Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Sadâ‑yı Hakikat

14 Mart 1325 (27 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 86
Tarîk‑ı Muhammedî, şübhe ve hileden münezzeh olduğundan şübhe ve hileyi îmâ eden gizlemekten de müstağnîdir. Hem de o derece azîm ve geniş ve muhît bir hakikat, bâhusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr‑i Ummân nasıl bir testide saklanacak? Tekraren söylüyorum ki: İttihâd‑ı İslâm hakikatinde olan İttihâd‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) cihetü'l‑vahdeti tevhid‑i İlâhîdir. Peymân ve yemîni de îmândır. Müntesibîni umum mü'minlerdir. Nizâmnâmesi Sünen‑i Ahmediye’dir (A.S.M.). Kanunu, evâmir ve nevâhî‑i şer'iyedir. Bu ittihâd, âdetten değil; ibâdettir. İhfa, havf riyâdandır. Farzda riyâ yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihâd‑ı İslâm’dır.
417
İttihâdın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib, muhît, merâkiz ve maâbid‑i İslâmiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile‑i nurânîyi ihtizâza getirmekle, onunla merbût olanları îkaz ve tarîk‑ı terakkîye bir hâhiş ve emr‑i vicdânî ile sevketmektir. Bu ittihâdın meşrebi, muhabbettir. Husûmet ise, cehâlet ve zarûret ve nifâkadır. Gayr‑ı müslimler emin olsunlar ki bu ittihâdımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr‑ı müslime karşı hareketimiz iknâdır. Zîra onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbûb ve ulvî göstermektir. Zîra onları munsıf zannediyoruz. Lâübâlîler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler. Zîra mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihâda tahkîk ile dâhil olsalar, onları taklid edip çıkmazlar. İttihâd‑ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) olan ittihâd‑ı İslâm meslek ve hakikatini efkâr‑ı umumiyeye arz ederiz. Kimin bir i'tirâzı varsa etsin, cevaba hazırız.
جُمْلَه شِيرَانِ جِهَانْ بَسْتَهِٔ اِينْ سِلْسِلَه اَنْد
رُوبَه اَزْ حِيلَه چِه سَانْ بِگُسَلَدْ اِينْ سِلْسِلَه رَا
Said Nursî

Neşrettiğim Fihriste‑i Makàsıddan Terk Ettiğim Bir Fıkradır

Neşrettiğim fihriste‑i makàsıddan terk ettiğim bir fıkradır. Şöyle ki:
Zâhiren hariçten cereyan eden maârif‑i cedîdenin bir mecrâsı da, bir kısım ehl‑i medrese olmalı. gıll ü gıştan tasaffî etsin.
Zîra, bulanıklığıyla başka mecrâdan taaffün ile gelmiş ve atâlet bataklığından neş'et ve istibdâd sümûmu ile teneffüs eden, zulüm tazyîki ile ezilen efkâra bu müteaffin su, bazı aksü'l‑amel yaptığından, misfât‑ı şerîat ile süzdürmek zarûrîdir. Bu da ehl‑i medresenin dûş‑u himmetine muhavveldir.
وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
Said Nursî
418

Yaşasın Kur'ân‑ı Kerîm’in Kanun-u Esâsîleri

Kırk beş sene evvel dinî ceridelerde neşredilen, Eski Said’in o dindar meb'ûslara hitâben bir makalesidir.

Yaşasın Kur'ân‑ı Kerîm’in Kanun-u Esâsîleri

1 Mart 1325 (14 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 73
Ey meb'ûsân! Uzunluğu ile beraber gayet mûciz bir tek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, zîra itnâbında; yani uzunluğunda îcâz var. Şöyle ki:
Cumhûriyet ve demokrat mânâsındaki meşrûtiyet ve kanun‑u esâsî denilen adâlet ve meşveret ve kanunda cem'‑i kuvvet, bu ünvân ile beraber asıl mâlik‑i hakîki ve sâhib‑i ünvân-ı muhteşem olan ve müessir ve adâlet‑i mahzâyı mutazammın bulunan ve nokta‑i istinâdımızı te'min eden ve meşrûtiyeti ve cumhûriyeti bir esâs‑ı metîne istinâd ettiren ve evhâm ve şükûk sâhibini varta‑i hayretten kurtaran ve istikbâl ve âhiretimizi tekeffül eden ve menâfi'‑i umumiye olan Hukukullâhı izinsiz tasarruftan sizi tahlîs eden ve hayat‑ı milliyemizi muhâfaza eden ve umumî ezhânı manyetizmalandıran ve ecânibe karşı metânetimizi ve kemâlimizi ve mevcûdiyetimizi gösteren ve sizi muâheze‑i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran ve maksad ve neticede ittihâd‑ı umumiyeyi te'sis eden ve o ittihâdın rûhu olan efkâr‑ı âmmeyi tevlîd eden
419
ve çürük mesâvî‑i medeniyeti hudud‑u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden ve bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran ve geri kaldığımız uzun mesâfe‑i terakkîyi, sırr‑ı i'câza binâen bir zaman‑ı kasîrde tayyettiren ve Arab ve Turan ve İran ve Sâmîleri; yani beraber olanları tevhid ederek az zaman içinde bize bir büyük kıymet verdiren ve şahs‑ı manevî-i hükûmeti Müslüman gösteren ve kanun‑u esâsînin rûhunu ve Onbirinci Maddeyi muhâfaza ile sizi hıns‑ı yemînden (yemîn bozmaktan) kurtaran ve Avrupa’nın eski zann‑ı fâsidlerini tekzîb eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hâtemü'l‑Enbiyâ ve Şerîatının ebedî olduğunu tasdik ettiren ve muharrib‑i medeniyet olan ve anarşiliğe yol açan dinsizliğe karşı sed çeken ve zulmet‑i tebâyün-ü efkâr ve teşettüt‑ü ârâyı safha‑i nurânîsi ile ortadan kaldıran ve umum ulemâ ve vâizleri ittihâd ve saâdet‑i millete ve icraat‑ı hükûmeti meşrûta‑i meşrûaya hàdim eden ve adâlet‑i mahzâsı merhametli olduğundan anâsır‑ı gayr-ı müslimeyi daha ziyâde te'lif ve rabteden ve en cebîn ve âmî adamı en cesur ve en hàs adam gibi hiss‑i hakîki-i terakkî ile ve fedâkârlık ve hubb‑u vatanla mütehassis eden ve hêdim‑i (yıkıcı) medeniyet olan sefâhet ve isrâfâttan ve havâic‑i gayr-ı zarûriyeden bizi halâs eden ve muhâfaza‑i âhiretle beraber i'mâr‑ı dünya etmekle sa'ye neşât veren ve hayat‑ı medeniye olan ahlâk‑ı hasene ve hissiyat‑ı ulviyenin düsturlarını öğreten ve her birinizi ey meb'ûslar! elli bin kişinin takâzasını; yani haklarını sizden da'vâ etmelerini hakkınızda tebrie eden
420
ve sizi icmâ‑ı ümmete küçük bir misâl‑i meşrû gösteren ve hüsn‑ü niyete binâen âmâlinizi ibâdet gibi ettiren ve üçyüz milyon Müslümanın hayat‑ı maneviyesine sû‑i kasddan ve cinayetten sizi tahlîs eden ol Kur'ân‑ı Mukaddes’in düsturları ünvânıyla gösterseniz ve hükümlerinize me'haz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz, acaba bu kadar fevâid ile beraber ne gibi bir şey kaybedeceksiniz? Vesselâm
Yaşasın Kur'ân’ın Kanun‑u Esâsîleri!‥
Said Nursî
421

Hürriyete Hitâb

14 Mart 1325 (27 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 86
Ey hürriyet‑i Şer'î! Öyle müdhiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun ki; benim gibi bir bedevîyi tabakàt‑ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindân‑ı esârette kalacaktık. Seni ömr‑ü ebedî ile tebşîr ediyorum. Eğer aynü'l‑hayat Şerîatı menba'‑ı hayat yapsan ve o Cennet’te neşv ü nemâ bulsan, bu millet‑i mazlumenin de eski zamana nisbeten bin derece terakkî edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse ve ağrâz‑ı şahsî ve fikr‑i intikam ile sizi lekedâr etmezse
اَلْعَظَمَةُ لِلّٰهِ وَالْمِنَّةُ لَهُ ki; bizi kabr‑i vahşet ve istibdâddan ihrac ve cennet‑i ittihâd ve muhabbet‑i milliyeye dâvet etti.
Yâ Rab! Ne saâdetli bir kıyâmet ve ne güzel bir haşir ki; وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِhakikatinin küçük bir misâlini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfûn olan medeniyet‑i kadîme hayata başlamış; menfaatini mazarrat‑ı umumiyede arayan ve istibdâdı arzu edenler ﴿يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا demeye başladılar.
422
Yeni Hükûmet‑i Meşrûtamız mu'cize gibi doğduğu için inşâallâh bir seneye kadar﴿نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا sırrına mazhar olacağız.
Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene Ramazan‑ı sükûtun sevâbıdır ki; azâbsız Cennet‑i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet‑i milliyenin berâat‑ı istihlâli olan kanun‑u şer'î, hàzin‑i Cennet gibi bizi duhûle dâvet ediyor.
Ey mazlum ihvân‑ı vatan! Gidelim dâhil olalım!
Birinci kapısı, şerîat dâiresinde ittihâd‑ı kulûb;
İkincisi, muhabbet‑i milliye,
Üçüncüsü, maârif,
Dördüncüsü, sa'y‑i insanî,
Beşincisi, terk‑i sefâhettir.
Ötekilerini sizin zihninize havâle ediyorum Zîra dâvete icâbet vâcibdir.
Bu inkılâb‑ı azîmin fâtihası mu'cize gibi başladığı için bir fâl‑i hayırdır ki, hâtimesi de pek güzel olacaktır. Şöyle ki:
Bu inkılâb, fikr‑i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve isti'dâd‑ı terakkîye karşı sedleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta‑i mevtten tahlîs ve bu millet‑i mazlumede cevâhir‑i insaniyeti izhâr ve âzâde olarak kâbe‑i kemâlâta doğru gönderdiği gibi, hâtimesi de yani otuz sene kadar rengârenk sefâhet ve isrâfât ve hevesât ve lezâiz‑i nâmeşrûa gibi seyyiât‑ı medeniyet, devlet‑i medeniyeti, hükûmet‑i müstebide gibi inkırâza sevkeden umûrlar maddeten zararını ihsâs edeceğinden o muzlim ve kesif olan sehâb, arzu‑yu umumî ile münkeşif olduğundan, şems‑i şerîat ve ma'kesi olan kamer‑i medeniyet berrak ve sâf ve esâsâtta Asya’yı ve Rumeli’ni tenvir ve mutazammın olduğu isti'dâd‑ı kemâlin tohumları hürriyetin yağmuru ile neşv ü nemâ bularak rengârenk elvân ile tezyîn edeceğini bu fâl‑i hayır bize müjde veriyor.
423
Bir mu'cize‑i Peygamberîdir (A.S.M.) ve bu millet‑i mazlumeye bir inâyet‑i İlâhîdir ve cem'iyet‑i milliyenin niyet‑i hàlisânesinin bir kerâmetidir ki; bu mâden‑i saâdet ve hürriyet olan şerîat dâiresindeki ittihâd‑ı kulûb ve muhabbet‑i millî elimize meccânen girdi. Milel‑i sâire milyonlarla cevâhir‑i nüfûs fedâ etmekle kazandılar. Ölmüş olan hissiyat ve âmâl ve müyûlât‑ı àliye-i milliyemizi ve ahlâk‑ı hasene-i İslâmiyemizi bu küre‑i arz denilen (cezbe tutmuş mevlevî gibi) meczûb cevvâlin sımahında tanîn‑endâz ve umum milleti sürûr ile bir garîb ihtizâza getiren sadâ‑yı hürriyet ve adâlet, nefh‑i sûr-u İsrâfil gibi hayatlandırıyor.
Sakın, ey ihvân‑ı vatan! Sefâhetlerle ve dinde lâübâlîliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr‑ı fâsideye ve ahlâk‑ı rezîleye ve desâis‑i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; Şerîat‑ı Garrâ üzerine müesses olan kanun‑u esâsî Azrâil hükmüne geçti, onları öldürdü.
Ey hamiyetli ihvân‑ı vatan! İsrâfât ve hilâf‑ı Şerîat ve lezâiz‑i nâmeşrûa ile tekrar ihyâ etmeyiniz!
424
Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihâd‑ı millet ve meşrûtiyet ile rahm‑ı mâdere geçtik, neşv ü nemâ bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesâfe‑i terakkîden, inşâallâh Mu'cize‑i Peygamberî (A.S.M.) ile, şimendifer‑i kanun-u Şer'iye-i esâsiyeye amelen ve burâk‑ı meşveret-i Şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet‑engîz sahrâ‑yı kebîri zaman‑ı kasîrede tekemmül‑ü mebâdî cihetiyle tayyetmekle beraber, milel‑i mütemeddine ile omuz omuza müsâbaka edeceğiz. Zîra onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebâdîye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'‑i ahlâk-ı hasene olan Hakikat‑i İslâmiyenin ve isti'dâd‑ı fıtrînin, feyz‑i îmânın ve şiddet‑i cû'un hazma verdiği teshîl yardımı ile fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân‑ı me'zuniyetiyle ihtar ediyorum ki:
Ey ebnâ‑yı vatan! Hürriyeti sû‑i tefsir etmeyiniz; elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esâreti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. (Hâşiye) Zîra hürriyet, mürâat‑ı ahkâm ve âdâb‑ı Şerîat ve ahlâk‑ı hasene ile tahakkuk ve neşv ü nemâ bulur. Sadr‑ı evvelin yani sahâbe‑i kirâm’ın o zamanda âlemde vahşet ve cebr‑i istibdâd hüküm‑fermâ olduğu hâlde, hürriyet ve adâlet ve müsâvâtları bu müddeâya bir bürhân‑ı bâhirdir. Yoksa hürriyeti sefâhet ve lezâiz‑i nâmeşrûa ve isrâfât ve tecâvüzât ve hevâ‑yı nefse ittibâ'da serbestiyet ile tefsir ü amel etmek; bir pâdişahın esâretinden çıkmakla ve alçakların istibdâdı ve esâret‑i rezîlesinin altına girmekle beraber milletin çocukluk isti'dâdını ve sefîh olduğunu gösterdiğinden, paralanmış olan eski esârete lâyık ve hürriyete adem‑i liyâkatini gösterir. Zîra sefîh mahcurdur. Geniş ve müşa'şa' olan yeni hürriyet‑i şer'iyeye adem‑i liyâkat, (zîra çocuğa geniş olmaz) şânlı olan ittihâd‑ı millîyi, bozulmuş ve müteaffin olan hâlât ile fenâ bir hastalığa hedef edecektir. Zîra ehl‑i takvâ ve vicdânın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhâlif olacaktır. Biz Millet‑i Osmaniye erkeğiz. Kàmet‑i merdâne-i isti'dâd-ı milliyemize kadınların libâsı gibi süslü sefâhet ve hevesât ve isrâfât yakışmıyor. Binâenaleyh aldanmayalım.
425
خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرَkaidesini düsturu'l‑amel yapalım. Şöyle ki:
Ecnebiyede terakkiyât‑ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünûn ve sanâyi gibi) maalmemnuniye alacağız.
Amma medeniyetin zünûb ve mesâvîsi olarak bazı âdât ve ahlâk‑ı seyyie ki; ecnebîlerde mehâsin‑i medeniye-i kesîresiyle muhât olduğu için çirkinliğini o kadar göstermiyor. Biz ise aldığımız vakit sû‑i tâli' cihetiyle ve sû‑i intihâb tarîkiyle müşkülü't‑tahsil mehâsin‑i medeniyeti terk edip, çocuk gibi hevâ ve hevese muvâfık zünûb‑u medeniyeti kesbettiğimizden, muhannes gibi (yani kadınlaşmış erkek gibi) veya mütereccile gibi (yani erkekleşmiş kadın gibi) oluruz. Kadın, erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, kadın gibi süslense muhannesliktir, yakışmaz. Mert ve âlîhimmet, zîb ü zîverle müzahref cilveli hanım gibi olmamalı.
Elhâsıl: Zünûb ve mesâvî‑i medeniyeti, hudud‑u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf‑i şerîatla yasak edeceğiz. ki, medeniyetimizin gençliği ve şebâbeti, zülâl‑i ayni'l-hayat-ı şerîatla muhâfaza olsun. Kesb‑i medeniyette Japonlara iktidâ bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan mehâsin‑i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye‑i bekàsı olan âdât‑ı milliyelerini muhâfaza ettiler. Bizim âdât‑ı milliyemiz İslâmiyet’te neşv ü nemâ bulduğu için iki cihetle sarılmak zarûrîdir.
426
Ey hamiyetli ebnâ‑yı vatan! Cem'iyet‑i millî rûhlarını fedâ etmekle saâdetimize yol açtılar. Biz de, bazı lezâizimizi terk ile onlara yardım edeceğiz. Zîra o sofra‑i ni'mete beraber oturuyoruz. Efkâr‑ı fâside sâhibi; yani hürriyet altında istibdâdı ve mezâlimi arzu edenler, mevt‑i ebedîye mazhar olan ve zaman‑ı mâzinin çukurunda medfûn olan istibdâdâtı veyâhut seyl‑i hurûşan-ı zaman içinde yuvarlanmış olan mezâlimi, bir daha temâşâ etmemek için, tarih‑i hayat-ı hürriyetin beyânıyla, mâzi ve hâl meyânında delinmez bir sedd‑i âhenîn çekmek istiyorum.
Şöyle ki: Bu inkılâb, doğurduğu hürriyeti eğer meşveret‑i şer'iyenin terbiyesine verse, bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihyâ edecektir. Eğer vebâ‑yı ağrâz-ı şahsiyeye müsâdif olsa; istibdâd‑ı mutlaka dönecek, o çocuk ölecek. Hürriyet tam zamanında doğdu. Ahvâl ve ilcaât‑ı zaman tam terbiyesine hizmet ister. Sun'î ve ihtiyarî değil; ki çok külfete muhtaç olsun. Eski zaman gibi bu kadar tazyîkatın te'siriyle me'yûsiyet ve mahvolmak şânından olmayan hamiyet‑i İslâmiye o kadar galeyâna gelmiş ki; güyâ hürriyet rahm‑ı mâderde tekmîl yaşa kadar gelmiş. Kadem‑nihâde-i saha-i vücûd olduğu ânda hüküm‑fermâlığını ilân ve hiçbir müsâdemâta karşı tezelzüle ve delmeğe uğramayacak bir sedd‑i âhenîn gibi veyâhut taht‑ı Belkîsî gibi Beş Hakàik‑ı Sâbite üzerine teessüs edecek.
Birinci Hakikat: Mecmûda bir kuvvet bulunur, hiçbir ferd o kuvvete mâlik olamaz. Bir kalın şerit ile eczâsından kalın bir telin kuvveti gibi veyâhut efkâr‑ı umumiyeyi mutazammın yeni hükûmetimiz ve eski hükûmetimiz gibi. Ey millet! Biz şimdi kalın şeridiz. Her kim muhâlefet ile veyâhut hod‑serâne ile bunu zaîf etse, umumun hakkına affolunamaz bir cinayettir.
427
İkinci Hakikat: Zaman‑ı sâlifte; yani galebe‑i vahşet vaktinde âlemde hüküm‑fermâ, vahşetin mahsulü ve tedennî ve inkırâzın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Herhangi devletin deverân‑ı demi yerine girmiş ise, öyle devletlerin sahâif‑i tarihiyeleri baykuşların âşiyâneleri gibi satırları inkırâzlarını çağırıyorlar, bağırıyorlar. Tasallut‑u medeniyetin zamanında âlemin hükümrânı, ilim ve mârifettir. Müvellidi medeniyet ve şânı, tezâyüd ve ömrü, ebedî olduğundan herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuş ise, o hükûmeti kendi gibi kayd‑ı ömr-ü tabîiden ve ecel‑i inkırâzdan tahlîs ve küre‑i arz kadar yaşamasına isti'dâd vermiş. Kitab‑ı Avrupa sahâifi bunu alenen gösteriyor.
Eğer denilse: Şimdiye kadar bu hükûmet‑i zaîfeyi âdi adamlar idare edebilirlerdi. Fakat bu kadar metîn ve dehşetli, kaviyen emel ettiğimiz yeni hükûmeti omuzunda taşıyacak hàrika ve dâhî adamlar lâzımken, Asya ve Rumeli tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi?
Buna cevab: Eğer başka inkılâblar başa gelmezse, evet.
Ve Üçüncü Hakikat’e dikkat et. Şöyle ki:
Bu zaman‑ı mâzide insan isti'dâd‑ı gayr-ı mütenâhîye mâlik iken o kadar dar ve mahdûd dâire içinde hareket ediyordu ki: Güyâ insan iken hayvan gibi yaşadığından, efkâr ve ahlâkı o dâire nisbetinde tedennî etmiş ve mahsur kalmıştı. Şimdi bu şer'î hürriyet‑i âdilâne eğer yaşasa ve bozulmazsa, fikr‑i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve isti'dâd‑ı terakkîye karşı sedleri herc ü merc ederek o küçük dâireyi dünya kadar tevsî' edebilir. Hattâ benim gibi bir köylü adam, süreyyâ kadar ulvî olan idare‑i umumîyi nazara alacak. Âmâl ve müyûlâtın filizlerini orada bağlayacak. Ve her bir fiil ve tavrının orada bir ihtizâz ile zîmedhal bulunacağından, himmeti Süreyyâ kadar teâlî ve ahlâkı o derece tekemmül ve efkârı memâlik‑i Osmaniye kadar tevessü' edeceğinden; Eflâtun’ları, İbn‑i Sînâ’ları ve Bismark’ları, Dekart’ları ve Taftazanî’leri inşâallâh geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübbân‑ı vatan mahsulü vereceğinden kaviyen ümîdvârız.
428
Lâsiyyemâ: Şu memâlik‑i Osmaniye umum enbiyânın mahall‑i zuhûru ve devlet‑i mütemeddine-i sâlifenin mehd‑i teşekkülü ve şems‑i İslâmiyet’in maşrık‑ı tulû'u olduğundan, insanların fıtratlarında ektikleri bu üç isti'dâdât‑ı kemâl bu hürriyetin yağmuru ile neşv ü nemâ bulsa, herkesin isti'dâdı ve fikr‑i münevverinin dal ve budakları şecere‑i tûbâ gibi her tarafa açacaktır. Ve şark’ın garba nisbetini, seherin gurûba nisbeti gibi edecektir. Eğer sûs‑u atâletle ve sümûm‑u ağrâz ile kurutulmazsa.
Dördüncü Hakikat: Şerîat‑ı Garrâ Kelâm‑ı Ezelî’den geldiğinden ebede gidecektir. Zîra şecere‑i meylü'l-istikmâl-i âlemin dalı olan insandaki meylü't‑terakkînin mahsul ve semeresi olan isti'dâdın telâhuk‑u efkârla hâsıl olan netâicinin teşerrüb ve teğaddî ile büyümesi nisbetinde, Şerîat‑ı Garrâ aynen maddî zîhayat gibi tevessü' ve intibak edeceğinden ezelden gelip ebede gideceğine bürhân‑ı bâhirdir. Asr‑ı Saâdet olan sadr‑ı evvelin hürriyet ve adâlet ve müsâvâtı bâhusus o zamanda delil‑i kat'îdir ki; Şerîat‑ı Garrâ müsâvâtı ve adâleti ve hakîki hürriyeti cemî' revâbıt ve levâzımatıyla câmi'dir. İmâm‑ı Ömer (R.A.), İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Salâhaddin‑i Eyyûbî âsârı bu müddeâya delil‑i alenîdir. Buna binâen kat'iyyen hükmediyorum: Şimdiye kadar noksaniyetimiz ve tedenniyâtımız, sû‑i ahvâlimiz dört sebebden gelmiş:
429
1. Şerîat‑ı Garrâ’nın adem‑i mürâat-ı ahkâmından,
2. Bazı müdâhinlerin keyfemâyeşâ sû‑i tefsirinden,
3. Zâhir‑perest âlim‑i câhilin veyâhut câhil‑i âlimin taassubât‑ı nâ-be-mahallinden,
4. Sû‑i tâli' cihetiyle ve sû‑i intihâb tarîkiyle müşkülü't‑tahsil olan Avrupa mehâsinini terk ederek çocuk gibi hevâ ve hevese muvâfık zünûb ve mesâvî‑i medeniyeti tûtî gibi takliddendir ki, bu netice‑i seyyie zuhûr ediyor. Memurîn hakkıyla vazifesini îfâ etse, memur olmayan ilcaât‑ı zamana muvâfık sa'yetse, sefâhete vakit bulamayacaktır. Bu iki kısmın herhangisinde bir ferd, sefâhete inhimak gösterdi ise, bu hey'et‑i ictimâiye içinde muzır bir mikrop sûretine giriyor.
Beşinci Hakikat: Zaman‑ı sâbıkta revâbıt‑ı ictimâ' ve levâzım‑ı taayyüş ve fevâid‑i medeniyet o kadar tekessür ve teşa'ub etmediğinden, bazı kalîl adamların fikri, devletin idaresine yarı kâfî gibi idi. Amma bu zamanda revâbıt‑ı ictimâ' o kadar tekessür etmiş ve levâzım‑ı taayyüş o derece taaddüd etmiş ve semerât‑ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki; ancak yalnız kalb‑i millet hükmünde olan meclis‑i meb'ûsân ve fikr‑i ümmet makamında olan meşveret‑i şer'î ve seyf ve kuvvet‑i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet‑i efkâr o devleti taşıyabilir. Ve idare ve terbiye edebilir. Bu hakikate misâl; eski hükûmet‑i müstebide, yeni hükûmet‑i meşrûtadır.
430
Üçüncü Hakikat’in bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân‑ı me'zuniyetiyle (üç şey) ihtar ediyorum.
Birincisi: Bir cisim birden zerrâttan tahallül ve yeni zerrâttan teşekkül eylemesi muhâl olacağından, cism‑i devletin birden memurîni ref' ve yenilerini ikame eylemesi muhâl olmasa da, müteazzirdir. Binâenaleyh isti'dâdı habîs ve kàbil‑i ıslah olmayan adamları zâten cism‑i devlet def'‑i tabîi ile ifraz edecektir. Amma kàbil‑i ıslah olanlar zâten güneş garbdan tulû' etmediğinden tevbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli. Bunların yerini dolduracak kırk sene lâzım. Yoksa umumu aleyhinde itale‑i lisân ve terzil etmek, bu şânlı olan ittihâd‑ı milleti bozulmuş bazı efkâr ve ahlâklarına binâen bir hastalığa hedef edecektir.
İkincisi: Ben Şark’ın dağlarında büyümüş idim. Merkez‑i hilâfeti güzel tahayyül ediyordum. Vaktâ ki, bundan yedi sekiz ay mukaddem Dersaâdet’e geldim. Gördüm ki: İstanbul tevahhuş ve tenâfür‑ü kulûb sebebiyle medenî libâsı giymiş vahşî bir adama benzerdi. Şimdi ittihâd‑ı millî sebebiyle medenî adam; fakat yarı medenî, yarı vahşî libâsında bize arz‑ı dîdâr ediyor. Evvel şarkta fenâlığın sebebi, şark’ın uzvu hastalanmış zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul’u gördüm. Nabzını tuttum. Teşrîh ettim. Anladım ki, kalbindeki hastalıktır, her tarafa sirâyet eder. Tedâvisine çalıştım, bir dîvânelikle taltif edildim.
Hem de gördüm ki; medeniyet‑i hakîkiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, maddî cihetinde medeniyet‑i hâzıradan geri kalmış. Güyâ İslâmiyet sû‑i ahlâkımızdan darılmış mâzi tarafına dönüp gidiyor. Zaman‑ı saâdete bizi şikâyet edecektir. Bunun en büyük sebebi; istibdâddan sonra, mürşid‑i umumî üç büyük şûbenin ki cümlenin maksûdu bir amma rivâyet muhtelif veyâhut ‑>عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ beytinin mâsadakı olan ehl‑i medrese ve ehl‑i mekteb ve ehl‑i tekyenin tebâyün‑ü efkâr ve tehâlüf‑ü meşâribidir.
431
Bu tebâyün‑ü efkâr ahlâk‑ı İslâmiye’nin esâsını sarsmış, ittihâd‑ı milleti çatallaştırmış, terakkiyât‑ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zîra biri ifrat ile diğerini tekfir ve tadlîl ediyor. Öteki tefrit ile onu techil ve gayr‑ı mu'temed addediyor. Bunun çaresi, tevhid ile ve efkârlarının mâbeyninde te'yid ile münâsebet ile musâlahadır. îtidâl noktasında musâfaha ile birleşmeli ki, âheng‑i terakkîyi ihlâl etmesinler.
Üçüncüsü: Ben vâizleri dinledim. Nasihatleri bana te'sir etmedi. Düşündüm. Kasâvet‑i kalbimden başka üç sebeb buldum:
Birincisi: Zaman‑ı hâzırayı zaman‑ı sâlifeye kıyâs ederek yalnız tasvir‑i müddeâyı parlak ve mübâlağalı gösteriyorlar. Te'sir ettirmek için isbât‑ı müddeâ ve müteharri‑i hakikati iknâ lâzım iken ihmal ediyorlar.
İkincisi: Bir şeyi terğîb veya terhîb etmekle ondan daha mühim şeyi tenzîl edeceklerinden, muvâzene‑i şerîatı muhâfaza etmiyorlar.
Üçüncüsü: Belâğatın muktezâsı olan hâle mutâbık; yani ilcaât‑ı zamana muvâfık; yani teşhîs‑i illete münâsib söz söylemezler. Güyâ insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.
432
Hâsıl‑ı kelâm: Büyük vâizlerimiz hem âlim‑i muhakkìk olmalı, isbât ve iknâ etsin. Hem hakîm‑i müdakkik olmalı, muvâzene‑i şerîatı bozmasın. Hem belîğ‑i mukni' olmalı, muktezâ‑yı hâl ve ilcaât‑ı zamana muvâfık söz söylesin ve mîzan‑ı şerîatla tartsın ve böyle olmaları da şarttır.
Yaşasın Şerîat‑ı Garrâ! Yaşasın adâlet‑i İlâhî! Yaşasın ittihâd‑ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet‑i millî! Gebersin ağrâz‑ı şahsiye ve fikr‑i intikam! Yaşasın şecâat‑i mücessem askerler! Yaşasın satvet‑i müşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir‑i mücessem dindar cem'iyet‑i ahrar ve Nur Talebeleri!‥ (Hâşiye)
Said Nursî
433

Münâzarât

Risale‑i Nur Külliyatından

Münâzarât

Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1911 (Rûmî: 1329)
İlk Baskı:
Matbaa‑i Ebüzziya, İstanbul
1911
435
Azametli Bahtsız Bir Kıt'anın;
Şânlı, Tâli'siz Bir Devletin,
Değerli, Sâhibsiz Bir Kavmin Reçetesi
Veyâhut

Bediüzzaman’ın MÜNÂZARÂTI

437

İfâde‑i Merâm ve Uzunca Bir Mazeret

eyyühe'n‑nâzır!
Hasenâtı seyyiâtına, sevâbı hatâsına tereccuh edenler mağfiret ve affa müstehaktırlar.
İşte iki inkılâb, beni iki te'lif‑i müşevveşe mecbur etti. İki rıhlet dahi iki kitabı ilhâm ettirdi. Şu eserlerden herbirisi Kürd olduğu gibi; aynı hâlde Türk, aynı vakitte Arab’dır. Güyâ herbir eser, Arab abâsını iktisa ve Türk pantolonu giymiş külâhlı bir Kürd’dür. Böyle acîbü'ş‑şekil bir te'lif, te'lif kanununa muhâlefetle muâheze olunmamak gerektir
438
Evet benim hakkım sükût idi. Zîra âcizim. Bilirim, âsârım rağbete şâyân değildir. Fakat Sa'dî’nin:غرض نقشيست كه ازمابازماند ❋ كه هستيرا نمى يابم بقائolan mâtem‑âlûd ve hikmet‑âmiz kelâmının verdiği himmet Hem de, benim gibi iktidarsızların mahcûbiyetlerini izâle ile, meydân‑ı hamiyete çıkmağa cesâret vermek için nümûne‑i imtisal olmağa olan arzu Hem de, eseri bizzat rağbete şâyân olmasa da, benim gibi me'mûl olmayan birisinden küçük bir eser dahi, bir nev'i antikalık rağbetine şâyân olmasına olan ümîd; beni eser yazmağa cesâret vermişlerdir. Yoksa ben bilmez değilim ki: Eserlerim bazen hem hakikat‑şiken, hem nazım‑şiken, hem üslûb‑şiken, hem hayâl‑şiken, hem his‑şiken, hem ifrat‑âlûddur. Lâkin ne yapayım başka türlü de olamazdı. Zîra tam bir asrı bir seneye sığıştıran ve yedinci asırdan onüçüncü asra kadar benim gibi kurûn‑u vustâ adamlarının hayâlini yuvarlandırmakla; herbir asır bir his ve bir te'siri karıştırıp birinci eserimi ilhâm eden Temmuz’un inkılâb‑ı mes'ûdunun teşvikiyle, hem de bütün devâir ve tabakàt‑ı mütedâhile-i mütesâfileyi karıştıran; ve istibdâdın tazyîk‑i mecnûnânesiyle vücûda atılan; ve doktorların tokadıyla ademden tımarhâne kapısıyla dışarıya fırlayan cinnet hâtırâtı olan eserimi tekmîl edip, İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi”ni ibraza beni mecbur eden Mart ve Mayıs meş'ûm ve müdhiş olan ihtilâl ve inkılâbının verdiği heyecan ile; hem de gayet mütenevvia ve muhtelife tabâyi ve hissiyatı tazammun eden ve o İki Reçeteyi vücûda getiren üssü'l‑esâs mesleğim, elmas‑misâl olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürdlükle memzûc olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intac etti. Demek herbir eserim birkaç asrın fezlekesi; ve Kürd tâifelerinin tabiatlarının enmûzeci; ve gayet muhtelife etvârımın nümûnesi olduğundan, hakîki intizam onda aramak abestir.
Evet edebin değil, belki edebiyâtın kanununa karşı âsârımı muhâlefete sevk eden yedi esbâbdır:
Evvelâ: Sabâvetimden beri kâh kuyu dibinde, kâh minâre başında gibi fehmen isti'dâdlarda bulunuyorum. Kâh gayet dakîk bir hakikat dâvetsiz elime geliyor. Kâh gayet tanışım, dostum olmuş bir hakikat ecnebî olup tanımıyorum. Hattâ bir günde kâh gayet câhil, kâh tecrübeli bir siyâsî gibi işe karışmak isterim.
439
Sâniyen: Meşrûtiyetin fecr‑i sâdıkına kadar inşâ ve kitabette tamamen hem ümmî hem acemî idim. Her ne ki inşâ ettimse, üstadımız olan Meşrûtiyetten öğrendim. Cinân‑ı cenânda yemişler kemâle ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelirse, yüzünüzü ekşitip abûs, kamtarîr olmayınız.
Sâlisen: Müstehak olmadığım teveccüh‑ü âmmeden neş'et eden bir şöhret‑i kâzibe, bana tahmil ettiği vazife‑i mühimme ile aczden neş'et eden atlamak nümâyişe, sahte ehliyetle ehil olmadığım bir şeye girişmeğe mecbur oldum
Râbian: Fıtraten bendeki gurur, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdîs‑i ni'met, meşreben bendeki meyl‑i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl‑i tecellüd ve meyl‑i nümâyiş; Şâş adama eserlerimde hakikatten fazla bir enâniyet gösteriyor. Evet enâniyet var Benim değil milletimin enâniyetidir. Benlik var Benim değil sınıfım olan melâik‑i medârisin izzetidir.
Hâmisen: Ben Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa‑i hayâldeki mütercim acemî, ya kalbin sözünü iyi anlamıyor. Veya lisânın diline âşinâ değildir. Hem Türkçenin sarf, nahvini bilmediğimden; mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. Hattâ evet, işte, şimdi, hem de, zîra, olan, şu, bu tekerrürleri sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashihine de kat'iyyen râzı olamıyorum. Zîra külâhıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.
Sâdisen: Tabiatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden; mütercim‑i hayâlînin tercümesinde, hattatın imlâsında, tâbi'in tab'ında, mütâli'in fehminde bazen yanlış düşmekle güzel bir hakikat çirkinleşiyor.
440
Sâbian: Şu Saykal‑ı İslâmiyet ve Ekrâd Reçetesi olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahrâların kuvve‑i münbitesi fevkalâde neşv ü nemâ vererek kırk‑elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesîm bir şecere oldu, hem meyve verdi.
Evet öyle bir vakitte vücûda geldi ki; dağlar beni derelerin yed‑i haşînine fırlatıyordu. Onlar da beni sahrâların yüzlerine çarpıyordu. Sonra hamiyet‑i milliye ve hamiyet‑i İslâmiye şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp, ve bazen rüzgâr vurup derenin dibine düşmüş meyveleri ilâç için toplayıp, medine‑i medeniyetin çarşısına getirdiler. Hattâ bir kısmı Bâşit dağının yemişidir. Bir tâifesi Feraşin ovasının meyvesidir. Bir mikdarı Beytüşşebab deresinde kırmızılanmış semeresidir. İşte şu iki eseri yazdığım vakit; zaman kısa, mekân vahşî, ben seyyah, zihin müşevveş, vücûd yarım hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur.
Ey ehl‑i insaf! Mazeretim bu!‥ Kabûl ederseniz, insafın şe'nidir. Etmezseniz emin olunuz; size minnet etmem. Hiç de kabûl etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek için değil, belki hakka hizmet için yazdım, vesselâm.
Şu eserin nağamâtını dinlemek için bir Kürd cesedini giymek, bir vahşî hayâlini başına takmak gerektir. Yoksa ne istimâ' helâl, ne sema' tatlı olur.
Ebû Lâ‑şeySaid
441

Siz suâl ediniz, ben de ona göre cevab vereyim

﴿
والصَّلَاةُ عَلٰى سَيِّدِ الْعَالَمِ
Emmâ ba'd: Ehl‑i hamiyetin nazarına arz ediyorum ki:
Vaktâ meşrûtiyetin ikinci yaşında İstanbul, temsîl ettiği asırdan tarihvâri bir nazarla göçüp Kurûn‑u Vustâya karşı aşağıya inmekle, Aşâir‑i Ekrâdın içinde cevelân ile bahardan güze bir rıhlet‑i sayfiye; güzden bahara bilâd‑ı Arabiyeden bir rıhlet‑i şitâiye ettim. Dağ ve sahrâyı bir medrese ederek Meşrûtiyeti ders verdim. Birden bana göründü ki; Meşrûtiyeti gayet garîb bir sûrette telâkki etmişler. Her tarafın şübhe ve suâlleri ağleb bir dereden gelmiş gibi gördüm. İşte teşhîs‑i maraz için miftâh‑ı kelâmı onlara verdim.
Dedim: Siz suâl ediniz, ben de ona göre cevab vereyim.
Onlar istihsân ettiler. Zîra Kürdlerin tabiat‑ı meşrûtiyet-perverânelerine binâen dersi münâzara ve münâkaşa sûretiyle okuyorlar. Onun içindir ki; medreseleri küçük bir meclis‑i meb'ûsân-ı ilmiyeyi andırıyor. İşte ta'mîmen li'l‑fâide, suâllerini cevablarımla musâfaha ettirerek şu kitabı yazdım. birbirine muâvenette bulunsun. Hem de görmediğim Ekrâd ve emsâline şu kitab bana bilvekâlet onlarla konuşarak cevab versin. Hem de lisânları kalblerine tercümânlık edemeyenlere bedelen suâl etsin.
Elhâsıl: Şu kitab tarafımdan cevab, onların cânibinden suâl etmek vazifesiyle mükelleftir. Hem de siyaset tabiblerine teşhîs‑i illete dair hizmet ile muvazzaftır.
Ey ehl‑i hamiyet anlayınız! Kürd ve emsâli, fikren meşrûtiyet‑perver olmuş ve oluyorlar. Lâkin bazı memurîn, fiilen meşrûtiyet‑perver olması müşküldür. Hâlbuki akılları gözlerinde olan avâma ders veren fiildir.
442
İmdi Suâle ve Cevaba Başlıyorum.

İstanbul’a gittin, bize ne getirdin?

Suâl: Ey Seydâ! İstanbul’a gittin bu inkılâb‑ı azîmi gördün mühim işler içine girdin bize ne getirdin?”
Cevab: Müjde getirdim!

Müjde ne demek? “Sizin için fenâlık var” diyorlar?

Suâl: Müjde ne demek?… Bazılar bize: Sizin için fenâlık var diyorlar?”
Cevab: Nurdan zarar gelmez. Gelirse, huffaşa gelir, murdar şeylere gelir. Size cemî'‑i kuvvetimle yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; umum İslâmın, lâsiyyemâ Osmanlıların, bâhusus Ekrâdın saâdetinin fecr‑i sâdıkının geldiğini hattâ Bâşit başında görüyorum. رغمًا على أنف أبوالعلاء المعرّي
Farazâ şu devletin yarı milleti bahâsında verilse idi, gene erzân ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz

Biz öyle işitmedik?

Suâl: Biz öyle işitmedik?…”
Cevab: Şeytanın arkadaşları çoktur

Öyle ise zihnimize gelen şübheleri ve suâlleri hallet!

Suâl: Öyle ise zihnimize gelen şübheleri ve suâlleri hallet!‥”
Cevab: Elbette Fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam

Çeşitli sorular sorarlar…

Suâl: İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir? Diğeri: Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık. Başkası: Dinimize zarar yok mu? Daha başkası: Jön Türkler şöyledirler, böyledirler. Bizi de zarar‑dîde edecekler. Diğeri: Gayr‑ı Müslim nasıl asker olacak?‥ ilâ âhir…”
Cevab: Yâhû, şu gürültülü karmakarışık, sizin gibi intizamsız suâllerinize nasıl cevab vereceğim!‥

Kaide‑i suâli sen göster!

Suâl: Kaide‑i suâli sen göster!‥”
Cevab: Meşrûtiyet kanunu ile suâl ediniz!‥ Yani içinizden bir iki zekî adamı intihâb ediniz, size vekil olarak müşteri olup suâl etsin; siz de dinleyiniz!
Onlar: Peki, peki…”
443

İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir?

Suâl: İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir?‥”
Cevab: İstibdâd tahakkümdür. Muâmele‑i keyfiyedir. Kuvvete istinâd ile cebirdir. Re'y‑i vâhiddir. Sû‑i isti'mâlâta gayet müsâid bir zemindir. Zulmün temelidir. İnsaniyetin mâhîsidir. Sefâlet derelerinin esfel‑i sâfilînine insanı tekerlendiren ve Âlem‑i İslâmiyet’i zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren; hattâ herşeye sirâyet ile zehirini atan, o derece ihtilâfâtı beyne'l‑İslâm îka' edip Mu'tezile, Cebrî, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlîd eden istibdâddır.
Evet taklidin pederi ve istibdâd‑ı siyâsînin veledi olan istibdâd‑ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfiza, Mu'tezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlîd etmiştir.

İstibdâdı tedâvi edecek olan tiryâk‑ı meşrûtiyeti bize ta'rif et!

Suâl: İstibdâd bu derece bir semm‑i kàtil olduğunu bilmezdik. Lehü'l‑hamd parçalandı. Onu esâsıyla tedâvi edecek olan tiryâk‑ı meşrûtiyeti bize ta'rif et!‥”
Cevab: Bazı memurların ef'âli adem‑i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neş'et eden müşevveşiyetle hâl‑i hâzırdan fehmettiğiniz Meşrûtiyeti tefsir etmeyeceğim Belki hükûmetin hedef‑i maksadı olan Meşrûtiyet‑i meşrûayı beyân edeceğim:
İşte Meşrûtiyet; ﴿وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ﴿وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ âyet‑i kerîmelerinin tecellîsidir. Ve meşveret‑i şer'iyedir. O vücûd‑u nurânînin kuvvete bedel, hayatı haktır. Kalbi, mârifettir. Lisânı, muhabbettir. Aklı, kanundur, şahıs değildir.
444
Evet, Meşrûtiyet; hâkimiyet‑i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvâmın sebeb‑i saâdetidir. Siz de saâdete gideceksiniz. Bütün eşvâk ve hissiyat‑ı àliyeyi uyandırır. Uyku bes Siz de uyanınız!‥ İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya’nın tâli'ini açacaktır. Size müjde! Bizim devleti ömr‑ü ebediyeye mazhar eder, milletin bekàsıyla ibkà edecek. Siz daha me'yûs olmayınız Bir ince tel gibi her tarafa hevâ ve hevesin tehyîci ile çevrilmeğe müstaid olan re'y‑i vâhid-i istibdâdî; lâyetezelzel bir timur direk gibi, lâyetefellel bir elmas kılınç gibi olan efkâr‑ı âmmeye tebdil eder. Siz de Sefîne‑i Nuh gibi emniyet ediniz. Herkesi birer pâdişah hükmüne getiriyor. Siz de hürriyet‑perverlikle pâdişah olmağa gayret ediniz. Esâs‑ı insaniyet olan cüz'‑ü ihtiyarî te'min eder, âzâd eder. Siz de câmid olmaya râzı olmayınız. Üçyüz milyondan ziyâde Ehl‑i İslâm’ı bir aşîret gibi birbirine rabt eder. Siz de o râbıtayı muhâfaza ediniz! Zîra meşveret perdeyi attı, milliyet göründü, harekete geldi Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizâza geldi. Zîra milliyetimizin rûhu İslâmiyettir. Hakîki ve nisbî ve izafîden mürekkebdir. Başka millete benzemiyor.

İstibdâdın çirkinliğine, Meşrûtiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?

Suâl: İstibdâdın çirkinliğine, Meşrûtiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?‥”
Cevab: Siz avâm olduğunuzdan; hayâlinizle tefekkür, gözünüzle taakkul ettiğinizden, temsîl size bürhân‑ı nazarîden daha ziyâde mukni'dir. İşte ikisinin mâhiyetlerini misâl ile tasvir edip göstereceğim.
445
İşte biliniz:
Hükûmet, hekim gibidir. Millet hastadır. Farz ediniz; ben şu çadırda oturmuş bir hekimim. Şu etraftaki herbir köyde Allah etmesin birer ayrı hastalık var. Ben o hastalıkları teşhîs etmemişim. Hem de tâcizimi istemeyen müdahenecilerden, yalancılardan başka kimseyi görmemişim. Şu hâlde şu köylere tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz, mîzansız bir ilâcı isti'mâl eden, acaba şifâ bulur? Veyâhut ölür?‥
Evet مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُواsırrına, şunun sâye‑i muzlimânesinde mazhar oldunuz. İşte her köye böyle ilâç göndermek, hattâ dâü'l‑cû' ile karın ağrısına mübtelâ olan emsâlinize hazım ilâcı hükmünde olan iâne toplamak; yâhut eşkıyâlık ve husûmet derdiyle mültehib bulunan o vücûda iltihabı tezyîd eden Hamîdîlik icra etmek ve ilâ âhirihî Acaba tedâvi mi? Yoksa tesmim midir, Melekü'l‑Mevt’e yardım etmek midir?‥
İşte mâhiyet‑i istibdâdın timsâli budur. Zîra sâbıkta pâdişah kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu. Bîçâre milletin hâlini anlamıyordu. Yâhut za'f‑ı kalb ve kuvvet‑i vehim ile anlamak istemiyordu. Yâhut mütehevvisâne ve mütekeyyifâne ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmaya müsâid değildi. İşte hükûmetteki istibdâda, herşeydeki istibdâdı kıyâs ediniz! Hattâ taklidi tevlîd eden ilmin istibdâdı dahi böyledir.
Amma bizzarûre hükûmet‑i İslâmiye’nin hedef‑i maksadı olan Meşrûtiyet‑i meşrûanın timsâlini isterseniz; farzediniz ben bir hekimim. Şu çadır dahi eczâhânedir, içindeyim. Umum köylerde veyâhut evlerde çeşit çeşit hastalıkları teşhîs etmiş, reçetesini yazmış bir müntehab adam yanıma geliyor. Reçetesini ibraz ediyor ki; Dâü'l‑cehil ile baş ağrısı var yazılıdır. Ben dahi fen afyonunu ibtidâ onların lisânlarının zarfında sonra da lisân‑ı resmiye ifrâğ ederek veriyorum. Bir başkasının reçetesini gösteriyor ki; kalb hastalığı olan za'f‑ı diyânet var. Ben de fünûnu, maârif‑i İslâmiye ile mezcederek bir mâcun yapıyorum, müderrislerin ellerine veriyorum, gönderiyorum. Diğerinde dâü'l‑husûmet ile ihtilâl sıtması var. Ben de fikr‑i milliyeti uyandırarak, ışıklandırarak, tiryâk‑misâl adâlet ve muhabbeti o nur ile mezcettirerek sulfato misâl bir ilâç veriyorum. İşte böyle bir hekimdir ki, vatan hastahânesinde bîçâre etfâli helâkten halâs eder. ! Hükûmet‑i meşrûtanın timsâl‑i nurânîsi: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِsırrınca, herbir büyük adam bu düsturu nazara almak gerektir.
446

Derman dermandır, neden zehir olsun?

Suâl: Derman dermandır, neden zehir olsun?”
Cevab: Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman hadden geçerse derd getirir.

Ne diyorsun, ta'rif ettiğin Meşrûtiyet daha bize selâm etmemiş

Suâl: Ne diyorsun, اِسْتَحْسَنْتَ ذَا وَرَمٍ Hâl‑i hâzırın eskisi gibi çok fenâlığı var, bize zulmeder. Hem de zaafta, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek ta'rif ettiğin Meşrûtiyet daha bize selâm etmemiş ki biz de: Ehlen ve sehlen desek.”
Cevab: لا، بل استسقيت اُسكوبًا، واستسعيت يعبوبًا واستحسنت حوراء، ومدحت حرّيّةً حرّة حورية
Fakat sizin dîvâneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm Meşrûtiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Gevdan ve Mamhuran aşîretleri daha asker gelmeden, alâ külli hâl vermeğe mecbur olan emvâl‑i emîriyeyi hazır etseydiler, şu kadar zulüm olmayacaktı. Evet bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl‑i hamiyeti dahi müstebid eder.
447
Siz diyorsunuz: Şimdiki hükûmet eskisi gibi zaîftir.”
Evet kuvvetsizlikte dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat o kabre müteveccihen iner, eğilir girer. Şu ise, doğrulur, şebâba doğru yükselir.

Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?

Suâl: Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?”
Cevab: Yüz seneden beri harâb’a yüz tutan bir şey, birden yapılamaz. Size bir misâl söyleyeceğim: Bir bulağ () başı çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş. Sonra da onu tasfiye için o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa; acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz!‥ Âkıbet berrak olacaktır.

Meşrûtiyetin ne mikdarı bize gelmiş?

Suâl: Ta'rif ettiğin meşrûtiyetin ne mikdarı bize gelmiş?‥ Ve niçin bütün gelmiyor?”
Cevab: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîra sizin şu vahşet‑engîz, cehâlet‑perver, husûmet‑efzâ olan sarp dağ ve derin derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçâre Meşrûtiyet korkar. Kolaylıkla gelmeye cesâret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da, onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz. Zîra sizinle İstanbul arasındaki mesâfe bir aylıktır. Fakat sizinle ehl‑i meşrûtiyet arasındaki mesâfe bin aydan fazladır. Zîra eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nâzik meşrûtiyet İstanbul havâlisindeki yılanlardan kurtulsa; şu uzun mesâfeden geçmekle, cehâlet gibi müdhiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kıraçları, husûmet gibi gayet keyşer dağları kat'etmekle beraber, eşkıyâya rastgelecektir.
Ezcümle: Bazı ceza‑yı sezâsını hazm etmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve bazı, bir meşhûr Bektâşî gibi mânâ verenler yol üzerine çıkıp gasb ve gâret ediyorlar. Daha onların öte taraflarında da bir kısım gevezeler vardır; bazı bahâne ile parça parça etmek istiyorlar. Öyle ise ona bir yol veyâhut bir balon yapınız!‥

Biz me'yûs olduk. Daha ne vakit bize gelecektir?

Suâl: Biz me'yûs olduk. Daha ne vakit bize gelecektir?”
448
Cevab: Ye's aczden gelir. Ye's mâni‑i her-kemâldir. Hamiyet ise; şiddet‑i mevâni'a karşı şiddetle metânet etmektir. Hâlbuki şu zaman, mümteniât‑ı âdiyeyi mümkin derecesine indiriyor. Çabuk ye'se inkılâb eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben sizi tenbellikten kurtarmak için kabahatlerinizi gösteririm. Onu, çabuk gelmek istiyorsanız; işte mârifet ve faziletten demir yolunu yapınız!. ki, Meşrûtiyet, medeniyet denilen şimendifer‑i kemâlâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek kısa bir zamanda mânilerden kurtulup geçerek size selâm etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.