Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
551

Üçüncü Kelime: “Sıdk”, İslâmiyetin Üssü'l‑Esâsıdır

Üçüncü Kelime ki; bütün hayatımdaki tahkîkatımla ve hayat‑ı ictimâiyenin çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiş ki: Sıdk, İslâmiyet’in üssü'l‑esâsıdır ve ulvî seciyelerinin râbıtasıdır ve hissiyat‑ı ulviyesinin mizâcıdır. Öyle ise, hayat‑ı ictimâiyemizin esâsı olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihyâ edip onunla manevî hastalıklarımızı tedâvi etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyet’in hayat‑ı ictimâiyesinde ukde‑i hayatiyesidir. Riyâkârlık, fiilî bir nev'i yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu', alçakça bir yalancılıktır. Nifâk ve münâfıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni'‑i Zülcelâl’in kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün envâ'ıyla kizbdir, yalancılıktır. Îmân sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binâen kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesâfe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nâr ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Hâlbuki, gaddâr siyaset ve zâlim propaganda birbirini karıştırmış, beşerin kemâlâtını da karıştırmış. (Hâşiye)
552
Bu sıdk ve kizb, küfür ve îmân kadar birbirinden uzak. Asr‑ı Saâdet’te sıdk vâsıtasıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın a'lâ‑yı illiyîne çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakàik‑ı îmâniye ve hakàik‑ı kâinât hazinesi açılması sırrıyla, ictimâiyat‑ı beşeriye çarşısında sıdk en revâclı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir metâ' hükmüne geçmiş.
Ve kizb vâsıtasıyla Müseylime‑i Kezzâb’ın emsâli, esfel‑i sâfilîne sukùt etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyât ve hurâfâtın anahtarı olduğunu o inkılâb‑ı azîm gösterdiğinden, kâinât çarşısında en fenâ, en pis bir mal olup, o malı satın almak değil; herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalana, elbette o inkılâb‑ı azîmin saff‑ı evveli olan ve fıtratlarında en revâclı ve medâr‑ı iftihar şeyleri almak ve en kıymetli ve revâclı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan sahâbeler; elbette şüphesiz bilerek ellerini yalana uzatmazlar. Kizb ile kendilerini mülevves etmezler. Müseylime‑i Kezzâb’a kendilerini benzetemezler. Belki bütün kuvvetleriyle ve meyl‑i fıtrîleriyle en revâclı mal ve en kıymetdâr metâ' ve hakikatlerin anahtarı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın a'lâ‑yı illiyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa müşteri olup, mümkün olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından, ilm‑i hadîsçe ve ulemâ‑i şerîat içinde bir kaide‑i mukarrere olan Sahâbeler, dâima doğru söylerler. Onlardaki rivâyet tezkiyeye muhtaç değil. Peygamber’den (A.S.M.) rivâyet ettikleri hadîsler, bütün sahîhtir.” diye ehl‑i şerîat ve ehl‑i hadîsin ittifakına kat'î hüccet, bu mezkûr hakikattir.
553
İşte Asr‑ı Saâdet’teki inkılâb‑ı azîm, sıdk ile kizb, îmân ile küfür kadar birbirinden uzak iken zaman geçtikçe gele gele birbirine yakınlaştı. Ve siyaset propagandası bazen yalana ziyâde revâc verdi. Fenâlık ve yalancılık bir derece meydân aldı. İşte bu hakikat içindir ki, sahâbelere kimse yetişemez. Yirmiyedinci Söz”ün zeyli olan sahâbeler hakkındaki risaleye havâle edip kısa kesiyoruz.
Ey bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim ve kırk‑elli sene sonra Âlem‑i İslâm mescid‑i kebîrindeki dörtyüz milyon ehl‑i îmân olan ihvânımız! Necât yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü'l‑Vüskà sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur.
Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zarûret için bazı âlim muvakkat fetvâsı vermişler. Bu zamanda o fetvâ verilmez. Çünkü, o kadar sû‑i isti'mâl edilmiş ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.
554
Meselâ: Seferde namazı kasretmenin sebebi, meşakkattir. Fakat illet olamaz. Çünkü, muayyen bir haddi yok. Sû‑i isti'mâle düşebilir. Belki illet, yalnız sefer olabilir. Aynen öyle de, maslahat dahi yalan söylemeğe illet olamaz. Çünkü muayyen bir haddi yok, sû‑i isti'mâle müsâid bir bataklıktır. Hükm‑ü fetvâ ona bina edilmez. Öyle ise اِمَّا الصِّدْقُ وَ اِمَّا السُّكُوتُ Yani yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.
İşte şimdi beşerin ortadaki dehşetli yalancılığıyla ve tezviratlarıyla emniyet‑i umumiyenin ve rû‑yi zemin âsâyişlerinin zîr ü zeber olması kizble ve maslahatın sû‑i isti'mâli ile olmasından, elbette o üçüncü yolu kapatmağa beşeri mecbur ediyor ve kat'î emir veriyor. Yoksa bu yarım asırda gördükleri umumî harbler ve dehşetli inkılâblar ve sukùtlar ve tahribâtlar, başlarına bir kıyâmeti koparacak.
Evet her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazen zarar verse sükût etmek yoksa yalana hiç fetvâ yok. Her söylediğin hak olmalı, fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yok. Çünkü hàlis olmazsa sû‑i te'sir eder; hak, haksızlıkta sarfolur.

Dördüncü Kelime: “Muhabbet”e En Lâyık Şey Muhabbettir; Ve Husûmete En Lâyık Sıfat Husûmettir

Dördüncü Kelime: Bütün hayatımda, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkîkatların bana verdiği netice şudur ki:
Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husûmete en lâyık sıfat husûmettir.
Yani; hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi te'min eden ve saâdete sevkeden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyâde sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adâvet, herşeyden ziyâde nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır. Bu hakikat Risale‑i Nurun Yirmiikinci Mektûb”unda izâhıyla beyân edildiğinden burada kısa bir işâret ediyoruz. Şöyle ki:
555
Husûmet ve adâvetin vakti bitti. İki Harb‑i Umumî adâvetin ne kadar fenâ ve tahrib edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezâhür etti. Öyle ise, düşmanlarımızın seyyiâtı, tecâvüz olmamak şartıyla adâvetinizi celbetmesin. Cehennem ve azâb‑ı İlâhî kâfîdir onlara
Bazen insanın gururu ve nefis‑perestliği, şuûrsuz olarak ehl‑i îmâna karşı haksız olarak adâvet eder; kendini haklı zanneder. Hâlbuki, bu husûmet ve adâvetle, ehl‑i îmâna karşı muhabbete vesile olan îmân, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbâbı istihfaf etmektir, kıymetlerini tenzîl etmektir.
Adâvetin ehemmiyetsiz esbâblarını, muhabbetin dağ gibi sebeblerine tercih etmek gibi bir dîvâneliktir.
Mâdem muhabbet adâvete zıttır. Ziyâ ve zulmet gibi, hakîki ictimâ' edemezler. Hangisinin esbâbı gâlib ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatiyle olmayacak. Meselâ: Muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımağa inkılâb eder. Ehl‑i îmâna karşı vaziyet budur. Yâhut adâvet hakikatiyle kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mümâşât ve karışmamak, zâhiren dost olmak sûretine döner. Bu ise tecâvüz etmeyen ehl‑i dalâlete karşı olabilir. Evet muhabbetin sebebleri; îmân, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nurânî, kuvvetli zincirler ve manevî kal'alardır. Adâvetin sebebleri, ehl‑i îmâna karşı küçük taşlar gibi bir kısım hususî sebeblerdir. Öyle ise bir müslümana hakîki adâvet eden, o dağ gibi muhabbet esbâblarını istihfaf etmek hükmünde büyük bir hatâdır.
Elhâsıl: Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslâmiyet’in mizâcıdır, râbıtasıdır. Ehl‑i adâvet, mizâcı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister, bir şey arıyor ki onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şey, ağlamasına bahâne olur. Hem insafsız, bedbîn bir adama benzer ki, sû‑i zan mümkün oldukça hüsn‑ü zan etmez. Bir seyyie ile on haseneyi örter. Bu ise, seciye‑i İslâmiye olan insaf ve hüsn‑ü zan bunu reddeder.

Beşinci Kelime: Şu Zamanda “ Bir Adamın Bir Günahı, Bir Kalmıyor ”

Beşinci Kelime: Meşveret‑i Şer'iyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazen büyür, sirâyet eder, yüz olur. Bir tek hasene bazen bir kalmıyor. Belki bazen binler dereceye terakkî ediyor. Bunun sırr‑ı hikmeti şudur:
556
Hürriyet‑i Şer'iye ile meşveret‑i meşrûa, hakîki milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakîki milliyetimizin esâsı, rûhu ise İslâmiyettir. Ve Hilâfet‑i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'ası hükmünde Arab ve Türk hakîki iki kardeş, o kal'a‑i kudsiyenin nöbetdarlarıdırlar.
İşte, bu kudsî milliyetin râbıtasıyla, umum Ehl‑i İslâm bir tek aşîret hükmüne geçiyor. Aşîretin efrâdı gibi İslâm tâifeleri de, birbirine uhuvvet‑i İslâmiye ile murtabıt ve alâkadar olur. Birbirine ma'nen, (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güyâ bütün İslâm tâifeleri bir silsile‑i nurâniye ile birbirine bağlıdır.
Nasıl ki; bir aşîretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşîretin bütün efrâdı, o aşîretin düşmanı olan başka aşîretin nazarında müttehem olur. Güyâ her bir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşîret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşîretin bir ferdi, o aşîretin mâhiyetine temâs eden medâr‑ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşîretin bütün efrâdı onunla iftihar eder. Güyâ her bir adam, aşîrette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk‑elli sene sonra seyyie, fenâlık; işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfûs‑u İslâmiye’nin hukuklarına tecâvüz olur. Kırk‑elli sene sonra çok misâlleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşler ve kırk‑elli sene sonra Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvân‑ı Müslimîn! Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok, onun için mâzûruz.” diye böyle özür beyân etmeyiniz. Bu özrünüz kabûl değil. Tenbelliğiniz ve Neme lâzım deyip çalışmamanız ve ittihâd‑ı İslâm ile, milliyet‑i hakîkiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.
557
İşte seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene, yani İslâmiyetin kudsiyetine temâs eden iyilik yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl‑i îmâna ma'nen fâide verebilir. Hayat‑ı maneviye ve maddiyesinin râbıtasına kuvvet verebilir. Onun için Neme lâzım deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil!‥
Ey bu câmideki kardeşlerim ve kırk‑elli sene sonraki Âlem‑i İslâm mescid‑i kebîrindeki ihvânlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı da'vâ ediyoruz. Yani, Kürd gibi küçük tâifelerin menfaati ve saâdet‑i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam tâife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve fütûrunuz ile biz bîçâre küçük kardeşleriniz olan İslâm tâifeleri zarar görüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibâha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm tâifelerinin üstadlarımız ve imâmlarımız ve İslâmiyetin mücâhidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler.
Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk‑elli sene sonra, Arab tâifeleri, Cemâhîr‑i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvî bir vaziyete girmeye; esârette kalan Hâkimiyet‑i İslâmiye’yi eski zaman gibi küre‑i arzın nısfında, belki ekserîsinde, te'sisine muvaffak olmanızı Rahmet‑i İlâhiye’den kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyâmet çabuk kopmazsa, inşâallâh nesl‑i âtî görecek.
Sakın kardeşlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigâl için himmetinizi tahrîk ediyorum. Hâşâ! Hakikat‑i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkındedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin. Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, hey'et‑i ictimâiye-i İslâmiye’yi, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika sûretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yâhut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecâvüz etse, makinenin mihânikiyeti bozulur. Onun için İttihâd‑ı İslâm’ın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.
558
Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyân ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymetdâr malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir fiat verdiler.
Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat‑ı ictimâiyeye temâs eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar, terakkîlerine medâr ettiler. Ve onun fiatı olarak bize verdikleri, sefîhâne ahlâk‑ı seyyieleridir, sefîhâne seciyeleridir.
Meselâ, bizden aldıkları seciye‑i milliye ile, bir adam onlarda der: Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat‑ı bâkiyem var.” İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyâtlarında en metîn esâs da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din‑i haktan ve îmân hakikatlerinden çıkar. O bizim, ehl‑i îmânın malıdır. Hâlbuki, ecnebîlerden içimize giren pis ve fenâ seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: Ben susuzluktan ölsem, yağmur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saâdeti, dünya istediği gibi bozulsun.” İşte bu ahmakàne kelime dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor. Hem o ecnebîlerin bizden aldıkları fikr‑i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebîlerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber herkes nefsî, nefsî demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle menfaat‑i şahsiyesini düşünmekle bin adam, bir adam hükmüne sukùt eder.
مَنْ كَانَ هِمَّتُهُ نَفْسَهُ فَلَيْسَ مِنَ الْاِنْسَانِ لِاَنَّهُ مَدَنِيٌّ بِالطَّبْعِ
559
Yani: Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil Çünkü insanın fıtratı medenîdir. Ebnâ‑yı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat‑ı ictimâiye ile hayat‑ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ, bir ekmeği yese, kaç ellere muhtaç ve ona mukâbil o elleri ma'nen öptüğünü ve giydiği libâsla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyâs ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından ebnâ‑yı cinsiyle fıtraten alâkadar olduğundan ve onlara manevî bir fiat vermeye mecbur bulunduğundan fıtratıyla medeniyet‑perverdir. Menfaat‑i şahsiyesine hasr‑ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masûm olmayan cânî bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, hakîki özrü olsa, o müstesnâ!

Altıncı Kelime: “Meşveret‑i Şer'iye”

Altıncı Kelime: Müslümanların hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’deki saâdetlerinin anahtarı meşveret‑i şer'iyedir. ﴿وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ âyet‑i kerîmesi, şûrâyı esâs olarak emrediyor. Evet nasıl ki, nev'‑i beşerdeki telâhuk‑u efkâr ünvânı altında, asırlar ve zamanların tarih vâsıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyâtı ve fünûnunun esâsı olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ‑yı hakîkiyeyi yapmamasıdır.
Asya kıt'asının ve istikbâlinin keşşâfı ve miftâhı, şûrâdır. Yani, nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; tâifeler, kıt'alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki; üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdâdların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak; meşveret‑i Şer'iye ile şehâmet ve şefkat‑i îmâniyeden tevellüd eden hürriyet‑i Şer'iyedir ki, o hürriyet‑i şer'iye, âdâb‑ı Şer'iye ile süslenip, garb medeniyet‑i sefîhânesindeki seyyiâtı atmaktır. Îmândan gelen hürriyet‑i Şer'iye, iki esâsı emreder:
560
اَنْ لَا يُذَلِّلَ وَلَا يَتَذَلَّلَ مَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّٰهِ لَا يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ
لَا يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ
نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ
Yani: Îmân bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdâd ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zâlimlere tezellül etmemek Allah’a hakîki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi Allah’tan başka kendinize Rab yapmayınız! Yani, Allah’ı tanımayan; herşeye, herkese nisbetine göre bir rubûbiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet, hürriyet‑i Şer'iye; Cenâb‑ı Hakk’ın Rahmân, Rahîm tecellîsiyle bir ihsânıdır ve îmânın bir hàssasıdır.
فَلْيَحْيَا الصِّدْقُ وَ لَا عَاشَ الْيَأْسُ فَلْتَدُمِ الْمُحَبَّةُ وَلْتَقْوَى الشُّورٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى
Yaşasın sıdk! Ölsün ye's! Muhabbet devam etsin! Şûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ ve hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet hüdâya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmîn
Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya’nın, hususan İslâmiyet’in hayatı ve terakkîsi nasıl o şûrâ ile olabilir?
561
Elcevab: Nur’un Yirmibirinci Lem'a‑i İhlâsında izâh edildiği gibi; haklı şûrâ ihlâs ve tesânüdü netice verdiğinden, üç elif, yüzonbir olduğu gibi, ihlâs ve tesânüd‑ü hakîki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakîki ihlâs ve tesânüd ve meşveretin sırrı ile, bin adam kadar gördüklerini çok vukûât‑ı tarihiye bize haber veriyor. Mâdem beşerin ihtiyacâtı hadsiz ve düşmanları nihâyetsiz ve kuvveti ve sermâyesi pek cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribâtçı, muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihâyetsiz hâcetlere karşı, îmândan gelen nokta‑i istinâd ve o nokta‑i istimdâd ile beraber hayat‑ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat‑ı ictimâiyesi de yine îmânın hakàikından gelen şûrâ‑yı şer'î ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin te'minine yol açar.
562

Arabî Hutbe‑i Şâmiye’nin Zeyli’nin Kısa Bir Tercümesi

Hutbe‑i Şâmiye’nin Arabî Zeylinde, gayet latîf bir temsîl ile îmândan gelen manevî ve kırılmaz bir kahramanlık gösteriyor. Bu mes'elemiz münâsebetiyle bir hülâsasını beyân ediyoruz:
Hürriyetin başında Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât‑ı Şarkıye nâmına ben de refâkat ettim. Şimendiferimizde iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübâhase oldu. Benden suâl ettiler ki: Hamiyet‑i diniye mi, yoksa hamiyet‑i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?”
O zaman dedim:
Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. İtibarî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve rûhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet‑i diniye, avâm ve hàvâssa şâmil oluyor. Hamiyet‑i milliye, yüzden birisine, yani menâfi'‑i şahsiyesini millete fedâ edene hàs kalır. Öyle ise, hukuk‑u umumiye içinde hamiyet‑i diniye esâs olmalı. Hamiyet‑i milliye, ona hàdim ve kuvvet ve kal'ası olmalı. Hususan, biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim, hiss‑i dinîdir. Kader‑i Ezelî ekser Enbiyâyı şarkta göndermesi işâret ediyor ki; yalnız hiss‑i dinî şark’ı uyandırır, terakkîye sevkeder. Asr‑ı Saâdet ve Tâbiîn, bunun bir bürhân‑ı kat'îsidir.
Ey bu hamiyet‑i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyâde ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran, bu şimendifer denilen medrese‑i seyyârede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamanın şimendiferinde istikbâl tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:
563
Hamiyet‑i diniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kàbil‑i tefrik olamaz bir hâle gelmiş. Hamiyet‑i İslâmiye, en kuvvetli ve metîn ve Arştan gelmiş bir zincir‑i nurânîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l‑vüskàdır. Tahrib edilmez, mağlûb olmaz bir kudsî kal'adır.” dediğim vakit, o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler: Delilin nedir? Bu büyük da'vâya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım Delil nedir?”
Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
İşte bu çocuk lisân‑ı hâliyle suâlimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masûm çocuk bu seyyâr medresemizde üstadımız olsun. İşte lisân‑ı hâli bu gelecek hakikati der:
Bakınız bu dâbbetü'l‑arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada, geçeceği yolda bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dâbbetü'l‑arz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor. Bana rast gelenlerin vay hâline dediği hâlde o masûm yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hàrika bir cesâret ve kahramanlıkla beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dâbbetü'l‑arzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: Ey şimendifer! Sen ra'd ve gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın!”
Sebat ve metânetinin lisân‑ı hâliyle güyâ der: Ey şimendifer! Sen bir nizâmın esirisin. Senin gem’in, senin dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecâvüz etmen haddin değil. Beni istibdâdın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle yolundan geç!”
İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masûm çocuğun yerinde Rüstem‑i İranî ve Herkül‑ü Yunanî o acîb kahramanlıklarıyla beraber tayy‑ı zaman ederek, o çocuk yerinde burada bulunduklarını farzediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir i'tikàdları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu hâlde birden çıkan şimendiferin, dehşetli tehdid hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!‥ O hàrika cesâretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız, nasıl bu dâbbetü'l‑arzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesâretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına i'tikàd etmedikleri için mutî' bir merkeb zannetmiyorlar. Belki gayet müdhiş, parçalayıcı, vagon cesâmetinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nev'i arslan tevehhüm ederler.
564
Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa, o iki kahramandan ziyâde cesâret ve hürriyet veren ve çok mertebe onların fevkınde bir emniyet ve korkmamak hâletini veren; o masûmun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan i'tikàdı ve itmi'nânı ve îmânıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdânlarını vehme esir eden, onların onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan câhilâne i'tikàdsızlıklarıdır.
Bu temsîlde, o masûm çocuğun îmânından gelen kahramanlık gibi, bin senede İslâm tâifelerinin birkaç aşîretinin (Türk ve Türkleşmiş milletin) kalbinde yerleşen îmân ve i'tikàd cihetiyle, rû‑yi zeminde yüz mislinden ziyâde devletlere, milletlere karşı îmânından gelen bir kahramanlıkla, İslâmiyet ve kemâlât‑ı maneviyenin bayrağını Asya ve Afrika’da ve yarı Avrupa’da gezdiren ve Ölsem şehîdim, öldürsem gâziyim.” deyip ölümü gülerek karşılamakla beraber, dünyadaki müteselsil düşman hâdisâtlara karşı da, hattâ mikroptan kuyruklu yıldızlara kadar beşerin küllî isti'dâdına karşı düşmanlık vaziyetini alan o dehşetli şimendiferlerin tehdidlerine karşı, îmânın kahramanlığıyla mukàbele edip korkmayan; kazâ ve kader‑i İlâhiye’ye karşı îmânın teslîmiyetiyle korkmak, dehşet almak yerinde, hikmet ve ibret ve bir nev'i saâdet‑i dünyeviyeyi kazanan başta Türk ve Arab tâifeleri ve bütün Müslüman kabileleri, o masûm çocuk gibi fevkalâde bir manevî kahramanlık gösterdikleri gösteriyor ki: İstikbâlin hâkim‑i mutlak’ı, âhirette olduğu gibi dünyada da İslâmiyet milliyetidir.
565
O iki temsîlde, o iki acîb kahramanın pek acîb korku ve telâşlarına ve elemlerine sebeb, onların adem‑i i'tikàdları ve cehâletleri ve dalâletleri olduğu gibi, Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerle isbât ettiği bir hakikati ki, bu Risalenin mukaddimesinde bir‑iki misâli söylenmiş. Mes'ele şudur ki:
Küfür ve dalâlet, bütün kâinâtı ehl‑i dalâlete binler müdhiş düşmanlar tâifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesâdüf, sağır tabiat elleriyle, manzûme‑i şemsiyeden tut, kalbdeki verem mikroplarına kadar binler tâife düşmanlar, bîçâre beşere hücum ettiklerini ve insanın câmi' mâhiyeti ve küllî isti'dâdâtı ve hadsiz ihtiyacâtı ve nihâyetsiz arzularına karşı mütemâdiyen korku, elem, dehşet ve telâş vermesiyle küfür ve dalâlet bir Cehennem zakkumu olduğunu ve bu dünyada da sâhibini bir Cehennem içine koyduğunu din ve îmândan hariç binler fen ve terakkiyât‑ı beşeriye, o Rüstem ve Herkül’ün kahramanlıkları gibi beş para fayda vermediğini yalnız ibtal‑i his nev'inden muvakkaten o elîm korkuları hissetmemek için sefâhet ve sarhoşlukla şırınga ediyor.
İşte îmân ve küfrün muvâzenesi, Âhirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verdiği gibi; dünyada da îmân bir manevî Cennet’i te'min ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini ve küfür, dünyada dahi bir manevî Cehennem ve hakîki saâdet‑i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir i'dâm‑ı ebedî mâhiyetine getirmesini, kat'î ve his ve şühûda istinâd eden Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerine havâle edip kısa kesiyoruz.
Bu temsîlin hakikatini görmek isterseniz başınızı kaldırınız, bu kâinâta bakınız! Ne kadar şimendifer misillû balon, otomobil, tayyare, berriye ve bahriye gemiler Karada, denizde, havada Kudret‑i Ezeliyenin nizâm ve hikmetle halkettiği yıldızların kürelerine ve kâinât ecrâmına ve hâdisâtın silsilelerine ve müteselsil vâkıâtlarına bakınız.
566
Hem âlem‑i şehâdette ve cismânî kâinâtta bunların vücûdu gibi, âlem‑i rûhâni ve maneviyatta Kudret‑i Ezeliyenin daha acîb müteselsil nazîreleri var olduğunu aklı bulunan tasdik eder, gözü bulunan çoğunu görebilir. İşte kâinât içinde maddî ve manevî bütün bu silsileler, îmânsız ehl‑i dalâlete hücum ediyor, tehdid ediyor, korku veriyor, kuvve‑i maneviyesini zîr ü zeber ediyor. Ehl‑i îmâna, değil tehdid ve korkutmak; belki sevinç ve saâdet, ünsiyet ve ümîd ve kuvvet veriyor. Çünkü ehl‑i îmân, îmânla görüyor ki, o hadsiz silsileleri, maddî ve manevî şimendiferleri, seyyâr kâinâtları mükemmel intizam ve hikmet dâiresinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni'‑i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre mikdar vazifelerinde şaşırmıyorlar, birbirine tecâvüz edemiyorlar. Ve kâinâttaki kemâlât‑ı san'ata ve tecelliyât‑ı cemâliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve‑i maneviyeyi tamamıyla eline verip, saâdet‑i ebediyenin bir nümûnesini îmân gösteriyor.
İşte ehl‑i dalâletin îmânsızlıktan gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir terakkiyât‑ı beşeriye buna karşı bir tesellî veremez, kuvve‑i maneviyeyi te'min edemez. Cesâreti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatır.
567
Ehl‑i îmân, îmân cihetiyle değil korkmak ve kuvve‑i maneviyesi kırılmak, belki o temsîldeki masûm çocuk gibi fevkalâde bir kuvvet‑i maneviye ve bir metânetle ve îmândaki hakikatle onlara bakıyor. Bir Sâni'‑i Hakîm’in hikmet dâiresinde tedbir ve idaresini müşâhede eder, evhâm ve korkulardan kurtulur. Sâni'‑i Hakîm’in emri ve izni olmadan bu seyyâr kâinâtlar hareket edemezler, ilişemezler deyip anlar. Kemâl‑i emniyetle hayat‑ı dünyeviyesinde de derecesine göre saâdete mazhar olur. Kimin kalbinde îmândan ve Din‑i Haktan gelen bu hakikat çekirdeği vicdânında bulunmazsa ve nokta‑i istinâdı olmazsa, bilbedâhe temsîldeki Rüstem ve Herkül’ün cesâretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi, onun cesâreti ve kuvve‑i maneviyesi müzmahil olur ve vicdânı tefessüh eder. Ve kâinâtın hâdisâtına esir olur, herşeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer. Îmânın bu sırr‑ı hakikatini ve dalâletin de bu dehşetli şekàvet‑i dünyeviyesini, Risale‑i Nur yüzer kat'î hüccetlerle isbât ettiğine binâen, bu pek uzun hakikati kısa kesiyoruz.
Acaba en ziyâde kuvve‑i maneviyeye ve tesellîye ve metânete ihtiyacını hissetmiş bu asırdaki beşer, bu zamanda o kuvve‑i maneviyeyi ve tesellîyi ve saâdeti te'min eden ve İslâmiyet ve îmândaki nokta‑i istinâd olan hakàik‑ı îmâniyeyi bırakıp, garblılaşmak ünvânı ile İslâmiyet milliyetinden istifade yerine, bütün bütün kuvve‑i maneviyeyi kırıp ve tesellîyi mahveden ve metânetini kıran dalâlet ve sefâhete ve yalancı politika ve siyasete dayanmak; ne kadar maslahat‑ı beşeriyeden ve menfaat‑i insaniyeden uzak bir hareket olduğunu, pek yakın bir zamanda intibâha gelmiş başta İslâm olarak beşer hissedecek, dünyanın ömrü kalmışsa Kur'ân’ın hakàikına yapışacak.
İşte sâbık temsîl gibi eski zamanda, Hürriyetin başında bazı dindar meb'ûslar, Eski Said’e dediler:
Sen her cihette siyaseti, dine, şerîata âlet ediyorsun ve dine hizmetkâr yapıyorsun ve yalnız şerîat hesabına hürriyeti kabûl ediyorsun. Ve meşrûtiyeti de meşrûiyet sûretinde beğeniyorsun. Demek hürriyet ve meşrûtiyet, şerîatsız olamaz. Bunun için seni de Şerîat isteriz.” diyenlerin içine 31 Mart’ta dâhil ettiler.
Eski Said onlara demiş ki:
568
Evet millet‑i İslâmiye’nin sebeb‑i saâdeti, yalnız ve yalnız hakàik‑ı İslâmiye ile olabilir. Ve hayat‑ı ictimâiyesi ve saâdet‑i dünyeviyesi şerîat‑ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adâlet mahvolur. Emniyet zîr ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır. Size bu hakikati isbât edecek binler hüccetten bir küçük nümûne olarak bu hikâyeyi nazar‑ı dikkatinize gösteriyorum:
Bir zaman bir adam, bir sahrâda, bedevîler içinde ehl‑i hakikat bir zâtın evine misâfir olur. Bakıyor ki, onlar mallarının muhâfazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hattâ ev sâhibi, evinin köşesinde paraları oralarda açıkta bırakmış. Misâfir, hâne sâhibine dedi:
Hırsızlıktan korkmuyor musunuz, böyle malınızı köşeye atmışsınız?”
Hâne sâhibi dedi:
Bizde hırsızlık olmaz.”
Misâfir dedi:
Biz paralarımızı kasalarımıza koyduğumuz ve kilitlediğimiz hâlde çok defalar hırsızlık oluyor.”
Hâne sâhibi demiş:
Biz emr‑i İlâhî nâmına ve adâlet‑i şer'iye hesabına hırsızın elini kesiyoruz.”
Misâfir dedi:
Öyle ise çoğunuzun bir eli olmamak lâzım gelir.”
Hâne sâhibi dedi:
Ben elli yaşıma girdim, bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm.”
Misâfir taaccüb etti, dedi ki:
Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adâletinizin yüzde biri kadar te'siri olmuyor.”
Hâne sâhibi dedi:
Siz büyük bir hakikatten ve acîb ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terketmişsiniz. Onun için adâletin hakikatini kaybediyorsunuz. Maslahat‑ı beşeriye yerine adâlet perdesi altında garazlar, zâlimâne ve tarafgirâne cereyanlar müdâhale eder, hükümlerin te'sirini kırar. O hakikatin sırrı budur:
569
Bizde bir hırsız elini başkasının malına uzattığı dakikada hadd‑i şer'înin icrasını tahattur eder. Arş‑ı İlâhî’den nâzil olan emir hâtırına gelir. Îmânın hàssası ile, kalbin kulağı ile, Kelâm‑ı Ezelî’den gelen ve hırsız elinin i'dâmına hükmeden ﴿اَلسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا âyetini hissedip işitir gibi îmân ve i'tikàdı heyecana ve hissiyat‑ı ulviyesi harekete gelir. Rûhun etrafından, vicdânın derin yerlerinden, o sirkat meyelânına hücum gibi bir hâlet‑i rûhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır, çekilir. Git gide o meyelân bütün bütün kesilir. Çünkü, yalnız vehim ve fikir değil, belki manevî kuvveleri akıl, kalb ve vicdân birden o hisse, o hevese hücum eder. Hadd‑i şer'îyi tahattur ile ulvî zecr ve vicdânî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur.
Evet îmân, kalbde, kafada dâimî bir manevî yasakçı bıraktığından fenâ meyelânlar histen, nefisten çıktıkça yasaktır der tardeder, kaçırır.
Evet insanın fiilleri kalbin, hissin temâyülâtından çıkar. O temâyülât, rûhun ihtisasâtından ve ihtiyacâtından gelir. Rûh ise, îmân nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeğe çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevkedip mağlûb etmez.
Elhâsıl: Had ve ceza, emr‑i İlâhî ve adâlet‑i Rabbâniye nâmına icra edildiği vakit hem rûh, hem akıl, hem vicdân, hem insaniyetin mâhiyetindeki latîfeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu mânâ içindir ki, elli senede bir ceza, sizin her gün müteaddid hapsinizden ziyâde bize fâide veriyor. Sizin adâlet nâmı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünkü biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit millet, vatan maslahatı ve menfaati hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yâhut insanlar eğer bilseler ona fenâ nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hâtırına geliyor. O vakit yalnız kuvve‑i vâhimesi cüz'î bir teessür hisseder. Hâlbuki nefis ve hissinden çıkan hususan ihtiyacı da varsa kuvvetli bir meyelân galebe eder. Daha o fenâlıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr‑i İlâhî ile olmadığından o cezalar da adâlet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek hakîki adâlet ve te'sirli ceza odur ki: Allah’ın emri nâmıyla olsun. Yoksa te'siri yüzden bire iner.”
570
İşte bu cüz'î sirkat mes'elesine sâir küllî ve şümûllü ahkâm‑ı İlâhiye kıyâs edilsin. anlaşılsın ki: Saâdet‑i beşeriye dünyada adâlet ile olabilir. Adâlet ise doğrudan doğruya Kur'ân’ın gösterdiği yol ile olabilir (Hikâyenin hülâsası bitti.)
Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adâlet‑i İlâhiye nâmına ve hakàik‑ı İslâmiye dâiresinde mahkemeler açmazsa, maddî ve manevî kıyâmetler başlarına kopacak, anarşilere, ye'cüc ve me'cüclere teslîm‑i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.
İşte bu hikâyeyi o zamandaki bazı dindar meb'ûslara Eski Said söylemiş. Ve iki defa tab'edilen Arabî Hutbe‑i Şâmiye’nin Zeylinde kırkbeş sene evvel yazılmış. (Hâşiye)
Şimdi bu hikâye ile evvelki temsîl, o zamandan ziyâde tam bu zamanın dersi olmasından berây‑ı ma'lûmât hakîki dindar meb'ûsların nazarına medâr‑ı ibret için gösteriyoruz.
Said Nursî
571

Hutbe‑i Şâmiye’nin Zeylinin Zeyli

Devâü'l‑Ye's Zeylinin Zeyli

Kırkiki () sene evvel dinî ceridelerde neşredilen Said’in makalesidir.
Devâü'l‑Ye's Zeylinin Zeyli. Link eklensin

Yaşasın Şerîat‑ı Garrâ

1 Mart 1325 (14 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 73
(Açıklama‑1)
alttaki Açıklama‑1 haşiyesine ilgili makaleye link eklemeliyiz
572

Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî (A.S.M.)

5 Mart 1325 (18 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 77
Şerîat‑ı Garrâ, Kelâm‑ı Ezelî’den geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs‑i emmârenin istibdâd‑ı rezîlesinden selâmetimiz; İslâmiyete istinâd iledir, O Hablü'l‑Metîne temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, îmândan istimdâd iledir. Zîra, Sâni'‑i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubûdiyete tenezzül etmemesi gerektir.
Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem‑i asğarında cihad‑ı ekber ile mükelleftir. Ve Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Nebeviye’yi ihyâ ile muvazzaftır.
Ey evliyâ‑i umûr! Tevfik isterseniz; kavânîn‑i âdetullâha tevfik‑i hareket ediniz. Yoksa; tevfiksizlikle cevab‑ı red alacaksınız. Zîra, mâruf umum enbiyânın memâlik‑i İslâmiye ve Osmaniye’den zuhûru, kader‑i İlâhiye’nin bir işâret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine‑i tekemmülâtının buharı diyânettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, Ziyâ‑yı İslâmiyetle neşv ü nemâ bulacaktır.
Dünya için din fedâ olunmaz. Gebermiş istibdâdı muhâfaza için vaktiyle mesâil‑i şerîat rüşvet verilirdi. Dinin mes'eleleri terk ve fedâ edilmesinden, zarardan başka ne fâidesi görüldü?‥
Milletin kalb hastalığı za'f‑ı diyânettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
573
Bizim cemâatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Yani, beyne'l‑İslâm muhabbete imdâd ve husûmet askerini bozmaktır.
Mesleğimiz ise, Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Peygamberî’yi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz, Şerîat‑ı Garrâ ve kılıncımız da, berâhin‑i kàtıa ve maksadımız İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır!
Cemâatimize her bir mü'min ma'nen müntesibdir. Sûreten intisab ise, Sünnet‑i Nebeviye’yi kendi âleminde ihyâya azm‑i kat'î iledir. En evvel mürşid‑i umumî ulemâ ve meşâyih ve talebeyi, şerîat nâmına ittihâda dâvet ederiz.
İhtar‑ı Mahsûs: Gazeteci denilen hutebâ‑i umumî, iki kıyâs‑ı fâsidle milleti bataklığa düşürtmüştür.
Birincisi: Vilâyâtı, İstanbul’a kıyâs ederek Hâlbuki elifbâyı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathî olur.
İkincisi: İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs etmişler. Hâlbuki bir erkek, kadının kàmetinden istihsân ettiği libâsı giyinse maskara ve rezîl olur.
Said Nursî

Hakikat

26 Şubat 1324 (11 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 70
(Açıklama‑2)

Sadâ‑yı Hakikat

14 Mart 1325 (27 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 86
(Açıklama‑3)
BURAYA ilgili makaleye link eklemeliyiz
574

Reddü'l‑Evhâm

18 Mart 1325, (31 Mart 1909) Dinî Ceride, No: 90, 91
İttihâd‑ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) cemâatine isnâd ettikleri dokuz evhâm‑ı fâsideyi reddedeceğim.
Birinci Vehim: Böyle nâzik bir zamanda din mes'elesini ortaya atmak münâsib görülmüyor.
Elcevab: Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz.
لَا خَيْرَ فِي الدُّنْيَا بِلَا د۪ينٍ
Sâniyen: Mâdemki meşrûtiyette hâkimiyet millettedir. Mevcûdiyet‑i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir. Zîra Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt ve milliyetleri, İslâmiyet’ten başka bir şey değildir. Nasıl ki az ihmal ile tavâif‑i mülûk temelleri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş olan asabiyet‑i câhiliyeyi ihyâ ile fitne îkaz olunmaktadır. Ve oldu gördük
İkinci Vehim: Bu ünvân tahsîsiyle, müntesib olmayanları vehim ve telâşa düşürüyor?
Elcevab: Evvel de söylemiştim. Ya mütâlaa olunmamış veya sû‑i tefehhüme uğramış olduğundan tekrarına mecbur oldum. Şöyle ki:
İttihâd‑ı İslâm olan İttihâd‑ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) dediğimiz vakit, umum mü'minlerin mâbeyninde bilkuvve veya bilfiil sâbit olan ittihâd muraddır. Yoksa İstanbul ve Anadolu’daki cemâat murad değildir. Amma bir katre su da, sudur. Bu ünvândan tahsîs çıkmaz. Ta'rif‑i hakîkisi şöyledir:
575
Esâs temeli, şarktan garba cenûbdan şimâle mümted ve merkezi Haremeyn‑i Şerîfeyn ve cihet‑i vahdeti tevhid‑i İlâhî peymân ve yemîni îmân nizâmnâmesi, Sünnet‑i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) kanunnâmesi, evâmir ve nevâhî‑i şer'iye kulüp ve encümenleri, umum medâris, mesâcid ve zevâyâ o cemâatin ilelebed ve muhalled nâşir‑i efkârı, umum kütüb‑ü İslâmiye ve her vakit nâşir‑i efkârı başta Kur'ân ve tefsirleri (ve bu zamanda bir tefsiri, Risale‑i Nur) ve İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef ve maksad eden umum dinî ve müstakîm cerâiddir. Müntesibîni, umum mü'minlerdir. Reisi de Fahr‑i Âlem’dir. (Aleyhissalâtü Vesselâm)
Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh‑ü umumînin te'siri inkâr edilmez. İttihâdın hedefi ve maksadı i'lâ‑yı Kelimetullâh ve mesleği de kendi nefsiyle cihad‑ı ekber ve başkalarını irşaddır. Bu mübârek hey'etin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn‑ü ahlâk ve istikamet ve sâire gibi makàsıd‑ı meşrûaya masruftur. Zîra bu vazifeye müteveccih olan cem'iyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyâsiyyûnu irşad tarîkiyle siyasete taalluk edecektir. Kılınçları, berâhin‑i kat'iyyedir. Meşrebleri de muhabbet olduğu gibi, beyne'l‑mü'minîn uhuvvet çekirdeğinde mündemic olan muhabbete şecere‑i tûbâ gibi neşv ü nemâ vermektir.
………………………
Beşinci Vehim: Ecnebîlerin bundan tevahhuş etmek ihtimali var?
Elcevab: Bu ihtimale ihtimal verenler mütevahhiştir. Zîra merkez‑i taassublarında İslâmiyet’in ulviyetine dair konferanslarla (Hâşiye) takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Hem de düşmanlarımız onlar değil; asıl bizi bu kadar düşürüp i'lâ‑yı Kelimetullâha mâni olan ve cehâlet neticesi olan muhâlefet‑i şerîattır. Ve zarûret ve onun semeresi olan sû‑i ahlâk ve harekettir ve ihtilâf ve onun mahsulü olan ağrâz ve nifâktır ki, ittihâdımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.
576
Amma ecnebîlerin vahşî oldukları kurûn‑u vustâda; İslâmiyet, vahşete karşı husûmet ve taassuba mecbur olduğu hâlde, adâlet ve îtidâlini muhâfaza etmiş. Hiçbir vakit engizisyon gibi etmemiş. Ve zaman‑ı medeniyette ecnebîler medenî ve kuvvetli olduklarından, zararlı olan husûmet ve taassub zâil olmuştur. Zîra din nokta‑i nazarından medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyet’i, mahbûb ve ulvî olduğunu evâmirine imtisalen ef'âl ve ahlâk ile göstermek iledir. İcbar ve husûmet, vahşîlerin vahşetine karşıdır.
Altıncı Vehim: Bazıları, Sünnet‑i Nebeviye’yi hedef‑i maksad eden ittihâd‑ı İslâm, hürriyeti tahdid eder ve levâzım‑ı medeniyeye münâfîdir.” diyorlar.
Elcevab: Asıl mü'min, hakkıyla hürdür. Sâni'‑i Âleme abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek ne kadar îmâna kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur. Amma hürriyet‑i mutlak ise, vahşet‑i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid‑i hürriyet dahi insaniyet nokta‑i nazarından zarûrîdir.
………………………
Sâlisen: Bazı sefîh ve lâübâlîler hür yaşamak istemediklerinden, nefs‑i emmârenin esâret‑i rezîlesi altına girmek istiyorlar.
577
Elhâsıl: Şerîat dâiresinden hariç olan hürriyet, ya istibdâd veya esâret‑i nefs veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. Böyle lâübâlîler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlik ve sefâhetle sâhib‑i vicdân hiçbir ecnebîye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zîra mesleksiz ve sefîh sevilmez. Ve bir kadına yakışır istihsân ettiği libâsı erkek giyse maskara olur.
Yedinci Vehim: İttihâd‑ı İslâm cemâati, sâir cem'iyet‑i diniye ile şakku'l‑asâdır. Rekabet ve münâferâtı intac eder.
Elcevab: Evvelâ umûr‑u uhreviyede hased ve müzâhemet ve münâkaşa olmadığından bu cem'iyetlerden hangisi münâkaşaya, rekabete kalkışsa ibâdette riyâ ve nifâk etmiş gibidir.
Sâniyen: Muhabbet‑i din sâikasıyla teşekkül eden cemâatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihâd ederiz.
Birinci şart: Hürriyet‑i şer'iyeyi ve âsâyişi muhâfaza etmektir.
İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem'iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hatâ bulunsa, müfti‑i ümmet cem'iyet‑i ulemâya havâle etmektir.
Sâlisen: İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef‑i maksad eden cemâat, hiçbir garaza vâsıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zîra nifâktır. Hakkın hatırı àlîdir, hiçbir şeye fedâ olunmaz. Nasıl Süreyyâ yıldızları süpürge olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems‑i hakikate püf, üf eden, dîvâneliğini ilân eder. Ey dinî cerideler! Maksadımız: Dinî cemâatler maksadda ittihâd etmelidirler. Mesâlikte ve meşreblerde ittihâd mümkün olmadığı gibi, câiz de değildir. Zîra taklid yolunu açar ve Neme lâzım, başkası düşünsün.” sözünü de söylettirir.
Sekizinci Vehim: Ehl‑i ittihâd-ı İslâm olan buradaki cemâate, ma'nen gibi sûreten de intisab edenlerin ekserîsi avâm, bir kısmı da mechûlü'l‑hâl olduğundan, fitne ve ihtilâfı îmâ ediyor.
578
Elcevab: Belki ağrâza adem‑i müsâadesine binâendir. Hem de mâdem maksadı, ittihâd ve i'lâ‑yı Kelimetullâhtır. Teşebbüsât ve harekâtı da ibâdettir. İbâdet câmiinde şah ve gedâ birdir. Müsâvât hakîki düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zîra en ekrem, en müttakìdir. Ve en müttakì, en mütevâzidir. Binâenaleyh ma'nen asıl hakikat‑i ittihâda intisab ile beraber sûreten onun nümûnesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemâate intisab ile teşerrüf edecek, yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr‑i ummânı tezyîd edemez. Hem de bir günah‑ı kebîre ile îmândan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû' etmediğinden tevbenin kapısı da açıktır. Bir testi müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizlendiğinden şimdi bu nümûne‑i ittihâda intisab eden adama şartımız olan Sünnet‑i Nebeviye’yi (Aleyhissalâtü Vesselâm) ihyâ ve evâmirine imtisal ve nevâhîden ictinâb ve âsâyişe ilişmemek elinden gelse azm‑i kat'î ile dâhil olan bazı mechûlü'l‑hâl olanlar bu hakikat‑i àliyeyi lekedâr etmez. Zîra kendi lekedâr olsa da, îmânı mukaddestir. Râbıta da îmândır. Bu ünvân‑ı mukaddese böyle bahâne ile leke sürmek; İslâmiyet’in kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini ahmaku'n‑nâs ilân etmektir. Nümûne‑i ittihâd olan cemâatimize sâir cem'iyât‑ı dünyeviyeye kıyâsen leke sürmeyi, ta'riz etmeyi cemî' kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarîkiyle bir i'tirâzları olursa cevaba hazırız. İşte meydân
Benim dâhil olduğum cemâat burada tafsîl ettiğim ittihâd‑ı İslâm’dır. Yoksa mu'terizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cem'iyet‑i mütehayyile değildir. Bu dinî hey'et efrâdı, şarkta olsa, garbda olsa, cenûbda olsa, şimâlde olsa beraberiz.

Sen imzanı bazen Bediüzzaman yazıyorsun

Suâl: Sen imzanı bazen Bediüzzaman yazıyorsun. Lakab medhi îmâ eder?
579
Cevab: Medih için değildir. Kusurlarımı, sened‑i özrümü, mazeretimi bu ünvân ile ibraz ediyorum. Zîra bedî', garîb demektir. Benim ahlâkım sûretim gibi, üslûb‑u beyânım elbisem gibi garîbdir, muhâliftir. Görenekle revâcda olan muhâkemât ve esâlibi, benim üslûb ve muhâkemâtımla mikyâs ve mehenk itibar yapmamayı bu ünvânın lisân‑ı hâliyle ricâ ediyorum. Hem de muradım bedî', acîb demektir.اِلَيَّ لَعَمْر۪ى قَصْدُ كُلِّ عَج۪يبَةٍ ❋ كَاَنّ۪ى عَج۪يبٌ ف۪ى عُيُونِ الْعَجَائِبِmâsadak oldum. Bir misâli budur: Bir senedir İstanbul’a geldim, yüz senenin inkılâbâtını gördüm.
وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
Cemî' mü'minlerin lisânıyla insanların adedi kadar deriz: Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî!‥ (Aleyhissalâtü Vesselâm)
BediüzzamanSaid Nursî

Biraderim Başmuharrir Bey’e!

Edîbler edebli olmalıdırlar. Hem de edeb‑i İslâmiye ile müteeddib olmalıdırlar. Matbuât nizâmnâmesini vicdânlarındaki hiss‑i diyânet tanzim etsin. Zîra bu inkılâb‑ı şer'iye gösterdi ki, vicdânlarda hüküm‑fermâ, nuru'n‑nur olan hamiyet‑i İslâmiye’dir. Hem de anlaşıldı ki, ittihâd‑ı İslâm umum askere ve umum ehl‑i îmâna şâmildir. Hariç kimse yoktur.
Said Nursî
580

Hutbe‑i Şâmiye’nin Birinci Zeylinin Zeylinden Son Parçadır

31 Mart hâdisesinde isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve musîbeti yüzden bire indiren iki derstir ki, dinî ceridelerde 1325’te neşredilmiştir. Milâdî: 1909

Kahraman Askerlerimize

4 Nisan 1325 (17 Nisan 1909) Dinî Ceride, No: 107
Ey şânlı asâkir‑i muvahhidîn! Ve ey bu millet‑i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyet’i iki defa büyük vartadan tahlîs eden muhteşem kahramanlar!‥
Cemâl ve kemâliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız ve kuvvetiniz itâattir. Bu meziyet‑i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irâe ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâm’ın nâmusu artık sizin itâatinize bağlıdır. Sancak ve tevhid‑i İlâhî sizin yed‑i şecâatinizdedir. Sizin o mübârek elinizin kuvveti de itâattir. Sizin zâbitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur'ân ve hadîs ve hikmet ve tecrübe ile sâbittir ki: Haklı âmire itâat farzdır.
Ma'lûmunuzdur ki, otuzüç milyon nüfûs yüz sene zarfında böyle iki inkılâbı yapamadı. Sizin o itâatten neş'et eden hakîki kuvvetiniz, umum millet‑i İslâmiye’yi medyûn‑u şükrân etti. Bu şerefi hakkıyla te'yid etmek, zâbitlerinize itâatledir. İslâmiyet’in nâmusu da o itâattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zâbitlerinizi mes'ûl etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi ise bitti. Zâbitlerinizin âğûş‑u şefkatlerine atılınız. Şerîat‑ı Garrâ böyle emrediyor. Zîra zâbitler ulü'l‑emirdirler. Vatan ve millet menfaatinde, hususan nizâm‑ı askerîde ulü'l‑emre itâat farzdır. Şerîat‑ı Muhammedî’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) muhâfazası da itâat iledir.
Said Nursî