Altıncı Kelime: “Meşveret‑i Şer'iye”
Altıncı Kelime: Müslümanların hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’deki saâdetlerinin anahtarı meşveret‑i şer'iyedir. ﴿وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ﴾ âyet‑i kerîmesi, şûrâyı esâs olarak emrediyor. Evet nasıl ki, nev'‑i beşerdeki “telâhuk‑u efkâr” ünvânı altında, asırlar ve zamanların tarih vâsıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyâtı ve fünûnunun esâsı olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ‑yı hakîkiyeyi yapmamasıdır.
Asya kıt'asının ve istikbâlinin keşşâfı ve miftâhı, şûrâdır. Yani, nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; tâifeler, kıt'alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki; üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdâdların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak; meşveret‑i Şer'iye ile şehâmet ve şefkat‑i îmâniyeden tevellüd eden hürriyet‑i Şer'iyedir ki, o hürriyet‑i şer'iye, âdâb‑ı Şer'iye ile süslenip, garb medeniyet‑i sefîhânesindeki seyyiâtı atmaktır. Îmândan gelen hürriyet‑i Şer'iye, iki esâsı emreder:
560
اَنْ لَا يُذَلِّلَ وَلَا يَتَذَلَّلَ مَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّٰهِ لَا يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ
لَا يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ
نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ
Yani: Îmân bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdâd ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zâlimlere tezellül etmemek… Allah’a hakîki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi – Allah’tan başka – kendinize Rab yapmayınız! Yani, Allah’ı tanımayan; herşeye, herkese nisbetine göre bir rubûbiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet, hürriyet‑i Şer'iye; Cenâb‑ı Hakk’ın Rahmân, Rahîm tecellîsiyle bir ihsânıdır ve îmânın bir hàssasıdır.
فَلْيَحْيَا الصِّدْقُ وَ لَا عَاشَ الْيَأْسُ فَلْتَدُمِ الْمُحَبَّةُ وَلْتَقْوَى الشُّورٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى
Yaşasın sıdk! Ölsün ye's! Muhabbet devam etsin! Şûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ ve hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet hüdâya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmîn…
Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya’nın, hususan İslâmiyet’in hayatı ve terakkîsi nasıl o şûrâ ile olabilir?
561
Elcevab: Nur’un Yirmibirinci Lem'a‑i İhlâsında izâh edildiği gibi; haklı şûrâ ihlâs ve tesânüdü netice verdiğinden, üç elif, yüzonbir olduğu gibi, ihlâs ve tesânüd‑ü hakîki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakîki ihlâs ve tesânüd ve meşveretin sırrı ile, bin adam kadar iş gördüklerini çok vukûât‑ı tarihiye bize haber veriyor. Mâdem beşerin ihtiyacâtı hadsiz ve düşmanları nihâyetsiz ve kuvveti ve sermâyesi pek cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribâtçı, muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihâyetsiz hâcetlere karşı, îmândan gelen nokta‑i istinâd ve o nokta‑i istimdâd ile beraber hayat‑ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat‑ı ictimâiyesi de yine îmânın hakàikından gelen şûrâ‑yı şer'î ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin te'minine yol açar.
562
Arabî Hutbe‑i Şâmiye’nin Zeyli’nin Kısa Bir Tercümesi
Hutbe‑i Şâmiye’nin Arabî Zeylinde, gayet latîf bir temsîl ile îmândan gelen manevî ve kırılmaz bir kahramanlık gösteriyor. Bu mes'elemiz münâsebetiyle bir hülâsasını beyân ediyoruz:
Hürriyetin başında Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât‑ı Şarkıye nâmına ben de refâkat ettim. Şimendiferimizde iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübâhase oldu. Benden suâl ettiler ki: “Hamiyet‑i diniye mi, yoksa hamiyet‑i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?”
O zaman dedim:
Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. İtibarî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve rûhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet‑i diniye, avâm ve hàvâssa şâmil oluyor. Hamiyet‑i milliye, yüzden birisine, yani menâfi'‑i şahsiyesini millete fedâ edene hàs kalır. Öyle ise, hukuk‑u umumiye içinde hamiyet‑i diniye esâs olmalı. Hamiyet‑i milliye, ona hàdim ve kuvvet ve kal'ası olmalı. Hususan, biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim, hiss‑i dinîdir. Kader‑i Ezelî ekser Enbiyâyı şarkta göndermesi işâret ediyor ki; yalnız hiss‑i dinî şark’ı uyandırır, terakkîye sevkeder. Asr‑ı Saâdet ve Tâbiîn, bunun bir bürhân‑ı kat'îsidir.
Ey bu hamiyet‑i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyâde ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran, bu şimendifer denilen medrese‑i seyyârede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamanın şimendiferinde istikbâl tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:
563
“Hamiyet‑i diniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kàbil‑i tefrik olamaz bir hâle gelmiş. Hamiyet‑i İslâmiye, en kuvvetli ve metîn ve Arştan gelmiş bir zincir‑i nurânîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l‑vüskàdır. Tahrib edilmez, mağlûb olmaz bir kudsî kal'adır.” dediğim vakit, o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler: “Delilin nedir? Bu büyük da'vâya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım… Delil nedir?”
Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
– İşte bu çocuk lisân‑ı hâliyle suâlimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masûm çocuk bu seyyâr medresemizde üstadımız olsun. İşte lisân‑ı hâli bu gelecek hakikati der:
Bakınız bu dâbbetü'l‑arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada, geçeceği yolda bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dâbbetü'l‑arz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor. “Bana rast gelenlerin vay hâline” dediği hâlde o masûm yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hàrika bir cesâret ve kahramanlıkla beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dâbbetü'l‑arzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: “Ey şimendifer! Sen ra'd ve gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın!”
Sebat ve metânetinin lisân‑ı hâliyle güyâ der: “Ey şimendifer! Sen bir nizâmın esirisin. Senin gem’in, senin dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecâvüz etmen haddin değil. Beni istibdâdın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle yolundan geç!”
İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masûm çocuğun yerinde Rüstem‑i İranî ve Herkül‑ü Yunanî o acîb kahramanlıklarıyla beraber tayy‑ı zaman ederek, o çocuk yerinde burada bulunduklarını farzediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir i'tikàdları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu hâlde birden çıkan şimendiferin, dehşetli tehdid hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!‥ O hàrika cesâretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız, nasıl bu dâbbetü'l‑arzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesâretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına i'tikàd etmedikleri için mutî' bir merkeb zannetmiyorlar. Belki gayet müdhiş, parçalayıcı, vagon cesâmetinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nev'i arslan tevehhüm ederler.
564
Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa, o iki kahramandan ziyâde cesâret ve hürriyet veren ve çok mertebe onların fevkınde bir emniyet ve korkmamak hâletini veren; o masûmun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan i'tikàdı ve itmi'nânı ve îmânıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdânlarını vehme esir eden, onların – onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan – câhilâne i'tikàdsızlıklarıdır.
Bu temsîlde, o masûm çocuğun îmânından gelen kahramanlık gibi, bin senede İslâm tâifelerinin birkaç aşîretinin (Türk ve Türkleşmiş milletin) kalbinde yerleşen îmân ve i'tikàd cihetiyle, rû‑yi zeminde yüz mislinden ziyâde devletlere, milletlere karşı îmânından gelen bir kahramanlıkla, İslâmiyet ve kemâlât‑ı maneviyenin bayrağını Asya ve Afrika’da ve yarı Avrupa’da gezdiren ve “Ölsem şehîdim, öldürsem gâziyim.” deyip ölümü gülerek karşılamakla beraber, dünyadaki müteselsil düşman hâdisâtlara karşı da, hattâ mikroptan kuyruklu yıldızlara kadar beşerin küllî isti'dâdına karşı düşmanlık vaziyetini alan o dehşetli şimendiferlerin tehdidlerine karşı, îmânın kahramanlığıyla mukàbele edip korkmayan; kazâ ve kader‑i İlâhiye’ye karşı îmânın teslîmiyetiyle korkmak, dehşet almak yerinde, hikmet ve ibret ve bir nev'i saâdet‑i dünyeviyeyi kazanan başta Türk ve Arab tâifeleri ve bütün Müslüman kabileleri, o masûm çocuk gibi fevkalâde bir manevî kahramanlık gösterdikleri gösteriyor ki: İstikbâlin hâkim‑i mutlak’ı, âhirette olduğu gibi dünyada da İslâmiyet milliyetidir.
565
O iki temsîlde, o iki acîb kahramanın pek acîb korku ve telâşlarına ve elemlerine sebeb, onların adem‑i i'tikàdları ve cehâletleri ve dalâletleri olduğu gibi, Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerle isbât ettiği bir hakikati ki, bu Risalenin mukaddimesinde bir‑iki misâli söylenmiş. Mes'ele şudur ki:
Küfür ve dalâlet, bütün kâinâtı ehl‑i dalâlete binler müdhiş düşmanlar tâifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesâdüf, sağır tabiat elleriyle, manzûme‑i şemsiyeden tut, tâ kalbdeki verem mikroplarına kadar binler tâife düşmanlar, bîçâre beşere hücum ettiklerini ve insanın câmi' mâhiyeti ve küllî isti'dâdâtı ve hadsiz ihtiyacâtı ve nihâyetsiz arzularına karşı mütemâdiyen korku, elem, dehşet ve telâş vermesiyle küfür ve dalâlet bir Cehennem zakkumu olduğunu ve bu dünyada da sâhibini bir Cehennem içine koyduğunu‥ din ve îmândan hariç binler fen ve terakkiyât‑ı beşeriye, o Rüstem ve Herkül’ün kahramanlıkları gibi beş para fayda vermediğini‥ yalnız ibtal‑i his nev'inden muvakkaten o elîm korkuları hissetmemek için sefâhet ve sarhoşlukla şırınga ediyor.
İşte îmân ve küfrün muvâzenesi, Âhirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verdiği gibi; dünyada da îmân bir manevî Cennet’i te'min ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini ve küfür, dünyada dahi bir manevî Cehennem ve hakîki saâdet‑i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir i'dâm‑ı ebedî mâhiyetine getirmesini, kat'î ve his ve şühûda istinâd eden Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerine havâle edip kısa kesiyoruz.
Bu temsîlin hakikatini görmek isterseniz başınızı kaldırınız, bu kâinâta bakınız! Ne kadar şimendifer misillû balon, otomobil, tayyare, berriye ve bahriye gemiler… Karada, denizde, havada Kudret‑i Ezeliyenin nizâm ve hikmetle halkettiği yıldızların kürelerine ve kâinât ecrâmına ve hâdisâtın silsilelerine ve müteselsil vâkıâtlarına bakınız.
566
Hem âlem‑i şehâdette ve cismânî kâinâtta bunların vücûdu gibi, âlem‑i rûhâni ve maneviyatta Kudret‑i Ezeliyenin daha acîb müteselsil nazîreleri var olduğunu aklı bulunan tasdik eder, gözü bulunan çoğunu görebilir. İşte kâinât içinde maddî ve manevî bütün bu silsileler, îmânsız ehl‑i dalâlete hücum ediyor, tehdid ediyor, korku veriyor, kuvve‑i maneviyesini zîr ü zeber ediyor. Ehl‑i îmâna, değil tehdid ve korkutmak; belki sevinç ve saâdet, ünsiyet ve ümîd ve kuvvet veriyor. Çünkü ehl‑i îmân, îmânla görüyor ki, o hadsiz silsileleri, maddî ve manevî şimendiferleri, seyyâr kâinâtları mükemmel intizam ve hikmet dâiresinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni'‑i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre mikdar vazifelerinde şaşırmıyorlar, birbirine tecâvüz edemiyorlar. Ve kâinâttaki kemâlât‑ı san'ata ve tecelliyât‑ı cemâliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve‑i maneviyeyi tamamıyla eline verip, saâdet‑i ebediyenin bir nümûnesini îmân gösteriyor.
İşte ehl‑i dalâletin îmânsızlıktan gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir terakkiyât‑ı beşeriye buna karşı bir tesellî veremez, kuvve‑i maneviyeyi te'min edemez. Cesâreti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatır.
567
Ehl‑i îmân, îmân cihetiyle değil korkmak ve kuvve‑i maneviyesi kırılmak, belki o temsîldeki masûm çocuk gibi fevkalâde bir kuvvet‑i maneviye ve bir metânetle ve îmândaki hakikatle onlara bakıyor. Bir Sâni'‑i Hakîm’in hikmet dâiresinde tedbir ve idaresini müşâhede eder, evhâm ve korkulardan kurtulur. “Sâni'‑i Hakîm’in emri ve izni olmadan bu seyyâr kâinâtlar hareket edemezler, ilişemezler” deyip anlar. Kemâl‑i emniyetle hayat‑ı dünyeviyesinde de derecesine göre saâdete mazhar olur. Kimin kalbinde îmândan ve Din‑i Haktan gelen bu hakikat çekirdeği – vicdânında – bulunmazsa ve nokta‑i istinâdı olmazsa, bilbedâhe temsîldeki Rüstem ve Herkül’ün cesâretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi, onun cesâreti ve kuvve‑i maneviyesi müzmahil olur ve vicdânı tefessüh eder. Ve kâinâtın hâdisâtına esir olur, herşeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer. Îmânın bu sırr‑ı hakikatini ve dalâletin de bu dehşetli şekàvet‑i dünyeviyesini, Risale‑i Nur yüzer kat'î hüccetlerle isbât ettiğine binâen, bu pek uzun hakikati kısa kesiyoruz.
Acaba en ziyâde kuvve‑i maneviyeye ve tesellîye ve metânete ihtiyacını hissetmiş bu asırdaki beşer, bu zamanda o kuvve‑i maneviyeyi ve tesellîyi ve saâdeti te'min eden ve İslâmiyet ve îmândaki nokta‑i istinâd olan hakàik‑ı îmâniyeyi bırakıp, garblılaşmak ünvânı ile İslâmiyet milliyetinden istifade yerine, bütün bütün kuvve‑i maneviyeyi kırıp ve tesellîyi mahveden ve metânetini kıran dalâlet ve sefâhete ve yalancı politika ve siyasete dayanmak; ne kadar maslahat‑ı beşeriyeden ve menfaat‑i insaniyeden uzak bir hareket olduğunu, pek yakın bir zamanda intibâha gelmiş – başta İslâm olarak – beşer hissedecek, dünyanın ömrü kalmışsa Kur'ân’ın hakàikına yapışacak.
İşte sâbık temsîl gibi eski zamanda, Hürriyetin başında bazı dindar meb'ûslar, Eski Said’e dediler:
Sen her cihette siyaseti, dine, şerîata âlet ediyorsun ve dine hizmetkâr yapıyorsun ve yalnız şerîat hesabına hürriyeti kabûl ediyorsun. Ve meşrûtiyeti de meşrûiyet sûretinde beğeniyorsun. Demek hürriyet ve meşrûtiyet, şerîatsız olamaz. Bunun için seni de “Şerîat isteriz.” diyenlerin içine 31 Mart’ta dâhil ettiler.
Eski Said onlara demiş ki:
568
Evet millet‑i İslâmiye’nin sebeb‑i saâdeti, yalnız ve yalnız hakàik‑ı İslâmiye ile olabilir. Ve hayat‑ı ictimâiyesi ve saâdet‑i dünyeviyesi şerîat‑ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adâlet mahvolur. Emniyet zîr ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır. Size bu hakikati isbât edecek binler hüccetten bir küçük nümûne olarak bu hikâyeyi nazar‑ı dikkatinize gösteriyorum:
Bir zaman bir adam, bir sahrâda, bedevîler içinde ehl‑i hakikat bir zâtın evine misâfir olur. Bakıyor ki, onlar mallarının muhâfazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hattâ ev sâhibi, evinin köşesinde paraları oralarda açıkta bırakmış. Misâfir, hâne sâhibine dedi:
–“Hırsızlıktan korkmuyor musunuz, böyle malınızı köşeye atmışsınız?”
Hâne sâhibi dedi:
–“Bizde hırsızlık olmaz.”
Misâfir dedi:
–“Biz paralarımızı kasalarımıza koyduğumuz ve kilitlediğimiz hâlde çok defalar hırsızlık oluyor.”
Hâne sâhibi demiş:
–“Biz emr‑i İlâhî nâmına ve adâlet‑i şer'iye hesabına hırsızın elini kesiyoruz.”
Misâfir dedi:
–“Öyle ise çoğunuzun bir eli olmamak lâzım gelir.”
Hâne sâhibi dedi:
–“Ben elli yaşıma girdim, bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm.”
Misâfir taaccüb etti, dedi ki:
–“Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adâletinizin yüzde biri kadar te'siri olmuyor.”
Hâne sâhibi dedi:
–“Siz büyük bir hakikatten ve acîb ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terketmişsiniz. Onun için adâletin hakikatini kaybediyorsunuz. Maslahat‑ı beşeriye yerine adâlet perdesi altında garazlar, zâlimâne ve tarafgirâne cereyanlar müdâhale eder, hükümlerin te'sirini kırar. O hakikatin sırrı budur:
569
Bizde bir hırsız elini başkasının malına uzattığı dakikada hadd‑i şer'înin icrasını tahattur eder. Arş‑ı İlâhî’den nâzil olan emir hâtırına gelir. Îmânın hàssası ile, kalbin kulağı ile, Kelâm‑ı Ezelî’den gelen ve “hırsız elinin i'dâmına” hükmeden ﴿اَلسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا﴾ âyetini hissedip işitir gibi îmân ve i'tikàdı heyecana ve hissiyat‑ı ulviyesi harekete gelir. Rûhun etrafından, vicdânın derin yerlerinden, o sirkat meyelânına hücum gibi bir hâlet‑i rûhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır, çekilir. Git gide o meyelân bütün bütün kesilir. Çünkü, yalnız vehim ve fikir değil, belki manevî kuvveleri – akıl, kalb ve vicdân – birden o hisse, o hevese hücum eder. Hadd‑i şer'îyi tahattur ile ulvî zecr ve vicdânî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur.
Evet îmân, kalbde, kafada dâimî bir manevî yasakçı bıraktığından fenâ meyelânlar histen, nefisten çıktıkça “yasaktır” der tardeder, kaçırır.
Evet insanın fiilleri kalbin, hissin temâyülâtından çıkar. O temâyülât, rûhun ihtisasâtından ve ihtiyacâtından gelir. Rûh ise, îmân nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeğe çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevkedip mağlûb etmez.
Elhâsıl: Had ve ceza, emr‑i İlâhî ve adâlet‑i Rabbâniye nâmına icra edildiği vakit hem rûh, hem akıl, hem vicdân, hem insaniyetin mâhiyetindeki latîfeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu mânâ içindir ki, elli senede bir ceza, sizin her gün müteaddid hapsinizden ziyâde bize fâide veriyor. Sizin adâlet nâmı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünkü biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit millet, vatan maslahatı ve menfaati hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yâhut insanlar eğer bilseler ona fenâ nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hâtırına geliyor. O vakit yalnız kuvve‑i vâhimesi cüz'î bir teessür hisseder. Hâlbuki nefis ve hissinden çıkan – hususan ihtiyacı da varsa – kuvvetli bir meyelân galebe eder. Daha o fenâlıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr‑i İlâhî ile olmadığından o cezalar da adâlet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek hakîki adâlet ve te'sirli ceza odur ki: Allah’ın emri nâmıyla olsun. Yoksa te'siri yüzden bire iner.”
570
İşte bu cüz'î sirkat mes'elesine sâir küllî ve şümûllü ahkâm‑ı İlâhiye kıyâs edilsin. Tâ anlaşılsın ki: Saâdet‑i beşeriye dünyada adâlet ile olabilir. Adâlet ise doğrudan doğruya Kur'ân’ın gösterdiği yol ile olabilir… (Hikâyenin hülâsası bitti.)
Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adâlet‑i İlâhiye nâmına ve hakàik‑ı İslâmiye dâiresinde mahkemeler açmazsa, maddî ve manevî kıyâmetler başlarına kopacak, anarşilere, ye'cüc ve me'cüclere teslîm‑i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.
İşte bu hikâyeyi o zamandaki bazı dindar meb'ûslara Eski Said söylemiş. Ve iki defa tab'edilen Arabî Hutbe‑i Şâmiye’nin Zeylinde kırkbeş sene evvel yazılmış. (Hâşiye)
Şimdi bu hikâye ile evvelki temsîl, o zamandan ziyâde tam bu zamanın dersi olmasından berây‑ı ma'lûmât hakîki dindar meb'ûsların nazarına medâr‑ı ibret için gösteriyoruz.
Said Nursî
571
Hutbe‑i Şâmiye’nin Zeylinin Zeyli
Devâü'l‑Ye's Zeylinin Zeyli
Kırkiki (❋) sene evvel dinî ceridelerde neşredilen Said’in makalesidir.
Devâü'l‑Ye's Zeylinin Zeyli. Link eklensin
Yaşasın Şerîat‑ı Garrâ
1 Mart 1325 (14 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 73
(Açıklama‑1)
alttaki Açıklama‑1 haşiyesine ilgili makaleye link eklemeliyiz
572
Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî (A.S.M.)
5 Mart 1325 (18 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 77
Şerîat‑ı Garrâ, Kelâm‑ı Ezelî’den geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs‑i emmârenin istibdâd‑ı rezîlesinden selâmetimiz; İslâmiyete istinâd iledir, O Hablü'l‑Metîne temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, îmândan istimdâd iledir. Zîra, Sâni'‑i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubûdiyete tenezzül etmemesi gerektir.
Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem‑i asğarında cihad‑ı ekber ile mükelleftir. Ve Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Nebeviye’yi ihyâ ile muvazzaftır.
Ey evliyâ‑i umûr! Tevfik isterseniz; kavânîn‑i âdetullâha tevfik‑i hareket ediniz. Yoksa; tevfiksizlikle cevab‑ı red alacaksınız. Zîra, mâruf umum enbiyânın memâlik‑i İslâmiye ve Osmaniye’den zuhûru, kader‑i İlâhiye’nin bir işâret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine‑i tekemmülâtının buharı diyânettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, Ziyâ‑yı İslâmiyetle neşv ü nemâ bulacaktır.
Dünya için din fedâ olunmaz. Gebermiş istibdâdı muhâfaza için vaktiyle mesâil‑i şerîat rüşvet verilirdi. Dinin mes'eleleri terk ve fedâ edilmesinden, zarardan başka ne fâidesi görüldü?‥
Milletin kalb hastalığı za'f‑ı diyânettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
573
Bizim cemâatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Yani, beyne'l‑İslâm muhabbete imdâd ve husûmet askerini bozmaktır.
Mesleğimiz ise, Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Peygamberî’yi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz, Şerîat‑ı Garrâ ve kılıncımız da, berâhin‑i kàtıa‥ ve maksadımız İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır!
Cemâatimize her bir mü'min ma'nen müntesibdir. Sûreten intisab ise, Sünnet‑i Nebeviye’yi kendi âleminde ihyâya azm‑i kat'î iledir. En evvel mürşid‑i umumî ulemâ ve meşâyih ve talebeyi, şerîat nâmına ittihâda dâvet ederiz.
İhtar‑ı Mahsûs: Gazeteci denilen hutebâ‑i umumî, iki kıyâs‑ı fâsidle milleti bataklığa düşürtmüştür.
Birincisi: Vilâyâtı, İstanbul’a kıyâs ederek… Hâlbuki elifbâyı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathî olur.
İkincisi: İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs etmişler. Hâlbuki bir erkek, kadının kàmetinden istihsân ettiği libâsı giyinse maskara ve rezîl olur.
Said Nursî
Hakikat
26 Şubat 1324 (11 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 70
(Açıklama‑2)
Sadâ‑yı Hakikat
14 Mart 1325 (27 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 86
(Açıklama‑3)
BURAYA ilgili makaleye link eklemeliyiz
574
Reddü'l‑Evhâm
18 Mart 1325, (31 Mart 1909) Dinî Ceride, No: 90, 91
İttihâd‑ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) cemâatine isnâd ettikleri dokuz evhâm‑ı fâsideyi reddedeceğim.
Birinci Vehim: Böyle nâzik bir zamanda din mes'elesini ortaya atmak münâsib görülmüyor.
Elcevab: Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz.
لَا خَيْرَ فِي الدُّنْيَا بِلَا د۪ينٍ
Sâniyen: Mâdemki meşrûtiyette hâkimiyet millettedir. Mevcûdiyet‑i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir. Zîra Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt ve milliyetleri, İslâmiyet’ten başka bir şey değildir. Nasıl ki az ihmal ile tavâif‑i mülûk temelleri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş olan asabiyet‑i câhiliyeyi ihyâ ile fitne îkaz olunmaktadır. Ve oldu gördük…
İkinci Vehim: Bu ünvân tahsîsiyle, müntesib olmayanları vehim ve telâşa düşürüyor?
Elcevab: Evvel de söylemiştim. Ya mütâlaa olunmamış veya sû‑i tefehhüme uğramış olduğundan tekrarına mecbur oldum. Şöyle ki:
İttihâd‑ı İslâm olan İttihâd‑ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) dediğimiz vakit, umum mü'minlerin mâbeyninde bilkuvve veya bilfiil sâbit olan ittihâd muraddır. Yoksa İstanbul ve Anadolu’daki cemâat murad değildir. Amma bir katre su da, sudur. Bu ünvândan tahsîs çıkmaz. Ta'rif‑i hakîkisi şöyledir:
575
Esâs temeli, şarktan garba cenûbdan şimâle mümted ve merkezi Haremeyn‑i Şerîfeyn ve cihet‑i vahdeti tevhid‑i İlâhî‥ peymân ve yemîni îmân‥ nizâmnâmesi, Sünnet‑i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)‥ kanunnâmesi, evâmir ve nevâhî‑i şer'iye‥ kulüp ve encümenleri, umum medâris, mesâcid ve zevâyâ‥ o cemâatin ilelebed ve muhalled nâşir‑i efkârı, umum kütüb‑ü İslâmiye ve her vakit nâşir‑i efkârı başta Kur'ân ve tefsirleri (ve bu zamanda bir tefsiri, Risale‑i Nur) ve İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef ve maksad eden umum dinî ve müstakîm cerâiddir. Müntesibîni, umum mü'minlerdir. Reisi de Fahr‑i Âlem’dir. (Aleyhissalâtü Vesselâm)
Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh‑ü umumînin te'siri inkâr edilmez. İttihâdın hedefi ve maksadı i'lâ‑yı Kelimetullâh ve mesleği de kendi nefsiyle cihad‑ı ekber ve başkalarını irşaddır. Bu mübârek hey'etin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn‑ü ahlâk ve istikamet ve sâire gibi makàsıd‑ı meşrûaya masruftur. Zîra bu vazifeye müteveccih olan cem'iyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyâsiyyûnu irşad tarîkiyle siyasete taalluk edecektir. Kılınçları, berâhin‑i kat'iyyedir. Meşrebleri de muhabbet olduğu gibi, beyne'l‑mü'minîn uhuvvet çekirdeğinde mündemic olan muhabbete şecere‑i tûbâ gibi neşv ü nemâ vermektir.
………………………
Beşinci Vehim: Ecnebîlerin bundan tevahhuş etmek ihtimali var?
Elcevab: Bu ihtimale ihtimal verenler mütevahhiştir. Zîra merkez‑i taassublarında İslâmiyet’in ulviyetine dair konferanslarla (Hâşiye) takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Hem de düşmanlarımız onlar değil; asıl bizi bu kadar düşürüp i'lâ‑yı Kelimetullâha mâni olan ve cehâlet neticesi olan muhâlefet‑i şerîattır. Ve zarûret ve onun semeresi olan sû‑i ahlâk ve harekettir ve ihtilâf ve onun mahsulü olan ağrâz ve nifâktır ki, ittihâdımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.
576
Amma ecnebîlerin vahşî oldukları kurûn‑u vustâda; İslâmiyet, vahşete karşı husûmet ve taassuba mecbur olduğu hâlde, adâlet ve îtidâlini muhâfaza etmiş. Hiçbir vakit engizisyon gibi etmemiş. Ve zaman‑ı medeniyette ecnebîler medenî ve kuvvetli olduklarından, zararlı olan husûmet ve taassub zâil olmuştur. Zîra din nokta‑i nazarından medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyet’i, mahbûb ve ulvî olduğunu evâmirine imtisalen ef'âl ve ahlâk ile göstermek iledir. İcbar ve husûmet, vahşîlerin vahşetine karşıdır.
Altıncı Vehim: Bazıları, “Sünnet‑i Nebeviye’yi hedef‑i maksad eden ittihâd‑ı İslâm, hürriyeti tahdid eder ve levâzım‑ı medeniyeye münâfîdir.” diyorlar.
Elcevab: Asıl mü'min, hakkıyla hürdür. Sâni'‑i Âleme abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek ne kadar îmâna kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur. Amma hürriyet‑i mutlak ise, vahşet‑i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid‑i hürriyet dahi insaniyet nokta‑i nazarından zarûrîdir.
………………………
Sâlisen: Bazı sefîh ve lâübâlîler hür yaşamak istemediklerinden, nefs‑i emmârenin esâret‑i rezîlesi altına girmek istiyorlar.
577
Elhâsıl: Şerîat dâiresinden hariç olan hürriyet, ya istibdâd veya esâret‑i nefs veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. Böyle lâübâlîler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlik ve sefâhetle sâhib‑i vicdân hiçbir ecnebîye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zîra mesleksiz ve sefîh sevilmez. Ve bir kadına yakışır – istihsân ettiği – libâsı erkek giyse maskara olur.
Yedinci Vehim: İttihâd‑ı İslâm cemâati, sâir cem'iyet‑i diniye ile şakku'l‑asâdır. Rekabet ve münâferâtı intac eder.
Elcevab: Evvelâ umûr‑u uhreviyede hased ve müzâhemet ve münâkaşa olmadığından bu cem'iyetlerden hangisi münâkaşaya, rekabete kalkışsa ibâdette riyâ ve nifâk etmiş gibidir.
Sâniyen: Muhabbet‑i din sâikasıyla teşekkül eden cemâatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihâd ederiz.
Birinci şart: Hürriyet‑i şer'iyeyi ve âsâyişi muhâfaza etmektir.
İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem'iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hatâ bulunsa, müfti‑i ümmet cem'iyet‑i ulemâya havâle etmektir.
Sâlisen: İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef‑i maksad eden cemâat, hiçbir garaza vâsıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zîra nifâktır. Hakkın hatırı àlîdir, hiçbir şeye fedâ olunmaz. Nasıl Süreyyâ yıldızları süpürge olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems‑i hakikate “püf, üf” eden, dîvâneliğini ilân eder. Ey dinî cerideler! Maksadımız: Dinî cemâatler maksadda ittihâd etmelidirler. Mesâlikte ve meşreblerde ittihâd mümkün olmadığı gibi, câiz de değildir. Zîra taklid yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün.” sözünü de söylettirir.
Sekizinci Vehim: Ehl‑i ittihâd-ı İslâm olan buradaki cemâate, ma'nen gibi sûreten de intisab edenlerin ekserîsi avâm, bir kısmı da mechûlü'l‑hâl olduğundan, fitne ve ihtilâfı îmâ ediyor.
578
Elcevab: Belki ağrâza adem‑i müsâadesine binâendir. Hem de mâdem maksadı, ittihâd ve i'lâ‑yı Kelimetullâhtır. Teşebbüsât ve harekâtı da ibâdettir. İbâdet câmiinde şah ve gedâ birdir. Müsâvât hakîki düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zîra en ekrem, en müttakìdir. Ve en müttakì, en mütevâzidir. Binâenaleyh ma'nen asıl hakikat‑i ittihâda intisab ile beraber sûreten onun nümûnesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemâate intisab ile teşerrüf edecek, yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr‑i ummânı tezyîd edemez. Hem de bir günah‑ı kebîre ile îmândan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû' etmediğinden tevbenin kapısı da açıktır. Bir testi müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizlendiğinden şimdi bu nümûne‑i ittihâda intisab eden adama şartımız olan Sünnet‑i Nebeviye’yi (Aleyhissalâtü Vesselâm) ihyâ ve evâmirine imtisal ve nevâhîden ictinâb ve âsâyişe ilişmemek – elinden gelse – azm‑i kat'î ile dâhil olan bazı mechûlü'l‑hâl olanlar bu hakikat‑i àliyeyi lekedâr etmez. Zîra kendi lekedâr olsa da, îmânı mukaddestir. Râbıta da îmândır. Bu ünvân‑ı mukaddese böyle bahâne ile leke sürmek; İslâmiyet’in kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini ahmaku'n‑nâs ilân etmektir. Nümûne‑i ittihâd olan cemâatimize sâir cem'iyât‑ı dünyeviyeye kıyâsen leke sürmeyi, ta'riz etmeyi cemî' kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarîkiyle bir i'tirâzları olursa cevaba hazırız. İşte meydân…
Benim dâhil olduğum cemâat burada tafsîl ettiğim ittihâd‑ı İslâm’dır. Yoksa mu'terizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cem'iyet‑i mütehayyile değildir. Bu dinî hey'et efrâdı, şarkta olsa, garbda olsa, cenûbda olsa, şimâlde olsa beraberiz.
Sen imzanı bazen Bediüzzaman yazıyorsun
Suâl: Sen imzanı bazen Bediüzzaman yazıyorsun. Lakab medhi îmâ eder?
579
Cevab: Medih için değildir. Kusurlarımı, sened‑i özrümü, mazeretimi bu ünvân ile ibraz ediyorum. Zîra bedî', garîb demektir. Benim ahlâkım sûretim gibi, üslûb‑u beyânım elbisem gibi garîbdir, muhâliftir. Görenekle revâcda olan muhâkemât ve esâlibi, benim üslûb ve muhâkemâtımla mikyâs ve mehenk itibar yapmamayı bu ünvânın lisân‑ı hâliyle ricâ ediyorum. Hem de muradım bedî', acîb demektir.اِلَيَّ لَعَمْر۪ى قَصْدُ كُلِّ عَج۪يبَةٍ ❋ كَاَنّ۪ى عَج۪يبٌ ف۪ى عُيُونِ الْعَجَائِبِmâsadak oldum. Bir misâli budur: Bir senedir İstanbul’a geldim, yüz senenin inkılâbâtını gördüm.
وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
Cemî' mü'minlerin lisânıyla insanların adedi kadar deriz: Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî!‥ (Aleyhissalâtü Vesselâm)
BediüzzamanSaid Nursî
Biraderim Başmuharrir Bey’e!
Edîbler edebli olmalıdırlar. Hem de edeb‑i İslâmiye ile müteeddib olmalıdırlar. Matbuât nizâmnâmesini vicdânlarındaki hiss‑i diyânet tanzim etsin. Zîra bu inkılâb‑ı şer'iye gösterdi ki, vicdânlarda hüküm‑fermâ, nuru'n‑nur olan hamiyet‑i İslâmiye’dir. Hem de anlaşıldı ki, ittihâd‑ı İslâm umum askere ve umum ehl‑i îmâna şâmildir. Hariç kimse yoktur.
Said Nursî
580
Hutbe‑i Şâmiye’nin Birinci Zeylinin Zeylinden Son Parçadır
31 Mart hâdisesinde isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve musîbeti yüzden bire indiren iki derstir ki, dinî ceridelerde 1325’te neşredilmiştir. Milâdî: 1909
Kahraman Askerlerimize
4 Nisan 1325 (17 Nisan 1909) Dinî Ceride, No: 107
Ey şânlı asâkir‑i muvahhidîn! Ve ey bu millet‑i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyet’i iki defa büyük vartadan tahlîs eden muhteşem kahramanlar!‥
Cemâl ve kemâliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız ve kuvvetiniz itâattir. Bu meziyet‑i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irâe ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâm’ın nâmusu artık sizin itâatinize bağlıdır. Sancak ve tevhid‑i İlâhî sizin yed‑i şecâatinizdedir. Sizin o mübârek elinizin kuvveti de itâattir. Sizin zâbitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur'ân ve hadîs ve hikmet ve tecrübe ile sâbittir ki: Haklı âmire itâat farzdır.
Ma'lûmunuzdur ki, otuzüç milyon nüfûs yüz sene zarfında böyle iki inkılâbı yapamadı. Sizin o itâatten neş'et eden hakîki kuvvetiniz, umum millet‑i İslâmiye’yi medyûn‑u şükrân etti. Bu şerefi hakkıyla te'yid etmek, zâbitlerinize itâatledir. İslâmiyet’in nâmusu da o itâattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zâbitlerinizi mes'ûl etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi ise iş bitti. Zâbitlerinizin âğûş‑u şefkatlerine atılınız. Şerîat‑ı Garrâ böyle emrediyor. Zîra zâbitler ulü'l‑emirdirler. Vatan ve millet menfaatinde, hususan nizâm‑ı askerîde ulü'l‑emre itâat farzdır. Şerîat‑ı Muhammedî’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) muhâfazası da itâat iledir.
Said Nursî
581
Asâkire Hitâb
7 Nisan 1325, (20 Nisan 1909) Dinî Ceride, No: 110
Ey asâkir‑i muvahhidîn! Fahr‑i Âlem’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) fermânını size tebliğ ediyorum ki, şerîat dâiresinde ulü'l‑emre itâat farzdır. Ulü'l‑emiriniz ve üstadlarınız zâbitlerinizdir. Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itâatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika herc ü merc olur.
Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika‑i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfûs‑u İslâmiye’nin nokta‑i istinâdı ve mâden‑i istimdâdıdır.
Sizin, iki müdhiş istibdâdı kansız ve def'aten öldürmeniz hàrikulâde olduğundan ve Şerîat‑ı Garrâ’nın iki mu'cize‑i garrâsını izhâr ettiğinizden, zaîfü'l‑akîde olanlara hamiyet‑i İslâmiye’nin kuvvetini ve şerîatın kudsiyetini iki bürhân ile izhâr eylediniz. Bu iki inkılâbın pahasına binler şehîd verse idik, ucuz sayacaktık. Lâkin itâatinizden binde bir cüz'ü fedâ olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zîra itâatinizin tenâkusu, ukde‑i hayatiye veya harâret‑i garîziyenin tenâkusu gibi mevti intac eder.
Tarih‑i âlem serâpâ şehâdet ediyor ki, asker neferâtının siyasete müdâhaleleri, devletçe ve milletçe müdhiş zararları intac etmiştir. Elbette hamiyet‑i İslâmiye’niz, böyle sizi uhdenizde olan hayat‑ı İslâmiye’ye zarar verecek noktalardan men'edecektir. Siyaseti düşünenler, sizin kuvve‑i müfekkireniz hükmünde olan zâbitleriniz ve ulü'l‑emirlerinizdir.
582
Bazen zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def' ettiği için ayn‑ı maslahat olduğundan, zâbitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüd câiz değildir. Ef'âl‑i hususiye-i nâmeşrûa, san'attaki mehâret ve hazâkate münâfî değildir ve san'atı menfûr etmez. Nasıl ki bir tabib‑i hâzık ve bir mühendis‑i mâhirin nâmeşrû harekâtı için, onların tıb ve hendeselerinden mâni‑i istifade olamaz. Kezâlik fenn‑i harpte tecrübeli ve o san'atta mâhir ve hamiyet‑i İslâmiye ile münevverü'l‑fikir zâbitlerinizin bazılarının cüz'î nâmeşrû harekâtı için, itâatinize halel vermeyiniz. Zîra fenn‑i harb, mühim bir san'attır.
Hem de sizin kıyâmınız; Şerîat‑ı Garrâ, – yed‑i beyzâ-i Mûsa gibi – sâir sebeb‑i tefrika ve teşettüt‑ü efkâr olan cem'iyetleri bel' etti. Sâhirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılâbda ilâç gibi idi ki, fazla olsa zehire münkalib olur. Ve hayat‑ı İslâmiye’yi fenâ bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdâd şimdilik mahvoldu. Lâkin terakkîler için Avrupa’nın istibdâd‑ı manevîsi altındayız. Nihâyet derecede ihtiyat ve îtidâl lâzımdır. Yaşasın Şerîat‑ı Garrâ!‥ Yaşasın askerler!‥
Said Nursî
Cem'iyetlere İhtar‑ı Mühim
7 Nisan 1325, (20 Nisan 1909) Dinî Ceride, No: 110
Şimdi cem'iyetimiz bir hükûmet‑i meşrûta-i meşrûadır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye‑i irfan bir olmadığından fırkalarda husûmet, taassub ve tarafdârlık intac eder. Tabîi o kuvveti isti'mâl ile siyasete karışacak ve umumî idarede herkesçe lezzetli olan tahakkümâtı yapacak sâhib‑i ağrâza müsâid bir zemin olur. Binâenaleyh, bizdeki fırkaların şimdiki hâl ile devamı gayet muzırdır. Lâkin bir şirkette veya münevverü'l‑fikir ve bî‑taraf mâbeyninde tenkidât‑ı siyasetten veya ehl‑i ilim mâbeyninde nasihat ve irşaddan menfaat olabilir. Şimdi hükûmet‑i meşrûamız asıl büyük cem'iyettir.
BediüzzamanSaid Nursî
583
Hakikat Çekirdekleri
Otuzbeş sene evvel tab'edilen “Hakikat Çekirdekleri” nâmındaki risaleden vecîzelerdir.
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ اَجْمَع۪ينَ
1. Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; İttibâ'‑ı Kur'ân’dır.
2. Azametli bahtsız bir kıt'anın, şânlı tâli'siz bir devletin, değerli sâhibsiz bir kavmin reçetesi; İttihâd‑ı İslâm’dır.
3. Arzı ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinâtta da'vâ‑yı halk ve iddia‑yı icâd edemez. Zîra herşey, herşeyle bağlıdır.
4. Haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı; mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zîra Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir; tağayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez. Onda merâtib olamaz; herşey ona nisbeten birdir.
5. Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir.
6. Pirenin midesini tanzim eden, Manzûme‑i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.
584
7. Kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki; bütün esbâb‑ı tabîiye farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ diyeceklerdir.
8. Esbâba te'sir‑i hakîki verilmemiş; vahdet ve celâl, öyle ister. Lâkin, mülk cihetinde esbâb, dest‑i Kudrete perde olmuştur; izzet ve azamet öyle ister. Tâ – nazar‑ı zâhirde – dest‑i kudret, mülk cihetindeki umûr‑u hasîse ile mübâşir görülmesin.
9. Mahall‑i taalluk-u Kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti; şeffâftır, nezîhtir.
10. Âlem‑i şehâdet, avâlimü'l‑guyûb üstünde tenteneli bir perdedir.
11. Bir noktayı tam yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Zîra şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın her bir harfinin, bâhusus zîhayat her bir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
12. Meşhûrdur ki; hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn ederek “Hilâli gördüm.” dedi. Hâlbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede‥ Kamer nerede?‥ Harekât‑ı zerrât nerede‥ Fâil‑i teşkil-i envâ' nerede?
13. Tabiat; misâlî bir matbaadır, tâbi' değil… Nakıştır, nakkàş değil… Kàbildir, fâil değil… Mistardır, masdar değil… Nizâmdır, nâzım değil… Kanundur, kudret değil… Şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil!‥
585
14. Fıtrat‑ı zîşuûr olan vicdândaki incizab ve cezbe, bir hakikat‑i câzibedârın cezbesiyledir.
15. Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân‑ı nümûvv der: “Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân‑ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur; doğru söyler. Bir avuç su, meyelân‑ı incimâd ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, irâdeden gelen evâmir‑i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.
16. Karıncayı emîrsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret‑i Ezeliye; elbette beşeri nebîsiz bırakmaz. Âlem‑i şehâdetteki insanlara İnşikak‑ı kamer bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'râc dahi âlem‑i melekûttaki melâike ve rûhâniyâta karşı bir mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye’dir ki; nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet‑i bâhire ile isbât edilmiştir ve o parlak Zât berk ve kamer gibi melekûtta şu'le‑feşân olmuştur.
17. Kelime‑i şehâdetin iki kelâmı birbirine şâhiddir. Birincisi ikincisine bürhân‑ı limmîdir, ikincisi birincisine bürhân‑ı innîdir.
18. Hayat, kesrette bir çeşit tecellî‑i vahdet’tir. Onun için ittihâda sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
19. Rûh, bir kanun‑u zîvücûd-u haricîdir; bir nâmus‑u zîşuûrdur. Sâbit ve dâim fıtrî kanunlar gibi; rûh dahi âlem‑i emirden, sıfat‑ı irâdeden gelmiş, kudret ona vücûd‑u hissî giydirmiştir; bir seyyâle‑i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcûd rûh, ma'kul kanunun kardeşidir. İkisi, hem dâimî, hem âlem‑i emirden gelmişlerdir. Şâyet nev'ilerdeki kanunlara Kudret‑i Ezeliye bir vücûd‑u haricî giydirseydi, rûh olurdu. Eğer rûh vücûdu çıkarsa, şuûru başından indirse, yine lâyemût bir kanun olurdu.
586
20. Ziyâ ile mevcûdât görünür, hayat ile mevcûdâtın varlığı bilinir. Her birisi birer keşşâftır.