Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
598

Hutbe‑i Şâmiye’nin İkinci Zeyli’nin İkinci Kısmı

Sûre‑i İhlâs’ın Bir Remzi

﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ
﴿قُلْ هُوَ ıtlâk ile ta'yini; tevhid‑i şühûda işârettir. اَيْ : لَا مَشْهُودَ بِنَظَرِ الْحَق۪يقَةِ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. اَيْ : لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ Tevhid‑i Rubûbiyete remizdir. اَيْ : لَا خَالِقَ وَلَا رَبَّ اِلَّا هُوَ
Ve tevhid‑i Ceberûta telvihtir. اَيْ : لَا قَيُّومَ وَلَا غَنِيَّ عَلَى الْاِطْلَاقِ اِلَّا هُوَ
599
﴿لَمْ يَلِدْ Tevhid‑i Celâle telmihtir. Şirkin envâ'ını reddeder. Yani tağayyür veya tecezzî veya tenâsül eden, ilâh olamaz. Ukùl‑ü aşere veya melâike veya İsâ veya Üzeyr’in velediyetini da'vâ eden şirkleri reddeder.
﴿وَلَمْ يُولَدْ İsbât‑ı ezeliyet ile tevhiddir. Esbâb‑perest, nücûm‑perest, sanem‑perest, tabiat‑perestin şirkini reddeder. Yani hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid olan ilâh olamaz.
﴿وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ câmi' bir tevhiddir. Yani zâtında, sıfâtında, ef'âlinde nazîri, şerîki, şebîhi yoktur. ﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ Şu sûre, bütün envâ'‑ı şirki reddeder. Ve yedi merâtib‑i tevhidi tazammun eden altı cümlesi mütenâticedir. Her biri ötekinin hem neticesi, hem bürhânıdır.

Kâinâtın bütün zerrâtı birer lisân‑ı zâkir-i tevhid olarak zikrediyor

Muvahhid‑i ekber ve tevhidin bürhân‑ı muazzamı olan kâinât, değil yalnız erkân ve âzâsı belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân‑ı zâkir-i tevhid olarak bu büyük bürhânın sadâ‑yı bülendine iştirâk ederek hep birden لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diye mevlevîvâri zikrediyorlar.
600
Tevhidin bürhân‑ı nâtıkı olan Kur'ân’ın sînesine kulağını yapıştırırsan işiteceksin ki, kalbinde derinden derine gayet ulvî, nihâyet derecede ciddi, gayet samîmî, nihâyet derecede mûnis ve mukni' ve bürhân ile mücehhez bir sadâ‑yı semâvî işiteceksin ki: ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ zikrini tekrar ediyor.
Evet şu bürhân‑ı münevverin altı ciheti de şeffâftır. Üstünde sikke‑i i'câz, içinde nur‑u hidayet, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak; solunda vicdânı istişhâd; önünde hayır, hedefinde saâdet‑i dâreyn, nokta‑i istinâdı vahy‑i mahzdır, Vehmin ne haddi var, girebilsin!

İrâde, zihin, his, latîfe‑i Rabbâniye; her birinin bir gâyâtü'l-gâyâtı var

Vicdânın anâsır‑ı erbaası ve rûhun dört havâssı olan irâde, zihin, his, latîfe‑i Rabbâniye, her birinin bir gâyâtü'l‑gâyâtı var: İrâdenin ibâdetullâhtır. Zihnin mârifetullâhtır. Hissin muhabbetullâhtır. Latîfenin müşâhedetullâhtır. Takvâ denilen ibâdet‑i kâmile, dördünü tazammun eder. Şerîat şunları hem tenmiye, hem tehzîb, hem bu gâyâtü'l‑gâyâta sevkeder.
601

İslâmiyet vesâit ve esbâbı, müessir‑i hakîki olarak kabûl etmez

Eğer icâddaki vâsıta hakîki olsaydı ve hakîki te'sir verilseydi; hem bir şuûr‑u küllî verilmek lâzım idi, hem de bizzarûre eserde ittikan‑ı kemâl-i san'at muhtelif olacaktı. Hâlbuki en âdiden en àlîye, en küçükten en büyüğe ittikan; derece‑i kemâlde, mâhiyetin kàmeti nisbetindedir. Demek Müessir‑i Hakîkiden bazı karîb, bazı baîd, kısmen vâsıtasız, kısmen vâsıta ile, kısmen vesâit ile değildir. İnsanın ihtiyarî eserindeki adem‑i kemâl; cebri nefy, ihtiyarı isbât eder.
Cây‑i dikkattir ki: Cüz'î bir ihtiyarın tavassutu ile eser‑i akıl bir insan şehri, intizamca semere‑i vahiy bir arı kovanındaki cemâate yetişmez. Ve arıların meşher‑i san'atı bir petek hüceyrât şehri; bir nar ve (cilnar) gülnardan intizamca geridir. Demek kâinâttaki câzibe‑i umumiye hangi kalemden akmışsa, cüz'‑i lâyetecezzâdaki küçücük câzibeler o kalemin noktalarıdır.
İslâmiyet der:لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ . Hem vesâit ve esbâbı, müessir‑i hakîki olarak kabûl etmez. Vâsıtaya mânâ‑yı harfî nazarıyla bakar. Akîde‑i tevhid ve vazife‑i teslîm ve tefvîz öyle ister. Tahrif sebebiyle şimdiki Hıristiyanlık esbâb ve vesâiti müessir bilir, mânâ‑yı ismî nazarıyla bakar. Akîde‑i velediyet ve fikr‑i ruhbaniyet öyle ister, öyle sevk eder. Onlar azîzlerine mânâ‑yı ismiyle birer menba'‑ı feyz ve güneşin ziyâsından bir fikre göre istihâle etmiş lambanın nuru gibi birer mâden‑i nur nazarıyla bakıyorlar. Biz ise evliyâya mânâ‑yı harfiyle, yani âyine güneşin ziyâsını neşrettiği gibi birer ma'kes‑i tecellî nazarıyla bakıyoruz. (Hâşiye) Bu sırdandır ki bizde sülûk tevâzu'dan başlar, mahviyetten geçer, Fenâ fillâh makamını görür. Gayr‑ı mütenâhî makàmâtta sülûke başlar. Ene ve nefs‑i emmâre kibriyle, gururuyla söner. Hakîki Hıristiyanlık değil, belki tahrif ve felsefe ile sarsılmış Hıristiyanda, ene levâzımatıyla kuvvetleşir. Enesi kuvvetli, müteşahhıs, rütbeli, makam sâhibi bir adam Hıristiyan olsa mütesallib olur. Fakat Müslüman olsa lâkayd olur.
602

Fa'âliyetteki şedîd ve mütenevvi' lezzet

Kuvveden fiile geçmek olan fa'âliyetteki şedîd ve mütenevvi' lezzet, tağayyür‑ü âlemin mâyesi ve kanun‑u tekâmülün nüvesidir. Zindândan bostana çıkmak, dâneden sünbüle geçmek ayn‑ı lezzettir. Fa'âliyet istihâleyi tazammun etse, lezzet tezâyüd ederek taşar. Vazifedeki külfeti taşıttıran o tattır. Zîşuûra nisbeten gayetteki kemâl, ne kadar câzibedârsa, Lâ müdrike”ye nisbeten nefs‑i fa'âliyet öyle de câzibedârdır, sa'ye sevkeder. Bu sırdandır ki: Rahat zahmettir, zahmet rahattır.

Hırs ile acûliyet, sebeb‑i haybettir

Hırs ile acûliyet, sebeb‑i haybettir. Zîra müretteb basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbik‑i hareket etmediğinden harîs muvaffak olamaz. Olsa da tertib‑i ca'lîsi bir basamak kadar seyr‑i fıtrîden kısa olduğundan ye'se düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır. Allah kalbin bâtınını îmân ve mârifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zâhirini, sâir şeylere müheyyâ etmiştir. Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksûdunun aksiyle mücâzât eder.
603
Hırs cihetiyle siyaset efkârını, İslâmiyet akàidinin yerlerine kadar îsâl eden herifler şân ve şeref değil, belki şeyn ü şenâate mazhar oldular. Nefsânî aşklardaki felâketler, haybetler bu sırdandır. O çeşit âşıkların bütün dîvânları birer feryâd‑ı mâtemdir.
Gece kalben nevmi merak edersin, bakiyesini de kaçırıp uyanık kalırsın.
İki dilenci: Biri musırr‑ı muhteris, biri müstağnî‑i muhteriz. İkincisine vermeyi daha ziyâde arzu etmekliğin, şu geniş kanunun bir nümûnesidir.

En müdhiş maraz ve musîbetimiz tenkiddir

En müdhiş maraz ve musîbetimiz, cerbeze ve gurura istinâd eden tenkiddir. Tenkidi eğer insaf işletirse, hakikati rendeçler. Eğer gurur istihdam etse tahrib eder, parçalar. O müdhişin en müdhişidir ki, akàid‑i îmâniyeye ve mesâil‑i diniyeye girse. Zîra îmân hem tasdik, hem iz'ân, hem iltizam, hem teslîm, hem manevî imtisaldir. Şu tenkid; imtisali, iltizamı, iz'ânı kırar. Tasdikte de bî‑taraf kalır. Şu zaman‑ı tereddüd ve evhâmda, iz'ân ve iltizamı tenmiye ve takviye eden nurânî sıcak kalblerden çıkan müsbet efkârı ve müşevvik beyânâtı, hüsn‑ü zan ile temâşâ etmek gerektir. Bî‑tarafâne muhâkeme dedikleri şey, muvakkat bir dinsizliktir. Yeniden mühtedî ve müşteri olan yapar.
604

Hakikat‑bîn göz aldanmaz

وَالَّذ۪ى عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ الْمُعْجِزَ اِنَّ نَظَرَ الْبَش۪يرِ النَّذ۪يرِ وَبَص۪يرَتَهُ النَّقَّادَةَ اَدَقُّ وَاَجَلَّ وَاَجْلٰى وَاَنْفَذُ مِنْ اَنْ يَلْتَبِسَ اَوْ تَشْتَبِهَ عَلَيْهِ الْحَق۪يقَةُ بِالْخَيَالِ وَ اِنَّ مَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰى وَاَنْزَهُ وَاَرْفَعُ مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ اَوْ يُغَالِطَ عَلَى النَّاسِ
Zîra hakikat‑bîn göz aldanmaz; hak‑perest kalb aldatmaz.

Gıybetin Derece‑i Şenâati

Kur'ân der: ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا Altı kelime ile, altı derece şiddetle gıybeti takbih ediyor. Yani, hemze ile der:
(1) Aklına bak, böyle şeye cevâz verir mi?
(2) Müstakîm aklın yoksa kalbine bak! Böyle şeye muhabbet eder mi?
(3) Selîm kalbin yoksa vicdânına bak, böyle dişinle kendi etini parçalamak gibi hayat‑ı ictimâiyeyi bozmaya rızâ gösterir mi?
(4) Vicdân‑ı ictimâiyen olmazsa insaniyetine bak, böyle canavarvâri iftirasa iştihâ gösterir mi?
(5) Ma'nen insaniyetin olmazsa, rikkat‑i cinsiye ve karâbet‑i rahmiyene bak! Böyle kendi belini kıracak harekete meyleder mi?
(6) Rikkat‑i cinsiyen olmazsa hiç sağlam tabiatın yok mu ki, ölüyü dişlerinle parçalıyorsun.
Demek akıl, kalb, vicdân, insaniyet, rikkat‑i cinsiye, tabiat, şerîat nazarında gıybet merduttur, matrûddur.
605

Teâvün Sırrı

اِنَّ الْاِنْسَانَ الَّذ۪ى لَا يُدْرِكُ سِرَّ التَّعَاوُنِ لَهُوَ اَجْمَدُ مِنَ الْحَجَرِ اِذْ مِنَ الْحَجَرِ مَا يَتَقَوَّسُ لِمُعَاوَنَةِ اَخ۪يهِ اِذِ الْحَجَرُ مَعَ حَجَرِيَّتِهِ اِذَا خَرَجَ مِنْ يَدِ الْمُعَقِّدِ الْبَان۪ى فِي السَّقْفِ الْمُحَدَّبِ يَم۪يلُ وَيَخْضَعُ رَأْسَهُ لِيُمَاسَّ رَأْسَ اَخ۪يهِ لِيَتَمَاسَكَا عَنِ السُّقُوطِ
Yani; kubbelerde taşlar başbaşa vururlar, düşmesinler.

Cevher‑i ferîd, insan-ı mükerremdir

Cüz'‑i lâyetecezzâ zerresinden insana, insandan Şems‑i Şümûs’a müteselsil mahrûtî silsilenin vasatındaki cevher‑i ferîdi, insan‑ı mükerremdir.

Hiss‑i sâika, Hiss-i şâika

İnsanın meşhûr havâssından başka havâssı vardır. Zâika gibi bir hiss‑i sâika, hem bir hiss‑i şâika vardır. Hem insanda gayr‑ı meş'ûr hisler çoktur.

Bazen arzu, fikir sûretini giyer

Bazen arzu, fikir sûretini giyer. Şahs‑ı muhteris arzu‑yu nefsâniyesini fikir zanneder.

Kendini aldatmak için çamuru misk ü anber diye yüzüne gözüne bulaştırır

Garîbdir ki, bazı adam pis bir çamura düşer, kendini aldatmak için misk ü anber diye yüzüne gözüne bulaştırır.

Şehîd velîdir

Şehîd velîdir. Cihad farz‑ı kifâye iken farz‑ı ayn olmuştur. Belki muzâaf bir farz‑ı ayn hükmüne geçmiştir. Hac ve zekât gibi, cihadda da niyetin tasarrufu azdır. Hattâ adem‑i niyet dahi asıl nokta‑i nazarından niyet hükmündedir. Demek zıdd‑ı niyet, yakìnen tebeyyün etmezse, cihad şehâdet‑i hakîkiyeyi intac eder. Zîra vücûb tezâuf etse, taayyün eder. İhtiyarı tazammun eden niyetin te'siri azalır. Şu günahkâr millette, birdenbire onbinler evliyâ inkişaf ve tezâhür etse, az bir mükâfât değildir.
606

Vicdânını ve maneviyatını sarsmadan tam ihtiyar ile şerri işlemez

Bizde biri fâsık olsa gâliben ahlâksız ve vicdânsız olur. Zîra arzu‑yu ma'siyet, vicdândaki îmânın sadâsını susturmakla inkişaf edebilir. Demek vicdânını ve maneviyatını sarsmadan, istihfaf etmeden tam ihtiyar ile şerri işlemez. Onun için İslâmiyet; fâsıkı hâin bilir, şehâdetini reddeder. Mürtedi zehir bilir, i'dâm eder. Hıristiyan bir zimmîyi ve kâfir muâhidi ibkà eder. Hanefî Mezhebi zimmînin şehâdetini kabûl eder.
İcra‑yı adâlet, din nâmına olmalı, akıl ve kalb ve rûh müteessir olsunlar, imtisal etsinler. Yoksa yalnız vehim müteessir olur. Yalnız hükûmetin cezasından korkar eğer tahakkuk etse.– Nâsın itâbından çekinir eğer tebeyyün etse.–

Bir cânî sıfat yüzünden mü'mine adâvet edilmez

Bir cânî yüzünden, çok masûmları ihtiva eden bir gemi batırılmaz. Bir cânî sıfat yüzünden, çok evsâf‑ı masûmeyi muhtevî bir mü'mine adâvet edilmez.

Îmân muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istilzam eder

Lâsiyyemâ; sebeb‑i muhabbet olan îmân ve tevhid, Cebel‑i Uhud gibidir. Sebeb‑i adâvet olan şeyler, çakıl taşları gibidir. Çakıl taşlarını Cebel‑i Uhud’dan daha ağır telâkki etmek ne kadar akılsızlık ise, mü'minin mü'mine adâveti, o kadar kalbsizliktir. Mü'minlerde adâvet, yalnız acımak mânâsında olabilir.
Elhâsıl: Îmân muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istilzam eder.
اَلْكَلَامُ كَالْمَالِ لَا يَجُوزُ ف۪يهِ الْاِسْرَافُ
Said Nursî
607

Hem Çok Defa Manevî, Hem Çok Cihetlerden Ehemmiyetli İki Suâl

بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem manevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u canımla tebrik ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetini Rahmet‑i İlâhiye’den bütün rûh u canımızla niyâz edip, isteyip, o mübârek duâlara âmîn deriz.
Sâniyen: Hem çok defa manevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahrem cevab vermeye mecbur oldum.
Birinci Suâlleri: Niçin eskiden hürriyetin başında siyasetle harâretle meşgul oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?
Elcevab: Siyaset‑i beşeriyenin en esâslı bir kanun‑u esâsîsi olan: Selâmet‑i millet için ferdler fedâ edilir. Cemâatin selâmeti için eşhâs kurban edilir. Vatan için herşey fedâ edilir.” diye; bütün nev'‑i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun sû‑i isti'mâlinden neş'et ettiğini kat'iyyen bildim. Bu kanun‑u esâsî-i beşeriye, bir hadd‑i muayyenesi olmadığı için çok sû‑i isti'mâle yol açmış. İki Harb‑i Umumî, bu gaddâr kanun‑u esâsînin sû‑i isti'mâlinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyâtını zîr ü zeber ettiği gibi, on cânî yüzünden doksan masûmun mahvına fetvâ verdi. Bir menfaat‑i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir cânî yüzünden bir kasabayı harâb etti. Risale‑i Nur bu hakikati bazı mecmua ve müdafaâtında isbât ettiği için onlara havâle ediyorum.
İşte beşeriyet siyasetlerinin bu gaddâr kanun‑u esâsîsine karşı Arş‑ı A'zamdan gelen Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’daki bu gelen kanun‑u esâsîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifâde ediyor: ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا
608
Yani bu iki âyet, bu esâsı ders veriyor ki: Bir adamın cinayetiyle başkalar mes'ûl olmaz. Hem bir masûm, rızâsı olmadan, bütün insanlar için de fedâ edilmez. Kendi ihtiyarıyla, kendi rızâsıyla kendini fedâ etse, o fedâkârlık bir şehâdettir ki, o başka mes'eledir.” diye hakîki adâlet‑i beşeriyeyi te'sis ediyor. Bunun tafsilâtını da Risale‑i Nura havâle ediyorum.
İkinci Suâl: Sen eskide şarktaki bedevî aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyâta çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır medeniyet‑i hâzıradan, mimsiz diyerek hayat‑ı ictimâiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?
Elcevab: Medeniyet‑i hâzıra-i garbiye, semâvî kanun‑u esâsîlere muhâlif olarak hareket ettiği için seyyiâtı hasenâtına; hatâları, zararları, faydalarına râcih geldi. Medeniyetteki maksûd‑u hakîki olan istirahat‑i umumiye ve saâdet‑i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanâat yerine isrâf ve sefâhet ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, bîçâre beşeri hem gayet fakir, hem gayet tenbel eyledi. Semâvî Kur'ân’ın kanun‑u esâsîsi: ﴿لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا fermân‑ı esâsîsiyle: Beşerin saâdet‑i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin hàvâs, avâm tabakası birbiriyle barışabilir.” diye Risale‑i Nur bu esâsı izâha binâen kısa bir‑iki nükte söyleyeceğim:
609
Birincisi: Bedevîlikte beşer üç‑dört şeye muhtaç oluyordu. O üç‑dört hâcâtını tedârik etmeyen, on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet‑i zâlime-i hâzırası sû‑i isti'mâlât ve isrâfât ve hevesâtı tehyîc ve havâic‑i gayr-ı zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip görenek ve tiryâkilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedârik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet‑i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevketmiş. Bîçâre avâm ve hàvâs tabakasını dâima mübârezeye teşvik etmiş.
Kur'ân’ın kanun‑u esâsîsi olan vücûb‑u zekât, hurmet‑i ribâ vâsıtasıyla avâmın hàvâssa karşı itâatini ve hàvâssın avâma karşı şefkatini te'min eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevketmeye mecbur etmiş. İstirahat‑i beşeriyeyi zîr ü zeber etti!‥
İkinci Nükte: Bu medeniyet‑i hâzıranın hàrikaları, beşere birer ni'met‑i Rabbâniye olmasından, hakîki bir şükür ve menfaat‑i beşerde isti'mâli iktiza ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefâhete sevk ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesâtı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanâatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefâhete, isrâfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ; Risale‑i Nurdaki Nur Anahtarı”nın dediği gibi: Radyo büyük bir ni'met iken, maslahat‑ı beşeriyeye sarfedilmek ile bir manevî şükür iktiza ettiği hâlde, beşte dördü hevesâta, lüzumsuz mâlâyanî şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife‑i hakîkiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hàrika vesâit, sa'y ve amel ve hakîki maslahat‑ı ihtiyacât-ı beşeriyeye isti'mâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir‑ikisi zarûrî ihtiyacâta sarf edilmeye mukâbil, ondan sekizi keyf, hevesât, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor.” Bu iki cüz'î misâle binler misâller var.
610
Elhâsıl: Medeniyet‑i garbiye-i hâzıra, semâvî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacâtı ziyâdeleştirmiş İktisad ve kanâat esâsını bozup isrâf ve hırs ve tama'ı ziyâdeleştirmeye; zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesâit‑i sefâhete teşvik etmekle o bîçâre muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesâta, sefâhete sevk edip ömrünü faydasız zâyi' ediyor. Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Sû‑i isti'mâl ve isrâfât ile yüz nev'i hastalığın sirâyetine, intişarına vesile olmuş. Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl‑i sefâhet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla; intibâha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü i'dâm‑ı ebedî sûretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nev'i Cehennem azâbı veriyor
İşte bu dehşetli musîbet‑i beşeriyeye karşı Kur'ân‑ı Hakîm’in dörtyüz milyon talebesinin intibâhıyla ve içinde semâvî, kudsî kanun‑u esâsîleriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsî, esâsî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedâvi etmesini; ve eğer yakında kıyâmet kopmazsa, beşerin hem saâdet‑i hayat-ı dünyeviyesini, hem saâdet‑i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, i'dâm‑ı ebedîden çıkarıp âlem‑i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehâsini, seyyiâtına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semâvî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın işârât ve rumûzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet‑i İlâhiye’den şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!‥
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَق۪يSaid Nursî
611

Risale‑i Nuru Dikkat ve Tefekkürle Okudukça Tılsım‑ı Kâinâtın Muammâsını Keşf ve Halleden Bir Keşşâf Olduğunu İdrak Ediyoruz

بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
Çok Azîz, Çok Mübârek, Çok Müşfik, Çok Sevgili Üstadımız Hazretleri!
Risale‑i Nuru, himmet ve duâlarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım‑ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâf olduğunu, hâl ve istikbâlin bir mürşid‑i ekberi ve bir rehber‑i a'zamı olduğunu, yine duâ ve himmetinizle idrak ediyoruz. Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru okuyan her idrak sâhibi anlıyor ki; Risale‑i Nur gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.
Risale‑i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, Âlem‑i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te'lif edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecâat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halâskâr olarak Risale‑i Nura sarılmaktan ve ne bahâsına olursa olsun, Risale‑i Nurun nurânî ve parlak eczâlarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale‑i Nuru okuyan herkes, bu hakikati idrak etmiş ve etmektedir. Eğer biz muktedir olsak; bu hakikati, kâinâta nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinâta ilân edeceğiz. Fakat mâdemki buna muvaffak olamıyoruz ve mâdemki Risale‑i Nurun cihan‑şümûl kıymetini bu derece Üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu hâlde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemâlât menba'ı olan Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemâdi ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallâh. Fakat, her ân bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstadımızın duâ ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.
612
Hem şu hakikat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale‑i Nurun ve müellifinin talebesidir, Risale‑i Nuru okumak zarûret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enâniyetine boyun eğip, Risale‑i Nur Külliyatı’nı okumazsa, büyük bir mahrumiyete dûçâr olur. Fakat biz, idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında beşeriyetin halâskârı ve milyarlarca insanların fevkınde olan bir memur‑u Rabbânîye nasıl minnetdâr ve medyûn olduğumuzu ta'rif edemiyoruz. Yine duâ ve himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in bir mu'cize‑i maneviyesi olan hàrika Risale‑i Nur Külliyatı’nın bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar‑ı mukâbilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için, ancak, Cenâb‑ı Hakk’a şöyle yalvarmağa karar verdik:
Yâ Rab! Bizi ebedî haps‑i münferitten kurtarıp bâkî ve sermedî bir âlemin saâdetine nâil edecek bir hakàik hazinesinin anahtarını, Risale‑i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı, zâlimlerin ve düşmanların sû‑i kasdlarından muhâfaza eyle! Kur'ân ve îmân hizmetinde dâima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsân eyle!” diye duâ ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle okumak ni'met‑i uzmâsına nâil olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn‑ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkîkî ve tedkikî bir sûrette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakìn bir kuvvet‑i îmâniye ile inanıyoruz ki, zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhâdı, Bediüzzaman ortadan kaldırmağa inâyet‑i Hak ile muvaffak olacaktır.
613
Bizim bu kanâatimiz, sâfdilâne veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkîk iledir. Bunun için, muârız olan dahi bu hakikati kalben tasdik edecektir.
Duâ ve şefkat buyurun, Kur'ân ve îmân hizmetinde fedâi olalım. Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlâs‑ı tâmme muvaffak olalım.
Üniversite Nur Talebeleri nâmına Muhsin

Nur’dan Kısmeti Olanlar Birer Birer Çıkıp Ona Koşuyorlar

Çok Mübârek Üstadımız Hazretleri!
Evvelâ: Geçenlerde alınan Nur eczâlarının hepsi dağıldı; Nur’un müştâkları sürûr içinde kaldılar. Nur’dan kısmeti olanlar, birer birer çıkıp ona koşuyorlar. Nur arayan sîneler مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ hakikatince buluyorlar. Bu sefer Ziya kardeşimizin getirdiği otuz dört aded Sözler kapışıldı. Asâ‑yı Mûsa’lar Ankara’ya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine dağılıyor.
………………………
Risale‑i Nurun perde arkasındaki parlaklığını görmeyenler dahi ona tarafdârdırlar. Risale‑i Nurun Medresetü'z‑Zehrâ’sı, Anadolu çapında ve Âlem‑i İslâm ölçüsünde genişleyeceğini, Risale‑i Nurun hakikatinin yüksekliğinden ve dikkat ve tefekkürle okuyan mü'minlerin ve ehl‑i ilmin arasında vücûda gelen sarsılmaz uhuvvet ve kardeşlikten anlıyoruz. Medresetü'z‑Zehrâ’nın bu muazzam fa'âliyetleri, zemin yüzünde bahar mevsiminde olan İlâhî ve muazzam neşir gibi sessiz, gürültüsüz, şa'şaasız, gösterişsiz ve mütevâzi ve fakat muazzam bir şekilde cereyan etmektedir. Fıtraten acûl olan insanoğlu, âlemde hâkim olan kanun‑u İlâhî’yi düşünmeyerek, her mes'elenin istediği vakitte hallolunmasını istiyor; küçük dâirelerdeki vazifelerini atlayıp, büyük dâirelere sapıyor.
614
Tohumları atılmış ve sünbül vaktine gelmiş olan Risale‑i Nurun yetiştirdiği hakîki îmânlı zâtlar, inşâallâh yakın zamanda Âlem‑i İslâma birer nümûne‑i imtisal olup nur‑u hidayeti göstereceklerdir.
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri nâmına Abdullâh