573
333. Üstadın ziyaretçilere dair bir mektubu
Üstad’ın Ziyaretçilere Dair Bir Mektûbu
Umum dostlarıma, hususan ziyaretçilere dair bir özrümü beyân etmeye mecbur oldum:
Ekser hayatım inzivada geçtiği gibi, otuz‑kırk senedir tarassud ve taarruza ma'rûz kaldığımdan zarûretsiz sohbet etmekten çekinip tevahhuş ediyorum. Hem eskiden beri maddî ve manevî hediyeler bana ağır geliyordu. Hem şimdi ziyaretçiler, dostlar çoğalmış; hem manevî mukàbele lâzım gelmiş. Şimdi maddî bir lokma hediye beni hasta ettiği gibi, manevî bir hediye olan ziyaret etmek, görüşmek, hususan başka yerlerden musâfaha için zahmet edip gelmek ziyareti dahi, ehemmiyetli bir hediye‑i maneviyedir. Ona mukàbele edemiyorum. Hem de ucuz değil. Ma'nen pahalıdır. Ben kendimi o hürmete lâyık görmüyorum. Ma'nen mukàbele de edemiyorum. Onun için şimdilik aynen maddî hediye gibi bir ihsân olarak bana manevî hediye gibi olan sohbetten zarûret olmadan men'edildim. Bazı beni hasta eder. Maddî hediyenin tam mukâbilini vermediğim vakit beni hasta ettiği gibi… Onun için hatırınız kırılmasın, gücenmeyiniz.
Risale‑i Nuru okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zâten benimle görüşmek; âhiret, îmân, Kur'ân hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek mânâsızdır. Âhiret, îmân, Kur'ân için ise, Risale‑i Nur daha bana ihtiyaç bırakmamış. Hususan Tarihçe‑i Hayat’taki mektûblar… Hattâ hizmetimdeki hàs kardeşlerimle de zarûret olmadan görüşemiyorum. Yalnız bazı Risale‑i Nurun fütûhâtına ve neşriyatına ait bazı kimseler için görüşmek istesem, o zaman görüşmek câiz olabilir. Ve bana sıkıntı vermez.
Bu noktayı bilmeyen ziyarete gelenlere haber veriyorum ki; birkaç senedir ceridelerle ilân etmişim ki, benimle görüşmek isteyenleri hususan uzak yerden gelerek görüşmeden gidenleri hususî duâlarıma dâhil ediyorum. Her sabah da duâ ediyorum. Onun için de gücenmesinler…
Said Nursî
574
334. Hem madem Risale‑i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halilullah’ın bir menzilidir. İnşaallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır
Çok muhterem kardeşimiz Sâlih,
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakîki milletvekillerine çok selâm ve duâ eder, sana ve onlara “Bin Bârekallâh” der.
Üstadımız diyor ki:
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki, Urfa tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sâhib olmağa çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Kürdistan’ın bir nev'i merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse, o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, Seyyid Sâlih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havâlinin çok kıymetdâr ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sâhib çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsûs bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zâtlar tarafından istedikleri hâlde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallâh bir kısım daha onlara göndereceğim.
Seyyid Sâlih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallâh Kur'ân ve îmâna tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü'z‑Zehrâ ve Mısır’daki Câmiü'l‑Ezher’in küçük bir nümûnesi hâline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki Medrese‑i İslâmiyenin bir nümûnesini açmağa yol açmalarını Rahmet‑i İlâhiye’den ümîd ediyoruz.
Hem mâdem Risale‑i Nurun mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullâh’ın bir menzilidir. İnşâallâh hıllet‑i İbrahimiye parlayacaktır.
Hem ihtimal‑i kavîdir ki, bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.”
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz‑ı hürmet ederiz.
Risale‑i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed
575
335. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübârektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
336. Bu maddî ve manevî iki dehşetli hastalık içerisinde şefkat hissiyle bütün zîhayatların elemleri hatıra geldi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Âlem‑i İslâmda Leyle‑i Kadir telâkki edilen bu Ramazan‑ı Şerîfin yirmiyedinci gecesinde bir nev'i tesemmüm ile şiddetli bir mide hastalığı içinde sinirlerimi ve vicdân ve kalbimi istilâ eder gibi bir diğer dehşetli hastalık hissettim. Bu maddî ve manevî iki dehşetli hastalık içerisinde şefkat hissi ile bütün zîhayatların elemleri hâtıra geldi. Şahsî hastalığımdan daha ziyâde elîm bir hâlet‑i rûhiyeyi hissettim. Bununla beraber seksen küsûr seneye varan ömrümün sonunda seksen sene manevî bir ibâdeti kazandıran en son Leyle‑i Kadr’e lâyık çalışamayacağım diye sâbık iki dehşetli hastalıktan daha şiddetli hazîn bir me'yûsiyet içinde a'sâba gelen ve nefs‑i emmârenin vazifesini gören bir elîm his beni ezdiği aynı zamanda Âyet‑i Hasbiye’nin bir sırrı imdâdıma yetişti. Bu üç hastalığı izâle edip Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki: Hilâf‑ı me'mûl bir tarzda dayandım. Bu üç hastalığıma da böyle üç merhem sürüldü. Maddî hastalığın – Hastalar Risalesinde isbât edildiği gibi – bir saat hastalık, sâbir ve mütevekkil insanlara, hiç olmazsa on saat ibâdet ve Leyle‑i Kadir’de ise daha ziyâde ibâdet hükmüne geçtiği gibi, benim de bu Leyle‑i Kadir’deki hastalığım, iktidarsızlığımla yapamadığım Leyle‑i Kadir’deki hizmetin yerine geçmesi ile, tam şifâ verici bir merhem oldu. Ve bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden şefkat sırrı ile bana gelen teellüm marazını birden Rahîmiyet‑i İlâhiye’nin tecellîsi ile yani; mahlûkları yaratanın şefkat ve rahîmiyeti ve rahmeti tam kâfî olmasından onların elemlerini, onlar için bir nev'i lezzete veya mükâfâta çevirdiğinden o Rahmet‑i İlâhiye’den daha ileri şefkati sürmek mânâsız ve haksız olduğundan, şefkatten gelen elemi, bir manevî sürûra ve lezzete çevirdi. Yalnız merhem değil, belki şifâ da verdi.
576
Ve en son ömrümde en ziyâde kıymetdâr manevî bir hazineyi kaybetmekteki manevî eleme karşı Nurun hàs şâkirdlerinin herbirisi şirket‑i maneviye sırrı ile umum nâmına dahi duâ ile ve amel‑i sâlih ile çalıştıklarından hem El‑Hüccetü'z-Zehrâ’da, hem Nur Anahtarı’nda izâh edilen; Teşehhüdde ve Fâtiha’da bütün mevcûdât ve zîhayat cemâatinin duâlarına ve tevhiddeki da'vâlarına iştirâk sûretiyle, hususan toprak, hava, su ve nur unsurları birer dil olmasıyla topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri ve sudan mübârekât ve tebrikât ve havadan şükür ve ibâdetin temessülleri ve nur unsurundan maddî ve manevî tayyibâtlar, güzellikler tarzında, teşehhüdde ve Fâtiha’da; kâinâttaki bütün ni'metlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkatın hususan zîhayatların küllî ibâdetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yolda giden bütün ehl‑i hakikate ve ehl‑i îmânın yolundan gidenlere, manevî refâkat etmekle onların duâlarına ve da'vâlarına tasdik sûretinde âmînlerle iştirâk ederek, âmîn demekle hissedar olmanın küllî sırrı o gece imdâdıma geldi. Gayet hasta, zaîf, me'yûs bir hâlde cüz'î bir hizmet edememekteki manevî elîm hastalığıma öyle bir tiryâk oldu ki; ben hakikaten en sağlam hâllerimde ve en genç zamanlarımda, en zevkli ve lezzetli evrâdımda bulamadığım bir manevî sürûru hissettim. Ve hadsiz şükür edip, o dehşetli hastalığıma râzı oldum. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ ف۪ي كُلِّ زَمَانٍ dedim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
577
337. Benimle görüşmek isteyen aziz kardeşlerime beyan ediyorum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımız der: “Benimle Görüşmek İsteyen Azîz Kardeşlerime Beyân Ediyorum Ki:
İnsanlarla görüşmeye zarûret olmadıkça tahammülüm kalmadığından, hem şimdi tesemmümden, za'fiyetten, ihtiyarlıktan ve hasta bulunmuş olmaktan dolayı fazla konuşamıyorum. Buna mukâbil, kat'iyyen size haber veriyorum ki: Risale‑i Nurun herbir kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyâde hem faydalanır, hem hakîki bir sûrette benimle görüşmüş olursunuz. Ben şuna karar vermiştim ki: Allah için benimle görüşmek isteyenleri, görüşmediklerine bedel her sabah okuduklarıma, duâlarıma dâhil ediyorum ve etmekte devam edeceğim.”
Şimdi bir‑iki aydır Üstadımız bir hizmetkârıyla dahi konuşamıyor. Konuştuğu vakit bir harâret başlıyor. Bunun hikmetini bir ihtara binâen söyledi ki:
“Risale‑i Nur bana hiç ihtiyaç bırakmıyor. Konuşmaya lüzum kalmadı. Hem ben âciz şahsımla binler dostlarımdan yirmi‑otuz dostla konuşabilirim. Yirmi adamın hatırı için binler adamın hatırını rencîde etmemek için konuşmaktan men'edildim ihtimali kavîdir. Hususî görüşmediğim için mâzûr görsünler.” Hattâ bayramda musâfaha etmek ve ona bakmaya tahammül edemiyor. (Hâşiye) Onun için hatırları kırılmasın.
578
338. Üstadımız Şarkî Anadolu’da Câmiü'l‑Ezher’e muvâfık Medresetü'z-Zehrâ nâmıyla bir İslâm üniversitesinin kurulması için çalışmıştır
Dört sene evvel Üstadımız hastalığı yüzünden beni Ankara’da Risale‑i Nurun mahkemeleri ile alâkadar işlerini takib için tevkîl ettirdiği zaman, bazı meb'ûslara gönderdiğimiz ilişik mektûbumuzu yeniden sizlere ve muhterem meb'ûsların nazar‑ı irfanlarına takdim ediyoruz.
Buna sebeb, aynı mes'elenin devam etmesidir. Bilhassa son aylarda şark vilâyetlerinde kurulması için teşebbüse geçilen yeni üniversitedir.
Risale‑i Nurun bu otuz senelik zamanda dâhil ve hariçteki fevkalâde intişarıyla her tarafta hüsn‑ü te'siri ve şark vilâyetlerinde ellibeş seneden beri büyük bir dâru'l‑fünûnun kurulmasına çalışması, birbirini takib eden ve birbirini tamamlayan, bu zamanda Âlem‑i İslâmı şiddetli alâkadar eden iki mühim mes'eledir. Bu iki netice‑i azîme; hem bu milleti, hususan şark vilâyetlerini hem dörtyüz milyon İslâm milletlerini, hem sulh‑u umumîye muhtaç Hıristiyanlık dünyasını da alâkadar edip ve te'sirini gösteren medâr‑ı iftihar iki ehemmiyetli hâdisedir. Ve İslâm Dininin ve Kur'ân hakikatlerinin küllî ve umumî iki nâşiri ve ilâncısıdır.
Üstadımız ellibeş seneden beri a'zamî gayretle ve müteaddid vesilelerle Şarkî Anadolu’da Câmiü'l‑Ezher’e muvâfık Medresetü'z‑Zehrâ nâmıyla bir İslâm üniversitesinin kurulması için çalışmış ve bunun kat'î lüzumunu dâima ileri sürmüştür. Reis‑i Cumhûra ve Başvekil’e hitâben onları bu mes'eleden tebrik eden Üstadımızın yazısında denildiği gibi, Şark Dâru'l‑Fünûnu Âlem‑i İslâmın bir nev'i merkezinde olarak beyne'l‑İslâm medâr‑ı iftihar bir makam kazanacaktır. O vilâyetlerde medfûn çok azîz ve mübârek binlerle ulemâ ve ârifîn, şühedâ ve muhakkìkîn ecdâdlarımızın mâzideki pek kıymetli ve kudsî hizmet‑i diniyeleri, manevî, bâkî hasletleri bu dâru'l‑fünûnla dahi tecessüm ederek vazife‑i îmâniyelerini daha geniş bir sahada yapacaklardır.
579
Şark Üniversitesinin bir nev'i programı olmaya lâyık üssü'l‑esâs dersi ise, Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàik‑ı îmâniyesini tefsir eden ve bütün mes'elelerini, fünûn‑u akliye ile ve delâil‑i mantıkıye ve müsbete ile tesbit ettiren ve ma'kulâtla ders veren Risale‑i Nurdur ki; yeni asrın üniversitelerinde ve mekteblerinde okutulmaya şâyândır.
Risale‑i Nur, Şarkî Anadolu’da yer yer kurulmuş ve yüzyıllardan beri o havâlide manevî âb‑ı hayat menba'ları vazifesini görmüş bulunan medreselerinin ve üstadlarının bir talebesi vâsıtasıyla zuhûr etmiştir ki; bu son münevver meyveler ile o muhterem üstadlar, yeniden vazife başına geçip vazife‑i tenviriyelerini ve Hizmet‑i Kur'âniyelerini bu sûretle cihan‑şümûl bir vüs'ate inkılâb ettirmelerini bütün rûhumuzla ümîd ve Rahmet‑i İlâhiye’den temennî ve niyâz ediyoruz. Bu duâmıza zaman ve zeminin şerâit‑i hayatiyesi ve müsâlemet‑i umumiyenin lüzumu da “Âmîn, âmîn” diyor ve diyecektir.
Evet, Şarktaki ilim ve irfan fa'âliyetinin bir semeresi ve netice‑i külliyesi olan Risale‑i Nur, Şark Dâru'l‑Fünûnunun İslâmiyet noktasında bir programı olması hasebiyle İslâmiyete, bu millete ve Âlem‑i İslâma hizmete çalışanları şiddetle alâkadar etmektedir. Ve şimdi Amerika’da ve Avrupa’da Nur Risalelerini istemeleri ve oralarda intişarı bu müddeâmızın fevkalâde ehemmiyetini gösterir.
Mustafa Sungur
580
339. Yazıları beş vecihle iftira ve yalan olduğunu gördüğüm bir gazeteyi bana okudular. Böyle iftiraların hem Isparta’ya hem neşredenlere büyük zararı var
Yazıları beş vecihle iftira ve yalan olduğunu gördüğüm bir gazeteyi bana okudular. Böyle iftiraların hem Isparta’ya, hem neşredenlere büyük zararı var.
Birinci Yalan: Nur Risalelerini okuyanlara mürîd ve tarîkat diye beni tarîkat dersi vermekle ittiham ediyor. Hâlbuki beni tanıyanlar biliyorlar ki: Mahkemelerde de sâbit olduğu gibi; ben tarîkat dersi değil, îmânın, Kur'ânın hakikatlerini ders veriyorum. Dersimi dinleyenlere Nur Talebesi denir. Mesleğimiz tarîkat değil, îmânın hakikatleridir.
İkinci Yalanı: İftira eden gazete başka bir gazeteyi kendine teşrîk etmekle bazı yanlış tâbirler karıştırmasıyla diyor ki: “Eğirdir gençleri Said ve mürîdleriyle mücâdeleye başladılar.”
Kat'iyyen bunun aslı olmadığını bütün Isparta ve Eğirdir gençleri biliyorlar. Hattâ Isparta ve Eğirdir gençleri bunu işittikleri vakit hiddetle protesto ediyorlar. Yalnız Ankara’da bulunan Eğirdirli genç olmayan bir adam, otuz sene evvel benimle görüşmesini az tenkidkârâne yazmış. Buna “Gençler mücâdeleye başladılar.” nâmını vermek ne kadar zâhir bir yalandır. Hâlbuki kim olursa olsun, bütün gençlere karşı dâima kardeş nazarıyla bakıyorum. Bana yâhut talebelerime karşı Isparta ve Eğirdir’de hiçbir gencin mücâdelesini işitmemişim.
Üçüncü İftirası: O iftira eden gazete başka birisinin diliyle diyor ki: “Said ve mürîdleri gizli siyaset çeviriyorlar. Emniyeti bozmak tarzında nizâmâtı değiştirmeye çalışıyorlar.”
Bunun yalan olduğuna yirmisekiz senede beş mahkeme berâet vermesiyle gösteriyor ki: Siyasetle hiçbir alâkam yok. Ve hiçbir emâre bulunmaması bunun ne kadar iftira olduğunu gösteriyor. Hattâ otuzbeş seneden beri siyasetten çekildiğimi bütün dostlarım biliyorlar. Bu hakikat mahkemeler tarafından da sâbit olmuştur.
Dördüncü İftirası: Said Nursî bazı kadınlara “şeytandır” demiş. Bu iftiranın aslı: “Eskiden büyük şehirlerde açık‑saçık, çıplaklık derecesinde hususan yarım çıplak Hıristiyan kızları şeytan kumandasında ahlâk‑ı İslâmiye’ye zarar veriyorlar.”
İşte böyle birkaç tane açık gezenler hakkındaki bir sözü başka sûrete çevirip mutlak kadınlara teşmîl ederek tâbiri çirkinleştirip isti'mâl etmesi, pek çirkin ve zâhir bir iftiradır. “Kadınlarla muhâvere” nâmındaki risalemde, kadınlara büyük bir hürmet ve ehemmiyet ve kıymet verdiğimi hattâ şefkat cihetinde erkeklerden pek ileri olduklarından, Risale‑i Nurun mühim bir esâsı şefkat olduğundan, bu mübârek hemşirelerimi “Muhterem Hemşirelerim” nâmıyla yâdediyorum. Onların samîmiyet ve ihlâslarını ziyâde görüyorum…
581
Beşinci Hakaretkârâne İftirası: Gerilemek ve irtica, yani İslâmiyet ahkâmına, ahlâkına dönmek mânâsıyla “mel'ûn fikir” tâbiri kullanması küre‑i arzı titretecek kâfirâne bir iftira olduğu gibi, yalnız Ispartalılara ve Nur talebelerine değil, belki Âlem‑i İslâma karşı bir ihanettir.
Çok hasta ve çok ihtiyar Said Nursî
340. Üstadımızın köylerde dolaştığına dair çıkarılan uydurma habere karşı bir cevaptır
Üstadımızın köylerde dolaştığına dair çıkarılan uydurma habere karşı bir cevaptır; mûcib‑i merak hiçbir şey yoktur
Üstadımız Said Nursî’nin iki seneden beri misâfir bulunduğu Isparta emniyetine bir ma'ruzâtımızdır.
1. Üstadımız Said Nursî otuz seneden beri bu Anadolu memleketinde gezdiği bütün vilâyet ve kazalarda kendisini zâbıtanın bir misâfiri olarak telâkki etmiş ve zâbıta efrâdı dâima dostâne ve himâyekârâne muâmele göstermiştir. Kur'ânın hakîki ve parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nuru Isparta’da otuz sene evvel te'life başlayan Üstadımız hakàik‑ı îmâniyeye gayet te'sirli bir sûrette hizmet etmekle tamamen âhirete müteveccih olan bu hizmetinin dünyevî bir fâidesi olarak, îmân sebebiyle kalblerde fenâlığa karşı dâimî bir yasakçı bırakmıştır. Onun neticesidir ki, âsâyişin te'minine vesile olmuştur.
Evet, Üstadımız adâlet‑i hakîkiyeyi ifâde eden ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴾yani: “Birisinin hatâsıyla başkası mes'ûl olamaz.” âyet‑i Kur'âniyesi ve “Bir masûmun hakkı yüz şerîr için dahi fedâ edilemez.” gibi düstur‑u Kur'âniye gereğince, yüzde on zâlimler yüzünden doksan masûmlara zarar vermek, hakîki adâlete, evâmir‑i Kur'âniye’ye tamamen zıttır‥ diye her tarafta neşretmiş ve kendisine zulüm yapılmasına karşı millet‑i İslâmiye’nin selâmeti için “Ben, değil dünya hayatımı, belki âhiret hayatımı da fedâ ediyorum.” demiş ve demektedir.
582
Risale‑i Nurun hakàik‑ı îmâniye dersleriyle ve bütün mahkemelerde berâeti netice veren müdafaalarındaki Kur'ânî hakikatlerle, hayat‑ı ictimâiyenin uhrevî ve dünyevî saâdetine rehber olan hakàikı ders veren ve dolayısıyla âsâyişin muhâfazasına ve emniyet‑i umumiyenin te'minine en büyük bir vesile Üstadımız olduğu, hayat‑ı ictimâiyenin saâdetiyle alâkadar hamiyet‑perver zâtların tasdikiyle sâbittir. Otuz seneden beri müteaddid tedkikler ve mahkemelerin berâet kararları vermesiyle ve şimdi de tamamen serbest bulunmasıyla ve eserleri büyük bir vüs'atle her tarafta, Anadolu’da ve Âlem‑i İslâmın merkezlerinde ve garb memleketlerinin bazılarında yayılarak takdir ve tebriklere mazhar olmasıyla en ince esrârına kadar büyük bir dikkat ve ehemmiyetle her hâli tedkik edilen Üstadımızın mûcib‑i mes'ûliyet hiçbir hâli gösterilememiştir.
Bir tarafta komünizm gibi din, ahlâk ve an'ane aleyhinde olup pek müdhiş bir tahribâtla yarı Avrupa’yı, Çin’i istilâ eden, umum dünyaya karşı müfsid, yırtıcı rejim‑i küfrîsine mukâbil, milletler, devletler mâbeyninde tedbir aldıran ve bununla beraber haricî, gizli ifsad komiteleri de bu vatan aleyhinde müdhiş bir herc ü merce çalıştıkları bir zamanda biz otuz senelik pek hàlis ve te'sirli geniş bir hizmeti ibraz ederek ve Üstadımız Said Nursî’nin eserleri olan Risale‑i Nur nüshalarından yüzbinlerinin intişarıyla ve yüzbinleri geçen okuyucularının hüsn‑ü hâlini göstererek ve zâbıtaca Nur talebelerinden âsâyiş aleyhinde bir tekinin gösterilmemesini şâhid tutarak deriz ve kat'iyyen sâbittir ki, Risale‑i Nur o tahribâtçı cereyanı durduran Kur'ânî ve îmânî bir seddir. İnsaflı zâbıta ehli de bu tahakkuk etmiş hakikate şehâdet ediyorlar.
Îmân hizmetinin manevî, uhrevî fâidelerinden kat'‑ı nazar, dünyevî, millete ait mühim bir fâidesini vaktiyle Üstadımız şu sûretle ifâde etmiştir ki, zaman bunun ne kadar doğru olduğunu göstermiştir. O zaman demiş:
“Şimdi bu memleketin, bu vatan ve milletin saâdet‑i hayatiye ve ebediyesi noktasında iki müdhiş cereyan var:
583
Birisi: Şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının bu vatanı manevî istilâsına karşı Kur'ânın hakikatleri ve îmânın nurlarıyla mukàbele etmektir. Çünkü o dinsizlik cereyanı manevî tahribât nev'inden olduğundan karşısında bir manevî mukàbele olmalıdır. Hakàik‑ı Kur'âniyenin lemeâtı olan Risale‑i Nur manevî tamirci bir atom bombası olarak bu dalâlet cereyanına mukàbele edebilir ve etmiştir.
İkincisi: Bin seneden beri İslâmiyetin kahraman bir ordusu ve bayraktarı olan Türk milletine; Âlem‑i İslâmın adâvetini izâle etmek, “Türkler yine eskisi gibi İslâmiyetin kahramanıdırlar” kanâatini verdirmektir. Bu sûretle dörtyüz milyon hakîki kardeşleri bu millete kazandırmakla saâdet‑i hayatiyesine en ehemmiyetli bir hizmeti îfâ eylemektir ki, Risale‑i Nur îmân hakikatlerini bu vatanda neşrederek bu azîm fâideyi fiilen göstermiştir.
Risale‑i Nurun bir talebesi evvelce elinde Nur Risaleleriyle ve oradan çıkardığı mev'izelerle şark hudud bölgesinde Rusların o zamanda o havâlideki propagandalarını durdurmuştu. Bu sûretle bir tek talebe bir ordu kadar vatana, millete ve âsâyişe hizmet etmiştir. Risale‑i Nurun gaye ve maksadı tamamen uhrevî ve rızâ‑yı İlâhî dâiresinde îmâna hizmet etmek olduğundan, netice verdiği sâir dünyevî iyilikler, dolayısıyla hayat‑ı ictimâiyeye ait bir fâidesidir.”
2. Otuz‑kırk seneden beri inzivada tecrid, hastalık ve hapis gibi sebeblerle zarûret olmadıkça insanlarla görüşmeğe tahammülü olmadığı için hariçten gelen dostlarını dâima hatırlarını kırarak onları geri çevirmesi ve akşamdan ertesi gününün sabahına kadar hizmetçileri dahi yanına kabûl etmemesi öyle bir hakikattir ki, bu kadar zâhir ve gözle görünen bu hakikat karşısında başka bir söz söylemeğe lüzum yoktur. Üstadımız Said Nursî’nin eskiden beri bir fıtrî seciyesidir ki, inziva ve insanlarla zarûret olmadıkça görüşmemek bir düstur‑u hayatı olmuştur. Hattâ hayatta kalan tek bir kardeşini dahi yakın bir şehirde iken otuz seneden beri görmediği hâlde görüşmek için yanına çağırmamıştır. Hem hizmetçileri de akşamdan ertesi gün sabaha kadar şiddetli bir zarûret olmadıkça odasına girememektedirler. Şiddetli hastalığı ve görüşmeğe tahammülü olmaması sebebiyle hariçten gelen çok dostlarının hatırlarını incitip görüşmeden geri çeviriyor. Üstadımızla otuz seneden beri alâkadar olup dostâne vaziyet gösteren zâbıtaya âsâyiş noktasında Risale‑i Nurla pek ehemmiyetli hàrika hizmeti sâbit olan Üstadımızın bütün hâli mahkemelerce medâr‑ı tedkik olmakla hiçbir hâli zâbıtaca gizli kalmadığından, bazı gizli din düşmanlarının onun hakkındaki uydurmalarıyla otuz senelik bir müşâhedeye dayanan müsbet kanâati bozmamak, hukuk‑u umumiyeyi te'mine çalışanların vazifeleri iktizasıdır.
584
3. Üstadımız hastadır, hattâ Cuma’ya dahi çıkamamaktadır. Ara sıra hava almağa pek ziyâde muhtaç oluyor. Bu sebebden pek nâdir olarak kendine mahsûs bir odası bulunan ve otuz sene evvel on sene ikamet ettiği Barla Köyüne gider, bir müddet kalır, gelir. Bazen de burada yaz mevsiminde, insanların bulunmadığı şehrin haricindeki mahallere giderek iki‑üç saat teneffüs eder gelir. İhtiyarlığı, hastalığı dolayısıyla yayan yürüyememekte olduğundan ve halkın hürmetkâr vaziyetiyle rahatsız etmemesi için bu basit gidip‑gelmeyi otomobil ile yapar. Bunun haricinde hiçbir köye, meskûn hiçbir mahalle, hattâ otuz senelik dostları bulunan yerlere dahi mezkûr sebeblerle gitmiyor. İşte hâl ve vaziyet bundan ibarettir. Hakikat‑i hâl de budur.
Hizmetinde bulunan Tahiri, Zübeyr
HÂŞİYE: Çok yerlerde neşredilen ve müddeînin huzursuzluk ittihamının ademini gösteren ve Ankara Emniyet Umum Müdürlüğüne verilen bir hakikattir.
341. Nur Talebeleri asayişçidirler. Asayişi muhafaza ettiklerinin delil‑i kat’îsi şudur
Nur Talebeleri Âsâyişçidirler
Âsâyişi muhâfaza ettiklerinin delil‑i kat'îsi şudur:
Altı vilâyetin altı zâbıta dâiresi, altıyüz bin talebelerin yirmisekiz sene zarfında haksız muâmelelere ma'rûz kaldıkları hâlde hiçbir vukûâtlarını kayd edememeleri; hattâ Afyon Savcısının âsâyiş ittihamına mukâbil Üstadımız demiş: “Bu yirmisekiz senede bir tek vukûâtı gösterebilir misiniz? Mâdem gösteremediniz, nasıl bu ittihamı ileri sürüyorsunuz? Yalnız küçük bir talebenin, başka bir mes'eleden küçük bir vukûâtından başka ve altıyüz bin talebeden hiçbir vukûâtları olmadığı kat'î isbât eder ki, âsâyişi Nur Talebeleri muhâfaza ediyorlar.” diye Afyon’da savcıya demiş ve susturmuştur.
585
342. Eğirdir’den Barla’ya giderken denizin dehşetli fırtınası Leyle‑i Kadir’deki dehşetli hastalık gibi, zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile oldu
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu defa motorlu kayık içinde Eğirdir’den Barla’ya giderken denizin dehşetli, emsâlsiz fırtınası Leyle‑i Kadir’deki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehîd olmak, yedi ihtimalden altı ihtimal ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemin hazırlandı. Fakat o hâl altında, mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale‑i Nurla alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda Risale‑i Nurun gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işâret olarak o dehşetli hâletimiz bir sadaka‑i makbûle hükmüne geçtiği remziyle o rahmet‑i İlâhî’den gelen emr‑i Rahmânîyi imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair emr‑i İlâhî’yi gayet heyecanla ve iştiyak ile, acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nev'inden Nur Talebeleri olan bizim başımızı tokat ile, yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı.
Biz bu hâleti zâhiren hiddet, ma'nen şefkatkârâne okşamak nev'inde gördük. Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss‑i kable'l-vukû' ile hazine‑i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musîbet hissettiğimden mütemâdiyen Cevşeni ve Şah‑ı Nakşibend’in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemâl‑i şevk ile o mübârek denizi kabir olarak kabûl ediyordum. Böyle kazâ ile vefât eden şehîd hükmünde olduğu gibi, şehîd de velî hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinesi bozulduğu ve yelkeni de, rüzgâr onun aksiyle geldiği için, fâide vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük‥ evvelâ kayığa ve zâhiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için kemâl‑i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sâhile çıktık. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ dedik.
Said Nursî
586
343. İman hizmetinde ihlâs‑ı etem ile, anarşiliği durdurmakla, asayişi muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi feda ediyorum
Üstadımız diyor ki:
“Ben elli‑altmış senedir küfr‑ü mutlaka karşı îmâna hizmet etmek ve küfr‑ü mutlakın neticesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îmân hizmetindeki ihlâsın neticesi olan âsâyişi muhâfaza ile, bir cânî yüzünden on masûmu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi hattâ lüzum olsa hayatımı fedâ etmekle, herbir tazyîkata, mânâsız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz‑kırk senedir bu hizmet‑i îmâniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri hâlde, sırf hizmet‑i îmâniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim. Bir misâli: Beş mahkeme huzurunda hiç benim kıyafetime ilişilmediği hâlde ve mütemâdiyen gezdiğim hâlde ve hattâ İstanbul’da mahkememde yüzyirmi polis bulunduğu hâlde, aynı kıyafetime ilişmediler ve iki ay İstanbul’da yaya gezdiğim hâlde, mümânaat etmediler ve ilişmeğe hiç kimsenin hakkı yok.”
Çünkü, hem münzevî hem de câmiye gitmiyor ve çarşıda kalabalık yerlerde gezmiyor, yalnız otomobili ile çıkıyor. İnsanlarla zarûret olmadan konuşmuyor‥ yalnız teneffüs için dağlar başında ve hàlî yerlerde geziyor. “Şimdi ehl‑i dünyanın hiçbir hakkı yoktur ki vaziyetime, hâlime ilişsinler.”
Bir seyahat münâsebetiyle ve otomobili içinde İstanbul’a en mühim bir mes'ele‑i îmâniye için gitmesinden, şimdi İstanbul’un bazı resmî adamları yirmi cihette kanunsuz bir tarzda kanun nâmına Üstadımıza bir bardak suda fırtına koparmak nev'inden, milyonlar fedâkâr talebeleri bulunan bir zâta sinek kanadı kadar bir ehemmiyeti olmayan bir mes'ele için resmî adamları yanına göndermek olan yüz cihette ehemmiyetsiz, mânâsız ve bir habbeyi yüz kubbe yapmak gibi bu şeye karşı Üstadımız diyor:
“Mâdem îmân hizmetinde ihlâs‑ı etemle, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhâfaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi fedâ ediyorum. Onları da helâl ediyorum.”
Üstadımızın bu defa İstanbul’a gitmesi münâsebetiyle İstanbul müddeiumumîliğince ifâdesinin alınması için yanına gelen iki memura Üstadımız dedi:
587
“Ben daha evvel bu mes'ele için mahkemede ifâde vermiştim ve mahkeme tahkîkat yapmış, neticede berâet vermiş. Başka diyeceğim yok.” diyerek Samsun Mahkemesine giden ve İstanbul Mahkemesinde okuduğu ifâdâtını tekrar söyledi. Hem eskiden aldığı birkaç rapor var ki, hastalığı dolayısıyla başını sarmağa mecburdur ve şiddetli nezleden ve hastalıklardan dolayı istirahate ve tebdil‑i havaya ihtiyacı vardır. Dâimî bir yerde kalması sıhhatine münâfîdir. Daha evvel lüzum da olmadığı için, bu raporları göstermeğe tenezzül etmiyordu, lüzum görmüyordu.
Hizmetinde bulunan Nur talebeleri Tahiri, Zübeyr, Sungur, Hüsnü, Bayram
344. Üstadımızın Vasiyetnamesi
Üstadımızın Vasiyetnâmesi
Hem benim şahsımın, hem Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin sermâyesini, kendilerini Risale‑i Nurun hizmetine vakfedenlerin ta'yinlerine vermek, hususan nafakasını çıkaramayanlara vermek lâzımdır.
Şimdiye kadar birkaç senedir ta'yinâtları verilen Nur talebeleri, hàslara ma'lûm olmuş. Ben de yanımda şimdi bulunan kardeşlerimi kendime vâris ve benim vazifemi yapmaya çalışmak lâzım. Tesânüdü de tam muhâfaza etsinler.
Evet, bu vasiyetnâmeyi tasdik ediyorum.Said Nursî
588
Vasiyetnâmenin Hâşiyesidir
Üstadımız âhir ömründe insanların sohbetinden men'edildiği cihetle anladı ki:
“Bu zamanda şahsiyet cihetiyle insanlara zarar verecek hâller var. Risale‑i Nurun mesleğindeki a'zamî ihlâs için bu hastalık verilmiş. Çünkü bu zamanda şân, şeref perdesi altında riyâkârlık yer aldığından a'zamî ihlâs ile bütün bütün enâniyeti terk lâzımdır. Dostlar uzaktan rûhuma Fâtiha okusunlar, manevî duâ ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fâtiha uzaktan da olsa rûhuma gelir. Risale‑i Nurdaki a'zamî ihlâs ile bütün bütün terk‑i enâniyet için buna bir manevî sebeb hissediyorum. Kendini Risale‑i Nura vakfetmiş olan yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup bu mânâyı, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.”
Said Nursî
345. Menderes’in Konya nutkuna dair açıklaması
Menderes’in Konya Nutkuna Dair Açıklaması
Başvekil, sözlerinin maksadlı olarak tefsirlere tâbi tutulduğunu söylüyor. (Hususî muhabirimizden)
Ankara: Başvekil Adnan Menderes Konya’da söylemiş olduğu nutuk dolayısıyla yapılan neşriyat üzerine “Zafer” gazetesinin sorduğu bir suâli şu şekilde cevablandırmıştır:
“Konya’da Hükûmet Meydânında büyük bir kitle hâlinde toplanmış bulunan çok muhterem Konyalı vatandaşlarıma karşı söylediğim nutkun lâiklik telâkkimiz hakkındaki kısmını sû‑i niyet sâhibi kalemlerde nasıl tefsire tâbi tutulduğunu, ben de esefle müşâhede ettim. Bunlardan bir kısım sözlerimin kardeşi kardeşe kırdıracak bir mâhiyette olduğunu, bir kısmı sağ politikacılara meydân açtığını ve mukaddesâtçılık yasağını ortadan kaldırdığını ve netice itibariyle Türk inkılâblarının büyük esâslarından birini zedelediğini ifâde etmişlerdir.
589
Bütün bu yazılarda dikkatime çarpan cihet, Konya’daki sözlerimin takib olunan maksadlara ve elde edilmek istenilen neticelere göre tahrif edilmiş olmasıdır. Mes'elenin iyice anlaşılması için evvelâ Konya’daki sözlerimi bir kere daha ve o günkü Anadolu Ajansında neşredildiği gibi tekrar etmek isterim. O gün aynen şöyle demiştim:
Şimdi size lâiklik telâkkimizden de bahsetmek istiyorum. Lâiklik bir taraftan din ile siyasetin birbirinden ayrılması, diğer taraftan ise vicdân hürriyeti mânâsına gelir. Din ile siyasetin kat'î sûrette birbirinden ayrılması esâsında en küçük tereddüde dahi tahammülümüz yoktur.
Vicdân hürriyeti bahsine gelince: Türk milleti Müslümandır. Ve Müslüman olarak kalacaktır. Evvelâ kendine ve gelecek nesillere dinini telkin etmesi, onun esâsını ve kaidelerini öğretmesi ebediyen Müslüman kalmasının münâkaşa götürmez bir şartıdır. Hâlbuki mekteblerde din dersi olmayınca evlâdına kendi dinini telkin etmek ve öğretmek isteyen vatandaşlar bu imkânlardan mahrum edilmiş olurlar. Müslüman çocuğu dinini öğrenmek gibi pek tabîi bir haktan mahrum edilmemek icâb eder. Böyle mahrumiyet ve imkânsızlık vicdân hürriyetine uygundur denilmez. Bu itibarla orta mekteblerimize din dersleri koymak, yerinde bir tedbir olacaktır.
Dinsiz bir cem'iyetin, bir milletin pâyidâr olabileceğine inanmıyoruz. En ileri milletlerin dahi din ile siyaset ve dünya işlerini birbirinden ayırdıktan sonra ne derece dinlerine bağlı kaldıklarını biliyoruz. Bugünkü seviye ile asîl milletimize taassub isnâdı revâ görülemez. Milletimiz dinine sımsıkı bağlı olduğu kadar, umumiyetle dini en temiz duygularla benimsemektedir. İslâmlık, milletimizin vicdânında en musaffâ seviyesini bulmuştur. Müslümanlığı ve onun esâslarını, farîzalarını ve kaidelerini kifâyetle telkin edip öğretecek öğretmenlerimizin yetiştirilmesine ayrıca gayret sarfedilecektir. Gelecek sene lise derecesinde ilk me'zunlarını verecek olan Konya İmâm‑Hatîb Mektebinin ileri seviyede din tahsili veren bir tedrîs müessesesi hâline getirilmesi ve bu müesseselerin benzerlerinin yurtta fazlalaştırılması uygun olacaktır.” demiştir.
“Konya nutkunun bu kısmını muhterem Türk efkârı karşısında öylece tekrar ettikten sonra şunu ehemmiyetle tebârüz ettirmek isterim ki: Beyânâtım, herhangi bir iltibasa mahal vermeyecek kadar açıktır. Yapılacak tefsirlerde, ileri sürülecek mütâlaalarda bu açık metne sâdık kalmak esâstır. Hiç kimse benim söylediğim sözleri tahrif hakkına sâhib olmadığı gibi, hiçbir zaman aklımdan geçmeyen maksadı ve niyetleri bana atfetmeğe kimsenin hakkı olmamak lâzım gelir.”
590
Hâşiye: Başvekilin Konya’daki ehemmiyetli nutku için umum Nur Talebeleri ve mektebli masûm çocuklar nâmına bir tebrik yazacaktım. Şimdi kalbime geldi: Risale‑i Nurun serbestiyetine dair müdafaâtlarımızın ve ehemmiyetli bir avukatımızın ehl‑i vukûfa cevabının arkasında o nutku, Risale‑i Nurun serbestiyetine dair bir sebeb ve sened göstermekle Anadolu’daki Müslümanları ve Nurun bütün Talebelerini ona bir manevî kuvvet ve duâcı yapmak, Ezân‑ı Muhammedî’nin ilânı onlara nasıl bir manevî kuvvet hükmüne geçti; bu nutukla Risale‑i Nurun serbestiyeti dahi, ona bir manevî kuvvet hükmüne geçmesi için ona tebrik yerine, da'vâ vekilimizin haklı müdafaasında bir hâşiye yaptık. (❋)
Rehber’in müsâderesine bahâneleri reddeden avukat Mihri’nin müdafaâtı gibi, Konya’da Başvekilin bu nutku da o bahâneleri reddeden bir hakikattir.
346. Madem Isparta benim hakikî bir memleketimdir. Ben ruh u canımla bu hakikî memleketime ve insanlarına hayır kazandırmak istiyorum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımız Said Nursî diyor ki:
“Mâdem Isparta benim hakîki bir memleketimdir. Ben rûh u canımla bu hakîki memleketime ve insanlarına hayır kazandırmak istiyorum. Şimdi çok mühim olan hayır da şudur:
Afyon, nasıl ki bütün Risale‑i Nur Külliyatını iâde etmekle Âlem‑i İslâm ve hattâ âlem‑i insaniyette çok büyük bir hayra vesile oldu ve sekiz seneden beri olan hatâyı hiçe indirip affettirdi. Bu mübârek Isparta dahi Âlem‑i İslâm nazarında Mısır Câmiü'l‑Ezher’i ve eski Şam‑ı Şerîf mübârekiyetine mazhar olduğundan, elbette Risale‑i Nuru sâhiblerine iâde etmekle hâsıl olacak çok büyük şeref noktasında Afyon’dan geri kalmayacak. Belki yirmi derece ileri gidecek. Isparta’nın âdil adliyesi, vatan‑perver demokratı ve dindar halkı bu hayr‑ı azîmi memleketlerine kazandırmak ve Afyon’un mazhar olduğu şereften yüz derece ziyâde bir şerefi kendilerine te'min etmek için, bu mübârek Isparta’nın mahsulü olan Nur Risalelerinin iâdesine çalışsınlar. Nasıl ki, Isparta’nın bir meb'ûsu olan Tahsin Tola, Ankara ve Afyon’un Risale‑i Nur iâdesinde yüz adam kadar fâide verip bu hayr‑ı azîmin yarısını Ispartalılara kazandırdı…”
Hizmetinde bulunan Nur talebeleri
591
347. Üstadımız izzet‑i ilmiyeyi muhafaza için eski zamandan beri en büyük reislere tenezzül etmedi
Üstadımız izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza için eski zamandan beri en büyük reislere tezellül etmedi. Hem halkların hediyesini kabûl etmiyordu. Şimdi ise Üstadımız hem zaîf olduğu hâlde, ehl‑i ilme bir mahzuru olmayan hediyeyi ise hastalıkla alamıyor. Hattâ biz hizmetkârlarından dahi en küçük bir şeyi mukàbelesiz yiyemiyor. Yese hasta oluyor. Bu hâleti, hiçbir şeye âlet olmayan Risale‑i Nurdaki a'zamî ihlâsın muhâfazası için, bir hastalık sûretini aldı ve hastalıkla bu kaidesini bozmaktan men' ediliyor i'tikàdındayız. Hattâ Risale‑i Nurun her tarafta neşir ve intişarının büyük bir bayramı münâsebetiyle ehl‑i ilme lâzım olan musâfaha ve sohbet etmekten ve bu mübârek bayramda da en hàs talebeleri ve kardeşleriyle musâfaha ve sohbetten ve ona bakmaktan da şiddetle sıkılıp, a'zamî ihlâsın muhâfazası için bir hastalık hâleti alarak men' edildiği ona ihtar edildi. Hattâ bizler gördük ki, bu mübârek bayramda şiddetli hastalığı için talebelerine dedi: “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde‥ bir‑iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men' eden bir hakikat, elbette vefâtımdan sonra da o hakikat bu sûrette beni mecbur ediyor.”
Biz de Üstadımızdan sorduk:
Kabri ziyarete gelenler Fâtiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binâen kabrinizi ziyaret etmeyi men' ediyorsunuz?
592
Cevaben Üstadımız dedi ki:
“Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki fir'avunların dünyevî şân ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar‑ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enâniyet ve benlik, verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mânâ‑yı harfîden mânâ‑yı ismiyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevî istikbâlden ziyâde dünyevî istikbâli hayâl edinmiş olmaları ile eski zamandaki Lillâh için ziyarete mukâbil ehl‑i dünya kısmen bu hakikate muhâlif olarak mevtânın dünyevî şân ve şerefine ziyâde ehemmiyet verir. Öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale‑i Nurdaki a'zamî ihlâsı kırmamak için ve o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta, hem garbda, hem kim olursa olsun okudukları Fâtihalar o rûha gider.
Dünyada beni sohbetten men' eden bir hakikat, elbette vefâtımdan sonra da o hakikat bu sûretle beni sevâb cihetiyle değil; dünya cihetiyle men' etmeye mecbur edecek.” dedi.
Hizmetinde bulunan talebeleri
348. Üstadımızın Afyon Mahkeme Heyetine görderdiği yazının suretidir
Üstadımızın Afyon Mahkeme Hey'etine Gönderdiği Yazının Sûretidir
Bugün sizi tebrik ve size teşekkür için Afyon’a geldim. Çoktan beri kitaplarımızın zâyi' olmaması için ziyâde muhâfaza ettiğinize teşekkür ederim. Ve şimdi Ankara’ya göndereceğinizden sizi tebrik ederim. On sene evvel hususî olarak birisinin birisine yazdığı ve bazen de benim nâmımla yazılıp imzam bulunmayan ve neşrolmayan hususî mektûblar evvelce mahkemenizce tedkik edilip medâr‑ı mes'ûliyet bir şey bulunmadığından nazar‑ı itibara alınmadı. Hem mürûr‑u zamana uğramış ve neşredilmemiş ve af kanunları görmüş, ma'lûmâtım olmamış ve Risale‑i Nur kitaplarıyla alâkası olmayan mektûbları yeniden nazar‑ı dikkate almak, hem ehl‑i adâleti, hem ehl‑i vukûfu lüzumsuz meşgul edeceğinden böyle işgal etmemesi ve işimizin te'hire uğramaması için mezkûr hususî mektûblarım o mübârek kitaplara takılmaması adâletinizden temennî ediyoruz.
593
Bu mübârek adliye iki defa o kitapların berâetle iâdesine karar verdiği hâlde, bazı esbâba binâen mahpus kalmış. Aynı kitapları bazen tamamını, bazen ele geçirilen kısmını beş mahkemenin iâde ettiklerini ve beş emniyet dâiresi de sâhiblerine teslîm ettiklerini size haber veriyoruz. İnşâallâh adâletiniz ve hüsn‑ü niyetiniz bu defa da iâdesine vesile olacak.
HastaSaid Nursî
349. Nur Talebelerinin Adnan Menderes’e yazdıkları mektup
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Sayın Adnan Menderes!
Otuzbeş seneden beri siyaseti terk eden Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri, şimdi Kur'ân ve İslâmiyet ve vatan hesabına bütün kuvvetiyle ve talebeleriyle, dersleriyle Demokrat Partinin iktidarda kalmasını muhâfazaya çalıştığına, biz Demokrat Parti mensûbları ve Nur Talebeleri kat'î kanâatimiz gelmiştir.
Üstadımızdan, niçin Demokrat Partiyi muhâfazaya çalıştığını sorduk.
Cevaben: “Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Hâlbuki; Halk Partisi İttihâdçıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem cumhûriyetin birinci reisinin, Sevr Muâhedesiyle ve çok siyâsî desîselerin icbarıyla onbeş senede yaptığı icraatının kısm‑ı a'zamı tamamıyla eski partiye yüklendiği için, bu asîl Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi kat'iyyen iktidara getirmeyecek.
Çünkü Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Hâlbuki, bir Müslüman kat'iyyen komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebîlerle mukayese edilemez. İşte bunun için, hayat‑ı ictimâiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur'ân ve vatan ve İslâmiyet nâmına muhâfazaya çalışıyorum.” dedi.
594
“Milletçilere gelince: Eğer bu partide sırf İslâmiyet esâs olsa (Hâşiye), Demokrat Partiye yardım ettiği gibi, muhâlif ve muârız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu partide: Irkçılık ve Türkçülük fikri esâs ise, birden hakîki Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türk’tür, kalan kısmı da başka milletlerle karışmıştır. O zaman Hürriyetin başında olduğu gibi bu asîl ve masûm Türk milleti aleyhine bir milliyetçilik tarafgirliği meydâna gelecek, o vakit hakîki Türkleri, ecnebîler boyunduruğu altına girmeğe mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sâir unsurdan olan ve bu vatanda mevcûd ırkçılık ve unsurculuk damarıyla bir ecnebîye istinâd ile masûm Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise, dehşetli, tehlikeli olduğundan, Kur'ân ve vatan ve millet hesabına, dindar ve dine hürmetkâr Demokrat Partinin iktidarda kalmasını te'min etmeleri için ders veriyorum.” dedi.
Sayın Adnan Menderes!
Bütün gayesi vatan ve milletin selâmeti uğruna çalışan ve ders veren Üstadımız Bediüzzaman gibi mübârek ve muhterem bir zâtın Demokrat Partiye yaptığı yardımı kıskanan Halk Partisi ve Millet Partisi elemanları, iktidar partisi yapıyormuşçasına çeşit çeşit bahâne ve eziyet yaparak Üstadımızı Demokrat Partiden soğutmak için var kuvvetleriyle çalıştıklarına kat'î kanâatimiz gelmiş.
Sizin gibi “Dinin icâblarını yerine getireceğiz, din bu memleket için hiçbir tehlike teşkil etmez.” diyen bir başvekilden; vatan, millet, İslâmiyet adına partimize maddî ve manevî büyük yardımları dokunan bu mübârek Üstadımızın kitaplarının ve kendisinin tamamen serbest bırakılarak bir daha rahatsız edilmemesinin te'minini saygı ve hürmetlerimizle ricâ ediyoruz.
Demokratlar âzâlarından Nur Talebeleri:Mustafa, Nuri, Nuri, Hamza, Süleyman, Hasan, Seydi, Receb, İbrahim, Fâruk, Muzaffer, Tâhir, Sâdık, Mehmed
595
350. Demokratlara büyük bir hakikatı ihtar
Demokratlara Büyük Bir Hakikati İhtar
Şimdi Kur'ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:
Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan, yüzde otuz‑kırk adama zarar verebilir.
İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların, Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye dâiresinde dinsizliği neşretmek için; ifsad komitesi nâmında bir komite. Bu da yüzde on‑yirmi adamı bozabilir.
Üçüncüsü: Garblılaşmak ve Hıristiyanlara benzemek ve bir nev'i Purutluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyâsîler hey'etidir. Bu cereyan yüzde, belki binde birisini, Kur'ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.
Biz Kur'ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı dâima Kur'ân hakikatlerini muhâfazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamağa mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmağa lüzum oldu. Gördük ki: Demokratlar, evvelki iki müdhiş cereyana karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dindar kısmı dâima o iki dehşetli cereyana mesleklerince muârızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım, garblılaşmak ve garblılara tam benzemek mesleğini takib edenler ise, üçüncü cereyana bir yardım ediyorlar. Mâdem o cereyanın yüzde ancak birisini, belki binden birisini Purutlar ve Hıristiyan gibi yapmağa çevirebilirler. Çünkü, İngiliz ikiyüz sene zarfında tahakküm ettiği ikiyüz milyon İslâmdan ikiyüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez.
Hem hiçbir tarihte bir İslâm, Hıristiyan olduğunu ve kanâatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden, iktidar partisinde bulunan az bir kısım, dinin zararına siyaset nâmıyla üçüncü cereyana yardım etse de; mâdem o Demokrat Partisi, meslek itibariyle öteki iki cereyan‑ı azîmenin durmasında ve def'etmesinde mecburî vazifeleri olmasından, bu vatana ve İslâmiyete büyük bir fâidesi dokunabilir. Bu cihetten biz, Demokratları iktidar yerinde muhâfaza etmeye – Kur'ân menfaatine – kendimizi mecbur biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil; belki dehşetli, baştaki iki cereyana siyasetlerince muârız oldukları için, onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücûdun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz'î bir zararla pek küllî bir zarardan kurtulmamıza sebeb oluyorlar bildiğimizden, o iktidar partisinin lehinde ehl‑i dini yardıma dâvet ediyoruz. Ve dinde lâübâlî kısmını dahi cidden îkaz edip “Aman çabuk Hakikat‑i İslâmiyeye yapışınız!” ihtar ediyoruz ki; vatan ve millet ve onların hayatı ve saâdeti, hakàik‑ı Kur'âniyeye dayanmak ve bütün Âlem‑i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet‑i İslâmiye ile dörtyüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddi çalışan muazzam bir devleti kendine hakîki dost yapmak, îmân ve İslâmiyetle olabilir. Biz bütün Nurcular ve Kur'ân hizmetkârları onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyete hizmette muvaffakıyetlerine duâ ediyoruz. Hem de ricâ ediyoruz ki; bu memleketin bir ehemmiyetli mahsulü ve vatanda ve şimdi Âlem‑i İslâmda pek büyük fâidesi ve hizmeti bulunan Risale‑i Nuru, müsâderelerden kurtarıp neşrine hizmet etsinler. Bu vatandaki dindarları kendine tarafdâr etsinler. Ve selâmeti bulsunlar.
Said Nursî
596
351. Yirmiüç mahkeme demişler ki: “Suç bulamıyoruz.”
Medâr‑ı ibret ve hayret ve şükrândır ki:
Yirmidokuz senedir, elli seneden beri benimle muârız gizli düşman komiteler bütün desîseleriyle aleyhimde adliyeyi, hükûmeti sevketmeye çalışırken ve her desîseye baş vururken‥ yüzotuz kitabımı, binler mektûblarımı tedkik ve taharrî için adliyenin nazarını celbetmiş. O adliyeler beşi kat'î berâet ve umum kitapları “suç yok” diye iâdeye karar vermeleri ve geçen Malatya hâdisesi münâsebetiyle yine gizli düşmanlarımız hükûmetin ve adliyenin nazar‑ı dikkatini bizlere çevirmeye çalıştıkları hâlde, yirmiüç mahkeme demişler ki: “Suç bulamıyoruz .” (Hâşiye) Acaba benim gibi dünya ehli ile münâsebeti pek az ve Risale‑i Nur gibi hakikati hiçbir şeye fedâ etmeyen yüzotuz kitabında bu kadar aleyhimizde bahâne arayanlar varken hiçbir suç bulunmaması ve yalnız Eskişehir’in bir tek mes'ele olan tesettürden başka o da cevab verildikten sonra kanâat‑ı vicdâniyeye çevrilmesi‥ Hâlbuki, Nur talebeleri gibi takvâya tarafdâr olanlardan bir tek adamın on mektûbunda on günde onu mes'ûl edecek bazı maddeler bulunur. Bu kadar hadsiz bir derecede kesretli bir şeyde medâr‑ı mes'ûliyet adliyeler gösterememesi iki şeyden hàlî değil:
597
Ya kat'iyyen bir inâyet ve hıfz‑ı İlâhiye’dir ki, bu cihette merhametini, rahîmiyetini Nur talebeleri, Kur'ân hizmetkârları hakkında gösteriyor ki; bize temâs eden bütün adliyeleri böyle hàrika bir adâlete ve hiçbir cihette haksızlık yapmamağa ve böyle aleyhimizde binler esbâb varken o hakikat‑i kudsiye-i Kur'âniyenin bir hizmetine yardım etmişler. Biz de bütün rûh u canımızla onlara teşekkür ederiz.
Eski zaman adliyelerinin önünde pâdişahlar, fukaralarla diz çöküp muhâkeme olması ve Hazret‑i Ömer (R.A.), adâleti zamanında âdi bir Hıristiyanla; Hazret‑i Ali (R.A.), âdi bir Yahudî ile muhâkeme olması ile gösterilen, adliyedeki haktan başka hiçbir şeye âlet olmadığını gösteren adliyelik adâletinin bu sırr‑ı azîmine bizimle alâkadar olan bu adliyeler – bize temâs eden cihette – mazhar olmuşlar. Onun içindir ki, yirmisekiz senedir bu kadar işkenceler, hapisler, tazyîkatlar gördüğüm hâlde, hiçbir adliye adamlarına, bu sırr‑ı azîme binâen değil küsmek ve bedduâ, bil'akis kalben bir minnetdârlık, bir nev'i teşekkür, bir tebrik var.
Said Nursî
352. Ankara’da dindar Ahrarların kongresinde beni Diyanet Riyaseti dairesinde bir vazife ile tavzif etmeyi hararetle istemelerine mukâbil
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Vefâdâr, Fedâkâr Kardeşlerim!
Evvelen: Bütün rûh u canımla fevkalâde nurânî hizmet‑i îmâniyenizi tebrik ederim.
598
Sâniyen: Ankara’da dindar Ahrarların kongresinde beni Diyânet Riyâseti dâiresinde bir vazife ile tavzif etmeyi harâretle istemelerine ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın Nur talebelerini, bu mes'elede bana kabûl ettirmekte vâsıta yapmalarına karşı derim:
O toplantıda bu teklifi yapan meb'ûslara ve dindar arkadaşlarına çok teşekkür ve çok selâm ve muvaffakıyetlerine çok duâ ederiz. Fakat ben ziyâde zaîf ve şiddetli hasta ve ihtiyar ve kabir kapısında ve perîşan olduğumdan, o kudsî vazifeyi yapmağa iktidarım olmamasından benim yerimde Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi, – benim bedelime Nur şâkirdlerinin hàs ve hàlis ve İslâmiyetin hakîki fedâkârlarının şahsiyet‑i maneviyesi – o kudsî vazifeyi şimdiye kadar gayr‑ı resmî perde altında yaptıkları gibi, inşâallâh resmî bir sûrette dahi yapabilecekler. Onlara havâle ederiz…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza muhtaç kardeşiniz Said Nursî