Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
504

306. Nur Âleminin Bir Anahtarı’nın bir haşiyesi

Nur Âleminin Bir Anahtarının Bir Hâşiyesi
Bu Nur Anahtarı’nın radyo bahsine dair; iki üniversiteli ile, bir gün hareket etmekte olan, hiçbir telle bağlı bulunmayan bir otomobilde bulunan radyo ile, uzakta bir mevlid‑i şerîf dinliyorduk. O iki Nurcu üniversitelilere dedim:
Nurda dahi; hayat, vücûd gibi doğrudan doğruya kudret‑i İlâhiye’nin perdesiz tecellîsi bedâhetle göründüğüne bir delil budur ki: Şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava, manevî az bir nur, yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler, söyler değil; belki binler, milyonlar kelimeleri aynı ânda dinler, söyler ki, binler istasyondaki ayrı ayrı kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz'î, en küllî olur.
Hem o küçücük, parçacık hava, küre‑i hava kadar vazife görür. En küçük, en büyük küre‑i hava kadar büyür.
Eğer cilve‑i Kudret-i Ezeliyeye verilmezse; öyle acîb bir hurâfeli tezâd olur ki; hiçbir hayâle gelmez. Bir şey zıddına inkılâbı muhâl olduğundan; böyle binler derece en cüz'î, zıddı olan en küllî olmak en küçük, en büyük olmak en câmid, câhil, şuûrsuz, âciz; en muktedir, en dirayetli ve irâdetli ve şuûrlu olmak lâzım gelir ki; yüzer tezâd ve muhâller ve hurâfetler içinde, emsâli bulunmaz bir hurâfedir. Demek bilbedâhe Kudret‑i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o cilveyi küre‑i havada umumen temsîl eden bu gelen Hadîs‑i Şerîfin meâli gösteriyor. Şöyle ki:
Bir melâike var. Kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dil var. Herbir dilde, kırkbin tesbihât yapıyor. Altmışdört trilyon tesbihât aynı ânda söylüyor.” Demek küre‑i hava, bu melâike gibidir. Yani; bu melâikenin tesbihâtı adedince her kelime‑i tayyibe, hava sahifesinde yazılıyor.
Küre‑i hava diyor ki: Bu hadîs, benden veya bana nezârete memur melekten haber veriyor. Çünkü: İnsandaki bütün konuşmalar ve sâir bütün hadsiz sesler, karışmaları içinde karıştırılmadan, tam hurûfâtıyla ve söyleyenlerin şîveleriyle, mümtâz sesleriyle söylenmek gösterir ki; küllî bir şuûrla yapılan bu yalnız tek bir zerrenin vazifesi; ne bana, yani küre‑i havaya ve ne de bütün esbâba vermesi hiçbir cihet‑i imkânı yok. Demek her yerde hâzır, nâzır ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihâtalı bir irâde, muhît bir ilim bulunan bir kudret‑i ezeliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şâhidlerinden birisi radyodur.”
505
Onüçüncü Söz’de Hikmet‑i Kur'âniye ile hikmet‑i felsefeyi muvâzene bahsinde denilmiş olan mes'elenin meâli budur ki:
Felsefe‑i insaniye, gayet hàrikulâde mu'cizât‑ı kudret-i İlâhiye’nin mu'cizât‑ı rahmeti üstüne âdiyât perdesi çeker. O âdiyât altındaki vahdâniyet delillerini ve o hàrika ni'metlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten hurûc etmiş hususî bazı cüz'iyâtı görür, ehemmiyet verir.
Meselâ: Hilkat‑i insaniyedeki kudret mu'cizelerini görmüyor, ehemmiyet vermiyor. Fakat, kaideden çıkmış iki başlı, üç ayaklı bir insanı görüp, istiğrab ve velvele‑i hayret ile nazar‑ı dikkati celb eder. Küllî, umumî mu'cizâtı âdet perdesinde saklar. Cüz'î ve kanundan çıkmış ve tâifesinden ayrılmış maddeleri medâr‑ı ibret yapar.
Hem meselâ: Hayvandan, insandan yavruların pek hàrika, pek mu'cizâtlı iâşelerini âdi görüp ehemmiyet vermiyor. Fakat bir vakit Amerika’da bir gazetenin neşrettiği gibi tâifesinden çıkmış, milletinden ayrılmış, denizin dibine girmiş bir böceğin, bir yeşil yaprak rızık olarak ağzına verilmesini gören balıkçılar ağlamışlar; şa'şaa ile ilân etmişler.
Hâlbuki: En cüz'î bir yavruda, memedeki âb‑ı kevser gibi rızkında, onun gibi binler mu'cizât‑ı rahmet ve ihsân var. Felsefe‑i beşeriye görmüyor ki şükür etsin. O Rahmânürrahîm’i tanısın. Şükür ile mukàbele etsin.
506
İşte Hikmet‑i Kur'âniye, o âdiyât perdesini yırtar. O küllî, umumî hàrika mu'cizeleri ve fevkalâde ni'metleri beşere ders verir; Allah’ı tanıttırır. Küllî şükür nâmına ubûdiyete sevk eder.
İşte, felsefe‑i beşeriyenin en acîb, en antika hatâsından birisi de şudur ki: Cüz'‑i ihtiyarîsi ve irâdesi, en zâhir ve küçük fiili olan söylemeğe kâfî gelmiyor; icâd edemiyor. Yalnız havayı harflerin mahrecine sokuyor. Bu cüz'î kesb ile Cenâb‑ı Hak, onun o kesbine binâen o kelimâtı halk eder. Havaya da binler nüsha yazar. Bu kadar, icâddan insanın eli kısa olduğu hâlde bütün esbâb‑ı kâinât âciz kaldıkları bir hàrika küllî mu'cizât‑ı kudrete, beşer icâdı nâmını vermek ne kadar büyük bir hatâ olduğunu zerre kadar şuûru bulunan anlar.
İşte bunun bir misâli, yüz bin hàrikaları tazammun eden bir kanun‑u İlâhî’yi, beşerin istifadesine vesile olmak için bir keşfiyât, yani fiilî duâlarına bir nev'i kabûl hükmünde bir ilhâm‑ı İlâhî ile keşf olan radyo ile, beşer istifadesine vesile olan bîçâre, âciz‑i mutlak bir insana; Hah!‥ Radyoyu filân keşşâf icâd etti ve elektrik kuvvetini buldu. Ve bazı keşşâflar da, beşerin kafasını okumak için bir madde icâd etmeğe çalışıyorlar (!) ‥”
Evet, Cenâb‑ı Hak bu kâinâtı; insana lâzım ve lâyık herşeyi içinde halk etmiş bir misâfirhânedir ziyâfetler nev'inde bazı zaman ve asırlarda gizli kalmış ni'metlerini duâ‑yı fiilî olan telâhuk‑u efkârdan ileri gelen taharriyât neticesinde ellerine ihsân eder. Buna karşı şükür etmek lâzım gelirken, bir küfran‑ı ni'met nev'inden âdi, âciz bir insanın icâdı, hüneri nazarıyla bakıp; sonra o küllî bir şuûr ve ilim ve irâde ve rahmet ve ihsânın neticesi olan o hàrikaları unutturup, yalnız ince bir perdesini gösterip; şuûrsuz tesâdüfe, tabiata ve câmid maddelere havâle edip, ahsen‑i takvîmde olan insaniyetin mâhiyetine zıd bir cehl‑i mutlak kapısını açmaktır. Öyle ise: وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌdüsturuyla, mahlûkata mânâ‑yı harfiyle bakmak elzemdir ki insan, insan olsun.
507
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

307. Zülfikar Mu’cizat‑ı Ahmediye’yi tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Kardeşlerim!
Evvelâ bugünlerde Sûre‑i Ankebût’ta, ﴿مَثَلُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ âyetini okurken birden şiddetli bir vehim geldi ki: En zaîf hâne örümceğin hânesidir. Allah’a şerîk yapanlar farazâ bilseler, yani îmâna gelmeyen Kureyş rüesâları eğer bilseler…” mânâsında olan bu âyetin belâğatına münâsib bir vaziyet görülmedi.
Birden aynı zamanda Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti:
508
Birinci Hâdise: Manevî tevâtür derecesinde bir şöhret ile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekir‑i Sıddık ile küffarın tazyîkinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr‑ı Hirâ’nın kapısında iki nöbetçi gibi iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedâr gibi hàrika bir tarzda kalın bir ile mağara kapısını örtmesidir.
Hattâ rüesâ‑yı Kureyş’ten, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eliyle Gazve‑i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn‑i Halef, mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: Mağaraya girelim.’
O demiş: Nasıl girelim? Burada bir görüyorum ki, Muhammed (A.S.M.) tevellüd etmeden bu yapılmış gibidir.’
Birden bu âyet‑i kerîmenin iki harfinde, yani لَوْ harflerinde bir mu'cize gördüm ki, benim vehmim yerine yüksek bir lem'a‑i i'câz bildim. Şöyle ki:
Sûre‑i Ankebût Mekke’de nâzil olduğu için Kureyş’in îmâna gelmeyen reisleri Peygamber (A.S.M.)’a sû‑i kasd edeceklerini ve o sû‑i kasdın içinde en zaîf ve en küçük bir hayvan olan bir örümcek o reislerin o şiddetli hücumlarına karşı mukàbele edip galebe edecek; yani örümceğin hânesi olan en zaîf bir perde iken o kuvvetli reisleri mağlûb edeceğini göstermekle âyet diyor ki:
En zaîf bir hayvana mağlûb olacaklarını farazâ bilseydiler, bu cinayete ve bu sû‑i kasda teşebbüs etmeyeceklerdi.”
509
İşte ﴿اَلْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ âyetinde bir kelime ile bir mu'cize‑i tarihiye gösterildiği gibi (Hâşiye) Mekke’de nâzil olan bu sûrenin de, bu ﴿لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ âyetinde görülen remz ile Gâr‑ı Hirâ hâdisesinde hàrika bir Hıfz‑ı İlâhiye ve ihbar‑ı gaybî nev'iden bir Mu'cize‑i Nebeviyeye işâret ile bir lem'a‑i i'câz gösterip o sûreye, Ankebût nâmı vermek ve onun ehemmiyetsiz ağına ehemmiyet vermek tam yerinde olup bu âyete gelen şübhe ve evhâmları esâsıyla reddettiğini gördüm. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrettim ki, Kur'ânın sûrelerinde ve âyetlerinde hattâ cümlelerinde ve kelimelerinde de i'câz lem'aları olduğu gibi, harflerinde de vardır bildim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî

308. Nurların parlak fütuhatına bir derece mümanaat fikriyle, gizli dinsizler bir kısım resmî memurları alet ederek keyfî kanunlarla ilişiyorlar

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr, fedâkâr kardeşlerim!
Evvelâ: ﴿وَالْفَجْرِ ❋ وَلَيَالٍ عَشْرٍ senâsına mazhar o gecelerinizi ve bayramınızı rûh u canımla tebrik ederim. Ve şiddetli hastalığımın şifâsına duâlarınızı isterim.
510
Sâniyen: Nurların parlak fütûhâtına bir derece mümânaat fikriyle gizli dinsizler bir kısım resmî memurları âlet ederek keyfî kanunlarla ilişiyorlar. Ve hàs Nurcuların az bir kısmına fütûr vermek için çalışıyorlar. Ezcümle bu mübârek günlerde İstanbul’dan Rehber hakkında dinsizlik damarı ile yazılan (Hâşiye) ehl‑i vukûf raporunu bana gönderdiler. Ben şiddetli ve semli hastalığım için onlara cevab vermesini sizlere havâle ediyorum.
Oniki sene evvel yazılan ve aflar ve berâetler gören ve beş mahkemenin eline geçip ilişilmeyen ve iâde edilen ve onbin adama hususan gençlere zararsız menfaat veren ve zeyilleri ile beraber büyük müdafaâtımda bu vatana büyük fâidesi isbât edilen bu eser hakkında Medresetü'z‑Zehrâ ve şûbeleri o ehl‑i vukûfu susturmak ve kanun nâmına tam kanunsuzluk ettiklerini ve adliyede adâlet hesabına dehşetli zulüm ettiklerini ve Rehber hakkında Dini siyasete âlet etmek var.” demelerine mukâbil o vukûfsuz ehl‑i vukûf, siyaseti ve adlî vazifelerini dinsizliğe âlet etmek istediklerini delillerle göstermek vazifesini o Nurcu kardeşlere havâle ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî

309. “Dinî hissiyatı siyasete alet ediyorum” diye ithamlarına karşı deriz

Ehl‑i Vukûf Raporuna Hafif Bir İ'tirâz Tarzında Hakikat‑i Hâli Beyân Etmektir
Dinî hissiyatı siyasete âlet ediyorum diye ithamlarına karşı deriz:
Bütün hayatımı ve beni tanıyanları işhâd ediyorum ki, değil dini siyasete âlet, belki siyâsî olduğum zamanda dahi, bütün kuvvetimle siyasetleri dine âlet ve tâbi yapmaya çalıştığımı, bütün tarih‑i hayatım ve dostlarım şehâdet ettikleri gibi Hürriyetin başında şerîat isteyenleri astıkları bir zamanda, Hareket Ordusunun dehşetli dîvân‑ı harb-i örfîsinde, aynı günde onbeş adam asıldığı bir zamanda, Dîvân‑ı Harb-i Örfî reisi ve âzâları dediler ki: Sen mürtecisin, şerîat istemişsin.” sözlerine mukâbil demiş:
511
Şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeğe hazırım. Eğer Meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ve hilâf‑ı Şerîat hareket ise, bütün dünya şâhid olsun ki ben mürteciyim.” diyen bir adam, i'dâma beş para ehemmiyet vermeyen ve dünyasını, herşeyini şerîata fedâ eden hiç mümkün müdür ki; dini, şerîatı bir şeye ve bir siyasete âlet yapsın. Buna ihtimal veren Sofestâi olamaz.
Hem bir masûmun hatırı, bu vatanda on zâlim gaddârlara siyaset yolu ile ilişmek büyük bir hatâ bilen, on zâlim cinayetkâr ve kendine işkence edenlere karşı mukàbele etmeyen, hattâ bedduâ da etmeyen bir adam ve âsâyişe ilişmemek hayatına bir düstur yapan bir adamı, dini siyasete ve dolayısıyla âsâyişe dokunur mânâsında ittiham etmek, elbette dehşetli bir garaz ile ittiham eder. Yirmisekiz senede emsâlsiz ihanetler, işkenceler, azâblar verildiği hâlde, mahkemelerin tahkîkatı ile, yüz binler fedâkâr dostları varken, altı vilâyetin ve altı mahkemenin tahkîkatı ile bir vukûât, talebesinde bulunmayan bir adam, âsâyişe ya vatana, siyasete zararı var diyen, elbette yerden göğe kadar haksızdır.
Zannetmesinler ki, ben bu zâlimâne ithamlara karşı kendimi mes'ûliyetten veya mahkûmiyetten kurtarmak içindir. Sizi te'min ediyorum ki; beni tam bilen dostlarım da tasdik ediyorlar ki, bu yirmisekiz senede, ölüm hayattan ziyâde bana fâideli ve kabir on defa bana hapisten ziyâde medâr‑ı rahat ve hapis on defa bu çeşit serbestiyetten daha istirahatime fâideli olduğunu kat'iyyen kanâatim var. Eğer bazı dostlarım mahzûn olmasaydı ben dâimî hapiste kalacaktım.
Eğer şer'an intihar câiz olsaydı elbette Rus’un Başkumandanının ve İstanbul’u işgal eden İ'tilâfçıların Başkumandanlarının, kendini i'dâm etmek vaziyetlerine ve dîvân‑ı riyâsette elli meb'ûsun huzurunda ilk Reis‑i Cumhûrun şiddetli hiddetine karşı tezellüle tenezzül etmeyen bir adam, elbette pek çok defa bir âdi jandarma ve gardiyanın ve âdi bir memurun tahkîrkârâne ihanetleri ve iftiraları ve tâzibleri ve ağır tâcizlerini gören adama, elbette ölüm yüz defa hayattan daha ziyâde ona hoş gelir.
512
Mâdem Rehber’i bahâne edip, böyle hiç hâtıra ve hayâle gelmeyen bir evhâm ile ittiham ediliyorum. Ben ve kardeşlerim Rehber’in hakikati ile, hem îmânımızı, hem ahlâkımızı tehlikeden kurtardığımız için deriz ki:
Rehber onbeş sene evvel te'lif edilmiş, üç defa tab' ile binler nüshası ve el yazısı ile on binler nüshası bu vatanda iştiyak ile okunmak sûretinde intişar ettiği hâlde, yüzbin adam okuyucu hiç kimseden muvâfık, muhâlif, dindar, dinsizden hiçbirisi dememiş Ondan zarar gördük.” veya Vatan ve millete zararı var.” işitmedik. Öyle bir zarar olsaydı, bu ehemmiyetli bir mes'ele olduğu için intişar edecekti. Hâlbuki bundan yüz bine yakın şâhid gösteririz ki, Biz ondan îmânımızı kurtardık, seciye‑i milliyemizi onunla düzelttik, istifade ettik.” diye yüz bin şâhid bu da'vâmıza lüzum olsa göstereceğiz.
Acaba bir adamın on hasenesi olsa, bir küçük yanlışı nazara alınmadığı hâlde; böyle yüz bin hasene ve fâide sâhibi bir eserin vehmî, asılsız bir kusur tevehhümüyle medâr‑ı mes'ûliyet olabilir mi? Hiç, dünyada hayat‑ı ictimâiyeye temâs eden hiçbir kanun böyle bir hâle suç diyebilir mi?
O eseri tedkik eden ulûm‑u İslâmiye ve diniyeye mâlik olmayan ehl‑i vukûfun suç unsuru diye gösterdikleri:
Birincisi: Lâikliğe aykırıdır, dini siyasete âlet ediyor.”
Hâlbuki müellifi otuz beş seneden beri siyaseti terk edip bir gazeteyi okumamış ve şâkirdlerine de Siyasetle meşgul olmayınız.” dâima demesi, bu suç unsurunu tamamıyla keser.
İkincisi: Dinî tedrîsata tarafdâr olmak bir suç gösterilmiş.
Buna karşı deriz: Dünyada buna suç diyen hiçbir ehl‑i îmân bulunmaz. Hususan hapisteki olanlar içindeki bîçârelere tesellî sûretinde ders vermiş. Tedrîsata tarafdârlığını o zaman söylemiş. Bu ise o cümleyi de, bütün bütün mânâsız olduğunu gösterir. Hattâ hapisteki üçyüz adamın az bir zamanda Risale‑i Nurla ıslah olması, cinayetlerden tevbe ederek ve bütün onlar namaz kılmaları, alâkadar memurların nazar‑ı dikkatlerini celbetmiş. O memurların bir kısmı demişler:
513
On beş sene hapiste kalmasının fâidesi kadar, on beş hafta Risale‑i Nur fâide vermiş.” Bunu hapisteki Rehberi yazana söylemişler.
Müellifi de demiş:
Yüz otuz kitaptan ibaret olan Risale‑i Nur ve onun küçük bir parçası olan Rehberi, tamamıyla olmasa da, okuyan adam, elbette onbeş sene hapisteki cezadan, medresede ders okumak kadar istifade eder, ıslah‑ı hâl eder, fenâlıklardan tevbe eder. Acaba böyle bir temennî bir teşvik ve beni hapse sokanlar da tasdik ettikleri hâlde suç olabilir mi?
Üçüncüsü: Tesettür ve terbiye‑i İslâmiye tarafdârıdır.” diye suç göstermiş.
Bu ise hem Eskişehir, hem Denizli, hem Afyon’da, hem Afyon’un mahkemesinin kararnâmesinde de neşredildiği gibi, onbeş sene evvel Eskişehir’de tesettür tarafdârlığım için mahkeme bana ilişmiş. Ben de hem mahkemeye, hem mahkeme‑i temyize bu cevabı vermişim:
Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon Müslümanların kudsî bir düstur‑u hayat-ı ictimâîsi ve üçyüz elli bin tefsirin mânâlarının ittifaklarına iktidâen ve bin üçyüz elli senede geçmiş ecdâdlarımızın i'tikàdlarına ittibâen tesettür hakkındaki bir âyet‑i kerîmeyi tefsir eden bir adamı ittiham eden, elbette zemin yüzünde adâlet varsa, bu ittihamı şiddetle reddeder ve o ittihama göre hüküm verilse nakz ve reddedecek.”
Bu âyet‑i kerîmenin tesettür emri, kadınlara büyük bir merhamet olduğunu ve kadınları sefâletten kurtardığını, Risale‑i Nur kat'î isbât ettiği gibi, Sebilürreşâd’ın 115. sayısındaki Ehl‑i îmân âhiret hemşirelerime ünvânı olan bir makalem isbât eder.
Dördüncüsü: Şahsî nüfûz te'min etmek bir suç unsuru gösterilmiş. Sebebi de Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi nâmına konuşuyorum.” demesi ve kalbe ihtar edildi”, hâtırıma geldi”, kalbime geldi”, Risale‑i Nur hem mekteb, hem medrese, hem tekke fâidesini veriyormuş.” ehl‑i vukûf bu cümleyi medâr‑ı ittiham etmiş.
514
Cevaben deriz: Bir adam kabir kapısında, seksenden geçmiş, kırk seneden beri kendisini inzivaya alıştırmış, yirmisekiz seneden beri tecrid‑i mutlak ve haps ve nefy içinde bütün bütün dünyadan küsmüş, otuzbeş sene gazeteleri okumamış, dinlememiş, mukàbelesiz ömründe hediye kabûl etmemiş, en yakın akrabasından hattâ kardeşinden hiç mukàbelesiz bir şey kabûl etmemiş, hürmetten, teveccüh‑ü nâstan kaçmak için halklarla görüşmemek için zarûret olmadan kendine düstur yapmış. Ve bütün dostların medihlerini kendi şahsına almayarak, ya Nurcuların hey'etine, ya Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsine havâle etmiş. Ve dermiş:
Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım, çekirdek gibi çürüdüm gittim. Risale‑i Nur ise, Kur'ân‑ı Hakîm’in tefsiridir, mânâsıdır.
Hemen herkesin dediği gibi hâtırıma geldi”, yâhut fikrime geldi”, yâhut fikrime ihtar edildi gibi tâbirleri herkes isti'mâl ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: Benim hünerim, benim zekâm değil. Sünûhât kabîlinden demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir sözdür. Eğer vukûfsuz ehl‑i vukûfun verdiği mânâ ilhâm da olsa; hayvanattan tut, melâikelere, insanlara, herkese bir nev'i ilhâma ve sünûhâta mazhar oldukları, ehl‑i fen ve ehl‑i ilim ittifak etmişler. Buna suç diyen, ilim ve fenni inkâr etmek lâzım gelir.
Beşincisi: Müellif, câzibedâr bir fitnenin esiri olmak ihtimali olan bir nesli, Risale‑i Nurdan medet umanlara verdiği cevablarla kurtaracağına kàni'dir.” Ehl‑i vukûf bu cümleyi de medâr‑ı ittiham etmişler. Yüzbin şâhidle isbât edilen ve meydâna gelen zâhir bir hakikati kanâat ettim.” demesini medâr‑ı suç yapmak ne derece mânâsız olduğunu dikkat eden anlar.
Altıncısı: Siyâsiyyûn, ictimâiyyûn, ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın!” demesini bir suç mevzûu göstermişler. Hâlbuki gençleri tehlikelerden kurtarmak için kısa ve rahat bir çareyi keşfettiğini; siyâsiyyûn, ahlâkıyyûn da bunu tervîc etsinler mânâsında demiş: Kulakları çınlasın!” Buna suç diyen insaniyet itibariyle çok suçlu olmak gerektir.
515
Yedincisi: Fitneyi ateşlendiren ve ta'lim eden irtidadkâr bir şahs‑ı manevînin mevcûd olduğunu ve bu manevî şahsın hayâline göründüğünü söylemekte, fakat kim olduğunu bildirmemektedir.” Ehl‑i vukûf medâr‑ı ittiham etmişler. Acaba dünyada insî ve cinnî şeytanlar hiç boş dururlar ? Onların dâima fenâlıkları yapmak ve yaptırmakla meşgul olduklarından, bu vukûfsuz ehl‑i vukûf hiç bilmemişler mi ki, mânâsız ilişiyorlar. Mâdem manevî demiş, mâdem kim olduğunu bildirmemiş, dünyada hiçbir mahkeme böyle manevî bir adama, yani bir şeytana hakaret ettin, diye seni mahkemeye vereceğiz diyen, elbette sözüne zerre mikdar ehemmiyet verilmez, bir hezeyan hükmündedir.
Sekizincisi: Doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risale‑i Nur esâslarına dayandığı müellif tarafından mükerreren ve musırrâne beyân ve iddia edilmekte ve böylece propaganda dinî delillere, telkinlere istinâd ettiğini söylemekle suç unsuru gösterilmektedir.
Bunu bütün Risale‑i Nuru okuyanların tasdikiyle hususan meşhûr Mısır, Şam, Bağdat, Pakistan ve Diyânet Riyâsetinin dâiresinin ulemâsı tasdik ile, Risale‑i Nur doğrudan doğruya hakîki bir tefsir‑i Kur'ânîdir ve Kur'ân’ın malı ve lemeâtıdır.” dedikleri hâlde, bu cümleyi medâr‑ı suç yapanlardan mahkeme‑i kübrâ-yı haşirde bu hatâsının sebebi sorulacak.
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
HastaSaid Nursî
516

310. 1952’de İstanbul’da görülen Gençlik Rehberi mahkemesine, ehl‑i vukufa cevaben verilen itiraznamedir

1952’de İstanbul’da görülen Gençlik Rehberi Mahkemesine Ehl‑i Vukûfa cevaben verilen i'tirâznâmedir
Birinci Ağır Ceza Mahkemesine
Risale‑i Nur eczâlarından Gençlik Rehberinin tab'ı ve intişarı münâsebetiyle müellifi Bediüzzaman Said Nursî’nin mahkemeye verildiğini ve Gençlik Rehberinin mâhiyetini tedkik için bilirkişi nâmıyla hakikatleri tamamen tahrif ederek dinsiz ve İslâmiyet düşmanları mâhiyetinde mütâlaa edip suç mevzûu çıkaran ehl‑i vukûfun raporunu okuduk.
130 parçadan müteşekkil îmân, ilim ve fazilet hazinesi hükmündeki Risale‑i Nur Külliyatından bu Gençlik Rehberi bir cüz'ü olması ve Risale‑i Nurdaki yüksek hakikatlere rûh ve canlarıyla bağlanarak o eserler hazinesini bu milletin maddî‑manevî hayatında bir saâdet rehberi olduğunu isbât edip bildiğimizden, Rehberin aleyhindeki o bilirkişi isnâdlarını red ve ehl‑i vukûfun vukûfsuzluklarını bütün kuvvetimizle yüzlerine çarparak ilân ve isbât ediyoruz ve mahkeme hey'etine arz ediyoruz ki:
Verilen ehl‑i vukûf raporu, vatan ve milletin hayatına, tarihine, an'anesine, mukaddesâtına, kanununa tamamen yabancı, hâlihazır kanunlara iftira eden, hükûmeti tahkîr eden, bin yıllık bu milletin tarihini tezyif ile bütün bir millet ecdâdını tahkîr eden ve bugün bu vatanda yaşayan yirmi milyon kardeşlerimizin maneviyatına taarruz eden bir sû‑i kasdın örneğidir. Mahkeme‑i adâlet bunu nazar‑ı itibara alması gayr‑ı mümkündür.
İşte biz de, bilirkişi ismini alıp bu sû‑i kasd vesikasını imza edenlere soruyoruz:
517
Bu millet hâşâ dinsiz midir? Bu millet yüz yıllar boyunca dinden ve îmândan hâşâ mahrum bir vaziyette en sefîh millet midir? Bu millet ve bu milletin parlak tarihini altınla yaldızlayan bir ecdâd, bütün hayatlarında dünyaya sefâhet ve dalâlet dağıtan küfür yolu üzerinde mi yürümüşler? İstanbul’u feth ile dünya hayatında yeni bir devir açan, şarka‑garba Kur'ânın bayraktarlığı vazifesiyle nur‑u hidayet, ilim ve fazilet saçan, Avrupa’ya hakîki medeniyeti ders veren ve İslâmî medeniyetin ziyâsıyla beşeriyeti aydınlatan ve koskoca bir tarih, onların kahramanlığıyla dolu olan Yıldırımlar, Fâtihler, Selimler ve Süleymanlar ve onların mensûb olduğu bir millet, yazdığının tamamen aksine olarak; maneviyatı sönmüş, dinden haberi yok, İslâmiyeti neşreden başka millet, o kumandanlar başka bir milletin tarihinde, tarih yalan söylüyor. Türkler, İslâmiyetin kahramanı olarak Kur'ânın bayraktarlığını bütün milletler üstünde bir şeref tâcı olarak taşıdıkları yalandır, öyle mi?
Veyâhut bu millet, Hakikat‑i İslâmiyeden aldığı bir ders ile kadınlarını ve kızlarını âdâb‑ı Kur'âniye zînetiyle zînetlendirip kadınlığın haysiyet ve şerefini muhâfaza ederek onların âdi ve kıymetsiz olmalarına mâni olduğu, yalan! Uzun asırlarda İslâm‑Türk kahramanları nâmıyla mâruf olmuş ve ahlâk ve nâmusun, haysiyet ve şerefin kemâline yetişmiş bildiğimiz ve iftihar ettiğimiz ecdâdımız, annelerimiz, bizim iftiharımızın aksine olarak emr‑i Kur'ân’a ittibâ' etmemişler, güzelliğin hakikatini terbiye‑i İslâmiye dâiresinde âdâb‑ı Kur'âniye zînetiyle zînetlenmek değil, vücûdlarını çıplak olarak teşhîr etmekte bilmişler, öyle mi?‥
Ey ehl‑i insaf ve ey tarihiyle, mukaddesâtıyla kahraman ve mübârek ecdâdıyla iftihar eden nesl‑i hazır! Geliniz, görünüz. Tarihinizi ve İslâmiyetinizi tahkîr eden bir sû‑i kasd vesikasını yazan ve imza edenlere; hayatınızın hayatı, rûhunuzun rûhu bildiğiniz İslâmiyetiniz nâmına ve kâinâtı ondört asır ışıklandıran ve kudsî ve İlâhî düsturlarıyla bin seneden beri milyonlar ecdâdınızı nurlandıran ve ebedî saâdete sevk eden Kur'ânınız nâmına ve o düstur‑u Kur'ân’a ittibâ' eden yüzer milyon ecdâdınız nâmına ahlâk‑ı hasene ve nâmus muhâfazası yolunda İslâmî terbiyenin ziyâsıyla nurlanan ve terbiye alan ve kadınlığın hakîki mânâsını ve hakîki güzelliğini yaşayışlarıyla ve giyinişleriyle ve hayatlarıyla gösteren annelerinizin ve ninelerinizin ve hemşirelerinizin nâmına o müfterilere, o tezyif ve tahkîr savuranlara teessüfünüzü, tekdirinizi ve reddinizi bildiriniz.
518
İşte o müfteriler, yaşı sekseni bulmuş, zehirlerden şiddetli hasta, dinî hizmetinden dolayı ömrü hapishânelerde çürütülmüş bir İslâm kahramanınız; şimdi bütün münevverlerin ve çok edîblerin ve terbiyecilerin vatan ve millet‑perverlerin şikâyet ettikleri ahlâksızlığın ve fuhuş tehlikesinden muhâfaza için gençlere iyi ahlâk, yüksek nâmus, îmân ve fazilet dersi veren, vatana‑millete bir uzv‑u nâfi' hâline gelmelerini te'min eden, adâlet ve âsâyiş lehinde en birinci kuvvet olarak memleket ve milletin saâdetine hizmet eden Gençlik Rehberi adlı eserinin müsâderesine ve müellif‑i muhtereminin mahkûmiyetine sebeb olmak için diyorlar:
Bediüzzaman tesettür tarafdârıdır. Kadınların yarı çıplak, açık dolaşmalarına, İslâmiyete karşı muhârebede şeytan kumandasına verilen fırkalar olarak tasvir etmekte; kadınların bugünkü ictimâî hayatta açık bacak ve yarım çıplak giyinmelerini günah saymakta; Bediüzzaman hâlihazır bu açık, yarım çıplak giyinişleri evlenmelere mâni olup fuhşa teşvik edici mâhiyetinde görmektedir. Ve yine Bediüzzaman’a göre, kadını güzelleştiren şey ve kadının hakîki ve dâimî güzelliği ictimâî hayatta yer alan süslenmek, vücûdlarını teşhîr etmek olmayıp, terbiye‑i İslâmiye dâiresinde âdâb‑ı Kur'âniye zînetidir. Bediüzzaman dini tedrîsat tarafdârıdır. Risale‑i Nur adı verdiği dinî tedrîsat sâyesinde mahkûmların onbeş haftada ıslah olacaklarını ki, Denizli ve Afyon hapishâneleri; adliyenin, gardiyan ve müdürlerin şehâdetiyle sâbittir söylemektedir. Bediüzzaman, câzibedâr bir fitneye esir olan gençlerin din hakikatleriyle ve Nur’un îmânî dersleriyle kurtulacaklarına kàni'dir.”
İşte bu fikirleriyle suçludur. Kanunen mahkûm edilmesi lâzımdır diyorlar. İşte bunlar güyâ ehl‑i vukûf nâmında memleket gençliğine adâlet ve hak ve hürriyet derslerini verecek profesörler veya hukuk doçentleridir.
519
İşte ey adâlet‑i hakîkiyenin mümessilleri sıfatıyla hukuk‑u umumiyeyi ve haysiyet‑i milliyeyi muhâfaza eden hâkimler! Gençlik Rehberi’nin îmânî dersleri ve ahlâkî telkinleri, bu ehl‑i vukûf raporundaki gibi bir suç mevzûu olarak kabûl ediliyorsa ve müellifi bu büyük hizmetinden dolayı mes'ûl tutuluyorsa, eğer öyleyse, o zaman yukarıda arzettiğimiz bu millete, bin yıllık tarihine, an'anesine idarî ve örfî kanunlarına, bu milletin ebedî medâr‑ı iftiharı olmuş mukaddes dinine, mukaddes İslâmiyet hakikatlerine, kudsî Kur'ân derslerine ve o kudsî hakikatlere sarılarak İslâmî medeniyeti kemâl‑i şa'şaa ile dünyaya ilân eden bir azîz ecdâda ve onların haysiyetine, hukukuna, maneviyatına savrulan tahkîr ve tezyifleri, indirilen darbeleri ve söylenen iğrenç iftiraları kabûl etmeniz lâzımdır. Bu büyük, manevî cinayetleri hoş görüp kabûl etmekle, ismî ehl‑i vukûfların, suç isnâd ettikleri Gençlik Rehberi suç sayılabilir. Ve ancak o cihetle müellifi mahkûm ve Rehberi neşreden talebeleri muâheze olunabilir. Yoksa adâlet‑i kanun ve hürriyet‑i fikir ve vicdân düsturuyla mahkûmiyeti ve muhâkemesi mümkün değildir. Hürriyet‑i fikir ve hürriyet‑i vicdân düsturunu en geniş mânâsıyla tatbik eden Cumhûriyet idaresinin demokrasi kanunlarıyla asla kàbil‑i te'lif değildir.
Eğer Gençlik Rehberinin intişarıyla dinî terbiyeyi ders veriyor, bu ise lâikliğe aykırıdır.” diye ittiham olunuyorsa, o hâlde lâikliğin mânâsı nedir? Biz de soruyoruz. Lâiklik, İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik, dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihàz edenlerin dine taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyân edenlerin, îmânî dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdâd‑ı mutlak düsturu mudur?
Lâiklik, bir vicdân ve fikir hürriyeti olduğuna göre, dinsizler ve din düşmanları, İslâmiyet aleyhinde her çeşit hücumları, taarruzları yapar, anarşik fikirlerini o hürriyet‑i vicdân ve fikir bahânesiyle neşr eder de; fakat bir İslâm Âlimi o hürriyet‑i fikir düsturuna istinâden bin yıldan beri İslâmiyetin serdarı olmuş bir millet içinde ve o milletin bin yıllık an'anesine, kanunlarına ittibâ' ederek ve yine o milletin saâdeti uğrunda, ahlâk ve nâmusun muhâfazası yolunda dinî bir ders beyân etmesi lâikliğe aykırıdır diye suçlu gösterilir, devletin nizâmlarını dinî inançlara uydurmak istiyor diye mahkûr gösterilir. Biz böyle bir gayr‑ı mümkünün, mümkün olmasına ihtimal vermiyoruz. Adâletin buna müsâade etmeyeceğini şüphesiz biliyoruz.
520
Hakikat‑i hâlde, geçen mahkemelerin berâetler vererek tamamen iâde ettikleri Risale‑i Nurun 130 parçasından bir parçası olan Gençlik Rehberi, vatan ve milletin saâdetinde en birinci vesilelerden birisidir. O eserleri okuyup, onların dersleriyle sefâhet ve dalâletin girdablarından kurtulduklarını mahkemelerde söyleyen yüzler Nur talebeleri ve şimdi bizzat o eserlerle vatan ve millete nâfi' bir uzuv hâline geldiklerini hayatlarıyla ve hizmetleriyle isbât eden binler Türk gençleri bizler, o asılsız isnâdları, o müfterilerin yüzlerine çarpıyoruz.
Hakikaten ne kadar acıdır ki: Âsâyişin te'minine, ahlâkın muhâfazasına vesile olmuş, adliyeye ve zâbıtaya binler faydası bulunmuş bir eser, bugün hakikatin tamamen aksine olarak suçlu gösterilip zararlı tevehhüm edilmek isteniyor. Artık bu kadar bedîhî bir zıddiyet karşısında insaf ve vicdân sâhiblerinin vicdânlarına ve insaflarına havâle edip Üstadımız hakkında o ehl‑i vukûfun; dini siyasete âlet ediyor demelerine mukâbil biz de diyoruz: O ehl‑i vukûf, adliyeyi dinsizliğe âlet ediyor.
Bilirkişi raporunda bir isnâd da, Müellif, Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsi nâmına konuşmaktadır.”, Kalbe ihtar edildi.”, Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen bir mes'ele‑i mühimme gibi, bazı cümleleri ele alarak bununla şahsî nüfûz te'min etmek maksadının müellifte bulunduğudur.
Bu kadar asılsız ve mânâsız bir isnâd karşısında insan, o bilirkişi nâmını alanların bilirkişi mâhiyetinden tamamen uzak olduklarına hükmedip, o cehâletleri ve o vukûfsuzlukları karşısında hayrette kalıyor. Hiç olmazsa, ehl‑i vukûf, hürmeten bu ciheti dikkatle mütâlaa etseydiler, kendileri bu derece cehâlet deresine atılmaktan belki bir derece kurtulurlardı. Bu asılsız isnâda karşı evvelâ: Bütün Risale‑i Nur eserleri ve mektûbları ve Üstadımızın bütün hayatı en kat'î delildir ki: O azîz zât bütün gayretini, bütün hizmetini hak uğrunda ve yalnız hak için yapmış ve yalnız Hakk’ın hatırı için konuşmuş. O sûretâ ehl‑i vukûf, Nur Külliyatından yalnız küçük bir cüz'ünü okumakla ve dinsizlikte taassub göstererek illâ ki bir suç isnâd edebilmek için bu iftirayı savurmuşlar. Hâlbuki: O azîz zât, Risale‑i Nur dersini izâh ederken diyor: En büyük dersimiz; acz, fakr, şefkat ve tefekkürdür.
521
Hakikat‑i hâlde o azîz zât, büyük ve küllî hizmetleriyle, en câniyâne işkencelere sabır ve tahammül ederek, mücâhede‑i maneviyesinde devam edip küfür ve dalâletin bî‑emân hücumlarını, maddiyûn ve tabîiyyûnun küfrî mesleklerini Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàik‑ı îmâniyesinden aldığı Nur hakikatleriyle parçalayarak ve o Nurun 130 risalesinin yüzbinler nüshalarını, îmânî dersleriyle ona minnetdâr kalan yüzbinler müştâk talebeleriyle her tarafa neşreden dinsizliğin, bilhassa komünistliğin bu vatandaki hücumuna mâni olan îmân hakikatlerini en kat'î delil ve bürhânlarla isbât ederek küfür ve dalâletin bâtıl mesleklerini Kur'ânın elmas kılıncı hükmündeki îmân‑ı Billâh ve vahdâniyet‑i İlâhiye hüccetleriyle parça parça eden ve o Nur eserleri şimdi Âlem‑i İslâmın büyük merkezlerinde kemâl‑i takdir ve istihsânla neşredilen ve geçen sene Türkiye’yi ziyarete gelen Pakistanlı bir vekil, kırk‑elli üniversite talebesine:
Kardeşlerim, ben Âlem‑i İslâmda aradığımı Türkiye’de buldum. Bediüzzaman yalnız sizin değil, o bütün Âlem‑i İslâmındır. Ve yakın bir zamanda bütün İslâm Âlemi onu anlayacaktır. Siz bu Nur eserlerine dikkatle bakın. Ben bunu doksan milyon İslâmlar içinde neşredeceğim. Benim Âlem‑i İslâm hakkında pek çok endişelerim ve Üstada pek çok soracaklarım vardı. Bir saat kadar yanında yalnız onu dinlemekle bütün endişelerim zâil olup, bütün suâllerime cevab aldıktan sonra şimdi Pakistan’a Âlem‑i İslâmın mukadderâtı hakkında büyük müjdelerle gidiyorum.
522
Ben Türk ve İslâm tarihini tedkik ettim. Evet çok kahramanlar, çok İslâm fedâileri ve çok vatan‑perverler gelmişler. Hepsi büyük fedâkârlık ve kahramanlıkla millete, vatana hizmet etmişler. Fakat o hizmetlerinin neticesinde lâyık oldukları mükâfât onlara verilmiş. Herbirisi birer mükâfâta mazhar olmuşlar. Fakat bugün Üstad, yirmi küsûr seneden beri bu milletin saâdet‑i dünyeviyesi ve uhreviyesi için ta'rife imkân olmayan zulüm ve işkenceler içerisinde işte bu eserleri te'lif ve neşrederek bu millet içerisinde din aleyhindeki cereyanların intişarına mâni olan Bediüzzaman’ın evinde bugün bir lambası bile yok. İşte o, herşeyi terkederek yalnız ve yalnız dine hizmet için çalışmıştır. Elbette Âlem‑i İslâm yakında böyle bir zâtı eserleriyle tanıyacaktır.” diye Ali Ekber Şah gibi bir İslâm Âlimi ve Mütefekkirinin takdir ve tahsinine mazhar olan ve şimdi Demokrat milletvekillerinden bazıları: Bediüzzaman’ın Nur Risalelerini okuyan, ders alan ve o eserleri neşreden Nur talebeleri bu hizmetleriyle bu memlekette komünistliğin yayılmasına sed oldular. Mâdem hükûmetimiz komünizmin aleyhindedir. Öyle ise, Nurculara o hizmetlerinden dolayı minnetdârdır.” diye milletvekillerince dahi hizmeti takdir edilen ve serâpâ bütün Risale‑i Nur eczâları herbir nüshası, binler kelime ve cümleleriyle o zâtın mâhiyetine, hizmetine, yirmibeş yıllık fa'âliyetine ve neşriyatının küllî faydalarına şehâdet ve işâret ettikleri bir zât Evet, işte o acz ve fakr dersini kendisine meslek edinen ve talebelerine ders veren bir zât; hakikat‑i hâlde yukarıda bir derece arzettiğimiz o küllî hizmetlerinin neticesinde talebelerinin ve bütün ehl‑i îmânın en büyük medh ü senâlarına, hürmet ve muhabbetlerine en lâyık, en elyak ve kabûl etmesi hakkı iken, bil'akis o azîz zât, kendisini ziyarete gelenlere ve Risale‑i Nur eserlerini okuyup o eserleri ilim ve îmân hakikatleri dersinde, asrın bütün ilim ve isbâtları üstünde görerek hayran kalanların en samîmî hürmet ve senâlarından mütemâdiyen kaçınmış ve müteaddid mektûblarında: Ben de sizin bu ders‑i Kur'âniye’de bir ders arkadaşınızım Ben en ziyâde muhtaç ve fakir olduğumdan bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsân edilmiştir Ben makam sâhibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum.” diye kendisine yapılan medihleri ve hürmetleri reddetmiş. Ve gaye‑i hayatını yalnız hakàik‑ı îmâniyenin neşrine hizmet bilmiş. Dünyevî bütün menfaatleri o hizmeti uğrunda fedâ etmiş.
523
Ve işte bütün hayatı bilâ‑istisna bu ferâğate ve bu hakikate şehâdet eden bir zâta, en haksızların dahi yapamayacakları bir isnâdı bu ehl‑i vukûf isimli kimseler yapmışlar. Hattâ Leyle‑i Kadir’de İhtar Edilen Bir Mes'ele‑i Mühimme diye Rehberdeki çok mühim bir hakikate nazar etmeyerek bu ihtar kelimesinden de şahsî nüfûz te'min ettiğine bir delil göstermişler. Hâlbuki, bu ihtar kelimesi o yüksek hakikatlerin ehemmiyetine öyle bir şümûlü var ki, ancak o hakikati okumak lâzımdır. İşte o parça İkinci Harb‑i Umumî’nin sonunda nev'‑i beşerin dehşetli zulümleri ve tahribâtları neticesindeki dehşetli me'yûsiyetleriyle dehşetli vicdân azâblarını ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin uyutucu ve aldatıcı olduğunun umuma görünmesiyle, fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın dehşetli yaralanmasını ve Kur'ânın elmas kılıncı altında gaflet ve dalâletin parçalandığını ve bu sebeble dünya hayatının geçici ve muvakkat olmasından beşeriyet, hayat‑ı bâkiyeyi arayacağını ve ebedî hayatı ve dâimî saâdeti ancak Kur'ânın müjde verdiğini isbât ile pek parlak izâhtan sonra diyor:
Elbette nev'‑i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânı kabûl etmeğe çalışan meşhûr hatîbleri ve Amerika’nın din‑i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi rû‑yi zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mu'cize‑i ekberin yerini tutamaz.”
524
Ey muhterem Hâkimler!
Yalnız son cümlesini nümûne olarak size arz ettiğimiz bu ehemmiyetli fıkranın başında yazılan ihtar kelimesi bir suça mesned olabilir mi? Bu yazı şahsî bir nüfûz te'mini için mi yazılmış? Yoksa nev'‑i beşerin Kur'ân hakikatlerini aramağa başladığını beyân ile istikbâlde Kur'ânın beşeriyete hâkim olacağını haber veriyor ve isbât ediyor? Bu hususu yüksek takdirinize havâle ediyoruz.
Evet Risale‑i Nur müellifi, Kur'ânın dersinden aldığı ve ayn‑ı hakikat olan bu ihtarları beyân etmesi, beyân ve isbât ettiği derslerin ve mevzûların hakkâniyetine bir hüccet içindir. Evet, ayn‑ı hak ve hakikat olduğunu dikkatle bakanlar görebilirler. Ve bir deryâ‑yı îmân ve bir hazine‑i tevhid ve bir ummân‑ı hikmet hâlinde coşan bir hàrikanın, istikbâlin nesillerinde ve milyonlar kalb ve gönüllerde nasıl kemâl‑i şa'şaa ile yaşayacağını ve alkışlanacağını hissedebilirler. Ve Türk milletinin bin yıllık kudsî mefâhir‑i milliyesine mümâsil, yine Türk milletinin dünyaya örnek olmuş kahraman ecdâdının yerinde İslâmiyet hakikatlerine sarılarak, yine Kur'ânın bayraktarlığı vazifesiyle istikbâlin kıt'alarında hâkim‑i manevî olacağını hissedebilirler.
Bu çok yüksek ve çok ehemmiyetli hakikatleri tam anlayabilmek için, Bediüzzaman’ın bundan kırk sene evvel 1327’de Şam’da Câmiü'l‑Emevî’de, içinde yüz ehl‑i ilim bulunan onbin kişilik bir cemâate hitâben îrâd buyurdukları Hutbe‑i Şâmiye eserini okumak lâzımdır. Şimdi o eserin tercümesini yapmak lütfunda bulunan o azîz zât, o zamanda perîşan ve esâret altında bulunan İslâm Âlemine pek azîm müjdelerle medeniyetin seyyiâtı hasenesine gâlib gelmesine mukâbil istikbâlde İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehâsini galebe ederek Şems‑i İslâmiyet’in büyük milletler ve kıt'alar üzerinde hâkim olacağını beyân ve isbât ederek haber veriyor.
525
Mâdem o ehl‑i vukûf ismini alanlar, kalbe ihtar edilen bir mes'ele cümlesinde hakikate nüfûz edemeyerek yanlış mânâ çıkarmışlar. 1327’den 1371 senesinden sonraki Âlem‑i İslâmın mukadderâtına nazar eden Hutbe‑i Şâmiye’deki hakikatler dahi bilirkişilerin yanlış anladıkları veya yanlış mânâ verdikleri bu ihtar kelimesinin hakikatini ve geniş mânâsını çok yüksek bir hakikat hâlinde gösterdiğinden Hutbe‑i Şâmiye eserinin tercümesini mahkemeye arz ediyoruz. Ve yalnız burada eserde isbât edilen mes'elelerin âhirinde zikredilen birkaç cümleyi yazarak takdim ediyoruz:
Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binâen ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem‑i İslâmın saâdet‑i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâmın terakkîsi ve onların uyanması ve intibâhı ile olan Arab’ın saâdetinin fecr‑i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor. Ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ben dünyaya işittirecek bir derecede kanâat‑ı kat'iyyemle derim: İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak ve hâkim, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Öyle ise şimdiki kader‑i İlâhî ve kısmetimize râzı olmalıyız ki: Bize parlak istikbâl, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş.”
Eğer biz ahlâk‑ı İslâmiye’nin ve hakàik‑ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, küre‑i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler.”
Ey bu Câmiü'l‑Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem‑i İslâmın câmi‑i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler! Hâsıl‑ı kelâm, biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik‑ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin tâbileri gibi ruhbanı taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân‑ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.”
526
Evet şimdi olmasa da otuz‑kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini o üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o dokuz mânileri mağlûb edip dağıtmak için taharrî‑i hakikat meyelânını ve insaf ve muhabbet‑i insaniyeyi o dokuz düşman tâifesinin cebhesine göndermiş, inşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek.”
İşte Amerika ve Avrupa tarlaları böyle dâhî muhakkìkleri Mister Karlayl ve Bismark gibi mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim: Avrupa ve Amerika İslâmiyet ile hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmağa başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeğe başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâresi göründü. 71’de fecr‑i sâdıkı başladı veya başlayacak.”
Ey Câmi‑i Emevî’de kardeşlerim! Ve yarım asır sonraki Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvânlarım! Baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki: İstikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve tahrifattan ve hurâfâttan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki: Kur'ân’a tâbi olur, ittifak eder.”
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Risale‑i Nur müellifi aleyhindeki bütün iftiralara ve isnâdlara karşı hukukî en kat'î cevab olarak üç mahkemenin ve üç ehl‑i vukûfların tedkikten sonra eserleri iâde etmeleridir.
Hem Üstadımızın yirmiyedi senelik hayatı ve yüzotuz parça kitabı ve mektûbları, üç mahkeme ve hükûmet memurları tarafından tam tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zâlim, mürted ve münâfıklara karşı mecbur olduğu, hattâ i'dâmı için gizli emir verildiği hâlde, dini siyasete âlet ettiğine dair en ufak bir emâre bulamamaları, dini siyasete âlet etmediğini kat'î isbât ediyor. Hayatını yakından tanıyan biz Nur şâkirdleri ise, bu fevkalâde hâle karşı hayranlık duymakta ve Risale‑i Nur dâiresindeki hakîki ihlâsa bir delil saymaktayız.
527
Bu itibarla onu bazı iftiralarla çürütmek isteyen, vatan ve milletin saâdeti lehindeki hizmetlerinin aleyhindeki gizli, zâlim düşmanlarının plânlarını âdilâne kararınızla mahvedeceğinizi ve müfterilerin yanlış isnâdlarını yüzlerine çarpacağınızı adâlet ve vicdânınızdan bekler, hürmetlerimizi takdim ederiz.
Eskişehir Nur TalebelerindenYaşar, Osman Toprak, Ahmed, Osman, Ceylan, Şükrü, Bayram, Sungur, Hüsnü

311. Bazı gençler kendilerinin hayat‑ı dünyeviye ve uhreviyesini muhafaza için yanıma geldiler. Ben de onlara Lillâh için o Rehber dersini verdim

Hey'et‑i Sıhhiyeye
Onbeş sene evvel Rehber’in başında yazıldığı gibi, bazı gençler kendilerinin hayat‑ı dünyeviye ve uhreviyesini muhâfaza için yanıma geldiler. Ben de onlara Lillâh için o Rehber dersini verdim.
O Risale bir‑iki hâşiye müstesnâ hem Isparta Hükûmeti, hem Denizli Mahkemesinde, hem Ankara’nın Ağır Ceza ve Temyiz Mahkemesinin iki sene ellerinde kalması neticesinde berâet kazanması ve tamamen Risale‑i Nur Külliyatı Rehber de içinde olduğu hâlde iâde edilmesi ve bir nüshası Ankara Emniyet Müdürünün eline geçmesi ile (Rehberin başında yazıldığı gibi) bir tek kelimesine ilişmesi ile âhirinde gelen cümleyi okuyunca hakikati anlaması ve intişarına mâni olmaması hem binlerce nüsha intişar ettiği hâlde hiçbir yerde bir zarar, bir i'tirâz görülmemesi, hattâ Mersin’in Tarsus kazasında birkaç Nur kitaplarını müsâdere ederek Gençlik Rehberi de içinde olduğu hâlde Ankara’ya gönderilip, tedkik ettirildikten sonra, vilâyetin emriyle tamamen serbesttir diye, resmî vesika vermeleri ve İstanbul’da tab' edildiği zamanda kanunen beş‑altı makama gönderildiği ve ellerinde beş‑altı ay kaldığı hâlde ilişmemeleri, Rehber’in ehemmiyetini ve kanunen dahi serbest olduğunu isbât ediyor.
528
Sonra binden fazla gençler Ankara ve sâir vilâyetlerin mekteblerinde ondan vatan, millet, ahlâk cihetinde istifade ettikleri ve hiç kimse zarar görmediği hâlde, birden hiçbir medâr‑ı mes'ûliyet olmayan bir‑iki kelimeye yanlış mânâ vermek, meselâ Gençlik Rehberi nâmını vermekle bir suç mevzûu yapmışlar.
Biri de müellifi tab' etmemiş, kendi bîçâre, hasta yatağında iken, gençler tab' ettikleri hâlde, şahsî nüfûz te'mini için yazılmış diye, suç mevzûu yapıp tab' edene değil de, müellifini ağır cezaya vermek, hem zorla oraya celbetmek, hâlbuki onbeş sene evvel yazılmış ve af kanunu ve mürûr‑u zamanı, hem berâeti görmüş; öyle ise bütün bütün kanunsuz olarak bir garaza binâen müellifine bu kadar musırrâne ilişiyorlar.
Ben de diyorum ki: On vecihle kanunsuz, bu kadar musırrâne, hastalığım zamanında, iktidarım harici beni mahkemeye vermenin sebebi, Rehber’in vatana, millete, âsâyişe pek büyük faydası olduğu için, anarşilik ve dinsizlik hesabına ilişiyorlar diye ihtimal veriyorum.
Şimdi bu kanun nâmına garazkârâne kanunsuzluk hesabına beni cebren, zorla İstanbul’a mahkemeye sevk etmekte, benim çok ihtiyarlık, za'fiyetim ve zehirli şiddetli hastalığım kat'iyyen tıbben, fennen mazeret‑i kat'î olduğu gibi, dört defa o noktadan rapor alıp, onlara gönderdiğimiz hâlde, yine ısrarla beni zorlamakta olduklarından, pek şiddetli rûhuma dokunmuş, daha benim mahkeme ve idare huzurunda konuşmak iktidarım haricindedir. Konuşsam da vatan, millet ve âsâyişe zarar vermek fikriyle çalışan ve beni hilâf‑ı kanun muhâkeme edenlerin yüzüne vurmaya mecbur olacağım. Daha bu kadar zulme tahammül edemeyeceğim. Bu ise ehemmiyetli başka bir nev'i hastalıktır. Hem vatana bu manevî hastalık zarar vermek ihtimali var.
Şimdi Hey'et‑i Sıhhiyeden ricâm: Beni tanıyanlar ve benimle yakından alâkadar olanlar ve hizmet edenler biliyorlar ki, gizli düşmanlarım müteaddid defadır beni zehirliyorlar. Teğaddî edemiyorum. Hattâ hizmetçimle beş dakikadan fazla konuşamıyorum.
Hem başımda şiddetli ve devamlı nezle ve bir gözüm o nezleden ağrıyor ve akıyor. Müzmin kulunç ve şiddetli sancı ile hastayım.
529
Hem yirmisekiz sene gurbette kaldığımdan ve başkalarının muâvenetini kabûl etmediğimden pek zarûrette yaşadığım için zaafiyet fazladır. Hattâ zorla merdivenden çıkıyorum. Zarûret‑i kat'î olmazsa beş dakika konuşamıyorum, yoruluyorum.
Ben sâbık mahkemelerde hem Risale‑i Nur, hem Risale‑i Nur talebeleri için tahammül ediyordum. Ve tam hakikati izhâr etmiyordum. Bir derece zulümlerine tahammül edip haksızlıklarını yüzlerine vurmuyordum. masûmlara, âsâyişe zarar gelmesin diye sabır ve her nev'i zulüm ve işkencelere tahammül ediyordum.
Şimdi ise Risale‑i Nura Âlem‑i İslâm sâhib çıktı. Nur talebeleri de benim müsâmahama ve düşmanlarıma ilişmemekliğime ve zulümlerine sükût etmeme ihtiyaçları kalmadı. Onun için benim damarıma pek şiddetli dokunulduğunda irâde ve ihtiyarım haricinde karşıma çıkan gizli düşmanlarımın bana zararlarına vesile olan, beni cezalandırmağa çalışanlara hakikati çıplak olarak böyle söyleyeceğim. Sükût Şimdi izhâr edilmeyecek.
Mâdem hakikat böyledir, Hey'et‑i sıhhiye benim hem maddî, hem manevî hem sinir, hem kalb, hem nezleli baş hastalıklarım, hem kulunç ve sancı ve mahkemelerde konuşma iktidarsızlığı ve hem mâdem resmen vekillerim oradadırlar, hem tab'edenler de oradadırlar; istinâbe sûreti ile ifâdemin alınması için fennî ve tehlikeli hastalığı var şeklinde rapor verilmesini ricâ ederim.
Emirdağı’nda Said Nursî

312. Bu arîzamı Nur'la alâkadar ve hac refiklerimden Karakoçanlı Hacı Sabri kardeşimle takdim ediyorum

Azîz ve Mübârek, Müşfik Üstadım!
Bu arîzamı Nurla alâkadar ve hac refîklerimdem Karakoçan’lı Hacı Sabri kardeşimle takdim ediyorum.
Evvelâ: Mübârek ellerinizi kemâl‑i ihtiramla takbîl eder, bu âciz ve pür‑taksîr kardeşiniz ve talebenizi müstecâb ve mübârek duânızda dâhil buyurmanızı istirham eylerim.
530
Sâniyen: Hacı Sabri kardeşinizi ve diğer yeni alâkadarları da duâlarınıza dâhil buyurmanızı ricâ ederim.
Sâlisen: Kardeşim Husrev; gerek zât‑ı àlîlerinin, gerekse diğer kardeşlerinin mektûblarını emirlerinize atfen göndermekte devam ettiği için, Lillâhi'l‑Hamd vaziyetten haberdar bulunuyoruz.
Râbian: Gerek Husrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. Urfa’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallâh onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.
Hâmisen: Reis‑i Cumhûrun nutkundan gelen müjdeli istihrâcın tahakkuk etmesini eltâf‑ı İlâhiye’den niyâz ederiz.
Sâdisen: Nurun neşri ve fütûhâtı için Rahîm ve Kerîm Rabbimiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız Lillâhi'l‑Hamd devam ediyor.
Akşamları nurlu cemâatten mürekkeb fakirhânemize gelen cemâate tedrîsat‑ı Nuriyede devam olunuyor.
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: Büyük Doğuculuk siyâsî bir teşekkül müdür?” diye sordum. Evet dedikleri için, Sizin yalnız îmânî ve Kur'ânî mesâildeki müşküllerinizi ve izâhını arzu ettiğiniz noktaları Risale‑i Nurun yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuûrum taalluk etmeden Risale‑i Nur dâiresinde istihdamdan ibarettir. Îmân ve Kur'ân mes'elelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigâl edemem.” meâlinde cevab verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur'ânî hattı öğrenmeye gayret etmelerini ricâ ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizâne yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesâil‑i Nuriyem böyledir.
531
Cenâb‑ı Hakk’a nihâyetsiz hamd ve şükür olsun ki, hesabsız kusurlarımla beraber bu Kur'ânî ve îmânî hizmette istihdama lâyık görmüştür. Elbette mübârek ve müşfik Üstadımın duâları bereketiyle zümre‑i Nuriyenin âciz bir ferdi olmakta devam ve öylece Livâü'l‑Hamd-i Aleyhissalâtü Vesselâm tahtında toplananlardan olurum.
Tekrar tekrar mübârek ellerinizi kemâl‑i ta'zîmle takbîl eyler, alâkadar kardeşlerimin de selâm, duâ ve ihtiramlarını arzederim. Muhîtinizdeki maddeten ve ma'nen yakın bütün arkadaşlara arz ve ihtiram eylerim. Erhamürrâhimîn olan Rabbimizden dâimî niyâzım; azîz, muhterem ve müşfik Üstadımdan ebediyen râzı olsun ve bütün maksadını hâsıl eylesin. Âmîn.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يEl‑hubbu fillâh muhibb‑i muhlisiniz Hulûsi

313. Terbiye‑i maneviyenizin âsârını her vakit bize ihsas eden Rahîm’ime ne kadar şükretsem azdır

Çok Sevgili, Müşfik Üstadım, Efendim Hazretleri,
Evvelâ: Hem mübârek leyâli‑i aşerenizi, hem kudsî bayramınızı rûh u canımla tebrik eder, arz‑ı hürmetlerimle Nur neşreden ellerinizden öper, kusurâtımın affını istirham ederim.
Sâniyen: Bu günahkâr, âdi, âciz, kusurlu, liyâkatsiz, miskin, tenbel talebenizi Risale‑i Nurun hakàik‑ı kudsiye-i îmâniye ve Kur'âniyesine ve sevgili Üstad’ın terbiye‑i maneviye ve maddiyesine mazhar buyuran Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrediyorum. Elhamdülillâhi hâzâ min fadli Rabbî.
532
Sevgili Üstadım!
Terbiye‑i maneviyenizin âsârını her vakit bize ihsâs eden Rabb‑i Rahîm’ime ne kadar şükretsem yine azdır. Tahdîs‑i ni'met olmak üzere şunu da arz etmek isterim ki: Hastalığımdan müştekî değilim. Çünkü Lillâhi'l‑Hamd, nur‑u aynım ve sürûr‑u rûhum ve gıdâ‑yı kalbim olan Risale‑i Nurun hakikatlerini bilfiil ve bittecrübe ders almama sebeb oldu.
Hem hakikaten ömrümün kırkıncı sene‑i devriyesinde, müdhiş bir tarzdaki maddî ve manevî hastalıklarıma herbir ricâsında rûha ve kalbe binler nur‑u tevhidi ve ziyâ‑yı tesellîyi serpen İhtiyarlar Risalesi Hem herbir devâsında bînihâye şifâ‑i manevî bulunan Hastalar Risalesi Hem onbir kelime‑i kudsiye-i tevhidiyenin pek hàrika ve emsâlsiz bir tarzda tılsımlarını keşfeden ve herbir cümlesinden Nur‑u Tevhid fışkıran Yirminci Mektûb Hem hakàik‑ı îmâniyenin en son ve en müşkül ve en derin ve bütün filozofları, hattâ hükemâ‑i İslâmiyeyi dahi hayrette bırakan çok mühim muammâları halleden Yirmidördüncü Mektûb Hem kalbin bütün manevî yaralarına kudsî bir tiryâk olan Onyedinci Söz ve emsâli risaleler pek hàrika bir tarzda imdâdıma yetişti ve tedâviye başladı. Ve bana şöyle bir kanâat‑ı kat'iyye verdi ki: Güyâ Risale‑i Nur, ezcümle mezkûr risaleleri hem ben, hem hastalık münâsebetiyle yanıma gelenler ders alsınlar diye, Rahmet‑i İlâhiye tarafından hastalandırılmışım. Evet: Sanki, sevgili, müşfik Üstadımız İhtiyarlar Risalesi’ni gençlere, Hastalar Risalesi’ni sıhhatte olanlara yazmış.
Sâlisen: Orada bulunan ve sevgili Üstadımızın kıymetdâr hizmetinde bulunan muhterem arkadaşlarımıza, hem birer birer selâm, hem bayramlarını tebrik ederim. Sevgili Üstadımızın ellerinden, kardeşlerimizin gözlerinden öperim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يÇok kusurlu ve hasta talebeniz Mehmed Feyzi
533

314. Gördüğünüz meziyetler benim değil, Risale‑i Nur’undur. O da Kur’ân-ı Hakîm’in bir hakikatinin bir tefsiridir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir zât, uzunca bir mektûb yeni hurûfla bana yazmış, kendisinin kim olduğunu bildirmemiş. Üç noktada şübhe edip bir nev'i i'tirâz gibi yanlış mânâ verdiği için güyâ bizi îkaz ediyor. Meşrebimiz münâkaşa ve münâzara olmadığından ve kusurumuzu hakîki olarak gösterenlerden memnun olduğumuzdan, bu mechûl zâtın mektûbunda üç esâsın hakikatini gösterip yanlışını tashih etmek istedim.
Birinci Esâs: Risale‑i Nurun üstadı ve me'hazi ve Said’in de çok zamandan beri bir virdi olan bazı âyetler, bir Hizb‑i Kur'ânî sûretinde bir kısım talebelerin arzularıyla kaleme alınmış. Sonra da tab'edilmiş. Ve dört‑beş mahkemenin de gösterdiği ehl‑i vukûf ulemâları ve hattâ Diyânet Riyâseti dâiresi ve İstanbul’un fetvâ dâiresindeki tedkik‑i kütüb-ü diniye hey'etinden hiçbir âlim ve ehl‑i vukûf ulemâları i'tirâz etmemişler. Belki takdir edip tahsin etmişler. Çünkü başta sahâbeler ve matbu' Mecmuatü'l‑Ahzâb’da bulunan Hazret‑i Üsâme Radıyallahu Anh Hizb-i Kur'ânîsi ki; herbir günde bir kısmını okumakla taksim edilmiştir; ve aynı kitapta ve Mecmuatü'l‑Ahzâb’ın aynı cildinde İmâm‑ı Gazâlî’nin (R.A.) bir Hizb‑i Kur'ânîsi ve çok ehl‑i velâyetin kendi meşreblerine muvâfık bazı sûreleri ve âyetleri bir hizb‑i mahsûs-u Kur'ânî yaptıkları meydândadır.
On sene evvel şehîden vefât eden Merhum Hâfız Ali gibi Nurun Kahramanlarından benim hususî virdimi ve Risale‑i Nurun üstadları ve menba'ları olan mühim âyetleri cem'etmek istediler. Sonra onlara gönderdim. Onlar da tab' ettirdiler. Çünkü, herkes her vakit bütün Kur'ânı okumağa vakit bulamıyor. Fakat böyle bir Hizb‑i Kur'ânî eline geçse her vakit istifade edebilir fikriyle, hem sevâbları çok ziyâde olan âyetler ve sûreler, içinde yazılmış. Zâten Kur'ân‑ı Hakîm’in bir mu'cizesi şudur ki, ehl‑i hakikatten ve kemâlâttan herbir meslek sâhibi, meşrebine muvâfık, Kur'ân’da bir Kur'ânını, bir hizb‑i mahsûsunu, bir üstadını bulur. Güyâ tek bir Kur'ân’da binler Kur'ân var. Bu mu'cizenin sırrı şudur ki:
534
Kur'ân‑ı Hakîm’in âyetlerinin ve kelâmlarının münâsebetleri yalnız beraber olanlara değil, belki pek çok âyetlere ve kelâmlara ve kelimelere münâsebeti var, bakıyor. İşârâtü'l‑İ'câz tefsir‑i Nuriyede bu sır bir derece gösterilmiş. Demek başka kelâmlara benzemez. Herbir âyet, binler âyetlere bakar birer yüzü ve gözü var.
Bu vaziyet‑i Kur'âniye çok hakàika medârdırlar. Ehl‑i tarîkat ve ehl‑i hakikatin herbir kısmı kendi mesleğine göre o küllî Kur'ân içinde bir mahsûs hizbleri var.
İşte Risale‑i Nurun Hizb‑i Kur'ânîsi de o nev'iden birisidir. Bunu böyle neşretmek için evliyâdan olan merhum Hâfız Ali bunun tab'ını acele etmek istedi. Çünkü, tamam Kur'ânın Risale‑i Nurun keşfiyâtıyla hattında bir nev'i mu'cize‑i tevâfukiye bulunmasından onu tab'edip bastırmak için bu Hizb‑i Kur'ânîyi bir mukaddimesi, bir müjdecisi olarak bastırdılar.
Evet şimdiki, Husrev’in kalemiyle yazılan ve pek hàrika olan ve tevâfuk cihetinde mu'cizâtlı olan Kur'ânımızın onbeş seneden beri tab'ına çalışıyoruz. Ve fakat ekser Nurcular fakirü'l‑hâl olduğundan ve fotoğrafla tab'ı lâzım geldiğinden ve yirmibeş bin banknot masraf lâzım olmasından Hizb‑i Kur'ân’ımız mukaddime olarak daha evvel, bu mu'cizeli Kur'ânımızın bir müjdecisi olarak tab' edildi. İşte bu mu'cizeli Kur'ânımızı, hem Diyânet Riyâseti tedkik etmiş, çok beğenmiş; hem İstanbul’daki fetvâ dâiresindeki tedkik‑i mesâhif ulemâsı gayet güzel görmüş. Gayet güzelce tedkik edip musahhah olarak bize iâde etmiş. İnşâallâh yakında bu Kur'ânımız basılarak, bir hediye‑i Nuriye olarak Âlem‑i İslâma neşredilecektir.
535
O kendini bildirmeyen zâtın şübhe ettiği:
İkinci Mes'ele: Pek çok Nurcuların haddimden yüz derece ziyâde hüsn‑ü zanlarıyla benden zannettiği medâr‑ı iftihar sıfatları yüz defa onların hatırlarını kırıp reddetmişim. Fakat yirmisekiz sene siyasetçiler Risale‑i Nurun sırf îmânî ve uhrevî mesleğini şimdiki medenîleşmek fikirlerine müsâid görmediklerinden yirmisekiz senedir hapislerle, mahkemelerle, tarassudlarla, asılsız isnâdlarla Nurcuları ürkütmekle ve beni çürütmek cihetiyle Risale‑i Nuru neşrettirmemek için emsâlsiz bir vaziyete düşmüştüm. Yarım ümmî ve ittiham altında ve Nur şâkirdlerini bütün bütün kaçırmamak için bana karşı medhi, şahsımdan reddedip medhiniz Nurlara ait olabilir. Ve gördüğünüz meziyetler benim değil Risale‑i Nurundur. O da Kur'ân‑ı Hakîm’in bir hakikatinin bir tefsiridir. Ve her asırda dine ve îmâna tam hizmet eden müceddidler geldikleri gibi, bu acîb ve komitecilik ve şahs‑ı manevî-i dalâletin tecâvüzü zamanında bir şahs‑ı manevî, müceddid olmak lâzım gelir. Eski zamana benzemez. Şahıs ne kadar da hàrika olsa, şahs‑ı manevîye karşı mağlûb olmak kàbildir. Risale‑i Nurun o cihette bir nev'i müceddid olması kaviyen muhtemel olduğundan o sıfatlar, hâşâ, benim haddim değil, belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risale‑i Nura bir nev'i çekirdek olabilir. Kur'ânın feyziyle, Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânıyla o çekirdekten Risale‑i Nurun meyvedâr, kıymetdâr bir ağaç hükmüne icâd‑ı İlâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim; çürüdüm, gittim. Bütün kıymet Kur'ân‑ı Hakîm’in mânâsı ve hakikatli tefsiri olan Risale‑i Nura aittir.
Kendini bildirmeyen zâtın:
536
Üçüncü Şübhesi: Büyük Cihad’ın ve Sebilürreşâd’ın neşrettiği gibi ben ilân etmişim ki; dine, îmâna hizmeti ve Risale‑i Nuru; değil dünya siyasetine, belki kemâlât‑ı maneviyeye ve makàmât‑ı àliyeye âlet edemediğim gibi herkesin hoş gördüğü saâdet‑i uhreviye ve Cehennem’den kurtulmaya vesile etmemek ve yalnız emr‑i İlâhî ve rızâ‑yı İlâhîden başka hiçbir şeye âlet etmemek bu zamanda Nurun hakîki kuvveti olan sırr‑ı ihlâs-ı hakîkiyi muhâfaza etmeye beni mecbur etmiş ki: Sıddık‑ı Ekberin (R.A.) dediği olan: Mü'minler Cehennem’e gitmemek için Allah’tan isterim, benim vücûdum Cehennem’de büyüsün ki, onların yerine azâb çeksin.” diye söylediği kudsî fedâkârlığının bir zerresini ben de kendime kazandırmak için, îmân ile Cehennem’den birkaç adamın kurtulmaları için Cehennem’e girmeyi kabûl ederim demişim. Zâten ibâdet, Cennet’e girmek ve Cehennem’den kurtulmak için kılınmaz; bozulur. Belki rızâ‑yı İlâhî ve emr‑i Rabbânî için yapılır.
Yine Hizb‑i Kur'ân’ımızın bahsine döneriz:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın büyük bir kumandanı olan Hazret‑i Üsâme Radıyallahu Anh; bir gün hamde ait, bir gün istiğfara ait âyetler, bir gün tesbihe ait, bir gün tevekküle, bir gün de selâm lafzına, bir gün de tevhid ve Lâ ilâhe illâ Hûya ait, bir gün de Rab kelimesine ait bütün Kur'ân’dan müteferrik sûrelerden bir Hizb‑i Kur'ânî çıkarmış, kendine bir vird eylemiş. Demek böyle hizblere izn‑i Peygamberî (Aleyhissalâtü Vesselâm) var.
Hem bizim Hizb‑i Kur'ân’ımız îmân hakikatlerine dair âyetleri, hususan sûreler başlarındaki âyetleri cem'ettiğinden başlarında ﴿ yazılmış. Bu hizb, tamam Kur'ânı okumağa büyük bir şevk verir. Noksaniyet vermez. Hem yirmi günde okunacak arzu edilen bazı îmânî âyetler bir‑iki günde bu Hizb’de okunduğundan, bir zaman bütün sûrelerin başında bir kısım âyetleriyle beraber, Risale‑i Nurun esâsları olan bazı âyât‑ı îmâniyeyi kendime vird eylemiştim. Sonra bir hizb sûretine girdi.
537
O mechûl zât, izzet‑i ilmiyeyi fir'avuncuklara karşı muhâfazamı bir enâniyet tevehhüm etmiş. Nur talebelerinin hakkımda hüsn‑ü zanlarını bütün bütün kırmadığımı bir benlik tahayyül etmiş. Ve îmân hakikatlerine dair beyânâtıma talebelerin tam i'timâd ve kanâatlerini te'min etmek fikriyle ehl‑i velâyetin ve bazı âyâtın kat'î kanâat ettiğim bine yakın emârât ve işâretlerinin izhârına mecbur olduğum için bir kısmını hàs kardeşlerime beyân etmemi bir nev'i hodfürûşluk zannetmiş.
Evet; bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri fir'avunlaşmış derecede ve îmâna ve Risale‑i Nura hücumları zamanında onlara karşı tedâfü' vaziyetimizde tevâzu' ve mahviyet göstermek büyük bir cinayet ve hıyânettir. Ve o tevâzu', tezellül hükmünde bir ahlâk‑ı rezîle olur. Onlara karşı izzet‑i diniyeyi ve şerâfet‑i ilmiyeyi muhâfaza etmek için kahramancasına bir sebat, bir kuvve‑i maneviyeyi göstermek, acaba hiçbir vecihle hodfürûşluk olur mu? Hiçbir şöhret‑perestlik ve enâniyet olur mu ki, o zât öyle tevehhüm etmiş.
Hem Risale‑i Nura muhtaç ve îmânını kuvvetlendirmek ve kurtarmak için Nurları arayanlara karşı ki, onda üçü veya dördü şahsıma bakmayıp Nurdaki kat'î hüccetlerle iktifâ ettiği gibi, beş‑altı tane, hüccetlerin kıymetini bilmediği için benim şahsıma bakar. Acaba bizi kandırdı , yoksa hakikat söylüyor?” diye şahsıma karşı hüsn‑ü zanlarını kırmamağa mecbur olduğumdan, şahsımın gizli fenâlıklarına perde çekmek bir enâniyet olur mu?
﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ي
âyet‑i kerîmesinin sırrıyla nefs‑i emmâreme i'timâd edemem. Nefis kusursuz olmaz. Fakat şimdi bu zamanda ejderhalar, ifritler hükmünde dinsizlik komitelerinin hücumları ve tahribâtları zamanında müdafaamda, bende görünen o sinek kanadı kadar kusurları görmek, o hücum edenlere bir yardım hükmüne geçmektir. Ve on aded muhtaçlardan beş‑altı bîçâreyi Nurun ilâçlarından mahrum etmektir. Bu nokta için ben kendi kuvvetime, meziyetime hiç i'timâd etmeyerek, yalnız hakikat‑i Kur'âniye ve onun tefsiri olan hakàik‑ı îmâniyedeki kuvvete istinâden dünyaya ilân ediyorum ki: Bütün dinsizler toplansalar, ben onlara karşı çekinmeyerek meydân okuyorum. Ve başımı eğmiyorum. Ve izzet‑i ilmiyeyi kırmıyorum. Eğer bu bir benlik ise, o hiçbir cihetle bana ait değil ve benlik olamaz. Salâbet‑i îmâniye olur.
538
Zâten ben nasıl tabiatı, icâd itibariyle inkâr ediyorum. Ve Risale‑i Nur bunu kat'î isbât etmiş. Öyle de; beşeri gurura, enâniyete, fir'avunluğa sevkeden iktidarı da tabiat gibi inkâr ediyorum. Yalnız beşerin duâsı, bir fiilî duâ nev'inde samîmî bir ihtiyaç ile cüz'î kesbi, bir makbûl duâ hükmüne geçer. Onu da Cenâb‑ı Hak kabûl eder. Keşfiyât nâmındaki beşere lâzım olan hàrikaları ihsân eder diye kat'î delillerle ilm‑i usûli'd-dinin ulemâsı, kader ve cüz'‑i ihtiyarî bahsinde isbât ettikleri gibi ben de aynelyakìn derecesinde kat'î kanâatle feyz‑i Kur'ânî ile Risale‑i Nurun hüccetleriyle evvelâ kendi nefsimde, sonra herkesteki benlik ve iktidarın icâd ve ihsân ve tevfik‑i İlâhînin yalnız bir perdesi olduklarını kat'î bildiğim için nurlara ve kardeşlerime ilân etmişim ki: Ben bir çekirdektim. Çürüdüm. Acz ve ihtiyaç ve samîmî istemek ve fiilî duâ etmek neticesinde Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, Risale‑i Nuru o çekirdekten halkedip ihsân etmiş. Nurun mektûbatındaki bütün medâr‑ı medih fıkralar o nurânî ağaca aittir. Benim hissem, kat'iyyen hiçbir cihette fahir olamaz; belki, yalnız ve yalnız şükürdür. Öyle ise kâinât adedince Eşşükrülillâh ‑ Elhamdülillâh
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî