Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
622

366. Ecel her vakit gelebilir diye evvelce yazdığım vasiyetnâmelerimi te'yiden bu vasiyetnâme de şiddetli, dâhilî bir hastalığımda ihtar edildi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ecel muayyen olmadığı için benim şiddetli hastalığım her vakit gelebilir diye, evvelce yazdığım vasiyetnâmelerimi te'yiden bu vasiyetnâme de şiddetli, dâhilî bir hastalığımdan ihtar edildi. Ben de beyân ediyorum ki:
Benim vefâtımdan sonra, benim emâneten elimde bulunan Risale‑i Nur sermâyesi hem mu'cizâtlı Kur'ânımızı tab'ettirmek için Eskişehir’de muhâfaza edilen sermâye; o, Kur'ânın tevâfukla ve fotoğrafla tab'ına ait. () Yanımızdaki sermâye ise, Risale‑i Nurun sermâyesidir. O sermâye, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki, yetmiş küsûr sene evvel o zamanın âdetine muhâlif olarak kendim fakirliğimle beraber onların ta'yinlerini verdiğime bir ihsân ve lütf‑u Rabbânî olarak o zamandan elli‑altmış sene sonra Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn o örfî âdete muhâlif kaidemi manevî ve geniş Medresetü'z‑Zehrâ’nın hàlis ve nafakasını te'min edemeyen ve zamanını Risale‑i Nura sarfeden talebelerine aynen ve eski zaman ihsân‑ı İlâhî neticesi olarak şimdi yanımızdaki sermâye onların ta'yinleridir ve ta'yinlerine sarf edilecek ve kaç senedir benim yaptığım gibi benim manevî evlâdlarım, benim vereselerim aynen öyle yapmak vasiyet ediyorum. İnşâallâh tam Risale‑i Nur intişara başlasa; o sermâye şimdiki fedâkâr, kendini Risale‑i Nura vakfeden şâkirdlerden çok ziyâde fedâkâr talebelere kâfî gelecek ve manevî Medresetü'z‑Zehrâ ve Medrese‑i Nuriye çok yerlerde açılacak. Benim bedelime bu hakikate bu hâle manevî evlâdlarım ve hàs ve fedâkâr hizmetkârlarım ve nura kendini vakfeden kahraman ve herkesçe ma'lûm kardeşlerim bu vasiyetin tatbikine yardımlarını ricâ ediyorum. Risale‑i Nur itibariyle bana hiç ihtiyaç kalmadığı için âlem‑i Berzaha gitmek benim için medâr‑ı sürûrdur. Siz mahzûn olmayınız. Belki beni tebrik ediniz ki, zahmetten rahmete gidiyorum.
Çok hasta Said Nursî
Evet, biz Üstadımızın bu vasiyetine şâhidiz.Emirdağlı Çalışkan, Mustafa Acet, Safranbolulu Hüsnü, Ermenekli Zübeyr, Çoğollu Bayram
623

367. Tevafukatın bir nev’i de Lafza‑i Celâl’de görülen zahir tevafukattır. İşte, mu’cizatlı Kur’ân’ımız bu tevafukatı gösteriyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Muhterem Kardeşimiz Tahsin Bey!
Leyle‑i Kadr’inizi tebrik eder muvaffakıyetler dileriz. Üstadımız size hususî selâm ediyor. Dedi ki:
Tahsin’in neşrettiği Tarihçe‑i Hayat yirmi büyük mecmua kadar fâide verdi, fütûhât yaptı. Şimdi bir parça ilişmelerine kat'iyyen merak etmesin. Nazar‑ı dikkati celbettiği için büyük bir ilânnâme hükmüne geçti. Şimdiye kadar nasıl ki yirmi senedir yirmi büyük mecmua perde altında intişar etmesiyle çok büyük fütûhâta medâr oldu. Tarihçe‑i Hayat’ın da perde altında intişarı inşâallâh aynı neticeyi verecek.”
Sâniyen: Mâdem Cenâb‑ı Hak sizi Ankara’da Risale‑i Nurun başkumandanı olarak ihsân etmiş; Risale‑i Nurun, Kur'ânın kırk vech‑i i'câzından bir vechi olan nazmını beyân eden İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin neşri de size müyesser oldu. O vech‑i nazm yedi kısımdır. Bir kısmı tevâfukâttır. Tevâfukâtın bir nev'i de Lafza‑i Celâl’de görülen zâhir tevâfukâttır. İşte mu'cizâtlı Kur'ânımız bu tevâfukâtı gösteriyor. İnşâallâh bu mu'cizâtlı Kur'ânın neşri ve tab'ı da size nasîb olacak.
624
Evvelce Üstadımız onbin lira size göndermişti. Şimdi de Kur'ânın âyetlerine tam muvâfık olarak altıbin altıyüz altmışaltı lirayı ki, bu para talebelerin iki senelik ta'yinâtından fazla kalan paradır. Bunda bir sırr‑ı azîm var, aynı altın para gibi mübârektir. Başkasına sarf etmemek lâzımdır. Size bazı Kur'ânın cüzleri ile birlikte gönderiyoruz ve pek çok selâm ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşleriniz Tahiri, Zübeyr, Ceylan, Sungur

368. Ankara’ya gelmemin bir sebebi, İslâmiyete tarafdâr Dâhiliye Vekili Namık Gedik, Adnan Bey ve Tevfik İleri gibi mühim zâtlara bir hakikati söylemektir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ankara’ya bu defa geldiğimin mühim bir sebebi, İslâmiyete ciddi tarafdâr Dâhiliye Vekili Namık Gedik’i görmek ve İslâmiyetin kahramanı olan Adnan Bey’e ve Tevfik İleri gibi mühim zâtlara bir hakikati söylemektir ki:
Hem Demokrata Ezân‑ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risale‑i Nurun neşrine müsâadesi gibi çok tarafdâr olmak ve Âlem‑i İslâmı, hattâ bir kısım Hıristiyan Devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı müzahrefâttan temizleyip ibâdet mahalli yapmaktır. Bu ise; bu mes'ele için otuz sene siyaseti terk ettiğim hâlde, bu nokta hatırı için Namık Gedik’i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Namık Gedik ve Tevfik İleri gibi zâtların hatırı için başka yere gitmedim.
Hem Risale‑i Nur; Kur'ânın kanun‑u esâsiyesiyle bütün Anadolu ve Vilâyât‑ı Şarkıyede âsâyişi te'min eden Risale‑i Nurun beşyüzbin nüshası komünistliği susturduğu gibi, âsâyişi te'min ettiğine bir delili budur ki:
On küsûr sene evvel Afyon Müddeiumumîsi: Altıyüz bin fedâkâr talebesi var. Beşyüzbin nüsha Risale‑i Nurdan neşretmiş, belki âsâyişe zarar gelir.” dedi.
625
Ona karşı Said demiş ki: Mâdem altıyüz bin fedâkâr talebesi var. Bu onbeş senedir bana bu kadar zulüm ediliyor. Bir tek vukûâtı hiçbir zâbıta ve mahkeme gösteremedi.”
Hem dedim: Ey müddeiumumî! Eğer bin müddeiumumî, bin emniyet müdürü kadar âsâyişin te'minine Risale‑i Nur hizmet etmemiş ise, Allah beni kahretsin. Siz de bana ne ceza verirseniz verin.” dedim. O bu sözüme karşı hiçbir çare bulamadı.
Yalnız bir‑iki sene sonra Nurun bir küçük talebesi Risale‑i Nura zarar gelecek zannıyla kendini intihar edecekti ki, tab'ettiği bir küçük risaleye zarar gelmesin. Sonra Üstadı onu men'etti ve küçücük bir hâdise oldu ve ikisi de barıştırıldı.
Hâlbuki bir Üstad’ın on tane fedâkâr talebesi bulunsa hattâ biri selâm etmiş tokat vurulmuş, biri elini öpmüş tahkîr edilmiş hiçbir fedâkârı, âsâyişe ilişmemek için sükût etmişler. Said’den işitmişler ki: Benim yüz rûhum olsa âsâyişe fedâ ediyorum.” Onun için ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى kanun‑u esâsiyesiyle; beş cânî yüzünden doksan masûma zarar gelmemek, bir cânî yüzünden on masûm çoluk‑çocuk, peder ve vâlidelerine zulüm etmemek için, Risale‑i Nur îmân hizmetiyle beraber âsâyişi tamamıyla te'min edip herkesin kalbinde fenâlığa karşı bir yasakçı bırakıyor. Ben de bin rûhum olsa, Kur'ânın bu kanun‑u esâsiyesine fedâ ettiğimi Tarihçe‑i Hayat isbât ediyor ve meydândadır. Ve mahkemeler de kabûl etmişler.
Hattâ tezâhüre bir riyâkârlık, bir hodfürûşluk, bir enâniyet mânâsını verip halklarla görüşmeyi de terk ettiği ve Rahmet‑i İlâhî’nin ihsânı ile sesi de kesilmiş ki, dostlarla görüşmeye mecbur olmasın ve hatırları da kırılmasın.
Said Nursî
626

369. Tarihçe‑i Hayat’ın Neşrolunmaması İçin Eski Partinin Bazı Memurları Sevketmesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Gayet şiddetli hasta Üstadımıza mühim, resmî bir zâttan bir mektûb geldi. Diyor ki: Tarihçe‑i Hayat’ın neşrolunmaması için eski partinin mühim adamları, büyük bir tâviz ile eski partinin bazı memurlarını bu hatâya sevketmişler…”
Üstadımız da dedi ki: Bu Tarihçe‑i Hayatın en mühim kısmı üç defa Sebilürreşâd tarafından, dört defa da otuz‑kırk seneden beri hem eski harf, hem yeni harf ile neşredilmiş ve içindeki müdafaât parçaları da müteaddid mahkemelerin huzurunda okunmuş ve resmen de neşredilmiş. Yeni olarak, Medine‑i Münevvere gibi hariç yerlerden bir‑iki âlim zâtın, izâh ve teşekkür nev'inden birkaç hakikatli mektûbları var. Onun için mahkemelerin resmen bunlara ilişecek hiçbir ciheti yok.
Sâniyen: Risale‑i Nur, kırk‑elli senede bütün ehl‑i siyasetin tazyîkatı altında tek başına Âlem‑i İslâmda hàrika bir tarzda neşrolduğu hâlde, şimdi milyonlar nâşirleri varken değil eski bir parti, dünya toplansa ona karşı bir sed çekemez, mümkün değil. Belki bir ilânnâme hükmüne geçer. Onun için, Nur talebeleri müteessir olmasınlar
Sâlisen: Hem eski partinin bana karşı zulümlerini helâl ettiğim, hem Kur'ânın bir kanun‑u esâsiyesi olan ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى yani, birisinin hatâsı ile başkası, partisi, akrabası mes'ûl olmaz, olamaz diye, hem Anadolu, hem vilâyet‑i şarkıyede Risale‑i Nurla neşredildiği sebebiyle, âsâyişe tam kuvvetli bir tarzda hizmet edilmiş. Demek bir manevî zâbıta hükmünde herkesin kalbinde bir yasakçı bırakıyor. Bu noktaya binâen, Risale‑i Nur eski partinin dört‑beş hatâsını yüz derece ziyâdeleştirmeye mânidir. Yüzde beş adamın hatâsını doksan beşe de verip yirmi‑otuz derece ziyâdeleştirmemiş. Onun için umum o partinin ekserîsi, iktidar partisi kadar Risale‑i Nura minnetdâr olmak lâzımdır. Çünkü, bu dersi, bu Kanun‑u Esâsiye-i Kur'âniyeyi Risale‑i Nur ders vermeseydi, o beş adamın hatâsı binler adamı da hatâkâr yapardı.
627
Râbian: Kat'iyyen tahakkuk etmiş ki: Risale‑i Nur hariçten hücum eden küfr‑ü mutlaka karşı bu milleti ve Âlem‑i İslâmiyet’i muhâfaza edecek Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cize‑i maneviyesinden bir derstir ki, dinsiz feylesoflardan hiçbirisi ona karşı mukàbele çaresi bulamadılar. Kat'iyyen haber aldık ki: Hariçte bazı yerde bir milyon gençler Müsâlemet‑i umumiyeyi te'min edecek Risale‑i Nurdur.’ demişler. Sulh‑u umumî tarafdârı Almanya ve Amerika gibi bazı ecnebîlerin de Risale‑i Nuru tercümeye başladığını haber aldık.
Hâmisen: Eğer resmî adamlar bazı yeni kanunlara yanlış mânâlar verip bir‑iki satırına ilişseler benim bedelime deyiniz ki: Bir adamın hatâsı ile yirmi bin komşusu cezalandırılır , hapsedilir mi? Dünyada böyle hükmeden hiçbir kanun var ?’
İşte her sahifesi yirmi satır olan beş yüz sahifelik bir kitabın bir satırında bir adama şiddetli tokat vurmuşsa: Evvelâ, isim muayyen değil, orada mes'ûliyet yok Şâyet olsa da, sansür gibi o satır silinir. O kitabı müsâdere etmek, onbin adamı hapse sokmak gibi kâinâtta işitilmemiş bir kanunsuzluk, bir zulüm olduğu gibi; öteki yirmi bin satırlar şimdiye kadar yirmi bin adamın îmânını kuvvetlendirdiği cihetle yirmi bin hasene ve iyilik olduğundan elbette o hatâyı ve seyyieyi affettirir
Ben şiddetli hasta olmasaydım daha konuşacaktım. Siz hizmetkârlarım tashih ve ıslah edersiniz. Hattâ münâsib görseniz, ma'nen polislerin bir vazifesini gören Risale‑i Nurun âsâyiş hizmetinde polislere büyük bir kuvvet olan derslerine polisler herkesten ziyâde tarafdâr olmak lâzım gelirken, şimdi resmen taharrî memuru sûretinde polislik aleyhinde olan bu hizmeti polislere vermeye rûhum râzı değil; onlara umumen hakkımı helâl ettiğimi söylersiniz.
Sâdisen: Şiddetli bir teessüfle Leyle‑i Mi'râc vaktinde Mi'râc‑ı Şerîf, şühûr‑u selâse hürmetine vesile beklerken, Tarihçe‑i Hayat hasebiyle taharrî hâdisesi şiddetli bir keder verdi. Sadaka belâyı def'eder.’ meâlindeki hadîs‑i sahîhin hükmüyle, Risale‑i Nur Anadolu için belâları def'eder bir sadaka hükmüne geçtiği; ona berâetler ve serbestiyetler verildiği zaman belâların def' edilmesi, ona hücum edildiği zaman belâların gelmesi yüz hâdisesi var ki, bazen zelzele ve fırtınalarla kaydedildiği gibi, bu defa da hayatımda görmediğim tahte's‑sıfır onsekiz dereceye yakın bir soğuk, taarruz ve taharrînin aynı vaktinde geldi.”
628
Üstadımız şiddetli hastalığından fazla konuşamadı. Hasta hâlinde hizmetkârına dedi: Merak etmemeleri için berây‑ı ma'lûmât bazı dostlara ve bazı resmî zâtlara gönderirsiniz.”
Şiddetli hasta ÜstadımızınHizmetkârı
Evet, hizmetkârımın yazdığı doğrudur. Said Nursî

370. Müddeiumumîler hakkında Üstadımızın garip bir halet‑i ruhiyesini beyan etmek zamanı geldi

Müddeiumumîler hakkında Üstadımızın garîb bir hâlet‑i rûhiyesini beyân etmek zamanı geldi.
Bana dedi ki:
Otuz‑kırk sene bu tazyîkatımda Hukukullâh mânâsında olan hukuk‑u âmme nâmındaki vazifelerle muvazzaf olan savcılar ekser hapislerimde, nefyimde şiddetlerini gördüğüm hâlde onlara karşı bir hiddet, bir küsmek bana gelmiyordu.
Sonra görüyordum: Onların zâhirî şiddetine sebeb olan kusurları kendilerinde görmüyordum. Fakat, çok defa bir zaman sonra, kader‑i İlâhî’nin başka kusurâtıma binâen şefkat tokadının öyle savcıların eliyle geldiğini gördüm. Kader adâlet yaptığı için o şefkat tokadını rûh ve kalbimle kabûl ettim. Zâhirî sebebe binâen savcıların şiddetini helâl ediyorum. Şimdi Cenâb‑ı Hakk’a şükür, o müddeiumumîlerin bir kısmı, vazifeleri olan hukuk‑u umumiyenin müdafaası, Hukukullâh nev'inden olduğu cihetle, bana karşı şiddet değil, bil'akis hakîki adâlet noktasında, umum İslâmiyete ve belki insaniyete de menfaati olan Risale‑i Nurun hizmet‑i îmâniyesi cihetiyle şiddeti bırakıp kader‑i İlâhî’nin şefkat tokadına bakar gibi zâhirî tâzib, hakikaten yardım hükmüne geçtiği için, ben de bu sırr‑ı azîm münâsebetiyle, bütün böyle müddeiumumîlere karşı bir dostluk ve duâ etmek vaziyetini aldım. Zâhiren bana karşı şiddet‑i hüküm görünen hâlât, o hizmet‑i îmâniyeye bir ilânnâme hükmüne geçti.
Ben de şimdi onlara, hukuk‑u âmmenin Hukukullâh hükmüne geçtiğini bilenlere, umumen selâm ve duâ ediyorum. Bana olan şiddetlerini umumen helâl ediyorum.”
Said Nursî
Üstadımızın sizlere yazdığı aynı hakikat olan bu mektûbunu arz ediyorum.
Talebesi Sungur
629

371. Bediüzzaman Said Nursî’nin gazetelere bir mektubu

Bediüzzaman Said Nursî’nin Gazetelere Bir Mektûbu

Bize ait mes'eleleri yazan gazetelere hitâben yazdığım bu yazıyı neşretseler, bugünlerde olan aleyhimdeki isnâdlarını helâl edeceğim. Şiddetli hastalığıma binâen bu kısacık mektûbumu o gazeteler neşretsinler ki; bizi düşünen kardeşlerim kederlenmesin.
Evvelâ: Bugünlerde olan mes'eleler için merak etmeyiniz. Hakkımızda tecellî eden, inâyet ve Rahmet‑i İlâhiye ile, bu büyük bir hayırdır. Hem hasta olduğumdan konuşmaya ve görüşmeye de tahammül edemiyorum. Şimdi Risale‑i Nurun dâhil ve hariçteki fevkalâde intişarı ve geniş fütûhâtı ile düşmanlar da dost olmuşlar. Herkesin konuşmak istemesine mukâbil, inâyet‑i İlâhiye ile sesim de kısılmış ki; daha Risale‑i Nur bana ihtiyaç bırakmadığından görüşüp, konuşamıyorum.
Beni altı vilâyetten dâvet etmeleri üzerine giderken önümüze gelen ve Risale‑i Nurun ve mesleğimin hakikatini anlayan dost memurlar, Emirdağı’nda istirahat etmemi ve şimdilik Emirdağı’nda kalmamı hükûmetin ricâ ettiğini bildirdiler. Zâten görüşmeye ve konuşmaya tahammül edemediğimden hakkımdaki bu dostâne teklif ve vaziyet bir inâyet oldu ki: Beni dâvet eden çok vilâyetlerdeki hakîki kardeşlerimin hatırları kırılmasın. Hem bazı vilâyetlere gidip diğer vilâyetlere gidemediğimden ileri gelen vaziyetimle yüzbinlerle hakîki fedâkâr talebelerim gücenmesinler.
Sâniyen: Benim bu seyahatlerimde kat'iyyen siyasetle alâkamın olmadığına bir delil; kırk seneden beri siyaseti terkettiğimden, yalnız ve yalnız Kur'ânın bu zamana tam muvâfık bir tefsiri olan Risale‑i Nur küfr‑ü mutlakı kırdığı için anarşistliğe ve tahribâtçı cereyanlara karşı sed çektiği gibi, Kur'ânın Risale‑i Nura verdiği dersinde bir kanun‑u esâsî olan ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى sırrı ile; Âsâyişe ilişmek; beş cânî yüzünden doksan masûma zulüm etmektir.” diye olan uhrevî hizmetimiz; vatan, millet ve âsâyişe de büyük bir fâidesi olması ciheti ile, beni tecessüs eden veyâhut da zahmet veren polis ve inzibatlara da helâl ediyorum. Onları âsâyişin mücâhid muhâfızları diye kardeş gibi mesrûrâne kabûl ettim. Hattâ, beni Ankara’dan çevirmelerini de kabûl ettiğim gibi, hakkımda bir inâyet‑i İlâhiye’ye vesile olmaları cihetiyle Allah’a şükrettim. Ve kemâl‑i ferâhla Ankara’dan döndüm.
630
Sâlisen: Her yerde Risale‑i Nurun intişarı ve okunması ve pek fazla müştâkları bulunması dolayısıyla benimle görüşmek ve konuşmak ve dâvet etmek arzu ediyorlardı. Bu vaziyette, yirmi vilâyete gitmemin zarûreti vardı. Ancak Risale‑i Nurun tab'edildiği yerler olan Ankara, İstanbul ve Konya’ya gittim.
Beni Emirdağı’na çeviren dostlara şunu derim ki: Hakkımdaki bu muâmele bir inâyet ve Rahmet‑i İlâhiye’ye vesile oldu. Sıkılmıyorum. Yalnız, benim yirmi sene kaldığım Isparta Vilâyetinde iki senelik kira ettiğim bir evim ve orada bazı eşyalarım var. Oranın havası da bir parça hastalığıma yarıyor. Hükûmetin müsâadeleriyle bir ay Emirdağı’nda, bir ay da kiraladığım Isparta’daki evimde bulunmak arzu ediyorum.
Bediüzzaman Said Nursî

372. Umum Nur Talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir

Umum Nur Talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın Vefâtından Önce Vermiş Olduğu En Son Derstir

Azîz Kardeşlerim!
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rızâ‑yı İlâhîye göre sırf hizmet‑i îmâniyeyi yapmaktır, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhâfazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde; herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.
Meselâ: Kendimi misâl alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım birçok hâdiselerle sâbit olmuş. Meselâ: Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de i'dâm tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suâllerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak hakikati için; bana karşı yapılan muâmelelere sabırla, rızâ ile mukàbele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muhârebelerinde çok cefâ çekenler gibi sabır ve rızâ ile karşıladım.
631
Evet, meselâ seksenbir hatâsını mahkemede isbât ettiğim bir müddeiumumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, bedduâ dahi etmedim. Çünkü asıl mes'ele bu zamanın cihad‑ı manevîsidir. Manevî tahribâtına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhâfaza etmek içindir. ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى düsturu ile ki: Bir cânî yüzünden; onun kardeşi, hânedânı, çoluk‑çocuğu mes'ûl olamaz.” İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhâfazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecâvüze karşı isti'mâl edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, Âlem‑i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dâhilî muhârebât ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir ictihâd farkından ileri gelmiştir. Ve cihad‑ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife‑i İlâhiye’ye karışmamaktır ki, Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb‑ı Hakk’a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”
Ben de Celâleddin‑i Harzemşâh gibi, Benim vazifem hizmet‑i îmâniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir.” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ân’dan ders almışım.
Haricî tecâvüze karşı kuvvetle mukàbele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk‑çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribâta karşı manevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakîki talebeleri Cenâb‑ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhâfaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad‑ı maneviyedeki fark pek azîmdir.
632
Bir mes'ele daha var: O da çok ehemmiyetlidir. Hükm‑ü Kur'ân’a göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icâbatından olarak hâcât‑ı zarûriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryâkilikle, görenekle ve i'tiyâdla hâcât‑ı gayr-ı zarûriye, hâcât‑ı zarûriye hükmüne geçmiş. Âhirete îmân ettiği hâlde, zarûret var diye ve zarûret zannıyla dünya menfaati ve maîşet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.
Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:
Biz şimdi mecburuz. اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle Avrupa’nın bazı usûllerini, medeniyetin icâblarını taklide mecburuz.” dediler.
Ben de dedim: Çok aldanmışsınız. Zarûret sû‑i ihtiyardan gelse, kat'iyyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Sû‑i ihtiyardan gelmezse, yani zarûret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ: Bir adam sû‑i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cârî olur, mâzûr sayılmaz, ceza görür. Çünkü, sû‑i ihtiyarı ile bu zarûret meydâna gelmiştir. Fakat bir meczûb çocuk cezbe hâlinde birisini vursa, mâzûrdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dâhilinde değildir.”
İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zarûrî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zarûret var? Sû‑i ihtiyardan, gayr‑ı meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeğe medâr olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryâki olmuş ise, mutlak zarûret olmadığı ve sû‑i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeğe sebeb olamaz. Kanun‑u beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zarûret‑i kat'iyye ile, sû‑i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun‑u İlâhî’de ise, daha esâslı ve muhkem bir şekilde bu esâslar tefrik edilmiş.”
633
Bununla beraber zamanın ilcaâtı ile zarûretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid'alara tarafdârlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek zarûret var zannıyla hareket eden o bîçârelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarfetmiyoruz. Bîçâre, zarûret derecesine girmiş, bize muhâlif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muârızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütûr getirmediğim, o hizmet‑i îmâniyede muvaffak olduğum hâlde; şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu hâlde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkîratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.
Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhâfazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibariyle bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
Risale‑i Nurun neşri her tarafta kanâat‑ı tâmme verdi ki, Demokratlar dine tarafdârdırlar. Şimdi bir risaleye ilişmek; vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.
Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem risalenin neşrini men'etmiştim. Öldükten sonra neşrolunsun.” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkik ettiler; sonra berâet verdiler. Mahkeme‑i temyiz, o berâeti tasdik etti. Ben de bunu dâhilde âsâyişi te'min için ve yüzde doksan beş masûma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. Said, meşveretle neşredebilir.” dedim.
634
Üçüncü Mes'ele: Şimdi küfr‑ü mutlak, öyle Cehennem‑i manevî neşrine çalışıyor ki; kâinâtta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur'ânın Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete îmân, Allah’a îmân ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev'‑i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işârettir ki; o manevî Cehennem’den dünyada da onları bir derece kurtarmış. Hâlbuki şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı; yani Kur'ânla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur'ân’a muhâlefet eden kısmı, küfr‑ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir sûrette münâfıklar, zındıklar vâsıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vâsıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kàbil değildir, yaşamaz. Dinsiz bir millet yaşamaz.” hükmü bu noktaya işârettir. Küfr‑ü mutlak olduğu zaman, hakikat‑i hâlde yaşanmaz. Onun için Kur'ân‑ı Hakîm, bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesi olarak Risale‑i Nur şâkirdlerine bu dersi vermiş ki, küfr‑ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkanları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhâfaza eden Kur'ân‑ı Hakîm’in bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu sûretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.
Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hıristiyan ve Yahudî, hususan bolşevik gibi olmak Çünkü, bir İsevî, Müslüman olsa, İsâ Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Bir Mûsevî, Müslüman olsa, Mûsa Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; rûhunda kemâlâta medâr hiçbir hâlet kalmaz. Vicdânı tefessüh eder, hayat‑ı ictimâiyeye bir zehir olur.
Onun için Cenâb‑ı Hakk’a şükür Kur'ân‑ı Hakîm’in işârât‑ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisân‑ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu'cize‑i Kur'âniye’nin Risale‑i Nur nâmıyla bir dersi intişara başlamış. Ve onaltı sene evvel altıyüz bin adamın îmânını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sâbit olmuş.
635
Demek Risale‑i Nur; beşeri anarşistlikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâmın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arabı birleştirmeğe, bu Kur'ânın kanun‑u esâsîlerini neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.
Mâdem bu zamanda küfr‑ü mutlak Kur'ân’a karşı çıkıyor. Küfr‑ü mutlakta Cehennem’den ziyâde dünyada da daha büyük bir Cehennem var. Çünkü, ölüm mâdem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuzbin cenaze ölümün devamına şehâdet ediyor. Bu ölüm küfr‑ü mutlaka düşenlere, yâhut tarafdâr olanlara; hem şahsın i'dâm‑ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da i'dâm‑ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennem’den on defa daha fazla dehşetli Cehennem azâbı çeker. Demek o Cehennem azâbını küfr‑ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü, herbir insan akrabasının saâdetiyle mes'ûd, azâbıyla muazzeb olduğu gibi Allah’ı inkâr edenlerin i'tikàdlarınca bütün o saâdetleri mahvoluyor, yerine azâblar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu manevî Cehennem’i insanların kalbinden izâle eden tek bir çaresi var: O da Kur'ân‑ı Hakîm’dir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nur eczâlarıdır.
Şimdi Allah’a şükrediyoruz ki, siyâsî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki; o eserlerin neşrine mâni olmadı; hakàik‑ı îmâniyenin dünyada bir Cennet‑i maneviyeyi ehl‑i îmâna kazandırdığını isbât eden Risale‑i Nura mümânaat etmedi, neşrine müsâadekâr davrandı; nâşirlerine de tazyîkattan vazgeçti.
Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli; belki pek yakında öleceğim veyâhut bütün bütün konuşmaktan bazen men'olduğum gibi men'edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, Ehvenü'ş‑şer deyip bazı bîçâre yanlışçıların hatâlarına hücum etmesinler. Dâima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil Çünkü dâhilde hareket menfîce olmaz. Mâdem siyasetçilerin bir kısmı Risale‑i Nura zarar vermiyor, az müsâadekârdır; Ehvenü'ş‑şer olarak bakınız. Daha A'zamü'ş‑şerden kurtulmak için; onlara zararınız dokunmasın, onlara fâideniz dokunsun.
636
Hem dâhildeki cihad‑ı manevî; manevî tahribâta karşı çalışmaktır ki, maddî değil manevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl‑i siyasete karışmadığımız gibi, ehl‑i siyaset de bizimle meşgul olmağa hiçbir hakları yok!‥
Meselâ: Bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği hâlde, hattâ otuz senede hapisler de tazyîkler de olduğu hâlde, hakkımı helâl ettim. Ve azâblarına mukâbil, o bîçârelerin yüzde doksanbeşini tezyif ve i'tirâzlara, zulümlere ma'rûz kalmaktan kurtulmağa vesile oldum ki, ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىâyeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvâya hakları yoktur.
Hattâ bir mahkemede yanlış muhbirlerin ve câsusların evhâmları ile; bizi, yetmiş kişiyi, mahkûm etmek için sû‑i fehmiyle, dikkatsizliği ile Risale‑i Nurun bazı kısımlarına yanlış mânâ vererek seksen yanlışla beni mahkûm etmeğe çalıştığı hâlde, mahkemelerde isbât edildiği gibi, en ziyâde hücuma ma'rûz bir kardeşiniz, mahpus iken pencereden o müddeiumumînin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu, dediler: Bu müddeiumumînin kızıdır.” O masûmun hatırı için o müddeîye bedduâ etmedi. Belki onun verdiği zahmetler; o Risale‑i Nurun, o mu'cize‑i maneviyenin intişarına, ilânına bir vesile olduğu için rahmetlere inkılâb etti.
Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enâniyet, hodfürûşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihâsı, tiryâkilik gibi hastalıklardır. Risale‑i Nurun Kur'ân’dan aldığı dersin en birinci esâsı: Benlik, enâniyet, hodfürûşluğu terk etmek lüzumudur. ihlâs‑ı hakîki ile îmânın kurtarılmasına hizmet edilsin. Cenâb‑ı Hakk’a şükür, o a'zamî ihlâsı kazananların pek çok efrâdı meydâna çıkmış. Benliğini, şân ve şerefini en küçük bir mes'ele‑i îmâniyeye fedâ eden çoktur. Hattâ Nurun bîçâre bir şâkirdinin düşmanları dost olduğu vakit onunla sohbet etmek çoğaldığı için, Rahmet‑i İlâhiye cihetinde sesi kesilmiş. Hem de ona takdirle bakanlar isabet‑i nazar hükmüne geçip onu incitiyor. Hattâ musâfaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı veriyor.
637
Senin bu vaziyetin nedir?” diye soruldu; Mâdem milyonlar kadar arkadaşların var, neden bunların hatırlarını muhâfaza etmiyorsun?”
Cevaben dedi: Mâdem mesleğimiz a'zamî ihlâstır; değil benlik, enâniyet dünya saltanatı da verilse, bâkî bir mes'ele‑i îmâniyeyi o saltanata tercih etmek a'zamî ihlâsın iktizasıdır. Meselâ: Harb içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur'ân‑ı Hakîm’in tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine Defteri çıkar!” diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur'ânın bir harfinin, bir nüktesini, düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; rûhunun kurtulmasına tercih etmiş.”
O kardeşimize sorduk: Bu acîb ihlâsı nereden ders almışsın?”
Demiş: İki noktadan…”
Birisi: Âlem‑i İslâmiyet’in en acîb harbi olan Bedir Harbinde namaz vaktinde cemâatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumu ile beraber mücâhidlerin yarısı silâhını bırakıp cemâat hayrına şerîk olmak, iki rekât sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm bir Hadîs‑i Şerîfiyle emretmiş olmasıdır. Mâdem harpte bu ruhsat var. Ve mâdem cemâat hayrı da sünnet olduğu hâlde, o sünnete riâyet etmek en büyük bir hâdise‑i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad‑ı Mutlakın böyle bir işâretinden bir nüktecik alarak, biz de rûh ve canımızla ittibâ' ediyoruz.
İkincisi: Kahraman‑ı İslâm İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, Celcelûtiye’nin çok yerlerinde ve âhirinde bir himâyetçi istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum mânâsı hâtırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuru ile namazdaki huzuruna mâni olunmamak için bir muhâfız ifriti Dergâh‑ı İlâhî’den niyâz etmiş.
638
İşte bu bîçâre, ömrü bu zamanda hodfürûşluk içinde yuvarlanan bîçâre kardeşiniz de; hem sebeb‑i hilkat-i âlemden, hem kahraman‑ı İslâmdan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur'ânın esrârına ehemmiyet vermekle harb içinde rûhunun muhâfazasını dinlemeyerek, Kur'ânın bir harfinin bir nüktesini beyân etmiş.
Said Nursî