322. Bağdat’ta çıkan, ehemmiyetli, siyasî bir ceride olan ed‑Difa gazetesinin muharriri İsa Abdülkadir diyor ki
Bağdat’ta çıkan, ehemmiyetli, siyâsî bir ceride olan “Eddifa'” gazetesinin muharriri İsâ Abdülkadir diyor ki
Nur talebelerinin mürşidi olan Bediüzzaman Said Nursî hakkında Eddifa' gazetesini okuyanlar benden soruyorlar: “Türkiye’deki Nur talebelerinden ve Üstadları olan Said Nursî’den bize ma'lûmât ver.” diyorlar. Ben de bunlar hakkında kısa bir cevab vereceğim. Çünkü Üstad’ın, Nurun ve Nur talebelerinin Arablarda hakkı olduğu için Arablar onlardan ciddi bahsetsinler. Zîra, İslâmiyetin madde‑i esâsiyesi olan Arablar Risale‑i Nurdan ziyâdesiyle fâide görmeğe başlamışlar.
556
Bu Nur talebeleri; Risale‑i Nurla, hem Türkiye’de, hem bilâd‑ı Arab’da komünistliğe karşı muhkem bir sed te'sis ediyorlar.
………‥
Risale‑i Nur ise, öyle geniş bir mikyâs ile intişar ediyor ki, değil yalnız Türkiye’de ve bilâd‑ı İslâmiyede, hattâ ecnebîlerde de iştiyakla istenilir oluyor. Ve Nurun talebelerinin şevklerini hiçbir şey kıramıyor.
İşte Nur Talebeleriyle Nur Risaleleri ve onların bu büyük Hizmet‑i Kur'âniyeleri Demokrat Hükûmetinin bir büyük hasenesidir ki, mübârek Âlem‑i İslâmdaki hareket‑i İslâmiye bu hükûmet‑i demokrasiyi takdir ve tahsinle karşılıyor. Bütün Irak ahâli‑i Müslimesi ki, Arab, Türk, Kürd, İran, bu İslâmî hizmeti ve kudsî mücâhedeyi kemâl‑i ferâh ile karşılıyorlar. Ve Türkiye’deki Türk kardeşlerimiz, garbın yanlış te'sirâtlarına karşı bunlarla mukâvemet gösteriyorlar kanâatindedirler.
İsâ Abdülkadir
323. Risale‑i Nur’un büyük hizmetini takdir eden Adnan Menderes’e Üstadın yazdığı mektup
Risale‑i Nurun vatana, millete ve İslâmiyete büyük hizmetini kabûl ve takdir eden Başvekil Adnan Menderes’e Üstad’ın yazdığı bir mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ben çok hasta olduğum ve siyasetle alâkasız bulunduğum hâlde, Adnan Menderes gibi bir İslâm kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim. Hâl ve vaziyetim görüşmeğe müsâade etmediği için; o sûrî konuşmak yerine bu mektûb benim bedelime konuşsun diye yazdım.
Gayet kısa birkaç esâsı, İslâmiyetin bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyân ediyorum:
557
Birincisi: İslâmiyetin Pek Çok Kanun‑u Esâsîsinden Birisi:
﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴾ âyet‑i kerîmesinin hakikatidir ki: “Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes'ûl olamaz.” Hâlbuki şimdiki siyaset‑i hâzırada particilik tarafdârlığı ile bir cânînin yüzünden pek çok masûmların zararına rızâ gösteriliyor. Bir cânînin cinayeti yüzünden tarafdârları veyâhut akrabaları dahi şeni' gıybetler ve tezyifler edilip bir tek cinayet, yüz cinayete çevrildiğinden gayet dehşetli bir kin ve adâveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukàbele‑i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat‑ı ictimâiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhranlar bu esâstan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hâl bizde olsa pek dehşetli olur.
Bu tehlikeye karşı çare‑i yegâne: Uhuvvet‑i İslâmiye’yi ve esâs İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, masûmları himâye için, cânîlerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.
Hem, emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun‑u esâsîden geliyor.
Meselâ: Bir hânede veya bir gemide bir masûm ile on cânî bulunsa, hakîki adâletle ve emniyet ve âsâyiş düstur‑u esâsîsi ile o masûmu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve hâneye ilişmemek lâzım; tâ ki, masûm çıkıncaya kadar…
İşte bu kanun‑u esâsî-i Kur'ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet‑i dâhiliyeye ilişmek, on cânî yüzünden doksan masûmu tehlikeye atmak gadab‑ı İlâhînin celbine vesile olur. Mâdem Cenâb‑ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakîki dindarların başa geçmesine yol açmış, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu kanun‑u esâsîsini kendilerine bir nokta‑i istinâd ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.
558
İslâmiyetin İkinci Bir Kanun‑u Esâsîsi: Şu Hadîs‑i Şerîftir:
سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hakikatiyle memuriyet bir hizmetkârlıktır. Bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil… Bu zamanda terbiye‑i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubûdiyetin za'fiyetiyle benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi; adâlet, adâlet olmaz, esâsıyla da bozulur. Ve hukuk‑u ibâd da zîr ü zeber olur. Hukuk‑u ibâd, Hukukullâh hükmüne geçemiyor ki hak olabilsin. Belki nefsânî haksızlıklara vesile olur.
Şimdi, Adnan Menderes gibi, “İslâmiyetin ve dinin icâblarını yerine getireceğiz.” diye ve mezkûr iki kanun‑u esâsîye karşı muhâlefet edip tam zıddına olarak, iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdâhalesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.
Birisi: Birinci kanun‑u esâsîye muhâlif olarak, bir cânî yüzünden kırk masûmu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdâd‑ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet sûretinde rüşvet vererek, dindar hürriyet‑perverlere hücum ediliyor.
İkinci Hücum Da: İslâmiyet milliyet‑i kudsiyesini bırakıp – evvelkisi gibi – bir cânî yüzünden yüz masûmun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakikatte ırkçılık damarıyla hem hürriyet‑perver dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sâir unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçâre Türkler aleyhine, hem Demokratın takib ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve enâniyetli nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin defa daha ziyâde hakîki kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor.
559
Meselâ: İslâmiyet milliyeti ile dörtyüz milyon hakîki kardeşin her gün اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâ‑yı umumîsiyle manevî yardım görmek yerine, ırkçılık dörtyüz milyon mübârek kardeşleri, dörtyüz serseriye ve lâübâlîlere, yalnız dünyevî ve pek cüz'î bir menfaati için terk ettiriyor. Bu tehlike hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dindar Demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir; ve öyle yapanlar da hakîki Türk değillerdir. Necîb Türkler böyle hatâdan çekinirler.
Bu iki tâife herşeyden istifadeye çalışıp, dindar Demokratları devirmeye çalıştıkları ve çalıştırıldıkları meydândaki âsâr ile tahakkuk ediyor. Bu acîb tahribâta ve bu iki kuvvetli muârızlara karşı; kırk sahâbe ile dünyanın kırk devletine karşı meydân‑ı muârazaya çıkan ve galebe eden ve bin dörtyüz sene zarfında ve her asırda üçyüz‑dörtyüz milyon şâkirdi bulunan hakikat‑i Kur'âniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saâdet‑i ebediyenin zevklerine o câzibedâr hakikatle beraber nokta‑i istinâd yapmak, o mezkûr muârızlarınıza ve hem dâhil ve hariçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım ve elzem ve zarûrî bir çare‑i yegânedir. Yoksa o insafsız dâhilî ve haricî düşmanlarınız sizin bir cinayetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinayetlerini ilâve ederek başkaların başına yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telâfi edilmeyecek bir tehlike olur.
Cenâb‑ı Hak sizleri İslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhâfaza eylesin diye ben ve Nurcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakikati kabûl etmenize mukâbil duâ etmeye karar vereceğiz.
560
Üçüncüsü: İslâmiyetin hayat‑ı ictimâiyeye dair bir kanun‑u esâsîsi dahi bu Hadîs‑i Şerîfin: اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا hakikatidir. Yani, “Hariçteki düşmanların tecâvüzlerine karşı, dâhildeki adâveti unutmak ve tam tesânüd etmektir.” Hattâ en bedevî tâifeler dahi bu kanun‑u esâsînin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o tâife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri hâlde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hariçteki düşman def' oluncaya kadar tesânüd ettikleri hâlde; binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfürûşluktan, gururdan ve gaddâr siyasetten gelen dâhildeki tarafgirâne fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak‥ muhâlifine melek yardım etse lânet edecek gibi hâdisâtlar görünüyor. Hattâ bir sâlih âlim fikr‑i siyâsîsine muhâlif bir büyük sâlih âlimi tekfir derecesinde gıybet ettiği; ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdâr olduğu için harâretle senâ ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuzbeş seneden beri siyaseti terkettim.
Hem şimdi birisi; hem Ramazan‑ı Şerîfe, hem Şeâir‑i İslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayeti yaptığı vakit muhâliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü. Hâlbuki, küfre rızâ küfür olduğu gibi; dalâlete, fıska, zulme rızâ da fısktır, zulümdür, dalâlettir. Bu acîb hâlin sırrını gördüm ki; kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mâzûr göstermek damarıyla muhâliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cânî görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi ictimâî ahlâkı da zîr ü zeber edip bu vatan ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye büyük bir sû‑i kasd hükmündedir.
Daha yazacaktım, fakat bu üç nokta‑i esâsiyeyi şimdilik dindar hürriyet‑perverlere beyân etmekle iktifâ ediyorum.
Said Nursî
324. Adnan Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan içtimaî hayatımıza ait bir hakikatin hâşiyesini takdim ediyoruz
Adnan Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan ictimâî hayatımıza ait bir hakikatin hâşiyesini tekrar takdim ediyoruz
561
HÂŞİYE: Eskilerin lüzumsuz, keyfî kanunları ve sû‑i isti'mâlleri neticesinde, belki de tahrîkleriyle zuhûr eden Ticanî mes'elesini dindar Demokratlara yüklememek ve Âlem‑i İslâmın nazarında Demokratları düşürmemenin çare‑i yegânesi‥ kendimce böyle düşünüyorum:
Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya’yı, beşyüz sene devam eden vaziyet‑i kudsiyesine çevirmek ve hâlen İslâmda çok hüsn‑ü te'sir yapan ve bu vatan ahâlisine Âlem‑i İslâmın hüsn‑ü teveccühünü kazandıran, yirmisekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de berâetine karar verdikleri Risale‑i Nurun resmen serbestîsini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nev'i merhem vurmalıdırlar. O vakit Âlem‑i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimâne kabahatleri onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zâtların hatırları için, otuzbeş seneden beri terk ettiğim siyasete bir‑iki saat baktım ve bunu yazdım.
Said Nursî
325. Büyük Cihad gibi halisâne dine hizmet eden o cerideye ve onun sahip ve muharrirlerine din namına minnettar oldum ve “Allah razı olsun” dedim
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Samsun Mahkemesinden sorgu ve savcının “Büyük Cihad”da intişar eden bir şekvâma dair beni Samsun Ağır Ceza Mahkemesine vermelerine dair bir dâvetiye geldi. Bana okudular. İçinde yalnız dört nokta nazar‑ı ehemmiyete alınabilir gördüm:
Birincisi: Büyük Cihad’ın müdür‑ü mes'ûlü mahkemede müddeiumumîye demiş ki: “Said Nursî o makaleyi bana göndermiş. Ben de neşrettim.”
Bu mes'elenin hakikati şudur: Ben hasta iken Emirdağı’ndaki kardeşlerim yanıma geldiler. Emirdağı’nda başıma gelen zâlimâne hâdiseye dair konuştuk. Hem hastalıklı, hem hiddetli, hem Ankara’ya şekvâ sûretinde bir şeyler söylemiştim. Yanımdaki hizmetçim kaleme aldı. Nur talebelerinin tensibiyle Ankara’daki bir‑iki Nur talebesine gönderip, tâ bazı dindar meb'ûslara göstersinler. Bu hastalığımda bana sıkıntı verilmesin. Hem gönderilmiş. Bazı meb'ûslar da görmüş. Ve bilmediğimiz bir zâtın hoşuna giderek Büyük Cihad müdürüne göndermiş. Ben kasem ederim ki, o zamandan şimdiye kadar bilmiyorum ki kim göndermiş. Fakat neşrolduktan sonra bir nüsha buraya gelmiş. Yeni harfleri bilmediğim için bana birisi okudu. Ben memnun oldum. “Allah râzı olsun” neşredenlere dedim. Gerçi otuzbeş seneden beri siyaseti terketmiştim. Fakat Büyük Cihad gibi hàlisâne dine hizmet eden o cerideye ve onun sâhib ve muharrirlerine din nâmına minnetdâr oldum. Ve “Allah râzı olsun” dedim. Haberim olmadan ve para da vermeden dâima bana o mübârek gazete gönderiliyordu.
562
İkinci Nokta: Benim Samsun’daki Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmekliğime dairdir. Bu noktada bunu kat'iyyen beyân ediyorum ki, Samsun havâlisinde hususan Büyük Cihad dâiresine mensûb mübârek âhiret kardeşlerim ve Nur talebelerini ziyaretle görmek için oraya gitmek isterdim. Fakat doktorların raporlarıyla kat'î iktidarsızlığım o dereceye gelmiş ki: Beş dakikalık karşımdaki, bu mes'elenin başlangıcı ve esâsı olan mahkemeye, bir buçuk senedir bana haber verdikleri hâlde gidemiyorum. Mecburiyetle müddeiumumî ve hâkim vazifesini gören sorgu hâkimi yanıma geldiler. Medâr‑ı suâl ve cevab “Büyük Cihad” gazetesini de getirdiler. Gazetenin bazı sözleri benim sözlerim içine karıştırılmış. Ben de onlara cevablarını vermiştim. Eğer farazâ Ağır Ceza bu ehemmiyetsiz mes'eleye ehemmiyet verse, benim mahkememi Eskişehir’e nakline müsâade etsin ki, orada sıhhiye hey'etinden iki aylık raporlu zehir hastalığı ile şiddetli hasta bulunduğumdan bizzat bulunabilirim. Yoksa imkânı yoktur.
Üçüncü Nokta: Savcı ve sorgu hâkimi yüz altmışüçüncü maddeye dayanıp Said Nursî’yi “dini siyasete âlet ve âsâyişe zararlı propaganda” diye itham ediyorlar. Bu noktanın hakikatini yirmidokuz senedir beş‑altı mahkeme ve beş‑altı vilâyetin zâbıtaları ve yüzotuzüç parça kitaplarımı ve binlerce umum mektûblarımı elde ettikleri hâlde ve dinsiz komitelerin tahrîki ile sâfdil bazı memurları aldatmalarıyla kat'iyyen iki mes'eleden başka medâr‑ı mes'ûliyet bulmadıklarına delil: İki sene bütün mektûblarım ve kitaplarım Denizli Ağır Ceza Mahkemesiyle Ankara Ağır Ceza Mahkemesi ve mahkeme‑i temyiz de müttefikan hem benim berâetime, hem bütün kitapların iâdesine karar vermeleri ve beş‑altı vilâyette yalnız tesettüre dair bir âyetin tefsiri bahânesiyle bir tek mahkeme hafifçe ceza vermek istedi. Kat'î ve kuvvetli cevabıma karşı mecburiyetle mes'eleyi kanâat‑ı vicdâniyeye çevirdiler. Demek onlar da medâr‑ı mes'ûliyet bulamadılar. Bu noktayı izâh için Afyon mahkeme reisine gönderdiğim istid'ayı size de berây‑ı ma'lûmât gönderiyorum.
563
Elhâsıl: Aynı nakarât beş‑altı mahkemede tekrar edilmiş ve medâr‑ı mes'ûliyet bulamamışlar. Şimdi Samsun savcısı ve sorgusu, yirmisekiz seneki nakarâtı aynen tekrar ediyorlar: “Şahsî nüfûz te'min için propaganda yapıp dini siyasete âlet ediyor.” Beş mahkemede, dörtyüz sahife kadar olan cerh edilmemiş müdafaâtıma, – benim bedelime – havâle ediyorum. Beni konuşturmaktan ise ona baksınlar.
Said Nursî
326. Samsun’dan gelen tebliğnameye karşı kısaca cevabımı Samsun Heyet‑i Hâkimesine takdim ediyorum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Samsun’dan gelen tebliğnâmeye karşı kısaca cevabımı Samsun Hey'et‑i Hâkimesine takdim ediyorum:
Birincisi: Ben makalemi kendim göndermemişim. Bütün buradaki dostlarım biliyorlar.
İkincisi: Benim gizli düşmanlarımın sû‑i kasdıyla zehir tesemmümü ile şiddetli hastalığımdan yanımdaki câmiye on defada ancak bir defa gidebiliyorum. Bu Samsun Mahkemesini yakınımızdaki Eskişehir’e naklini kanunen taleb ediyorum.
327. Gayet ehemmiyetli bir hâdise, bir istida ve bir şekvadır
Gayet Ehemmiyetli Bir Hâdise, Bir İstid'a ve Bir Şekvâdır
Pakistan’da çıkan “Es‑Sıddık” nâmındaki mühim bir mecmua elimize geçti. Baktık ki; elli sahifelik o mecmuanın yarısına yakın kısmı Risale‑i Nurun bazı makaleleridir. Ve bilhassa başında Risale‑i Nurdan Yirmiikinci Mektûb’un Birinci Mebhasını gayet ehemmiyetle ve takdir ile Âlem‑i İslâma, ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ âyetine bir dâvetnâme hükmünde yazdığını gördük. Şimdi o Arabî mecmuanın – tercüme ettiği risalenin – aslı olan Türkçesini efkâr‑ı âmmeye, hususan bu hükûmet‑i İslâmiye’nin reislerine ve meb'ûslarına bir sene evvel verildiği gibi, yine berây‑ı ma'lûmât takdim etmek için iki‑üç sebeb var:
564
Birincisi: Risale‑i Nurdan Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuasında yazılan kat'î, yüzer işârâtın ve emârâtın delâletiyle ve çok hâdiselerin o delâleti tasdiki ile sâbit olmuş ki:
Risale‑i Nur, manevî tahribâta ve anarşilik ve bolşevizm, tabîiyyûn ve maddiyûnluğa ve şükûk ve şübehâta ve küfr‑ü mutlaka karşı bir sedd‑i Kur'ânî hizmetini bihakkın îfâ etmesiyle bu vatanı bu tehlikeli dünya fırtınası içinde muhâfazaya bir vesile olduğu ve bir sadaka‑i makbûle hükmüne geçip İkinci Harb‑i Umumî’nin belâsına ve başka memleketlerde vukû' bulan belâların bu memlekete girmesine mümânaatla manevî bir siper teşkil ettiği bedâhetle âşikâr olmuştur. Bu müddeâyı Risale‑i Nura nazar eden en muannid feylesoflar da tasdik etmeye mecbur kalmışlardır. İşte o Risale‑i Nur beşyüzbin talebesiyle ve altıyüz bin nüshasıyla herkesin kalbinde îmân dersiyle bir yasakçı bırakıp âsâyişi te'min etmekle ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴾ Yani: “Birinin günahıyla başkası mes'ûl olamaz .” diye olan Kur'ânın bir kanun‑u esâsîsini tatbika çalışmasıyla ve milyonlarla okuyanlar içinde hiçbirisi onu okumaktan zarar görmemesiyle bu zamanda bir mu'cize‑i Kur'âniye ve bu vatan ve millet için bir vesile‑i def'-i belâ olduğu isbât edildiği hâlde; ve yirmibeş seneden beri gizli, ifsatçı, anarşi hesabına çalışan komiteler desîseleriyle mahkemeleri aleyhine sevkedip çalıştıkları ve beş vilâyette beş büyük mahkeme Risale‑i Nurun eczâlarını inceden inceye tedkik edip medâr‑ı mes'ûliyet bir tek nokta bulamayıp berâet verdikleri ve sonra da yirmi yerde yirmi adliye ayrıca alâkadar olup (mûcib‑i mes'ûliyet bir cihet olmadığından) suç yok diye karar verdikleri ve Afyon Mahkemesi de iki defa iâdesine karar verdiği hâlde risalelerin iâdesini ve tamam intişarını iktiza eden kanunî, hukukî esbâb‑ı mûcibe mevcûd iken, beş seneden beri gizli komitelerin aldatmaları ve desîseleriyle ve bahânelerle Afyon Mahkemesinde beş senedir o mübârek risalelerin sâhiblerine teslîmi te'hir edilmektedir. Hâlbuki: Büyük emniyet dâirelerince, zâbıtaca sâbit olduğu gibi, yüzbinler Nur talebelerinde ve yüzbinler Nur nüshalarında hiçbir zarar, bir vukûât görülmemesi, kaydedilmemesi gösteriyor ki; Risale‑i Nur âsâyişin temel taşına hizmet eden bir sadaka‑i makbûle hükmündedir. Maddî ve manevî tehlikelerden bu memleketi muhâfazaya vesile olduğu tahakkuk eden bir hakikat‑i Kur'âniye’dir.
565
Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir parçası olan ve binler gençleri vatan, millet ve âsâyişin menfaatine terbiye eden Gençlik Rehberi’nin mahkemesi dolayısıyla Üstadımız hasta hâlinde iki defa İstanbul’a mahkemeye gidip yüzyirmi polisin, kalabalığı dağıtmaya çalıştığı o mahkemede Gençlik Rehberi’nin hem müellifine hem nâşirine ittifakla berâet ve ayrıca Rehberin de içinde bulunduğu umum risalelere beş mahkeme berâet vermişken, onbeş günde teslîmi lâzım gelen Gençlik Rehberi’nin onbeş aydan beri teslîm edilmemesi ile Denizli ve Ankara Ağır Ceza Mahkemeleri beş ayda berâet ve iâdesine karar verdikleri hâlde Afyon Mahkemesi beş sene teslîmi te'hir etmesiyle ve Diyarbakır havâlisine, vilâyât‑ı şarkıyeye îmân, din ve âsâyiş noktasında yüz vâiz kadar menfaati bulunan bir zâtın kendi parasıyla aldığı hususî Nur nüshalarını – haklarında beş mahkemenin berâet kararı olmasına rağmen – müsâdere edip vatana, millete fâideli hizmetine mâni olmasıyla o sadaka‑i makbûle hükmündeki vesile‑i def'-i belâ bu sûretle gizlendiğinden, bir buçuk milyar lira zarara vesile olan bu belâ fırsat buldu, geldi denilebilir.
Eğer beş mahkemenin ve İstanbul’un verdiği berâet neticesiyle o Gençlik Rehberi intişar etseydi, onun dersiyle intibâha gelen ve gelecek olan Müslüman gençler elbette başkalarının veyâhut ihtilâlcilerin ifsadına meydân vermeyerek bir buçuk milyar lira zarardan bu milleti kurtarmağa sa'y ve gayret edecek idiler. Bir buçuk milyar liralık bu lekenin zuhûruna meydân vermeyecektiler…
566
Evet Üstadımız Eski Harb‑i Umumî’de Rusya’daki esâretinde anlamış ki; manevî tahribât ile gençleri ifsad eden tehlike memleketimize de gelecek diye telâş edip bütün kuvvetiyle o vakitten beri tahribât‑ı maneviyeye bir siper olmak için Gençlik Rehberi gibi çok eserler yazdı. Kur'ân‑ı Hakîm’in derslerini neşretti. Lillâhi'l‑Hamd pek çok gençleri kurtarmağa vesile oldu… Şimdi ehl‑i siyaset mâdem müsâlemet‑i umumiyeyi ve ittihâd‑ı milleti istiyor; çabuk, Pakistan’ın dahi ehemmiyetle nazara alıp ve “Es‑Sıddık” mecmuasında neşrettiği risalenin intişarına müsâade etsin.
328. Birinin hatasıyla başkası, hatta kardeşi de olsa mes’ul olamaz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kur'ân‑ı Hakîm’in bir kanun‑u esâsîsi olan ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴾ sırrıyla, “Birisinin hatâsıyla başkası, hattâ kardeşi de olsa mes'ûl olamaz.” Şimdi yüz otuz risalede bir tek risalenin yüz sahifesinde bir sahife muannid insafsızların nazarında hatâ bile olsa, o yüzbin sahife olan yüz otuz kitabı mes'ûl edecek dünyada bir kanun var mı? Hâlbuki bu otuz sene zarfında beş mahkeme aynı kitaplara berâet vermişler. Hem Malatya mes'elesi münâsebetiyle yirmi mahkeme de alâkadar olmuştular. O yirmi mahkeme bir suç bulamıyoruz dedikleri hâlde ve altıyüzbin nüshası dâhilde ve hariçte intişar ettiği hâlde hiç kimseye zarar vermemesi ve Avrupa’da en yüksek mekteb içinde “Nur’un Dershânesi” diye ayırdıkları yerde Hıristiyanlar dahi onları okuması ve Âlem‑i İslâmda gayet takdir ile intişar etmesi, hattâ Pakistan’da çıkan “Es‑Sıddık” mecmuasının Risale‑i Nurun bir risalesini neşredip Diyânet Riyâsetine göndermesi ve bu kadar intişarıyla beraber hiçbir âlim ona i'tirâz etmemesi gibi hakikatler gösteriyor ki, elbette Diyânet Dâiresi Nurları himâye etmek hakîki bir vazifesidir.
567
Diyânet Dâiresi, Meşîhat‑i İslâmiye gibi yalnız Türkiye’nin din muallimi değil, belki umum Âlem‑i İslâma Meşîhat‑i İslâmiye yerine alâkası, nezâreti, münâsebeti var. Âlem‑i İslâm o Diyânet Dâiresine karşı tam hüsn‑ü zan etmek, sû‑i tevehhüm etmemek, hususan bu zamanda ziyâde lüzumu var. Hem de Türkiye ile ittifak etmeyen İslâmî hükûmetlerde o mübârek dâireye karşı sû‑i tevehhüm gelmemesine büyük bir vesilesi olan ve Âlem‑i İslâmın her tarafında belki Avrupa’da takdire mazhar olmuş. Risale‑i Nur o Diyânet Dâiresini hem şerefini muhâfaza ediyor, hem Âlem‑i İslâma karşı o dâirenin bir eseri olarak, intişarı gayet lâzım ve zarûrî olduğunu bu noktayı ehl‑i vukûf tam nazara alsınlar. Onun için bîçâre Said Nursî ve Nur talebelerinden yüz derece ziyâde Diyânet Riyâseti âzâları, hocaları alâkadar olmak lâzım. Tâ ki, Risale‑i Nur dinsizlerin taarruzlarına karşı muhâfaza ve himâye edilsin. Mükerrer berâetler verildiği hâlde intişarına mâni olan desîsecileri susturmak lâzım…
Said Nursî
329. Ankara’da bir kadeşimizden Asâ‑yı Mûsa ve Gençlik Rehberi’ni bahane ederek umum Nur Risalelerini almak için gelmişler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Ankara’da bir kardeşimizden Asâ‑yı Mûsa ve Gençlik Rehberi’ni bahâne ederek umum Nur Risalelerini almak için gelmişler. O kardeşimiz Ağır Ceza Mahkemesinin Asâ‑yı Mûsa hakkındaki berâet kararını gösterince Asâ‑yı Mûsa’yı almaktan vazgeçmişler. Buldukları ve götürmek üzere gözlerinin önüne koydukları on kadar Gençlik Rehberi’nin de üzerine, kendileri farkında olmayarak bazı kitaplar koymuşlar. Giderken Gençlik Rehberi’ni de ne kadar aramışlarsa da bulamamışlar. Bu sûretle Gençlik Rehberi kendi kerâmetiyle kendini muhâfaza etmiş. Asâ‑yı Mûsa ve Gençlik Rehberi hariç, birer tane aldıkları mecmua ve risaleleri de emniyetten tekrar iâde etmişler.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
568
330. Heyet‑i Vekileye ve Tevfik İleri’ye arz ediyoruz
Hey'et‑i Vekileye ve Tevfik İleri’ye
Arz ediyoruz ki: Şark Üniversitesi hakkında çok kıymetdâr hizmetinizi Üstadımıza söyledik. O dedi:
Ben hasta olmasaydım, ben de o mes'ele için vilâyât‑ı şarkıyeye gidecektim. Ben bütün rûh u canımla maârif vekilini tebrik ediyorum. Hem ellibeş seneden beri, Medresetü'z‑Zehrâ nâmında Şark Üniversitesinin te'sisine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van’da, biri Diyarbakır’da, biri de Bitlis’te olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van’da te'sis etmek için, Hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürriyet çıktı, o mes'ele de geri kaldı.
Sonra İttihâdçılar zamanında Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslâmî Dâru'l‑Fünûn te'sisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihâdçılara, hem Sultan Reşâd’a dedim ki: Şark böyle bir dâru'l‑fünûna daha ziyâde muhtaç ve Âlem‑i İslâmın merkezi hükmündedir.
O vakit bana va'd ettiler. Sonra Balkan Harbi çıktı. O medrese yeri istilâ edildi. Ben de dedim ki: Öyle ise o yirmi bin altun lirayı Şark Dâru'l‑Fünûnuna veriniz. Kabûl ettiler.
Ben de Van’a gittim. Ve bin lira ile Van gölü kenarında Artemit’te temelini attıktan sonra Harb‑i Umumî çıktı. Tekrar geri kaldı.
Esâretten kurtulduktan sonra İstanbul’a geldim. Hareket‑i Milliyeye hizmetimden dolayı Ankara’ya çağırdılar. Ben de gittim. Sonra dedim: Bütün hayatımda bu dâru'l‑fünûnu takib ediyorum. Sultan Reşâd ve İttihâdçılar yirmibin altun lirayı verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz. Onlar yüz ellibin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: Bunu meb'ûslar imza etmelidirler.
Bazı meb'ûslar dediler: Yalnız sen medrese usûlü ile sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Hâlbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.
569
Dedim: O vilâyât‑ı şarkıye Âlem‑i İslâmın bir nev'i merkezi hükmünde, fünûn‑u cedîde yanında ulûm‑u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü, ekser enbiyâ şarkta ve ekser hükemâ garbda gelmesi gösteriyor ki, Şark’ın terakkiyâtı din ile kàimdir. (Hâşiye) Başka vilâyetlerde sırf fünûn‑u cedîde okutturursanız da, Şarkta herhalde millet, vatan maslahatı nâmına, ulûm‑u diniye esâs olmalıdır. Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakîki kardeşliği hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teâvün ve tesânüde mecburuz.
Şimdi ben zehir hastalığı ile ziyâde rahatsız vaziyette ve çok ihtiyarlık sebebiyle ellibeş senelik bir gaye‑i hayatımı görüp takib etmekten mahrum kaldığım gibi Ankara’ya gidip Şark terakkiyâtının anahtarı olan bu müesseseye çalışanları rûh u canımla tebrik etmekten dahi mahrum kalıyorum.
Yalnız otuzbeş sene evvel Ebüzziya matbaasında tab'edilen “Münâzarât” ve “Saykalü'l‑İslâmiyet” nâmındaki eserim elbette maârif vekilinin nazarından kaçmamış. Benim bedelime o eser konuşsun. Ben hayatımdan ümîdim kesilmiş gibiyim. Fakat o azîm üniversitenin temelleri ve esâsâtı ve manevî bir programı ve muazzam bir tedrîsatı nev'inden Risale‑i Nurun yüzelli risalesini kendime tevkîl ediyorum. Bu vatan ve milletin istikbâlinin fedâkâr genç üniversite talebelerine ve maârif dâiresine arz edip bu mes'elede muvaffakıyete mazhar olan Tevfik İleri’nin bu bîçâre Said’e bedel Risale‑i Nura himâyetkârâne sâhib çıkmasını rahmet‑i İlâhî’den niyâz ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يÇok hasta, çok ihtiyar, garîb, tecrid içindeSaid Nursî
570
331. Doğu Üniversitesi hakkında tahrifçi bir gazeteye cevaptır
Doğu Üniversitesi Hakkında Tahrifçi Bir Gazeteye Cevaptır
Muhâlif bir partinin şiddetli ve tenkitçi tarafından bir mensûbu, yani Ulus’un 1.4.1954 tarihli nüshasında yazılan Atatürk Üniversitesi hakkındaki makaleye cevab hükmünde o üniversitenin hakikatini beyân ediyoruz. Şöyle ki:
Şimdi Atatürk Üniversitesi nâmı verilen bu dâru'l‑fünûnun küşâdına Üstadımız Said Nursî 50 seneden beri büyük bir gayretle çalışmıştır. Üstadımız İttihâdçılara muhâlif olduğu hâlde onlar ve Sultan Reşâd, bu dâru'l‑fünûnun inşâsı için 19 bin altun tahsîs etmiş, Van’da Üstadımız temellerini atmıştı. Fakat Harb‑i Umumî’nin vukû'uyla geri kalmıştı. Sonra devr‑i cumhûriyetin ibtidâsında Üstadımız Said Nursî’nin Ankara’da Meclis‑i Meb'ûsân’a istenilmesiyle, Üstadımız tekrar teşebbüse geçmişti. Orada Üstadımız o zamanın idaresine tam muhâlif ve siyaseti bütün bütün terkettiği ve bazı cihetle de muhâlif olduğunu ve “Dünyanıza karışmayacağım.” dediği ve hattâ Mustafa Kemâl’e “Namaz kılmayan hâindir.” dediği ve onun teklif ettiği büyük servet, maaş, şark vâiz‑i umumîliği gibi büyük tekliflerini kabûl etmediği hâlde, Şark Dâru'l‑Fünûnunun te'sisi için 150 bin banknotun 200 meb'ûstan 163 meb'ûsun imzası ve Mustafa Kemâl’in tasdikiyle verilmesine karar verilmişti. Demek ki Şark’ın en mühim mes'elesi o zaman o üniversiteydi. Şimdi yirmi derece daha ziyâde ihtiyaç var. Nihâyet yine Üstadımızın maddî ve manevî gayret ve teşvikleri neticesiyle yapılmasına bu hükûmet‑i İslâmiye zamanında karar verildi.
Bu Şark Üniversitesinin o cihan‑şümûl kıymet ve ehemmiyetini bir bahr‑i ummândan bir katre takdim eder misillû iki‑üç nokta olarak arzederiz:
571
Birincisi: Bu dâru'l‑fünûn hem İran, hem Arabistan, hem Mısır ve Afganistan, hem Pakistan ve Türkistan ve Anadolu’nun merkezinde bir kalb hükmündedir. Ve hem bir Câmiü'l‑Ezher, bir Medresetü'z‑Zehrâ’dır.
İkincisi: Şimdi umum beşerde sulh‑u umumî için, yani beşerin ifsad edilmemesi için çareler aranıyor. Paktlar kuruluyor. Ve mâdem bu hükûmet‑i İslâmiye musâlahat‑ı umumiye ve hükûmetin selâmeti için, Yugoslavya’ya, tâ İspanya’ya kadar onları okşayarak dostluk kurmaya çalışıyor.
İşte bunların çare‑i yegânesinin bir delili olarak gösteriyoruz ki, te'sis edilecek Şark Dâru'l‑Fünûnunun ilk müteşebbisinin bir ders kitabı olan ve ulûm‑u müsbete ve fenniye ile ulûm‑u îmâniyeyi barıştıran ve bu otuz seneden beri bütün feylesoflara meydân okuyan ve resmî ulemâya dokunduğu ve eski hükûmetle resmen mübâreze ettiği hâlde bütün bunlar tarafından takdir ve tahsine mazhar olan ve mahkemelerde berâet kazanan Risale‑i Nurun bu vatan ve millete te'min ettiği âsâyiş ve emniyettir ki: İslâm memleketlerinde hususan Fas’ta, Mısır ve Suriye ve İran gibi yerlerde vukû' bulan dâhilî karışıklıkların bu vatanda görülmemesidir.
İşte nasıl ki bu vatan ve millette Risale‑i Nur – emniyet ve âsâyişin ihlâline sâir memleketlerden daha ziyâde esbâb bulunmasına rağmen – âsâyişi te'min etmesi gösteriyor ki: O Doğu Üniversitesinin te'sisi, beşeri müsâlemet‑i umumiyeye mazhar kılacaktır. Çünkü şimdi tahribât manevî olduğu için ona mukâbil tamirci manevî bir atom bombası lâzımdır.
İşte bu zamanda tahribâtın manevî olduğuna ve ona karşı mukàbelenin de ancak tamirci manevî atom bombasıyla mümkün olabileceğine kat'î bir delil olarak üniversitenin mebde' ve çekirdeği olan Risale‑i Nurun bu otuz sene içerisinde Avrupa’dan gelen dehşetli dalâlet ve felsefe ve dinsizlik hücumlarına bir sed teşkil etmesidir. O manevî tahribâta karşı Risale‑i Nur tamirci ve manevî bir atom bombası olmuş.
572
Üçüncüsü: Evet, Şark Üniversitesi bir merkez olarak Âlem‑i İslâmı ve tâ bütün Asya’yı alâkadar edecek bir mâhiyet ve ehemmiyette olduğundan altmış milyon değil, altmış milyar da masraf yapılsa elyaktır.
Yeni Ulus Gazetesi muhâlif olduğu için bu mes'eleyi perde ederek yeni iktidarın bazı büyük memurlarından bu mes'eleye çalışanlara bir nev'i irtica süsünü vermek istiyor. Hâlbuki; bu mes'ele en yüksek terakkî ve sulh‑u umumînin medârıdır. Bu müessese, bu hükûmet‑i İslâmiye’ye bazı Şeâir‑i İslâmiyeden Arabî Ezân‑ı Muhammedî ve din dersleri gibi pek çok kuvvet verecek. Belki bu hükûmetin istikbâlinde tarihlerde kemâl‑i takdir ve tahsinle yâd edilmesine en parlak bir vesile olacaktır.
Bu mes'elenin ihyâsıyla hâsıl olan nur ve feyiz, Demokrat Hükûmetin en büyük ve cihan‑değer bir hizmeti olarak ebede kadar misli görülmemiş bir parlaklıkla lemeân edecektir. Ve beyne'l‑milel bir itibarı te'min edecektir.
Üstadımızın hastalığı münâsebetiyle hizmetinde bulunanNur talebeleri
332. Mahkememizin tehiriyle işlerin Ankara Mahkemesi’ne havale edilmesinde çok fayda var
Mahkememizin te'hiriyle işlerin Ankara Mahkemesine havâle edilmesinde çok hayır var. Şimdi hem Isparta Mahkemesi, hem Van’da Molla Hamîd’in ve Diyarbekir’de Mehmed Kaya’nın kitaplarının iâdesi ve Afyon; hepsi Ankara’ya bakıyor. Ankara’da olacak hayırlı bir netice ile inşâallâh her tarafta birden işlerimiz halledilmiş olacak. Hem böyle bir vakitte Nurlardaki hakàik‑ı îmâniyeye, hususan Ankara’da nazarların çevrilmesi lâzımmış. İnşâallâh bu mes'elemizin oraya gönderilmesi mühim bir intibâha vesile olacak.
Kardeşiniz Zübeyr
573
333. Üstadın ziyaretçilere dair bir mektubu
Üstad’ın Ziyaretçilere Dair Bir Mektûbu
Umum dostlarıma, hususan ziyaretçilere dair bir özrümü beyân etmeye mecbur oldum:
Ekser hayatım inzivada geçtiği gibi, otuz‑kırk senedir tarassud ve taarruza ma'rûz kaldığımdan zarûretsiz sohbet etmekten çekinip tevahhuş ediyorum. Hem eskiden beri maddî ve manevî hediyeler bana ağır geliyordu. Hem şimdi ziyaretçiler, dostlar çoğalmış; hem manevî mukàbele lâzım gelmiş. Şimdi maddî bir lokma hediye beni hasta ettiği gibi, manevî bir hediye olan ziyaret etmek, görüşmek, hususan başka yerlerden musâfaha için zahmet edip gelmek ziyareti dahi, ehemmiyetli bir hediye‑i maneviyedir. Ona mukàbele edemiyorum. Hem de ucuz değil. Ma'nen pahalıdır. Ben kendimi o hürmete lâyık görmüyorum. Ma'nen mukàbele de edemiyorum. Onun için şimdilik aynen maddî hediye gibi bir ihsân olarak bana manevî hediye gibi olan sohbetten zarûret olmadan men'edildim. Bazı beni hasta eder. Maddî hediyenin tam mukâbilini vermediğim vakit beni hasta ettiği gibi… Onun için hatırınız kırılmasın, gücenmeyiniz.
Risale‑i Nuru okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zâten benimle görüşmek; âhiret, îmân, Kur'ân hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek mânâsızdır. Âhiret, îmân, Kur'ân için ise, Risale‑i Nur daha bana ihtiyaç bırakmamış. Hususan Tarihçe‑i Hayat’taki mektûblar… Hattâ hizmetimdeki hàs kardeşlerimle de zarûret olmadan görüşemiyorum. Yalnız bazı Risale‑i Nurun fütûhâtına ve neşriyatına ait bazı kimseler için görüşmek istesem, o zaman görüşmek câiz olabilir. Ve bana sıkıntı vermez.
Bu noktayı bilmeyen ziyarete gelenlere haber veriyorum ki; birkaç senedir ceridelerle ilân etmişim ki, benimle görüşmek isteyenleri hususan uzak yerden gelerek görüşmeden gidenleri hususî duâlarıma dâhil ediyorum. Her sabah da duâ ediyorum. Onun için de gücenmesinler…
Said Nursî
574
334. Hem madem Risale‑i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halilullah’ın bir menzilidir. İnşaallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır
Çok muhterem kardeşimiz Sâlih,
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakîki milletvekillerine çok selâm ve duâ eder, sana ve onlara “Bin Bârekallâh” der.
Üstadımız diyor ki:
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki, Urfa tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sâhib olmağa çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Kürdistan’ın bir nev'i merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse, o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, Seyyid Sâlih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havâlinin çok kıymetdâr ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sâhib çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsûs bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zâtlar tarafından istedikleri hâlde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallâh bir kısım daha onlara göndereceğim.
Seyyid Sâlih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallâh Kur'ân ve îmâna tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü'z‑Zehrâ ve Mısır’daki Câmiü'l‑Ezher’in küçük bir nümûnesi hâline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki Medrese‑i İslâmiyenin bir nümûnesini açmağa yol açmalarını Rahmet‑i İlâhiye’den ümîd ediyoruz.
Hem mâdem Risale‑i Nurun mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullâh’ın bir menzilidir. İnşâallâh hıllet‑i İbrahimiye parlayacaktır.
Hem ihtimal‑i kavîdir ki, bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.”
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz‑ı hürmet ederiz.
Risale‑i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed
575
335. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübârektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
336. Bu maddî ve manevî iki dehşetli hastalık içerisinde şefkat hissiyle bütün zîhayatların elemleri hatıra geldi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Âlem‑i İslâmda Leyle‑i Kadir telâkki edilen bu Ramazan‑ı Şerîfin yirmiyedinci gecesinde bir nev'i tesemmüm ile şiddetli bir mide hastalığı içinde sinirlerimi ve vicdân ve kalbimi istilâ eder gibi bir diğer dehşetli hastalık hissettim. Bu maddî ve manevî iki dehşetli hastalık içerisinde şefkat hissi ile bütün zîhayatların elemleri hâtıra geldi. Şahsî hastalığımdan daha ziyâde elîm bir hâlet‑i rûhiyeyi hissettim. Bununla beraber seksen küsûr seneye varan ömrümün sonunda seksen sene manevî bir ibâdeti kazandıran en son Leyle‑i Kadr’e lâyık çalışamayacağım diye sâbık iki dehşetli hastalıktan daha şiddetli hazîn bir me'yûsiyet içinde a'sâba gelen ve nefs‑i emmârenin vazifesini gören bir elîm his beni ezdiği aynı zamanda Âyet‑i Hasbiye’nin bir sırrı imdâdıma yetişti. Bu üç hastalığı izâle edip Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki: Hilâf‑ı me'mûl bir tarzda dayandım. Bu üç hastalığıma da böyle üç merhem sürüldü. Maddî hastalığın – Hastalar Risalesinde isbât edildiği gibi – bir saat hastalık, sâbir ve mütevekkil insanlara, hiç olmazsa on saat ibâdet ve Leyle‑i Kadir’de ise daha ziyâde ibâdet hükmüne geçtiği gibi, benim de bu Leyle‑i Kadir’deki hastalığım, iktidarsızlığımla yapamadığım Leyle‑i Kadir’deki hizmetin yerine geçmesi ile, tam şifâ verici bir merhem oldu. Ve bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden şefkat sırrı ile bana gelen teellüm marazını birden Rahîmiyet‑i İlâhiye’nin tecellîsi ile yani; mahlûkları yaratanın şefkat ve rahîmiyeti ve rahmeti tam kâfî olmasından onların elemlerini, onlar için bir nev'i lezzete veya mükâfâta çevirdiğinden o Rahmet‑i İlâhiye’den daha ileri şefkati sürmek mânâsız ve haksız olduğundan, şefkatten gelen elemi, bir manevî sürûra ve lezzete çevirdi. Yalnız merhem değil, belki şifâ da verdi.
576
Ve en son ömrümde en ziyâde kıymetdâr manevî bir hazineyi kaybetmekteki manevî eleme karşı Nurun hàs şâkirdlerinin herbirisi şirket‑i maneviye sırrı ile umum nâmına dahi duâ ile ve amel‑i sâlih ile çalıştıklarından hem El‑Hüccetü'z-Zehrâ’da, hem Nur Anahtarı’nda izâh edilen; Teşehhüdde ve Fâtiha’da bütün mevcûdât ve zîhayat cemâatinin duâlarına ve tevhiddeki da'vâlarına iştirâk sûretiyle, hususan toprak, hava, su ve nur unsurları birer dil olmasıyla topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri ve sudan mübârekât ve tebrikât ve havadan şükür ve ibâdetin temessülleri ve nur unsurundan maddî ve manevî tayyibâtlar, güzellikler tarzında, teşehhüdde ve Fâtiha’da; kâinâttaki bütün ni'metlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkatın hususan zîhayatların küllî ibâdetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yolda giden bütün ehl‑i hakikate ve ehl‑i îmânın yolundan gidenlere, manevî refâkat etmekle onların duâlarına ve da'vâlarına tasdik sûretinde âmînlerle iştirâk ederek, âmîn demekle hissedar olmanın küllî sırrı o gece imdâdıma geldi. Gayet hasta, zaîf, me'yûs bir hâlde cüz'î bir hizmet edememekteki manevî elîm hastalığıma öyle bir tiryâk oldu ki; ben hakikaten en sağlam hâllerimde ve en genç zamanlarımda, en zevkli ve lezzetli evrâdımda bulamadığım bir manevî sürûru hissettim. Ve hadsiz şükür edip, o dehşetli hastalığıma râzı oldum. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ ف۪ي كُلِّ زَمَانٍ dedim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
577
337. Benimle görüşmek isteyen aziz kardeşlerime beyan ediyorum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımız der: “Benimle Görüşmek İsteyen Azîz Kardeşlerime Beyân Ediyorum Ki:
İnsanlarla görüşmeye zarûret olmadıkça tahammülüm kalmadığından, hem şimdi tesemmümden, za'fiyetten, ihtiyarlıktan ve hasta bulunmuş olmaktan dolayı fazla konuşamıyorum. Buna mukâbil, kat'iyyen size haber veriyorum ki: Risale‑i Nurun herbir kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyâde hem faydalanır, hem hakîki bir sûrette benimle görüşmüş olursunuz. Ben şuna karar vermiştim ki: Allah için benimle görüşmek isteyenleri, görüşmediklerine bedel her sabah okuduklarıma, duâlarıma dâhil ediyorum ve etmekte devam edeceğim.”
Şimdi bir‑iki aydır Üstadımız bir hizmetkârıyla dahi konuşamıyor. Konuştuğu vakit bir harâret başlıyor. Bunun hikmetini bir ihtara binâen söyledi ki:
“Risale‑i Nur bana hiç ihtiyaç bırakmıyor. Konuşmaya lüzum kalmadı. Hem ben âciz şahsımla binler dostlarımdan yirmi‑otuz dostla konuşabilirim. Yirmi adamın hatırı için binler adamın hatırını rencîde etmemek için konuşmaktan men'edildim ihtimali kavîdir. Hususî görüşmediğim için mâzûr görsünler.” Hattâ bayramda musâfaha etmek ve ona bakmaya tahammül edemiyor. (Hâşiye) Onun için hatırları kırılmasın.
578
338. Üstadımız Şarkî Anadolu’da Câmiü'l‑Ezher’e muvâfık Medresetü'z-Zehrâ nâmıyla bir İslâm üniversitesinin kurulması için çalışmıştır
Dört sene evvel Üstadımız hastalığı yüzünden beni Ankara’da Risale‑i Nurun mahkemeleri ile alâkadar işlerini takib için tevkîl ettirdiği zaman, bazı meb'ûslara gönderdiğimiz ilişik mektûbumuzu yeniden sizlere ve muhterem meb'ûsların nazar‑ı irfanlarına takdim ediyoruz.
Buna sebeb, aynı mes'elenin devam etmesidir. Bilhassa son aylarda şark vilâyetlerinde kurulması için teşebbüse geçilen yeni üniversitedir.
Risale‑i Nurun bu otuz senelik zamanda dâhil ve hariçteki fevkalâde intişarıyla her tarafta hüsn‑ü te'siri ve şark vilâyetlerinde ellibeş seneden beri büyük bir dâru'l‑fünûnun kurulmasına çalışması, birbirini takib eden ve birbirini tamamlayan, bu zamanda Âlem‑i İslâmı şiddetli alâkadar eden iki mühim mes'eledir. Bu iki netice‑i azîme; hem bu milleti, hususan şark vilâyetlerini hem dörtyüz milyon İslâm milletlerini, hem sulh‑u umumîye muhtaç Hıristiyanlık dünyasını da alâkadar edip ve te'sirini gösteren medâr‑ı iftihar iki ehemmiyetli hâdisedir. Ve İslâm Dininin ve Kur'ân hakikatlerinin küllî ve umumî iki nâşiri ve ilâncısıdır.
Üstadımız ellibeş seneden beri a'zamî gayretle ve müteaddid vesilelerle Şarkî Anadolu’da Câmiü'l‑Ezher’e muvâfık Medresetü'z‑Zehrâ nâmıyla bir İslâm üniversitesinin kurulması için çalışmış ve bunun kat'î lüzumunu dâima ileri sürmüştür. Reis‑i Cumhûra ve Başvekil’e hitâben onları bu mes'eleden tebrik eden Üstadımızın yazısında denildiği gibi, Şark Dâru'l‑Fünûnu Âlem‑i İslâmın bir nev'i merkezinde olarak beyne'l‑İslâm medâr‑ı iftihar bir makam kazanacaktır. O vilâyetlerde medfûn çok azîz ve mübârek binlerle ulemâ ve ârifîn, şühedâ ve muhakkìkîn ecdâdlarımızın mâzideki pek kıymetli ve kudsî hizmet‑i diniyeleri, manevî, bâkî hasletleri bu dâru'l‑fünûnla dahi tecessüm ederek vazife‑i îmâniyelerini daha geniş bir sahada yapacaklardır.
579
Şark Üniversitesinin bir nev'i programı olmaya lâyık üssü'l‑esâs dersi ise, Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàik‑ı îmâniyesini tefsir eden ve bütün mes'elelerini, fünûn‑u akliye ile ve delâil‑i mantıkıye ve müsbete ile tesbit ettiren ve ma'kulâtla ders veren Risale‑i Nurdur ki; yeni asrın üniversitelerinde ve mekteblerinde okutulmaya şâyândır.
Risale‑i Nur, Şarkî Anadolu’da yer yer kurulmuş ve yüzyıllardan beri o havâlide manevî âb‑ı hayat menba'ları vazifesini görmüş bulunan medreselerinin ve üstadlarının bir talebesi vâsıtasıyla zuhûr etmiştir ki; bu son münevver meyveler ile o muhterem üstadlar, yeniden vazife başına geçip vazife‑i tenviriyelerini ve Hizmet‑i Kur'âniyelerini bu sûretle cihan‑şümûl bir vüs'ate inkılâb ettirmelerini bütün rûhumuzla ümîd ve Rahmet‑i İlâhiye’den temennî ve niyâz ediyoruz. Bu duâmıza zaman ve zeminin şerâit‑i hayatiyesi ve müsâlemet‑i umumiyenin lüzumu da “Âmîn, âmîn” diyor ve diyecektir.
Evet, Şarktaki ilim ve irfan fa'âliyetinin bir semeresi ve netice‑i külliyesi olan Risale‑i Nur, Şark Dâru'l‑Fünûnunun İslâmiyet noktasında bir programı olması hasebiyle İslâmiyete, bu millete ve Âlem‑i İslâma hizmete çalışanları şiddetle alâkadar etmektedir. Ve şimdi Amerika’da ve Avrupa’da Nur Risalelerini istemeleri ve oralarda intişarı bu müddeâmızın fevkalâde ehemmiyetini gösterir.
Mustafa Sungur
580
339. Yazıları beş vecihle iftira ve yalan olduğunu gördüğüm bir gazeteyi bana okudular. Böyle iftiraların hem Isparta’ya hem neşredenlere büyük zararı var
Yazıları beş vecihle iftira ve yalan olduğunu gördüğüm bir gazeteyi bana okudular. Böyle iftiraların hem Isparta’ya, hem neşredenlere büyük zararı var.
Birinci Yalan: Nur Risalelerini okuyanlara mürîd ve tarîkat diye beni tarîkat dersi vermekle ittiham ediyor. Hâlbuki beni tanıyanlar biliyorlar ki: Mahkemelerde de sâbit olduğu gibi; ben tarîkat dersi değil, îmânın, Kur'ânın hakikatlerini ders veriyorum. Dersimi dinleyenlere Nur Talebesi denir. Mesleğimiz tarîkat değil, îmânın hakikatleridir.
İkinci Yalanı: İftira eden gazete başka bir gazeteyi kendine teşrîk etmekle bazı yanlış tâbirler karıştırmasıyla diyor ki: “Eğirdir gençleri Said ve mürîdleriyle mücâdeleye başladılar.”
Kat'iyyen bunun aslı olmadığını bütün Isparta ve Eğirdir gençleri biliyorlar. Hattâ Isparta ve Eğirdir gençleri bunu işittikleri vakit hiddetle protesto ediyorlar. Yalnız Ankara’da bulunan Eğirdirli genç olmayan bir adam, otuz sene evvel benimle görüşmesini az tenkidkârâne yazmış. Buna “Gençler mücâdeleye başladılar.” nâmını vermek ne kadar zâhir bir yalandır. Hâlbuki kim olursa olsun, bütün gençlere karşı dâima kardeş nazarıyla bakıyorum. Bana yâhut talebelerime karşı Isparta ve Eğirdir’de hiçbir gencin mücâdelesini işitmemişim.
Üçüncü İftirası: O iftira eden gazete başka birisinin diliyle diyor ki: “Said ve mürîdleri gizli siyaset çeviriyorlar. Emniyeti bozmak tarzında nizâmâtı değiştirmeye çalışıyorlar.”
Bunun yalan olduğuna yirmisekiz senede beş mahkeme berâet vermesiyle gösteriyor ki: Siyasetle hiçbir alâkam yok. Ve hiçbir emâre bulunmaması bunun ne kadar iftira olduğunu gösteriyor. Hattâ otuzbeş seneden beri siyasetten çekildiğimi bütün dostlarım biliyorlar. Bu hakikat mahkemeler tarafından da sâbit olmuştur.
Dördüncü İftirası: Said Nursî bazı kadınlara “şeytandır” demiş. Bu iftiranın aslı: “Eskiden büyük şehirlerde açık‑saçık, çıplaklık derecesinde hususan yarım çıplak Hıristiyan kızları şeytan kumandasında ahlâk‑ı İslâmiye’ye zarar veriyorlar.”
İşte böyle birkaç tane açık gezenler hakkındaki bir sözü başka sûrete çevirip mutlak kadınlara teşmîl ederek tâbiri çirkinleştirip isti'mâl etmesi, pek çirkin ve zâhir bir iftiradır. “Kadınlarla muhâvere” nâmındaki risalemde, kadınlara büyük bir hürmet ve ehemmiyet ve kıymet verdiğimi hattâ şefkat cihetinde erkeklerden pek ileri olduklarından, Risale‑i Nurun mühim bir esâsı şefkat olduğundan, bu mübârek hemşirelerimi “Muhterem Hemşirelerim” nâmıyla yâdediyorum. Onların samîmiyet ve ihlâslarını ziyâde görüyorum…
581
Beşinci Hakaretkârâne İftirası: Gerilemek ve irtica, yani İslâmiyet ahkâmına, ahlâkına dönmek mânâsıyla “mel'ûn fikir” tâbiri kullanması küre‑i arzı titretecek kâfirâne bir iftira olduğu gibi, yalnız Ispartalılara ve Nur talebelerine değil, belki Âlem‑i İslâma karşı bir ihanettir.
Çok hasta ve çok ihtiyar Said Nursî
340. Üstadımızın köylerde dolaştığına dair çıkarılan uydurma habere karşı bir cevaptır
Üstadımızın köylerde dolaştığına dair çıkarılan uydurma habere karşı bir cevaptır; mûcib‑i merak hiçbir şey yoktur
Üstadımız Said Nursî’nin iki seneden beri misâfir bulunduğu Isparta emniyetine bir ma'ruzâtımızdır.
1. Üstadımız Said Nursî otuz seneden beri bu Anadolu memleketinde gezdiği bütün vilâyet ve kazalarda kendisini zâbıtanın bir misâfiri olarak telâkki etmiş ve zâbıta efrâdı dâima dostâne ve himâyekârâne muâmele göstermiştir. Kur'ânın hakîki ve parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nuru Isparta’da otuz sene evvel te'life başlayan Üstadımız hakàik‑ı îmâniyeye gayet te'sirli bir sûrette hizmet etmekle tamamen âhirete müteveccih olan bu hizmetinin dünyevî bir fâidesi olarak, îmân sebebiyle kalblerde fenâlığa karşı dâimî bir yasakçı bırakmıştır. Onun neticesidir ki, âsâyişin te'minine vesile olmuştur.
Evet, Üstadımız adâlet‑i hakîkiyeyi ifâde eden ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴾yani: “Birisinin hatâsıyla başkası mes'ûl olamaz.” âyet‑i Kur'âniyesi ve “Bir masûmun hakkı yüz şerîr için dahi fedâ edilemez.” gibi düstur‑u Kur'âniye gereğince, yüzde on zâlimler yüzünden doksan masûmlara zarar vermek, hakîki adâlete, evâmir‑i Kur'âniye’ye tamamen zıttır‥ diye her tarafta neşretmiş ve kendisine zulüm yapılmasına karşı millet‑i İslâmiye’nin selâmeti için “Ben, değil dünya hayatımı, belki âhiret hayatımı da fedâ ediyorum.” demiş ve demektedir.
582
Risale‑i Nurun hakàik‑ı îmâniye dersleriyle ve bütün mahkemelerde berâeti netice veren müdafaalarındaki Kur'ânî hakikatlerle, hayat‑ı ictimâiyenin uhrevî ve dünyevî saâdetine rehber olan hakàikı ders veren ve dolayısıyla âsâyişin muhâfazasına ve emniyet‑i umumiyenin te'minine en büyük bir vesile Üstadımız olduğu, hayat‑ı ictimâiyenin saâdetiyle alâkadar hamiyet‑perver zâtların tasdikiyle sâbittir. Otuz seneden beri müteaddid tedkikler ve mahkemelerin berâet kararları vermesiyle ve şimdi de tamamen serbest bulunmasıyla ve eserleri büyük bir vüs'atle her tarafta, Anadolu’da ve Âlem‑i İslâmın merkezlerinde ve garb memleketlerinin bazılarında yayılarak takdir ve tebriklere mazhar olmasıyla en ince esrârına kadar büyük bir dikkat ve ehemmiyetle her hâli tedkik edilen Üstadımızın mûcib‑i mes'ûliyet hiçbir hâli gösterilememiştir.
Bir tarafta komünizm gibi din, ahlâk ve an'ane aleyhinde olup pek müdhiş bir tahribâtla yarı Avrupa’yı, Çin’i istilâ eden, umum dünyaya karşı müfsid, yırtıcı rejim‑i küfrîsine mukâbil, milletler, devletler mâbeyninde tedbir aldıran ve bununla beraber haricî, gizli ifsad komiteleri de bu vatan aleyhinde müdhiş bir herc ü merce çalıştıkları bir zamanda biz otuz senelik pek hàlis ve te'sirli geniş bir hizmeti ibraz ederek ve Üstadımız Said Nursî’nin eserleri olan Risale‑i Nur nüshalarından yüzbinlerinin intişarıyla ve yüzbinleri geçen okuyucularının hüsn‑ü hâlini göstererek ve zâbıtaca Nur talebelerinden âsâyiş aleyhinde bir tekinin gösterilmemesini şâhid tutarak deriz ve kat'iyyen sâbittir ki, Risale‑i Nur o tahribâtçı cereyanı durduran Kur'ânî ve îmânî bir seddir. İnsaflı zâbıta ehli de bu tahakkuk etmiş hakikate şehâdet ediyorlar.
Îmân hizmetinin manevî, uhrevî fâidelerinden kat'‑ı nazar, dünyevî, millete ait mühim bir fâidesini vaktiyle Üstadımız şu sûretle ifâde etmiştir ki, zaman bunun ne kadar doğru olduğunu göstermiştir. O zaman demiş:
“Şimdi bu memleketin, bu vatan ve milletin saâdet‑i hayatiye ve ebediyesi noktasında iki müdhiş cereyan var:
583
Birisi: Şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının bu vatanı manevî istilâsına karşı Kur'ânın hakikatleri ve îmânın nurlarıyla mukàbele etmektir. Çünkü o dinsizlik cereyanı manevî tahribât nev'inden olduğundan karşısında bir manevî mukàbele olmalıdır. Hakàik‑ı Kur'âniyenin lemeâtı olan Risale‑i Nur manevî tamirci bir atom bombası olarak bu dalâlet cereyanına mukàbele edebilir ve etmiştir.
İkincisi: Bin seneden beri İslâmiyetin kahraman bir ordusu ve bayraktarı olan Türk milletine; Âlem‑i İslâmın adâvetini izâle etmek, “Türkler yine eskisi gibi İslâmiyetin kahramanıdırlar” kanâatini verdirmektir. Bu sûretle dörtyüz milyon hakîki kardeşleri bu millete kazandırmakla saâdet‑i hayatiyesine en ehemmiyetli bir hizmeti îfâ eylemektir ki, Risale‑i Nur îmân hakikatlerini bu vatanda neşrederek bu azîm fâideyi fiilen göstermiştir.
Risale‑i Nurun bir talebesi evvelce elinde Nur Risaleleriyle ve oradan çıkardığı mev'izelerle şark hudud bölgesinde Rusların o zamanda o havâlideki propagandalarını durdurmuştu. Bu sûretle bir tek talebe bir ordu kadar vatana, millete ve âsâyişe hizmet etmiştir. Risale‑i Nurun gaye ve maksadı tamamen uhrevî ve rızâ‑yı İlâhî dâiresinde îmâna hizmet etmek olduğundan, netice verdiği sâir dünyevî iyilikler, dolayısıyla hayat‑ı ictimâiyeye ait bir fâidesidir.”
2. Otuz‑kırk seneden beri inzivada tecrid, hastalık ve hapis gibi sebeblerle zarûret olmadıkça insanlarla görüşmeğe tahammülü olmadığı için hariçten gelen dostlarını dâima hatırlarını kırarak onları geri çevirmesi ve akşamdan ertesi gününün sabahına kadar hizmetçileri dahi yanına kabûl etmemesi öyle bir hakikattir ki, bu kadar zâhir ve gözle görünen bu hakikat karşısında başka bir söz söylemeğe lüzum yoktur. Üstadımız Said Nursî’nin eskiden beri bir fıtrî seciyesidir ki, inziva ve insanlarla zarûret olmadıkça görüşmemek bir düstur‑u hayatı olmuştur. Hattâ hayatta kalan tek bir kardeşini dahi yakın bir şehirde iken otuz seneden beri görmediği hâlde görüşmek için yanına çağırmamıştır. Hem hizmetçileri de akşamdan ertesi gün sabaha kadar şiddetli bir zarûret olmadıkça odasına girememektedirler. Şiddetli hastalığı ve görüşmeğe tahammülü olmaması sebebiyle hariçten gelen çok dostlarının hatırlarını incitip görüşmeden geri çeviriyor. Üstadımızla otuz seneden beri alâkadar olup dostâne vaziyet gösteren zâbıtaya âsâyiş noktasında Risale‑i Nurla pek ehemmiyetli hàrika hizmeti sâbit olan Üstadımızın bütün hâli mahkemelerce medâr‑ı tedkik olmakla hiçbir hâli zâbıtaca gizli kalmadığından, bazı gizli din düşmanlarının onun hakkındaki uydurmalarıyla otuz senelik bir müşâhedeye dayanan müsbet kanâati bozmamak, hukuk‑u umumiyeyi te'mine çalışanların vazifeleri iktizasıdır.
584