352. Ankara’da dindar Ahrarların kongresinde beni Diyanet Riyaseti dairesinde bir vazife ile tavzif etmeyi hararetle istemelerine mukâbil
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Vefâdâr, Fedâkâr Kardeşlerim!
Evvelen: Bütün rûh u canımla fevkalâde nurânî hizmet‑i îmâniyenizi tebrik ederim.
598
Sâniyen: Ankara’da dindar Ahrarların kongresinde beni Diyânet Riyâseti dâiresinde bir vazife ile tavzif etmeyi harâretle istemelerine ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın Nur talebelerini, bu mes'elede bana kabûl ettirmekte vâsıta yapmalarına karşı derim:
O toplantıda bu teklifi yapan meb'ûslara ve dindar arkadaşlarına çok teşekkür ve çok selâm ve muvaffakıyetlerine çok duâ ederiz. Fakat ben ziyâde zaîf ve şiddetli hasta ve ihtiyar ve kabir kapısında ve perîşan olduğumdan, o kudsî vazifeyi yapmağa iktidarım olmamasından benim yerimde Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi, – benim bedelime Nur şâkirdlerinin hàs ve hàlis ve İslâmiyetin hakîki fedâkârlarının şahsiyet‑i maneviyesi – o kudsî vazifeyi şimdiye kadar gayr‑ı resmî perde altında yaptıkları gibi, inşâallâh resmî bir sûrette dahi yapabilecekler. Onlara havâle ederiz…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza muhtaç kardeşiniz Said Nursî
353. İmanın dünyada bir nevi Cennet lezzetini benim hayatımda temin ettiğine dair
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Îmânın dünyada dahi bir nev'i Cennet lezzetini benim hayatımda te'min ettiğine dair
Ben dokuz yaşımdan beri şefkatli vâlidemi görmediğimden sohbetinde bulunamadım. O hürmetli muhabbetten mahrum kaldığım ve üç hemşiremi de onbeş yaşımdan sonra göremediğim, Allah rahmet etsin vâlidemle beraber berzah âlemlerine gittikleri için dünyanın çok zevkli, lezzetli olan uhuvvetkârâne sohbetlerinden, merhamet ve hürmetten mahrum kaldığımdan ve üç kardeşimden iki kardeşimi elli seneden beri görmediğimden (Allah onlara rahmet etsin) öyle kıymetdâr, dindar, âlim iki kardeşimin sohbetinden, hürmetkârâne muhabbet, merhametkârâne şefkatteki sürûrdan mahrum kaldığımdan bu dünyada Risale‑i Nurun îmânda Cennet çekirdeği bulunduğunu gösterdiği gibi, bugün – dört fedâkâr – hizmetimde bulunan manevî evlâdlarımla bir seyahat ettiğim zaman îmândaki Cennet çekirdeğinin bir zerreciği kat'iyyen rûhuma ihtar edildi.
599
Ömrümde mücerred kaldığımdan dünyada çocuklarım olmamasından, çocuklara karşı şefkatkârâne zevklerinden, memnuniyetlerinden de mahrum kaldığım ile beraber bu noksaniyeti hissetmiyordum. Bugün dört yarama mukâbil, Cenâb‑ı Hak gayet zevkli bir mânâyı ihsân etti. Üç cihetle tedâvi etti.
Birincisi: Risale‑i Nurda beyân edilen Hadîs‑i Şerîfteki عَلَيْكُمْ بِد۪ينِ الْعَجَائِزِ sırrıyla, ihtiyar kadınların Risale‑i Nur cihetinde hàrika istifadeleri ve zevk‑i rûhânileri merhume vâlidemin merhametkârâne hususî şefkatinden gelen lezzete mukâbil küllî ve umumî bir sûrette binler vâlideleri Rahmet‑i İlâhiye bana ihsân ettiği gibi, üç merhume hemşirelerimin şefkatkârâne, kardeşâne sevinç ve sürûrlarına bedel, yüzbinler genç hanımları bana hemşire nev'inde Risale‑i Nur cihetiyle verip duâları ile ve Nurlarla alâkadarlıkları ile hemşirelerim yüzünden kaybettiğim üç fâide yerine binler fâide‑i manevî ve sürûr‑u rûhî ihsân etmiş. Bu ikinci kısmın hakikat olduğuna çok delil ve emâreleri var, kardeşlerim biliyorlar.
Hem merhum kardeşimin vefâtıyla fedâkârâne dünyadaki maddî, manevî muâvenetlerinden ve muhabbet ve şefkatlerinden mahrumiyetime bedel, Rahmet‑i İlâhiye o hususî iki‑üç kardeş yerine yüzbinler hakîki kardeş gibi hakîki şefkat, muâvenet ve yardım eden, hattâ değil yalnız dünya hayatını belki hayat‑ı uhreviye sermâyesini de Risale‑i Nurun hizmetinde bana yardım etmek için fedâi kardeşleri ihsân etmiş.
Dünyada evlâdlarım olmadığından gayet zevkli olan çocuklara şefkat meziyetinden mahrumiyetime bedel, bir‑iki çocuk şefkatine bedel yüzbinlerle masûmları ki, ileride Risale‑i Nurla beslenmeleri cihetiyle, bu hususî, cüz'î üç şefkatkârâne vaziyeti yüzbinlere çevirdi. Buna dair çok emâreleri var. Hattâ bana hizmet edenler biliyorlar ki, peder ve vâlidesinden çok ziyâde bir şefkat, bir hürmet, bir bağlılık masûm çocukların bana karşı – Bolvadin’de ve Emirdağı’ndaki ekser yollarda – göstermeleri, bu cüz'î, şahsî, hususî zevki, lezzeti, şefkatkârâne hürmeti binler küllî ve umumî bir sûrete çevirdiğine çok misâlleri var.
600
Mübârek bir kısım zîrûhlarda hiss‑i kable'l-vukû' olduğu gibi, masûm çocukların bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurun onlara dünyevî, uhrevî bir babalıkla terbiye ve muhâfaza etmesini rûhları hissetmiş ki, Nurun hizmetkârına babalarından ve vâlidelerinden daha şiddetli bir hürmet gösteriyorlar. Hattâ benim hiç görmediğim, tanımadığım üç yaşındaki bir kız çocuğu yalın ayak dikenlere basarak, koşarak geldi. Hattâ pek çok dostlarım Bolvadin’de bulunduğu için otomobil ile çok hızlı gittiğimiz hâlde kurtulamıyoruz. Hattâ her yerde hiç beni işitip görmedikleri hâlde, peder ve vâlidesine gösterdikleri alâkayı göstermeleri benim hakkımda; nefsim, hevesim cismânî cihetinde dahi îmânda bir Cennet çekirdeği var olduğunu gördüm.
Said Nursî
354. Üstadımızı ziyarete gelip de görüşemeyenlerin hatırları kırılmaması için, Üstadımızın bir ahvâl‑i rûhiyesini beyân etmeye mecbur olduk
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımızı ziyarete gelip de görüşemeyenlerin ve biz, görüştürmeden gidenlerin hatırları kırılmamak için Üstadımızın gizli, hàrika bir ahvâl‑i rûhiyesini beyân etmeye mecbur olduk. Hattâ bugün bir parça dikkatsizlik ettiğimizden, gayet çok muhtaç olduğu hizmetimize nihâyet vermek niyet ettiği hâlde, şimdiki yazacağımız şey hâtırına geldi; bizi de affetti, helâl etti.
İşte hakikat budur:
Biz de kat'iyyen anladık ki: Üstadımız ekser hayatını tecerrüdle geçirdiği gibi, bütün hayatında hediyeleri kabûl etmemek ve mukâbilsiz hediyeler onu hasta etmek gibi, şimdi hürmet ve dostluk cihetiyle onunla görüşmek, ona gayet ağır geliyor. Hattâ mükerreren biz de anladık. Musâfaha etmek, elini öpmek, kendine tokat vurmak gibi rûhen müteessir oluyor. Ve ona bakmaktan, dikkat etmekten de şiddetle müteessir oluyor. Hattâ hizmetinde biz bulunduğumuz hâlde, zarûret olmadan bakamıyoruz.
601
Bunun sırrı ve hikmetini kat'iyyen anladık ki: Risale‑i Nurun esâs mesleği hakîki ihlâs olmak cihetiyle şimdiki tezâhür, sohbet etmek, fazla hürmet etmek; bu enâniyet zamanında bir nefis‑perestlik, riyâkârlık, tasannu' alâmeti olmak cihetiyle ona şiddetle dokunuyor. Çünkü der:
“Benimle görüşmek isteyen, eğer âhiret için, Risale‑i Nur için ise; Risale‑i Nur bana kat'iyyen ihtiyaç bırakmamış. Milyonlar nüshası herbirisi on Said kadar fâide veriyor. Eğer dünya cihetiyle ve dünyaya ait işler için görüşmek ise, o, dünyayı şiddetle terk ettiği için, dünyaya dair şeyleri mâlâyanî, vakti zâyi' etmek olduğu için cidden sıkılır. Eğer Risale‑i Nurun hizmetine, intişarına ait olsa; bana hizmet eden hakîki fedâkâr talebelerim ve manevî evlâdlarım ve kardeşlerim benim bedelime görüşmeleri kâfî‥ bana hiç ihtiyaç yok.”
Uzun yerlerden, uzak memleketlerden gelenlerle beraber başka kardeşlerimizin de hatırları kırılmasın. Çünkü, on seneden beridir her sabah okuduğu ve başkaları onu tevkîl ettiği evrâd okumasında sevâbı bağışladığı vakit der ki:
“Yâ Rabbî! Benimle görüşmek için gelip görüşmeden dönenlerin defter‑i a'mâline de yazılsın.” diye rûhlarına hediye ediyor. Üstadımızın bu hâlini kardeşlerimize beyân ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHizmetinde bulunan Nur Talebeleri
355. Üstad Bediüzzaman Said Nursî Üçüncü Eğitim Tümeni Camiine harç koydu
İleri Gazetesinin 13 Nisan 1957 tarihli nüshasından alınmıştır:
Üstad Bediüzzaman’ın uğurlu elleriyle yeni bir câminin temeli atıldı.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî “3. Eğitim Tümeni” câmiine harç koydu. (Isparta hususî muhabirimiz bildiriyor.)
Isparta’nın geçen yıllarda teşekkül etmiş bulunan Üçüncü Eğitim Tümeni için yaptırılmasına karar verilen câminin temeli, tertib edilen muazzam bir merâsimle atılmış ve bu törene Isparta’da bulunan Risale‑i Nur müellifi Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de dâvet olunmuşlardır. Büyük bir alâka ile karşılanan Üstad, törenden sonra uğurlu elleriyle temele ilk harcı koymuşlar ve duâlarda bulunmuşlardır.
602
356. Hüseyin Avni ve Tahsin Tola ile bir hasbihaldir
Hüseyin Avni ve Tahsin Tola ile Bir Hasbihâldir
Biz Nur şâkirdleri Üstadımızın hizmetinde ve mesleğinde bulunduğumuzdan, siyasetlerle alâkamız yoktur. Fakat Demokratlar Nurların neşrine müsâadekâr olmaları ve eskiden beri Nur’un men'ine dair zulümleri yapmadıklarından, Demokratın hatırı için seçimlerle alâkadar olduk. Evvelki defa gibi bu defa da Nurcuların epey fâidesi, Demokrat lehine oldu. Üstadımıza ve Nurlara en ziyâde fâidesi dokunan eski Adliye Vekili Hüseyin Avni ve Senirkent meb'ûsu Tahsin Tola herkesten ziyâde kazanmaları lâzım iken, “kazanmamaları bizi çok müteessir etti” diye Üstadımıza söyledik. Bize dedi ki:
“Müteessir olmayınız. Ben de sizinle beraber olarak onları tebrik etmeliyiz. Çünkü: İki sene zarfında elli sene kadar hükûmete, vatana, millete, dine, âsâyişe hizmet ettiklerine delil‑i kat'î; kerâmetkârâne, Üstadımızın ona müracaatı olmadan Rehber’in kurtulmasını arzu ettiği aynı dakikada müsâdere edilen ikiyüz Rehberin bize iâdesine emir vermesiyle ikiyüz bin adam Rehberden istifade etmesiyle ona duâcı olması; ve Tahsin Tola’nın ehemmiyetli çalışmasıyla Sözler Mecmuası resmen Ankara’da tab'edilmesiyle hem âsâyişe, hem Demokrata, hem bu vatan ve millete yüz sene meb'ûsluk etmek kadar fâidesi oldu. Şimdi bu kadar manevî, hakîki, hususan bâkî ve uhrevî kâr onlara yeter. Bir‑iki sene memuriyet ve meb'ûsluğa çalışmakla o bâkî elmas gibi hizmetlerini, kırılacak fânî şişeye âlet yapmamak gerektir. Onun için ben onları tebrik ediyorum. Siz de onları tebrik ediniz, duâ ediniz. Hattâ ben, Tahsin Tola’nın tekrar meb'ûs olmasını istedim, tâ Nurlara hizmet etsin; fakat onun evvelki hizmeti kâfî geliyor. Kapıyı açmış, daha ihtiyaç kalmadı.”
Nur TalebelerindenMehmed Kaya, Husrev, Tahiri, Sungur, Zübeyr, Ceylan, Bayram
603
Hâşiye: Üstadımız dedi ki: Dünya cihetiyle meb'ûs olmadığından, ayda bir mikdar banknot kaybetti. Şimdi onun hizmetiyle Sözler Mecmuasının neşriyle milyonlar adamlar içinde yalnız benim hisseme mukâbil bir şey lâzım olsaydı; ben – Elli bin lira kadar bana fâide oldu – eğer param olsa idi, böyle azîm bir yekûn ona verecektim. Şimdi bu hakikati nazar‑ı dikkate almak lâzım gelirken, tekrar meb'ûs olsaydı bu hakikat nazara alınmayacaktı. Onun için bazı dinsiz zâlimlerin parmağıyla kazanmadığından müteessir olmasın.
357. Vasiyetnamenin bir zeylidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Vasiyetnâmenin Bir Zeyli
Eşref Edîb’in neşrettiği Tarihçe‑i Hayat’ın otuzuncu sahifesindeki Said’in hususiyetlerinden altı nümûnesinden yedinci nümûnesi ki, mukàbelesiz hediyeyi ömründe kabûl etmemek, kanâat ve iktisada istinâden, şiddet‑i fakrıyla beraber altmış‑yetmiş sene evvelki kendi talebelerinin ta'yinâtını da kendisi verdiği acîb vaziyetin şimdiki bir misâli ve bir sırrı kaç senedir anlaşıldı diye vasiyetnâmenin âhirinde bunu yazmanın zamanı geldi.
Evet, şiddet‑i fakr ve istiğnâ ile hediye almamakla beraber Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, yasak olmayan daktilo makinesi ile intişar eden Risale‑i Nurun verdiği sermâye ile şimdi manevî Medresetü'z‑Zehrâ’nın dört‑beş vilâyetinde hayatını Risale‑i Nura vakfeden ve nafakasına çalışmaya zaman bulamayan fedâkâr Nur Talebelerinin ta'yinâtına acîb bir bereketle kâfî gelen ve Nur nüshalarının fiatı olan o mübârek sermâyeyi ben öldükten sonra da o hàlis, fedâkâr kardeşlerime vasiyet ediyorum ki, altmış‑yetmiş sene evvelki kaidemi yetmiş sene sonraki şimdiki düsturlarıma aynen tatbik etsinler. İnşâallâh Risale‑i Nurun tab' serbestiyeti olsa, o düstur daha fazla inkişaf eder.
604
Medâr‑ı hayrettir ki, o eski zamanda evkàftan beş talebenin ta'yinâtını Van’da Eski Said kabûl etmiş, o az para ile bazen talebesi yirmiye, otuza, altmışa kadar çıktığı hâlde kendi talebelerinin ta'yinâtını kendisi veriyordu. O kanâat ve iktisadın bereketiyle ve kendi beş‑altı mavzer tüfeğini satmakla istiğnâ kaidesini bozmadı. O zaman meşhûr Tâhir Paşa gibi çok yardımcılar varken kaidesini bozmadı. O altmış‑yetmiş senelik düstur‑u hayatının bir işâret‑i gaybiye ile altmış‑yetmiş sene sonra o kanâat ve istiğnânın bir meyvesi inâyet‑i İlâhiye ile ihsân edildi ki, o kadar mahkemeler ve yasaklar ve müsâdereler ve eski hurûfla izin vermemekle beraber, kaç senedir dört‑beş vilâyet vüs'atindeki manevî Medresetü'z‑Zehrâ’nın fedâkâr talebelerinin ta'yinâtını Risale‑i Nur kendisi hediye etti.
Hâlbuki, o nüshaların bir kısm‑ı mühimmini hediye olarak mukàbelesiz etrafa ve Âlem‑i İslâm ve Avrupa’ya gönderdiği ve elindeki nafakasını Nurun teksirine sarfettiği hâlde, yine Nurun nüshaları acîb bir tarzda hem kendine, hem o hàlis fedâkârlarına kâfî gelmesi, eski zamandaki işâret‑i gaybiyesinin bir güzel meyvesi ve bir hikmeti olduğuna kat'iyyen kanâatim geldiğinden vasiyetnâmemin âhirinde beyân ediyorum:
Bu vasiyetnâme benden sonra bâkî kalan ta'yinât içinde de konulsun, tâ ki bazı insafsız insanlar “Bu Said günde beş‑on kuruşla yaşadığı ve kimseden para almadığı hâlde şimdiki mirası yüzer lira görünüyor, nerede buldu?” dememek için bu hakikati izhâr etmek münâsib olur.
Şimdi manevî evlâdlarım, fedâkâr hizmetkârlarım olan Zübeyr, Ceylan, Sungur, Bayram, Hüsnü, Abdullâh, Mustafa gibi ve hàs ve hàlis Nurun kahramanları olan Husrev ve Nazîf, Tahiri, Mustafa Gül gibi zâtların nezâretinde o düsturumun muhâfaza edilmesini vasiyet ediyorum.
Said Nursî
605
358. Bazı gazetelerde çıkan yalanlar hakkındaki bir tekzibi bera‑yı malumat gönderiyoruz
Bazı gazetelerde çıkan yalanlar hakkındaki bir tekzîbi berây‑ı ma'lûmât gönderiyoruz.
Bazı muhâlif gazeteler, Risale‑i Nur talebelerine tekrar “tarîkat kurmuşlar” ittihamını yaptıklarını gördük. Bunun hakikatle hiçbir alâkası yoktur. Bu husus Risale‑i Nur da'vâsını gören 10’a yakın Ağır Ceza Mahkemesinin kat'iyyet kesbetmiş kararlarıyla sâbittir.
Hem tarîkata dair en küçük bir emâreye, vaktiyle müsâdere edilip sonra bilâ‑kayd u şart sâhiblerine iâde edilen Risale‑i Nur kitapları ve mektûbları arasında tesâdüf edilmemiştir. Bil'akis Üstadımız Said Nursî’nin mektûblarında ve müdafaalarında kat'î bir lisânla beyân ettiği: “Zaman tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e giden pek çok, fakat îmânsız Cennet’e giden yoktur.” ifâdesi mevcûddur.
Bu sarâhate ve bütün mahkeme ve müddeiumumîlerin otuz seneden beri tarîkat hususunda en küçük bir delile tesâdüf edememelerine mukâbil, dini ortadan kaldırmak isteyen ve bugünkü İslâmî inkişafı bir türlü hazmedemeyen, dine lâkayd, hattâ aleyhindeki bir gürûh Hakikat‑i İslâmiyete tarîkat nâmını verip kendi efkârları lehine bu vatanda bir zemin ihzar etmek peşindedirler. Elbette her defasında olduğu gibi, gizli dinsizlerin entrikaları ile, plânları ile ihdâs edilen bu vâkıa, bu vatan ve milletin lehine olarak tecellî edecektir. Ve Aydın ve Nazilli mahkemeleri de adâletli seleflerine ittibâen Nur şâkirdlerini tebrie edeceklerdir.
Risale‑i Nurun bütün vatan sathında ve hattâ Âlem‑i İslâm ve Avrupa’nın pek çok yerlerinde hüsn‑ü kabûle mazhar olması ve Türkleri, Âlem‑i İslâmla eski ittihâda muvaffak edecek bir dünyevî semeresi Nur şâkirdlerinin niyetlerinde olmadan netice vermesi ve hükûmetin bizzat İslâmiyete, dine, vicdân hürriyetine tam kıymet verip eski hükûmetin tahribâtlarını tamire çalışması ve mukaddesâta tecâvüz edenlerin tenkîli hakkında bir kanun çıkarmağa teşebbüsü gibi müsbet ve ferâhlatıcı pek çok hâdisâtın aynı ânında o asılsız mes'elenin ihdâs’ı, hükûmetin ve İslâmiyetin aleyhinde olanların mahsulü olduğunda asla şübhe etmiyoruz.
606
Yalanlarının birkaç delili de şunlardır:
Üstadımız Said Nursî için “Bir şah ve bir pâdişah gibi yaşamakta ve gelen yardımlarla geçinmektedir .” diye o vicdânsızlar apaçık bir iftirada bulunmuşlardır. Said Nursî, amcasının çorbasını dahi içmemiş olup, hayatında kimsenin minneti altında kalmayıp, beş bin lira hediyeye beş para değer vermeden red ve iâde eden, hayatındaki istiğnâ düsturunu en zâlimâne muâmeleler ve mahrumiyetler içinde kaldığı zamanlarda dahi bozmayan ve böylece izzet‑i İslâmiye ve şeref‑i diniyeyi muhâfaza etmiş olan bir zâttır.
Evet, Üstadımızın halkların hediyesini kabûl etmemek düsturu, seksen senelik hayatı ile sâbit olduğu ve otuz senelik müteaddid mahkemelerde dahi vesikalarla tahakkuk etmiş, dost ve düşmanın gözleri önünde zâhir olmuştur. Bu bedîhî hakikatin herkesçe bilindiği bir zamanda böyle ittihamda bulunanların ne kadar dehşetli garazkâr olduklarını ehl‑i vicdânın takdirlerine bırakıyoruz…
Ankara hükûmetinin adâletiyle Üstadımız Said Nursî’nin Risale‑i Nur eserleri basılmaktadır. Hissesine düşen bir mikdar kitab fiatlarını Üstadımız, hayatını nurlara vakfedip nafakasını çıkaramayan Nur talebelerine ta'yin olarak vermektedir. Kendisi de bugün artık herkesin ma'lûmu olmuş olan a'zamî bir iktisad ve kanâatle yaşamaktadır. Ve bütün ömrü boyunca fevkalâde bir iktisad dâiresinde kendini idare ettiğine, seksen senelik hayatını bir şâhid‑i sâdık olarak gösteriyoruz.
Halkı Demokrat Hükûmet aleyhine geçirmek plânlarını takib eden muhtelif gazetelerin diğer bir zâhir yalanları ise, Nazilli’de iki mübârek adamın Ramazan‑ı Şerîf hakkındaki hasbihâlini “İslâmî bir devlet kurmak” gibi siyasetvâri bir tarzda tebdil edivermeleri, o sahte siyaset bezirgânlarının, çocukları dahi kandıramayacakları acemîce bir iftira ve bir uydurmalarından ibarettir. Böyle yalanları yapmakla hangi maksadlarının istihsâline çabaladıkları kimsenin mechûlü değildir…
607
Nazilli’ye hiç gitmemiş olan, orada bir kimseyi tanımayan, kırk seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyasetle alâkasını kesen, yalnız ve yalnız Kur'ân ve îmân hakikatleriyle îmânı kurtarmak da'vâsına ömrünü hasreden, bunun haricinde dünyevî şeylerle alâkadar olmayan, seksenyedi yaşında, dâima yatakta olan, zehirli hastalıkların te'sirâtıyla ölüm nöbetleri geçirip “Kabir kapısındayım.” diyen ve sükûnet ve istirahate pek muhtaç olan Said Nursî gibi bir İslâm müellifini böyle siyâsî iftiralarla mevzû‑i bahs etmek, çok vecihlerle vicdânsızlıktır. Müdhiş bir gaddârlıktır. Âdi bir yalancılık derekesine sukùttur.
Herhangi bir din âlimine, bir bahâne ile peygamberlik isnâdını yapmak, doğrudan doğruya İslâmiyete bir taarruz ve Kur'ân’a bir ihanettir.
Üstadımız Said Nursî bütün ömrü müddetince Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' etmiş ve bir Sünnet‑i Seniye’ye muhâlif hareket etmemek için i'dâm cezalarını hiçe saymış ve Sünnet‑i Seniye’yi ihyâ ve îmânı muhâfaza uğrunda yüzotuz parça eser te'lif etmiştir. Hunhar din düşmanlarına karşı hayatını istihkar ederek mücâhede etmiş ve nihâyet muvaffak ve muzaffer olmuştur.
Evet ittibâ'‑ı sünnet-i Ahmediyeye dair yazdığı bir eseri, otuz seneden beri binlerce nüsha neşrolmuştur. Fahr‑i Kâinât, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) efendimizin son ve hak peygamber olduğuna dair muazzam bir eseri olan Mu'cizât‑ı Ahmediye kitabı da meydândadır. Hakikat‑i hâl böyle olduğu hâlde, Said Nursî’ye böyle bir ittihamı yapanların; hak ve hakikatten, insaf ve vicdândan ne kadar uzak oldukları kıyâs edilsin. Bu ittihamı yapmak, şeytanların bile hâtırından geçmez.
Bu hâdisenin bir sebebi şu olmak kavîdir ki; Risale‑i Nur, aile hayatına büyük bir fâide verip hanımların iffet ve nâmus ve ismetle ve saâdetle hayat geçirmelerini te'min ettiğinden, kadınlar Risale‑i Nura çoklukla rağbet göstermektedirler. Buna bir hüsn‑ü misâl olarak hanımların neşrolunan birkaç makalesini din düşmanları görmüşler ve bolşeviklik hesabına bir takım uydurma bahânelerle hücuma geçmişlerdir. Fakat asla muvaffak olamayacaklardır. Onların maksadlarının tam aksine olarak Risale‑i Nurun neşriyatı erkek ve kadınlar arasında hàrika bir tarzda inkişaf etmektedir ve edecektir.
Hastalığı münâsebetiyle hizmetinde bulunanTahiri, Zübeyr, Ceylan, Bayram, Sungur, Rüşdü
608
359. “Mahkeme‑i Kübraya Şekva”ya bir haşiyecik olarak beyan ediyorum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
En mühim bir mahkemede son sözüm olarak “Mahkeme‑i Kübrâ’ya Şekvâ” nâmıyla yazılan ve Tarihçe‑i Hayat’ta birkaç defa neşrolunan ve mahkemede iken Ankara makàmâtına, Temyiz Mahkemesine ve mahkeme reislerine gönderilen şekvânın sebebi o hâdisenin acîb, garîb, küçük bir nümûnesi bu defa aynen başıma geldiği için o “Mahkeme‑i Kübrâ’ya Şekvâ”ya bir hâşiyecik olarak beyân ediyorum:
İki gün evvel çok müştâk olduğum ve eski zamanda Anadolu medrese‑i ilmiyesi hükmünde olan Konya’ya üç sebeb bahânesiyle;
Biri: İki hakikatli nur kardeşim fakir hâlleriyle beraber büyük bir masrafa girip, İzmir Mahkemesine gitmişler. Dönüşlerinde yanıma uğradılar. Ben de onları kısmen masraftan kurtarmak için, hususî otomobilim ile Konya’ya kadar beraber almak…
İkincisi: Onbeş sene benim yanımda okumuş ve yirmi seneye yakın müftülük etmiş ve kırk seneden beri bir tek defadan başka görmediğim ve bütün kardeşlerim, akrabalarım içinde hayatta bir o kalmış olan kardeşimi ve çocuklarını ziyaret etmek ve onlarla görüşmek.
Üçüncüsü: Eski Said’in ve Yeni Said’in mühim üstadlarından olan ve onun mürîdleri olan Mevlevîlerin her yerde Risale‑i Nurla alâkadarlıkları cihetiyle çok alâkadar olduğum ve İmâm‑ı Rabbânî, İmâm‑ı Gazâlî gibi mühim bir üstadım olan Mevlâna Celâleddin’i ziyaret için gitmiştim.
Hem, Tarihçe‑i Hayat’ta insanlarla görüşemediğime dair neşredilen yazı ki; “Ziyaretçilerle görüşemiyorum.” Nasıl ki, hediyelerden men'etmek için Cenâb‑ı Hak hastalık verdiği gibi, bu hürmetkârâne ziyaret de bir nev'i hediye‑i maneviye olduğundan, sesim kesilip bir eser‑i inâyet olarak konuşmaktan men' olunduğumdan kardeşimin evine dahi girmedim ki, konuşmayayım. Hiç olmazsa Konya’da iki‑üç gün kalmak zarûrî iken mecburî olarak bir saat içinde namazımı kılıp dönmüşüm. Fakat orada bana birdenbire öyle bir vaziyet verildi ki, bütün gazetelerde neşrettiler. Kırk senedir bir defadan başka görüşmediğim kardeşimin evine dahi girip görüşemediğim ve konuşamadığım hâlde, sanki binler adamlarla görüşmüşüm gibi muâmele gördüm.
609
Gerçi, polislerin, aldıkları emre binâen o vaziyetleri cidden büyük bir sehiv idi. Fakat bu şiddetli hastalıklı hâlime muvâfık geldiği için onlardan sıkılmadım. Bil'akis helâl ettim. Allah râzı olsun dedim, teşekkür ettim. Ben tebdil‑i havaya çok muhtaç olduğum için; yazın dağlarda, kışın da kira ettiğim ayrı ayrı menzillerde gezmeğe mecbur oluyorum. Bir yerde duramıyorum. Hastalığım şiddetleniyor. Niyet ettim, tekrar arasıra Konya gibi yerlere gideceğim. Hattâ kirasını verdiğim Emirdağı’nda iki menzilim, Eskişehir’de bir menzilim varken; o mânâsız vaziyet beni o tebdil‑i havadan, o menzilleri ziyaret etmekten men'edilmeme sebeb olduğunu Konya’daki vaziyetten hissetmiştim. Ben kat'iyyen kimse ile görüşemiyorum.
Bunun gibi âdetim hilâfına bana yapılan çok gayr‑ı kanunî muâmeleler var. İşte bu defaki mezkûr vaziyeti beyân eden şu ifâdâtım evvelce yazılan “Mahkeme‑i Kübrâ’ya Şekvâ”ya bir zeyl olarak neşir edilebilir.
Said Nursî
360. Reis‑i Cumhura ve Başvekile yazılan bir mektuptur
Reis‑i Cumhûra ve Başvekile
Kabir kapısında ve seksen küsûr yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçâre, garîb ihtiyar der ki:
Size iki hakikati beyân ediyorum:
Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakıyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl‑i samîmiyetle, sürûr ve ferâh ile kazanmanızı bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallâh dörtyüz milyon İslâmın sulh‑u umumiyesine ve selâmet‑i âmmenin te'minine kat'î bir mukaddime olarak rûhumda hissettim. Ve namaz tesbihâtındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmağa mecbur kaldım.
610
Otuz‑kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terkettiğim hâlde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar‑ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri îmânı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur'ânın bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nurun Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyâde te'sirâtı olduğu ve makbûl olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen mikdarın üç misli Risale‑i Nurun talebelerinin o havâlide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice‑i azîmeyi görmek ve beyân etmeye rûhen mecbur oldum.
Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “Kulüpler” sûretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb‑i Umumî’de yine ırkçılığın isti'mâli ile mübârek kardeş Arabların mücâhid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet‑i İslâmiye’ye karşı isti'mâl edilebilir ve istirahat‑i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emâreler görünüyor. Hâlbuki; menfî hareketle, başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye‑i fıtrîsi olduğu hâlde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kàbil‑i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakîki milliyetleri İslâmiyettir. O kâfîdir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike‑i azîmdir.
Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymetdâr ittifakınız, inşâallâh bu tehlikeli ırkçılığın zararını def'edecek ve dört‑beş milyon ırkçıların yerine, dörtyüz milyon kardeş Müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsâlemet‑i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sâhiblerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmağa tam bir vesile olacağına rûhuma kanâat geldiğinden size beyân ediyorum.
Sâlisen: Altmışbeş sene evvel bir vâli bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur'ânı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakîki hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'ânı sukùt ettirmeliyiz, veyâhut Müslümanları O’ndan soğutmalıyız.”
611
İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad komitesi bu bîçâre, fedâkâr, masûm, hamiyetkâr millete zarar vermeğe çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'ân‑ı Hakîm’den istimdâd eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir “Dâru'l‑Fünûn-u İslâmiye” tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir fâidesi olarak hayat‑ı dünyeviyemizi de istibdâd‑ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmağa ve akvâm‑ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeğe iki vesileyi bulduk:
Birinci Vesilesi: Risale‑i Nurdur ki; uhuvvet‑i îmâniyenin inkişafına kuvvet‑i îmân ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsâlsiz bir mazlumiyet ve âcizlik hâletinde te'lif edilmesi ve şimdi Âlem‑i İslâmın ekserî yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da te'sirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir sûrette maddiyûn ve tabîiyyûn gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl‑i vukûf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallâh bir zaman da, sizin gibi uhuvvet‑i İslâmiye’nin anahtarını bulan zâtlar, bu mu'cize‑i Kur'âniye’nin cilvesini Âlem‑i İslâma işittireceksiniz.
İkinci Vesilesi: Altmışbeş sene evvel Câmiü'l‑Ezher’e gitmek istiyordum. Âlem‑i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübârek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenâb‑ı Hak rahmetiyle bir fikir rûhuma verdi ki:
612
Câmiü'l‑Ezher Afrika’da bir medrese‑i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dâru'l‑fünûn, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakîki, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet‑i hakîkiye olan İslâmiyet milliyeti ile ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ Kur'ânın bir kanun‑u esâsîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünûnu ile ulûm‑u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakàikıyla tam musâlaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl‑i mekteb ve ehl‑i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye Vilâyât‑ı Şarkıyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında Medresetü'z‑Zehrâ mânâsında, Câmiü'l‑Ezher üslûbunda bir dâru'l‑fünûn; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale‑i Nurun hakàikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşâd takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski Harb‑i Umumî’deki esâretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcûd ikiyüz meb'ûstan yüz altmışüç meb'ûsun imzası ile yüzelli bin lira, – o zaman paranın kıymetli vaktinde – aynı o üniversite için vermeyi kabûl ve imza ettiler. Mustafa Kemâl de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsîsat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdâr bir üniversitenin te'sisine herşeyden ziyâde ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve garblılaşmak ve an'anâttan tecerrüd etmek tarafdârı bulunan bir kısım meb'ûslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki:
“Biz şimdi ulûm‑u an'ane ve ulûm‑u diniyeden ziyâde garblılaşmağa ve medeniyete muhtacız.”
Ben de cevaben dedim:
“Siz, farz‑ı muhâl olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyânın Asya’da, Şarkta zuhûru ve ekser hükemânın ve feylesofların Garbda gelmelerinin delâletiyle; Asya’yı hakîki terakkî ettirecek, fen ve felsefenin te'sirâtından ziyâde hiss‑i dinî olduğu hâlde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garblılaşmak nâmıyla an'ane‑i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdînî bir esâs yapsanız dahi, dört‑beş büyük milletlerin merkezinde olan Vilâyât‑ı Şarkıyede; millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakàikına kat'iyyen tarafdâr olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misâllerinden bir küçük misâl size söyleyeceğim:
613
Ben Van’da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim.
Dedi: “Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyâde ona alâkadarım. Çünkü: Tam îmâna hizmet ediyorlar.”
Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esârette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esâretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksü'l‑amel ile o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd’ü sâlih bir Türk’e tercih ediyorum.”
Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanâati geldi ki: Türkler, bu millet‑i İslâmiye’nin kahraman bir ordusudur.
Ey suâl soran meb'ûslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders‑i dinî mi daha lâzım? Veyâhut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet‑i İslâmiye’yi tanımayan sırf ulûm‑u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hâli mi daha iyidir? Sizden soruyorum!”
İşte bu cevabımdan sonra, an'ane aleyhinde ve her cihetle garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefât etmişler.
Râbian: Mâdem Reis‑i Cumhûr gayet mühim mesâil‑i siyâsiye içinde Şark Üniversitesini en ehemmiyetli bir mes'ele yapıp hattâ hàrika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medâr‑ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu Medrese‑i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnetdâr etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh‑u umumînin temel taşı ve birinci kalesi olan bu üniversiteyi yine mesâil‑i azîme-i siyâsiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, fâideli hizmeti netice verecek. Ulûm‑u diniye o üniversitede esâs olacak. Çünkü; hariçteki kuvvet tahribâtı, manevîdir‥ îmânsızlıkladır. O manevî tahribâta karşı atom bombası ancak manevî cihetinde maneviyattan kuvvet alıp o tahribâtı durdurabilir.
614
Mâdem ellibeş sene bu mes'eleye bütün hayatını sarfetmiş ve bütün dekàiki ile ve neticeleri ile tedkik etmiş bir adamın bu mes'elede re'yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken; Amerika’da, Avrupa’da bu mes'eleye dair istişâreye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu mes'elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet nâmına sizden bekliyoruz…
Said Nursî
361. Yüz binler Saidcikler, benim bedelime ders verecek ve konuşacaklar var
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Fedâkâr, Hàlis, Muhlis Kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Hakîki, Ciddi, Metânetli Arkadaşlarım!
Size gayet ehemmiyetli bir hâlimi ve dehşetli bir zahmet, fakat inâyet‑i İlâhiye ile büyük bir rahmeti tazammun eden zâhirî bir hastalığın manevî bir istirahat ve bir tamam‑ı vazifeye bir alâmet olarak bir hastalığımı beyân ediyorum. Şekvâ değil, teşekkür ediyorum. Fakat sizden tahammülüm için duâ istiyorum. O hâlet de şudur:
615
Ben kelimâtı konuşurken birden manevî bir men' gibi şiddetli bir harâret başlıyor. Hattâ eskiden günde bir‑iki defa su içerken şimdi yemeği pek az yediğim hâlde, yirmi‑otuz defa su içmeğe mecbur oluyorum. Hattâ iki gün evvel pek şiddetlendi. Ben bir tesemmüm zannettim. Hattâ bir vehme binâen yanımdaki kardeşlerime ifşa ettim. Bu gayet şiddetli hastalığıma karşı sabır ve tahammül niyâz ettim. Rahmet‑i İlâhiye’den ricâ ettim; birden kalbime geldi ki: Ekser hayatımdaki zahmetlerde bir inâyet ve rahmet cilvesi bulunduğu gibi, inşâallâh bunda da o cilve‑i rahmet var ki, cinnî ve insî şeytanların ve dinsizlerin seni zehirlendirmek ve susturmaya çalışmaları, vazifenin tamam olmasına ve istirahatine Rahmet‑i İlâhiye bir vesile oldu ki, geçen sene İşârâtü'l‑İ'câz tefsiri ve Mesnevî‑i Arabî’yi bir sene müddetle ders vermeye başlamıştım. Gizli düşmanlarım cinnî ve insî şeytanlar, beni susturmağa desâisleri ile çalıştıkları hâlde, Rahmet‑i İlâhiye hem İşârâtü'l‑İ'câz’ın, hem Mesnevî‑i Arabî’nin Türkçesini ihsân ettiğinden ve Risale‑i Nur da ekseriyet itibariyle kendi kendine ders verip muallimlere ihtiyaç bırakmadığından, bu tedrîs vazifemde – bana istirahat ve tebrik nev'inde – bir ihsân‑ı İlâhî olarak bu acîb hastalık benim istirahatime medâr oldu.
Hem benim rûhuma geldi ki: – Senin – binler, belki yüzbinler Saidcikler, senin bedeline ders verecek ve konuşacaklar var. İhsân‑ı İlâhî ile Risale‑i Nur, başka ilimler gibi meşakkatli derslere muhtaç değil. فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ Gavs‑ı Geylânî’nin (K.S.) kerâmetkârâne cümlesi, en dehşetli zaman gibi bunda da ayn‑ı hakikat olduğu görüldü.
Hem a'zamî ihlâsın zedelenmemek için şimdi düşmanlar da, dostlara inkılâb ettiği bir zamanda sohbet etmek, konuşmak; bu dünyada da uhrevî hizmetlerin bir güzel ve fânî meyvelerine vesile olabilir. O vakit; a'zamî ihlâs ki, hiçbir şeye âlet olmayacak.
Hem vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak için kader‑i İlâhî hakkımdaki bu şiddetli hâlete aleyhimde değil, lehimde olarak fetvâ verdi, müsâade etti. Ben yanımdaki, vasiyetnâmemdeki evlâd kabûl ettiğim küçük evlâdları tevkîl ediyorum. Onlarla konuşanı benimle konuşmuş gibi kabûl ediyorum…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî
616
Üstadımızın bu hastalığı gösteriyor ki, gizli dinsizler konuşturmamak için bir ilâç bulmuşlar, yedirmişler. Elhâsıl; Üstadımızın musâfahadan, sohbetten ve konuşmaktan men'edildiğini biz de görüyoruz.
Üstadımızın hizmetinde bulunanTahiri, Zübeyr, Ceylan, Hüsnü, Bayram
362. Bera‑yı malumat hem resmî zatlara, hem dostlara mühim bir hakikati beyan ediyoruz
Berây‑ı ma'lûmât hem resmî zâtlara, hem dostlara mühim bir hakikati beyân ediyoruz:
Üstadımız gençliğinde ve hattâ çocukluğundan itibaren izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza için şiddetle halktan istiğnâ ediyordu. Zekât ve sadakayı kat'iyyen almadığı gibi, İkinci Mektûb’da da beyân edildiği üzere hediyeyi kabûl etmiyordu. Bu hâlin, şimdiki ihtiyarlık ve zayıflık zamanında devam edebilmesi için Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle o istiğnâ düsturu hastalığa inkılâb etti. Yani mukâbilsiz bir lokma alsa, derhâl hasta olur. O lokmayı yiyemiyor.
Üstadımız gençliğinde bu kadar muhtaç değildi. Tek başına yaşadığı zamanlar pek az bir masraf kendisine kâfî idi. Şimdi pek çok talebelerine ta'yin verdiği ve birkaç hastalıkla hasta bulunduğu bir zamanda, o istiğnâ düsturunun muhâfazası için, Rahmet‑i İlâhiye onu mukâbilsiz hediyelerden hasta ediyor.
Aynen öyle de: Üstadımıza hürmet dahi manevî bir hediye gibi olduğundan şiddetle nâsın hürmetinden ve elini öpmesinden kaçıyordu. Tarihçe‑i Hayat’ının ve İhtiyarlar Lem'asının şehâdetiyle gençliğinde emsâllerinin fevkınde olarak Siirt’in Tillo Kasabasında inzivaya girmişti. Ağrı Vilâyetinde Şeyh Ahmed Hânî Hazretlerinin türbesine kapandı. Rusya’ya esir düştüğünde, doksan kadar esir zâbit kendisinin dinî derslerini şevkle dinledikleri hâlde, üserâ kampında Tatarların küçük, hàlî bir câmiinde bir yer bularak orada yalnızlığa çekildi. İstanbul’da Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığı gibi câzib ve şa'şaalı bir hayat içinde iken, Yûşâ Tepesinde kimsesizliği tercih etti. Van’a döndüğünde pek çok eski ve yeni talebeleri arasında sürûrlu bir ömrü istemeyerek Erek Dağındaki bir mağaraya kapandı. En son defa otuz senede gördüğü emsâlsiz zulümlerin neticesi olarak hapishânelere gönderildiği zaman, kanunen tecrid müddeti onbeş gün olmasına rağmen yirmi ay ve hattâ bütün hapis müddetince tecrid‑i mutlakta tutulduğu hâlde kimseye şekvâ etmedi.
617
Bütün bu hâller gösteriyor ki: Üstadımızın fıtratında inziva dâima hüküm sürmüştür. Fakat ihtiyarlığında pek çok yardıma, hizmete, sohbete muhtaç olduğu bir vakitte bunun devam etmesi için, bir nev'i hastalık hâleti verilmiş. Beş dakika konuşsa; şiddetli bir harâret başlıyor, sesi çıkmıyor. Hattâ Şâfiî Mezhebinde olduğu için namazda Fâtihayı kendisi işitecek derecede okuması lâzım gelirken, hastalık sebebiyle sesi çıkmadığından, Mezheb‑i Hanefîyi takliden namazlarını edâ ediyor. Bu hastalığına dair, iki mühim doktorun iki raporu var. İstenilirse gösterilecektir.
Şimdi Risale‑i Nurun fevkalâde fütûhâtı ve Âlem‑i İslâmda dahi fevkalâde bir hüsn‑ü kabûle mazhar olması hengâmında, düşmanlar dahi dostlara inkılâb ettiği bir zamanda Risale‑i Nurun a'zamî ihlâsını – ki rızâ‑yı İlâhîden başka dünyevî, uhrevî hiçbir rütbeye, makama âlet etmemek – muhâfaza için, dehşetli bir merdüm‑giriz yani, insanlardan tevahhuş ve sesi çıkmamak ve konuşmamak hastalığı ve elini öpmek, ona âdeta bir tokat vurmak gibi dokunmak vaziyeti, kat'iyyen bize kanâat verdi ki: Bu bir istihdam‑ı Rabbânîdir. Hattâ bu hakikatlerin izhârına vesile olan bir şahsı da Üstadımız helâl etti.
Hâşiye: Üstadımızdan sorduk: Neden Risale‑i Nurun şa'şaalı intişarı ve düşmanların dahi mağlûb olup dostâne vaziyet aldıkları bir zamanda insanlarla görüşmüyorsunuz? Cevaben dedi ki: “Benim ile görüşmek isteyenler, ya muârızdır veya dosttur. Dost olsa, Risale‑i Nurun yüzbinler nüshası benim bedelime tam konuşuyor. Bana kat'iyyen ihtiyaç bırakmamış. Görüşmek isteyen muârız olsa, bu otuz sene zarfında pek çok mahkemeler ve ehl‑i vukûflar tedkik ettikleri hâlde, ne Nur Risalelerinde ve ne de Nur Talebelerinde hiçbir suç bulamamışlar. Yirmidört mahkeme: ‘Risale‑i Nurda suç bulamıyoruz.’ dedikleri; dört mahkeme de kat'iyyen umum Nur Risalelerine berâet vererek kaziye‑i muhkeme hâline gelen kararlarıyla bütün kitapları, mektûbları sâhiblerine iâde etmesi, benim bedelime muârızlara tam cevab veriyor. Bana ihtiyaç kalmamış. Eğer şahsî görüşmek istenilse, bütün Nur Talebeleri bir cihette bu bîçâre Said’in da'vâ vekilleri olduğu gibi, İstanbul’da ve Ankara’da avukatları bulunduğundan, isteyenler onlarla görüşebilir.”
Şiddetli hastalığı ve çok ihtiyarlığı için zarûrî işlerini gören Hizmetkârları
618
363. Aleyhimizde olan Cumhuriyet gazetesi müdafaamı çok yanlış ve gayet fena bir tarzda tağyir etmiş
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımız ifâde buyurdular ki:
Aleyhimizde olan Cumhûriyet Gazetesi, müdafaamı çok yanlış ve gayet fenâ bir tarzda tağyîr etmiş, hattâ “Bir cânî yüzünden on masûma zarar gelmemesi için” cümlesinin yerine “Bir cânî yüzünden on masûmu zulmetten kurtarmak için” gibi hezeyanlar karıştırmış. Hem de o yazdığım cevab; beş‑altı sene evvel İstanbul 2. Sulh Ceza Mahkemesinde aynen söylenmiş, en mühim mes'elemde berâet verilmiş bir müdafaa iken, bir‑iki ay evvel, bir bardak suda bir fırtına koparmak nev'inden, İstanbul seyahatimde gayet mânâsız, garazkârâne, bir savcı Isparta müddeiumumîsine havâle edip mânâsız benim ifâdemi almağa iki resmî polis memuru gönderdi. Onlara dedim: O mes'eleye beş sene evvel cevab verilmiştir. İşte o zamanki cevabım da budur, dedim. Onlar da kabûl ettiler. Hem de makine ile çıkardılar, hem o herife de göndermişler.
Şimdi uzak bir yerde tekrar mânâsız olarak bizden uzak bir kaymakama başkası onu vermiş. İftiracı gazete de “Onu kaymakam, savcıya vermiş.” demesiyle Risale‑i Nurun bir kısım zaîf şâkirdlerine vesvese ve bir evhâm vermek istemiştir. Bu yazıya Nurun çok avukatları tekzîb yazsınlar. O mes'elenin mevzûuna dair İstanbul sıhhî hey'etinden dört rapor var. Fakat lüzumsuz olduğu için, kimseye göstermeğe tenezzül etmedim. Hem de lüzum olmamış…
Said Nursî
Ankara’daki iki emniyet müdürüne çok selâm ediyorum. Böyle şeylere ehemmiyet vermesinler.
619
364. Bu mektup aynı zamanda telgrafla veya mektupla Üstadımızın Leyle‑i Beratlarını tebrik eden kardeşlerimize cevaptır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
Evvelen: Üstadımız Leyle‑i Berât’ınızı tebrik ediyor. Hem selâm ve duâ ediyor.
Sâniyen: Diyarbakır’dan dün aldığımız mektûbda ifâde edildiğine göre, Diyarbakır havâlisiyle beraber şarkta şimdi ikiyüz kadar Nur dershâneleri açılmış. Ayrıca Diyarbakır’da kadınlara mahsûs dört‑beş Dershâne‑i Nuriye varmış. İnşâallâh bu büyük bir hayrın alâmetidir.
Üstadımız on sene evvel işâret ve büyük menfaatini beyân ettiği Nur medreselerinin şimdi bu zamanda açılma işi, tam tahakkuk safhasına girmiş bulunuyor. O zaman demişti: “Şimdi resmen din tedrîsatı için hususî dershâneler açılmasına izin verilmesine binâen Nur şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir Dershâne‑i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir mes'elesini tam anlamaz. Îmân hakikatlerinin izâhı olduğu için; hem ilim, hem mârifetullâh, hem huzur, hem ibâdettir. Eski medreselerde beş‑on seneye mukâbil inşâallâh Nur medreseleri beş‑on haftada aynı neticeyi te'min edecek ve yirmi senedir ediyor.”
Üstadımız, Barla’daki dokuz senelik ikametgâhı olan ve Risale‑i Nurun birinci dershânesi, hem altı vilâyet genişliğindeki Medresetü'z‑Zehrâ’nın çekirdeği bulunan hânesini Medrese‑i Nuriye olarak Risale‑i Nura vakfetmişti. Şimdi onu müteâkib hem Isparta ve civarı kazaları ve bazı köylerinde, hem Diyarbakır ve Şarkta Nur dershâneleri açılmaktadır. Bu sûretle o dershânelerde Nurların okunması ve Nurlarla meşguliyete devam edenlere ve ders alanlara talebe‑i ulûm şerefini kazandırmaktadır. Talebe‑i ulûmun ise; âdi harekâtı, hattâ uykusu dahi ibâdet hükmüne geçtiğini bazı büyük müçtehidler beyân etmişler.
620
Sâlisen: Nurların radyo diliyle Anadolu ve Âlem‑i İslâma intişarının ilk mukaddimesi, mübârek Leyle‑i Berât’a tevâfuk etmesi, bu vatan ve Âlem‑i İslâm hakkında Risale‑i Nur lehinde büyük bir hayrın alâmeti ve işâretidir.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşlerinizTahiri, Zübeyr, Sungur, Ceylan, Bayram
Hâşiye: Bu mektûb aynı zamanda telgrafla veya mektûbla Üstadımızın Leyle‑i Berât’larını tebrik eden kardeşlerimize cevaptır.
365. Umum dostlarıma ve Nur kardeşlerime bu vasiyeti ilân ediyorum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Umum dostlarıma ve Nur kardeşlerime bu vasiyeti ilân ediyorum:
Ben şahsım itibariyle vazife‑i Nuriyeyi yapmaya tâkatim kalmamış. Belki ihtiyaç da kalmamış. Hem müteaddid tesemmümlerle ve çok ihtiyarlık vaziyetiyle ve hastalıkla şimdiki hayatta kalmak, tahammülüm kalmamış gibidir. Şâyet müştâk olduğum ölüm elime geçmese de, zâhirî hayatımda ölmüşüm gibi‥ diye bu vasiyetimi yazıyorum.
Hàlık‑ı Rahmân-ı Rahîm’e hadsiz şükür olsun ki, bundan altmış‑yetmiş sene evvel hilâf‑ı âdet olarak tahsil‑i ilim, hususan ilm‑i îmânî yolunda başkaların muâvenetine yalvarmamak ve tam fakr‑ı hâliyle beraber Eski Said çocukluk, gençlik zamanında talebelerine ta'yinlerini kendi vermeye çalıştığı ve ancak kısa bir zaman beş ta'yin kabûl edip mütebâki talebelerine bazen yirmi‑otuz talebesine ta'yin verdiğinden; ilmi, vâsıta‑i cerr etmeye o talebeler mecbur olmadılar. İktisad ve kanâatle o zaman muvaffak oldukları gibi, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki, Eski Said gibi şimdi Risale‑i Nur kendi hakîki talebelerinin ta'yinlerini neşriyatıyla mükemmel vermeye başlamış. A'zamî ihlâsı kırmamak için Risale‑i Nur hàs talebelerine, hususan nafakasını tedârik edemeyenleri tam tamına idare edecek derecede Risale‑i Nurun satılan nüshalarının beşten birisi Risale‑i Nurun hakkı olduğu cihetle şimdi elli‑altmış talebesine kâfî sermâyesi çıkıyor. Benim, bîçâre Said’in içinde hiçbir hakkı yoktur. Yalnız Risale‑i Nurun kıymetdâr hâsiyeti ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin kemâl‑i sadâkati bu manevî Nur bayramına vesile oldu.
621
Şimdi bütün talebelerin fevkınde diyerek değil, benim en yakınımda hizmetimde olup bir derece tam tarz‑ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört‑beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuûrsuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tahiri, Sungur, Ceylan, Hüsnü ve bir‑iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum. Şimdi Risale‑i Nurun satılan nüshalarının sermâyesi, Risale‑i Nurun malıdır. Said de bir hizmetkârdır. Hayatta ta'yinini alabilir. Hattâ bugünlerde ölüm bana çok yakın göründü. Ben de altı vilâyette bulunan elli‑altmış talebeyi iki‑üç sene Nur sermâyesinden ta'yinini vermek kat'î niyet ederken, belki bazılarını bazı mâniler – onları – talebelik hizmetinden vazgeçirecek diye vazgeçtim. Şimdi vasiyetimi yazdım.
Said Nursî
Hâşiye: Gavs‑ı A'zam Şeyh-i Geylânî (R.A.) Risale‑i Nura ve müellifine işâret ettiği kerâmet‑i gaybiyesinde bir fıkrada تَع۪يشُ سَع۪يدًا diye maîşet hususunda saâdetle yaşayacağını ve en mes'ûd olacağını haber vermiş. Hâlbuki biz Üstadımızın fakr u istiğnâsını şimdiye kadar zâhiren buna muhâlif görüyorduk. Gavs‑ı A'zam’ın bu ihbar‑ı gaybiyesi Üstadımızın hayatında şimdi bilfiil görülmüş ki; küçüklüğünde daha on yaşında iken amcasının çorbasını içmezdi, minnet altına girmezdi. Ve ders verdiği eski talebelerinin maîşetini de kendisi derûhde ederdi. Aynen şimdi de elli‑altmış talebesinin ta'yinlerini vermesi o gaybî ihbarın tam tahakkuk ve tezâhür ettiğini göstermiştir.
Tahiri, Sungur, Ceylan
622
366. Ecel her vakit gelebilir diye evvelce yazdığım vasiyetnâmelerimi te'yiden bu vasiyetnâme de şiddetli, dâhilî bir hastalığımda ihtar edildi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ecel muayyen olmadığı için benim şiddetli hastalığım her vakit gelebilir diye, evvelce yazdığım vasiyetnâmelerimi te'yiden bu vasiyetnâme de şiddetli, dâhilî bir hastalığımdan ihtar edildi. Ben de beyân ediyorum ki:
Benim vefâtımdan sonra, benim emâneten elimde bulunan Risale‑i Nur sermâyesi hem mu'cizâtlı Kur'ânımızı tab'ettirmek için Eskişehir’de muhâfaza edilen sermâye; o, Kur'ânın tevâfukla ve fotoğrafla tab'ına ait. (❋) Yanımızdaki sermâye ise, Risale‑i Nurun sermâyesidir. O sermâye, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki, yetmiş küsûr sene evvel o zamanın âdetine muhâlif olarak kendim fakirliğimle beraber onların ta'yinlerini verdiğime bir ihsân ve lütf‑u Rabbânî olarak o zamandan elli‑altmış sene sonra Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn o örfî âdete muhâlif kaidemi manevî ve geniş Medresetü'z‑Zehrâ’nın hàlis ve nafakasını te'min edemeyen ve zamanını Risale‑i Nura sarfeden talebelerine aynen ve eski zaman ihsân‑ı İlâhî neticesi olarak şimdi yanımızdaki sermâye onların ta'yinleridir ve ta'yinlerine sarf edilecek ve kaç senedir benim yaptığım gibi benim manevî evlâdlarım, benim vereselerim aynen öyle yapmak vasiyet ediyorum. İnşâallâh tam Risale‑i Nur intişara başlasa; o sermâye şimdiki fedâkâr, kendini Risale‑i Nura vakfeden şâkirdlerden çok ziyâde fedâkâr talebelere kâfî gelecek ve manevî Medresetü'z‑Zehrâ ve Medrese‑i Nuriye çok yerlerde açılacak. Benim bedelime bu hakikate bu hâle manevî evlâdlarım ve hàs ve fedâkâr hizmetkârlarım ve nura kendini vakfeden kahraman ve herkesçe ma'lûm kardeşlerim bu vasiyetin tatbikine yardımlarını ricâ ediyorum. Risale‑i Nur itibariyle bana hiç ihtiyaç kalmadığı için âlem‑i Berzaha gitmek benim için medâr‑ı sürûrdur. Siz mahzûn olmayınız. Belki beni tebrik ediniz ki, zahmetten rahmete gidiyorum.
Çok hasta Said Nursî
Evet, biz Üstadımızın bu vasiyetine şâhidiz.Emirdağlı Çalışkan, Mustafa Acet, Safranbolulu Hüsnü, Ermenekli Zübeyr, Çoğollu Bayram
623
367. Tevafukatın bir nev’i de Lafza‑i Celâl’de görülen zahir tevafukattır. İşte, mu’cizatlı Kur’ân’ımız bu tevafukatı gösteriyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Muhterem Kardeşimiz Tahsin Bey!
Leyle‑i Kadr’inizi tebrik eder muvaffakıyetler dileriz. Üstadımız size hususî selâm ediyor. Dedi ki:
“Tahsin’in neşrettiği Tarihçe‑i Hayat yirmi büyük mecmua kadar fâide verdi, fütûhât yaptı. Şimdi bir parça ilişmelerine kat'iyyen merak etmesin. Nazar‑ı dikkati celbettiği için büyük bir ilânnâme hükmüne geçti. Şimdiye kadar nasıl ki yirmi senedir yirmi büyük mecmua perde altında intişar etmesiyle çok büyük fütûhâta medâr oldu. Tarihçe‑i Hayat’ın da perde altında intişarı inşâallâh aynı neticeyi verecek.”
Sâniyen: Mâdem Cenâb‑ı Hak sizi Ankara’da Risale‑i Nurun başkumandanı olarak ihsân etmiş; Risale‑i Nurun, Kur'ânın kırk vech‑i i'câzından bir vechi olan nazmını beyân eden İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin neşri de size müyesser oldu. O vech‑i nazm yedi kısımdır. Bir kısmı tevâfukâttır. Tevâfukâtın bir nev'i de Lafza‑i Celâl’de görülen zâhir tevâfukâttır. İşte mu'cizâtlı Kur'ânımız bu tevâfukâtı gösteriyor. İnşâallâh bu mu'cizâtlı Kur'ânın neşri ve tab'ı da size nasîb olacak.
624
Evvelce Üstadımız onbin lira size göndermişti. Şimdi de Kur'ânın âyetlerine tam muvâfık olarak altıbin altıyüz altmışaltı lirayı ki, bu para talebelerin iki senelik ta'yinâtından fazla kalan paradır. Bunda bir sırr‑ı azîm var, aynı altın para gibi mübârektir. Başkasına sarf etmemek lâzımdır. Size bazı Kur'ânın cüzleri ile birlikte gönderiyoruz ve pek çok selâm ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşleriniz Tahiri, Zübeyr, Ceylan, Sungur
368. Ankara’ya gelmemin bir sebebi, İslâmiyete tarafdâr Dâhiliye Vekili Namık Gedik, Adnan Bey ve Tevfik İleri gibi mühim zâtlara bir hakikati söylemektir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ankara’ya bu defa geldiğimin mühim bir sebebi, İslâmiyete ciddi tarafdâr Dâhiliye Vekili Namık Gedik’i görmek ve İslâmiyetin kahramanı olan Adnan Bey’e ve Tevfik İleri gibi mühim zâtlara bir hakikati söylemektir ki:
Hem Demokrata Ezân‑ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risale‑i Nurun neşrine müsâadesi gibi çok tarafdâr olmak ve Âlem‑i İslâmı, hattâ bir kısım Hıristiyan Devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı müzahrefâttan temizleyip ibâdet mahalli yapmaktır. Bu ise; bu mes'ele için otuz sene siyaseti terk ettiğim hâlde, bu nokta hatırı için Namık Gedik’i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Namık Gedik ve Tevfik İleri gibi zâtların hatırı için başka yere gitmedim.