerre mikdar dahlim olsa idi – zâten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu – bu işte pek büyük görünecektim. Belki, Ayestefanos’a kadar tek başıma olsun, Hareket Ordusuna mukàbele ederek isbât‑ı vücûd edecektim. Merdâne ölecektim. O vakit dahlim bedîhî olurdu, tahkîke lüzum kalmazdı.
İkinci günde bir ukde‑i hayatımız olan itâat‑i askeriyeden suâl ettim, dediler ki:
– Askerlerin zâbitleri, asker kıyafetine girmiş. İtâat çok bozulmamış.
Tekrar suâl ettim:
– Kaç zâbit vurulmuş?
Beni aldattılar, dediler:
– Yalnız dört tane. Onlar da müstebid imişler. Hem Şerîatın âdâb ve hududu icra olunacak.
Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyâmı meşrû gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zîra en mukaddes maksadım, şerîatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat, itâat‑i askeriyeye halel geldiğinden, nihâyet derecede me'yûs ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitâben neşrettim ki:
“Ey Askerler! Zâbitleriniz bir günah ile nefislerine zulüm ediyorlarsa, siz o itâatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon Nüfûs‑u İslâmiye’nin haklarına bir nev'i zulmediyorsunuz. Zîra umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saâdet ve bayrak‑ı Tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itâatiniz ile kàimdir.
394
Hem de Şerîat istiyorsunuz; fakat itâatsizlikle şerîata muhâlefet ediyorsunuz!”
Ben onların hareketini ve şecâatlerini okşadım. Zîra, efkâr‑ı umumiyenin yalancı tercümânı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşrû göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatimi bir derece te'sir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı.
Ben ki, bilfiil tımarhâneyi ziyaret etmiş bir adamım. “Neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün” demediğimden cinayet ettim!
Onuncu Cinayet
Harbiye Nezâreti’ndeki askerler içine Cuma günü ulemâ ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itâate getirdim. Nasihatlerim te'sirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sûreti:
“Ey asâkir‑i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saâdeti ve bayrak‑ı tevhidi, bir cihette sizin itâatinize vâbestedir. Sizin zâbitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itâatsizlikle üçyüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zîra, bu itâatsizlikle uhuvvet‑i İslâmiye’yi tehlikeye atıyorsunuz.
Biliniz ki; asker ocağı, cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itâatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferâtı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şâhiddir. Siz şerîat dersiniz, hâlbuki şerîata muhâlefet ediyorsunuz ve lekedâr ediyorsunuz.
Şerîatla, Kur'ân ile, Hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sâbittir ki; sağlam dindar, hak‑perest ulü'l‑emre itâat farzdır. Sizin ulü'l‑emriniz üstadınız, zâbitlerinizdir. Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabib bir cihette günahkâr olsalar, tıb ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik; münevverü'l‑efkâr ve fenn‑i harbe âşinâ, mektebli, hamiyetli, mü'min zâbitlerinizin bir cüz'î nâmeşrû hareketi için itâatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz!
395
Zîra, itâatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfûsun hakkına bir nev'i tecâvüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak‑ı Tevhid-i İlâhî, sizin yed‑i şecâatinizdedir. O yed’in kuvveti de, itâat ve intizamdır. Zîra bin muntazam ve mutî' asker, yüzbin başıbozuğa mukâbildir. Ne hâcet, yüz sene zarfında, otuz milyon nüfûsun vücûda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâbları siz itâatinizle, kan dökmeden yaptınız.
Bunu da söylüyorum ki; hamiyetli ve münevverü'l‑fikir bir zâbiti zâyi' etmek, manevî kuvvetinizi zâyi' etmektir. Zîra şimdi hüküm‑fermâ, şecâat‑i îmâniye ve akliye ve fenniyedir. Bazen bir münevverü'l‑fikir, yüze mukâbildir. Ecnebîler size bu şecâatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecâat‑i fıtriye kâfî değil!…
Elhâsıl: Fahr‑i Âlem’in fermânını size tebliğ ediyorum ki; itâat farzdır, zâbitinize isyan etmeyiniz!
Yaşasın askerler!. Yaşasın meşrûta‑i meşrûa!‥”
Demek ki ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri derûhde ettiğimden cinayet ettim!‥
Onbirinci Cinayet
Ben, Vilâyât‑ı Şarkıyede aşîretlerin hâl‑i perîşaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saâdetimiz, bir cihetle fünûn‑u cedîde-i medeniye ile olacak. O fünûnun da gayr‑ı müteaffin bir mecrâsı ulemâ ve bir menba'ı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ, ulemâ‑i din, fünûn ile ünsiyet peydâ etsin. Zîra, o vilâyâtta yarı bedevî vatandaşların zimâm‑ı ihtiyarı, ulemâ elindedir. Ve o sâik ile Dersaâdet’e geldim.
Saâdet tevehhümü ile o vakitte – şimdi münkasım olmuş, şiddetlenmiş olan – istibdâdlar, merhum Sultan‑ı mahlû'a isnâd edildiği hâlde; onun Zabtiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsân‑ı şâhânesini kabûl etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatâm, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle, hayır oldu. Aklımı fedâ ettim, hürriyetimi terketmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terkettim.
396
Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr‑i maârifi için çalışıyorum. İstanbul’un ekserîsi bunu bilir.
Ben ki bir hammalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr‑ı hâlden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan Vilâyât‑ı Şarkıyenin yüksek dağlarını terketmekle millet için tımarhâneye, tevkîfhâneye ve meşrûtiyet zamanında işkenceli hapishâneye düşmeme sebebiyet veren öyle umûrlara teşebbüs etmekle, büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim!
Yarı Cinayet
Şöyle ki: Dâire‑i İslâm’ın merkezi ve râbıtası olan nokta‑i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sâbık sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri, sâbık ictimâî kusurâtını derk ile nedâmet ederek kabûl‑ü nasihate isti'dâd kesbetmiş zannıyla ve “Aslah tarîk musâlahadır” mülâhazasıyla; şimdiki en çok ağrâz ve infiâlâta mebde' ve tohum olan bu vukû'a gelen şiddet sûretini, daha ahsen sûrette düşündüğümden merhum Sultan‑ı sâbık’a ceride lisânıyla söyledim ki:
“Münhasif Yıldız’ı dâru'l‑fünûn et; tâ Süreyyâ kadar àlî olsun! Ve oraya seyyahlar, zebâniler yerine, ehl‑i hakikat melâike‑i rahmeti yerleştir; tâ Cennet gibi olsun! Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini; milletin baş hastalığı olan cehâletini tedâvi için, büyük dinî dâru'l‑fünûnlara sarf ile millete iâde et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine i'timâd et! Zîra, senin şâhâne idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terketmeden evvel sen dünyayı terket. Zekâtü'l‑ömrü, Ömer‑i Sânî yolunda sarf eyle!‥”
397
Şimdi muvâzene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya dâru'l‑fünûn olmalı… ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulemâ tedrîs etmeli… ve gasbedilmiş olmalı veyâhut hediye edilmiş olmalı… hangisi daha iyidir?‥ İnsaf sâhibleri hükmetsin.
Ben ki bir gedâyım, bir büyük pâdişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.
Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. (Hâşiye)
Yazık! Eyvâhlar olsun! Saâdetimiz olan meşrûtiyet‑i meşrûa, bir menba'‑ı hayat-ı ictimâiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maârif‑i cedîdeye, millet nihâyet derecede müştâk ve susamış olduğu hâlde, bu hâdisede ifrat‑perver olanlar meşrûtiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât‑ı lâübâliyâne ile milletin rağbetine karşı maatteessüf sed çektiler. Bu seddi çekenler, ref' etmelidirler. Vatan nâmına ricâ olunur.
Ey Paşalar, Zâbitler! Bu onbir buçuk cinayetin şâhidleri binlerle adamdır. Belki, bazılarına İstanbul’un yarısı şâhiddir. Bu onbir buçuk cinayetin cezasına rızâ ile beraber onbir buçuk suâlime de cevab isterim. İşte bu seyyiâtıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim:
Herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağrâzlar ve tarafdârlıklar hissini uyandıran ve sebeb‑i tefrika olan ırkçılık, cem'iyât‑ı akvâmiye teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrûtiyet ve mânâsı istibdâd olan ve İttihâd ve Terakkî ismini de lekedâr eden buradaki şûbe‑i müstebidâneye muhâlefet ettim.
398
Herkesin bir fikri var. İşte sulh‑u umumî, aff‑ı umumî ve ref'‑i imtiyaz lâzım. Tâ ki, biri, bir imtiyaz ile başkasına haşerât nazarıyla bakmakla nifâk çıkmasın.
Fahr olmasın, derim: Biz ki hakîki Müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zîra biliyoruz ki:اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ي تَرْكِ الْحِيَلِ fakat, meşrû, hakîki meşrûtiyetin müsemmâsına ahd ü peymân ettiğimden, istibdâd ne şekilde olursa olsun, meşrûtiyet libâsı giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım!
Fikrimce meşrûtiyetin düşmanı; meşrûtiyeti gaddâr, çirkin ve hilâf‑ı Şerîat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül‑ü esmâ ile hakàik tebeddül etmez.”
En büyük hatâ, insan, kendini hatâsız zannetmek olduğundan, hatâmı itiraf ederim ki; nâsın nasihatini kabûl etmeden nâsa nasihati kabûl ettirmek istedim. Nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan emr‑i bilma'rufu te'sirsiz etmekle tenzîl ettim.
Hem de tecrübe ile sâbittir ki; ceza bir kusurun neticesidir. Fakat bazen o kusur işlenmemiş başka kusurun sûretinde kendini gösterir. O adam masûm iken cezaya müstehak olur. Allah musîbet verir, hapse atar, adâlet eder. Fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.
Ey ulü'l‑emir! Bir haysiyetim vardı; onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim, kırdınız. Kendi kendine olmuş istemediğim bir şöhret‑i kâzibem vardı; onunla avâma nasihati te'sir ettiriyordum, maalmemnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat‑ı zaîfem var. Kahrolayım, eğer i'dâma esirgersem! Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem! Sûreten mahkûmiyetim, vicdânen mahkûmiyetinizi intac edecektir! Bu hâl bana zarar değil, belki şândır!
Fakat millete zarar ettiniz. Zîra nasihatimdeki te'siri kırdınız. Sâniyen: Kendinize zarardır. Zîra, hasmınızın elinde bir hüccet‑i kàtıa olurum. Beni mehenk taşına vurdunuz. Acaba fırka‑i hàlisa dediğiniz adamlar böyle mehenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır?