607
Hem Çok Defa Manevî, Hem Çok Cihetlerden Ehemmiyetli İki Suâl
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem manevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u canımla tebrik ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetini Rahmet‑i İlâhiye’den bütün rûh u canımızla niyâz edip, isteyip, o mübârek duâlara âmîn deriz.
Sâniyen: Hem çok defa manevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahrem cevab vermeye mecbur oldum.
Birinci Suâlleri: Niçin eskiden hürriyetin başında siyasetle harâretle meşgul oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?
Elcevab: Siyaset‑i beşeriyenin en esâslı bir kanun‑u esâsîsi olan: “Selâmet‑i millet için ferdler fedâ edilir. Cemâatin selâmeti için eşhâs kurban edilir. Vatan için herşey fedâ edilir.” diye; bütün nev'‑i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun sû‑i isti'mâlinden neş'et ettiğini kat'iyyen bildim. Bu kanun‑u esâsî-i beşeriye, bir hadd‑i muayyenesi olmadığı için çok sû‑i isti'mâle yol açmış. İki Harb‑i Umumî, bu gaddâr kanun‑u esâsînin sû‑i isti'mâlinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyâtını zîr ü zeber ettiği gibi, on cânî yüzünden doksan masûmun mahvına fetvâ verdi. Bir menfaat‑i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir cânî yüzünden bir kasabayı harâb etti. Risale‑i Nur bu hakikati bazı mecmua ve müdafaâtında isbât ettiği için onlara havâle ediyorum.
İşte beşeriyet siyasetlerinin bu gaddâr kanun‑u esâsîsine karşı Arş‑ı A'zamdan gelen Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’daki bu gelen kanun‑u esâsîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifâde ediyor: ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴾﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا﴾
608
Yani bu iki âyet, bu esâsı ders veriyor ki: “Bir adamın cinayetiyle başkalar mes'ûl olmaz. Hem bir masûm, rızâsı olmadan, bütün insanlar için de fedâ edilmez. Kendi ihtiyarıyla, kendi rızâsıyla kendini fedâ etse, o fedâkârlık bir şehâdettir ki, o başka mes'eledir.” diye hakîki adâlet‑i beşeriyeyi te'sis ediyor. Bunun tafsilâtını da Risale‑i Nura havâle ediyorum.
İkinci Suâl: Sen eskide şarktaki bedevî aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyâta çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır medeniyet‑i hâzıradan, – “mimsiz” diyerek – hayat‑ı ictimâiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?
Elcevab: Medeniyet‑i hâzıra-i garbiye, semâvî kanun‑u esâsîlere muhâlif olarak hareket ettiği için seyyiâtı hasenâtına; hatâları, zararları, faydalarına râcih geldi. Medeniyetteki maksûd‑u hakîki olan istirahat‑i umumiye ve saâdet‑i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanâat yerine isrâf ve sefâhet‥ ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, bîçâre beşeri hem gayet fakir, hem gayet tenbel eyledi. Semâvî Kur'ân’ın kanun‑u esâsîsi: ﴿لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴾﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا﴾ fermân‑ı esâsîsiyle: “Beşerin saâdet‑i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin hàvâs, avâm tabakası birbiriyle barışabilir.” diye Risale‑i Nur bu esâsı izâha binâen kısa bir‑iki nükte söyleyeceğim:
609
Birincisi: Bedevîlikte beşer üç‑dört şeye muhtaç oluyordu. O üç‑dört hâcâtını tedârik etmeyen, on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet‑i zâlime-i hâzırası sû‑i isti'mâlât ve isrâfât ve hevesâtı tehyîc ve havâic‑i gayr-ı zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip görenek ve tiryâkilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedârik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet‑i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevketmiş. Bîçâre avâm ve hàvâs tabakasını dâima mübârezeye teşvik etmiş.
Kur'ân’ın kanun‑u esâsîsi olan “vücûb‑u zekât, hurmet‑i ribâ” vâsıtasıyla avâmın hàvâssa karşı itâatini ve hàvâssın avâma karşı şefkatini te'min eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevketmeye mecbur etmiş. İstirahat‑i beşeriyeyi zîr ü zeber etti!‥
İkinci Nükte: Bu medeniyet‑i hâzıranın hàrikaları, beşere birer ni'met‑i Rabbâniye olmasından, hakîki bir şükür ve menfaat‑i beşerde isti'mâli iktiza ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefâhete sevk ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesâtı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanâatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefâhete, isrâfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ; Risale‑i Nurdaki “Nur Anahtarı”nın dediği gibi: Radyo büyük bir ni'met iken, maslahat‑ı beşeriyeye sarfedilmek ile bir manevî şükür iktiza ettiği hâlde, beşte dördü hevesâta, lüzumsuz mâlâyanî şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife‑i hakîkiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hàrika vesâit, sa'y ve amel ve hakîki maslahat‑ı ihtiyacât-ı beşeriyeye isti'mâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir‑ikisi zarûrî ihtiyacâta sarf edilmeye mukâbil, ondan sekizi keyf, hevesât, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor.” Bu iki cüz'î misâle binler misâller var.
610
Elhâsıl: Medeniyet‑i garbiye-i hâzıra, semâvî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacâtı ziyâdeleştirmiş… İktisad ve kanâat esâsını bozup isrâf ve hırs ve tama'ı ziyâdeleştirmeye; zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesâit‑i sefâhete teşvik etmekle o bîçâre muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesâta, sefâhete sevk edip ömrünü faydasız zâyi' ediyor. Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Sû‑i isti'mâl ve isrâfât ile yüz nev'i hastalığın sirâyetine, intişarına vesile olmuş. Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl‑i sefâhet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla; intibâha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü i'dâm‑ı ebedî sûretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nev'i Cehennem azâbı veriyor…
İşte bu dehşetli musîbet‑i beşeriyeye karşı Kur'ân‑ı Hakîm’in dörtyüz milyon talebesinin intibâhıyla ve içinde semâvî, kudsî kanun‑u esâsîleriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine – bu dörtyüz milyonun kendi kudsî, esâsî kanunlarıyla – beşerin bu üç dehşetli yarasını tedâvi etmesini; ve eğer yakında kıyâmet kopmazsa, beşerin hem saâdet‑i hayat-ı dünyeviyesini, hem saâdet‑i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, i'dâm‑ı ebedîden çıkarıp âlem‑i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehâsini, seyyiâtına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semâvî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın işârât ve rumûzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet‑i İlâhiye’den şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!‥
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَق۪يSaid Nursî
611
Risale‑i Nuru Dikkat ve Tefekkürle Okudukça Tılsım‑ı Kâinâtın Muammâsını Keşf ve Halleden Bir Keşşâf Olduğunu İdrak Ediyoruz
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
Çok Azîz, Çok Mübârek, Çok Müşfik, Çok Sevgili Üstadımız Hazretleri!
Risale‑i Nuru, himmet ve duâlarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım‑ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâf olduğunu, hâl ve istikbâlin bir mürşid‑i ekberi ve bir rehber‑i a'zamı olduğunu, yine duâ ve himmetinizle idrak ediyoruz. Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru okuyan her idrak sâhibi anlıyor ki; Risale‑i Nur gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.
Risale‑i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, Âlem‑i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te'lif edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecâat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halâskâr olarak Risale‑i Nura sarılmaktan ve ne bahâsına olursa olsun, Risale‑i Nurun nurânî ve parlak eczâlarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale‑i Nuru okuyan herkes, bu hakikati idrak etmiş ve etmektedir. Eğer biz muktedir olsak; bu hakikati, kâinâta nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinâta ilân edeceğiz. Fakat mâdemki buna muvaffak olamıyoruz ve mâdemki Risale‑i Nurun cihan‑şümûl kıymetini bu derece Üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu hâlde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemâlât menba'ı olan Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemâdi ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallâh. Fakat, her ân bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstadımızın duâ ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.
612
Hem şu hakikat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale‑i Nurun ve müellifinin talebesidir, Risale‑i Nuru okumak zarûret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enâniyetine boyun eğip, Risale‑i Nur Külliyatı’nı okumazsa, büyük bir mahrumiyete dûçâr olur. Fakat biz, idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında beşeriyetin halâskârı ve milyarlarca insanların fevkınde olan bir memur‑u Rabbânîye nasıl minnetdâr ve medyûn olduğumuzu ta'rif edemiyoruz. Yine duâ ve himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in bir mu'cize‑i maneviyesi olan hàrika Risale‑i Nur Külliyatı’nın bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar‑ı mukâbilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için, ancak, Cenâb‑ı Hakk’a şöyle yalvarmağa karar verdik:
“Yâ Rab! Bizi ebedî haps‑i münferitten kurtarıp bâkî ve sermedî bir âlemin saâdetine nâil edecek bir hakàik hazinesinin anahtarını, Risale‑i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı, zâlimlerin ve düşmanların sû‑i kasdlarından muhâfaza eyle! Kur'ân ve îmân hizmetinde dâima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsân eyle!” diye duâ ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle okumak ni'met‑i uzmâsına nâil olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn‑ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkîkî ve tedkikî bir sûrette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakìn bir kuvvet‑i îmâniye ile inanıyoruz ki, zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhâdı, Bediüzzaman ortadan kaldırmağa inâyet‑i Hak ile muvaffak olacaktır.
613
Bizim bu kanâatimiz, sâfdilâne veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkîk iledir. Bunun için, muârız olan dahi bu hakikati kalben tasdik edecektir.
Duâ ve şefkat buyurun, Kur'ân ve îmân hizmetinde fedâi olalım. Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlâs‑ı tâmme muvaffak olalım.
Üniversite Nur Talebeleri nâmına Muhsin
Nur’dan Kısmeti Olanlar Birer Birer Çıkıp Ona Koşuyorlar
Çok Mübârek Üstadımız Hazretleri!
Evvelâ: Geçenlerde alınan Nur eczâlarının hepsi dağıldı; Nur’un müştâkları sürûr içinde kaldılar. Nur’dan kısmeti olanlar, birer birer çıkıp ona koşuyorlar. Nur arayan sîneler مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ hakikatince buluyorlar. Bu sefer Ziya kardeşimizin getirdiği otuz dört aded Sözler kapışıldı. Asâ‑yı Mûsa’lar Ankara’ya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine dağılıyor.
………………………
Risale‑i Nurun perde arkasındaki parlaklığını görmeyenler dahi ona tarafdârdırlar. Risale‑i Nurun Medresetü'z‑Zehrâ’sı, Anadolu çapında ve Âlem‑i İslâm ölçüsünde genişleyeceğini, Risale‑i Nurun hakikatinin yüksekliğinden ve dikkat ve tefekkürle okuyan mü'minlerin ve ehl‑i ilmin arasında vücûda gelen sarsılmaz uhuvvet ve kardeşlikten anlıyoruz. Medresetü'z‑Zehrâ’nın bu muazzam fa'âliyetleri, zemin yüzünde bahar mevsiminde olan İlâhî ve muazzam neşir gibi sessiz, gürültüsüz, şa'şaasız, gösterişsiz ve mütevâzi ve fakat muazzam bir şekilde cereyan etmektedir. Fıtraten acûl olan insanoğlu, âlemde hâkim olan kanun‑u İlâhî’yi düşünmeyerek, her mes'elenin istediği vakitte hallolunmasını istiyor; küçük dâirelerdeki vazifelerini atlayıp, büyük dâirelere sapıyor.
614
Tohumları atılmış ve sünbül vaktine gelmiş olan Risale‑i Nurun yetiştirdiği hakîki îmânlı zâtlar, inşâallâh yakın zamanda Âlem‑i İslâma birer nümûne‑i imtisal olup nur‑u hidayeti göstereceklerdir.
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri nâmına Abdullâh