583
Hakikat Çekirdekleri
Otuzbeş sene evvel tab'edilen “Hakikat Çekirdekleri” nâmındaki risaleden vecîzelerdir.
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ اَجْمَع۪ينَ
1. Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; İttibâ'‑ı Kur'ân’dır.
2. Azametli bahtsız bir kıt'anın, şânlı tâli'siz bir devletin, değerli sâhibsiz bir kavmin reçetesi; İttihâd‑ı İslâm’dır.
3. Arzı ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinâtta da'vâ‑yı halk ve iddia‑yı icâd edemez. Zîra herşey, herşeyle bağlıdır.
4. Haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı; mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zîra Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir; tağayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez. Onda merâtib olamaz; herşey ona nisbeten birdir.
5. Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir.
6. Pirenin midesini tanzim eden, Manzûme‑i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.
584
7. Kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki; bütün esbâb‑ı tabîiye farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ diyeceklerdir.
8. Esbâba te'sir‑i hakîki verilmemiş; vahdet ve celâl, öyle ister. Lâkin, mülk cihetinde esbâb, dest‑i Kudrete perde olmuştur; izzet ve azamet öyle ister. Tâ – nazar‑ı zâhirde – dest‑i kudret, mülk cihetindeki umûr‑u hasîse ile mübâşir görülmesin.
9. Mahall‑i taalluk-u Kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti; şeffâftır, nezîhtir.
10. Âlem‑i şehâdet, avâlimü'l‑guyûb üstünde tenteneli bir perdedir.
11. Bir noktayı tam yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Zîra şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın her bir harfinin, bâhusus zîhayat her bir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
12. Meşhûrdur ki; hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn ederek “Hilâli gördüm.” dedi. Hâlbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede‥ Kamer nerede?‥ Harekât‑ı zerrât nerede‥ Fâil‑i teşkil-i envâ' nerede?
13. Tabiat; misâlî bir matbaadır, tâbi' değil… Nakıştır, nakkàş değil… Kàbildir, fâil değil… Mistardır, masdar değil… Nizâmdır, nâzım değil… Kanundur, kudret değil… Şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil!‥
585
14. Fıtrat‑ı zîşuûr olan vicdândaki incizab ve cezbe, bir hakikat‑i câzibedârın cezbesiyledir.
15. Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân‑ı nümûvv der: “Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân‑ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur; doğru söyler. Bir avuç su, meyelân‑ı incimâd ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, irâdeden gelen evâmir‑i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.
16. Karıncayı emîrsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret‑i Ezeliye; elbette beşeri nebîsiz bırakmaz. Âlem‑i şehâdetteki insanlara İnşikak‑ı kamer bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'râc dahi âlem‑i melekûttaki melâike ve rûhâniyâta karşı bir mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye’dir ki; nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet‑i bâhire ile isbât edilmiştir ve o parlak Zât berk ve kamer gibi melekûtta şu'le‑feşân olmuştur.
17. Kelime‑i şehâdetin iki kelâmı birbirine şâhiddir. Birincisi ikincisine bürhân‑ı limmîdir, ikincisi birincisine bürhân‑ı innîdir.
18. Hayat, kesrette bir çeşit tecellî‑i vahdet’tir. Onun için ittihâda sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
19. Rûh, bir kanun‑u zîvücûd-u haricîdir; bir nâmus‑u zîşuûrdur. Sâbit ve dâim fıtrî kanunlar gibi; rûh dahi âlem‑i emirden, sıfat‑ı irâdeden gelmiş, kudret ona vücûd‑u hissî giydirmiştir; bir seyyâle‑i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcûd rûh, ma'kul kanunun kardeşidir. İkisi, hem dâimî, hem âlem‑i emirden gelmişlerdir. Şâyet nev'ilerdeki kanunlara Kudret‑i Ezeliye bir vücûd‑u haricî giydirseydi, rûh olurdu. Eğer rûh vücûdu çıkarsa, şuûru başından indirse, yine lâyemût bir kanun olurdu.
586
20. Ziyâ ile mevcûdât görünür, hayat ile mevcûdâtın varlığı bilinir. Her birisi birer keşşâftır.
21. Nasrâniyet ya intifâ veya ıstıfâ edip İslâmiyet’e karşı terk‑i silâh edecektir. Nasrâniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, Tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek veya hakîki Nasrâniyetin esâsını câmi' olan hakàik‑ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslîm olacaktır. İşte bu sırr‑ı azîme, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işâret etmiştir ki: “Hazret‑i İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şerîatımla amel edecektir.”
22. Cumhûr‑u avâmı, bürhândan ziyâde, me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder.
23. Şerîatın yüzde doksanı – zarûriyât ve müsellemât‑ı diniye – birer elmas sütundur. Mesâil‑i ictihâdiye-i hilâfiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altının himâyesine verilmez. Kitaplar ve ictihâdlar Kur'ân’a dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!‥
24. Her müstaid, nefsi için ictihâd edebilir, teşri' edemez.
25. Bir fikre dâvet, cumhûr‑u ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa dâvet bid'attır, reddedilir.
587
26. İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.
27. Birbirinden eşeff ve eltaf, Kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem‑i misâle, âlem‑i misâlden âlem‑i ervâha, hattâ zamana, fikre tenevvü' ediyor. Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimât olur. Kalem‑i Kudret, şu sırr‑ı tenâsülü pek acîb istinsah ediyor. İn'ikâs, ya hüviyeti veya hüviyetle mâhiyeti tutar. Kesifin timsâlleri birer meyyit‑i müteharriktir. Bir rûh‑u nurânînin kendi âyinelerinde olan timsâlleri birer hayy‑ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.
28. Şems, hareket‑i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyârât düşüp dağılacaktır.
29. Nur‑u fikir, ziyâ‑yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehâr‑ı ebyazı, muzîi leyle‑i süveydâ ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi; (Hâşiye) fikret‑i beyzâda süveydâ‑i kalb bulunmazsa, basîretsizdir.
30. İlimde iz'ân‑ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, i'tikàd başkadır.
31. Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfî zihinleri idlâldir.
32. Âlim‑i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.
33. Bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının vücûduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam iktidarını göstermek için tahrib tarafdârı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
588
34. Desâtir‑i hikmet, nevâmis‑i hükûmetle; kavânîn‑i hak, revâbıt‑ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhûr‑u avâmda müsmir olamaz.
35. Zulüm, başına adâlet külâhını geçirmiş; hıyânet, hamiyet libâsını giymiş; cihada bağy ismi takılmış; esârete hürriyet nâmı verilmiş!‥ Ezdâd, sûretlerini mübâdele etmişler.
36. Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
37. Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister!‥
38. Zaman gösterdi ki; Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil…
39. Dünyaca hàvâs tanınan insanlardaki meziyet, sebeb‑i tevâzu' ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukaranın aczi, avâmın fakrı, sebeb‑i merhamet ve ihsân iken, esâret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
40. Bir şeyde mehâsin ve şeref hâsıl oldukça, hàvâssa peşkeş ederler; seyyiât olsa, avâma taksim ederler.
41. Gaye‑i hayâl olmazsa veyâhut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp, etrafında gezerler.
42. Bütün ihtilâlât ve fesâdın asıl mâdeni ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin muharrik ve menba'ı tek iki kelimedir: Birinci Kelime: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!” İkinci Kelime: “İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim.” Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki, o da vücûb‑u zekâttır. İkinci kelimenin devâsı, hurmet‑i ribâdır. Adâlet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup, ribâya: “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur!” der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!‥
589
43. Devletler, milletler muhârebesi; tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.
44. Tarîk‑ı gayr-ı meşrû ile bir maksadı takib eden, gâliben maksûdunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr‑ı meşrû muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbûbun gaddârâne adâvetidir.
45. Mâziye, mesâibe kader nazarıyla ve müstakbele, maâsîye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve i'tizâl, burada barışırlar.
46. Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde ceza'a ilticâ etmemek gerektir.
47. Hayatın yarası iltiyâm bulur. İzzet‑i İslâmiye’nin ve nâmusun ve izzet‑i milliyenin yaraları pek derindir.
48. Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. (Hâşiye) Öyle şerâit tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır ve öyle hâl olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel‑i sâfilîne indirir.
49. Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayâlâta müreccahtır.
لَا يَلْزَمُ مِنْ لُزُومِ صِدْقِ كُلِّ قَوْلٍ قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ
“Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.”
50. Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
51. İnsanları canlandıran, emeldir; öldüren, ye'stir.
590
52. Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyet-i İslâm için farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile; kendini, yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve Hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâm’ın saâdet ve hürriyet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişafını hàrikulâde tâcil etti.
53. Hıristiyanlığın malı olmayan mehâsin‑i medeniyeti ona mal etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedennîyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.
54. Paslanmış bî‑hemtâ bir elmas, dâima mücellâ cama müreccahtır.
55. Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir; göz ise maneviyatta kördür.
56. Mecâz, ilmin elinden cehlin eline düşse; hakikate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar.
57. İhsân‑ı İlâhî’den fazla ihsân, ihsân değildir. Herşeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
58. Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana mal eder.
59. Hadîs, mâden‑i hayat ve mülhim‑i hakikattir.
60. İhyâ‑yı din, ihyâ‑yı millettir. Hayat‑ı din, nur‑u hayattır.
61. Nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân; ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder. Medeniyet‑i hâzıra, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir:
• 1. Nokta‑i istinâdı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür.
• 2. Hedef‑i kasdı, menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur.
• 3. Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur.
591
• 4. Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesâdümdür.
• 5. Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmindir. O hevâ ise, insanın mesh‑i manevîsine sebebdir. Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise: Nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni, adâlet ve tevâzündür. Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecâzübdür. Cihetü'l‑vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, râbıta‑i dinî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı, yalnız tedâfü'dür. Hayatta düstur‑u cidâl yerine düstur‑u teâvündür ki; şe'ni, ittihâd ve tesânüddür. Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür. Mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun.
62. Musîbet‑i âmme, ekseriyetin hatâsından terettüb eder. Musîbet; cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir.
63. Şehîd, kendini hayy bilir. Fedâ ettiği hayatı – sekerâtı tatmadığından – gayr‑ı münkatı' ve bâkî görüyor. Yalnız, daha nezîh olarak buluyor.
64. Adâlet‑i mahzâ-i Kur'âniye; bir masûmun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar‑ı Kudrette bir olduğu gibi, nazar‑ı adâlette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harâb ve nev'‑i beşeri mahvetmek ister.
592
65. Havf ve za'f, te'sirât‑ı hariciyeyi teşci' eder.
66. Muhakkak maslahat, mevhûm mazarrata fedâ edilmez.
67. Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır.
68. Deli adama “İyisin, iyisin” denilse iyileşmesi, iyi adama “Fenâsın, fenâsın” denilse fenâlaşması nâdir değildir.
69. Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
70. İnâdın işi; şeytan birisine yardım etse, “melektir” der, rahmet okur. Muhâlifinde melek görse, “libâsını değiştirmiş şeytandır” der, lânet eder.
71. Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.
72. اَلْجَمْعِيَّةُ الَّت۪ى ف۪يهَا التَّسَانُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَحْر۪يكِ السَّكَنَاتِ وَالْجَمَاعَةُ الَّت۪ى ف۪يهَا التَّحَاسُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَسْك۪ينِ الْحَرَكَاتِ
73. Cemâatte vâhid‑i sahîh olmazsa; cem' ve zam, kesir darbı gibi küçültür. (Hâşiye)
74. Adem‑i kabûl, kabûl‑ü ademle iltibas olunur. Adem‑i kabûl; adem‑i delil-i sübût, onun delilidir. Kabûl‑ü adem, delil‑i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.
75. Îmânî mes'elelerde şübhe; bir delili, hattâ yüz delili atsa da, medlûle îrâs‑ı zarar edemez. Çünkü binler delil var.
76. Sevâd‑ı a'zama ittibâ' edilmeli. Ekseriyete ve sevâd‑ı a'zama dayandığı zaman, lâkayd Emevîlik, en nihâyet Ehl‑i Sünnet cemâatine girdi. Adedce ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihâyet az bir kısmı Râfizîliğe dayandı.
593
77. Hakta “ittifak”, ehakta “ihtilâf” olduğundan; bazen hak, ehaktan ehaktır‥ hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine “Hüve hakkun” demeli, “Hüve'l‑hakku” dememeli. Veyâhut “Hüve hasen” demeli, “Hüve'l‑hasen” dememeli…
78. Cennet olmazsa, Cehennem tâzib etmez.
79. Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'ân gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor. Nur, nâr göründüğü gibi; bazen şiddet‑i belâğat dahi, mübâlağa görünür.
80. Harâretteki merâtib, bürûdetin tahallülü iledir; hüsündeki derecât, kubhun tedâhülü iledir. Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir, lâzimedir, zarûriyedir; acz tahallül edemez, merâtib olamaz. Herşey ona nisbeten müsâvîdir.
81. Şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli, denizin sathında ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.
82. Hayat, cilve‑i Tevhiddendir; müntehâsı da vahdet kesbediyor.
83. İnsanlarda velî, Cuma’da dakika‑i icâbe, Ramazanda Leyle‑i Kadir, Esmâ‑i Hüsnâ’da İsm‑i A'zam, ömürde ecel mechûl kaldıkça; sâir efrâd dahi kıymetdâr kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihâyeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.
84. Dünyada ma'siyetin âkıbeti, ikàb‑ı uhrevîye delildir.
85. Rızk, hayat kadar Kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor; kader giydiriyor; inâyet besliyor. Hayat, muhassal‑ı mazbuttur, görünür; rızk, gayr‑ı muhassal, tedrîcî münteşirdir, düşündürür. Açlıktan ölmek yoktur. Zîra bedende şahm vesâire sûretinde iddihar olunan gıdâ bitmeden evvel ölüyor. Demek terk‑i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil…
594
86. Âkilü'l‑lahm vahşîlerin helâl rızıkları, hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem rû‑yi zemini temizliyorlar, hem rızıklarını buluyorlar.
87. Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa‥ ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra, birdirler. Yalnız birkaç sâniye ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve‑i zâikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, isrâfın en sefîhidir.
88. Lezâiz çağırdıkça, “sanki yedim” demeli. “Sanki yedim”i düstur yapan, “Sanki Yedim” nâmındaki bir mescidi yiyebilirdi; yemedi.
89. Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
90. Muvakkat lezzetten ziyâde, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoşgeldin demeli. Geçmiş lezâiz, “âh, vah” dedirtir. “Âh”, müstetir bir elemin tercümânıdır. Geçmiş âlâm, “oh” dedirtir. O “oh”, muzmer bir lezzet ve ni'metin muhbiridir.
91. Nisyan dahi bir ni'mettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkimi unutturur.
92. Derece‑i harâret gibi, her musîbette bir derece‑i ni'met vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece‑i ni'meti görüp, Allah’a şükretmeli. Yoksa, isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir; kalbdeki misâli, hayâli hakikate inkılâb eder; o da kalbi döver.
93. Her adam için, hey'et‑i ictimâiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kàmet‑i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetâvül edecek. Eğer kàmet‑i kıymetinden aşağı ise, tevâzu' ile tekavvüs edecek ve eğilecek; tâ o seviyede görsün ve görünsün.
İnsanda büyüklüğün mikyâsı; küçüklüktür, yani tevâzu'dur. Küçüklüğün mîzanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.
94. Zaîfin kavîye karşı izzet‑i nefsi, kavîde tekebbür olur; kavînin zaîfe karşı tevâzu'u, zaîfte tezellül olur.
595
Bir ulü'l‑emirin makamındaki ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir. Hânesindeki ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevâzu'dur.
Ferd, mütekellim‑i vahde olsa, müsâmahası ve fedâkârlığı amel‑i sâlihtir; mütekellim‑i maa'l-gayr olsa, hıyânettir, amel‑i tâlihtir. Bir şahıs, kendi nâmına hazm‑ı nefs eder, tefâhur edemez; millet nâmına tefâhur eder, hazm‑ı nefs edemez.
95. Tertib‑i mukaddemâtta tefvîz, tenbelliktir; terettüb‑ü neticede tevekküldür. Semere‑i sa'yine ve kısmetine rızâ kanâattir, meyl‑i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcûda iktifâ, dûn‑himmetliliktir.
96. Evâmir‑i Şer'iyeye karşı itâat ve isyan olduğu gibi, evâmir‑i tekvîniyeye karşı da itâat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfât ve mücâzâtın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfâtı zaferdir, atâletin mücâzâtı sefâlettir. Sa'yin sevâbı servettir. Sebatın mükâfâtı galebedir. Müsâvâtsız adâlet, adâlet değildir.
97. Temâsül tezâdın sebebidir. Tenâsüb tesânüdün esâsıdır. Sığar‑ı nefs tekebbürün menba'ıdır. Za'f gururun mâdenidir. Acz muhâlefetin menşe'idir. Merak ilmin hocasıdır.
98. Kudret‑i Fâtıra, ihtiyaç ile, hususan açlık ihtiyacıyla; başta insan, bütün hayvanatı gemlendirip, nizâma sokmuş. Hem âlemi herc ü mercden halâs edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek, terakkiyâtı te'min etmiştir.
99. Sıkıntı sefâhetin muallimidir. Ye's, dalâlet‑i fikrin; zulmet‑i kalb, rûh sıkıntısının menba'ıdır.
596
100. اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ بِالتَّهَوُّسِ ❋ تَرَجَّلَ النِّسَاءُ بِالتَّوَقُّحِ
Bir meclis‑i ihvâna, güzel bir karı girdikçe; riyâ, rekabet, hased damarı intibâh eder. Demek inkişaf‑ı nisvândan, medenî beşerde ahlâk‑ı seyyie inkişaf eder.
101. Beşerin şimdiki seyyiât‑âlûd hırçın rûhunda, mütebessim küçük cenazeler olan sûretlerin rolü ehemmiyetlidir.
102. Memnû' heykel; ya bir zulm‑ü mütehaccir, ya bir heves‑i mütecessim veya bir riyâ‑yı mütecessiddir.
103. İslâmiyetin müsellemâtını tamamen imtisal ettiği cihetle bihakkın dâire‑i dâhiline girmiş zâtta meylü't‑tevsî', meylü't‑tekemmüldür. Lâkaydlık ile hariçte sayılan zâtta meylü't‑tevsî', meylü't‑tahribdir. Fırtına ve zelzele zamanında; değil ictihâd kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak maslahattır. Lâübâlîler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle îkaz edilir.
104. Bîçâre hakikatler, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
105. Küremiz hayvana benziyor, âsâr‑ı hayat gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nev'i hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa, rûhu da vardır. Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrât ve cevâhir‑i ferdiye hükmüne geçse, o da bir hayvan‑ı zîşuûr olmayacak mıdır? Allah’ın böyle çok hayvanları var.
106. Şerîat ikidir:
Birincisi: Âlem‑i asğar olan insanın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfat‑ı kelâmdan gelen bildiğimiz şerîattır.
İkincisi: İnsan‑ı ekber olan âlemin harekât ve sekenâtını tanzim eden, sıfat‑ı irâdeden gelen şerîat‑ı kübrâ-yı fıtriyedir ki, bazen yanlış olarak “tabiat” tesmiye edilir. Melâike, bir ümmet‑i azîmedir ki; sıfat‑ı irâdeden gelen ve şerîat‑ı fıtriye denilen evâmir‑i tekvîniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.
597
107. اِذَا وَازَنْتَ بَيْنَ حَوَاسِّ حُوَيْنَةٍ خُرْدَب۪ينِيَّةٍ وَحَوَاسِّ الْاِنْسَانِ تَرٰى سِرًّا عَج۪يبًا اِنَّ الْاِنْسَانَ كَصُورَةِ﴿يٰسٓ﴾كُتِبَ ف۪يهَا سُورَةُ﴿يٰسٓ﴾
108. Maddiyûnluk manevî tâundur ki, beşere şu müdhiş sıtmayı tutturdu, gadab‑ı İlâhî’ye çarptırdı. Telkin ve tenkid kàbiliyeti tevessü' ettikçe, o tâun da tevessü' eder.
109. En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı; işsiz adamdır. Zîra atâlet, ademin biraderzâdesidir. Sa'y, vücûdun hayatı ve hayatın yakazasıdır.
110. Ribânın kab ve kapıları olan bankaların nef'i, beşerin fenâsı olan gâvurlara ve onların en zâlimlerine ve bunların en sefîhlerinedir. Âlem‑i İslâma zarar‑ı mutlaktır. Mutlak beşerin refahı nazara alınmaz. Zîra gâvur, harbî ve mütecâviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir.
111. Cuma’da hutbe; zarûriyât ve müsellemâtı tezkîrdir, nazariyâtı ta'lim değildir. İbare‑i Arabiye daha ulvî ihtar eder. Hadîs ile Âyet muvâzene edilse görünür ki; beşerin en belîği dahi, Âyetin belâğatına yetişemez, ona benzemez.
Said Nursî
598
Hutbe‑i Şâmiye’nin İkinci Zeyli’nin İkinci Kısmı
Sûre‑i İhlâs’ın Bir Remzi
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ
﴿قُلْ هُوَ﴾ – ıtlâk ile ta'yini; tevhid‑i şühûda işârettir. اَيْ : لَا مَشْهُودَ بِنَظَرِ الْحَق۪يقَةِ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ﴾ – Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. اَيْ : لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾– Tevhid‑i Rubûbiyete remizdir. اَيْ : لَا خَالِقَ وَلَا رَبَّ اِلَّا هُوَ
Ve tevhid‑i Ceberûta telvihtir. اَيْ : لَا قَيُّومَ وَلَا غَنِيَّ عَلَى الْاِطْلَاقِ اِلَّا هُوَ
599
﴿لَمْ يَلِدْ﴾ – Tevhid‑i Celâle telmihtir. Şirkin envâ'ını reddeder. Yani tağayyür veya tecezzî veya tenâsül eden, ilâh olamaz. Ukùl‑ü aşere veya melâike veya İsâ veya Üzeyr’in velediyetini da'vâ eden şirkleri reddeder.
﴿وَلَمْ يُولَدْ﴾ – İsbât‑ı ezeliyet ile tevhiddir. Esbâb‑perest, nücûm‑perest, sanem‑perest, tabiat‑perestin şirkini reddeder. Yani hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid olan ilâh olamaz.
﴿وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ﴾ – câmi' bir tevhiddir. Yani zâtında, sıfâtında, ef'âlinde nazîri, şerîki, şebîhi yoktur. ﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ﴾ Şu sûre, bütün envâ'‑ı şirki reddeder. Ve yedi merâtib‑i tevhidi tazammun eden altı cümlesi mütenâticedir. Her biri ötekinin hem neticesi, hem bürhânıdır.
Kâinâtın bütün zerrâtı birer lisân‑ı zâkir-i tevhid olarak zikrediyor
Muvahhid‑i ekber ve tevhidin bürhân‑ı muazzamı olan kâinât, değil yalnız erkân ve âzâsı belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân‑ı zâkir-i tevhid olarak bu büyük bürhânın sadâ‑yı bülendine iştirâk ederek hep birden لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diye mevlevîvâri zikrediyorlar.
600
Tevhidin bürhân‑ı nâtıkı olan Kur'ân’ın sînesine kulağını yapıştırırsan işiteceksin ki, kalbinde derinden derine gayet ulvî, nihâyet derecede ciddi, gayet samîmî, nihâyet derecede mûnis ve mukni' ve bürhân ile mücehhez bir sadâ‑yı semâvî işiteceksin ki: ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ zikrini tekrar ediyor.
Evet şu bürhân‑ı münevverin altı ciheti de şeffâftır. Üstünde sikke‑i i'câz, içinde nur‑u hidayet, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak; solunda vicdânı istişhâd; önünde hayır, hedefinde saâdet‑i dâreyn, nokta‑i istinâdı vahy‑i mahzdır, Vehmin ne haddi var, girebilsin!
İrâde, zihin, his, latîfe‑i Rabbâniye; her birinin bir gâyâtü'l-gâyâtı var
Vicdânın anâsır‑ı erbaası ve rûhun dört havâssı olan irâde, zihin, his, latîfe‑i Rabbâniye, her birinin bir gâyâtü'l‑gâyâtı var: İrâdenin ibâdetullâhtır. Zihnin mârifetullâhtır. Hissin muhabbetullâhtır. Latîfenin müşâhedetullâhtır. Takvâ denilen ibâdet‑i kâmile, dördünü tazammun eder. Şerîat şunları hem tenmiye, hem tehzîb, hem bu gâyâtü'l‑gâyâta sevkeder.
601
İslâmiyet vesâit ve esbâbı, müessir‑i hakîki olarak kabûl etmez
Eğer icâddaki vâsıta hakîki olsaydı ve hakîki te'sir verilseydi; hem bir şuûr‑u küllî verilmek lâzım idi, hem de bizzarûre eserde ittikan‑ı kemâl-i san'at muhtelif olacaktı. Hâlbuki en âdiden en àlîye, en küçükten en büyüğe ittikan; derece‑i kemâlde, mâhiyetin kàmeti nisbetindedir. Demek Müessir‑i Hakîkiden bazı karîb, bazı baîd, kısmen vâsıtasız, kısmen vâsıta ile, kısmen vesâit ile değildir. İnsanın ihtiyarî eserindeki adem‑i kemâl; cebri nefy, ihtiyarı isbât eder.
Cây‑i dikkattir ki: Cüz'î bir ihtiyarın tavassutu ile eser‑i akıl bir insan şehri, intizamca semere‑i vahiy bir arı kovanındaki cemâate yetişmez. Ve arıların meşher‑i san'atı bir petek hüceyrât şehri; bir nar ve (cilnar) gülnardan intizamca geridir. Demek kâinâttaki câzibe‑i umumiye hangi kalemden akmışsa, cüz'‑i lâyetecezzâdaki küçücük câzibeler o kalemin noktalarıdır.
İslâmiyet der:لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ . Hem vesâit ve esbâbı, müessir‑i hakîki olarak kabûl etmez. Vâsıtaya mânâ‑yı harfî nazarıyla bakar. Akîde‑i tevhid ve vazife‑i teslîm ve tefvîz öyle ister. Tahrif sebebiyle şimdiki Hıristiyanlık esbâb ve vesâiti müessir bilir, mânâ‑yı ismî nazarıyla bakar. Akîde‑i velediyet ve fikr‑i ruhbaniyet öyle ister, öyle sevk eder. Onlar azîzlerine mânâ‑yı ismiyle birer menba'‑ı feyz ve – güneşin ziyâsından bir fikre göre istihâle etmiş lambanın nuru gibi – birer mâden‑i nur nazarıyla bakıyorlar. Biz ise evliyâya mânâ‑yı harfiyle, yani âyine güneşin ziyâsını neşrettiği gibi birer ma'kes‑i tecellî nazarıyla bakıyoruz. (Hâşiye) Bu sırdandır ki bizde sülûk tevâzu'dan başlar, mahviyetten geçer, Fenâ fillâh makamını görür. Gayr‑ı mütenâhî makàmâtta sülûke başlar. Ene ve nefs‑i emmâre kibriyle, gururuyla söner. Hakîki Hıristiyanlık değil, belki tahrif ve felsefe ile sarsılmış Hıristiyanda, ene levâzımatıyla kuvvetleşir. Enesi kuvvetli, müteşahhıs, rütbeli, makam sâhibi bir adam Hıristiyan olsa mütesallib olur. Fakat Müslüman olsa lâkayd olur.
602
Fa'âliyetteki şedîd ve mütenevvi' lezzet
Kuvveden fiile geçmek olan fa'âliyetteki şedîd ve mütenevvi' lezzet, tağayyür‑ü âlemin mâyesi ve kanun‑u tekâmülün nüvesidir. Zindândan bostana çıkmak, dâneden sünbüle geçmek ayn‑ı lezzettir. Fa'âliyet istihâleyi tazammun etse, lezzet tezâyüd ederek taşar. Vazifedeki külfeti taşıttıran o tattır. Zîşuûra nisbeten gayetteki kemâl, ne kadar câzibedârsa, “Lâ müdrike”ye nisbeten nefs‑i fa'âliyet öyle de câzibedârdır, sa'ye sevkeder. Bu sırdandır ki: Rahat zahmettir, zahmet rahattır.
Hırs ile acûliyet, sebeb‑i haybettir
Hırs ile acûliyet, sebeb‑i haybettir. Zîra müretteb basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbik‑i hareket etmediğinden harîs muvaffak olamaz. Olsa da tertib‑i ca'lîsi bir basamak kadar seyr‑i fıtrîden kısa olduğundan ye'se düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır. Allah kalbin bâtınını îmân ve mârifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zâhirini, sâir şeylere müheyyâ etmiştir. Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksûdunun aksiyle mücâzât eder.
603
Hırs cihetiyle siyaset efkârını, İslâmiyet akàidinin yerlerine kadar îsâl eden herifler şân ve şeref değil, belki şeyn ü şenâate mazhar oldular. Nefsânî aşklardaki felâketler, haybetler bu sırdandır. O çeşit âşıkların bütün dîvânları birer feryâd‑ı mâtemdir.
Gece kalben nevmi merak edersin, bakiyesini de kaçırıp uyanık kalırsın.
İki dilenci: Biri musırr‑ı muhteris, biri müstağnî‑i muhteriz. İkincisine vermeyi daha ziyâde arzu etmekliğin, şu geniş kanunun bir nümûnesidir.
En müdhiş maraz ve musîbetimiz tenkiddir
En müdhiş maraz ve musîbetimiz, cerbeze ve gurura istinâd eden tenkiddir. Tenkidi eğer insaf işletirse, hakikati rendeçler. Eğer gurur istihdam etse tahrib eder, parçalar. O müdhişin en müdhişidir ki, akàid‑i îmâniyeye ve mesâil‑i diniyeye girse. Zîra îmân hem tasdik, hem iz'ân, hem iltizam, hem teslîm, hem manevî imtisaldir. Şu tenkid; imtisali, iltizamı, iz'ânı kırar. Tasdikte de bî‑taraf kalır. Şu zaman‑ı tereddüd ve evhâmda, iz'ân ve iltizamı tenmiye ve takviye eden nurânî sıcak kalblerden çıkan müsbet efkârı ve müşevvik beyânâtı, hüsn‑ü zan ile temâşâ etmek gerektir. “Bî‑tarafâne muhâkeme” dedikleri şey, muvakkat bir dinsizliktir. Yeniden mühtedî ve müşteri olan yapar.
604
Hakikat‑bîn göz aldanmaz
وَالَّذ۪ى عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ الْمُعْجِزَ اِنَّ نَظَرَ الْبَش۪يرِ النَّذ۪يرِ وَبَص۪يرَتَهُ النَّقَّادَةَ اَدَقُّ وَاَجَلَّ وَاَجْلٰى وَاَنْفَذُ مِنْ اَنْ يَلْتَبِسَ اَوْ تَشْتَبِهَ عَلَيْهِ الْحَق۪يقَةُ بِالْخَيَالِ وَ اِنَّ مَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰى وَاَنْزَهُ وَاَرْفَعُ مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ اَوْ يُغَالِطَ عَلَى النَّاسِ
Zîra hakikat‑bîn göz aldanmaz; hak‑perest kalb aldatmaz.
Gıybetin Derece‑i Şenâati
Kur'ân der: ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ Altı kelime ile, altı derece şiddetle gıybeti takbih ediyor. Yani, hemze ile der:
(1) Aklına bak, böyle şeye cevâz verir mi?
(2) Müstakîm aklın yoksa kalbine bak! Böyle şeye muhabbet eder mi?
(3) Selîm kalbin yoksa vicdânına bak, böyle dişinle kendi etini parçalamak gibi hayat‑ı ictimâiyeyi bozmaya rızâ gösterir mi?
(4) Vicdân‑ı ictimâiyen olmazsa insaniyetine bak, böyle canavarvâri iftirasa iştihâ gösterir mi?
(5) Ma'nen insaniyetin olmazsa, rikkat‑i cinsiye ve karâbet‑i rahmiyene bak! Böyle kendi belini kıracak harekete meyleder mi?
(6) Rikkat‑i cinsiyen olmazsa hiç sağlam tabiatın yok mu ki, ölüyü dişlerinle parçalıyorsun.
Demek akıl, kalb, vicdân, insaniyet, rikkat‑i cinsiye, tabiat, şerîat nazarında gıybet merduttur, matrûddur.
605
Teâvün Sırrı
اِنَّ الْاِنْسَانَ الَّذ۪ى لَا يُدْرِكُ سِرَّ التَّعَاوُنِ لَهُوَ اَجْمَدُ مِنَ الْحَجَرِ اِذْ مِنَ الْحَجَرِ مَا يَتَقَوَّسُ لِمُعَاوَنَةِ اَخ۪يهِ اِذِ الْحَجَرُ مَعَ حَجَرِيَّتِهِ اِذَا خَرَجَ مِنْ يَدِ الْمُعَقِّدِ الْبَان۪ى فِي السَّقْفِ الْمُحَدَّبِ يَم۪يلُ وَيَخْضَعُ رَأْسَهُ لِيُمَاسَّ رَأْسَ اَخ۪يهِ لِيَتَمَاسَكَا عَنِ السُّقُوطِ
Yani; kubbelerde taşlar başbaşa vururlar, tâ düşmesinler.
Cevher‑i ferîd, insan-ı mükerremdir
Cüz'‑i lâyetecezzâ zerresinden insana, insandan Şems‑i Şümûs’a müteselsil mahrûtî silsilenin vasatındaki cevher‑i ferîdi, insan‑ı mükerremdir.
Hiss‑i sâika, Hiss-i şâika
İnsanın meşhûr havâssından başka havâssı vardır. Zâika gibi bir hiss‑i sâika, hem bir hiss‑i şâika vardır. Hem insanda gayr‑ı meş'ûr hisler çoktur.
Bazen arzu, fikir sûretini giyer
Bazen arzu, fikir sûretini giyer. Şahs‑ı muhteris arzu‑yu nefsâniyesini fikir zanneder.
Kendini aldatmak için çamuru misk ü anber diye yüzüne gözüne bulaştırır
Garîbdir ki, bazı adam pis bir çamura düşer, kendini aldatmak için misk ü anber diye yüzüne gözüne bulaştırır.
Şehîd velîdir
Şehîd velîdir. Cihad farz‑ı kifâye iken farz‑ı ayn olmuştur. Belki muzâaf bir farz‑ı ayn hükmüne geçmiştir. Hac ve zekât gibi, cihadda da niyetin tasarrufu azdır. Hattâ adem‑i niyet dahi asıl nokta‑i nazarından niyet hükmündedir. Demek zıdd‑ı niyet, yakìnen tebeyyün etmezse, cihad şehâdet‑i hakîkiyeyi intac eder. Zîra vücûb tezâuf etse, taayyün eder. İhtiyarı tazammun eden niyetin te'siri azalır. Şu günahkâr millette, birdenbire onbinler evliyâ inkişaf ve tezâhür etse, az bir mükâfât değildir.
606
Vicdânını ve maneviyatını sarsmadan tam ihtiyar ile şerri işlemez
Bizde biri fâsık olsa gâliben ahlâksız ve vicdânsız olur. Zîra arzu‑yu ma'siyet, vicdândaki îmânın sadâsını susturmakla inkişaf edebilir. Demek vicdânını ve maneviyatını sarsmadan, istihfaf etmeden tam ihtiyar ile şerri işlemez. Onun için İslâmiyet; fâsıkı hâin bilir, şehâdetini reddeder. Mürtedi zehir bilir, i'dâm eder. Hıristiyan bir zimmîyi ve kâfir muâhidi ibkà eder. Hanefî Mezhebi zimmînin şehâdetini kabûl eder.
İcra‑yı adâlet, din nâmına olmalı, tâ akıl ve kalb ve rûh müteessir olsunlar, imtisal etsinler. Yoksa yalnız vehim müteessir olur. Yalnız hükûmetin cezasından korkar – eğer tahakkuk etse.– Nâsın itâbından çekinir – eğer tebeyyün etse.–
Bir cânî sıfat yüzünden mü'mine adâvet edilmez
Bir cânî yüzünden, çok masûmları ihtiva eden bir gemi batırılmaz. Bir cânî sıfat yüzünden, çok evsâf‑ı masûmeyi muhtevî bir mü'mine adâvet edilmez.
Îmân muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istilzam eder
Lâsiyyemâ; sebeb‑i muhabbet olan îmân ve tevhid, “Cebel‑i Uhud” gibidir. Sebeb‑i adâvet olan şeyler, çakıl taşları gibidir. Çakıl taşlarını Cebel‑i Uhud’dan daha ağır telâkki etmek ne kadar akılsızlık ise, mü'minin mü'mine adâveti, o kadar kalbsizliktir. Mü'minlerde adâvet, yalnız acımak mânâsında olabilir.
Elhâsıl: Îmân muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istilzam eder.
اَلْكَلَامُ كَالْمَالِ لَا يَجُوزُ ف۪يهِ الْاِسْرَافُ
Said Nursî
607
Hem Çok Defa Manevî, Hem Çok Cihetlerden Ehemmiyetli İki Suâl
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem manevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u canımla tebrik ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetini Rahmet‑i İlâhiye’den bütün rûh u canımızla niyâz edip, isteyip, o mübârek duâlara âmîn deriz.
Sâniyen: Hem çok defa manevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahrem cevab vermeye mecbur oldum.
Birinci Suâlleri: Niçin eskiden hürriyetin başında siyasetle harâretle meşgul oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?
Elcevab: Siyaset‑i beşeriyenin en esâslı bir kanun‑u esâsîsi olan: “Selâmet‑i millet için ferdler fedâ edilir. Cemâatin selâmeti için eşhâs kurban edilir. Vatan için herşey fedâ edilir.” diye; bütün nev'‑i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun sû‑i isti'mâlinden neş'et ettiğini kat'iyyen bildim. Bu kanun‑u esâsî-i beşeriye, bir hadd‑i muayyenesi olmadığı için çok sû‑i isti'mâle yol açmış. İki Harb‑i Umumî, bu gaddâr kanun‑u esâsînin sû‑i isti'mâlinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyâtını zîr ü zeber ettiği gibi, on cânî yüzünden doksan masûmun mahvına fetvâ verdi. Bir menfaat‑i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir cânî yüzünden bir kasabayı harâb etti. Risale‑i Nur bu hakikati bazı mecmua ve müdafaâtında isbât ettiği için onlara havâle ediyorum.
İşte beşeriyet siyasetlerinin bu gaddâr kanun‑u esâsîsine karşı Arş‑ı A'zamdan gelen Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’daki bu gelen kanun‑u esâsîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifâde ediyor: ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴾﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا﴾
608
Yani bu iki âyet, bu esâsı ders veriyor ki: “Bir adamın cinayetiyle başkalar mes'ûl olmaz. Hem bir masûm, rızâsı olmadan, bütün insanlar için de fedâ edilmez. Kendi ihtiyarıyla, kendi rızâsıyla kendini fedâ etse, o fedâkârlık bir şehâdettir ki, o başka mes'eledir.” diye hakîki adâlet‑i beşeriyeyi te'sis ediyor. Bunun tafsilâtını da Risale‑i Nura havâle ediyorum.
İkinci Suâl: Sen eskide şarktaki bedevî aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyâta çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır medeniyet‑i hâzıradan, – “mimsiz” diyerek – hayat‑ı ictimâiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?
Elcevab: Medeniyet‑i hâzıra-i garbiye, semâvî kanun‑u esâsîlere muhâlif olarak hareket ettiği için seyyiâtı hasenâtına; hatâları, zararları, faydalarına râcih geldi. Medeniyetteki maksûd‑u hakîki olan istirahat‑i umumiye ve saâdet‑i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanâat yerine isrâf ve sefâhet‥ ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, bîçâre beşeri hem gayet fakir, hem gayet tenbel eyledi. Semâvî Kur'ân’ın kanun‑u esâsîsi: ﴿لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴾﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا﴾ fermân‑ı esâsîsiyle: “Beşerin saâdet‑i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin hàvâs, avâm tabakası birbiriyle barışabilir.” diye Risale‑i Nur bu esâsı izâha binâen kısa bir‑iki nükte söyleyeceğim:
609
Birincisi: Bedevîlikte beşer üç‑dört şeye muhtaç oluyordu. O üç‑dört hâcâtını tedârik etmeyen, on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet‑i zâlime-i hâzırası sû‑i isti'mâlât ve isrâfât ve hevesâtı tehyîc ve havâic‑i gayr-ı zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip görenek ve tiryâkilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedârik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet‑i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevketmiş. Bîçâre avâm ve hàvâs tabakasını dâima mübârezeye teşvik etmiş.
Kur'ân’ın kanun‑u esâsîsi olan “vücûb‑u zekât, hurmet‑i ribâ” vâsıtasıyla avâmın hàvâssa karşı itâatini ve hàvâssın avâma karşı şefkatini te'min eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevketmeye mecbur etmiş. İstirahat‑i beşeriyeyi zîr ü zeber etti!‥
İkinci Nükte: Bu medeniyet‑i hâzıranın hàrikaları, beşere birer ni'met‑i Rabbâniye olmasından, hakîki bir şükür ve menfaat‑i beşerde isti'mâli iktiza ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefâhete sevk ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesâtı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanâatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefâhete, isrâfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ; Risale‑i Nurdaki “Nur Anahtarı”nın dediği gibi: Radyo büyük bir ni'met iken, maslahat‑ı beşeriyeye sarfedilmek ile bir manevî şükür iktiza ettiği hâlde, beşte dördü hevesâta, lüzumsuz mâlâyanî şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife‑i hakîkiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hàrika vesâit, sa'y ve amel ve hakîki maslahat‑ı ihtiyacât-ı beşeriyeye isti'mâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir‑ikisi zarûrî ihtiyacâta sarf edilmeye mukâbil, ondan sekizi keyf, hevesât, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor.” Bu iki cüz'î misâle binler misâller var.
610
Elhâsıl: Medeniyet‑i garbiye-i hâzıra, semâvî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacâtı ziyâdeleştirmiş… İktisad ve kanâat esâsını bozup isrâf ve hırs ve tama'ı ziyâdeleştirmeye; zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesâit‑i sefâhete teşvik etmekle o bîçâre muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesâta, sefâhete sevk edip ömrünü faydasız zâyi' ediyor. Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Sû‑i isti'mâl ve isrâfât ile yüz nev'i hastalığın sirâyetine, intişarına vesile olmuş. Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl‑i sefâhet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla; intibâha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü i'dâm‑ı ebedî sûretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nev'i Cehennem azâbı veriyor…
İşte bu dehşetli musîbet‑i beşeriyeye karşı Kur'ân‑ı Hakîm’in dörtyüz milyon talebesinin intibâhıyla ve içinde semâvî, kudsî kanun‑u esâsîleriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine – bu dörtyüz milyonun kendi kudsî, esâsî kanunlarıyla – beşerin bu üç dehşetli yarasını tedâvi etmesini; ve eğer yakında kıyâmet kopmazsa, beşerin hem saâdet‑i hayat-ı dünyeviyesini, hem saâdet‑i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, i'dâm‑ı ebedîden çıkarıp âlem‑i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehâsini, seyyiâtına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semâvî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın işârât ve rumûzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet‑i İlâhiye’den şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!‥
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَق۪يSaid Nursî
611
Risale‑i Nuru Dikkat ve Tefekkürle Okudukça Tılsım‑ı Kâinâtın Muammâsını Keşf ve Halleden Bir Keşşâf Olduğunu İdrak Ediyoruz
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
Çok Azîz, Çok Mübârek, Çok Müşfik, Çok Sevgili Üstadımız Hazretleri!
Risale‑i Nuru, himmet ve duâlarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım‑ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâf olduğunu, hâl ve istikbâlin bir mürşid‑i ekberi ve bir rehber‑i a'zamı olduğunu, yine duâ ve himmetinizle idrak ediyoruz. Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru okuyan her idrak sâhibi anlıyor ki; Risale‑i Nur gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.
Risale‑i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, Âlem‑i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te'lif edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecâat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halâskâr olarak Risale‑i Nura sarılmaktan ve ne bahâsına olursa olsun, Risale‑i Nurun nurânî ve parlak eczâlarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale‑i Nuru okuyan herkes, bu hakikati idrak etmiş ve etmektedir. Eğer biz muktedir olsak; bu hakikati, kâinâta nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinâta ilân edeceğiz. Fakat mâdemki buna muvaffak olamıyoruz ve mâdemki Risale‑i Nurun cihan‑şümûl kıymetini bu derece Üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu hâlde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemâlât menba'ı olan Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemâdi ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallâh. Fakat, her ân bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstadımızın duâ ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.
612
Hem şu hakikat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale‑i Nurun ve müellifinin talebesidir, Risale‑i Nuru okumak zarûret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enâniyetine boyun eğip, Risale‑i Nur Külliyatı’nı okumazsa, büyük bir mahrumiyete dûçâr olur. Fakat biz, idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında beşeriyetin halâskârı ve milyarlarca insanların fevkınde olan bir memur‑u Rabbânîye nasıl minnetdâr ve medyûn olduğumuzu ta'rif edemiyoruz. Yine duâ ve himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in bir mu'cize‑i maneviyesi olan hàrika Risale‑i Nur Külliyatı’nın bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar‑ı mukâbilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için, ancak, Cenâb‑ı Hakk’a şöyle yalvarmağa karar verdik:
“Yâ Rab! Bizi ebedî haps‑i münferitten kurtarıp bâkî ve sermedî bir âlemin saâdetine nâil edecek bir hakàik hazinesinin anahtarını, Risale‑i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı, zâlimlerin ve düşmanların sû‑i kasdlarından muhâfaza eyle! Kur'ân ve îmân hizmetinde dâima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsân eyle!” diye duâ ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle okumak ni'met‑i uzmâsına nâil olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn‑ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkîkî ve tedkikî bir sûrette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakìn bir kuvvet‑i îmâniye ile inanıyoruz ki, zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhâdı, Bediüzzaman ortadan kaldırmağa inâyet‑i Hak ile muvaffak olacaktır.
613
Bizim bu kanâatimiz, sâfdilâne veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkîk iledir. Bunun için, muârız olan dahi bu hakikati kalben tasdik edecektir.
Duâ ve şefkat buyurun, Kur'ân ve îmân hizmetinde fedâi olalım. Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlâs‑ı tâmme muvaffak olalım.
Üniversite Nur Talebeleri nâmına Muhsin
Nur’dan Kısmeti Olanlar Birer Birer Çıkıp Ona Koşuyorlar
Çok Mübârek Üstadımız Hazretleri!
Evvelâ: Geçenlerde alınan Nur eczâlarının hepsi dağıldı; Nur’un müştâkları sürûr içinde kaldılar. Nur’dan kısmeti olanlar, birer birer çıkıp ona koşuyorlar. Nur arayan sîneler مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ hakikatince buluyorlar. Bu sefer Ziya kardeşimizin getirdiği otuz dört aded Sözler kapışıldı. Asâ‑yı Mûsa’lar Ankara’ya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine dağılıyor.
………………………
Risale‑i Nurun perde arkasındaki parlaklığını görmeyenler dahi ona tarafdârdırlar. Risale‑i Nurun Medresetü'z‑Zehrâ’sı, Anadolu çapında ve Âlem‑i İslâm ölçüsünde genişleyeceğini, Risale‑i Nurun hakikatinin yüksekliğinden ve dikkat ve tefekkürle okuyan mü'minlerin ve ehl‑i ilmin arasında vücûda gelen sarsılmaz uhuvvet ve kardeşlikten anlıyoruz. Medresetü'z‑Zehrâ’nın bu muazzam fa'âliyetleri, zemin yüzünde bahar mevsiminde olan İlâhî ve muazzam neşir gibi sessiz, gürültüsüz, şa'şaasız, gösterişsiz ve mütevâzi ve fakat muazzam bir şekilde cereyan etmektedir. Fıtraten acûl olan insanoğlu, âlemde hâkim olan kanun‑u İlâhî’yi düşünmeyerek, her mes'elenin istediği vakitte hallolunmasını istiyor; küçük dâirelerdeki vazifelerini atlayıp, büyük dâirelere sapıyor.
614
Tohumları atılmış ve sünbül vaktine gelmiş olan Risale‑i Nurun yetiştirdiği hakîki îmânlı zâtlar, inşâallâh yakın zamanda Âlem‑i İslâma birer nümûne‑i imtisal olup nur‑u hidayeti göstereceklerdir.
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri nâmına Abdullâh