571
Hutbe‑i Şâmiye’nin Zeylinin Zeyli
Devâü'l‑Ye's Zeylinin Zeyli
Kırkiki (❋) sene evvel dinî ceridelerde neşredilen Said’in makalesidir.
Devâü'l‑Ye's Zeylinin Zeyli. Link eklensin
Yaşasın Şerîat‑ı Garrâ
1 Mart 1325 (14 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 73
(Açıklama‑1)
alttaki Açıklama‑1 haşiyesine ilgili makaleye link eklemeliyiz
572
Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî (A.S.M.)
5 Mart 1325 (18 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 77
Şerîat‑ı Garrâ, Kelâm‑ı Ezelî’den geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs‑i emmârenin istibdâd‑ı rezîlesinden selâmetimiz; İslâmiyete istinâd iledir, O Hablü'l‑Metîne temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, îmândan istimdâd iledir. Zîra, Sâni'‑i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubûdiyete tenezzül etmemesi gerektir.
Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem‑i asğarında cihad‑ı ekber ile mükelleftir. Ve Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Nebeviye’yi ihyâ ile muvazzaftır.
Ey evliyâ‑i umûr! Tevfik isterseniz; kavânîn‑i âdetullâha tevfik‑i hareket ediniz. Yoksa; tevfiksizlikle cevab‑ı red alacaksınız. Zîra, mâruf umum enbiyânın memâlik‑i İslâmiye ve Osmaniye’den zuhûru, kader‑i İlâhiye’nin bir işâret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine‑i tekemmülâtının buharı diyânettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, Ziyâ‑yı İslâmiyetle neşv ü nemâ bulacaktır.
Dünya için din fedâ olunmaz. Gebermiş istibdâdı muhâfaza için vaktiyle mesâil‑i şerîat rüşvet verilirdi. Dinin mes'eleleri terk ve fedâ edilmesinden, zarardan başka ne fâidesi görüldü?‥
Milletin kalb hastalığı za'f‑ı diyânettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
573
Bizim cemâatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Yani, beyne'l‑İslâm muhabbete imdâd ve husûmet askerini bozmaktır.
Mesleğimiz ise, Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Peygamberî’yi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz, Şerîat‑ı Garrâ ve kılıncımız da, berâhin‑i kàtıa‥ ve maksadımız İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır!
Cemâatimize her bir mü'min ma'nen müntesibdir. Sûreten intisab ise, Sünnet‑i Nebeviye’yi kendi âleminde ihyâya azm‑i kat'î iledir. En evvel mürşid‑i umumî ulemâ ve meşâyih ve talebeyi, şerîat nâmına ittihâda dâvet ederiz.
İhtar‑ı Mahsûs: Gazeteci denilen hutebâ‑i umumî, iki kıyâs‑ı fâsidle milleti bataklığa düşürtmüştür.
Birincisi: Vilâyâtı, İstanbul’a kıyâs ederek… Hâlbuki elifbâyı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathî olur.
İkincisi: İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs etmişler. Hâlbuki bir erkek, kadının kàmetinden istihsân ettiği libâsı giyinse maskara ve rezîl olur.
Said Nursî
Hakikat
26 Şubat 1324 (11 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 70
(Açıklama‑2)
Sadâ‑yı Hakikat
14 Mart 1325 (27 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 86
(Açıklama‑3)
BURAYA ilgili makaleye link eklemeliyiz
574
Reddü'l‑Evhâm
18 Mart 1325, (31 Mart 1909) Dinî Ceride, No: 90, 91
İttihâd‑ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) cemâatine isnâd ettikleri dokuz evhâm‑ı fâsideyi reddedeceğim.
Birinci Vehim: Böyle nâzik bir zamanda din mes'elesini ortaya atmak münâsib görülmüyor.
Elcevab: Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz.
لَا خَيْرَ فِي الدُّنْيَا بِلَا د۪ينٍ
Sâniyen: Mâdemki meşrûtiyette hâkimiyet millettedir. Mevcûdiyet‑i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir. Zîra Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt ve milliyetleri, İslâmiyet’ten başka bir şey değildir. Nasıl ki az ihmal ile tavâif‑i mülûk temelleri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş olan asabiyet‑i câhiliyeyi ihyâ ile fitne îkaz olunmaktadır. Ve oldu gördük…
İkinci Vehim: Bu ünvân tahsîsiyle, müntesib olmayanları vehim ve telâşa düşürüyor?
Elcevab: Evvel de söylemiştim. Ya mütâlaa olunmamış veya sû‑i tefehhüme uğramış olduğundan tekrarına mecbur oldum. Şöyle ki:
İttihâd‑ı İslâm olan İttihâd‑ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) dediğimiz vakit, umum mü'minlerin mâbeyninde bilkuvve veya bilfiil sâbit olan ittihâd muraddır. Yoksa İstanbul ve Anadolu’daki cemâat murad değildir. Amma bir katre su da, sudur. Bu ünvândan tahsîs çıkmaz. Ta'rif‑i hakîkisi şöyledir:
575
Esâs temeli, şarktan garba cenûbdan şimâle mümted ve merkezi Haremeyn‑i Şerîfeyn ve cihet‑i vahdeti tevhid‑i İlâhî‥ peymân ve yemîni îmân‥ nizâmnâmesi, Sünnet‑i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)‥ kanunnâmesi, evâmir ve nevâhî‑i şer'iye‥ kulüp ve encümenleri, umum medâris, mesâcid ve zevâyâ‥ o cemâatin ilelebed ve muhalled nâşir‑i efkârı, umum kütüb‑ü İslâmiye ve her vakit nâşir‑i efkârı başta Kur'ân ve tefsirleri (ve bu zamanda bir tefsiri, Risale‑i Nur) ve İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef ve maksad eden umum dinî ve müstakîm cerâiddir. Müntesibîni, umum mü'minlerdir. Reisi de Fahr‑i Âlem’dir. (Aleyhissalâtü Vesselâm)
Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh‑ü umumînin te'siri inkâr edilmez. İttihâdın hedefi ve maksadı i'lâ‑yı Kelimetullâh ve mesleği de kendi nefsiyle cihad‑ı ekber ve başkalarını irşaddır. Bu mübârek hey'etin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn‑ü ahlâk ve istikamet ve sâire gibi makàsıd‑ı meşrûaya masruftur. Zîra bu vazifeye müteveccih olan cem'iyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyâsiyyûnu irşad tarîkiyle siyasete taalluk edecektir. Kılınçları, berâhin‑i kat'iyyedir. Meşrebleri de muhabbet olduğu gibi, beyne'l‑mü'minîn uhuvvet çekirdeğinde mündemic olan muhabbete şecere‑i tûbâ gibi neşv ü nemâ vermektir.
………………………
Beşinci Vehim: Ecnebîlerin bundan tevahhuş etmek ihtimali var?
Elcevab: Bu ihtimale ihtimal verenler mütevahhiştir. Zîra merkez‑i taassublarında İslâmiyet’in ulviyetine dair konferanslarla (Hâşiye) takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Hem de düşmanlarımız onlar değil; asıl bizi bu kadar düşürüp i'lâ‑yı Kelimetullâha mâni olan ve cehâlet neticesi olan muhâlefet‑i şerîattır. Ve zarûret ve onun semeresi olan sû‑i ahlâk ve harekettir ve ihtilâf ve onun mahsulü olan ağrâz ve nifâktır ki, ittihâdımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.
576
Amma ecnebîlerin vahşî oldukları kurûn‑u vustâda; İslâmiyet, vahşete karşı husûmet ve taassuba mecbur olduğu hâlde, adâlet ve îtidâlini muhâfaza etmiş. Hiçbir vakit engizisyon gibi etmemiş. Ve zaman‑ı medeniyette ecnebîler medenî ve kuvvetli olduklarından, zararlı olan husûmet ve taassub zâil olmuştur. Zîra din nokta‑i nazarından medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyet’i, mahbûb ve ulvî olduğunu evâmirine imtisalen ef'âl ve ahlâk ile göstermek iledir. İcbar ve husûmet, vahşîlerin vahşetine karşıdır.
Altıncı Vehim: Bazıları, “Sünnet‑i Nebeviye’yi hedef‑i maksad eden ittihâd‑ı İslâm, hürriyeti tahdid eder ve levâzım‑ı medeniyeye münâfîdir.” diyorlar.
Elcevab: Asıl mü'min, hakkıyla hürdür. Sâni'‑i Âleme abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek ne kadar îmâna kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur. Amma hürriyet‑i mutlak ise, vahşet‑i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid‑i hürriyet dahi insaniyet nokta‑i nazarından zarûrîdir.
………………………
Sâlisen: Bazı sefîh ve lâübâlîler hür yaşamak istemediklerinden, nefs‑i emmârenin esâret‑i rezîlesi altına girmek istiyorlar.
577
Elhâsıl: Şerîat dâiresinden hariç olan hürriyet, ya istibdâd veya esâret‑i nefs veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. Böyle lâübâlîler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlik ve sefâhetle sâhib‑i vicdân hiçbir ecnebîye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zîra mesleksiz ve sefîh sevilmez. Ve bir kadına yakışır – istihsân ettiği – libâsı erkek giyse maskara olur.
Yedinci Vehim: İttihâd‑ı İslâm cemâati, sâir cem'iyet‑i diniye ile şakku'l‑asâdır. Rekabet ve münâferâtı intac eder.
Elcevab: Evvelâ umûr‑u uhreviyede hased ve müzâhemet ve münâkaşa olmadığından bu cem'iyetlerden hangisi münâkaşaya, rekabete kalkışsa ibâdette riyâ ve nifâk etmiş gibidir.
Sâniyen: Muhabbet‑i din sâikasıyla teşekkül eden cemâatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihâd ederiz.
Birinci şart: Hürriyet‑i şer'iyeyi ve âsâyişi muhâfaza etmektir.
İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem'iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hatâ bulunsa, müfti‑i ümmet cem'iyet‑i ulemâya havâle etmektir.
Sâlisen: İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef‑i maksad eden cemâat, hiçbir garaza vâsıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zîra nifâktır. Hakkın hatırı àlîdir, hiçbir şeye fedâ olunmaz. Nasıl Süreyyâ yıldızları süpürge olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems‑i hakikate “püf, üf” eden, dîvâneliğini ilân eder. Ey dinî cerideler! Maksadımız: Dinî cemâatler maksadda ittihâd etmelidirler. Mesâlikte ve meşreblerde ittihâd mümkün olmadığı gibi, câiz de değildir. Zîra taklid yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün.” sözünü de söylettirir.
Sekizinci Vehim: Ehl‑i ittihâd-ı İslâm olan buradaki cemâate, ma'nen gibi sûreten de intisab edenlerin ekserîsi avâm, bir kısmı da mechûlü'l‑hâl olduğundan, fitne ve ihtilâfı îmâ ediyor.
578
Elcevab: Belki ağrâza adem‑i müsâadesine binâendir. Hem de mâdem maksadı, ittihâd ve i'lâ‑yı Kelimetullâhtır. Teşebbüsât ve harekâtı da ibâdettir. İbâdet câmiinde şah ve gedâ birdir. Müsâvât hakîki düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zîra en ekrem, en müttakìdir. Ve en müttakì, en mütevâzidir. Binâenaleyh ma'nen asıl hakikat‑i ittihâda intisab ile beraber sûreten onun nümûnesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemâate intisab ile teşerrüf edecek, yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr‑i ummânı tezyîd edemez. Hem de bir günah‑ı kebîre ile îmândan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû' etmediğinden tevbenin kapısı da açıktır. Bir testi müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizlendiğinden şimdi bu nümûne‑i ittihâda intisab eden adama şartımız olan Sünnet‑i Nebeviye’yi (Aleyhissalâtü Vesselâm) ihyâ ve evâmirine imtisal ve nevâhîden ictinâb ve âsâyişe ilişmemek – elinden gelse – azm‑i kat'î ile dâhil olan bazı mechûlü'l‑hâl olanlar bu hakikat‑i àliyeyi lekedâr etmez. Zîra kendi lekedâr olsa da, îmânı mukaddestir. Râbıta da îmândır. Bu ünvân‑ı mukaddese böyle bahâne ile leke sürmek; İslâmiyet’in kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini ahmaku'n‑nâs ilân etmektir. Nümûne‑i ittihâd olan cemâatimize sâir cem'iyât‑ı dünyeviyeye kıyâsen leke sürmeyi, ta'riz etmeyi cemî' kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarîkiyle bir i'tirâzları olursa cevaba hazırız. İşte meydân…
Benim dâhil olduğum cemâat burada tafsîl ettiğim ittihâd‑ı İslâm’dır. Yoksa mu'terizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cem'iyet‑i mütehayyile değildir. Bu dinî hey'et efrâdı, şarkta olsa, garbda olsa, cenûbda olsa, şimâlde olsa beraberiz.
Sen imzanı bazen Bediüzzaman yazıyorsun
Suâl: Sen imzanı bazen Bediüzzaman yazıyorsun. Lakab medhi îmâ eder?
579
Cevab: Medih için değildir. Kusurlarımı, sened‑i özrümü, mazeretimi bu ünvân ile ibraz ediyorum. Zîra bedî', garîb demektir. Benim ahlâkım sûretim gibi, üslûb‑u beyânım elbisem gibi garîbdir, muhâliftir. Görenekle revâcda olan muhâkemât ve esâlibi, benim üslûb ve muhâkemâtımla mikyâs ve mehenk itibar yapmamayı bu ünvânın lisân‑ı hâliyle ricâ ediyorum. Hem de muradım bedî', acîb demektir.اِلَيَّ لَعَمْر۪ى قَصْدُ كُلِّ عَج۪يبَةٍ ❋ كَاَنّ۪ى عَج۪يبٌ ف۪ى عُيُونِ الْعَجَائِبِmâsadak oldum. Bir misâli budur: Bir senedir İstanbul’a geldim, yüz senenin inkılâbâtını gördüm.
وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
Cemî' mü'minlerin lisânıyla insanların adedi kadar deriz: Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî!‥ (Aleyhissalâtü Vesselâm)
BediüzzamanSaid Nursî
Biraderim Başmuharrir Bey’e!
Edîbler edebli olmalıdırlar. Hem de edeb‑i İslâmiye ile müteeddib olmalıdırlar. Matbuât nizâmnâmesini vicdânlarındaki hiss‑i diyânet tanzim etsin. Zîra bu inkılâb‑ı şer'iye gösterdi ki, vicdânlarda hüküm‑fermâ, nuru'n‑nur olan hamiyet‑i İslâmiye’dir. Hem de anlaşıldı ki, ittihâd‑ı İslâm umum askere ve umum ehl‑i îmâna şâmildir. Hariç kimse yoktur.
Said Nursî
580
Hutbe‑i Şâmiye’nin Birinci Zeylinin Zeylinden Son Parçadır
31 Mart hâdisesinde isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve musîbeti yüzden bire indiren iki derstir ki, dinî ceridelerde 1325’te neşredilmiştir. Milâdî: 1909
Kahraman Askerlerimize
4 Nisan 1325 (17 Nisan 1909) Dinî Ceride, No: 107
Ey şânlı asâkir‑i muvahhidîn! Ve ey bu millet‑i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyet’i iki defa büyük vartadan tahlîs eden muhteşem kahramanlar!‥
Cemâl ve kemâliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız ve kuvvetiniz itâattir. Bu meziyet‑i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irâe ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâm’ın nâmusu artık sizin itâatinize bağlıdır. Sancak ve tevhid‑i İlâhî sizin yed‑i şecâatinizdedir. Sizin o mübârek elinizin kuvveti de itâattir. Sizin zâbitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur'ân ve hadîs ve hikmet ve tecrübe ile sâbittir ki: Haklı âmire itâat farzdır.
Ma'lûmunuzdur ki, otuzüç milyon nüfûs yüz sene zarfında böyle iki inkılâbı yapamadı. Sizin o itâatten neş'et eden hakîki kuvvetiniz, umum millet‑i İslâmiye’yi medyûn‑u şükrân etti. Bu şerefi hakkıyla te'yid etmek, zâbitlerinize itâatledir. İslâmiyet’in nâmusu da o itâattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zâbitlerinizi mes'ûl etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi ise iş bitti. Zâbitlerinizin âğûş‑u şefkatlerine atılınız. Şerîat‑ı Garrâ böyle emrediyor. Zîra zâbitler ulü'l‑emirdirler. Vatan ve millet menfaatinde, hususan nizâm‑ı askerîde ulü'l‑emre itâat farzdır. Şerîat‑ı Muhammedî’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) muhâfazası da itâat iledir.
Said Nursî
581
Asâkire Hitâb
7 Nisan 1325, (20 Nisan 1909) Dinî Ceride, No: 110
Ey asâkir‑i muvahhidîn! Fahr‑i Âlem’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) fermânını size tebliğ ediyorum ki, şerîat dâiresinde ulü'l‑emre itâat farzdır. Ulü'l‑emiriniz ve üstadlarınız zâbitlerinizdir. Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itâatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika herc ü merc olur.
Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika‑i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfûs‑u İslâmiye’nin nokta‑i istinâdı ve mâden‑i istimdâdıdır.
Sizin, iki müdhiş istibdâdı kansız ve def'aten öldürmeniz hàrikulâde olduğundan ve Şerîat‑ı Garrâ’nın iki mu'cize‑i garrâsını izhâr ettiğinizden, zaîfü'l‑akîde olanlara hamiyet‑i İslâmiye’nin kuvvetini ve şerîatın kudsiyetini iki bürhân ile izhâr eylediniz. Bu iki inkılâbın pahasına binler şehîd verse idik, ucuz sayacaktık. Lâkin itâatinizden binde bir cüz'ü fedâ olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zîra itâatinizin tenâkusu, ukde‑i hayatiye veya harâret‑i garîziyenin tenâkusu gibi mevti intac eder.
Tarih‑i âlem serâpâ şehâdet ediyor ki, asker neferâtının siyasete müdâhaleleri, devletçe ve milletçe müdhiş zararları intac etmiştir. Elbette hamiyet‑i İslâmiye’niz, böyle sizi uhdenizde olan hayat‑ı İslâmiye’ye zarar verecek noktalardan men'edecektir. Siyaseti düşünenler, sizin kuvve‑i müfekkireniz hükmünde olan zâbitleriniz ve ulü'l‑emirlerinizdir.
582
Bazen zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def' ettiği için ayn‑ı maslahat olduğundan, zâbitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüd câiz değildir. Ef'âl‑i hususiye-i nâmeşrûa, san'attaki mehâret ve hazâkate münâfî değildir ve san'atı menfûr etmez. Nasıl ki bir tabib‑i hâzık ve bir mühendis‑i mâhirin nâmeşrû harekâtı için, onların tıb ve hendeselerinden mâni‑i istifade olamaz. Kezâlik fenn‑i harpte tecrübeli ve o san'atta mâhir ve hamiyet‑i İslâmiye ile münevverü'l‑fikir zâbitlerinizin bazılarının cüz'î nâmeşrû harekâtı için, itâatinize halel vermeyiniz. Zîra fenn‑i harb, mühim bir san'attır.
Hem de sizin kıyâmınız; Şerîat‑ı Garrâ, – yed‑i beyzâ-i Mûsa gibi – sâir sebeb‑i tefrika ve teşettüt‑ü efkâr olan cem'iyetleri bel' etti. Sâhirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılâbda ilâç gibi idi ki, fazla olsa zehire münkalib olur. Ve hayat‑ı İslâmiye’yi fenâ bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdâd şimdilik mahvoldu. Lâkin terakkîler için Avrupa’nın istibdâd‑ı manevîsi altındayız. Nihâyet derecede ihtiyat ve îtidâl lâzımdır. Yaşasın Şerîat‑ı Garrâ!‥ Yaşasın askerler!‥
Said Nursî
Cem'iyetlere İhtar‑ı Mühim
7 Nisan 1325, (20 Nisan 1909) Dinî Ceride, No: 110
Şimdi cem'iyetimiz bir hükûmet‑i meşrûta-i meşrûadır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye‑i irfan bir olmadığından fırkalarda husûmet, taassub ve tarafdârlık intac eder. Tabîi o kuvveti isti'mâl ile siyasete karışacak ve umumî idarede herkesçe lezzetli olan tahakkümâtı yapacak sâhib‑i ağrâza müsâid bir zemin olur. Binâenaleyh, bizdeki fırkaların şimdiki hâl ile devamı gayet muzırdır. Lâkin bir şirkette veya münevverü'l‑fikir ve bî‑taraf mâbeyninde tenkidât‑ı siyasetten veya ehl‑i ilim mâbeyninde nasihat ve irşaddan menfaat olabilir. Şimdi hükûmet‑i meşrûamız asıl büyük cem'iyettir.
BediüzzamanSaid Nursî
583
Hakikat Çekirdekleri
Otuzbeş sene evvel tab'edilen “Hakikat Çekirdekleri” nâmındaki risaleden vecîzelerdir.
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ اَجْمَع۪ينَ
1. Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; İttibâ'‑ı Kur'ân’dır.
2. Azametli bahtsız bir kıt'anın, şânlı tâli'siz bir devletin, değerli sâhibsiz bir kavmin reçetesi; İttihâd‑ı İslâm’dır.
3. Arzı ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinâtta da'vâ‑yı halk ve iddia‑yı icâd edemez. Zîra herşey, herşeyle bağlıdır.
4. Haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı; mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zîra Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir; tağayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez. Onda merâtib olamaz; herşey ona nisbeten birdir.
5. Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir.
6. Pirenin midesini tanzim eden, Manzûme‑i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.
584
7. Kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki; bütün esbâb‑ı tabîiye farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ diyeceklerdir.
8. Esbâba te'sir‑i hakîki verilmemiş; vahdet ve celâl, öyle ister. Lâkin, mülk cihetinde esbâb, dest‑i Kudrete perde olmuştur; izzet ve azamet öyle ister. Tâ – nazar‑ı zâhirde – dest‑i kudret, mülk cihetindeki umûr‑u hasîse ile mübâşir görülmesin.
9. Mahall‑i taalluk-u Kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti; şeffâftır, nezîhtir.
10. Âlem‑i şehâdet, avâlimü'l‑guyûb üstünde tenteneli bir perdedir.
11. Bir noktayı tam yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Zîra şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın her bir harfinin, bâhusus zîhayat her bir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
12. Meşhûrdur ki; hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn ederek “Hilâli gördüm.” dedi. Hâlbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede‥ Kamer nerede?‥ Harekât‑ı zerrât nerede‥ Fâil‑i teşkil-i envâ' nerede?
13. Tabiat; misâlî bir matbaadır, tâbi' değil… Nakıştır, nakkàş değil… Kàbildir, fâil değil… Mistardır, masdar değil… Nizâmdır, nâzım değil… Kanundur, kudret değil… Şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil!‥
585
14. Fıtrat‑ı zîşuûr olan vicdândaki incizab ve cezbe, bir hakikat‑i câzibedârın cezbesiyledir.
15. Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân‑ı nümûvv der: “Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân‑ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur; doğru söyler. Bir avuç su, meyelân‑ı incimâd ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, irâdeden gelen evâmir‑i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.
16. Karıncayı emîrsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret‑i Ezeliye; elbette beşeri nebîsiz bırakmaz. Âlem‑i şehâdetteki insanlara İnşikak‑ı kamer bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'râc dahi âlem‑i melekûttaki melâike ve rûhâniyâta karşı bir mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye’dir ki; nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet‑i bâhire ile isbât edilmiştir ve o parlak Zât berk ve kamer gibi melekûtta şu'le‑feşân olmuştur.
17. Kelime‑i şehâdetin iki kelâmı birbirine şâhiddir. Birincisi ikincisine bürhân‑ı limmîdir, ikincisi birincisine bürhân‑ı innîdir.
18. Hayat, kesrette bir çeşit tecellî‑i vahdet’tir. Onun için ittihâda sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
19. Rûh, bir kanun‑u zîvücûd-u haricîdir; bir nâmus‑u zîşuûrdur. Sâbit ve dâim fıtrî kanunlar gibi; rûh dahi âlem‑i emirden, sıfat‑ı irâdeden gelmiş, kudret ona vücûd‑u hissî giydirmiştir; bir seyyâle‑i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcûd rûh, ma'kul kanunun kardeşidir. İkisi, hem dâimî, hem âlem‑i emirden gelmişlerdir. Şâyet nev'ilerdeki kanunlara Kudret‑i Ezeliye bir vücûd‑u haricî giydirseydi, rûh olurdu. Eğer rûh vücûdu çıkarsa, şuûru başından indirse, yine lâyemût bir kanun olurdu.
586
20. Ziyâ ile mevcûdât görünür, hayat ile mevcûdâtın varlığı bilinir. Her birisi birer keşşâftır.
21. Nasrâniyet ya intifâ veya ıstıfâ edip İslâmiyet’e karşı terk‑i silâh edecektir. Nasrâniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, Tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek veya hakîki Nasrâniyetin esâsını câmi' olan hakàik‑ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslîm olacaktır. İşte bu sırr‑ı azîme, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işâret etmiştir ki: “Hazret‑i İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şerîatımla amel edecektir.”
22. Cumhûr‑u avâmı, bürhândan ziyâde, me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder.
23. Şerîatın yüzde doksanı – zarûriyât ve müsellemât‑ı diniye – birer elmas sütundur. Mesâil‑i ictihâdiye-i hilâfiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altının himâyesine verilmez. Kitaplar ve ictihâdlar Kur'ân’a dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!‥
24. Her müstaid, nefsi için ictihâd edebilir, teşri' edemez.
25. Bir fikre dâvet, cumhûr‑u ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa dâvet bid'attır, reddedilir.
587
26. İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.
27. Birbirinden eşeff ve eltaf, Kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem‑i misâle, âlem‑i misâlden âlem‑i ervâha, hattâ zamana, fikre tenevvü' ediyor. Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimât olur. Kalem‑i Kudret, şu sırr‑ı tenâsülü pek acîb istinsah ediyor. İn'ikâs, ya hüviyeti veya hüviyetle mâhiyeti tutar. Kesifin timsâlleri birer meyyit‑i müteharriktir. Bir rûh‑u nurânînin kendi âyinelerinde olan timsâlleri birer hayy‑ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.
28. Şems, hareket‑i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyârât düşüp dağılacaktır.
29. Nur‑u fikir, ziyâ‑yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehâr‑ı ebyazı, muzîi leyle‑i süveydâ ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi; (Hâşiye) fikret‑i beyzâda süveydâ‑i kalb bulunmazsa, basîretsizdir.
30. İlimde iz'ân‑ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, i'tikàd başkadır.
31. Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfî zihinleri idlâldir.
32. Âlim‑i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.
33. Bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının vücûduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam iktidarını göstermek için tahrib tarafdârı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
588
34. Desâtir‑i hikmet, nevâmis‑i hükûmetle; kavânîn‑i hak, revâbıt‑ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhûr‑u avâmda müsmir olamaz.
35. Zulüm, başına adâlet külâhını geçirmiş; hıyânet, hamiyet libâsını giymiş; cihada bağy ismi takılmış; esârete hürriyet nâmı verilmiş!‥ Ezdâd, sûretlerini mübâdele etmişler.
36. Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
37. Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister!‥
38. Zaman gösterdi ki; Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil…
39. Dünyaca hàvâs tanınan insanlardaki meziyet, sebeb‑i tevâzu' ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukaranın aczi, avâmın fakrı, sebeb‑i merhamet ve ihsân iken, esâret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
40. Bir şeyde mehâsin ve şeref hâsıl oldukça, hàvâssa peşkeş ederler; seyyiât olsa, avâma taksim ederler.
41. Gaye‑i hayâl olmazsa veyâhut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp, etrafında gezerler.
42. Bütün ihtilâlât ve fesâdın asıl mâdeni ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin muharrik ve menba'ı tek iki kelimedir: Birinci Kelime: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!” İkinci Kelime: “İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim.” Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki, o da vücûb‑u zekâttır. İkinci kelimenin devâsı, hurmet‑i ribâdır. Adâlet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup, ribâya: “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur!” der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!‥
589
43. Devletler, milletler muhârebesi; tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.
44. Tarîk‑ı gayr-ı meşrû ile bir maksadı takib eden, gâliben maksûdunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr‑ı meşrû muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbûbun gaddârâne adâvetidir.
45. Mâziye, mesâibe kader nazarıyla ve müstakbele, maâsîye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve i'tizâl, burada barışırlar.
46. Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde ceza'a ilticâ etmemek gerektir.
47. Hayatın yarası iltiyâm bulur. İzzet‑i İslâmiye’nin ve nâmusun ve izzet‑i milliyenin yaraları pek derindir.
48. Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. (Hâşiye) Öyle şerâit tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır ve öyle hâl olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel‑i sâfilîne indirir.
49. Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayâlâta müreccahtır.
لَا يَلْزَمُ مِنْ لُزُومِ صِدْقِ كُلِّ قَوْلٍ قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ
“Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.”
50. Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
51. İnsanları canlandıran, emeldir; öldüren, ye'stir.
590
52. Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyet-i İslâm için farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile; kendini, yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve Hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâm’ın saâdet ve hürriyet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişafını hàrikulâde tâcil etti.
53. Hıristiyanlığın malı olmayan mehâsin‑i medeniyeti ona mal etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedennîyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.
54. Paslanmış bî‑hemtâ bir elmas, dâima mücellâ cama müreccahtır.
55. Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir; göz ise maneviyatta kördür.
56. Mecâz, ilmin elinden cehlin eline düşse; hakikate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar.
57. İhsân‑ı İlâhî’den fazla ihsân, ihsân değildir. Herşeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
58. Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana mal eder.
59. Hadîs, mâden‑i hayat ve mülhim‑i hakikattir.
60. İhyâ‑yı din, ihyâ‑yı millettir. Hayat‑ı din, nur‑u hayattır.
61. Nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân; ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder. Medeniyet‑i hâzıra, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir:
• 1. Nokta‑i istinâdı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür.
• 2. Hedef‑i kasdı, menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur.
• 3. Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur.
591
• 4. Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesâdümdür.
• 5. Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmindir. O hevâ ise, insanın mesh‑i manevîsine sebebdir. Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise: Nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni, adâlet ve tevâzündür. Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecâzübdür. Cihetü'l‑vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, râbıta‑i dinî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı, yalnız tedâfü'dür. Hayatta düstur‑u cidâl yerine düstur‑u teâvündür ki; şe'ni, ittihâd ve tesânüddür. Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür. Mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun.
62. Musîbet‑i âmme, ekseriyetin hatâsından terettüb eder. Musîbet; cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir.
63. Şehîd, kendini hayy bilir. Fedâ ettiği hayatı – sekerâtı tatmadığından – gayr‑ı münkatı' ve bâkî görüyor. Yalnız, daha nezîh olarak buluyor.
64. Adâlet‑i mahzâ-i Kur'âniye; bir masûmun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar‑ı Kudrette bir olduğu gibi, nazar‑ı adâlette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harâb ve nev'‑i beşeri mahvetmek ister.
592
65. Havf ve za'f, te'sirât‑ı hariciyeyi teşci' eder.
66. Muhakkak maslahat, mevhûm mazarrata fedâ edilmez.
67. Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır.
68. Deli adama “İyisin, iyisin” denilse iyileşmesi, iyi adama “Fenâsın, fenâsın” denilse fenâlaşması nâdir değildir.
69. Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
70. İnâdın işi; şeytan birisine yardım etse, “melektir” der, rahmet okur. Muhâlifinde melek görse, “libâsını değiştirmiş şeytandır” der, lânet eder.
71. Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.
72. اَلْجَمْعِيَّةُ الَّت۪ى ف۪يهَا التَّسَانُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَحْر۪يكِ السَّكَنَاتِ وَالْجَمَاعَةُ الَّت۪ى ف۪يهَا التَّحَاسُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَسْك۪ينِ الْحَرَكَاتِ
73. Cemâatte vâhid‑i sahîh olmazsa; cem' ve zam, kesir darbı gibi küçültür. (Hâşiye)
74. Adem‑i kabûl, kabûl‑ü ademle iltibas olunur. Adem‑i kabûl; adem‑i delil-i sübût, onun delilidir. Kabûl‑ü adem, delil‑i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.
75. Îmânî mes'elelerde şübhe; bir delili, hattâ yüz delili atsa da, medlûle îrâs‑ı zarar edemez. Çünkü binler delil var.
76. Sevâd‑ı a'zama ittibâ' edilmeli. Ekseriyete ve sevâd‑ı a'zama dayandığı zaman, lâkayd Emevîlik, en nihâyet Ehl‑i Sünnet cemâatine girdi. Adedce ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihâyet az bir kısmı Râfizîliğe dayandı.
593
77. Hakta “ittifak”, ehakta “ihtilâf” olduğundan; bazen hak, ehaktan ehaktır‥ hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine “Hüve hakkun” demeli, “Hüve'l‑hakku” dememeli. Veyâhut “Hüve hasen” demeli, “Hüve'l‑hasen” dememeli…
78. Cennet olmazsa, Cehennem tâzib etmez.
79. Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'ân gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor. Nur, nâr göründüğü gibi; bazen şiddet‑i belâğat dahi, mübâlağa görünür.
80. Harâretteki merâtib, bürûdetin tahallülü iledir; hüsündeki derecât, kubhun tedâhülü iledir. Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir, lâzimedir, zarûriyedir; acz tahallül edemez, merâtib olamaz. Herşey ona nisbeten müsâvîdir.
81. Şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli, denizin sathında ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.
82. Hayat, cilve‑i Tevhiddendir; müntehâsı da vahdet kesbediyor.
83. İnsanlarda velî, Cuma’da dakika‑i icâbe, Ramazanda Leyle‑i Kadir, Esmâ‑i Hüsnâ’da İsm‑i A'zam, ömürde ecel mechûl kaldıkça; sâir efrâd dahi kıymetdâr kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihâyeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.
84. Dünyada ma'siyetin âkıbeti, ikàb‑ı uhrevîye delildir.
85. Rızk, hayat kadar Kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor; kader giydiriyor; inâyet besliyor. Hayat, muhassal‑ı mazbuttur, görünür; rızk, gayr‑ı muhassal, tedrîcî münteşirdir, düşündürür. Açlıktan ölmek yoktur. Zîra bedende şahm vesâire sûretinde iddihar olunan gıdâ bitmeden evvel ölüyor. Demek terk‑i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil…
594
86. Âkilü'l‑lahm vahşîlerin helâl rızıkları, hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem rû‑yi zemini temizliyorlar, hem rızıklarını buluyorlar.
87. Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa‥ ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra, birdirler. Yalnız birkaç sâniye ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve‑i zâikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, isrâfın en sefîhidir.
88. Lezâiz çağırdıkça, “sanki yedim” demeli. “Sanki yedim”i düstur yapan, “Sanki Yedim” nâmındaki bir mescidi yiyebilirdi; yemedi.
89. Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
90. Muvakkat lezzetten ziyâde, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoşgeldin demeli. Geçmiş lezâiz, “âh, vah” dedirtir. “Âh”, müstetir bir elemin tercümânıdır. Geçmiş âlâm, “oh” dedirtir. O “oh”, muzmer bir lezzet ve ni'metin muhbiridir.
91. Nisyan dahi bir ni'mettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkimi unutturur.
92. Derece‑i harâret gibi, her musîbette bir derece‑i ni'met vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece‑i ni'meti görüp, Allah’a şükretmeli. Yoksa, isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir; kalbdeki misâli, hayâli hakikate inkılâb eder; o da kalbi döver.
93. Her adam için, hey'et‑i ictimâiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kàmet‑i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetâvül edecek. Eğer kàmet‑i kıymetinden aşağı ise, tevâzu' ile tekavvüs edecek ve eğilecek; tâ o seviyede görsün ve görünsün.
İnsanda büyüklüğün mikyâsı; küçüklüktür, yani tevâzu'dur. Küçüklüğün mîzanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.
94. Zaîfin kavîye karşı izzet‑i nefsi, kavîde tekebbür olur; kavînin zaîfe karşı tevâzu'u, zaîfte tezellül olur.
595
Bir ulü'l‑emirin makamındaki ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir. Hânesindeki ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevâzu'dur.
Ferd, mütekellim‑i vahde olsa, müsâmahası ve fedâkârlığı amel‑i sâlihtir; mütekellim‑i maa'l-gayr olsa, hıyânettir, amel‑i tâlihtir. Bir şahıs, kendi nâmına hazm‑ı nefs eder, tefâhur edemez; millet nâmına tefâhur eder, hazm‑ı nefs edemez.
95. Tertib‑i mukaddemâtta tefvîz, tenbelliktir; terettüb‑ü neticede tevekküldür. Semere‑i sa'yine ve kısmetine rızâ kanâattir, meyl‑i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcûda iktifâ, dûn‑himmetliliktir.
96. Evâmir‑i Şer'iyeye karşı itâat ve isyan olduğu gibi, evâmir‑i tekvîniyeye karşı da itâat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfât ve mücâzâtın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfâtı zaferdir, atâletin mücâzâtı sefâlettir. Sa'yin sevâbı servettir. Sebatın mükâfâtı galebedir. Müsâvâtsız adâlet, adâlet değildir.
97. Temâsül tezâdın sebebidir. Tenâsüb tesânüdün esâsıdır. Sığar‑ı nefs tekebbürün menba'ıdır. Za'f gururun mâdenidir. Acz muhâlefetin menşe'idir. Merak ilmin hocasıdır.
98. Kudret‑i Fâtıra, ihtiyaç ile, hususan açlık ihtiyacıyla; başta insan, bütün hayvanatı gemlendirip, nizâma sokmuş. Hem âlemi herc ü mercden halâs edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek, terakkiyâtı te'min etmiştir.
99. Sıkıntı sefâhetin muallimidir. Ye's, dalâlet‑i fikrin; zulmet‑i kalb, rûh sıkıntısının menba'ıdır.
596
100. اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ بِالتَّهَوُّسِ ❋ تَرَجَّلَ النِّسَاءُ بِالتَّوَقُّحِ
Bir meclis‑i ihvâna, güzel bir karı girdikçe; riyâ, rekabet, hased damarı intibâh eder. Demek inkişaf‑ı nisvândan, medenî beşerde ahlâk‑ı seyyie inkişaf eder.
101. Beşerin şimdiki seyyiât‑âlûd hırçın rûhunda, mütebessim küçük cenazeler olan sûretlerin rolü ehemmiyetlidir.
102. Memnû' heykel; ya bir zulm‑ü mütehaccir, ya bir heves‑i mütecessim veya bir riyâ‑yı mütecessiddir.
103. İslâmiyetin müsellemâtını tamamen imtisal ettiği cihetle bihakkın dâire‑i dâhiline girmiş zâtta meylü't‑tevsî', meylü't‑tekemmüldür. Lâkaydlık ile hariçte sayılan zâtta meylü't‑tevsî', meylü't‑tahribdir. Fırtına ve zelzele zamanında; değil ictihâd kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak maslahattır. Lâübâlîler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle îkaz edilir.
104. Bîçâre hakikatler, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
105. Küremiz hayvana benziyor, âsâr‑ı hayat gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nev'i hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa, rûhu da vardır. Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrât ve cevâhir‑i ferdiye hükmüne geçse, o da bir hayvan‑ı zîşuûr olmayacak mıdır? Allah’ın böyle çok hayvanları var.
106. Şerîat ikidir:
Birincisi: Âlem‑i asğar olan insanın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfat‑ı kelâmdan gelen bildiğimiz şerîattır.
İkincisi: İnsan‑ı ekber olan âlemin harekât ve sekenâtını tanzim eden, sıfat‑ı irâdeden gelen şerîat‑ı kübrâ-yı fıtriyedir ki, bazen yanlış olarak “tabiat” tesmiye edilir. Melâike, bir ümmet‑i azîmedir ki; sıfat‑ı irâdeden gelen ve şerîat‑ı fıtriye denilen evâmir‑i tekvîniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.
597
107. اِذَا وَازَنْتَ بَيْنَ حَوَاسِّ حُوَيْنَةٍ خُرْدَب۪ينِيَّةٍ وَحَوَاسِّ الْاِنْسَانِ تَرٰى سِرًّا عَج۪يبًا اِنَّ الْاِنْسَانَ كَصُورَةِ﴿يٰسٓ﴾كُتِبَ ف۪يهَا سُورَةُ﴿يٰسٓ﴾
108. Maddiyûnluk manevî tâundur ki, beşere şu müdhiş sıtmayı tutturdu, gadab‑ı İlâhî’ye çarptırdı. Telkin ve tenkid kàbiliyeti tevessü' ettikçe, o tâun da tevessü' eder.
109. En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı; işsiz adamdır. Zîra atâlet, ademin biraderzâdesidir. Sa'y, vücûdun hayatı ve hayatın yakazasıdır.
110. Ribânın kab ve kapıları olan bankaların nef'i, beşerin fenâsı olan gâvurlara ve onların en zâlimlerine ve bunların en sefîhlerinedir. Âlem‑i İslâma zarar‑ı mutlaktır. Mutlak beşerin refahı nazara alınmaz. Zîra gâvur, harbî ve mütecâviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir.
111. Cuma’da hutbe; zarûriyât ve müsellemâtı tezkîrdir, nazariyâtı ta'lim değildir. İbare‑i Arabiye daha ulvî ihtar eder. Hadîs ile Âyet muvâzene edilse görünür ki; beşerin en belîği dahi, Âyetin belâğatına yetişemez, ona benzemez.
Said Nursî
598
Hutbe‑i Şâmiye’nin İkinci Zeyli’nin İkinci Kısmı
Sûre‑i İhlâs’ın Bir Remzi
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ
﴿قُلْ هُوَ﴾ – ıtlâk ile ta'yini; tevhid‑i şühûda işârettir. اَيْ : لَا مَشْهُودَ بِنَظَرِ الْحَق۪يقَةِ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ﴾ – Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. اَيْ : لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾– Tevhid‑i Rubûbiyete remizdir. اَيْ : لَا خَالِقَ وَلَا رَبَّ اِلَّا هُوَ
Ve tevhid‑i Ceberûta telvihtir. اَيْ : لَا قَيُّومَ وَلَا غَنِيَّ عَلَى الْاِطْلَاقِ اِلَّا هُوَ
599
﴿لَمْ يَلِدْ﴾ – Tevhid‑i Celâle telmihtir. Şirkin envâ'ını reddeder. Yani tağayyür veya tecezzî veya tenâsül eden, ilâh olamaz. Ukùl‑ü aşere veya melâike veya İsâ veya Üzeyr’in velediyetini da'vâ eden şirkleri reddeder.
﴿وَلَمْ يُولَدْ﴾ – İsbât‑ı ezeliyet ile tevhiddir. Esbâb‑perest, nücûm‑perest, sanem‑perest, tabiat‑perestin şirkini reddeder. Yani hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid olan ilâh olamaz.
﴿وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ﴾ – câmi' bir tevhiddir. Yani zâtında, sıfâtında, ef'âlinde nazîri, şerîki, şebîhi yoktur. ﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ﴾ Şu sûre, bütün envâ'‑ı şirki reddeder. Ve yedi merâtib‑i tevhidi tazammun eden altı cümlesi mütenâticedir. Her biri ötekinin hem neticesi, hem bürhânıdır.
Kâinâtın bütün zerrâtı birer lisân‑ı zâkir-i tevhid olarak zikrediyor
Muvahhid‑i ekber ve tevhidin bürhân‑ı muazzamı olan kâinât, değil yalnız erkân ve âzâsı belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân‑ı zâkir-i tevhid olarak bu büyük bürhânın sadâ‑yı bülendine iştirâk ederek hep birden لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diye mevlevîvâri zikrediyorlar.
600
Tevhidin bürhân‑ı nâtıkı olan Kur'ân’ın sînesine kulağını yapıştırırsan işiteceksin ki, kalbinde derinden derine gayet ulvî, nihâyet derecede ciddi, gayet samîmî, nihâyet derecede mûnis ve mukni' ve bürhân ile mücehhez bir sadâ‑yı semâvî işiteceksin ki: ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ zikrini tekrar ediyor.
Evet şu bürhân‑ı münevverin altı ciheti de şeffâftır. Üstünde sikke‑i i'câz, içinde nur‑u hidayet, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak; solunda vicdânı istişhâd; önünde hayır, hedefinde saâdet‑i dâreyn, nokta‑i istinâdı vahy‑i mahzdır, Vehmin ne haddi var, girebilsin!
İrâde, zihin, his, latîfe‑i Rabbâniye; her birinin bir gâyâtü'l-gâyâtı var
Vicdânın anâsır‑ı erbaası ve rûhun dört havâssı olan irâde, zihin, his, latîfe‑i Rabbâniye, her birinin bir gâyâtü'l‑gâyâtı var: İrâdenin ibâdetullâhtır. Zihnin mârifetullâhtır. Hissin muhabbetullâhtır. Latîfenin müşâhedetullâhtır. Takvâ denilen ibâdet‑i kâmile, dördünü tazammun eder. Şerîat şunları hem tenmiye, hem tehzîb, hem bu gâyâtü'l‑gâyâta sevkeder.
601
İslâmiyet vesâit ve esbâbı, müessir‑i hakîki olarak kabûl etmez
Eğer icâddaki vâsıta hakîki olsaydı ve hakîki te'sir verilseydi; hem bir şuûr‑u küllî verilmek lâzım idi, hem de bizzarûre eserde ittikan‑ı kemâl-i san'at muhtelif olacaktı. Hâlbuki en âdiden en àlîye, en küçükten en büyüğe ittikan; derece‑i kemâlde, mâhiyetin kàmeti nisbetindedir. Demek Müessir‑i Hakîkiden bazı karîb, bazı baîd, kısmen vâsıtasız, kısmen vâsıta ile, kısmen vesâit ile değildir. İnsanın ihtiyarî eserindeki adem‑i kemâl; cebri nefy, ihtiyarı isbât eder.
Cây‑i dikkattir ki: Cüz'î bir ihtiyarın tavassutu ile eser‑i akıl bir insan şehri, intizamca semere‑i vahiy bir arı kovanındaki cemâate yetişmez. Ve arıların meşher‑i san'atı bir petek hüceyrât şehri; bir nar ve (cilnar) gülnardan intizamca geridir. Demek kâinâttaki câzibe‑i umumiye hangi kalemden akmışsa, cüz'‑i lâyetecezzâdaki küçücük câzibeler o kalemin noktalarıdır.
İslâmiyet der:لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ . Hem vesâit ve esbâbı, müessir‑i hakîki olarak kabûl etmez. Vâsıtaya mânâ‑yı harfî nazarıyla bakar. Akîde‑i tevhid ve vazife‑i teslîm ve tefvîz öyle ister. Tahrif sebebiyle şimdiki Hıristiyanlık esbâb ve vesâiti müessir bilir, mânâ‑yı ismî nazarıyla bakar. Akîde‑i velediyet ve fikr‑i ruhbaniyet öyle ister, öyle sevk eder. Onlar azîzlerine mânâ‑yı ismiyle birer menba'‑ı feyz ve – güneşin ziyâsından bir fikre göre istihâle etmiş lambanın nuru gibi – birer mâden‑i nur nazarıyla bakıyorlar. Biz ise evliyâya mânâ‑yı harfiyle, yani âyine güneşin ziyâsını neşrettiği gibi birer ma'kes‑i tecellî nazarıyla bakıyoruz. (Hâşiye) Bu sırdandır ki bizde sülûk tevâzu'dan başlar, mahviyetten geçer, Fenâ fillâh makamını görür. Gayr‑ı mütenâhî makàmâtta sülûke başlar. Ene ve nefs‑i emmâre kibriyle, gururuyla söner. Hakîki Hıristiyanlık değil, belki tahrif ve felsefe ile sarsılmış Hıristiyanda, ene levâzımatıyla kuvvetleşir. Enesi kuvvetli, müteşahhıs, rütbeli, makam sâhibi bir adam Hıristiyan olsa mütesallib olur. Fakat Müslüman olsa lâkayd olur.
602
Fa'âliyetteki şedîd ve mütenevvi' lezzet
Kuvveden fiile geçmek olan fa'âliyetteki şedîd ve mütenevvi' lezzet, tağayyür‑ü âlemin mâyesi ve kanun‑u tekâmülün nüvesidir. Zindândan bostana çıkmak, dâneden sünbüle geçmek ayn‑ı lezzettir. Fa'âliyet istihâleyi tazammun etse, lezzet tezâyüd ederek taşar. Vazifedeki külfeti taşıttıran o tattır. Zîşuûra nisbeten gayetteki kemâl, ne kadar câzibedârsa, “Lâ müdrike”ye nisbeten nefs‑i fa'âliyet öyle de câzibedârdır, sa'ye sevkeder. Bu sırdandır ki: Rahat zahmettir, zahmet rahattır.
Hırs ile acûliyet, sebeb‑i haybettir
Hırs ile acûliyet, sebeb‑i haybettir. Zîra müretteb basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbik‑i hareket etmediğinden harîs muvaffak olamaz. Olsa da tertib‑i ca'lîsi bir basamak kadar seyr‑i fıtrîden kısa olduğundan ye'se düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır. Allah kalbin bâtınını îmân ve mârifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zâhirini, sâir şeylere müheyyâ etmiştir. Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksûdunun aksiyle mücâzât eder.
603
Hırs cihetiyle siyaset efkârını, İslâmiyet akàidinin yerlerine kadar îsâl eden herifler şân ve şeref değil, belki şeyn ü şenâate mazhar oldular. Nefsânî aşklardaki felâketler, haybetler bu sırdandır. O çeşit âşıkların bütün dîvânları birer feryâd‑ı mâtemdir.
Gece kalben nevmi merak edersin, bakiyesini de kaçırıp uyanık kalırsın.
İki dilenci: Biri musırr‑ı muhteris, biri müstağnî‑i muhteriz. İkincisine vermeyi daha ziyâde arzu etmekliğin, şu geniş kanunun bir nümûnesidir.
En müdhiş maraz ve musîbetimiz tenkiddir
En müdhiş maraz ve musîbetimiz, cerbeze ve gurura istinâd eden tenkiddir. Tenkidi eğer insaf işletirse, hakikati rendeçler. Eğer gurur istihdam etse tahrib eder, parçalar. O müdhişin en müdhişidir ki, akàid‑i îmâniyeye ve mesâil‑i diniyeye girse. Zîra îmân hem tasdik, hem iz'ân, hem iltizam, hem teslîm, hem manevî imtisaldir. Şu tenkid; imtisali, iltizamı, iz'ânı kırar. Tasdikte de bî‑taraf kalır. Şu zaman‑ı tereddüd ve evhâmda, iz'ân ve iltizamı tenmiye ve takviye eden nurânî sıcak kalblerden çıkan müsbet efkârı ve müşevvik beyânâtı, hüsn‑ü zan ile temâşâ etmek gerektir. “Bî‑tarafâne muhâkeme” dedikleri şey, muvakkat bir dinsizliktir. Yeniden mühtedî ve müşteri olan yapar.
604
Hakikat‑bîn göz aldanmaz
وَالَّذ۪ى عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ الْمُعْجِزَ اِنَّ نَظَرَ الْبَش۪يرِ النَّذ۪يرِ وَبَص۪يرَتَهُ النَّقَّادَةَ اَدَقُّ وَاَجَلَّ وَاَجْلٰى وَاَنْفَذُ مِنْ اَنْ يَلْتَبِسَ اَوْ تَشْتَبِهَ عَلَيْهِ الْحَق۪يقَةُ بِالْخَيَالِ وَ اِنَّ مَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰى وَاَنْزَهُ وَاَرْفَعُ مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ اَوْ يُغَالِطَ عَلَى النَّاسِ
Zîra hakikat‑bîn göz aldanmaz; hak‑perest kalb aldatmaz.
Gıybetin Derece‑i Şenâati
Kur'ân der: ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ Altı kelime ile, altı derece şiddetle gıybeti takbih ediyor. Yani, hemze ile der:
(1) Aklına bak, böyle şeye cevâz verir mi?
(2) Müstakîm aklın yoksa kalbine bak! Böyle şeye muhabbet eder mi?
(3) Selîm kalbin yoksa vicdânına bak, böyle dişinle kendi etini parçalamak gibi hayat‑ı ictimâiyeyi bozmaya rızâ gösterir mi?
(4) Vicdân‑ı ictimâiyen olmazsa insaniyetine bak, böyle canavarvâri iftirasa iştihâ gösterir mi?
(5) Ma'nen insaniyetin olmazsa, rikkat‑i cinsiye ve karâbet‑i rahmiyene bak! Böyle kendi belini kıracak harekete meyleder mi?
(6) Rikkat‑i cinsiyen olmazsa hiç sağlam tabiatın yok mu ki, ölüyü dişlerinle parçalıyorsun.
Demek akıl, kalb, vicdân, insaniyet, rikkat‑i cinsiye, tabiat, şerîat nazarında gıybet merduttur, matrûddur.