Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

372. Umum Nur Talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir

Umum Nur Talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın Vefâtından Önce Vermiş Olduğu En Son Derstir

Azîz Kardeşlerim!
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rızâ‑yı İlâhîye göre sırf hizmet‑i îmâniyeyi yapmaktır, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhâfazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde; herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.
Meselâ: Kendimi misâl alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım birçok hâdiselerle sâbit olmuş. Meselâ: Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de i'dâm tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suâllerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak hakikati için; bana karşı yapılan muâmelelere sabırla, rızâ ile mukàbele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muhârebelerinde çok cefâ çekenler gibi sabır ve rızâ ile karşıladım.
631
Evet, meselâ seksenbir hatâsını mahkemede isbât ettiğim bir müddeiumumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, bedduâ dahi etmedim. Çünkü asıl mes'ele bu zamanın cihad‑ı manevîsidir. Manevî tahribâtına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhâfaza etmek içindir. ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى düsturu ile ki: Bir cânî yüzünden; onun kardeşi, hânedânı, çoluk‑çocuğu mes'ûl olamaz.” İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhâfazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecâvüze karşı isti'mâl edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, Âlem‑i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dâhilî muhârebât ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir ictihâd farkından ileri gelmiştir. Ve cihad‑ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife‑i İlâhiye’ye karışmamaktır ki, Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb‑ı Hakk’a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”
Ben de Celâleddin‑i Harzemşâh gibi, Benim vazifem hizmet‑i îmâniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir.” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ân’dan ders almışım.
Haricî tecâvüze karşı kuvvetle mukàbele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk‑çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribâta karşı manevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakîki talebeleri Cenâb‑ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhâfaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad‑ı maneviyedeki fark pek azîmdir.
632
Bir mes'ele daha var: O da çok ehemmiyetlidir. Hükm‑ü Kur'ân’a göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icâbatından olarak hâcât‑ı zarûriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryâkilikle, görenekle ve i'tiyâdla hâcât‑ı gayr-ı zarûriye, hâcât‑ı zarûriye hükmüne geçmiş. Âhirete îmân ettiği hâlde, zarûret var diye ve zarûret zannıyla dünya menfaati ve maîşet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.
Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:
Biz şimdi mecburuz. اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle Avrupa’nın bazı usûllerini, medeniyetin icâblarını taklide mecburuz.” dediler.
Ben de dedim: Çok aldanmışsınız. Zarûret sû‑i ihtiyardan gelse, kat'iyyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Sû‑i ihtiyardan gelmezse, yani zarûret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ: Bir adam sû‑i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cârî olur, mâzûr sayılmaz, ceza görür. Çünkü, sû‑i ihtiyarı ile bu zarûret meydâna gelmiştir. Fakat bir meczûb çocuk cezbe hâlinde birisini vursa, mâzûrdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dâhilinde değildir.”
İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zarûrî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zarûret var? Sû‑i ihtiyardan, gayr‑ı meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeğe medâr olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryâki olmuş ise, mutlak zarûret olmadığı ve sû‑i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeğe sebeb olamaz. Kanun‑u beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zarûret‑i kat'iyye ile, sû‑i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun‑u İlâhî’de ise, daha esâslı ve muhkem bir şekilde bu esâslar tefrik edilmiş.”
633
Bununla beraber zamanın ilcaâtı ile zarûretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid'alara tarafdârlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek zarûret var zannıyla hareket eden o bîçârelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarfetmiyoruz. Bîçâre, zarûret derecesine girmiş, bize muhâlif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muârızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütûr getirmediğim, o hizmet‑i îmâniyede muvaffak olduğum hâlde; şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu hâlde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkîratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.
Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhâfazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibariyle bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
Risale‑i Nurun neşri her tarafta kanâat‑ı tâmme verdi ki, Demokratlar dine tarafdârdırlar. Şimdi bir risaleye ilişmek; vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.
Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem risalenin neşrini men'etmiştim. Öldükten sonra neşrolunsun.” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkik ettiler; sonra berâet verdiler. Mahkeme‑i temyiz, o berâeti tasdik etti. Ben de bunu dâhilde âsâyişi te'min için ve yüzde doksan beş masûma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. Said, meşveretle neşredebilir.” dedim.
634
Üçüncü Mes'ele: Şimdi küfr‑ü mutlak, öyle Cehennem‑i manevî neşrine çalışıyor ki; kâinâtta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur'ânın Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete îmân, Allah’a îmân ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev'‑i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işârettir ki; o manevî Cehennem’den dünyada da onları bir derece kurtarmış. Hâlbuki şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı; yani Kur'ânla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur'ân’a muhâlefet eden kısmı, küfr‑ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir sûrette münâfıklar, zındıklar vâsıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vâsıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kàbil değildir, yaşamaz. Dinsiz bir millet yaşamaz.” hükmü bu noktaya işârettir. Küfr‑ü mutlak olduğu zaman, hakikat‑i hâlde yaşanmaz. Onun için Kur'ân‑ı Hakîm, bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesi olarak Risale‑i Nur şâkirdlerine bu dersi vermiş ki, küfr‑ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkanları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhâfaza eden Kur'ân‑ı Hakîm’in bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu sûretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.
Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hıristiyan ve Yahudî, hususan bolşevik gibi olmak Çünkü, bir İsevî, Müslüman olsa, İsâ Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Bir Mûsevî, Müslüman olsa, Mûsa Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; rûhunda kemâlâta medâr hiçbir hâlet kalmaz. Vicdânı tefessüh eder, hayat‑ı ictimâiyeye bir zehir olur.
Onun için Cenâb‑ı Hakk’a şükür Kur'ân‑ı Hakîm’in işârât‑ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisân‑ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu'cize‑i Kur'âniye’nin Risale‑i Nur nâmıyla bir dersi intişara başlamış. Ve onaltı sene evvel altıyüz bin adamın îmânını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sâbit olmuş.
635
Demek Risale‑i Nur; beşeri anarşistlikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâmın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arabı birleştirmeğe, bu Kur'ânın kanun‑u esâsîlerini neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.
Mâdem bu zamanda küfr‑ü mutlak Kur'ân’a karşı çıkıyor. Küfr‑ü mutlakta Cehennem’den ziyâde dünyada da daha büyük bir Cehennem var. Çünkü, ölüm mâdem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuzbin cenaze ölümün devamına şehâdet ediyor. Bu ölüm küfr‑ü mutlaka düşenlere, yâhut tarafdâr olanlara; hem şahsın i'dâm‑ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da i'dâm‑ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennem’den on defa daha fazla dehşetli Cehennem azâbı çeker. Demek o Cehennem azâbını küfr‑ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü, herbir insan akrabasının saâdetiyle mes'ûd, azâbıyla muazzeb olduğu gibi Allah’ı inkâr edenlerin i'tikàdlarınca bütün o saâdetleri mahvoluyor, yerine azâblar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu manevî Cehennem’i insanların kalbinden izâle eden tek bir çaresi var: O da Kur'ân‑ı Hakîm’dir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nur eczâlarıdır.
Şimdi Allah’a şükrediyoruz ki, siyâsî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki; o eserlerin neşrine mâni olmadı; hakàik‑ı îmâniyenin dünyada bir Cennet‑i maneviyeyi ehl‑i îmâna kazandırdığını isbât eden Risale‑i Nura mümânaat etmedi, neşrine müsâadekâr davrandı; nâşirlerine de tazyîkattan vazgeçti.
Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli; belki pek yakında öleceğim veyâhut bütün bütün konuşmaktan bazen men'olduğum gibi men'edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, Ehvenü'ş‑şer deyip bazı bîçâre yanlışçıların hatâlarına hücum etmesinler. Dâima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil Çünkü dâhilde hareket menfîce olmaz. Mâdem siyasetçilerin bir kısmı Risale‑i Nura zarar vermiyor, az müsâadekârdır; Ehvenü'ş‑şer olarak bakınız. Daha A'zamü'ş‑şerden kurtulmak için; onlara zararınız dokunmasın, onlara fâideniz dokunsun.
636
Hem dâhildeki cihad‑ı manevî; manevî tahribâta karşı çalışmaktır ki, maddî değil manevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl‑i siyasete karışmadığımız gibi, ehl‑i siyaset de bizimle meşgul olmağa hiçbir hakları yok!‥
Meselâ: Bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği hâlde, hattâ otuz senede hapisler de tazyîkler de olduğu hâlde, hakkımı helâl ettim. Ve azâblarına mukâbil, o bîçârelerin yüzde doksanbeşini tezyif ve i'tirâzlara, zulümlere ma'rûz kalmaktan kurtulmağa vesile oldum ki, ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىâyeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvâya hakları yoktur.
Hattâ bir mahkemede yanlış muhbirlerin ve câsusların evhâmları ile; bizi, yetmiş kişiyi, mahkûm etmek için sû‑i fehmiyle, dikkatsizliği ile Risale‑i Nurun bazı kısımlarına yanlış mânâ vererek seksen yanlışla beni mahkûm etmeğe çalıştığı hâlde, mahkemelerde isbât edildiği gibi, en ziyâde hücuma ma'rûz bir kardeşiniz, mahpus iken pencereden o müddeiumumînin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu, dediler: Bu müddeiumumînin kızıdır.” O masûmun hatırı için o müddeîye bedduâ etmedi. Belki onun verdiği zahmetler; o Risale‑i Nurun, o mu'cize‑i maneviyenin intişarına, ilânına bir vesile olduğu için rahmetlere inkılâb etti.
Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enâniyet, hodfürûşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihâsı, tiryâkilik gibi hastalıklardır. Risale‑i Nurun Kur'ân’dan aldığı dersin en birinci esâsı: Benlik, enâniyet, hodfürûşluğu terk etmek lüzumudur. ihlâs‑ı hakîki ile îmânın kurtarılmasına hizmet edilsin. Cenâb‑ı Hakk’a şükür, o a'zamî ihlâsı kazananların pek çok efrâdı meydâna çıkmış. Benliğini, şân ve şerefini en küçük bir mes'ele‑i îmâniyeye fedâ eden çoktur. Hattâ Nurun bîçâre bir şâkirdinin düşmanları dost olduğu vakit onunla sohbet etmek çoğaldığı için, Rahmet‑i İlâhiye cihetinde sesi kesilmiş. Hem de ona takdirle bakanlar isabet‑i nazar hükmüne geçip onu incitiyor. Hattâ musâfaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı veriyor.
637
Senin bu vaziyetin nedir?” diye soruldu; Mâdem milyonlar kadar arkadaşların var, neden bunların hatırlarını muhâfaza etmiyorsun?”
Cevaben dedi: Mâdem mesleğimiz a'zamî ihlâstır; değil benlik, enâniyet dünya saltanatı da verilse, bâkî bir mes'ele‑i îmâniyeyi o saltanata tercih etmek a'zamî ihlâsın iktizasıdır. Meselâ: Harb içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur'ân‑ı Hakîm’in tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine Defteri çıkar!” diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur'ânın bir harfinin, bir nüktesini, düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; rûhunun kurtulmasına tercih etmiş.”
O kardeşimize sorduk: Bu acîb ihlâsı nereden ders almışsın?”
Demiş: İki noktadan…”
Birisi: Âlem‑i İslâmiyet’in en acîb harbi olan Bedir Harbinde namaz vaktinde cemâatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumu ile beraber mücâhidlerin yarısı silâhını bırakıp cemâat hayrına şerîk olmak, iki rekât sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm bir Hadîs‑i Şerîfiyle emretmiş olmasıdır. Mâdem harpte bu ruhsat var. Ve mâdem cemâat hayrı da sünnet olduğu hâlde, o sünnete riâyet etmek en büyük bir hâdise‑i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad‑ı Mutlakın böyle bir işâretinden bir nüktecik alarak, biz de rûh ve canımızla ittibâ' ediyoruz.
İkincisi: Kahraman‑ı İslâm İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, Celcelûtiye’nin çok yerlerinde ve âhirinde bir himâyetçi istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum mânâsı hâtırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuru ile namazdaki huzuruna mâni olunmamak için bir muhâfız ifriti Dergâh‑ı İlâhî’den niyâz etmiş.
638
İşte bu bîçâre, ömrü bu zamanda hodfürûşluk içinde yuvarlanan bîçâre kardeşiniz de; hem sebeb‑i hilkat-i âlemden, hem kahraman‑ı İslâmdan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur'ânın esrârına ehemmiyet vermekle harb içinde rûhunun muhâfazasını dinlemeyerek, Kur'ânın bir harfinin bir nüktesini beyân etmiş.
Said Nursî