Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
585

342. Eğirdir’den Barla’ya giderken denizin dehşetli fırtınası Leyle‑i Kadir’deki dehşetli hastalık gibi, zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile oldu

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu defa motorlu kayık içinde Eğirdir’den Barla’ya giderken denizin dehşetli, emsâlsiz fırtınası Leyle‑i Kadir’deki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehîd olmak, yedi ihtimalden altı ihtimal ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemin hazırlandı. Fakat o hâl altında, mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale‑i Nurla alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda Risale‑i Nurun gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işâret olarak o dehşetli hâletimiz bir sadaka‑i makbûle hükmüne geçtiği remziyle o rahmet‑i İlâhî’den gelen emr‑i Rahmânîyi imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair emr‑i İlâhî’yi gayet heyecanla ve iştiyak ile, acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nev'inden Nur Talebeleri olan bizim başımızı tokat ile, yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı.
Biz bu hâleti zâhiren hiddet, ma'nen şefkatkârâne okşamak nev'inde gördük. Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss‑i kable'l-vukû' ile hazine‑i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musîbet hissettiğimden mütemâdiyen Cevşeni ve Şah‑ı Nakşibend’in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemâl‑i şevk ile o mübârek denizi kabir olarak kabûl ediyordum. Böyle kazâ ile vefât eden şehîd hükmünde olduğu gibi, şehîd de velî hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinesi bozulduğu ve yelkeni de, rüzgâr onun aksiyle geldiği için, fâide vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük evvelâ kayığa ve zâhiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için kemâl‑i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sâhile çıktık. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ dedik.
Said Nursî
586

343. İman hizmetinde ihlâs‑ı etem ile, anarşiliği durdurmakla, asayişi muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi feda ediyorum

Üstadımız diyor ki:
Ben elli‑altmış senedir küfr‑ü mutlaka karşı îmâna hizmet etmek ve küfr‑ü mutlakın neticesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îmân hizmetindeki ihlâsın neticesi olan âsâyişi muhâfaza ile, bir cânî yüzünden on masûmu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi hattâ lüzum olsa hayatımı fedâ etmekle, herbir tazyîkata, mânâsız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz‑kırk senedir bu hizmet‑i îmâniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri hâlde, sırf hizmet‑i îmâniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim. Bir misâli: Beş mahkeme huzurunda hiç benim kıyafetime ilişilmediği hâlde ve mütemâdiyen gezdiğim hâlde ve hattâ İstanbul’da mahkememde yüzyirmi polis bulunduğu hâlde, aynı kıyafetime ilişmediler ve iki ay İstanbul’da yaya gezdiğim hâlde, mümânaat etmediler ve ilişmeğe hiç kimsenin hakkı yok.”
Çünkü, hem münzevî hem de câmiye gitmiyor ve çarşıda kalabalık yerlerde gezmiyor, yalnız otomobili ile çıkıyor. İnsanlarla zarûret olmadan konuşmuyor yalnız teneffüs için dağlar başında ve hàlî yerlerde geziyor. Şimdi ehl‑i dünyanın hiçbir hakkı yoktur ki vaziyetime, hâlime ilişsinler.”
Bir seyahat münâsebetiyle ve otomobili içinde İstanbul’a en mühim bir mes'ele‑i îmâniye için gitmesinden, şimdi İstanbul’un bazı resmî adamları yirmi cihette kanunsuz bir tarzda kanun nâmına Üstadımıza bir bardak suda fırtına koparmak nev'inden, milyonlar fedâkâr talebeleri bulunan bir zâta sinek kanadı kadar bir ehemmiyeti olmayan bir mes'ele için resmî adamları yanına göndermek olan yüz cihette ehemmiyetsiz, mânâsız ve bir habbeyi yüz kubbe yapmak gibi bu şeye karşı Üstadımız diyor:
Mâdem îmân hizmetinde ihlâs‑ı etemle, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhâfaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi fedâ ediyorum. Onları da helâl ediyorum.”
Üstadımızın bu defa İstanbul’a gitmesi münâsebetiyle İstanbul müddeiumumîliğince ifâdesinin alınması için yanına gelen iki memura Üstadımız dedi:
587
Ben daha evvel bu mes'ele için mahkemede ifâde vermiştim ve mahkeme tahkîkat yapmış, neticede berâet vermiş. Başka diyeceğim yok.” diyerek Samsun Mahkemesine giden ve İstanbul Mahkemesinde okuduğu ifâdâtını tekrar söyledi. Hem eskiden aldığı birkaç rapor var ki, hastalığı dolayısıyla başını sarmağa mecburdur ve şiddetli nezleden ve hastalıklardan dolayı istirahate ve tebdil‑i havaya ihtiyacı vardır. Dâimî bir yerde kalması sıhhatine münâfîdir. Daha evvel lüzum da olmadığı için, bu raporları göstermeğe tenezzül etmiyordu, lüzum görmüyordu.
Hizmetinde bulunan Nur talebeleri Tahiri, Zübeyr, Sungur, Hüsnü, Bayram

344. Üstadımızın Vasiyetnamesi

Üstadımızın Vasiyetnâmesi

Hem benim şahsımın, hem Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin sermâyesini, kendilerini Risale‑i Nurun hizmetine vakfedenlerin ta'yinlerine vermek, hususan nafakasını çıkaramayanlara vermek lâzımdır.
Şimdiye kadar birkaç senedir ta'yinâtları verilen Nur talebeleri, hàslara ma'lûm olmuş. Ben de yanımda şimdi bulunan kardeşlerimi kendime vâris ve benim vazifemi yapmaya çalışmak lâzım. Tesânüdü de tam muhâfaza etsinler.
Evet, bu vasiyetnâmeyi tasdik ediyorum.Said Nursî
588
Vasiyetnâmenin Hâşiyesidir
Üstadımız âhir ömründe insanların sohbetinden men'edildiği cihetle anladı ki:
Bu zamanda şahsiyet cihetiyle insanlara zarar verecek hâller var. Risale‑i Nurun mesleğindeki a'zamî ihlâs için bu hastalık verilmiş. Çünkü bu zamanda şân, şeref perdesi altında riyâkârlık yer aldığından a'zamî ihlâs ile bütün bütün enâniyeti terk lâzımdır. Dostlar uzaktan rûhuma Fâtiha okusunlar, manevî duâ ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fâtiha uzaktan da olsa rûhuma gelir. Risale‑i Nurdaki a'zamî ihlâs ile bütün bütün terk‑i enâniyet için buna bir manevî sebeb hissediyorum. Kendini Risale‑i Nura vakfetmiş olan yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup bu mânâyı, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.”
Said Nursî

345. Menderes’in Konya nutkuna dair açıklaması

Menderes’in Konya Nutkuna Dair Açıklaması

Başvekil, sözlerinin maksadlı olarak tefsirlere tâbi tutulduğunu söylüyor. (Hususî muhabirimizden)
Ankara: Başvekil Adnan Menderes Konya’da söylemiş olduğu nutuk dolayısıyla yapılan neşriyat üzerine Zafer gazetesinin sorduğu bir suâli şu şekilde cevablandırmıştır:
Konya’da Hükûmet Meydânında büyük bir kitle hâlinde toplanmış bulunan çok muhterem Konyalı vatandaşlarıma karşı söylediğim nutkun lâiklik telâkkimiz hakkındaki kısmını sû‑i niyet sâhibi kalemlerde nasıl tefsire tâbi tutulduğunu, ben de esefle müşâhede ettim. Bunlardan bir kısım sözlerimin kardeşi kardeşe kırdıracak bir mâhiyette olduğunu, bir kısmı sağ politikacılara meydân açtığını ve mukaddesâtçılık yasağını ortadan kaldırdığını ve netice itibariyle Türk inkılâblarının büyük esâslarından birini zedelediğini ifâde etmişlerdir.
589
Bütün bu yazılarda dikkatime çarpan cihet, Konya’daki sözlerimin takib olunan maksadlara ve elde edilmek istenilen neticelere göre tahrif edilmiş olmasıdır. Mes'elenin iyice anlaşılması için evvelâ Konya’daki sözlerimi bir kere daha ve o günkü Anadolu Ajansında neşredildiği gibi tekrar etmek isterim. O gün aynen şöyle demiştim:
Şimdi size lâiklik telâkkimizden de bahsetmek istiyorum. Lâiklik bir taraftan din ile siyasetin birbirinden ayrılması, diğer taraftan ise vicdân hürriyeti mânâsına gelir. Din ile siyasetin kat'î sûrette birbirinden ayrılması esâsında en küçük tereddüde dahi tahammülümüz yoktur.
Vicdân hürriyeti bahsine gelince: Türk milleti Müslümandır. Ve Müslüman olarak kalacaktır. Evvelâ kendine ve gelecek nesillere dinini telkin etmesi, onun esâsını ve kaidelerini öğretmesi ebediyen Müslüman kalmasının münâkaşa götürmez bir şartıdır. Hâlbuki mekteblerde din dersi olmayınca evlâdına kendi dinini telkin etmek ve öğretmek isteyen vatandaşlar bu imkânlardan mahrum edilmiş olurlar. Müslüman çocuğu dinini öğrenmek gibi pek tabîi bir haktan mahrum edilmemek icâb eder. Böyle mahrumiyet ve imkânsızlık vicdân hürriyetine uygundur denilmez. Bu itibarla orta mekteblerimize din dersleri koymak, yerinde bir tedbir olacaktır.
Dinsiz bir cem'iyetin, bir milletin pâyidâr olabileceğine inanmıyoruz. En ileri milletlerin dahi din ile siyaset ve dünya işlerini birbirinden ayırdıktan sonra ne derece dinlerine bağlı kaldıklarını biliyoruz. Bugünkü seviye ile asîl milletimize taassub isnâdı revâ görülemez. Milletimiz dinine sımsıkı bağlı olduğu kadar, umumiyetle dini en temiz duygularla benimsemektedir. İslâmlık, milletimizin vicdânında en musaffâ seviyesini bulmuştur. Müslümanlığı ve onun esâslarını, farîzalarını ve kaidelerini kifâyetle telkin edip öğretecek öğretmenlerimizin yetiştirilmesine ayrıca gayret sarfedilecektir. Gelecek sene lise derecesinde ilk me'zunlarını verecek olan Konya İmâm‑Hatîb Mektebinin ileri seviyede din tahsili veren bir tedrîs müessesesi hâline getirilmesi ve bu müesseselerin benzerlerinin yurtta fazlalaştırılması uygun olacaktır.” demiştir.
Konya nutkunun bu kısmını muhterem Türk efkârı karşısında öylece tekrar ettikten sonra şunu ehemmiyetle tebârüz ettirmek isterim ki: Beyânâtım, herhangi bir iltibasa mahal vermeyecek kadar açıktır. Yapılacak tefsirlerde, ileri sürülecek mütâlaalarda bu açık metne sâdık kalmak esâstır. Hiç kimse benim söylediğim sözleri tahrif hakkına sâhib olmadığı gibi, hiçbir zaman aklımdan geçmeyen maksadı ve niyetleri bana atfetmeğe kimsenin hakkı olmamak lâzım gelir.”
590
Hâşiye: Başvekilin Konya’daki ehemmiyetli nutku için umum Nur Talebeleri ve mektebli masûm çocuklar nâmına bir tebrik yazacaktım. Şimdi kalbime geldi: Risale‑i Nurun serbestiyetine dair müdafaâtlarımızın ve ehemmiyetli bir avukatımızın ehl‑i vukûfa cevabının arkasında o nutku, Risale‑i Nurun serbestiyetine dair bir sebeb ve sened göstermekle Anadolu’daki Müslümanları ve Nurun bütün Talebelerini ona bir manevî kuvvet ve duâcı yapmak, Ezân‑ı Muhammedî’nin ilânı onlara nasıl bir manevî kuvvet hükmüne geçti; bu nutukla Risale‑i Nurun serbestiyeti dahi, ona bir manevî kuvvet hükmüne geçmesi için ona tebrik yerine, da'vâ vekilimizin haklı müdafaasında bir hâşiye yaptık. ()
Rehber’in müsâderesine bahâneleri reddeden avukat Mihri’nin müdafaâtı gibi, Konya’da Başvekilin bu nutku da o bahâneleri reddeden bir hakikattir.

346. Madem Isparta benim hakikî bir memleketimdir. Ben ruh u canımla bu hakikî memleketime ve insanlarına hayır kazandırmak istiyorum

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımız Said Nursî diyor ki:
Mâdem Isparta benim hakîki bir memleketimdir. Ben rûh u canımla bu hakîki memleketime ve insanlarına hayır kazandırmak istiyorum. Şimdi çok mühim olan hayır da şudur:
Afyon, nasıl ki bütün Risale‑i Nur Külliyatını iâde etmekle Âlem‑i İslâm ve hattâ âlem‑i insaniyette çok büyük bir hayra vesile oldu ve sekiz seneden beri olan hatâyı hiçe indirip affettirdi. Bu mübârek Isparta dahi Âlem‑i İslâm nazarında Mısır Câmiü'l‑Ezher’i ve eski Şam‑ı Şerîf mübârekiyetine mazhar olduğundan, elbette Risale‑i Nuru sâhiblerine iâde etmekle hâsıl olacak çok büyük şeref noktasında Afyon’dan geri kalmayacak. Belki yirmi derece ileri gidecek. Isparta’nın âdil adliyesi, vatan‑perver demokratı ve dindar halkı bu hayr‑ı azîmi memleketlerine kazandırmak ve Afyon’un mazhar olduğu şereften yüz derece ziyâde bir şerefi kendilerine te'min etmek için, bu mübârek Isparta’nın mahsulü olan Nur Risalelerinin iâdesine çalışsınlar. Nasıl ki, Isparta’nın bir meb'ûsu olan Tahsin Tola, Ankara ve Afyon’un Risale‑i Nur iâdesinde yüz adam kadar fâide verip bu hayr‑ı azîmin yarısını Ispartalılara kazandırdı…”
Hizmetinde bulunan Nur talebeleri
591

347. Üstadımız izzet‑i ilmiyeyi muhafaza için eski zamandan beri en büyük reislere tenezzül etmedi

Üstadımız izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza için eski zamandan beri en büyük reislere tezellül etmedi. Hem halkların hediyesini kabûl etmiyordu. Şimdi ise Üstadımız hem zaîf olduğu hâlde, ehl‑i ilme bir mahzuru olmayan hediyeyi ise hastalıkla alamıyor. Hattâ biz hizmetkârlarından dahi en küçük bir şeyi mukàbelesiz yiyemiyor. Yese hasta oluyor. Bu hâleti, hiçbir şeye âlet olmayan Risale‑i Nurdaki a'zamî ihlâsın muhâfazası için, bir hastalık sûretini aldı ve hastalıkla bu kaidesini bozmaktan men' ediliyor i'tikàdındayız. Hattâ Risale‑i Nurun her tarafta neşir ve intişarının büyük bir bayramı münâsebetiyle ehl‑i ilme lâzım olan musâfaha ve sohbet etmekten ve bu mübârek bayramda da en hàs talebeleri ve kardeşleriyle musâfaha ve sohbetten ve ona bakmaktan da şiddetle sıkılıp, a'zamî ihlâsın muhâfazası için bir hastalık hâleti alarak men' edildiği ona ihtar edildi. Hattâ bizler gördük ki, bu mübârek bayramda şiddetli hastalığı için talebelerine dedi: Benim kabrimi gayet gizli bir yerde bir‑iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men' eden bir hakikat, elbette vefâtımdan sonra da o hakikat bu sûrette beni mecbur ediyor.”
Biz de Üstadımızdan sorduk:
Kabri ziyarete gelenler Fâtiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binâen kabrinizi ziyaret etmeyi men' ediyorsunuz?
592
Cevaben Üstadımız dedi ki:
Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki fir'avunların dünyevî şân ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar‑ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enâniyet ve benlik, verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mânâ‑yı harfîden mânâ‑yı ismiyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevî istikbâlden ziyâde dünyevî istikbâli hayâl edinmiş olmaları ile eski zamandaki Lillâh için ziyarete mukâbil ehl‑i dünya kısmen bu hakikate muhâlif olarak mevtânın dünyevî şân ve şerefine ziyâde ehemmiyet verir. Öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale‑i Nurdaki a'zamî ihlâsı kırmamak için ve o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta, hem garbda, hem kim olursa olsun okudukları Fâtihalar o rûha gider.
Dünyada beni sohbetten men' eden bir hakikat, elbette vefâtımdan sonra da o hakikat bu sûretle beni sevâb cihetiyle değil; dünya cihetiyle men' etmeye mecbur edecek.” dedi.
Hizmetinde bulunan talebeleri

348. Üstadımızın Afyon Mahkeme Heyetine görderdiği yazının suretidir

Üstadımızın Afyon Mahkeme Hey'etine Gönderdiği Yazının Sûretidir
Bugün sizi tebrik ve size teşekkür için Afyon’a geldim. Çoktan beri kitaplarımızın zâyi' olmaması için ziyâde muhâfaza ettiğinize teşekkür ederim. Ve şimdi Ankara’ya göndereceğinizden sizi tebrik ederim. On sene evvel hususî olarak birisinin birisine yazdığı ve bazen de benim nâmımla yazılıp imzam bulunmayan ve neşrolmayan hususî mektûblar evvelce mahkemenizce tedkik edilip medâr‑ı mes'ûliyet bir şey bulunmadığından nazar‑ı itibara alınmadı. Hem mürûr‑u zamana uğramış ve neşredilmemiş ve af kanunları görmüş, ma'lûmâtım olmamış ve Risale‑i Nur kitaplarıyla alâkası olmayan mektûbları yeniden nazar‑ı dikkate almak, hem ehl‑i adâleti, hem ehl‑i vukûfu lüzumsuz meşgul edeceğinden böyle işgal etmemesi ve işimizin te'hire uğramaması için mezkûr hususî mektûblarım o mübârek kitaplara takılmaması adâletinizden temennî ediyoruz.
593
Bu mübârek adliye iki defa o kitapların berâetle iâdesine karar verdiği hâlde, bazı esbâba binâen mahpus kalmış. Aynı kitapları bazen tamamını, bazen ele geçirilen kısmını beş mahkemenin iâde ettiklerini ve beş emniyet dâiresi de sâhiblerine teslîm ettiklerini size haber veriyoruz. İnşâallâh adâletiniz ve hüsn‑ü niyetiniz bu defa da iâdesine vesile olacak.
HastaSaid Nursî

349. Nur Talebelerinin Adnan Menderes’e yazdıkları mektup

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Sayın Adnan Menderes!
Otuzbeş seneden beri siyaseti terk eden Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri, şimdi Kur'ân ve İslâmiyet ve vatan hesabına bütün kuvvetiyle ve talebeleriyle, dersleriyle Demokrat Partinin iktidarda kalmasını muhâfazaya çalıştığına, biz Demokrat Parti mensûbları ve Nur Talebeleri kat'î kanâatimiz gelmiştir.
Üstadımızdan, niçin Demokrat Partiyi muhâfazaya çalıştığını sorduk.
Cevaben: Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Hâlbuki; Halk Partisi İttihâdçıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem cumhûriyetin birinci reisinin, Sevr Muâhedesiyle ve çok siyâsî desîselerin icbarıyla onbeş senede yaptığı icraatının kısm‑ı a'zamı tamamıyla eski partiye yüklendiği için, bu asîl Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi kat'iyyen iktidara getirmeyecek.
Çünkü Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Hâlbuki, bir Müslüman kat'iyyen komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebîlerle mukayese edilemez. İşte bunun için, hayat‑ı ictimâiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur'ân ve vatan ve İslâmiyet nâmına muhâfazaya çalışıyorum.” dedi.
594
Milletçilere gelince: Eğer bu partide sırf İslâmiyet esâs olsa (Hâşiye), Demokrat Partiye yardım ettiği gibi, muhâlif ve muârız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu partide: Irkçılık ve Türkçülük fikri esâs ise, birden hakîki Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türk’tür, kalan kısmı da başka milletlerle karışmıştır. O zaman Hürriyetin başında olduğu gibi bu asîl ve masûm Türk milleti aleyhine bir milliyetçilik tarafgirliği meydâna gelecek, o vakit hakîki Türkleri, ecnebîler boyunduruğu altına girmeğe mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sâir unsurdan olan ve bu vatanda mevcûd ırkçılık ve unsurculuk damarıyla bir ecnebîye istinâd ile masûm Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise, dehşetli, tehlikeli olduğundan, Kur'ân ve vatan ve millet hesabına, dindar ve dine hürmetkâr Demokrat Partinin iktidarda kalmasını te'min etmeleri için ders veriyorum.” dedi.
Sayın Adnan Menderes!
Bütün gayesi vatan ve milletin selâmeti uğruna çalışan ve ders veren Üstadımız Bediüzzaman gibi mübârek ve muhterem bir zâtın Demokrat Partiye yaptığı yardımı kıskanan Halk Partisi ve Millet Partisi elemanları, iktidar partisi yapıyormuşçasına çeşit çeşit bahâne ve eziyet yaparak Üstadımızı Demokrat Partiden soğutmak için var kuvvetleriyle çalıştıklarına kat'î kanâatimiz gelmiş.
Sizin gibi Dinin icâblarını yerine getireceğiz, din bu memleket için hiçbir tehlike teşkil etmez.” diyen bir başvekilden; vatan, millet, İslâmiyet adına partimize maddî ve manevî büyük yardımları dokunan bu mübârek Üstadımızın kitaplarının ve kendisinin tamamen serbest bırakılarak bir daha rahatsız edilmemesinin te'minini saygı ve hürmetlerimizle ricâ ediyoruz.
Demokratlar âzâlarından Nur Talebeleri:Mustafa, Nuri, Nuri, Hamza, Süleyman, Hasan, Seydi, Receb, İbrahim, Fâruk, Muzaffer, Tâhir, Sâdık, Mehmed
595

350. Demokratlara büyük bir hakikatı ihtar

Demokratlara Büyük Bir Hakikati İhtar

Şimdi Kur'ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:
Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan, yüzde otuz‑kırk adama zarar verebilir.
İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların, Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye dâiresinde dinsizliği neşretmek için; ifsad komitesi nâmında bir komite. Bu da yüzde on‑yirmi adamı bozabilir.
Üçüncüsü: Garblılaşmak ve Hıristiyanlara benzemek ve bir nev'i Purutluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyâsîler hey'etidir. Bu cereyan yüzde, belki binde birisini, Kur'ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.
Biz Kur'ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı dâima Kur'ân hakikatlerini muhâfazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamağa mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmağa lüzum oldu. Gördük ki: Demokratlar, evvelki iki müdhiş cereyana karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dindar kısmı dâima o iki dehşetli cereyana mesleklerince muârızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım, garblılaşmak ve garblılara tam benzemek mesleğini takib edenler ise, üçüncü cereyana bir yardım ediyorlar. Mâdem o cereyanın yüzde ancak birisini, belki binden birisini Purutlar ve Hıristiyan gibi yapmağa çevirebilirler. Çünkü, İngiliz ikiyüz sene zarfında tahakküm ettiği ikiyüz milyon İslâmdan ikiyüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez.
Hem hiçbir tarihte bir İslâm, Hıristiyan olduğunu ve kanâatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden, iktidar partisinde bulunan az bir kısım, dinin zararına siyaset nâmıyla üçüncü cereyana yardım etse de; mâdem o Demokrat Partisi, meslek itibariyle öteki iki cereyan‑ı azîmenin durmasında ve def'etmesinde mecburî vazifeleri olmasından, bu vatana ve İslâmiyete büyük bir fâidesi dokunabilir. Bu cihetten biz, Demokratları iktidar yerinde muhâfaza etmeye Kur'ân menfaatine kendimizi mecbur biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil; belki dehşetli, baştaki iki cereyana siyasetlerince muârız oldukları için, onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücûdun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz'î bir zararla pek küllî bir zarardan kurtulmamıza sebeb oluyorlar bildiğimizden, o iktidar partisinin lehinde ehl‑i dini yardıma dâvet ediyoruz. Ve dinde lâübâlî kısmını dahi cidden îkaz edip Aman çabuk Hakikat‑i İslâmiyeye yapışınız!” ihtar ediyoruz ki; vatan ve millet ve onların hayatı ve saâdeti, hakàik‑ı Kur'âniyeye dayanmak ve bütün Âlem‑i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet‑i İslâmiye ile dörtyüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddi çalışan muazzam bir devleti kendine hakîki dost yapmak, îmân ve İslâmiyetle olabilir. Biz bütün Nurcular ve Kur'ân hizmetkârları onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyete hizmette muvaffakıyetlerine duâ ediyoruz. Hem de ricâ ediyoruz ki; bu memleketin bir ehemmiyetli mahsulü ve vatanda ve şimdi Âlem‑i İslâmda pek büyük fâidesi ve hizmeti bulunan Risale‑i Nuru, müsâderelerden kurtarıp neşrine hizmet etsinler. Bu vatandaki dindarları kendine tarafdâr etsinler. Ve selâmeti bulsunlar.
Said Nursî
596

351. Yirmiüç mahkeme demişler ki: “Suç bulamıyoruz.”

Medâr‑ı ibret ve hayret ve şükrândır ki:
Yirmidokuz senedir, elli seneden beri benimle muârız gizli düşman komiteler bütün desîseleriyle aleyhimde adliyeyi, hükûmeti sevketmeye çalışırken ve her desîseye baş vururken yüzotuz kitabımı, binler mektûblarımı tedkik ve taharrî için adliyenin nazarını celbetmiş. O adliyeler beşi kat'î berâet ve umum kitapları suç yok diye iâdeye karar vermeleri ve geçen Malatya hâdisesi münâsebetiyle yine gizli düşmanlarımız hükûmetin ve adliyenin nazar‑ı dikkatini bizlere çevirmeye çalıştıkları hâlde, yirmiüç mahkeme demişler ki: Suç bulamıyoruz .” (Hâşiye) Acaba benim gibi dünya ehli ile münâsebeti pek az ve Risale‑i Nur gibi hakikati hiçbir şeye fedâ etmeyen yüzotuz kitabında bu kadar aleyhimizde bahâne arayanlar varken hiçbir suç bulunmaması ve yalnız Eskişehir’in bir tek mes'ele olan tesettürden başka o da cevab verildikten sonra kanâat‑ı vicdâniyeye çevrilmesi Hâlbuki, Nur talebeleri gibi takvâya tarafdâr olanlardan bir tek adamın on mektûbunda on günde onu mes'ûl edecek bazı maddeler bulunur. Bu kadar hadsiz bir derecede kesretli bir şeyde medâr‑ı mes'ûliyet adliyeler gösterememesi iki şeyden hàlî değil:
597
Ya kat'iyyen bir inâyet ve hıfz‑ı İlâhiye’dir ki, bu cihette merhametini, rahîmiyetini Nur talebeleri, Kur'ân hizmetkârları hakkında gösteriyor ki; bize temâs eden bütün adliyeleri böyle hàrika bir adâlete ve hiçbir cihette haksızlık yapmamağa ve böyle aleyhimizde binler esbâb varken o hakikat‑i kudsiye-i Kur'âniyenin bir hizmetine yardım etmişler. Biz de bütün rûh u canımızla onlara teşekkür ederiz.
Eski zaman adliyelerinin önünde pâdişahlar, fukaralarla diz çöküp muhâkeme olması ve Hazret‑i Ömer (R.A.), adâleti zamanında âdi bir Hıristiyanla; Hazret‑i Ali (R.A.), âdi bir Yahudî ile muhâkeme olması ile gösterilen, adliyedeki haktan başka hiçbir şeye âlet olmadığını gösteren adliyelik adâletinin bu sırr‑ı azîmine bizimle alâkadar olan bu adliyeler bize temâs eden cihette mazhar olmuşlar. Onun içindir ki, yirmisekiz senedir bu kadar işkenceler, hapisler, tazyîkatlar gördüğüm hâlde, hiçbir adliye adamlarına, bu sırr‑ı azîme binâen değil küsmek ve bedduâ, bil'akis kalben bir minnetdârlık, bir nev'i teşekkür, bir tebrik var.
Said Nursî

352. Ankara’da dindar Ahrarların kongresinde beni Diyanet Riyaseti dairesinde bir vazife ile tavzif etmeyi hararetle istemelerine mukâbil

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Vefâdâr, Fedâkâr Kardeşlerim!
Evvelen: Bütün rûh u canımla fevkalâde nurânî hizmet‑i îmâniyenizi tebrik ederim.
598
Sâniyen: Ankara’da dindar Ahrarların kongresinde beni Diyânet Riyâseti dâiresinde bir vazife ile tavzif etmeyi harâretle istemelerine ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın Nur talebelerini, bu mes'elede bana kabûl ettirmekte vâsıta yapmalarına karşı derim:
O toplantıda bu teklifi yapan meb'ûslara ve dindar arkadaşlarına çok teşekkür ve çok selâm ve muvaffakıyetlerine çok duâ ederiz. Fakat ben ziyâde zaîf ve şiddetli hasta ve ihtiyar ve kabir kapısında ve perîşan olduğumdan, o kudsî vazifeyi yapmağa iktidarım olmamasından benim yerimde Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi, benim bedelime Nur şâkirdlerinin hàs ve hàlis ve İslâmiyetin hakîki fedâkârlarının şahsiyet‑i maneviyesi o kudsî vazifeyi şimdiye kadar gayr‑ı resmî perde altında yaptıkları gibi, inşâallâh resmî bir sûrette dahi yapabilecekler. Onlara havâle ederiz
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza muhtaç kardeşiniz Said Nursî

353. İmanın dünyada bir nevi Cennet lezzetini benim hayatımda temin ettiğine dair

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Îmânın dünyada dahi bir nev'i Cennet lezzetini benim hayatımda te'min ettiğine dair
Ben dokuz yaşımdan beri şefkatli vâlidemi görmediğimden sohbetinde bulunamadım. O hürmetli muhabbetten mahrum kaldığım ve üç hemşiremi de onbeş yaşımdan sonra göremediğim, Allah rahmet etsin vâlidemle beraber berzah âlemlerine gittikleri için dünyanın çok zevkli, lezzetli olan uhuvvetkârâne sohbetlerinden, merhamet ve hürmetten mahrum kaldığımdan ve üç kardeşimden iki kardeşimi elli seneden beri görmediğimden (Allah onlara rahmet etsin) öyle kıymetdâr, dindar, âlim iki kardeşimin sohbetinden, hürmetkârâne muhabbet, merhametkârâne şefkatteki sürûrdan mahrum kaldığımdan bu dünyada Risale‑i Nurun îmânda Cennet çekirdeği bulunduğunu gösterdiği gibi, bugün dört fedâkâr hizmetimde bulunan manevî evlâdlarımla bir seyahat ettiğim zaman îmândaki Cennet çekirdeğinin bir zerreciği kat'iyyen rûhuma ihtar edildi.
599
Ömrümde mücerred kaldığımdan dünyada çocuklarım olmamasından, çocuklara karşı şefkatkârâne zevklerinden, memnuniyetlerinden de mahrum kaldığım ile beraber bu noksaniyeti hissetmiyordum. Bugün dört yarama mukâbil, Cenâb‑ı Hak gayet zevkli bir mânâyı ihsân etti. Üç cihetle tedâvi etti.
Birincisi: Risale‑i Nurda beyân edilen Hadîs‑i Şerîfteki عَلَيْكُمْ بِد۪ينِ الْعَجَائِزِ sırrıyla, ihtiyar kadınların Risale‑i Nur cihetinde hàrika istifadeleri ve zevk‑i rûhânileri merhume vâlidemin merhametkârâne hususî şefkatinden gelen lezzete mukâbil küllî ve umumî bir sûrette binler vâlideleri Rahmet‑i İlâhiye bana ihsân ettiği gibi, üç merhume hemşirelerimin şefkatkârâne, kardeşâne sevinç ve sürûrlarına bedel, yüzbinler genç hanımları bana hemşire nev'inde Risale‑i Nur cihetiyle verip duâları ile ve Nurlarla alâkadarlıkları ile hemşirelerim yüzünden kaybettiğim üç fâide yerine binler fâide‑i manevî ve sürûr‑u rûhî ihsân etmiş. Bu ikinci kısmın hakikat olduğuna çok delil ve emâreleri var, kardeşlerim biliyorlar.
Hem merhum kardeşimin vefâtıyla fedâkârâne dünyadaki maddî, manevî muâvenetlerinden ve muhabbet ve şefkatlerinden mahrumiyetime bedel, Rahmet‑i İlâhiye o hususî iki‑üç kardeş yerine yüzbinler hakîki kardeş gibi hakîki şefkat, muâvenet ve yardım eden, hattâ değil yalnız dünya hayatını belki hayat‑ı uhreviye sermâyesini de Risale‑i Nurun hizmetinde bana yardım etmek için fedâi kardeşleri ihsân etmiş.
Dünyada evlâdlarım olmadığından gayet zevkli olan çocuklara şefkat meziyetinden mahrumiyetime bedel, bir‑iki çocuk şefkatine bedel yüzbinlerle masûmları ki, ileride Risale‑i Nurla beslenmeleri cihetiyle, bu hususî, cüz'î üç şefkatkârâne vaziyeti yüzbinlere çevirdi. Buna dair çok emâreleri var. Hattâ bana hizmet edenler biliyorlar ki, peder ve vâlidesinden çok ziyâde bir şefkat, bir hürmet, bir bağlılık masûm çocukların bana karşı Bolvadin’de ve Emirdağı’ndaki ekser yollarda göstermeleri, bu cüz'î, şahsî, hususî zevki, lezzeti, şefkatkârâne hürmeti binler küllî ve umumî bir sûrete çevirdiğine çok misâlleri var.
600
Mübârek bir kısım zîrûhlarda hiss‑i kable'l-vukû' olduğu gibi, masûm çocukların bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurun onlara dünyevî, uhrevî bir babalıkla terbiye ve muhâfaza etmesini rûhları hissetmiş ki, Nurun hizmetkârına babalarından ve vâlidelerinden daha şiddetli bir hürmet gösteriyorlar. Hattâ benim hiç görmediğim, tanımadığım üç yaşındaki bir kız çocuğu yalın ayak dikenlere basarak, koşarak geldi. Hattâ pek çok dostlarım Bolvadin’de bulunduğu için otomobil ile çok hızlı gittiğimiz hâlde kurtulamıyoruz. Hattâ her yerde hiç beni işitip görmedikleri hâlde, peder ve vâlidesine gösterdikleri alâkayı göstermeleri benim hakkımda; nefsim, hevesim cismânî cihetinde dahi îmânda bir Cennet çekirdeği var olduğunu gördüm.
Said Nursî

354. Üstadımızı ziyarete gelip de görüşemeyenlerin hatırları kırılmaması için, Üstadımızın bir ahvâl‑i rûhiyesini beyân etmeye mecbur olduk

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımızı ziyarete gelip de görüşemeyenlerin ve biz, görüştürmeden gidenlerin hatırları kırılmamak için Üstadımızın gizli, hàrika bir ahvâl‑i rûhiyesini beyân etmeye mecbur olduk. Hattâ bugün bir parça dikkatsizlik ettiğimizden, gayet çok muhtaç olduğu hizmetimize nihâyet vermek niyet ettiği hâlde, şimdiki yazacağımız şey hâtırına geldi; bizi de affetti, helâl etti.
İşte hakikat budur:
Biz de kat'iyyen anladık ki: Üstadımız ekser hayatını tecerrüdle geçirdiği gibi, bütün hayatında hediyeleri kabûl etmemek ve mukâbilsiz hediyeler onu hasta etmek gibi, şimdi hürmet ve dostluk cihetiyle onunla görüşmek, ona gayet ağır geliyor. Hattâ mükerreren biz de anladık. Musâfaha etmek, elini öpmek, kendine tokat vurmak gibi rûhen müteessir oluyor. Ve ona bakmaktan, dikkat etmekten de şiddetle müteessir oluyor. Hattâ hizmetinde biz bulunduğumuz hâlde, zarûret olmadan bakamıyoruz.
601
Bunun sırrı ve hikmetini kat'iyyen anladık ki: Risale‑i Nurun esâs mesleği hakîki ihlâs olmak cihetiyle şimdiki tezâhür, sohbet etmek, fazla hürmet etmek; bu enâniyet zamanında bir nefis‑perestlik, riyâkârlık, tasannu' alâmeti olmak cihetiyle ona şiddetle dokunuyor. Çünkü der:
Benimle görüşmek isteyen, eğer âhiret için, Risale‑i Nur için ise; Risale‑i Nur bana kat'iyyen ihtiyaç bırakmamış. Milyonlar nüshası herbirisi on Said kadar fâide veriyor. Eğer dünya cihetiyle ve dünyaya ait işler için görüşmek ise, o, dünyayı şiddetle terk ettiği için, dünyaya dair şeyleri mâlâyanî, vakti zâyi' etmek olduğu için cidden sıkılır. Eğer Risale‑i Nurun hizmetine, intişarına ait olsa; bana hizmet eden hakîki fedâkâr talebelerim ve manevî evlâdlarım ve kardeşlerim benim bedelime görüşmeleri kâfî bana hiç ihtiyaç yok.”
Uzun yerlerden, uzak memleketlerden gelenlerle beraber başka kardeşlerimizin de hatırları kırılmasın. Çünkü, on seneden beridir her sabah okuduğu ve başkaları onu tevkîl ettiği evrâd okumasında sevâbı bağışladığı vakit der ki:
Yâ Rabbî! Benimle görüşmek için gelip görüşmeden dönenlerin defter‑i a'mâline de yazılsın.” diye rûhlarına hediye ediyor. Üstadımızın bu hâlini kardeşlerimize beyân ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHizmetinde bulunan Nur Talebeleri

355. Üstad Bediüzzaman Said Nursî Üçüncü Eğitim Tümeni Camiine harç koydu

İleri Gazetesinin 13 Nisan 1957 tarihli nüshasından alınmıştır:
Üstad Bediüzzaman’ın uğurlu elleriyle yeni bir câminin temeli atıldı.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî 3. Eğitim Tümeni câmiine harç koydu. (Isparta hususî muhabirimiz bildiriyor.)
Isparta’nın geçen yıllarda teşekkül etmiş bulunan Üçüncü Eğitim Tümeni için yaptırılmasına karar verilen câminin temeli, tertib edilen muazzam bir merâsimle atılmış ve bu törene Isparta’da bulunan Risale‑i Nur müellifi Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de dâvet olunmuşlardır. Büyük bir alâka ile karşılanan Üstad, törenden sonra uğurlu elleriyle temele ilk harcı koymuşlar ve duâlarda bulunmuşlardır.
602

356. Hüseyin Avni ve Tahsin Tola ile bir hasbihaldir

Hüseyin Avni ve Tahsin Tola ile Bir Hasbihâldir
Biz Nur şâkirdleri Üstadımızın hizmetinde ve mesleğinde bulunduğumuzdan, siyasetlerle alâkamız yoktur. Fakat Demokratlar Nurların neşrine müsâadekâr olmaları ve eskiden beri Nur’un men'ine dair zulümleri yapmadıklarından, Demokratın hatırı için seçimlerle alâkadar olduk. Evvelki defa gibi bu defa da Nurcuların epey fâidesi, Demokrat lehine oldu. Üstadımıza ve Nurlara en ziyâde fâidesi dokunan eski Adliye Vekili Hüseyin Avni ve Senirkent meb'ûsu Tahsin Tola herkesten ziyâde kazanmaları lâzım iken, kazanmamaları bizi çok müteessir etti diye Üstadımıza söyledik. Bize dedi ki:
Müteessir olmayınız. Ben de sizinle beraber olarak onları tebrik etmeliyiz. Çünkü: İki sene zarfında elli sene kadar hükûmete, vatana, millete, dine, âsâyişe hizmet ettiklerine delil‑i kat'î; kerâmetkârâne, Üstadımızın ona müracaatı olmadan Rehber’in kurtulmasını arzu ettiği aynı dakikada müsâdere edilen ikiyüz Rehberin bize iâdesine emir vermesiyle ikiyüz bin adam Rehberden istifade etmesiyle ona duâcı olması; ve Tahsin Tola’nın ehemmiyetli çalışmasıyla Sözler Mecmuası resmen Ankara’da tab'edilmesiyle hem âsâyişe, hem Demokrata, hem bu vatan ve millete yüz sene meb'ûsluk etmek kadar fâidesi oldu. Şimdi bu kadar manevî, hakîki, hususan bâkî ve uhrevî kâr onlara yeter. Bir‑iki sene memuriyet ve meb'ûsluğa çalışmakla o bâkî elmas gibi hizmetlerini, kırılacak fânî şişeye âlet yapmamak gerektir. Onun için ben onları tebrik ediyorum. Siz de onları tebrik ediniz, duâ ediniz. Hattâ ben, Tahsin Tola’nın tekrar meb'ûs olmasını istedim, Nurlara hizmet etsin; fakat onun evvelki hizmeti kâfî geliyor. Kapıyı açmış, daha ihtiyaç kalmadı.”
Nur TalebelerindenMehmed Kaya, Husrev, Tahiri, Sungur, Zübeyr, Ceylan, Bayram
603
Hâşiye: Üstadımız dedi ki: Dünya cihetiyle meb'ûs olmadığından, ayda bir mikdar banknot kaybetti. Şimdi onun hizmetiyle Sözler Mecmuasının neşriyle milyonlar adamlar içinde yalnız benim hisseme mukâbil bir şey lâzım olsaydı; ben Elli bin lira kadar bana fâide oldu eğer param olsa idi, böyle azîm bir yekûn ona verecektim. Şimdi bu hakikati nazar‑ı dikkate almak lâzım gelirken, tekrar meb'ûs olsaydı bu hakikat nazara alınmayacaktı. Onun için bazı dinsiz zâlimlerin parmağıyla kazanmadığından müteessir olmasın.

357. Vasiyetnamenin bir zeylidir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Vasiyetnâmenin Bir Zeyli

Eşref Edîb’in neşrettiği Tarihçe‑i Hayat’ın otuzuncu sahifesindeki Said’in hususiyetlerinden altı nümûnesinden yedinci nümûnesi ki, mukàbelesiz hediyeyi ömründe kabûl etmemek, kanâat ve iktisada istinâden, şiddet‑i fakrıyla beraber altmış‑yetmiş sene evvelki kendi talebelerinin ta'yinâtını da kendisi verdiği acîb vaziyetin şimdiki bir misâli ve bir sırrı kaç senedir anlaşıldı diye vasiyetnâmenin âhirinde bunu yazmanın zamanı geldi.
Evet, şiddet‑i fakr ve istiğnâ ile hediye almamakla beraber Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, yasak olmayan daktilo makinesi ile intişar eden Risale‑i Nurun verdiği sermâye ile şimdi manevî Medresetü'z‑Zehrâ’nın dört‑beş vilâyetinde hayatını Risale‑i Nura vakfeden ve nafakasına çalışmaya zaman bulamayan fedâkâr Nur Talebelerinin ta'yinâtına acîb bir bereketle kâfî gelen ve Nur nüshalarının fiatı olan o mübârek sermâyeyi ben öldükten sonra da o hàlis, fedâkâr kardeşlerime vasiyet ediyorum ki, altmış‑yetmiş sene evvelki kaidemi yetmiş sene sonraki şimdiki düsturlarıma aynen tatbik etsinler. İnşâallâh Risale‑i Nurun tab' serbestiyeti olsa, o düstur daha fazla inkişaf eder.
604
Medâr‑ı hayrettir ki, o eski zamanda evkàftan beş talebenin ta'yinâtını Van’da Eski Said kabûl etmiş, o az para ile bazen talebesi yirmiye, otuza, altmışa kadar çıktığı hâlde kendi talebelerinin ta'yinâtını kendisi veriyordu. O kanâat ve iktisadın bereketiyle ve kendi beş‑altı mavzer tüfeğini satmakla istiğnâ kaidesini bozmadı. O zaman meşhûr Tâhir Paşa gibi çok yardımcılar varken kaidesini bozmadı. O altmış‑yetmiş senelik düstur‑u hayatının bir işâret‑i gaybiye ile altmış‑yetmiş sene sonra o kanâat ve istiğnânın bir meyvesi inâyet‑i İlâhiye ile ihsân edildi ki, o kadar mahkemeler ve yasaklar ve müsâdereler ve eski hurûfla izin vermemekle beraber, kaç senedir dört‑beş vilâyet vüs'atindeki manevî Medresetü'z‑Zehrâ’nın fedâkâr talebelerinin ta'yinâtını Risale‑i Nur kendisi hediye etti.
Hâlbuki, o nüshaların bir kısm‑ı mühimmini hediye olarak mukàbelesiz etrafa ve Âlem‑i İslâm ve Avrupa’ya gönderdiği ve elindeki nafakasını Nurun teksirine sarfettiği hâlde, yine Nurun nüshaları acîb bir tarzda hem kendine, hem o hàlis fedâkârlarına kâfî gelmesi, eski zamandaki işâret‑i gaybiyesinin bir güzel meyvesi ve bir hikmeti olduğuna kat'iyyen kanâatim geldiğinden vasiyetnâmemin âhirinde beyân ediyorum:
Bu vasiyetnâme benden sonra bâkî kalan ta'yinât içinde de konulsun, ki bazı insafsız insanlar Bu Said günde beş‑on kuruşla yaşadığı ve kimseden para almadığı hâlde şimdiki mirası yüzer lira görünüyor, nerede buldu?” dememek için bu hakikati izhâr etmek münâsib olur.
Şimdi manevî evlâdlarım, fedâkâr hizmetkârlarım olan Zübeyr, Ceylan, Sungur, Bayram, Hüsnü, Abdullâh, Mustafa gibi ve hàs ve hàlis Nurun kahramanları olan Husrev ve Nazîf, Tahiri, Mustafa Gül gibi zâtların nezâretinde o düsturumun muhâfaza edilmesini vasiyet ediyorum.
Said Nursî
605

358. Bazı gazetelerde çıkan yalanlar hakkındaki bir tekzibi bera‑yı malumat gönderiyoruz

Bazı gazetelerde çıkan yalanlar hakkındaki bir tekzîbi berây‑ı ma'lûmât gönderiyoruz.
Bazı muhâlif gazeteler, Risale‑i Nur talebelerine tekrar tarîkat kurmuşlar ittihamını yaptıklarını gördük. Bunun hakikatle hiçbir alâkası yoktur. Bu husus Risale‑i Nur da'vâsını gören 10’a yakın Ağır Ceza Mahkemesinin kat'iyyet kesbetmiş kararlarıyla sâbittir.
Hem tarîkata dair en küçük bir emâreye, vaktiyle müsâdere edilip sonra bilâ‑kayd u şart sâhiblerine iâde edilen Risale‑i Nur kitapları ve mektûbları arasında tesâdüf edilmemiştir. Bil'akis Üstadımız Said Nursî’nin mektûblarında ve müdafaalarında kat'î bir lisânla beyân ettiği: Zaman tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e giden pek çok, fakat îmânsız Cennet’e giden yoktur.” ifâdesi mevcûddur.
Bu sarâhate ve bütün mahkeme ve müddeiumumîlerin otuz seneden beri tarîkat hususunda en küçük bir delile tesâdüf edememelerine mukâbil, dini ortadan kaldırmak isteyen ve bugünkü İslâmî inkişafı bir türlü hazmedemeyen, dine lâkayd, hattâ aleyhindeki bir gürûh Hakikat‑i İslâmiyete tarîkat nâmını verip kendi efkârları lehine bu vatanda bir zemin ihzar etmek peşindedirler. Elbette her defasında olduğu gibi, gizli dinsizlerin entrikaları ile, plânları ile ihdâs edilen bu vâkıa, bu vatan ve milletin lehine olarak tecellî edecektir. Ve Aydın ve Nazilli mahkemeleri de adâletli seleflerine ittibâen Nur şâkirdlerini tebrie edeceklerdir.
Risale‑i Nurun bütün vatan sathında ve hattâ Âlem‑i İslâm ve Avrupa’nın pek çok yerlerinde hüsn‑ü kabûle mazhar olması ve Türkleri, Âlem‑i İslâmla eski ittihâda muvaffak edecek bir dünyevî semeresi Nur şâkirdlerinin niyetlerinde olmadan netice vermesi ve hükûmetin bizzat İslâmiyete, dine, vicdân hürriyetine tam kıymet verip eski hükûmetin tahribâtlarını tamire çalışması ve mukaddesâta tecâvüz edenlerin tenkîli hakkında bir kanun çıkarmağa teşebbüsü gibi müsbet ve ferâhlatıcı pek çok hâdisâtın aynı ânında o asılsız mes'elenin ihdâs’ı, hükûmetin ve İslâmiyetin aleyhinde olanların mahsulü olduğunda asla şübhe etmiyoruz.
606
Yalanlarının birkaç delili de şunlardır:
Üstadımız Said Nursî için Bir şah ve bir pâdişah gibi yaşamakta ve gelen yardımlarla geçinmektedir .” diye o vicdânsızlar apaçık bir iftirada bulunmuşlardır. Said Nursî, amcasının çorbasını dahi içmemiş olup, hayatında kimsenin minneti altında kalmayıp, beş bin lira hediyeye beş para değer vermeden red ve iâde eden, hayatındaki istiğnâ düsturunu en zâlimâne muâmeleler ve mahrumiyetler içinde kaldığı zamanlarda dahi bozmayan ve böylece izzet‑i İslâmiye ve şeref‑i diniyeyi muhâfaza etmiş olan bir zâttır.
Evet, Üstadımızın halkların hediyesini kabûl etmemek düsturu, seksen senelik hayatı ile sâbit olduğu ve otuz senelik müteaddid mahkemelerde dahi vesikalarla tahakkuk etmiş, dost ve düşmanın gözleri önünde zâhir olmuştur. Bu bedîhî hakikatin herkesçe bilindiği bir zamanda böyle ittihamda bulunanların ne kadar dehşetli garazkâr olduklarını ehl‑i vicdânın takdirlerine bırakıyoruz
Ankara hükûmetinin adâletiyle Üstadımız Said Nursî’nin Risale‑i Nur eserleri basılmaktadır. Hissesine düşen bir mikdar kitab fiatlarını Üstadımız, hayatını nurlara vakfedip nafakasını çıkaramayan Nur talebelerine ta'yin olarak vermektedir. Kendisi de bugün artık herkesin ma'lûmu olmuş olan a'zamî bir iktisad ve kanâatle yaşamaktadır. Ve bütün ömrü boyunca fevkalâde bir iktisad dâiresinde kendini idare ettiğine, seksen senelik hayatını bir şâhid‑i sâdık olarak gösteriyoruz.
Halkı Demokrat Hükûmet aleyhine geçirmek plânlarını takib eden muhtelif gazetelerin diğer bir zâhir yalanları ise, Nazilli’de iki mübârek adamın Ramazan‑ı Şerîf hakkındaki hasbihâlini İslâmî bir devlet kurmak gibi siyasetvâri bir tarzda tebdil edivermeleri, o sahte siyaset bezirgânlarının, çocukları dahi kandıramayacakları acemîce bir iftira ve bir uydurmalarından ibarettir. Böyle yalanları yapmakla hangi maksadlarının istihsâline çabaladıkları kimsenin mechûlü değildir
607
Nazilli’ye hiç gitmemiş olan, orada bir kimseyi tanımayan, kırk seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyasetle alâkasını kesen, yalnız ve yalnız Kur'ân ve îmân hakikatleriyle îmânı kurtarmak da'vâsına ömrünü hasreden, bunun haricinde dünyevî şeylerle alâkadar olmayan, seksenyedi yaşında, dâima yatakta olan, zehirli hastalıkların te'sirâtıyla ölüm nöbetleri geçirip Kabir kapısındayım.” diyen ve sükûnet ve istirahate pek muhtaç olan Said Nursî gibi bir İslâm müellifini böyle siyâsî iftiralarla mevzû‑i bahs etmek, çok vecihlerle vicdânsızlıktır. Müdhiş bir gaddârlıktır. Âdi bir yalancılık derekesine sukùttur.
Herhangi bir din âlimine, bir bahâne ile peygamberlik isnâdını yapmak, doğrudan doğruya İslâmiyete bir taarruz ve Kur'ân’a bir ihanettir.
Üstadımız Said Nursî bütün ömrü müddetince Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' etmiş ve bir Sünnet‑i Seniye’ye muhâlif hareket etmemek için i'dâm cezalarını hiçe saymış ve Sünnet‑i Seniye’yi ihyâ ve îmânı muhâfaza uğrunda yüzotuz parça eser te'lif etmiştir. Hunhar din düşmanlarına karşı hayatını istihkar ederek mücâhede etmiş ve nihâyet muvaffak ve muzaffer olmuştur.
Evet ittibâ'‑ı sünnet-i Ahmediyeye dair yazdığı bir eseri, otuz seneden beri binlerce nüsha neşrolmuştur. Fahr‑i Kâinât, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) efendimizin son ve hak peygamber olduğuna dair muazzam bir eseri olan Mu'cizât‑ı Ahmediye kitabı da meydândadır. Hakikat‑i hâl böyle olduğu hâlde, Said Nursî’ye böyle bir ittihamı yapanların; hak ve hakikatten, insaf ve vicdândan ne kadar uzak oldukları kıyâs edilsin. Bu ittihamı yapmak, şeytanların bile hâtırından geçmez.
Bu hâdisenin bir sebebi şu olmak kavîdir ki; Risale‑i Nur, aile hayatına büyük bir fâide verip hanımların iffet ve nâmus ve ismetle ve saâdetle hayat geçirmelerini te'min ettiğinden, kadınlar Risale‑i Nura çoklukla rağbet göstermektedirler. Buna bir hüsn‑ü misâl olarak hanımların neşrolunan birkaç makalesini din düşmanları görmüşler ve bolşeviklik hesabına bir takım uydurma bahânelerle hücuma geçmişlerdir. Fakat asla muvaffak olamayacaklardır. Onların maksadlarının tam aksine olarak Risale‑i Nurun neşriyatı erkek ve kadınlar arasında hàrika bir tarzda inkişaf etmektedir ve edecektir.
Hastalığı münâsebetiyle hizmetinde bulunanTahiri, Zübeyr, Ceylan, Bayram, Sungur, Rüşdü
608

359. “Mahkeme‑i Kübraya Şekva”ya bir haşiyecik olarak beyan ediyorum

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
En mühim bir mahkemede son sözüm olarak Mahkeme‑i Kübrâ’ya Şekvâ nâmıyla yazılan ve Tarihçe‑i Hayat’ta birkaç defa neşrolunan ve mahkemede iken Ankara makàmâtına, Temyiz Mahkemesine ve mahkeme reislerine gönderilen şekvânın sebebi o hâdisenin acîb, garîb, küçük bir nümûnesi bu defa aynen başıma geldiği için o Mahkeme‑i Kübrâ’ya Şekvâ”ya bir hâşiyecik olarak beyân ediyorum:
İki gün evvel çok müştâk olduğum ve eski zamanda Anadolu medrese‑i ilmiyesi hükmünde olan Konya’ya üç sebeb bahânesiyle;
Biri: İki hakikatli nur kardeşim fakir hâlleriyle beraber büyük bir masrafa girip, İzmir Mahkemesine gitmişler. Dönüşlerinde yanıma uğradılar. Ben de onları kısmen masraftan kurtarmak için, hususî otomobilim ile Konya’ya kadar beraber almak
İkincisi: Onbeş sene benim yanımda okumuş ve yirmi seneye yakın müftülük etmiş ve kırk seneden beri bir tek defadan başka görmediğim ve bütün kardeşlerim, akrabalarım içinde hayatta bir o kalmış olan kardeşimi ve çocuklarını ziyaret etmek ve onlarla görüşmek.
Üçüncüsü: Eski Said’in ve Yeni Said’in mühim üstadlarından olan ve onun mürîdleri olan Mevlevîlerin her yerde Risale‑i Nurla alâkadarlıkları cihetiyle çok alâkadar olduğum ve İmâm‑ı Rabbânî, İmâm‑ı Gazâlî gibi mühim bir üstadım olan Mevlâna Celâleddin’i ziyaret için gitmiştim.
Hem, Tarihçe‑i Hayat’ta insanlarla görüşemediğime dair neşredilen yazı ki; Ziyaretçilerle görüşemiyorum.” Nasıl ki, hediyelerden men'etmek için Cenâb‑ı Hak hastalık verdiği gibi, bu hürmetkârâne ziyaret de bir nev'i hediye‑i maneviye olduğundan, sesim kesilip bir eser‑i inâyet olarak konuşmaktan men' olunduğumdan kardeşimin evine dahi girmedim ki, konuşmayayım. Hiç olmazsa Konya’da iki‑üç gün kalmak zarûrî iken mecburî olarak bir saat içinde namazımı kılıp dönmüşüm. Fakat orada bana birdenbire öyle bir vaziyet verildi ki, bütün gazetelerde neşrettiler. Kırk senedir bir defadan başka görüşmediğim kardeşimin evine dahi girip görüşemediğim ve konuşamadığım hâlde, sanki binler adamlarla görüşmüşüm gibi muâmele gördüm.
609
Gerçi, polislerin, aldıkları emre binâen o vaziyetleri cidden büyük bir sehiv idi. Fakat bu şiddetli hastalıklı hâlime muvâfık geldiği için onlardan sıkılmadım. Bil'akis helâl ettim. Allah râzı olsun dedim, teşekkür ettim. Ben tebdil‑i havaya çok muhtaç olduğum için; yazın dağlarda, kışın da kira ettiğim ayrı ayrı menzillerde gezmeğe mecbur oluyorum. Bir yerde duramıyorum. Hastalığım şiddetleniyor. Niyet ettim, tekrar arasıra Konya gibi yerlere gideceğim. Hattâ kirasını verdiğim Emirdağı’nda iki menzilim, Eskişehir’de bir menzilim varken; o mânâsız vaziyet beni o tebdil‑i havadan, o menzilleri ziyaret etmekten men'edilmeme sebeb olduğunu Konya’daki vaziyetten hissetmiştim. Ben kat'iyyen kimse ile görüşemiyorum.
Bunun gibi âdetim hilâfına bana yapılan çok gayr‑ı kanunî muâmeleler var. İşte bu defaki mezkûr vaziyeti beyân eden şu ifâdâtım evvelce yazılan Mahkeme‑i Kübrâ’ya Şekvâ”ya bir zeyl olarak neşir edilebilir.
Said Nursî

360. Reis‑i Cumhura ve Başvekile yazılan bir mektuptur

Reis‑i Cumhûra ve Başvekile

Kabir kapısında ve seksen küsûr yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçâre, garîb ihtiyar der ki:
Size iki hakikati beyân ediyorum:
Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakıyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl‑i samîmiyetle, sürûr ve ferâh ile kazanmanızı bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallâh dörtyüz milyon İslâmın sulh‑u umumiyesine ve selâmet‑i âmmenin te'minine kat'î bir mukaddime olarak rûhumda hissettim. Ve namaz tesbihâtındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmağa mecbur kaldım.
610
342. Eğirdir’den Barla’ya giderken denizin dehşetli fırtınası Leyle-i Kadir’deki dehşetli hastalık gibi, zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile oldu — Emirdağ Lahikası | risaleinur.site