304. Medresetüzzehra erkânlarının arzularıyla verilen bir dersin bir hülâsasını sizlere de söylemeyi münasip gördük
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Mübârek Kardeşlerim;
Evvelâ: Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarının arzularıyla verilen bir dersin bir hülâsasını sizlere de söylemeği münâsib gördük. O dersin mevzûu da: Umum kâinât mevcûdâtı hesabına Mi'râc Gecesinde, Fahr‑i Kâinât ve netice‑i hilkat-i âlem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, huzur‑u İlâhî’de nev'‑i beşerin, belki umum zîhayat, belki umum mahlûkat nâmına selâm yerinde:
493
اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ demesi; ve içinde bir küllî mânâ bulunduğundan bütün ümmet her gün çok defa namazlarında zikretmesi ile; ve ehl‑i îmân içinde, herbir mertebe sâhibinin bir hissesi, içinde bulunduğu; ve bundan evvel Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde, radyo vâsıtasıyla hava unsurunun hàrika mu'cizât‑ı kudreti göstermesi cihetinde kalbe ihtar edildi ki:
“Bir ehl‑i îmân, ebedî bir saâdette, dünya kadar bir mülk‑ü bâkîyi netice verecek bu kısacık ömr‑ü dünyevîde ettiği ibâdette bir küllî ibâdet‥ âdeta kendi hususî dünyasıyla beraber ibâdet etmiş gibi kendi hususî dünyası kadar bir mükâfât alacağı İşârât‑ı Kur'âniye’den anlaşılır.” diye; Hüccetü'z‑Zehrâ’nın ikinci makamında, İlm‑i İlâhî mebhasında اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ ilâ âhire’nin küllî mânâları rûhuma gelip, öylece teşehhüdde: اَلتَّحِيَّاتُ derken, birden hayâlime hususî dünyamın dört unsuru olan “toprak, su, hava, nur” unsurları dört küllî dil oldular. Herbir dil, milyarlar hattâ trilyonlar, katrilyonlar adedince
اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ
kelimelerini lisân‑ı hâl ile söylüyorlar; hayâlen gördüm.
Bu unsurlardan “toprak” unsuru bir dil olarak bütün zîhayatların herbiri bir kelime‑i zîhayat olup اَلتَّحِيَّاتُ derler. Çünkü herbir avuç toprak ekser nebâtâta saksılık edebilir ve menşe' olabilir bir vaziyettedir. O hâlde herbir avuç toprakta, ya bütün beşerin meydâna getirdikleri bütün fabrikaların adedince manevî, küçücük mikyâsta fabrikalar – herbir avuç toprakta – bulunacak. Bu ise hadsiz derecede imkânsız… Veyâhut, bir Kadîr‑i Mutlak’ın hadsiz kudreti, nihâyetsiz ilmi ve irâdesiyle olacak. Demek toprak unsuru, bütün eczâsı ile ve zerrâtı ile bu mazhariyet için hadsiz اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ der. Yani: “Ezelden ebede kadar bütün zîhayatların hayat hediyeleri Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a hàstır.”
494
Sonra herkesin hususî dünyasındaki gibi, benim de hususî dünyamın ikinci unsuru olan “su” unsuru dahi, küllî bir lisân olarak bütün zerrâtı ile, hususan zîhayatların menşe'lerine ve yaşamalarına hizmetleri noktalarında, trilyonlar, katrilyonlar adedince اَلْمُبَارَكَاتُ kelime‑i mübârekesini lisân‑ı hâl ile kâinâtta neşrediyor. Çünkü, suyun katrelerinin gördüğü vazifeler, hususan nutfelerin ve çekirdeklerin ve tohumların intibâhında ve uyanıp vazife‑i fıtriyelerine mazhar olmakta ve gayet acîb ve güzel ve hàrika o küçücük mahlûkların ve yavruların büyük ve gayet intizamlı ve mükemmel vazifelere mazhariyetlerini bütün zîşuûra tebrik ile “Bârekallâh!” dediren ve hadsiz “Bârekallâh, Mâşâallâh!” dedirmeğe vesile olmağa lâyık olan o mübâreklerin o vaziyetleri, o su unsurunun herbir zerresinin binler Eflâtun kadar ilmi ve binler Hakîm‑i Lokman kadar hikmeti ve irâdesi bulunmak lâzımdır. Bu ise, suyun zerrâtı adedince muhâldir. Öyle ise bir Kadîr‑i Zülcelâl’in ve bir Rahmân‑ı Rahîm’in hadsiz kudret ve rahmet ve hikmet ve irâdesiyle o mübâreklerin, o hadsiz mu'cizâta mazhariyetleri cihetinde bütün o mübârekler adedince اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ kelimesini külliyetiyle söylediklerinden, bütün mahlûkat nâmına, Mi'râc Gecesinde, netice‑i hilkat-i âlem olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm: اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ demiş. Yani: “Bütün bu medâr‑ı tebrik ve Mâşâallâh ve Bârekallâh dediren bütün hâletler ve san'atlar Zât‑ı Zülcelâl’in kudretine mahsûs olduğundan, bütün o hadsiz اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ ’leri Cenâb‑ı Hakk’a huzuru ile hediye ediyor.”
495
Sonra, herkesin hususî dünyasındaki “hava” unsuru dahi bir hüve kadar, herbir avuç havadaki herbir zerre, mazhar oldukları santrallık, âhize ve nâkilelik vazifeleri içinde bütün duâları ve salavâtları ve ricâları ve ibâdetleri ifâde eden اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ cümlesini lisân‑ı hâlleriyle dedikleri için; hava unsuru küllî bir lisân olarak o hadsiz kelimâtlarını katrilyonlar belki kentrilyonlar adedince söyleyerek Sâni'lerine, Hàlıklarına takdim ettiklerinden onların nâmlarına o küllî mânâ ile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Cenâb‑ı Hakk’a اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ diye takdim etmiştir. Yani: “Bütün duâlar ve ihtiyaçtan gelen ricâlar ve ni'metten çıkan şükürler ve ibâdetler ve namazlar, Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûstur.”
Çünkü Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde denildiği gibi: Ya, hüve kadar bir avuç havanın herbir zerresi, umum dilleri bilecek ve söyleyenlerin yerlerini görecek ve yakın uzak herşeyi işitecek ve her şîveyi ve her harfin tarzını tam bilecek ve çok işleri beraber, şaşırmadan görecek bir kudret‑i mutlaka ve irâde‑i tâmmeye mâlik olacak. Bu ise hava zerreleri adedince muhâl olmasından, elbette ve elbette şüphesiz ve kat'î bir zarûretle o zerrelerin herbiri, Sâni'‑i Hakîm’i bütün sıfâtıyla gösterip şehâdet eder. Âdeta küçük bir mikyâsta âlemin büyük şehâdeti kadar şehâdetleri vardır.
496
Demek zerrât‑ı havâiye adedince salavâtları ifâde eden – Mi'râc‑ı Ahmedî’de Aleyhissalâtü Vesselâm – اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ denilmiştir.
Sonra اَلطَّيِّبَاتُ kelime‑i tayyibe söylendiği vakit, birden “nâr” ile “nur” unsuru yani, harâretli ve harâretsiz maddî ve manevî nur unsuru bir küllî dil olarak hadsiz ve nihâyetsiz bir sûrette lisân‑ı hâl ile hadsiz diller ile اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ diyor. Yani: “Bütün güzel sözler, güzel mânâlar, hàrika güzel cemâller ve bütün kâinâtın yüzünde cemâlleri görünen ezelî Esmâ‑i Hüsnâ’nın cilveleri ve başta enbiyâlar, evliyâlar, asfiyâlar olarak bütün ehl‑i îmânın îmânları ile kâinâtın ve mahlûkatın görünen güzellikleri ve ehl‑i îmânın îmânlarından neş'et eden güzel sözler, hamdler, şükürler, tevhidler, tehliller, tesbihler, tekbirler ﴿اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ﴾ sırrı ile Arş‑ı A'zam tarafına giden o kelimât‑ı tayyibeleri ve dünyanın üç aded yüzünden gayet güzel olan esmâ‑i İlâhiye’ye âyinelik eden birinci yüzündeki hadsiz güzellikler, tayyibeler; ve dünyanın âhiret tarlası olan ikinci yüzündeki hadsiz hasenâtlar, hayırlar ve manevî meyveler ve güzellikler, tamamıyla ezel‑ebed sultanı Kadîr‑i Zülcelâl’e mahsûstur.” diye, nâr ve nur unsurunun bu küllî dili ile bu küllî ubûdiyeti, Ma'bûd‑u Zülcelâl’e takdim etmek mânâsında olarak, Fahr‑i Kâinât Aleyhissalâtü Vesselâm, umum mahlûkat hesabına اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ demiş. Çünkü maddî ve manevî nur unsuru, mazhar oldukları vazifelerinin umumu hem beraber, hem ayrı ayrı, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a işâret ve şehâdet ettikleri milyarlar nümûneleri var.
497
Evet, nur ve nâr unsuru; toprak, hava ve mâ unsurları gibi gayet kat'î ve bedîhî ve zarûrî bir sûrette o nümûnelerle gösteriyor ki: Bütün esbâb yalnız bir perdedir. Bütün icâdlar ve te'sirler, Zât‑ı Kadîr-i Zülcelâl’indir. Çünkü, nur, aynen vücûd ve hayat gibi, kudret‑i İlâhiye’nin perdesiz, bizzat mübâşeretine lâyık olmasından, esbâb‑ı zâhirî hiçbir cihette perde olmadığından, vâhidiyet içinde ehadiyeti gösterir. Gayet cüz'î ve küçük bir vazifede, küllî ve geniş bir delil‑i ehadiyete işâret eder ki; Hüve Nüktesi, hâşiyeleriyle bunu gayet kısaca isbât ediyor. İşte milyarlar nümûnelerinden iki küçük nümûnesinden:
Birisi: Manevî nurun – ilim sûretinde – beşerin kafasında cilvesinin bir cüz'îsi; tırnak kadar kuvve‑i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimâtı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hâfızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrîk eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve sûretleri ve savtları o tırnak kadar kuvve‑i hâfızanın sahifesinde istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütübhâne kadar bütün mahfûzâtının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcûd ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.
İşte bu tırnak kadar kuvve‑i hâfızanın, bahr‑i ummân gibi bir vüs'ati ve güneş gibi bir ihâtalı nuru ve bir ziyâ‑yı manevîsi ve zemin yüzü kadar geniş sahifeleri olmazsa bu hâl olamaz. Bu ise yüzbinler derece muhâl muhâl içinde ve imkânsız olduğundan; elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hâfıza; levh‑i mahfûz, bir sahife‑i kader ve kudreti olan Alîm‑i Mutlak’ın, ilim ve hikmet ve kudreti ile, o levh‑i mahfûz’un bir nümûnesini beşerin kafasında halk eylemesine kudsî bir şehâdet eder.
İkinci Cüz'î ve Küçücük Bir Nümûnesi: Elektriktir. Bir adam, elektrik lambasının acîb vaziyetini tedkik etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki ve demir ve ip tellerdeki zerreler ve maddeler câmid, şuûrsuz, hareketsiz oldukları hâlde‥ yalnız gayet cüz'î bir temâs neticesinde, on kilometre yeri dolduran karanlık derhâl gider; ve yerini yarım sâniyede dolduran bir nur vücûda gelir. Bu gözle görünen karanlığın birden kaybolması ve yine gözle görünen o zulmet kadar nurun vücûda gelmesi elbette bir hayâl değil.
498
Ya o temâs eden câmid, şuûrsuz zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nuru kendilerinde taşımakla beraber; birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı süpürüp, temizleyip nurları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler, maddiyûnlar toplansalar; bunu bir Sofestâiye de kabûl ettiremezler. (Hâşiye)
Veyâhut bütün kâinâta hükmü geçen ve bütün nurlar, O’nun “Nur” isminden feyz alan ve “Nuru'n‑Nur” ve “Hàlıku'n‑Nur” ve “Müdebbiru'n‑Nur” olan Kadîr‑i Zülcelâl’in ve Allâmü'l‑Guyûb’un ve Alîm‑i Mutlak’ın kudreti ile ve hikmeti ile olacak. İşte bu iki nümûneye kıyâsen hadsiz nümûneler var.
İşte اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ bütün kâinâttaki nurları, güzellikleri, tayyibeleri ve kelimât‑ı tayyibeleri ve hayırları ve kemâlâtları Zât‑ı Zülcelâl’e; nur unsuru diliyle kâinât takdim ettiği gibi, netice‑i hilkat-i kâinât ve sebeb‑i hilkat-i âlem olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi – nâmlarına – meb'ûs olduğu kâinâttaki bütün mevcûdât hesabına, Mi'râc Gecesinde o küllî mânâ ile اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ demiş.
499
Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm biadedi zerrâti'l‑enâm) bu dört kelimât‑ı cemîleyi selâm yerinde söyledikten sonra – Risale‑i Nurda izâh edildiği gibi – Cenâb‑ı Hak اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّdemesiyle, bütün ümmeti öyle diyeceklerine işâret ve manevî emir ve fermân ve kabûl hükmünde mukàbele etmiş. Birden Peygamber اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِح۪ينَdemekle, o kudsî selâmı hem kendine, hem ümmetine, hem bütün kendinden evvelki emsâllerine ta'mîm edip, küllî ve umumî bir selâm sûretinde gösterip; bütün mahlûkatın meb'ûsu olması noktasında onlara da o selâmı teşmîl etmiş.
Ümmeti ise her namazda اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ demeleri, o selâm‑ı İlâhîdeki emir ve fermâna bir imtisaldir. Hem, O’na karşı bîat etmektir. Ve her gün bîatını, yani memuriyetini kabûl ve getirdiği fermânlara itâatlerini tecdîd ve tazelemektir. Hem, risaletini bir tebriktir. Hem, umum Âlem‑i İslâm her gün bu kelime ile O’nun getirdiği saâdet‑i ebediye müjdesine karşı bir teşekkürdür.
Evet, her insan, kendi vücûdunun mahvolması ile müteellim olduğu gibi; hânesinin harâb olması ile de elem çekiyor. Ve vatanının bozulması ile gayet müteessir oluyor. Ahbabının firâk ve vefâtıyla derinden derine kalbi acıyor. Dünya kadar büyük, hàs ve hususî dünyasının zevâl ve firâk ve âhirde tamamen mahvolmasını düşünmesi, manevî bir Cehennem gibi rûhunu ve vicdânını yandırıyor.
500
İşte, aklı başında herbir adam rûhsuz, kalbsiz, akılsız olmamak şartıyla bilecek ki: Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mi'râc Gecesinde gözü ile gördüğü saâdet‑i ebediyenin müjdesini ve ehl‑i îmânın Cennet’teki hayat‑ı bâkiyesinin beşâretini ve insanın alâkadar olduğu sevdiklerinin mahvolmadıklarını ve onların zevâllerinden sonra yine görüşmelerinin muhakkak olacağının gayet sürûrlu, manevî hediyesine karşı umum Âlem‑i İslâm her gün çok defa اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّdediği gibi; O’nun da getirdiği hediye‑i maneviyesiyle hem kâinât sahifeleri ve tabakaları Mektûbat‑ı Samedâniye olmasına; hem mahlûkatın hakîki kıymetleri ve kemâlâtları O’nun risaleti ile tezâhür etmesine mukâbil bütün mahlûkat ma'nen اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّbu mezkûr hakikatin lisânı ile derler.
Ve ümmet mâbeyninde Şeâir‑i İslâmiyeden olan birbirine اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْdemeleri sünnet olması, bu büyük hakikatin şuâı olmasındandır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
501
305. Sirâcü'n‑Nur başındaki münâcâtı okudum. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hàrika hakikatler gizleniyor gördüm
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr‑ü bâkî kazandıran şühûr‑u selâsenizi ve mübârek kudsî gecelerinizi ve Leyle‑i Regâib’inizi ve Leyle‑i Mi'râc’ınızı ve Leyle‑i Berât’ınızı ve Leyle‑i Kadr’inizi rûh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duâları umum kardeşleri hakkında makbûliyetini Rahmet‑i İlâhiye’den ricâ ve Hizmet‑i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz.
Sâniyen: Tesemmüm vesilesiyle nisyan‑ı mutlak hastalığının musîbeti, benim hakkımda bir ni'met ve merhamet hükmüne ve bazı hakàikın keşfine bir anahtar olduğunu bana çok acımamak için haber veriyorum. Fakat, yine duânızı rûh u canımla ricâ ediyorum.
Evet, şimdi Sirâcü'n‑Nur başındaki münâcâtı okudum. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hàrika hakikatler gizleniyor gördüm. Bilhassa ehl‑i gaflet ve ehl‑i tabiat ve felsefenin dinsiz kısmı bu âdetullâh kanunlarının perdesi altında çok mu'cizât‑ı kudret-i İlâhiye’yi görmeyip; dağ gibi bir hakikati, zerre gibi bir âdi esbâba isnâd eder; yükletir. Kadîr‑i Mutlak’ın, herşeydeki mârifet yolunu seddeder. Ondaki ni'metleri kör olup görmeyerek, şükür ve hamd kapısını kapıyorlar.
502
Meselâ: Bir tek kelimeyi aynı ânda milyon, belki milyar kelime olarak, cilve‑i kudret sahife‑i havada istinsah ettiği gibi; ﴿اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ﴾âyetinin remziyle her kelime‑i tayyibe, bütün küre‑i havada birden, âdeta zamansız, kalem‑i kudret ile istinsah edildiği gibi manevî ve makbûl hakikatlerin bir yazar‑bozar tahtası hükmünde olan küre‑i havada kudretin acîb bir mu'cizesinin zaman‑ı Âdem’den beri ülfet perdesi altında ehl‑i gaflet nazarında saklandığı gibi; şimdi, radyo nâmı verdikleri ayn‑ı hakikat ile sâbit olmuş ki: İçinde hadsiz bir ilim ve hikmet ve irâde bulunan gayr‑ı mütenâhî bir kudret‑i ezeliyenin cilvesi, her zerre‑i havâîde hâzır ve nâzırdır ki; hadsiz ayrı ayrı kelimeler herbir zerre‑i havâînin küçücük kulağına girip, incecik dilinden çıktığı hâlde karışmıyor, bozulmuyor, şaşırmıyor.
Demek bütün esbâb toplansa, tek bir zerrenin bu vazife‑i fıtriyesindeki cilve‑i kudret-i kudsiyeyi hiçbir cihette yapamadığı; ve bu her zerrenin hadsiz ince, küçük kulağında ve dilinde gayet hàrika san'ata hiçbir cihette hiçbir parmak karışmadığı için, ehl‑i dalâlet ve ehl‑i gaflet ülfet, âdet, kanunluk, yeknesaklık perdesi ile saklayıp; âdi bir isim takıp, muvakkat kendilerini aldatıyorlar.
Meselâ: Ondördüncü Sözün Zeylinin hâşiyesinde denildiği gibi: Pek çok mu'cizâtlı bir usta, bir tırnak kadar bir odun parçasından yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam, o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler tabîi ve tesâdüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hàrika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse; ne derece bir hamâkat ve dalâlette bir hurâfet ve hezeyan olduğu gibi… Aynen öyle de, çam ve incir ağacı gibi binler hàrika san'atları tazammun eden bir mu'cize‑i kudreti, nohut gibi iki çekirdeği gösterip: “Bunlar bundan olmuş.” demek; veya küre‑i havayı bir konferans meydânı ve zemin yüzünü bir dershâne ve bir mekteb‑i irfan hükmüne getiren ve hadsiz ni'metleri tazammun eden ve hadsiz şükürler ile mukàbele etmek lâzımken; ve beşerin saâdet‑i ebediyesindeki ihsânat‑ı İlâhiye’nin bir muaccel (Hâşiye) nümûnesi; ve hiçbir şübheyi bırakmayan ve doğrudan doğruya hazine‑i rahmetten ihsân edilen bir hediye‑i Rahmâniye’ye radyo nâmını takmakla, bu elektrik ve havanın temevvücatı nâmını vermek ile, o yüzbin ni'metlere küfran perdesini çekmek – aynen o misâl gibi – maddiyûnların ve ehl‑i dalâletin hadsiz bir dîvânelikleridir ki; hadsiz bir cinayet olup, hadsiz bir azâba onları müstehak eder.
503
İşte kardeşlerim: Hakikaten bugün, Sirâcü'n‑Nur’un başındaki Münâcât’ı tashih niyeti ile okudum. Kuvve‑i hâfızam tam söndüğü için, birden o münâcâtın hakikatlerine karşı – güyâ seksen yaşında iken yeni dünyaya gelmişim gibi – birden ülfet ve âdetleri bilmiyor gibi, o ma'lûm âdetler perde olamadı. Kemâl‑i şevk ile tam istifade edip okudum. Pek hàrika gördüm. Ve anladım ki: Gizli düşmanlarımız bir kısım resmî memurları aldatıp, Sirâcü'n‑Nur’un âhirini bahâne ederek müsâderesine; yani başındaki münâcâtın intişar etmemesine çalıştıklarına kanâatim geldi. Rehberdeki Hüve Nüktesi gibi bu Münâcât da, Sirâcü'n‑Nur’a dinsizler tarafından hücumunun bir sebebidir.
Sâlisen: Size bütün rûh u canımızla müjde veriyoruz ki; Nurculardaki tam ihlâs ve hakîki sadâkat ve sarsılmaz tesânüd vesilesiyle başımıza gelen bütün musîbetler, hizmet‑i îmâniyemiz noktasında büyük ni'metlere çevrilmiş ve perde altında hâtır ve hayâle gelmeyen Nurun fütûhâtları oluyor…
Meselâ, Isparta’dan buraya yani İstanbul’a mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot, otomobile mecburiyetle verildi. Sizi te'min ediyorum ki; yalnız bu mes'elede ve yalnız Rehbere ait ve yalnız benim şahsıma ait meydâna gelen ve gelmeğe başlayan netice‑i hizmete ikibin banknot verseydim yine ucuz sayacaktım. Umuma ait neticeleri de buna kıyâs edilsin…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza muhtaç hasta kardeşinizSaid Nursî
504
306. Nur Âleminin Bir Anahtarı’nın bir haşiyesi
Nur Âleminin Bir Anahtarının Bir Hâşiyesi
Bu Nur Anahtarı’nın radyo bahsine dair; iki üniversiteli ile, bir gün hareket etmekte olan, hiçbir telle bağlı bulunmayan bir otomobilde bulunan radyo ile, uzakta bir mevlid‑i şerîf dinliyorduk. O iki Nurcu üniversitelilere dedim:
Nurda dahi; hayat, vücûd gibi doğrudan doğruya kudret‑i İlâhiye’nin perdesiz tecellîsi bedâhetle göründüğüne bir delil budur ki: Şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava, manevî az bir nur, yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler, söyler değil; belki binler, milyonlar kelimeleri aynı ânda dinler, söyler ki, binler istasyondaki ayrı ayrı kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz'î, en küllî olur.
Hem o küçücük, parçacık hava, küre‑i hava kadar vazife görür. En küçük, en büyük küre‑i hava kadar büyür.
Eğer cilve‑i Kudret-i Ezeliyeye verilmezse; öyle acîb bir hurâfeli tezâd olur ki; hiçbir hayâle gelmez. Bir şey zıddına inkılâbı muhâl olduğundan; böyle binler derece en cüz'î, zıddı olan en küllî olmak‥ en küçük, en büyük olmak‥ en câmid, câhil, şuûrsuz, âciz; en muktedir, en dirayetli ve irâdetli ve şuûrlu olmak lâzım gelir ki; yüzer tezâd ve muhâller ve hurâfetler içinde, emsâli bulunmaz bir hurâfedir. Demek bilbedâhe Kudret‑i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o cilveyi küre‑i havada umumen temsîl eden bu gelen Hadîs‑i Şerîfin meâli gösteriyor. Şöyle ki:
“Bir melâike var. Kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dil var. Herbir dilde, kırkbin tesbihât yapıyor. Altmışdört trilyon tesbihât aynı ânda söylüyor.” Demek küre‑i hava, bu melâike gibidir. Yani; bu melâikenin tesbihâtı adedince her kelime‑i tayyibe, hava sahifesinde yazılıyor.
Küre‑i hava diyor ki: “Bu hadîs, benden veya bana nezârete memur melekten haber veriyor. Çünkü: İnsandaki bütün konuşmalar ve sâir bütün hadsiz sesler, karışmaları içinde karıştırılmadan, tam hurûfâtıyla ve söyleyenlerin şîveleriyle, mümtâz sesleriyle söylenmek gösterir ki; küllî bir şuûrla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi; ne bana, yani küre‑i havaya ve ne de bütün esbâba vermesi hiçbir cihet‑i imkânı yok. Demek her yerde hâzır, nâzır ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihâtalı bir irâde, muhît bir ilim bulunan bir kudret‑i ezeliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şâhidlerinden birisi radyodur.”
505
Onüçüncü Söz’de Hikmet‑i Kur'âniye ile hikmet‑i felsefeyi muvâzene bahsinde denilmiş olan mes'elenin meâli budur ki:
Felsefe‑i insaniye, gayet hàrikulâde mu'cizât‑ı kudret-i İlâhiye’nin mu'cizât‑ı rahmeti üstüne âdiyât perdesi çeker. O âdiyât altındaki vahdâniyet delillerini ve o hàrika ni'metlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten hurûc etmiş hususî bazı cüz'iyâtı görür, ehemmiyet verir.
Meselâ: Hilkat‑i insaniyedeki kudret mu'cizelerini görmüyor, ehemmiyet vermiyor. Fakat, kaideden çıkmış iki başlı, üç ayaklı bir insanı görüp, istiğrab ve velvele‑i hayret ile nazar‑ı dikkati celb eder. Küllî, umumî mu'cizâtı âdet perdesinde saklar. Cüz'î ve kanundan çıkmış ve tâifesinden ayrılmış maddeleri medâr‑ı ibret yapar.
Hem meselâ: – Hayvandan, insandan – yavruların pek hàrika, pek mu'cizâtlı iâşelerini âdi görüp ehemmiyet vermiyor. Fakat bir vakit Amerika’da bir gazetenin neşrettiği gibi tâifesinden çıkmış, milletinden ayrılmış, denizin dibine girmiş bir böceğin, bir yeşil yaprak rızık olarak ağzına verilmesini gören balıkçılar ağlamışlar; şa'şaa ile ilân etmişler.
Hâlbuki: En cüz'î bir yavruda, memedeki âb‑ı kevser gibi rızkında, onun gibi binler mu'cizât‑ı rahmet ve ihsân var. Felsefe‑i beşeriye görmüyor ki şükür etsin. O Rahmânürrahîm’i tanısın. Şükür ile mukàbele etsin.
506
İşte Hikmet‑i Kur'âniye, o âdiyât perdesini yırtar. O küllî, umumî hàrika mu'cizeleri ve fevkalâde ni'metleri beşere ders verir; Allah’ı tanıttırır. Küllî şükür nâmına ubûdiyete sevk eder.
İşte, felsefe‑i beşeriyenin en acîb, en antika hatâsından birisi de şudur ki: Cüz'‑i ihtiyarîsi ve irâdesi, en zâhir ve küçük fiili olan söylemeğe kâfî gelmiyor; icâd edemiyor. Yalnız havayı harflerin mahrecine sokuyor. Bu cüz'î kesb ile Cenâb‑ı Hak, onun o kesbine binâen o kelimâtı halk eder. Havaya da binler nüsha yazar. Bu kadar, icâddan insanın eli kısa olduğu hâlde bütün esbâb‑ı kâinât âciz kaldıkları bir hàrika küllî mu'cizât‑ı kudrete, beşer icâdı nâmını vermek ne kadar büyük bir hatâ olduğunu zerre kadar şuûru bulunan anlar.
İşte bunun bir misâli, yüz bin hàrikaları tazammun eden bir kanun‑u İlâhî’yi, beşerin istifadesine vesile olmak için bir keşfiyât, yani fiilî duâlarına bir nev'i kabûl hükmünde bir ilhâm‑ı İlâhî ile keşf olan radyo ile, beşer istifadesine vesile olan bîçâre, âciz‑i mutlak bir insana; “Hah!‥ Radyoyu filân keşşâf icâd etti ve elektrik kuvvetini buldu. Ve bazı keşşâflar da, beşerin kafasını okumak için bir madde icâd etmeğe çalışıyorlar (!) ‥”
Evet, Cenâb‑ı Hak – bu kâinâtı; insana lâzım ve lâyık herşeyi içinde halk etmiş bir misâfirhânedir – ziyâfetler nev'inde bazı zaman ve asırlarda gizli kalmış ni'metlerini duâ‑yı fiilî olan telâhuk‑u efkârdan ileri gelen taharriyât neticesinde ellerine ihsân eder. Buna karşı şükür etmek lâzım gelirken, bir küfran‑ı ni'met nev'inden âdi, âciz bir insanın icâdı, hüneri nazarıyla bakıp; sonra o küllî bir şuûr ve ilim ve irâde ve rahmet ve ihsânın neticesi olan o hàrikaları unutturup, yalnız ince bir perdesini gösterip; şuûrsuz tesâdüfe, tabiata ve câmid maddelere havâle edip, ahsen‑i takvîmde olan insaniyetin mâhiyetine zıd bir cehl‑i mutlak kapısını açmaktır. Öyle ise: وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌdüsturuyla, mahlûkata mânâ‑yı harfiyle bakmak elzemdir ki insan, insan olsun.
507
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
307. Zülfikar Mu’cizat‑ı Ahmediye’yi tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Kardeşlerim!
Evvelâ bugünlerde Sûre‑i Ankebût’ta, ﴿مَثَلُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ﴾ âyetini okurken birden şiddetli bir vehim geldi ki: “En zaîf hâne örümceğin hânesidir. Allah’a şerîk yapanlar farazâ bilseler, yani îmâna gelmeyen Kureyş rüesâları eğer bilseler…” mânâsında olan bu âyetin belâğatına münâsib bir vaziyet görülmedi.
Birden aynı zamanda Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti:
508
“Birinci Hâdise: Manevî tevâtür derecesinde bir şöhret ile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekir‑i Sıddık ile küffarın tazyîkinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr‑ı Hirâ’nın kapısında iki nöbetçi gibi iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedâr gibi hàrika bir tarzda kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir.
Hattâ rüesâ‑yı Kureyş’ten, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eliyle Gazve‑i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn‑i Halef, mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: ‘Mağaraya girelim.’
O demiş: ‘Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Muhammed (A.S.M.) tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir.’ ”
Birden bu âyet‑i kerîmenin iki harfinde, yani لَوْ harflerinde bir mu'cize gördüm ki, benim vehmim yerine yüksek bir lem'a‑i i'câz bildim. Şöyle ki:
Sûre‑i Ankebût Mekke’de nâzil olduğu için Kureyş’in îmâna gelmeyen reisleri Peygamber (A.S.M.)’a sû‑i kasd edeceklerini ve o sû‑i kasdın içinde en zaîf ve en küçük bir hayvan olan bir örümcek o reislerin o şiddetli hücumlarına karşı mukàbele edip galebe edecek; yani örümceğin hânesi olan ağ en zaîf bir perde iken o kuvvetli reisleri mağlûb edeceğini göstermekle âyet diyor ki:
“En zaîf bir hayvana mağlûb olacaklarını farazâ bilseydiler, bu cinayete ve bu sû‑i kasda teşebbüs etmeyeceklerdi.”
509
İşte ﴿اَلْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ﴾ âyetinde bir kelime ile bir mu'cize‑i tarihiye gösterildiği gibi (Hâşiye) Mekke’de nâzil olan bu sûrenin de, bu ﴿لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ﴾ âyetinde görülen remz ile Gâr‑ı Hirâ hâdisesinde hàrika bir Hıfz‑ı İlâhiye ve ihbar‑ı gaybî nev'iden bir Mu'cize‑i Nebeviyeye işâret ile bir lem'a‑i i'câz gösterip o sûreye, “Ankebût” nâmı vermek ve onun ehemmiyetsiz ağına ehemmiyet vermek tam yerinde olup bu âyete gelen şübhe ve evhâmları esâsıyla reddettiğini gördüm. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrettim ki, Kur'ânın sûrelerinde ve âyetlerinde hattâ cümlelerinde ve kelimelerinde de i'câz lem'aları olduğu gibi, harflerinde de vardır bildim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî
308. Nurların parlak fütuhatına bir derece mümanaat fikriyle, gizli dinsizler bir kısım resmî memurları alet ederek keyfî kanunlarla ilişiyorlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr, fedâkâr kardeşlerim!
Evvelâ: ﴿وَالْفَجْرِ ❋ وَلَيَالٍ عَشْرٍ﴾ senâsına mazhar o gecelerinizi ve bayramınızı rûh u canımla tebrik ederim. Ve şiddetli hastalığımın şifâsına duâlarınızı isterim.
510
Sâniyen: Nurların parlak fütûhâtına bir derece mümânaat fikriyle gizli dinsizler bir kısım resmî memurları âlet ederek keyfî kanunlarla ilişiyorlar. Ve hàs Nurcuların az bir kısmına fütûr vermek için çalışıyorlar. Ezcümle bu mübârek günlerde İstanbul’dan Rehber hakkında dinsizlik damarı ile yazılan (Hâşiye) ehl‑i vukûf raporunu bana gönderdiler. Ben şiddetli ve semli hastalığım için onlara cevab vermesini sizlere havâle ediyorum.
Oniki sene evvel yazılan ve aflar ve berâetler gören ve beş mahkemenin eline geçip ilişilmeyen ve iâde edilen ve onbin adama hususan gençlere zararsız menfaat veren ve zeyilleri ile beraber büyük müdafaâtımda bu vatana büyük fâidesi isbât edilen bu eser hakkında Medresetü'z‑Zehrâ ve şûbeleri o ehl‑i vukûfu susturmak ve kanun nâmına tam kanunsuzluk ettiklerini ve adliyede adâlet hesabına dehşetli zulüm ettiklerini ve Rehber hakkında “Dini siyasete âlet etmek var.” demelerine mukâbil o vukûfsuz ehl‑i vukûf, siyaseti ve adlî vazifelerini dinsizliğe âlet etmek istediklerini delillerle göstermek vazifesini o Nurcu kardeşlere havâle ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî
309. “Dinî hissiyatı siyasete alet ediyorum” diye ithamlarına karşı deriz
Ehl‑i Vukûf Raporuna Hafif Bir İ'tirâz Tarzında Hakikat‑i Hâli Beyân Etmektir
Dinî hissiyatı siyasete âlet ediyorum diye ithamlarına karşı deriz:
Bütün hayatımı ve beni tanıyanları işhâd ediyorum ki, değil dini siyasete âlet, belki siyâsî olduğum zamanda dahi, bütün kuvvetimle siyasetleri dine âlet ve tâbi yapmaya çalıştığımı, bütün tarih‑i hayatım ve dostlarım şehâdet ettikleri gibi Hürriyetin başında şerîat isteyenleri astıkları bir zamanda, Hareket Ordusunun dehşetli dîvân‑ı harb-i örfîsinde, aynı günde onbeş adam asıldığı bir zamanda, Dîvân‑ı Harb-i Örfî reisi ve âzâları dediler ki: “Sen mürtecisin, şerîat istemişsin.” sözlerine mukâbil demiş:
511
“Şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeğe hazırım. Eğer Meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ve hilâf‑ı Şerîat hareket ise, bütün dünya şâhid olsun ki ben mürteciyim.” diyen bir adam, i'dâma beş para ehemmiyet vermeyen ve dünyasını, herşeyini şerîata fedâ eden hiç mümkün müdür ki; dini, şerîatı bir şeye ve bir siyasete âlet yapsın. Buna ihtimal veren Sofestâi olamaz.
Hem bir masûmun hatırı, bu vatanda on zâlim gaddârlara siyaset yolu ile ilişmek büyük bir hatâ bilen, on zâlim cinayetkâr ve kendine işkence edenlere karşı mukàbele etmeyen, hattâ bedduâ da etmeyen bir adam ve âsâyişe ilişmemek hayatına bir düstur yapan bir adamı, dini siyasete ve dolayısıyla âsâyişe dokunur mânâsında ittiham etmek, elbette dehşetli bir garaz ile ittiham eder. Yirmisekiz senede emsâlsiz ihanetler, işkenceler, azâblar verildiği hâlde, mahkemelerin tahkîkatı ile, yüz binler fedâkâr dostları varken, altı vilâyetin ve altı mahkemenin tahkîkatı ile bir vukûât, talebesinde bulunmayan bir adam, âsâyişe ya vatana, siyasete zararı var diyen, elbette yerden göğe kadar haksızdır.
Zannetmesinler ki, ben bu zâlimâne ithamlara karşı kendimi mes'ûliyetten veya mahkûmiyetten kurtarmak içindir. Sizi te'min ediyorum ki; beni tam bilen dostlarım da tasdik ediyorlar ki, bu yirmisekiz senede, ölüm hayattan ziyâde bana fâideli ve kabir on defa bana hapisten ziyâde medâr‑ı rahat ve hapis on defa bu çeşit serbestiyetten daha istirahatime fâideli olduğunu kat'iyyen kanâatim var. Eğer bazı dostlarım mahzûn olmasaydı ben dâimî hapiste kalacaktım.
Eğer şer'an intihar câiz olsaydı elbette Rus’un Başkumandanının ve İstanbul’u işgal eden İ'tilâfçıların Başkumandanlarının, kendini i'dâm etmek vaziyetlerine ve dîvân‑ı riyâsette elli meb'ûsun huzurunda ilk Reis‑i Cumhûrun şiddetli hiddetine karşı tezellüle tenezzül etmeyen bir adam, elbette pek çok defa bir âdi jandarma ve gardiyanın ve âdi bir memurun tahkîrkârâne ihanetleri ve iftiraları ve tâzibleri ve ağır tâcizlerini gören adama, elbette ölüm yüz defa hayattan daha ziyâde ona hoş gelir.
512
Mâdem Rehber’i bahâne edip, böyle hiç hâtıra ve hayâle gelmeyen bir evhâm ile ittiham ediliyorum. Ben ve kardeşlerim Rehber’in hakikati ile, hem îmânımızı, hem ahlâkımızı tehlikeden kurtardığımız için deriz ki:
Rehber onbeş sene evvel te'lif edilmiş, üç defa tab' ile binler nüshası ve el yazısı ile on binler nüshası bu vatanda iştiyak ile okunmak sûretinde intişar ettiği hâlde, yüzbin adam okuyucu hiç kimseden muvâfık, muhâlif, dindar, dinsizden hiçbirisi dememiş “Ondan zarar gördük.” veya “Vatan ve millete zararı var.” işitmedik. Öyle bir zarar olsaydı, bu ehemmiyetli bir mes'ele olduğu için intişar edecekti. Hâlbuki bundan yüz bine yakın şâhid gösteririz ki, “Biz ondan îmânımızı kurtardık, seciye‑i milliyemizi onunla düzelttik, istifade ettik.” diye yüz bin şâhid bu da'vâmıza lüzum olsa göstereceğiz.
Acaba bir adamın on hasenesi olsa, bir küçük yanlışı nazara alınmadığı hâlde; böyle yüz bin hasene ve fâide sâhibi bir eserin vehmî, asılsız bir kusur tevehhümüyle medâr‑ı mes'ûliyet olabilir mi? Hiç, dünyada hayat‑ı ictimâiyeye temâs eden hiçbir kanun böyle bir hâle suç diyebilir mi?
O eseri tedkik eden ulûm‑u İslâmiye ve diniyeye mâlik olmayan ehl‑i vukûfun suç unsuru diye gösterdikleri:
Birincisi: “Lâikliğe aykırıdır, dini siyasete âlet ediyor.”
Hâlbuki müellifi otuz beş seneden beri siyaseti terk edip bir gazeteyi okumamış ve şâkirdlerine de “Siyasetle meşgul olmayınız.” dâima demesi, bu suç unsurunu tamamıyla keser.
İkincisi: “Dinî tedrîsata tarafdâr olmak” bir suç gösterilmiş.
Buna karşı deriz: Dünyada buna suç diyen hiçbir ehl‑i îmân bulunmaz. Hususan hapisteki olanlar içindeki bîçârelere tesellî sûretinde ders vermiş. Tedrîsata tarafdârlığını o zaman söylemiş. Bu ise o cümleyi de, bütün bütün mânâsız olduğunu gösterir. Hattâ hapisteki üçyüz adamın az bir zamanda Risale‑i Nurla ıslah olması, cinayetlerden tevbe ederek ve bütün onlar namaz kılmaları, alâkadar memurların nazar‑ı dikkatlerini celbetmiş. O memurların bir kısmı demişler:
513
“On beş sene hapiste kalmasının fâidesi kadar, on beş hafta Risale‑i Nur fâide vermiş.” Bunu hapisteki Rehberi yazana söylemişler.
Müellifi de demiş:
Yüz otuz kitaptan ibaret olan Risale‑i Nur ve onun küçük bir parçası olan Rehberi, tamamıyla olmasa da, okuyan adam, elbette onbeş sene hapisteki cezadan, medresede ders okumak kadar istifade eder, ıslah‑ı hâl eder, fenâlıklardan tevbe eder. Acaba böyle bir temennî bir teşvik ve beni hapse sokanlar da tasdik ettikleri hâlde suç olabilir mi?
Üçüncüsü: “Tesettür ve terbiye‑i İslâmiye tarafdârıdır.” diye suç göstermiş.
Bu ise hem Eskişehir, hem Denizli, hem Afyon’da, hem Afyon’un mahkemesinin kararnâmesinde de neşredildiği gibi, onbeş sene evvel Eskişehir’de tesettür tarafdârlığım için mahkeme bana ilişmiş. Ben de hem mahkemeye, hem mahkeme‑i temyize bu cevabı vermişim:
“Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon Müslümanların kudsî bir düstur‑u hayat-ı ictimâîsi ve üçyüz elli bin tefsirin mânâlarının ittifaklarına iktidâen ve bin üçyüz elli senede geçmiş ecdâdlarımızın i'tikàdlarına ittibâen tesettür hakkındaki bir âyet‑i kerîmeyi tefsir eden bir adamı ittiham eden, elbette zemin yüzünde adâlet varsa, bu ittihamı şiddetle reddeder ve o ittihama göre hüküm verilse nakz ve reddedecek.”
Bu âyet‑i kerîmenin tesettür emri, kadınlara büyük bir merhamet olduğunu ve kadınları sefâletten kurtardığını, Risale‑i Nur kat'î isbât ettiği gibi, Sebilürreşâd’ın 115. sayısındaki “Ehl‑i îmân âhiret hemşirelerime” ünvânı olan bir makalem isbât eder.
Dördüncüsü: “Şahsî nüfûz te'min etmek” bir suç unsuru gösterilmiş. Sebebi de “Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi nâmına konuşuyorum.” demesi ve “kalbe ihtar edildi”, “hâtırıma geldi”, “kalbime geldi”, “Risale‑i Nur hem mekteb, hem medrese, hem tekke fâidesini veriyormuş.” ehl‑i vukûf bu cümleyi medâr‑ı ittiham etmiş.
514
Cevaben deriz: Bir adam kabir kapısında, seksenden geçmiş, kırk seneden beri kendisini inzivaya alıştırmış, yirmisekiz seneden beri tecrid‑i mutlak ve haps ve nefy içinde bütün bütün dünyadan küsmüş, otuzbeş sene gazeteleri okumamış, dinlememiş, mukàbelesiz ömründe hediye kabûl etmemiş, en yakın akrabasından hattâ kardeşinden hiç mukàbelesiz bir şey kabûl etmemiş, hürmetten, teveccüh‑ü nâstan kaçmak için halklarla görüşmemek için zarûret olmadan kendine düstur yapmış. Ve bütün dostların medihlerini kendi şahsına almayarak, ya Nurcuların hey'etine, ya Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsine havâle etmiş. Ve dermiş:
“Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım, çekirdek gibi çürüdüm gittim. Risale‑i Nur ise, Kur'ân‑ı Hakîm’in tefsiridir, mânâsıdır.”
Hemen herkesin dediği gibi “hâtırıma geldi”, yâhut “fikrime geldi”, yâhut “fikrime ihtar edildi” gibi tâbirleri herkes isti'mâl ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: “Benim hünerim, benim zekâm değil. Sünûhât kabîlinden” demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir sözdür. Eğer vukûfsuz ehl‑i vukûfun verdiği mânâ ilhâm da olsa; hayvanattan tut, tâ melâikelere, tâ insanlara, tâ herkese bir nev'i ilhâma ve sünûhâta mazhar oldukları, ehl‑i fen ve ehl‑i ilim ittifak etmişler. Buna suç diyen, ilim ve fenni inkâr etmek lâzım gelir.
Beşincisi: “Müellif, câzibedâr bir fitnenin esiri olmak ihtimali olan bir nesli, Risale‑i Nurdan medet umanlara verdiği cevablarla kurtaracağına kàni'dir.” Ehl‑i vukûf bu cümleyi de medâr‑ı ittiham etmişler. “Yüzbin şâhidle isbât edilen ve meydâna gelen zâhir bir hakikati kanâat ettim.” demesini medâr‑ı suç yapmak ne derece mânâsız olduğunu dikkat eden anlar.
Altıncısı: “Siyâsiyyûn, ictimâiyyûn, ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın!” demesini bir suç mevzûu göstermişler. Hâlbuki gençleri tehlikelerden kurtarmak için kısa ve rahat bir çareyi keşfettiğini; siyâsiyyûn, ahlâkıyyûn da bunu tervîc etsinler mânâsında demiş: “Kulakları çınlasın!” Buna suç diyen insaniyet itibariyle çok suçlu olmak gerektir.
515
Yedincisi: “Fitneyi ateşlendiren ve ta'lim eden irtidadkâr bir şahs‑ı manevînin mevcûd olduğunu ve bu manevî şahsın hayâline göründüğünü söylemekte, fakat kim olduğunu bildirmemektedir.” Ehl‑i vukûf medâr‑ı ittiham etmişler. Acaba dünyada insî ve cinnî şeytanlar hiç boş dururlar mı? Onların dâima fenâlıkları yapmak ve yaptırmakla meşgul olduklarından, bu vukûfsuz ehl‑i vukûf hiç bilmemişler mi ki, mânâsız ilişiyorlar. Mâdem manevî demiş, mâdem kim olduğunu bildirmemiş, dünyada hiçbir mahkeme böyle manevî bir adama, yani bir şeytana hakaret ettin, diye seni mahkemeye vereceğiz diyen, elbette sözüne zerre mikdar ehemmiyet verilmez, bir hezeyan hükmündedir.
Sekizincisi: “Doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risale‑i Nur esâslarına dayandığı müellif tarafından mükerreren ve musırrâne beyân ve iddia edilmekte ve böylece propaganda dinî delillere, telkinlere istinâd ettiğini söylemekle” suç unsuru gösterilmektedir.
Bunu bütün Risale‑i Nuru okuyanların tasdikiyle hususan meşhûr Mısır, Şam, Bağdat, Pakistan ve Diyânet Riyâsetinin dâiresinin ulemâsı tasdik ile, “Risale‑i Nur doğrudan doğruya hakîki bir tefsir‑i Kur'ânîdir ve Kur'ân’ın malı ve lemeâtıdır.” dedikleri hâlde, bu cümleyi medâr‑ı suç yapanlardan mahkeme‑i kübrâ-yı haşirde bu hatâsının sebebi sorulacak.
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
HastaSaid Nursî
516
310. 1952’de İstanbul’da görülen Gençlik Rehberi mahkemesine, ehl‑i vukufa cevaben verilen itiraznamedir
1952’de İstanbul’da görülen Gençlik Rehberi Mahkemesine Ehl‑i Vukûfa cevaben verilen i'tirâznâmedir
Birinci Ağır Ceza Mahkemesine
Risale‑i Nur eczâlarından Gençlik Rehberinin tab'ı ve intişarı münâsebetiyle müellifi Bediüzzaman Said Nursî’nin mahkemeye verildiğini‥ ve Gençlik Rehberinin mâhiyetini tedkik için bilirkişi nâmıyla hakikatleri tamamen tahrif ederek dinsiz ve İslâmiyet düşmanları mâhiyetinde mütâlaa edip suç mevzûu çıkaran ehl‑i vukûfun raporunu okuduk.
130 parçadan müteşekkil îmân, ilim ve fazilet hazinesi hükmündeki Risale‑i Nur Külliyatından bu Gençlik Rehberi bir cüz'ü olması ve Risale‑i Nurdaki yüksek hakikatlere rûh ve canlarıyla bağlanarak o eserler hazinesini bu milletin maddî‑manevî hayatında bir saâdet rehberi olduğunu isbât edip bildiğimizden, Rehberin aleyhindeki o bilirkişi isnâdlarını red ve ehl‑i vukûfun vukûfsuzluklarını bütün kuvvetimizle yüzlerine çarparak ilân ve isbât ediyoruz ve mahkeme hey'etine arz ediyoruz ki:
Verilen ehl‑i vukûf raporu, vatan ve milletin hayatına, tarihine, an'anesine, mukaddesâtına, kanununa tamamen yabancı, hâlihazır kanunlara iftira eden, hükûmeti tahkîr eden, bin yıllık bu milletin tarihini tezyif ile bütün bir millet ecdâdını tahkîr eden ve bugün bu vatanda yaşayan yirmi milyon kardeşlerimizin maneviyatına taarruz eden bir sû‑i kasdın örneğidir. Mahkeme‑i adâlet bunu nazar‑ı itibara alması gayr‑ı mümkündür.
İşte biz de, bilirkişi ismini alıp bu sû‑i kasd vesikasını imza edenlere soruyoruz:
517
Bu millet – hâşâ – dinsiz midir? Bu millet yüz yıllar boyunca dinden ve îmândan – hâşâ – mahrum bir vaziyette en sefîh millet midir? Bu millet ve bu milletin parlak tarihini altınla yaldızlayan bir ecdâd, bütün hayatlarında dünyaya sefâhet ve dalâlet dağıtan küfür yolu üzerinde mi yürümüşler? İstanbul’u feth ile dünya hayatında yeni bir devir açan, şarka‑garba Kur'ânın bayraktarlığı vazifesiyle nur‑u hidayet, ilim ve fazilet saçan, Avrupa’ya hakîki medeniyeti ders veren ve İslâmî medeniyetin ziyâsıyla beşeriyeti aydınlatan ve koskoca bir tarih, onların kahramanlığıyla dolu olan Yıldırımlar, Fâtihler, Selimler ve Süleymanlar ve onların mensûb olduğu bir millet, yazdığının tamamen aksine olarak; maneviyatı sönmüş, dinden haberi yok, İslâmiyeti neşreden başka millet, o kumandanlar başka bir milletin tarihinde, tarih yalan söylüyor. Türkler, İslâmiyetin kahramanı olarak Kur'ânın bayraktarlığını bütün milletler üstünde bir şeref tâcı olarak taşıdıkları yalandır, öyle mi?
Veyâhut bu millet, Hakikat‑i İslâmiyeden aldığı bir ders ile kadınlarını ve kızlarını âdâb‑ı Kur'âniye zînetiyle zînetlendirip kadınlığın haysiyet ve şerefini muhâfaza ederek onların âdi ve kıymetsiz olmalarına mâni olduğu, yalan! Uzun asırlarda İslâm‑Türk kahramanları nâmıyla mâruf olmuş ve ahlâk ve nâmusun, haysiyet ve şerefin kemâline yetişmiş bildiğimiz ve iftihar ettiğimiz ecdâdımız, annelerimiz, bizim iftiharımızın aksine olarak emr‑i Kur'ân’a ittibâ' etmemişler, güzelliğin hakikatini terbiye‑i İslâmiye dâiresinde âdâb‑ı Kur'âniye zînetiyle zînetlenmek değil, vücûdlarını çıplak olarak teşhîr etmekte bilmişler, öyle mi?‥
Ey ehl‑i insaf ve ey tarihiyle, mukaddesâtıyla kahraman ve mübârek ecdâdıyla iftihar eden nesl‑i hazır! Geliniz, görünüz. Tarihinizi ve İslâmiyetinizi tahkîr eden bir sû‑i kasd vesikasını yazan ve imza edenlere; hayatınızın hayatı, rûhunuzun rûhu bildiğiniz İslâmiyetiniz nâmına ve kâinâtı ondört asır ışıklandıran ve kudsî ve İlâhî düsturlarıyla bin seneden beri milyonlar ecdâdınızı nurlandıran ve ebedî saâdete sevk eden Kur'ânınız nâmına ve o düstur‑u Kur'ân’a ittibâ' eden yüzer milyon ecdâdınız nâmına ahlâk‑ı hasene ve nâmus muhâfazası yolunda İslâmî terbiyenin ziyâsıyla nurlanan ve terbiye alan ve kadınlığın hakîki mânâsını ve hakîki güzelliğini yaşayışlarıyla ve giyinişleriyle ve hayatlarıyla gösteren annelerinizin ve ninelerinizin ve hemşirelerinizin nâmına o müfterilere, o tezyif ve tahkîr savuranlara teessüfünüzü, tekdirinizi ve reddinizi bildiriniz.
518
İşte o müfteriler, yaşı sekseni bulmuş, zehirlerden şiddetli hasta, dinî hizmetinden dolayı ömrü hapishânelerde çürütülmüş bir İslâm kahramanınız; şimdi bütün münevverlerin ve çok edîblerin ve terbiyecilerin vatan ve millet‑perverlerin şikâyet ettikleri ahlâksızlığın ve fuhuş tehlikesinden muhâfaza için gençlere iyi ahlâk, yüksek nâmus, îmân ve fazilet dersi veren, vatana‑millete bir uzv‑u nâfi' hâline gelmelerini te'min eden, adâlet ve âsâyiş lehinde en birinci kuvvet olarak memleket ve milletin saâdetine hizmet eden “Gençlik Rehberi” adlı eserinin müsâderesine ve müellif‑i muhtereminin mahkûmiyetine sebeb olmak için diyorlar:
“Bediüzzaman tesettür tarafdârıdır. Kadınların yarı çıplak, açık dolaşmalarına, İslâmiyete karşı muhârebede şeytan kumandasına verilen fırkalar olarak tasvir etmekte; kadınların bugünkü ictimâî hayatta açık bacak ve yarım çıplak giyinmelerini günah saymakta; Bediüzzaman hâlihazır bu açık, yarım çıplak giyinişleri evlenmelere mâni olup fuhşa teşvik edici mâhiyetinde görmektedir. Ve yine Bediüzzaman’a göre, kadını güzelleştiren şey ve kadının hakîki ve dâimî güzelliği ictimâî hayatta yer alan süslenmek, vücûdlarını teşhîr etmek olmayıp, terbiye‑i İslâmiye dâiresinde âdâb‑ı Kur'âniye zînetidir. Bediüzzaman dini tedrîsat tarafdârıdır. Risale‑i Nur adı verdiği dinî tedrîsat sâyesinde mahkûmların onbeş haftada ıslah olacaklarını – ki, Denizli ve Afyon hapishâneleri; adliyenin, gardiyan ve müdürlerin şehâdetiyle sâbittir – söylemektedir. Bediüzzaman, câzibedâr bir fitneye esir olan gençlerin din hakikatleriyle ve Nur’un îmânî dersleriyle kurtulacaklarına kàni'dir.”
İşte bu fikirleriyle suçludur. Kanunen mahkûm edilmesi lâzımdır diyorlar. İşte bunlar güyâ ehl‑i vukûf nâmında memleket gençliğine adâlet ve hak ve hürriyet derslerini verecek profesörler veya hukuk doçentleridir.
519
İşte ey adâlet‑i hakîkiyenin mümessilleri sıfatıyla hukuk‑u umumiyeyi ve haysiyet‑i milliyeyi muhâfaza eden hâkimler! Gençlik Rehberi’nin îmânî dersleri ve ahlâkî telkinleri, bu ehl‑i vukûf raporundaki gibi bir suç mevzûu olarak kabûl ediliyorsa ve müellifi bu büyük hizmetinden dolayı mes'ûl tutuluyorsa, eğer öyleyse, o zaman yukarıda arzettiğimiz bu millete, bin yıllık tarihine, an'anesine idarî ve örfî kanunlarına, bu milletin ebedî medâr‑ı iftiharı olmuş mukaddes dinine, mukaddes İslâmiyet hakikatlerine, kudsî Kur'ân derslerine ve o kudsî hakikatlere sarılarak İslâmî medeniyeti kemâl‑i şa'şaa ile dünyaya ilân eden bir azîz ecdâda ve onların haysiyetine, hukukuna, maneviyatına savrulan tahkîr ve tezyifleri, indirilen darbeleri ve söylenen iğrenç iftiraları kabûl etmeniz lâzımdır. Bu büyük, manevî cinayetleri hoş görüp kabûl etmekle, ismî ehl‑i vukûfların, suç isnâd ettikleri Gençlik Rehberi suç sayılabilir. Ve ancak o cihetle müellifi mahkûm ve Rehberi neşreden talebeleri muâheze olunabilir. Yoksa adâlet‑i kanun ve hürriyet‑i fikir ve vicdân düsturuyla mahkûmiyeti ve muhâkemesi mümkün değildir. Hürriyet‑i fikir ve hürriyet‑i vicdân düsturunu en geniş mânâsıyla tatbik eden Cumhûriyet idaresinin demokrasi kanunlarıyla asla kàbil‑i te'lif değildir.
Eğer “Gençlik Rehberinin intişarıyla dinî terbiyeyi ders veriyor, bu ise lâikliğe aykırıdır.” diye ittiham olunuyorsa, o hâlde lâikliğin mânâsı nedir? Biz de soruyoruz. Lâiklik, İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik, dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihàz edenlerin dine taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyân edenlerin, îmânî dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdâd‑ı mutlak düsturu mudur?
Lâiklik, bir vicdân ve fikir hürriyeti olduğuna göre, dinsizler ve din düşmanları, İslâmiyet aleyhinde her çeşit hücumları, taarruzları yapar, anarşik fikirlerini o hürriyet‑i vicdân ve fikir bahânesiyle neşr eder de; fakat bir İslâm Âlimi o hürriyet‑i fikir düsturuna istinâden bin yıldan beri İslâmiyetin serdarı olmuş bir millet içinde ve o milletin bin yıllık an'anesine, kanunlarına ittibâ' ederek ve yine o milletin saâdeti uğrunda, ahlâk ve nâmusun muhâfazası yolunda dinî bir ders beyân etmesi lâikliğe aykırıdır diye suçlu gösterilir, devletin nizâmlarını dinî inançlara uydurmak istiyor diye mahkûr gösterilir. Biz böyle bir gayr‑ı mümkünün, mümkün olmasına ihtimal vermiyoruz. Adâletin buna müsâade etmeyeceğini şüphesiz biliyoruz.
520
Hakikat‑i hâlde, geçen mahkemelerin berâetler vererek tamamen iâde ettikleri Risale‑i Nurun 130 parçasından bir parçası olan Gençlik Rehberi, vatan ve milletin saâdetinde en birinci vesilelerden birisidir. O eserleri okuyup, onların dersleriyle sefâhet ve dalâletin girdablarından kurtulduklarını mahkemelerde söyleyen yüzler Nur talebeleri ve şimdi bizzat o eserlerle vatan ve millete nâfi' bir uzuv hâline geldiklerini hayatlarıyla ve hizmetleriyle isbât eden binler Türk gençleri bizler, o asılsız isnâdları, o müfterilerin yüzlerine çarpıyoruz.
Hakikaten ne kadar acıdır ki: Âsâyişin te'minine, ahlâkın muhâfazasına vesile olmuş, adliyeye ve zâbıtaya binler faydası bulunmuş bir eser, bugün hakikatin tamamen aksine olarak suçlu gösterilip zararlı tevehhüm edilmek isteniyor. Artık bu kadar bedîhî bir zıddiyet karşısında insaf ve vicdân sâhiblerinin vicdânlarına ve insaflarına havâle edip Üstadımız hakkında o ehl‑i vukûfun; dini siyasete âlet ediyor demelerine mukâbil biz de diyoruz: O ehl‑i vukûf, adliyeyi dinsizliğe âlet ediyor.
Bilirkişi raporunda bir isnâd da, “Müellif, Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsi nâmına konuşmaktadır.”, “Kalbe ihtar edildi.”, “Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen bir mes'ele‑i mühimme” gibi, bazı cümleleri ele alarak bununla şahsî nüfûz te'min etmek maksadının müellifte bulunduğudur.
Bu kadar asılsız ve mânâsız bir isnâd karşısında insan, o bilirkişi nâmını alanların bilirkişi mâhiyetinden tamamen uzak olduklarına hükmedip, o cehâletleri ve o vukûfsuzlukları karşısında hayrette kalıyor. Hiç olmazsa, ehl‑i vukûf, hürmeten bu ciheti dikkatle mütâlaa etseydiler, kendileri bu derece cehâlet deresine atılmaktan belki bir derece kurtulurlardı. Bu asılsız isnâda karşı evvelâ: Bütün Risale‑i Nur eserleri ve mektûbları ve Üstadımızın bütün hayatı en kat'î delildir ki: O azîz zât bütün gayretini, bütün hizmetini hak uğrunda ve yalnız hak için yapmış ve yalnız Hakk’ın hatırı için konuşmuş. O sûretâ ehl‑i vukûf, Nur Külliyatından yalnız küçük bir cüz'ünü okumakla ve dinsizlikte taassub göstererek illâ ki bir suç isnâd edebilmek için bu iftirayı savurmuşlar. Hâlbuki: O azîz zât, Risale‑i Nur dersini izâh ederken diyor: En büyük dersimiz; acz, fakr, şefkat ve tefekkürdür.
521
Hakikat‑i hâlde o azîz zât, büyük ve küllî hizmetleriyle, en câniyâne işkencelere sabır ve tahammül ederek, mücâhede‑i maneviyesinde devam edip küfür ve dalâletin bî‑emân hücumlarını, maddiyûn ve tabîiyyûnun küfrî mesleklerini Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàik‑ı îmâniyesinden aldığı Nur hakikatleriyle parçalayarak ve o Nurun 130 risalesinin yüzbinler nüshalarını, îmânî dersleriyle ona minnetdâr kalan yüzbinler müştâk talebeleriyle her tarafa neşreden‥ dinsizliğin, bilhassa komünistliğin bu vatandaki hücumuna mâni olan îmân hakikatlerini en kat'î delil ve bürhânlarla isbât ederek küfür ve dalâletin bâtıl mesleklerini Kur'ânın elmas kılıncı hükmündeki îmân‑ı Billâh ve vahdâniyet‑i İlâhiye hüccetleriyle parça parça eden‥ ve o Nur eserleri şimdi Âlem‑i İslâmın büyük merkezlerinde kemâl‑i takdir ve istihsânla neşredilen‥ ve geçen sene Türkiye’yi ziyarete gelen Pakistanlı bir vekil, kırk‑elli üniversite talebesine:
“Kardeşlerim, ben Âlem‑i İslâmda aradığımı Türkiye’de buldum. Bediüzzaman yalnız sizin değil, o bütün Âlem‑i İslâmındır. Ve yakın bir zamanda bütün İslâm Âlemi onu anlayacaktır. Siz bu Nur eserlerine dikkatle bakın. Ben bunu doksan milyon İslâmlar içinde neşredeceğim. Benim Âlem‑i İslâm hakkında pek çok endişelerim ve Üstada pek çok soracaklarım vardı. Bir saat kadar yanında yalnız onu dinlemekle bütün endişelerim zâil olup, bütün suâllerime cevab aldıktan sonra şimdi Pakistan’a Âlem‑i İslâmın mukadderâtı hakkında büyük müjdelerle gidiyorum.
522
Ben Türk ve İslâm tarihini tedkik ettim. Evet çok kahramanlar, çok İslâm fedâileri ve çok vatan‑perverler gelmişler. Hepsi büyük fedâkârlık ve kahramanlıkla millete, vatana hizmet etmişler. Fakat o hizmetlerinin neticesinde lâyık oldukları mükâfât onlara verilmiş. Herbirisi birer mükâfâta mazhar olmuşlar. Fakat bugün Üstad, yirmi küsûr seneden beri bu milletin saâdet‑i dünyeviyesi ve uhreviyesi için ta'rife imkân olmayan zulüm ve işkenceler içerisinde işte bu eserleri te'lif ve neşrederek bu millet içerisinde din aleyhindeki cereyanların intişarına mâni olan Bediüzzaman’ın evinde bugün bir lambası bile yok. İşte o, herşeyi terkederek yalnız ve yalnız dine hizmet için çalışmıştır. Elbette Âlem‑i İslâm yakında böyle bir zâtı eserleriyle tanıyacaktır.” diye Ali Ekber Şah gibi bir İslâm Âlimi ve Mütefekkirinin takdir ve tahsinine mazhar olan‥ ve şimdi Demokrat milletvekillerinden bazıları: “Bediüzzaman’ın Nur Risalelerini okuyan, ders alan ve o eserleri neşreden Nur talebeleri bu hizmetleriyle bu memlekette komünistliğin yayılmasına sed oldular. Mâdem hükûmetimiz komünizmin aleyhindedir. Öyle ise, Nurculara o hizmetlerinden dolayı minnetdârdır.” diye milletvekillerince dahi hizmeti takdir edilen‥ ve serâpâ bütün Risale‑i Nur eczâları herbir nüshası, binler kelime ve cümleleriyle o zâtın mâhiyetine, hizmetine, yirmibeş yıllık fa'âliyetine ve neşriyatının küllî faydalarına şehâdet ve işâret ettikleri bir zât‥ Evet, işte o acz ve fakr dersini kendisine meslek edinen ve talebelerine ders veren bir zât; hakikat‑i hâlde yukarıda bir derece arzettiğimiz o küllî hizmetlerinin neticesinde talebelerinin ve bütün ehl‑i îmânın en büyük medh ü senâlarına, hürmet ve muhabbetlerine en lâyık, en elyak ve kabûl etmesi hakkı iken, bil'akis o azîz zât, kendisini ziyarete gelenlere ve Risale‑i Nur eserlerini okuyup o eserleri ilim ve îmân hakikatleri dersinde, asrın bütün ilim ve isbâtları üstünde görerek hayran kalanların en samîmî hürmet ve senâlarından mütemâdiyen kaçınmış ve müteaddid mektûblarında: “Ben de sizin bu ders‑i Kur'âniye’de bir ders arkadaşınızım… Ben en ziyâde muhtaç ve fakir olduğumdan bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsân edilmiştir… Ben makam sâhibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum… Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum.” diye kendisine yapılan medihleri ve hürmetleri reddetmiş. Ve gaye‑i hayatını yalnız hakàik‑ı îmâniyenin neşrine hizmet bilmiş. Dünyevî bütün menfaatleri o hizmeti uğrunda fedâ etmiş.
523
Ve işte bütün hayatı bilâ‑istisna bu ferâğate ve bu hakikate şehâdet eden bir zâta, en haksızların dahi yapamayacakları bir isnâdı bu ehl‑i vukûf isimli kimseler yapmışlar. Hattâ “Leyle‑i Kadir’de İhtar Edilen Bir Mes'ele‑i Mühimme” diye Rehberdeki çok mühim bir hakikate nazar etmeyerek bu “ihtar” kelimesinden de şahsî nüfûz te'min ettiğine bir delil göstermişler. Hâlbuki, bu “ihtar” kelimesi o yüksek hakikatlerin ehemmiyetine öyle bir şümûlü var ki, ancak o hakikati okumak lâzımdır. İşte o parça İkinci Harb‑i Umumî’nin sonunda nev'‑i beşerin dehşetli zulümleri ve tahribâtları neticesindeki dehşetli me'yûsiyetleriyle dehşetli vicdân azâblarını ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin uyutucu ve aldatıcı olduğunun umuma görünmesiyle, fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın dehşetli yaralanmasını ve Kur'ânın elmas kılıncı altında gaflet ve dalâletin parçalandığını ve bu sebeble dünya hayatının geçici ve muvakkat olmasından beşeriyet, hayat‑ı bâkiyeyi arayacağını ve ebedî hayatı ve dâimî saâdeti ancak Kur'ânın müjde verdiğini isbât ile pek parlak izâhtan sonra diyor:
“Elbette nev'‑i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânı kabûl etmeğe çalışan meşhûr hatîbleri ve Amerika’nın din‑i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi rû‑yi zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mu'cize‑i ekberin yerini tutamaz.”
524
Ey muhterem Hâkimler!
Yalnız son cümlesini nümûne olarak size arz ettiğimiz bu ehemmiyetli fıkranın başında yazılan ihtar kelimesi bir suça mesned olabilir mi? Bu yazı şahsî bir nüfûz te'mini için mi yazılmış? Yoksa nev'‑i beşerin Kur'ân hakikatlerini aramağa başladığını beyân ile istikbâlde Kur'ânın beşeriyete hâkim olacağını mı haber veriyor ve isbât ediyor? Bu hususu yüksek takdirinize havâle ediyoruz.
Evet Risale‑i Nur müellifi, Kur'ânın dersinden aldığı ve ayn‑ı hakikat olan bu ihtarları beyân etmesi, beyân ve isbât ettiği derslerin ve mevzûların hakkâniyetine bir hüccet içindir. Evet, ayn‑ı hak ve hakikat olduğunu dikkatle bakanlar görebilirler. Ve bir deryâ‑yı îmân ve bir hazine‑i tevhid ve bir ummân‑ı hikmet hâlinde coşan bir hàrikanın, istikbâlin nesillerinde ve milyonlar kalb ve gönüllerde nasıl kemâl‑i şa'şaa ile yaşayacağını ve alkışlanacağını hissedebilirler. Ve Türk milletinin bin yıllık kudsî mefâhir‑i milliyesine mümâsil, yine Türk milletinin dünyaya örnek olmuş kahraman ecdâdının yerinde İslâmiyet hakikatlerine sarılarak, yine Kur'ânın bayraktarlığı vazifesiyle istikbâlin kıt'alarında hâkim‑i manevî olacağını hissedebilirler.
Bu çok yüksek ve çok ehemmiyetli hakikatleri tam anlayabilmek için, Bediüzzaman’ın bundan kırk sene evvel 1327’de Şam’da Câmiü'l‑Emevî’de, içinde yüz ehl‑i ilim bulunan onbin kişilik bir cemâate hitâben îrâd buyurdukları “Hutbe‑i Şâmiye” eserini okumak lâzımdır. Şimdi o eserin tercümesini yapmak lütfunda bulunan o azîz zât, o zamanda perîşan ve esâret altında bulunan İslâm Âlemine pek azîm müjdelerle medeniyetin seyyiâtı hasenesine gâlib gelmesine mukâbil istikbâlde İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehâsini galebe ederek Şems‑i İslâmiyet’in büyük milletler ve kıt'alar üzerinde hâkim olacağını beyân ve isbât ederek haber veriyor.
525
Mâdem o ehl‑i vukûf ismini alanlar, “kalbe ihtar edilen bir mes'ele” cümlesinde hakikate nüfûz edemeyerek yanlış mânâ çıkarmışlar. 1327’den tâ 1371 senesinden sonraki Âlem‑i İslâmın mukadderâtına nazar eden Hutbe‑i Şâmiye’deki hakikatler dahi – bilirkişilerin yanlış anladıkları veya yanlış mânâ verdikleri – bu “ihtar” kelimesinin hakikatini ve geniş mânâsını çok yüksek bir hakikat hâlinde gösterdiğinden Hutbe‑i Şâmiye eserinin tercümesini mahkemeye arz ediyoruz. Ve yalnız burada eserde isbât edilen mes'elelerin âhirinde zikredilen birkaç cümleyi yazarak takdim ediyoruz:
“Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binâen ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem‑i İslâmın saâdet‑i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâmın terakkîsi ve onların uyanması ve intibâhı ile olan Arab’ın saâdetinin fecr‑i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor. Ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ben dünyaya işittirecek bir derecede kanâat‑ı kat'iyyemle derim: İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak ve hâkim, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Öyle ise şimdiki kader‑i İlâhî ve kısmetimize râzı olmalıyız ki: Bize parlak istikbâl, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş.”
“Eğer biz ahlâk‑ı İslâmiye’nin ve hakàik‑ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, küre‑i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler.”
“Ey bu Câmiü'l‑Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem‑i İslâmın câmi‑i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler! Hâsıl‑ı kelâm, biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik‑ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin tâbileri gibi ruhbanı taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân‑ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.”
526
“Evet şimdi olmasa da otuz‑kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini o üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o dokuz mânileri mağlûb edip dağıtmak için taharrî‑i hakikat meyelânını ve insaf ve muhabbet‑i insaniyeyi o dokuz düşman tâifesinin cebhesine göndermiş, inşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek.”
“İşte Amerika ve Avrupa tarlaları böyle dâhî muhakkìkleri – Mister Karlayl ve Bismark gibi – mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim: Avrupa ve Amerika İslâmiyet ile hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak.”
“Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmağa başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeğe başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâresi göründü. 71’de fecr‑i sâdıkı başladı veya başlayacak.”
“Ey Câmi‑i Emevî’de kardeşlerim! Ve yarım asır sonraki Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvânlarım! Baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki: İstikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve tahrifattan ve hurâfâttan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki: Kur'ân’a tâbi olur, ittifak eder.”
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Risale‑i Nur müellifi aleyhindeki bütün iftiralara ve isnâdlara karşı hukukî en kat'î cevab olarak üç mahkemenin ve üç ehl‑i vukûfların tedkikten sonra eserleri iâde etmeleridir.
Hem Üstadımızın yirmiyedi senelik hayatı ve yüzotuz parça kitabı ve mektûbları, üç mahkeme ve hükûmet memurları tarafından tam tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zâlim, mürted ve münâfıklara karşı mecbur olduğu, hattâ i'dâmı için gizli emir verildiği hâlde, dini siyasete âlet ettiğine dair en ufak bir emâre bulamamaları, dini siyasete âlet etmediğini kat'î isbât ediyor. Hayatını yakından tanıyan biz Nur şâkirdleri ise, bu fevkalâde hâle karşı hayranlık duymakta ve Risale‑i Nur dâiresindeki hakîki ihlâsa bir delil saymaktayız.
527
Bu itibarla onu bazı iftiralarla çürütmek isteyen, vatan ve milletin saâdeti lehindeki hizmetlerinin aleyhindeki gizli, zâlim düşmanlarının plânlarını âdilâne kararınızla mahvedeceğinizi ve müfterilerin yanlış isnâdlarını yüzlerine çarpacağınızı adâlet ve vicdânınızdan bekler, hürmetlerimizi takdim ederiz.
Eskişehir Nur TalebelerindenYaşar, Osman Toprak, Ahmed, Osman, Ceylan, Şükrü, Bayram, Sungur, Hüsnü
311. Bazı gençler kendilerinin hayat‑ı dünyeviye ve uhreviyesini muhafaza için yanıma geldiler. Ben de onlara Lillâh için o Rehber dersini verdim
Hey'et‑i Sıhhiyeye
Onbeş sene evvel Rehber’in başında yazıldığı gibi, bazı gençler kendilerinin hayat‑ı dünyeviye ve uhreviyesini muhâfaza için yanıma geldiler. Ben de onlara Lillâh için o Rehber dersini verdim.
O Risale – bir‑iki hâşiye müstesnâ – hem Isparta Hükûmeti, hem Denizli Mahkemesinde, hem Ankara’nın Ağır Ceza ve Temyiz Mahkemesinin iki sene ellerinde kalması neticesinde berâet kazanması ve tamamen Risale‑i Nur Külliyatı Rehber de içinde olduğu hâlde iâde edilmesi ve bir nüshası Ankara Emniyet Müdürünün eline geçmesi ile (Rehberin başında yazıldığı gibi) bir tek kelimesine ilişmesi ile âhirinde gelen cümleyi okuyunca hakikati anlaması ve intişarına mâni olmaması‥ hem binlerce nüsha intişar ettiği hâlde hiçbir yerde bir zarar, bir i'tirâz görülmemesi, hattâ Mersin’in Tarsus kazasında birkaç Nur kitaplarını müsâdere ederek Gençlik Rehberi de içinde olduğu hâlde Ankara’ya gönderilip, tedkik ettirildikten sonra, vilâyetin emriyle tamamen serbesttir diye, resmî vesika vermeleri ve İstanbul’da tab' edildiği zamanda kanunen beş‑altı makama gönderildiği ve ellerinde beş‑altı ay kaldığı hâlde ilişmemeleri, Rehber’in ehemmiyetini ve kanunen dahi serbest olduğunu isbât ediyor.
528
Sonra binden fazla gençler Ankara ve sâir vilâyetlerin mekteblerinde ondan vatan, millet, ahlâk cihetinde istifade ettikleri ve hiç kimse zarar görmediği hâlde, birden hiçbir medâr‑ı mes'ûliyet olmayan bir‑iki kelimeye yanlış mânâ vermek, meselâ “Gençlik Rehberi” nâmını vermekle bir suç mevzûu yapmışlar.
Biri de müellifi tab' etmemiş, kendi bîçâre, hasta yatağında iken, gençler tab' ettikleri hâlde, şahsî nüfûz te'mini için yazılmış diye, suç mevzûu yapıp tab' edene değil de, müellifini ağır cezaya vermek, hem zorla oraya celbetmek, hâlbuki onbeş sene evvel yazılmış ve af kanunu ve mürûr‑u zamanı, hem berâeti görmüş; öyle ise bütün bütün kanunsuz olarak bir garaza binâen müellifine bu kadar musırrâne ilişiyorlar.
Ben de diyorum ki: On vecihle kanunsuz, bu kadar musırrâne, hastalığım zamanında, iktidarım harici beni mahkemeye vermenin sebebi, Rehber’in vatana, millete, âsâyişe pek büyük faydası olduğu için, anarşilik ve dinsizlik hesabına ilişiyorlar diye ihtimal veriyorum.
Şimdi bu kanun nâmına garazkârâne kanunsuzluk hesabına beni cebren, zorla İstanbul’a mahkemeye sevk etmekte, benim çok ihtiyarlık, za'fiyetim ve zehirli şiddetli hastalığım kat'iyyen tıbben, fennen mazeret‑i kat'î olduğu gibi, dört defa o noktadan rapor alıp, onlara gönderdiğimiz hâlde, yine ısrarla beni zorlamakta olduklarından, pek şiddetli rûhuma dokunmuş, daha benim mahkeme ve idare huzurunda konuşmak iktidarım haricindedir. Konuşsam da vatan, millet ve âsâyişe zarar vermek fikriyle çalışan ve beni hilâf‑ı kanun muhâkeme edenlerin yüzüne vurmaya mecbur olacağım. Daha bu kadar zulme tahammül edemeyeceğim. Bu ise ehemmiyetli başka bir nev'i hastalıktır. Hem vatana bu manevî hastalık zarar vermek ihtimali var.
Şimdi Hey'et‑i Sıhhiyeden ricâm: Beni tanıyanlar ve benimle yakından alâkadar olanlar ve hizmet edenler biliyorlar ki, gizli düşmanlarım müteaddid defadır beni zehirliyorlar. Teğaddî edemiyorum. Hattâ hizmetçimle beş dakikadan fazla konuşamıyorum.
Hem başımda şiddetli ve devamlı nezle ve bir gözüm o nezleden ağrıyor ve akıyor. Müzmin kulunç ve şiddetli sancı ile hastayım.
529
Hem yirmisekiz sene gurbette kaldığımdan ve başkalarının muâvenetini kabûl etmediğimden pek zarûrette yaşadığım için zaafiyet fazladır. Hattâ zorla merdivenden çıkıyorum. Zarûret‑i kat'î olmazsa beş dakika konuşamıyorum, yoruluyorum.
Ben sâbık mahkemelerde hem Risale‑i Nur, hem Risale‑i Nur talebeleri için tahammül ediyordum. Ve tam hakikati izhâr etmiyordum. Bir derece zulümlerine tahammül edip haksızlıklarını yüzlerine vurmuyordum. Tâ masûmlara, âsâyişe zarar gelmesin diye sabır ve her nev'i zulüm ve işkencelere tahammül ediyordum.
Şimdi ise Risale‑i Nura Âlem‑i İslâm sâhib çıktı. Nur talebeleri de benim müsâmahama ve düşmanlarıma ilişmemekliğime ve zulümlerine sükût etmeme ihtiyaçları kalmadı. Onun için benim damarıma pek şiddetli dokunulduğunda irâde ve ihtiyarım haricinde karşıma çıkan gizli düşmanlarımın bana zararlarına vesile olan, beni cezalandırmağa çalışanlara hakikati çıplak olarak böyle söyleyeceğim. Sükût… Şimdi izhâr edilmeyecek.
Mâdem hakikat böyledir, Hey'et‑i sıhhiye benim hem maddî, hem manevî hem sinir, hem kalb, hem nezleli baş hastalıklarım, hem kulunç ve sancı ve mahkemelerde konuşma iktidarsızlığı‥ ve hem mâdem resmen vekillerim oradadırlar, hem tab'edenler de oradadırlar; istinâbe sûreti ile ifâdemin alınması için fennî ve tehlikeli hastalığı var şeklinde rapor verilmesini ricâ ederim.
Emirdağı’nda Said Nursî
312. Bu arîzamı Nur'la alâkadar ve hac refiklerimden Karakoçanlı Hacı Sabri kardeşimle takdim ediyorum
Azîz ve Mübârek, Müşfik Üstadım!
Bu arîzamı Nurla alâkadar ve hac refîklerimdem Karakoçan’lı Hacı Sabri kardeşimle takdim ediyorum.
Evvelâ: Mübârek ellerinizi kemâl‑i ihtiramla takbîl eder, bu âciz ve pür‑taksîr kardeşiniz ve talebenizi müstecâb ve mübârek duânızda dâhil buyurmanızı istirham eylerim.
530
Sâniyen: Hacı Sabri kardeşinizi ve diğer yeni alâkadarları da duâlarınıza dâhil buyurmanızı ricâ ederim.
Sâlisen: Kardeşim Husrev; gerek zât‑ı àlîlerinin, gerekse diğer kardeşlerinin mektûblarını emirlerinize atfen göndermekte devam ettiği için, Lillâhi'l‑Hamd vaziyetten haberdar bulunuyoruz.
Râbian: Gerek Husrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. Urfa’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallâh onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.
Hâmisen: Reis‑i Cumhûrun nutkundan gelen müjdeli istihrâcın tahakkuk etmesini eltâf‑ı İlâhiye’den niyâz ederiz.
Sâdisen: Nurun neşri ve fütûhâtı için Rahîm ve Kerîm Rabbimiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız Lillâhi'l‑Hamd devam ediyor.
Akşamları nurlu cemâatten mürekkeb fakirhânemize gelen cemâate tedrîsat‑ı Nuriyede devam olunuyor.
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyâsî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için, “Sizin yalnız îmânî ve Kur'ânî mesâildeki müşküllerinizi ve izâhını arzu ettiğiniz noktaları Risale‑i Nurun yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuûrum taalluk etmeden Risale‑i Nur dâiresinde istihdamdan ibarettir. Îmân ve Kur'ân mes'elelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigâl edemem.” meâlinde cevab verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur'ânî hattı öğrenmeye gayret etmelerini ricâ ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizâne yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesâil‑i Nuriyem böyledir.
531
Cenâb‑ı Hakk’a nihâyetsiz hamd ve şükür olsun ki, hesabsız kusurlarımla beraber bu Kur'ânî ve îmânî hizmette istihdama lâyık görmüştür. Elbette mübârek ve müşfik Üstadımın duâları bereketiyle zümre‑i Nuriyenin âciz bir ferdi olmakta devam ve öylece Livâü'l‑Hamd-i Aleyhissalâtü Vesselâm tahtında toplananlardan olurum.
Tekrar tekrar mübârek ellerinizi kemâl‑i ta'zîmle takbîl eyler, alâkadar kardeşlerimin de selâm, duâ ve ihtiramlarını arzederim. Muhîtinizdeki maddeten ve ma'nen yakın bütün arkadaşlara arz ve ihtiram eylerim. Erhamürrâhimîn olan Rabbimizden dâimî niyâzım; azîz, muhterem ve müşfik Üstadımdan ebediyen râzı olsun ve bütün maksadını hâsıl eylesin. Âmîn.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يEl‑hubbu fillâh muhibb‑i muhlisiniz Hulûsi