481
298. Her bir adam eğer hanesinde dört‑beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i Nuriyeye çevirsin
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
18.11.1951
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Manevî Medresetü'z‑Zehrâ’nın Nur Şâkirdleri!
Ben Isparta’ya geldiğim vakit, Isparta’da İmâm‑Hatîb ve Vâiz mektebinin açılacağını haber aldım. O mektebe kaydolacak talebelerin ekserîsi Nurcu olmaları münâsebetiyle o mektebin civarında gayr‑ı resmî bir sûrette bir Nur Medresesi açılıp, o mektebi bir nev'i Medrese‑i Nuriye yapmak fikriyle bir hâtıra kalbime geldi. Bir‑iki gün sonra güyâ bir ders vereceğim diye etrafta şâyi olmasıyla o dersimi dinlemek için ricâl ve nisâ kafilelerinin etraftan gelmeleriyle anlaşıldı ki, böyle nîm‑resmî ve umumî bir Medrese‑i Nuriye açılsa o derece kalabalık ve tehâcüm olacak ki, kàbil olmayacak. Afyon’da mahkemeye gittiğimiz vakitki gibi pek çok lüzumsuz ictimâ'lar olmak ihtimali bulunduğundan o hâtıra terkedildi. Kalbe bu ikinci hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur:
“Herbir adam eğer hânesinde dört‑beş çoluk‑çocuğu bulunsa kendi hânesini bir küçük Medrese‑i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç‑dört zât birleşsin ve bu hey'et bulundukları hâneyi küçük bir Medrese‑i Nuriye ittihàz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş‑on dakika dahi olsa Risale‑i Nuru okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir mikdar meşgul olsalar, hakîki talebe‑i ulûmun sevâblarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nev'i ibâdete de mazhar olurlar. Hakîki ilim talebeleri gibi, onların maîşetlerini te'min hususundaki âdi muâmeleleri de bir nev'i ibâdet hükmüne geçebilir .” diye kalbe ihtar edildi… Ben de kardeşlerime beyân ediyorum…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî
482
299. Bu mektupta bir ince meseleyi meşveret suretiyle reyinizi almak için gönderdik
29.11.1951
Eskişehir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Bütün rûh u canımla Hizmet‑i Kur'âniye ve îmâniyenizi tebrik ediyorum. Bu mektûbda bir ince mes'eleyi meşveret sûretiyle re'yinizi almak için gönderdik. Münâsib midir? Değilse ıslah edersiniz.
Sâniyen: Risale‑i Nurda isbât edilmiş ki, insanların ayn‑ı zulümleri içinde kader‑i İlâhî adâlet eder. Yani, insanlar bazı sebeble haksız zulmeder. Birisini hapse atar. Fakat kader‑i İlâhî aynı hapiste başka sebebe binâen adâlet ediyor ki: Hakîki bir suça binâen o hapisle onu mahkûm ediyor.
İşte şimdi bu hakikati gösteren, başıma gelen acîb bir misâli şudur: Yirmisekiz senedir müteaddid vilâyetlerde ve mahkemelerde benim mes'ûliyetime ve mahkûmiyetime ve mahbusiyetim gibi zâlimâne işkence ve cezalarına gösterdikleri sebeb, hiçbir emâresini bulmadıkları mevhûm bir suçum şudur:
Diyorlar: “Said, dini siyasete âlet yapmak ister ve yapıyor.” Hâlbuki bu da'vâlarına otuz senelik musîbetli yeni hayatımda ve otuz büyük mecmualarımda bu suça müsbet bir delil bulamadılar. Hâlbuki böyle mes'elelerde bir mahkeme mâdem bulmadı ve mes'ûl edemedi. Başka mahkemelerin musırrâne aynı mes'eleyi esâs tutmaları bütün bütün kanuna ve akla ve âdete muhâlif bir hâlettir. Belki siyaseti dinsizliğe âlet edenler kısmı, kendilerine bir perde olarak bu ittihamı bizlere ediyorlar.
483
Bununla beraber dine hizmet itibariyle taalluk eden eski altmış senelik hayat‑ı ilmiyem kat'î bir hüccet ve yakìn bir delildir ki; bütün hayatımda temâs ettiğim siyaseti ve dünyayı ve bütün ictimâî cereyanları, dine hizmetkâr ve âlet ve tâbi yapmak düsturuyla hareket etmişim. Mahkemelerde de hem da'vâ, hem isbât etmişim ki, değil dini siyasete âlet yapmak, belki bir tek hakikat‑i îmâniyeyi dünya saltanatına değiştirmediğimi kat'î delillerle isbât ettiğim hâlde, böyle yirmi vecihle hakikate muhâlif ve dîvânecesine, büyük makamınızı işgal eden bir kısım adliye memurları ve siyâsî adamlar bu acîb hurâfe gibi mes'eleyi hakikat zannedip yirmisekiz sene bana zulmettiklerinin hakîki sebebini bugünlerde bildim. Sebebi bu ki:
Bu enâniyetli zamandaki hizmet‑i îmâniyede en büyük tehlikem ve manevî en büyük suçum ve cinayetim; bu zamanda Hizmet‑i Kur'âniyemi şahsıma ait maddî ve manevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma âlet yapmak imiş. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, bu uzun zamanlarda ihtiyarım haricinde hizmet‑i îmâniyemi, değil maddî ve manevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma ve azâbdan ve Cehennem’den kurtulmama ve hattâ saâdet‑i ebediyeme vesile yapmama, belki hiçbir maksada kat'iyyen âlet etmemekliğime gayet kuvvetli, manevî bir mâni görüyordum. Hayret, hayret içinde kalıyordum. Acaba herkesin hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri a'mâl‑i sâliha ile onları kazanmak ve müteveccih olmak, hem meşrû hem hiçbir cihet‑i zararı olmadığı hâlde ne için böyle rûhen men'ediliyorum.
Rızâ‑yı İlâhîden başka vazife‑i fıtriye-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız îmâna hizmetin kendisi, ayn‑ı ücret bana gösterilmiş. Çünkü, şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik‑ı îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle muhtaçlara te'sirli bir sûrette bildirmenin bu dehşetli zamanda çare‑i yegânesi ve îmânı kurtaracak ve kat'î kanâat verecek, bu tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayan bir ders‑i Kur'ânî lâzımdır ki, küfr‑ü mutlakı ve mütemerrid ve inâdcı dalâleti kırsın ve herkese kanâat‑ı kat'iyye verebilsin. Böyle bir derse bu zamanda, bu şerâit dâhilinde hiçbir şahsî ve uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle kat'î kanâat gelebilir. Yoksa, komitecilikten ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet‑i maneviyesine karşı mukâbil çıkan bir şahsın en büyük bir mertebe‑i maneviyesi de bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü, îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki; “Bu kudsî şahıs, dehâsıyla ve hàrika makamıyla bizi kandırdı.” diye bir şübhesi kalır…
484
Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, yirmisekiz sene dini siyasete âlet ittihamı altında kader‑i İlâhî bu zulm‑ü beşerîde benim rûhumu ihtiyarım haricinde dini hiçbir şahsî şeyde âlet etmemek için beni, beşerin zâlimâne eliyle ayn‑ı adâlet olarak tokatlıyor, yani sakın sakın diye îkaz ediyor. Îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma, tâ îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki; yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmları, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun.
Hakikaten Risale‑i Nurun bahsettiği hakikatlerin aynı meâlinde milyonlar kitab o hakikatleri belîğâne neşrettikleri hâlde ve binler hakîki âlimler ders vermeleriyle bu memlekette dehşetli küfr‑ü mutlakı tam durduramadıkları hâlde, Nurlar, mezkûr sırra binâen bir cihette galebe ettiğini düşmanları dahi tasdik ederler.
Evet, küfr‑ü mutlaka karşı, bu ağır şerâit içinde Nurlar bu işi görmüş, meydândadır. Demek Nurların kuvveti bu sırr‑ı azîmden ileri geliyor.
Ben de bütün rûh u canımla yirmisekiz sene bu işkenceli musîbetlerime râzı oldum. Hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına‥ Yoksa gayet meşrû, zararsız, herkesin lillâh için takib ettikleri mübârek mesleğe girseydim, yani maddî ve manevî hislerimi bütün fedâ etmese idim; hizmet‑i îmâniyede bu acîb manevî kuvveti kaybedecektim. İşte bu kuvvetin bir acîb nümûnesi; bazı zâtların ki, ben onların ancak ednâ bir talebesi olabildiğim hâlde, onların hakàik‑ı îmâniyeye dair bir kitabını birisi okumuş; Risale‑i Nurun da bir sahifesini okumuş. Risale‑i Nurun bir sahifesiyle daha ziyâde îmânını kurtardırdığını ikrar etmiş…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza muhtaç kardeşiniz Said Nursî
485
300. Mahkemelerin tehirinde hayır var. Şimdiye kadar Nur'a ve Nurculara verilen zahmetler rahmetlere dönmesi gösteriyor ki, bu tehirde de hayırlar var
Üstadımız diyor ki:
Mahkemelerin te'hirinde hayır var. Şimdiye kadar Nura ve Nurculara verilen zahmetler, rahmetlere dönmesi gösteriyor ki; bu te'hirde de hayırlar var ki, birisi bu olmak ihtimali var:
Hariç Âlem‑i İslâmda Nurun ehemmiyetli te'sire başlaması ve inkişaf ve intişarı ve buranın siyâsîleri Avrupa’ya bir rüşvet olarak bir derece Avrupalaşmak meylini göstermesi, hariçte zannedilmekle mahkemelerce Nurun serbestiyet‑i tâmmesi için karar vermek, hariç Âlem‑i İslâmda Nurların hakîki ihlâsına böyle bir şübhe gelecekti ki; ya Nurcular riyâkârlığa mecbur olmuşlar veyâhut böyle medenîleşmek fikrinde olanlara ilişmiyorlar, za'f gösteriyorlar diye Nurun kıymetine büyük zarar olduğu için bu te'hir o evhâmları izâle eder. Ve isbât ediyor ki: Otuz seneden beri İslâmiyetin şiârına muhâlif şeylere baş eğmiyorlar.
301. Üstadımız notalar hükmünde söyledi, biz de kaleme aldık
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımız notlar hükmünde söyledi, biz de kaleme aldık.
Bu sene bu iki mahkemenin mâhiyetini beyân etmek lâzım geldi. Buradaki mahkeme ise:
486
Elli sene evvel Süfyân ve şapka hakkında bir hadîse mânâ vermişim. Sonra mahkemeler bunu bir kumandana tecâvüzdür diye medâr‑ı bahs ettiler. Afyon Mahkemesi benim cezamın şiddetine bir sebeb; o tecâvüzü, o mânâyı göstermiş. Hâlbuki farazâ yeni yazmışım ve o kumandan da sağdır farzedilsin. Dininde ve rejiminde müteassıb İngiliz’in hükmü altında yüz milyon Müslüman, yüz senede İngiliz’in hem rejimini hem dinini inkâr etmişlerken kanunen adliyeleri onlara o ciheti medâr‑ı mes'ûliyet yapmadığı hâlde‥ hem şimdi eski parti liderleri farazâ o kumandanın üçte biri de olsalar (belki onun gibi birer kumandan idiler) benim o kumandana hadîs ile vurduğum tokadın yirmi mislini, şimdiki cerideler daha şiddetli olarak o liderlere, o eski kumandanlara vurmaktadırlar. Medâr‑ı mes'ûliyet tutulmuyorlar, serbest oluyorlar. Hâlbuki elli sene evvel bir hadîsin taşını atmışım. Yirmi sene sonra bir kumandan başını karşı tutmuş, başı kırılmış. Ölmüş gitmiş, alâkası hükûmetten ve dünyadan kesilmiş. Hâlbuki eski partinin liderleri meb'ûs iken veya memur iken hükûmetle alâkaları olduğu hâlde onlara gelen tecâvüz, Risale‑i Nurun vurduğu tokadın on belki yüz derece ziyâde iken serbest cerideler intişar ediyor.
Amma kitaplar hakkında müsâderenin mâhiyeti: Risale‑i Nurun yüz otuzüç kitabından bir tek kitabın bir‑iki sahifesi o tokadı bahsetmiş. Bunun dolayısıyla yüzotuz kitabı müsâdere etmek; bir adamın hatâsıyla yüz otuz adamı cezalandırmak gibi bir acîb gaddârâne zulüm olması ve şimdi kütübhânelerde, kitapçılarda ve ellerde gezen ve hususan vatan ve din aleyhinde dinsizlerin, mülhidlerin, zındıkların, komünistlerin kitapları, hattâ baştan aşağıya kadar İslâmiyet aleyhindeki Doktor Duzi’nin kitabı bazı ellerde gezmesi gösteriyor ki: Risale‑i Nura karşı müsâdere, yerden göğe kadar haksız bir zulümdür, bir gadirdir.
Çünkü Risale‑i Nur, ekser Âlem‑i İslâmın mühim merkezlerinde, bu yirmisekiz senede bu vatanda ulemâların elinde gezdiği hâlde; hiçbir âlim, hiçbir feylesof i'tirâz etmemiş. Mahkemeler ve siyâsiyyûnlar yalnız bir tesettüre, diğeri de “âhirzamanda bir kumandan başına şapka koyacak ve cebren giydirecek” gibi iki mes'eleye ilişmişler. Sonra da bu mes'eleler için dört‑beş mahkeme o mes'eleler dahi dâhil olduğu ve berâet verildiği hâlde; o bir‑iki sahife için yirmi bin sahifeyi mes'ûl ve mahkûm etmek hükmünde Risale‑i Nuru müsâdere etmek aynı bu misâle benziyor:
Bir adamın bir adama haksız değil, belki haklı taarruzu yüzünden ki, başkaları da onu medâr‑ı mes'ûliyet görmediği ve beş mahkeme de cinayet saymadığı hâlde, o mevhûm suç ile yirmi bin adamı suçlu yapmak gibi; yirmi bin Nur sahifelerini bir‑iki sahife yüzünden müsâdere ve dört buçuk sene Afyon’da hapsetmek, o taarruzun yüz mislinden daha ziyâde bir hatâdır, bir cinayettir ve bu vatana da bir sû‑i kasddır.
Said Nursî
487
302. Elli beş sene bir gaye‑i hayalim ve hayatımın bir neticesi olan Medresetüzzehra’nın manevî hakikatini siz Medresetüzzehra erkânları tamamıyla gösteriyorsunuz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Cenâb‑ı Hakk’a yüzbin şükür ediyoruz ki, ellibeş sene bir gaye‑i hayâlim ve hayatımın bir neticesi olan Medresetü'z‑Zehrâ’nın manevî hakikatini siz, Medresetü'z‑Zehrâ erkânları tamamıyla gösteriyorsunuz.
Sâniyen: Şiddetli hastalık ve sâir sebeblerin te'siriyle ben Nurcu kardeşlerimle konuşamadığımdan ve o musâhabeden mahrum kaldığımdan, benim bedelime sizler ve Risale‑i Nurun Kur'ân medresesinde Yeni Said’e verdiği ders‥ ve Eski Said’in de Hutbe‑i Şâmiye ve zeyilleri gibi hayat‑ı ictimâiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları bu bîçâre kardeşiniz bedeline müştâk olduğum kardeşlerimle benim yerimde konuşmalarını tevkîl ediyorum.
Sâlisen: Bir küçük Medrese‑i Nuriyeyi kendi hânesinde te'sis edip kahraman Tahiri gibi bir hàs, hàlis Nur nâşirini dâire‑i Nuriyeye veren Tahiri’nin merhum pederinin vefâtını, hem onun akrabasını, hem Isparta’yı, hem Nur dâiresini tâziye ediyorum. Cenâb‑ı Hak Nurun hurûfları adedince rûhuna rahmet eylesin. Âmîn…
Râbian: İnebolu, Zühretü'n‑Nur’dan üçyüzü benim hesabıma tahsîs etmiş. Ben de dedim: Yüzelli Isparta’ya ve yüzelli bana gelsin. Bana gelmiş, size gelen ise, ileride bana vereceğiniz Mektûbat Mecmuasına mukâbil ve size borcum var ise hesab edersiniz…
488
Hâmisen: Irak tarafında, hususan Bağdat’taki Üstad‑ı a'zamın türbedârına ve kardeşlerime selâmımı tebliğ ve hayatım müsâade ederse, bütün rûh u canımla o havâliye gitmek iştiyakımı bildirirsiniz…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî
303. Eski Said’in matbu eserlerinden birisi elime geçti. Merak ve dikkatle baktım. Bu fıkra hatıra geldi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Eski Said’in matbu' eski eserlerinden birisi elime geçti. Merak ve dikkatle baktım. Bu gelen fıkra kalbe geldi. Münâsibse Mektûbat âhirinde yazılsın.
Evvelâ: Hürriyetin üçüncü senesinde aşâirler arasında meşrûtiyet‑i meşrûayı aşâire tam bildirmek ve kabûl ettirmek için Ertuş aşâiri içinde hususan Gevdan ve Mamhuran’a verdiği ders ve – bin üçyüz yirmidokuzda Matbaa‑i Ebüzziya’da tab'edilen – kırkbir sene evvel tab'edilmiş. Fakat maatteessüf yirmi‑otuz seneden beri arıyordum, bulamamıştım. Bu defa birisi bir nüsha bulup bana göndermiş. Ben de Eski Said kafasını alıp ve Yeni Said’in sünûhâtıyla dikkatle mütâlaa ettim. Anladım ki Eski Said acîb bir hiss‑i kable'l-vukû' ile otuz‑kırk sene sonra şimdi vukû'a gelen vukûât‑ı maddiye ve maneviyeyi hissetmiş. Ve bedevî Ekrâd aşâiri perdesi arkasında bu zamanın medenî perdesini kendilerine maske yapan ve vatan‑perverlik perdesi altında dinsiz ve hakîki bedevî ve hakîki mürteci; yani, bu milleti, İslâmiyetten evvelki âdetlerine sevk eden hâinleri görmüş gibi onlarla konuşup başlarına vuruyor.
489
Sâniyen: O matbu' eserin yüzbeşinci sahifeden tâ yüzdokuza kadar parçaya dikkatle baktım. O zamanda aşâire ders verdiğim o suâller ve cevablar vaktinde mühim bir velî içlerinde bulunuyormuş. Benim de haberim yok. O makamda şiddetli i'tirâz etti. Dedi:
“Sen ifrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun, bizi de tahkîr ediyorsun. Âhirzamandır. Gittikçe daha fenâlaşacak.”
O vakit ona karşı matbu' kitapta böyle cevab vermiş:
Herkese dünya terakkî dünyası olsun, yalnız bizim için mi tedennî dünyasıdır? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey yüzden tâ üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar‑ı hafî-i gaybî ile beni temâşâ eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yûsuf, Ahmed vs. size hitâb ediyorum.
Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgraf ile sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Siz inşâallâh Cennet‑âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaklar. Sizden şunu ricâ ederim ki, mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini mezar taşı denilen, kemiklerimi misâfir eden toprağın kapıcısının başına takınız. (Yani ihtiyar risalesinin onüçüncü ricâsında beyân ettiği gibi, Medresetü'z‑Zehrâ’nın mekteb‑i ibtidâîsi ve Van’ın yekpâre taşı olan kalesinin altında bulunan Horhor medresemin vefât etmesi ve Anadolu’da bütün medreselerin kapatılması ile vefât etmelerine işâret ederek umumunun bir mezar‑ı ekberi hükmünde olmasına bir alâmet olarak o azametli mezara azametli Van kalesi mezar taşı olmuş.) Ey yüz sene sonra gelenler! Şu kalenin başında bir Medrese‑i Nuriye çiçeğini yapınız. (Cismen dirilmemiş, fakat rûhen bâkî ve geniş bir hey'ette yaşayan Medresetü'z‑Zehrâ’yı cismânî bir sûrette bina ediniz, demektir .) Zâten Eski Said ekser hayatı o medresenin hayâliyle gitmiş ve o matbu' risalenin yüzkırkyedinci sahifeden tâ yüzelliyedinci sahifeye kadar Medresetü'z‑Zehrâ’nın te'sisine ve faydalarına dair ehemmiyetli hakikatleri yazmış.
490
Bir fâl‑i hayırdır ki, yirmibeş senelik dehşetli ve medreseleri öldüren istibdâdın kırılması ile Maârif Vekili Tevfik, Van’da Şark Üniversitesi nâmında Medresetü'z‑Zehrâ’yı inşâ etmesine karar vermesi ve ümîdin haricinde reis Celâl dahi mühim mes'eleler içinde Tevfik’in fikrine iştirâk etmesi, Eski Said’in kırk sene evvelki sözü ve ricâsı doğru çıkacağını gösteriyor.
Şimdi kırkbeş sene evvelki cevabının izâhında üç hakikat beyân edilecek.
Birincisi: Eski Said bir hiss‑i kable'l-vukû' ile iki acîb hâdiseyi hissetmiş, fakat rüya‑yı sâdıka gibi tâbire muhtaç imiş. Nasıl bir kırmızı perde ile beyaz veya siyah bir şeye bakılırsa kırmızı görünür. O da siyaset‑i İslâmiye perdesiyle o hakikate bakmış. Hakikatin sûreti bir derece şeklini değiştirmiş. O hazır büyük velî dahi o yanlışını görüp o cihette şiddetle i'tirâz etmiş. İşte o hakikat iki kısımdır:
Birincisi: Bu Osmanlı ülkesinde büyük bir parlak nur çıkacak, hattâ hürriyetten evvel pek çok defa talebelere tesellî vermek için “Bir nur çıkacak, gördüğümüz bütün fenâlıklara karşı bu vatana saâdet te'min edecek.” diyordu. İşte kırk sene sonra Risale‑i Nur o hakikati kör gözlere dahi gösterdi.
İşte Nurun zâhiren, kemiyeten dar cihetine bakmayarak hakikat cihetinde keyfiyeten geniş ve fevkalâde menfaatini hissetmesi sûretiyle hem de siyaset nazarıyla bütün memleket‑i Osmaniye’de olacak gibi ifâde etmiş. O büyük velî, onun dar dâireyi geniş tasavvurundan ona i'tirâz etmiş. Hem o zât haklı, hem Eski Said bir derece haklıdır. Çünkü Risale‑i Nur îmânı kurtarması cihetiyle o dar dâiresi mâdem hayat‑ı bâkiye ve ebediyeyi îmânla kurtarıyor. Bir milyon talebesi bir milyar hükmündedir. Yani bir milyon değil, belki bin insanın hayat‑ı ebediyesini te'mine çalışmak, bir milyar insanın hayat‑ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyetine çalışmaktan daha kıymetdâr ve ma'nen daha geniş olması‥ Eski Said’in o rüya‑yı sâdıka gibi olan hiss‑i kable'l-vukû' ile o dar dâireyi bütün Osmanlı memleketini ihâta edeceğini görmüş. Belki inşâallâh, – o görüş – yüz sene sonra Nurların ektiği tohumların sünbüllenmesi ile aynen o geniş dâire nur dâiresi olacak, onun yanlış tâbirini sahîh gösterecek.
491
İkinci Hakikat: Kırk sene evvel Eski Said bu matbu' kitabetlerinde, İşârâtü'l‑İ'câz’ın baştaki ifâde‑i merâmında ve sâir eserlerinde musırrâne ve mükerreren talebelerine diyordu ki: “Hem maddî, hem manevî büyük bir zelzele‑i ictimâî ve beşerî olacak. Benim dünya terki ile inzivamı ve mücerred kalmamı gıbta edecekler.” diyordu. Hattâ hürriyetin birinci senesinde İstanbul’da Câmiü'l‑Ezher’in Reis-i Ulemâsı olan Şeyh Bahît hazretleri (R.H.) İstanbul’da Eski Said’e sordu:
مَا تَقُولُ ف۪ي حَقِّ هٰذِهِ الْحُرِّيَّةِ الْعُثْمَانِيَّةِ وَالْمَدَنِيَّةِ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ؟
Said cevaben demiş:
اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِدَوْلَةٍ اَوْرُوبَائِيَّةٍ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا وَالْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا
Yani: “Osmanlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir?”
O vakit Eski Said demiş: “Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir. Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyete hâmiledir. O da bir İslâm devleti doğuracak.” Şeyh Bahît’e söylemiş.
O allâme zât demiş: “Ben de tasdik ediyorum.” Beraberinde gelen hocalara dedi: “Ben bununla münâzara edip galebe edemem.”
Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır Avrupa’dan daha dinden uzak…
İkinci tevellüd de inşâallâh yirmi‑otuz sene sonra çıkacak. Çok emârelerle hem şarkta, hem garbda Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.
Üçüncü Hakikat: Hem Eski Said, hem Yeni Said hem maddî hem manevî büyük bir hâdise Osmanlı memleketinde büyük ve dehşetli ve tahribâtçı bir zelzele‑i beşeriye Osmanlı memleketinde olacak diye hiss‑i kable'l-vukû' ile Eski Said mükerrer ve musırrâne haber veriyordu. Hâlbuki o his ile – nur mes'elesinin aksi ile – gayet geniş dâireyi dar görmüş. Zaman onu İkinci Harb‑i Umumî ile tam tasdik ettiği hâlde onun o çok geniş dâireyi Osmanlı memleketinde gördüğünü şöyle tâbir ediyor ki:
492
İkinci Harb‑i Umumî beşere ettiği tahribât‑ı azîme gerçi çok geniştir. Fakat hayat‑ı dünyeviyeye ve bekàsız medeniyete baktığı cihetinde Osmanlıdaki tahribâta nisbeten dardır. Osmanlıdaki manevî zelzele hayat‑ı ebediye ve saâdet‑i bâkiyenin zararına bir tahribât ve bir zelzele‑i maneviye-i İslâmiye ma'nen o İkinci Harb‑i Umumî’den daha dehşetli olmasından Eski Said’in o sehvini tashih ediyor ve rüya‑yı sâdıkasını tam tâbir ediyor ve o hiss‑i kable'l-vukû'unu gözlere gösteriyor. Ve o mu'teriz ehl‑i velâyeti zâhiren haklı fakat hakikaten Eski Said’in o hissi daha haklı olduğunu isbâtla, o velî zâtın i'tirâzını tam reddediyor.
Said Nursî
304. Medresetüzzehra erkânlarının arzularıyla verilen bir dersin bir hülâsasını sizlere de söylemeyi münasip gördük
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Mübârek Kardeşlerim;
Evvelâ: Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarının arzularıyla verilen bir dersin bir hülâsasını sizlere de söylemeği münâsib gördük. O dersin mevzûu da: Umum kâinât mevcûdâtı hesabına Mi'râc Gecesinde, Fahr‑i Kâinât ve netice‑i hilkat-i âlem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, huzur‑u İlâhî’de nev'‑i beşerin, belki umum zîhayat, belki umum mahlûkat nâmına selâm yerinde:
493
اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ demesi; ve içinde bir küllî mânâ bulunduğundan bütün ümmet her gün çok defa namazlarında zikretmesi ile; ve ehl‑i îmân içinde, herbir mertebe sâhibinin bir hissesi, içinde bulunduğu; ve bundan evvel Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde, radyo vâsıtasıyla hava unsurunun hàrika mu'cizât‑ı kudreti göstermesi cihetinde kalbe ihtar edildi ki:
“Bir ehl‑i îmân, ebedî bir saâdette, dünya kadar bir mülk‑ü bâkîyi netice verecek bu kısacık ömr‑ü dünyevîde ettiği ibâdette bir küllî ibâdet‥ âdeta kendi hususî dünyasıyla beraber ibâdet etmiş gibi kendi hususî dünyası kadar bir mükâfât alacağı İşârât‑ı Kur'âniye’den anlaşılır.” diye; Hüccetü'z‑Zehrâ’nın ikinci makamında, İlm‑i İlâhî mebhasında اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ ilâ âhire’nin küllî mânâları rûhuma gelip, öylece teşehhüdde: اَلتَّحِيَّاتُ derken, birden hayâlime hususî dünyamın dört unsuru olan “toprak, su, hava, nur” unsurları dört küllî dil oldular. Herbir dil, milyarlar hattâ trilyonlar, katrilyonlar adedince
اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ
kelimelerini lisân‑ı hâl ile söylüyorlar; hayâlen gördüm.
Bu unsurlardan “toprak” unsuru bir dil olarak bütün zîhayatların herbiri bir kelime‑i zîhayat olup اَلتَّحِيَّاتُ derler. Çünkü herbir avuç toprak ekser nebâtâta saksılık edebilir ve menşe' olabilir bir vaziyettedir. O hâlde herbir avuç toprakta, ya bütün beşerin meydâna getirdikleri bütün fabrikaların adedince manevî, küçücük mikyâsta fabrikalar – herbir avuç toprakta – bulunacak. Bu ise hadsiz derecede imkânsız… Veyâhut, bir Kadîr‑i Mutlak’ın hadsiz kudreti, nihâyetsiz ilmi ve irâdesiyle olacak. Demek toprak unsuru, bütün eczâsı ile ve zerrâtı ile bu mazhariyet için hadsiz اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ der. Yani: “Ezelden ebede kadar bütün zîhayatların hayat hediyeleri Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a hàstır.”
494
Sonra herkesin hususî dünyasındaki gibi, benim de hususî dünyamın ikinci unsuru olan “su” unsuru dahi, küllî bir lisân olarak bütün zerrâtı ile, hususan zîhayatların menşe'lerine ve yaşamalarına hizmetleri noktalarında, trilyonlar, katrilyonlar adedince اَلْمُبَارَكَاتُ kelime‑i mübârekesini lisân‑ı hâl ile kâinâtta neşrediyor. Çünkü, suyun katrelerinin gördüğü vazifeler, hususan nutfelerin ve çekirdeklerin ve tohumların intibâhında ve uyanıp vazife‑i fıtriyelerine mazhar olmakta ve gayet acîb ve güzel ve hàrika o küçücük mahlûkların ve yavruların büyük ve gayet intizamlı ve mükemmel vazifelere mazhariyetlerini bütün zîşuûra tebrik ile “Bârekallâh!” dediren ve hadsiz “Bârekallâh, Mâşâallâh!” dedirmeğe vesile olmağa lâyık olan o mübâreklerin o vaziyetleri, o su unsurunun herbir zerresinin binler Eflâtun kadar ilmi ve binler Hakîm‑i Lokman kadar hikmeti ve irâdesi bulunmak lâzımdır. Bu ise, suyun zerrâtı adedince muhâldir. Öyle ise bir Kadîr‑i Zülcelâl’in ve bir Rahmân‑ı Rahîm’in hadsiz kudret ve rahmet ve hikmet ve irâdesiyle o mübâreklerin, o hadsiz mu'cizâta mazhariyetleri cihetinde bütün o mübârekler adedince اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ kelimesini külliyetiyle söylediklerinden, bütün mahlûkat nâmına, Mi'râc Gecesinde, netice‑i hilkat-i âlem olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm: اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ demiş. Yani: “Bütün bu medâr‑ı tebrik ve Mâşâallâh ve Bârekallâh dediren bütün hâletler ve san'atlar Zât‑ı Zülcelâl’in kudretine mahsûs olduğundan, bütün o hadsiz اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ ’leri Cenâb‑ı Hakk’a huzuru ile hediye ediyor.”
495
Sonra, herkesin hususî dünyasındaki “hava” unsuru dahi bir hüve kadar, herbir avuç havadaki herbir zerre, mazhar oldukları santrallık, âhize ve nâkilelik vazifeleri içinde bütün duâları ve salavâtları ve ricâları ve ibâdetleri ifâde eden اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ cümlesini lisân‑ı hâlleriyle dedikleri için; hava unsuru küllî bir lisân olarak o hadsiz kelimâtlarını katrilyonlar belki kentrilyonlar adedince söyleyerek Sâni'lerine, Hàlıklarına takdim ettiklerinden onların nâmlarına o küllî mânâ ile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Cenâb‑ı Hakk’a اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ diye takdim etmiştir. Yani: “Bütün duâlar ve ihtiyaçtan gelen ricâlar ve ni'metten çıkan şükürler ve ibâdetler ve namazlar, Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûstur.”
Çünkü Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde denildiği gibi: Ya, hüve kadar bir avuç havanın herbir zerresi, umum dilleri bilecek ve söyleyenlerin yerlerini görecek ve yakın uzak herşeyi işitecek ve her şîveyi ve her harfin tarzını tam bilecek ve çok işleri beraber, şaşırmadan görecek bir kudret‑i mutlaka ve irâde‑i tâmmeye mâlik olacak. Bu ise hava zerreleri adedince muhâl olmasından, elbette ve elbette şüphesiz ve kat'î bir zarûretle o zerrelerin herbiri, Sâni'‑i Hakîm’i bütün sıfâtıyla gösterip şehâdet eder. Âdeta küçük bir mikyâsta âlemin büyük şehâdeti kadar şehâdetleri vardır.
496
Demek zerrât‑ı havâiye adedince salavâtları ifâde eden – Mi'râc‑ı Ahmedî’de Aleyhissalâtü Vesselâm – اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ denilmiştir.
Sonra اَلطَّيِّبَاتُ kelime‑i tayyibe söylendiği vakit, birden “nâr” ile “nur” unsuru yani, harâretli ve harâretsiz maddî ve manevî nur unsuru bir küllî dil olarak hadsiz ve nihâyetsiz bir sûrette lisân‑ı hâl ile hadsiz diller ile اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ diyor. Yani: “Bütün güzel sözler, güzel mânâlar, hàrika güzel cemâller ve bütün kâinâtın yüzünde cemâlleri görünen ezelî Esmâ‑i Hüsnâ’nın cilveleri ve başta enbiyâlar, evliyâlar, asfiyâlar olarak bütün ehl‑i îmânın îmânları ile kâinâtın ve mahlûkatın görünen güzellikleri ve ehl‑i îmânın îmânlarından neş'et eden güzel sözler, hamdler, şükürler, tevhidler, tehliller, tesbihler, tekbirler ﴿اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ﴾ sırrı ile Arş‑ı A'zam tarafına giden o kelimât‑ı tayyibeleri ve dünyanın üç aded yüzünden gayet güzel olan esmâ‑i İlâhiye’ye âyinelik eden birinci yüzündeki hadsiz güzellikler, tayyibeler; ve dünyanın âhiret tarlası olan ikinci yüzündeki hadsiz hasenâtlar, hayırlar ve manevî meyveler ve güzellikler, tamamıyla ezel‑ebed sultanı Kadîr‑i Zülcelâl’e mahsûstur.” diye, nâr ve nur unsurunun bu küllî dili ile bu küllî ubûdiyeti, Ma'bûd‑u Zülcelâl’e takdim etmek mânâsında olarak, Fahr‑i Kâinât Aleyhissalâtü Vesselâm, umum mahlûkat hesabına اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ demiş. Çünkü maddî ve manevî nur unsuru, mazhar oldukları vazifelerinin umumu hem beraber, hem ayrı ayrı, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a işâret ve şehâdet ettikleri milyarlar nümûneleri var.
497
Evet, nur ve nâr unsuru; toprak, hava ve mâ unsurları gibi gayet kat'î ve bedîhî ve zarûrî bir sûrette o nümûnelerle gösteriyor ki: Bütün esbâb yalnız bir perdedir. Bütün icâdlar ve te'sirler, Zât‑ı Kadîr-i Zülcelâl’indir. Çünkü, nur, aynen vücûd ve hayat gibi, kudret‑i İlâhiye’nin perdesiz, bizzat mübâşeretine lâyık olmasından, esbâb‑ı zâhirî hiçbir cihette perde olmadığından, vâhidiyet içinde ehadiyeti gösterir. Gayet cüz'î ve küçük bir vazifede, küllî ve geniş bir delil‑i ehadiyete işâret eder ki; Hüve Nüktesi, hâşiyeleriyle bunu gayet kısaca isbât ediyor. İşte milyarlar nümûnelerinden iki küçük nümûnesinden:
Birisi: Manevî nurun – ilim sûretinde – beşerin kafasında cilvesinin bir cüz'îsi; tırnak kadar kuvve‑i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimâtı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hâfızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrîk eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve sûretleri ve savtları o tırnak kadar kuvve‑i hâfızanın sahifesinde istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütübhâne kadar bütün mahfûzâtının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcûd ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.
İşte bu tırnak kadar kuvve‑i hâfızanın, bahr‑i ummân gibi bir vüs'ati ve güneş gibi bir ihâtalı nuru ve bir ziyâ‑yı manevîsi ve zemin yüzü kadar geniş sahifeleri olmazsa bu hâl olamaz. Bu ise yüzbinler derece muhâl muhâl içinde ve imkânsız olduğundan; elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hâfıza; levh‑i mahfûz, bir sahife‑i kader ve kudreti olan Alîm‑i Mutlak’ın, ilim ve hikmet ve kudreti ile, o levh‑i mahfûz’un bir nümûnesini beşerin kafasında halk eylemesine kudsî bir şehâdet eder.
İkinci Cüz'î ve Küçücük Bir Nümûnesi: Elektriktir. Bir adam, elektrik lambasının acîb vaziyetini tedkik etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki ve demir ve ip tellerdeki zerreler ve maddeler câmid, şuûrsuz, hareketsiz oldukları hâlde‥ yalnız gayet cüz'î bir temâs neticesinde, on kilometre yeri dolduran karanlık derhâl gider; ve yerini yarım sâniyede dolduran bir nur vücûda gelir. Bu gözle görünen karanlığın birden kaybolması ve yine gözle görünen o zulmet kadar nurun vücûda gelmesi elbette bir hayâl değil.
498
Ya o temâs eden câmid, şuûrsuz zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nuru kendilerinde taşımakla beraber; birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı süpürüp, temizleyip nurları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler, maddiyûnlar toplansalar; bunu bir Sofestâiye de kabûl ettiremezler. (Hâşiye)
Veyâhut bütün kâinâta hükmü geçen ve bütün nurlar, O’nun “Nur” isminden feyz alan ve “Nuru'n‑Nur” ve “Hàlıku'n‑Nur” ve “Müdebbiru'n‑Nur” olan Kadîr‑i Zülcelâl’in ve Allâmü'l‑Guyûb’un ve Alîm‑i Mutlak’ın kudreti ile ve hikmeti ile olacak. İşte bu iki nümûneye kıyâsen hadsiz nümûneler var.
İşte اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ bütün kâinâttaki nurları, güzellikleri, tayyibeleri ve kelimât‑ı tayyibeleri ve hayırları ve kemâlâtları Zât‑ı Zülcelâl’e; nur unsuru diliyle kâinât takdim ettiği gibi, netice‑i hilkat-i kâinât ve sebeb‑i hilkat-i âlem olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi – nâmlarına – meb'ûs olduğu kâinâttaki bütün mevcûdât hesabına, Mi'râc Gecesinde o küllî mânâ ile اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ demiş.
499
Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm biadedi zerrâti'l‑enâm) bu dört kelimât‑ı cemîleyi selâm yerinde söyledikten sonra – Risale‑i Nurda izâh edildiği gibi – Cenâb‑ı Hak اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّdemesiyle, bütün ümmeti öyle diyeceklerine işâret ve manevî emir ve fermân ve kabûl hükmünde mukàbele etmiş. Birden Peygamber اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِح۪ينَdemekle, o kudsî selâmı hem kendine, hem ümmetine, hem bütün kendinden evvelki emsâllerine ta'mîm edip, küllî ve umumî bir selâm sûretinde gösterip; bütün mahlûkatın meb'ûsu olması noktasında onlara da o selâmı teşmîl etmiş.
Ümmeti ise her namazda اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ demeleri, o selâm‑ı İlâhîdeki emir ve fermâna bir imtisaldir. Hem, O’na karşı bîat etmektir. Ve her gün bîatını, yani memuriyetini kabûl ve getirdiği fermânlara itâatlerini tecdîd ve tazelemektir. Hem, risaletini bir tebriktir. Hem, umum Âlem‑i İslâm her gün bu kelime ile O’nun getirdiği saâdet‑i ebediye müjdesine karşı bir teşekkürdür.
Evet, her insan, kendi vücûdunun mahvolması ile müteellim olduğu gibi; hânesinin harâb olması ile de elem çekiyor. Ve vatanının bozulması ile gayet müteessir oluyor. Ahbabının firâk ve vefâtıyla derinden derine kalbi acıyor. Dünya kadar büyük, hàs ve hususî dünyasının zevâl ve firâk ve âhirde tamamen mahvolmasını düşünmesi, manevî bir Cehennem gibi rûhunu ve vicdânını yandırıyor.
500
İşte, aklı başında herbir adam rûhsuz, kalbsiz, akılsız olmamak şartıyla bilecek ki: Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mi'râc Gecesinde gözü ile gördüğü saâdet‑i ebediyenin müjdesini ve ehl‑i îmânın Cennet’teki hayat‑ı bâkiyesinin beşâretini ve insanın alâkadar olduğu sevdiklerinin mahvolmadıklarını ve onların zevâllerinden sonra yine görüşmelerinin muhakkak olacağının gayet sürûrlu, manevî hediyesine karşı umum Âlem‑i İslâm her gün çok defa اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّdediği gibi; O’nun da getirdiği hediye‑i maneviyesiyle hem kâinât sahifeleri ve tabakaları Mektûbat‑ı Samedâniye olmasına; hem mahlûkatın hakîki kıymetleri ve kemâlâtları O’nun risaleti ile tezâhür etmesine mukâbil bütün mahlûkat ma'nen اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّbu mezkûr hakikatin lisânı ile derler.
Ve ümmet mâbeyninde Şeâir‑i İslâmiyeden olan birbirine اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْdemeleri sünnet olması, bu büyük hakikatin şuâı olmasındandır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
501
305. Sirâcü'n‑Nur başındaki münâcâtı okudum. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hàrika hakikatler gizleniyor gördüm
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr‑ü bâkî kazandıran şühûr‑u selâsenizi ve mübârek kudsî gecelerinizi ve Leyle‑i Regâib’inizi ve Leyle‑i Mi'râc’ınızı ve Leyle‑i Berât’ınızı ve Leyle‑i Kadr’inizi rûh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duâları umum kardeşleri hakkında makbûliyetini Rahmet‑i İlâhiye’den ricâ ve Hizmet‑i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz.
Sâniyen: Tesemmüm vesilesiyle nisyan‑ı mutlak hastalığının musîbeti, benim hakkımda bir ni'met ve merhamet hükmüne ve bazı hakàikın keşfine bir anahtar olduğunu bana çok acımamak için haber veriyorum. Fakat, yine duânızı rûh u canımla ricâ ediyorum.
Evet, şimdi Sirâcü'n‑Nur başındaki münâcâtı okudum. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hàrika hakikatler gizleniyor gördüm. Bilhassa ehl‑i gaflet ve ehl‑i tabiat ve felsefenin dinsiz kısmı bu âdetullâh kanunlarının perdesi altında çok mu'cizât‑ı kudret-i İlâhiye’yi görmeyip; dağ gibi bir hakikati, zerre gibi bir âdi esbâba isnâd eder; yükletir. Kadîr‑i Mutlak’ın, herşeydeki mârifet yolunu seddeder. Ondaki ni'metleri kör olup görmeyerek, şükür ve hamd kapısını kapıyorlar.
502
Meselâ: Bir tek kelimeyi aynı ânda milyon, belki milyar kelime olarak, cilve‑i kudret sahife‑i havada istinsah ettiği gibi; ﴿اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ﴾âyetinin remziyle her kelime‑i tayyibe, bütün küre‑i havada birden, âdeta zamansız, kalem‑i kudret ile istinsah edildiği gibi manevî ve makbûl hakikatlerin bir yazar‑bozar tahtası hükmünde olan küre‑i havada kudretin acîb bir mu'cizesinin zaman‑ı Âdem’den beri ülfet perdesi altında ehl‑i gaflet nazarında saklandığı gibi; şimdi, radyo nâmı verdikleri ayn‑ı hakikat ile sâbit olmuş ki: İçinde hadsiz bir ilim ve hikmet ve irâde bulunan gayr‑ı mütenâhî bir kudret‑i ezeliyenin cilvesi, her zerre‑i havâîde hâzır ve nâzırdır ki; hadsiz ayrı ayrı kelimeler herbir zerre‑i havâînin küçücük kulağına girip, incecik dilinden çıktığı hâlde karışmıyor, bozulmuyor, şaşırmıyor.
Demek bütün esbâb toplansa, tek bir zerrenin bu vazife‑i fıtriyesindeki cilve‑i kudret-i kudsiyeyi hiçbir cihette yapamadığı; ve bu her zerrenin hadsiz ince, küçük kulağında ve dilinde gayet hàrika san'ata hiçbir cihette hiçbir parmak karışmadığı için, ehl‑i dalâlet ve ehl‑i gaflet ülfet, âdet, kanunluk, yeknesaklık perdesi ile saklayıp; âdi bir isim takıp, muvakkat kendilerini aldatıyorlar.
Meselâ: Ondördüncü Sözün Zeylinin hâşiyesinde denildiği gibi: Pek çok mu'cizâtlı bir usta, bir tırnak kadar bir odun parçasından yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam, o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler tabîi ve tesâdüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hàrika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse; ne derece bir hamâkat ve dalâlette bir hurâfet ve hezeyan olduğu gibi… Aynen öyle de, çam ve incir ağacı gibi binler hàrika san'atları tazammun eden bir mu'cize‑i kudreti, nohut gibi iki çekirdeği gösterip: “Bunlar bundan olmuş.” demek; veya küre‑i havayı bir konferans meydânı ve zemin yüzünü bir dershâne ve bir mekteb‑i irfan hükmüne getiren ve hadsiz ni'metleri tazammun eden ve hadsiz şükürler ile mukàbele etmek lâzımken; ve beşerin saâdet‑i ebediyesindeki ihsânat‑ı İlâhiye’nin bir muaccel (Hâşiye) nümûnesi; ve hiçbir şübheyi bırakmayan ve doğrudan doğruya hazine‑i rahmetten ihsân edilen bir hediye‑i Rahmâniye’ye radyo nâmını takmakla, bu elektrik ve havanın temevvücatı nâmını vermek ile, o yüzbin ni'metlere küfran perdesini çekmek – aynen o misâl gibi – maddiyûnların ve ehl‑i dalâletin hadsiz bir dîvânelikleridir ki; hadsiz bir cinayet olup, hadsiz bir azâba onları müstehak eder.
503
İşte kardeşlerim: Hakikaten bugün, Sirâcü'n‑Nur’un başındaki Münâcât’ı tashih niyeti ile okudum. Kuvve‑i hâfızam tam söndüğü için, birden o münâcâtın hakikatlerine karşı – güyâ seksen yaşında iken yeni dünyaya gelmişim gibi – birden ülfet ve âdetleri bilmiyor gibi, o ma'lûm âdetler perde olamadı. Kemâl‑i şevk ile tam istifade edip okudum. Pek hàrika gördüm. Ve anladım ki: Gizli düşmanlarımız bir kısım resmî memurları aldatıp, Sirâcü'n‑Nur’un âhirini bahâne ederek müsâderesine; yani başındaki münâcâtın intişar etmemesine çalıştıklarına kanâatim geldi. Rehberdeki Hüve Nüktesi gibi bu Münâcât da, Sirâcü'n‑Nur’a dinsizler tarafından hücumunun bir sebebidir.
Sâlisen: Size bütün rûh u canımızla müjde veriyoruz ki; Nurculardaki tam ihlâs ve hakîki sadâkat ve sarsılmaz tesânüd vesilesiyle başımıza gelen bütün musîbetler, hizmet‑i îmâniyemiz noktasında büyük ni'metlere çevrilmiş ve perde altında hâtır ve hayâle gelmeyen Nurun fütûhâtları oluyor…
Meselâ, Isparta’dan buraya yani İstanbul’a mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot, otomobile mecburiyetle verildi. Sizi te'min ediyorum ki; yalnız bu mes'elede ve yalnız Rehbere ait ve yalnız benim şahsıma ait meydâna gelen ve gelmeğe başlayan netice‑i hizmete ikibin banknot verseydim yine ucuz sayacaktım. Umuma ait neticeleri de buna kıyâs edilsin…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza muhtaç hasta kardeşinizSaid Nursî
504
306. Nur Âleminin Bir Anahtarı’nın bir haşiyesi
Nur Âleminin Bir Anahtarının Bir Hâşiyesi
Bu Nur Anahtarı’nın radyo bahsine dair; iki üniversiteli ile, bir gün hareket etmekte olan, hiçbir telle bağlı bulunmayan bir otomobilde bulunan radyo ile, uzakta bir mevlid‑i şerîf dinliyorduk. O iki Nurcu üniversitelilere dedim:
Nurda dahi; hayat, vücûd gibi doğrudan doğruya kudret‑i İlâhiye’nin perdesiz tecellîsi bedâhetle göründüğüne bir delil budur ki: Şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava, manevî az bir nur, yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler, söyler değil; belki binler, milyonlar kelimeleri aynı ânda dinler, söyler ki, binler istasyondaki ayrı ayrı kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz'î, en küllî olur.
Hem o küçücük, parçacık hava, küre‑i hava kadar vazife görür. En küçük, en büyük küre‑i hava kadar büyür.
Eğer cilve‑i Kudret-i Ezeliyeye verilmezse; öyle acîb bir hurâfeli tezâd olur ki; hiçbir hayâle gelmez. Bir şey zıddına inkılâbı muhâl olduğundan; böyle binler derece en cüz'î, zıddı olan en küllî olmak‥ en küçük, en büyük olmak‥ en câmid, câhil, şuûrsuz, âciz; en muktedir, en dirayetli ve irâdetli ve şuûrlu olmak lâzım gelir ki; yüzer tezâd ve muhâller ve hurâfetler içinde, emsâli bulunmaz bir hurâfedir. Demek bilbedâhe Kudret‑i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o cilveyi küre‑i havada umumen temsîl eden bu gelen Hadîs‑i Şerîfin meâli gösteriyor. Şöyle ki:
“Bir melâike var. Kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dil var. Herbir dilde, kırkbin tesbihât yapıyor. Altmışdört trilyon tesbihât aynı ânda söylüyor.” Demek küre‑i hava, bu melâike gibidir. Yani; bu melâikenin tesbihâtı adedince her kelime‑i tayyibe, hava sahifesinde yazılıyor.
Küre‑i hava diyor ki: “Bu hadîs, benden veya bana nezârete memur melekten haber veriyor. Çünkü: İnsandaki bütün konuşmalar ve sâir bütün hadsiz sesler, karışmaları içinde karıştırılmadan, tam hurûfâtıyla ve söyleyenlerin şîveleriyle, mümtâz sesleriyle söylenmek gösterir ki; küllî bir şuûrla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi; ne bana, yani küre‑i havaya ve ne de bütün esbâba vermesi hiçbir cihet‑i imkânı yok. Demek her yerde hâzır, nâzır ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihâtalı bir irâde, muhît bir ilim bulunan bir kudret‑i ezeliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şâhidlerinden birisi radyodur.”
505
Onüçüncü Söz’de Hikmet‑i Kur'âniye ile hikmet‑i felsefeyi muvâzene bahsinde denilmiş olan mes'elenin meâli budur ki:
Felsefe‑i insaniye, gayet hàrikulâde mu'cizât‑ı kudret-i İlâhiye’nin mu'cizât‑ı rahmeti üstüne âdiyât perdesi çeker. O âdiyât altındaki vahdâniyet delillerini ve o hàrika ni'metlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten hurûc etmiş hususî bazı cüz'iyâtı görür, ehemmiyet verir.
Meselâ: Hilkat‑i insaniyedeki kudret mu'cizelerini görmüyor, ehemmiyet vermiyor. Fakat, kaideden çıkmış iki başlı, üç ayaklı bir insanı görüp, istiğrab ve velvele‑i hayret ile nazar‑ı dikkati celb eder. Küllî, umumî mu'cizâtı âdet perdesinde saklar. Cüz'î ve kanundan çıkmış ve tâifesinden ayrılmış maddeleri medâr‑ı ibret yapar.
Hem meselâ: – Hayvandan, insandan – yavruların pek hàrika, pek mu'cizâtlı iâşelerini âdi görüp ehemmiyet vermiyor. Fakat bir vakit Amerika’da bir gazetenin neşrettiği gibi tâifesinden çıkmış, milletinden ayrılmış, denizin dibine girmiş bir böceğin, bir yeşil yaprak rızık olarak ağzına verilmesini gören balıkçılar ağlamışlar; şa'şaa ile ilân etmişler.
Hâlbuki: En cüz'î bir yavruda, memedeki âb‑ı kevser gibi rızkında, onun gibi binler mu'cizât‑ı rahmet ve ihsân var. Felsefe‑i beşeriye görmüyor ki şükür etsin. O Rahmânürrahîm’i tanısın. Şükür ile mukàbele etsin.
506
İşte Hikmet‑i Kur'âniye, o âdiyât perdesini yırtar. O küllî, umumî hàrika mu'cizeleri ve fevkalâde ni'metleri beşere ders verir; Allah’ı tanıttırır. Küllî şükür nâmına ubûdiyete sevk eder.
İşte, felsefe‑i beşeriyenin en acîb, en antika hatâsından birisi de şudur ki: Cüz'‑i ihtiyarîsi ve irâdesi, en zâhir ve küçük fiili olan söylemeğe kâfî gelmiyor; icâd edemiyor. Yalnız havayı harflerin mahrecine sokuyor. Bu cüz'î kesb ile Cenâb‑ı Hak, onun o kesbine binâen o kelimâtı halk eder. Havaya da binler nüsha yazar. Bu kadar, icâddan insanın eli kısa olduğu hâlde bütün esbâb‑ı kâinât âciz kaldıkları bir hàrika küllî mu'cizât‑ı kudrete, beşer icâdı nâmını vermek ne kadar büyük bir hatâ olduğunu zerre kadar şuûru bulunan anlar.
İşte bunun bir misâli, yüz bin hàrikaları tazammun eden bir kanun‑u İlâhî’yi, beşerin istifadesine vesile olmak için bir keşfiyât, yani fiilî duâlarına bir nev'i kabûl hükmünde bir ilhâm‑ı İlâhî ile keşf olan radyo ile, beşer istifadesine vesile olan bîçâre, âciz‑i mutlak bir insana; “Hah!‥ Radyoyu filân keşşâf icâd etti ve elektrik kuvvetini buldu. Ve bazı keşşâflar da, beşerin kafasını okumak için bir madde icâd etmeğe çalışıyorlar (!) ‥”
Evet, Cenâb‑ı Hak – bu kâinâtı; insana lâzım ve lâyık herşeyi içinde halk etmiş bir misâfirhânedir – ziyâfetler nev'inde bazı zaman ve asırlarda gizli kalmış ni'metlerini duâ‑yı fiilî olan telâhuk‑u efkârdan ileri gelen taharriyât neticesinde ellerine ihsân eder. Buna karşı şükür etmek lâzım gelirken, bir küfran‑ı ni'met nev'inden âdi, âciz bir insanın icâdı, hüneri nazarıyla bakıp; sonra o küllî bir şuûr ve ilim ve irâde ve rahmet ve ihsânın neticesi olan o hàrikaları unutturup, yalnız ince bir perdesini gösterip; şuûrsuz tesâdüfe, tabiata ve câmid maddelere havâle edip, ahsen‑i takvîmde olan insaniyetin mâhiyetine zıd bir cehl‑i mutlak kapısını açmaktır. Öyle ise: وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌdüsturuyla, mahlûkata mânâ‑yı harfiyle bakmak elzemdir ki insan, insan olsun.
507
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
307. Zülfikar Mu’cizat‑ı Ahmediye’yi tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Kardeşlerim!
Evvelâ bugünlerde Sûre‑i Ankebût’ta, ﴿مَثَلُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ﴾ âyetini okurken birden şiddetli bir vehim geldi ki: “En zaîf hâne örümceğin hânesidir. Allah’a şerîk yapanlar farazâ bilseler, yani îmâna gelmeyen Kureyş rüesâları eğer bilseler…” mânâsında olan bu âyetin belâğatına münâsib bir vaziyet görülmedi.
Birden aynı zamanda Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti:
508
“Birinci Hâdise: Manevî tevâtür derecesinde bir şöhret ile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekir‑i Sıddık ile küffarın tazyîkinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr‑ı Hirâ’nın kapısında iki nöbetçi gibi iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedâr gibi hàrika bir tarzda kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir.
Hattâ rüesâ‑yı Kureyş’ten, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eliyle Gazve‑i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn‑i Halef, mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: ‘Mağaraya girelim.’
O demiş: ‘Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Muhammed (A.S.M.) tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir.’ ”
Birden bu âyet‑i kerîmenin iki harfinde, yani لَوْ harflerinde bir mu'cize gördüm ki, benim vehmim yerine yüksek bir lem'a‑i i'câz bildim. Şöyle ki:
Sûre‑i Ankebût Mekke’de nâzil olduğu için Kureyş’in îmâna gelmeyen reisleri Peygamber (A.S.M.)’a sû‑i kasd edeceklerini ve o sû‑i kasdın içinde en zaîf ve en küçük bir hayvan olan bir örümcek o reislerin o şiddetli hücumlarına karşı mukàbele edip galebe edecek; yani örümceğin hânesi olan ağ en zaîf bir perde iken o kuvvetli reisleri mağlûb edeceğini göstermekle âyet diyor ki:
“En zaîf bir hayvana mağlûb olacaklarını farazâ bilseydiler, bu cinayete ve bu sû‑i kasda teşebbüs etmeyeceklerdi.”
509
İşte ﴿اَلْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ﴾ âyetinde bir kelime ile bir mu'cize‑i tarihiye gösterildiği gibi (Hâşiye) Mekke’de nâzil olan bu sûrenin de, bu ﴿لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ﴾ âyetinde görülen remz ile Gâr‑ı Hirâ hâdisesinde hàrika bir Hıfz‑ı İlâhiye ve ihbar‑ı gaybî nev'iden bir Mu'cize‑i Nebeviyeye işâret ile bir lem'a‑i i'câz gösterip o sûreye, “Ankebût” nâmı vermek ve onun ehemmiyetsiz ağına ehemmiyet vermek tam yerinde olup bu âyete gelen şübhe ve evhâmları esâsıyla reddettiğini gördüm. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrettim ki, Kur'ânın sûrelerinde ve âyetlerinde hattâ cümlelerinde ve kelimelerinde de i'câz lem'aları olduğu gibi, harflerinde de vardır bildim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî
308. Nurların parlak fütuhatına bir derece mümanaat fikriyle, gizli dinsizler bir kısım resmî memurları alet ederek keyfî kanunlarla ilişiyorlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr, fedâkâr kardeşlerim!
Evvelâ: ﴿وَالْفَجْرِ ❋ وَلَيَالٍ عَشْرٍ﴾ senâsına mazhar o gecelerinizi ve bayramınızı rûh u canımla tebrik ederim. Ve şiddetli hastalığımın şifâsına duâlarınızı isterim.
510
Sâniyen: Nurların parlak fütûhâtına bir derece mümânaat fikriyle gizli dinsizler bir kısım resmî memurları âlet ederek keyfî kanunlarla ilişiyorlar. Ve hàs Nurcuların az bir kısmına fütûr vermek için çalışıyorlar. Ezcümle bu mübârek günlerde İstanbul’dan Rehber hakkında dinsizlik damarı ile yazılan (Hâşiye) ehl‑i vukûf raporunu bana gönderdiler. Ben şiddetli ve semli hastalığım için onlara cevab vermesini sizlere havâle ediyorum.
Oniki sene evvel yazılan ve aflar ve berâetler gören ve beş mahkemenin eline geçip ilişilmeyen ve iâde edilen ve onbin adama hususan gençlere zararsız menfaat veren ve zeyilleri ile beraber büyük müdafaâtımda bu vatana büyük fâidesi isbât edilen bu eser hakkında Medresetü'z‑Zehrâ ve şûbeleri o ehl‑i vukûfu susturmak ve kanun nâmına tam kanunsuzluk ettiklerini ve adliyede adâlet hesabına dehşetli zulüm ettiklerini ve Rehber hakkında “Dini siyasete âlet etmek var.” demelerine mukâbil o vukûfsuz ehl‑i vukûf, siyaseti ve adlî vazifelerini dinsizliğe âlet etmek istediklerini delillerle göstermek vazifesini o Nurcu kardeşlere havâle ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî
309. “Dinî hissiyatı siyasete alet ediyorum” diye ithamlarına karşı deriz
Ehl‑i Vukûf Raporuna Hafif Bir İ'tirâz Tarzında Hakikat‑i Hâli Beyân Etmektir
Dinî hissiyatı siyasete âlet ediyorum diye ithamlarına karşı deriz:
Bütün hayatımı ve beni tanıyanları işhâd ediyorum ki, değil dini siyasete âlet, belki siyâsî olduğum zamanda dahi, bütün kuvvetimle siyasetleri dine âlet ve tâbi yapmaya çalıştığımı, bütün tarih‑i hayatım ve dostlarım şehâdet ettikleri gibi Hürriyetin başında şerîat isteyenleri astıkları bir zamanda, Hareket Ordusunun dehşetli dîvân‑ı harb-i örfîsinde, aynı günde onbeş adam asıldığı bir zamanda, Dîvân‑ı Harb-i Örfî reisi ve âzâları dediler ki: “Sen mürtecisin, şerîat istemişsin.” sözlerine mukâbil demiş:
511
“Şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeğe hazırım. Eğer Meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ve hilâf‑ı Şerîat hareket ise, bütün dünya şâhid olsun ki ben mürteciyim.” diyen bir adam, i'dâma beş para ehemmiyet vermeyen ve dünyasını, herşeyini şerîata fedâ eden hiç mümkün müdür ki; dini, şerîatı bir şeye ve bir siyasete âlet yapsın. Buna ihtimal veren Sofestâi olamaz.
Hem bir masûmun hatırı, bu vatanda on zâlim gaddârlara siyaset yolu ile ilişmek büyük bir hatâ bilen, on zâlim cinayetkâr ve kendine işkence edenlere karşı mukàbele etmeyen, hattâ bedduâ da etmeyen bir adam ve âsâyişe ilişmemek hayatına bir düstur yapan bir adamı, dini siyasete ve dolayısıyla âsâyişe dokunur mânâsında ittiham etmek, elbette dehşetli bir garaz ile ittiham eder. Yirmisekiz senede emsâlsiz ihanetler, işkenceler, azâblar verildiği hâlde, mahkemelerin tahkîkatı ile, yüz binler fedâkâr dostları varken, altı vilâyetin ve altı mahkemenin tahkîkatı ile bir vukûât, talebesinde bulunmayan bir adam, âsâyişe ya vatana, siyasete zararı var diyen, elbette yerden göğe kadar haksızdır.
Zannetmesinler ki, ben bu zâlimâne ithamlara karşı kendimi mes'ûliyetten veya mahkûmiyetten kurtarmak içindir. Sizi te'min ediyorum ki; beni tam bilen dostlarım da tasdik ediyorlar ki, bu yirmisekiz senede, ölüm hayattan ziyâde bana fâideli ve kabir on defa bana hapisten ziyâde medâr‑ı rahat ve hapis on defa bu çeşit serbestiyetten daha istirahatime fâideli olduğunu kat'iyyen kanâatim var. Eğer bazı dostlarım mahzûn olmasaydı ben dâimî hapiste kalacaktım.
Eğer şer'an intihar câiz olsaydı elbette Rus’un Başkumandanının ve İstanbul’u işgal eden İ'tilâfçıların Başkumandanlarının, kendini i'dâm etmek vaziyetlerine ve dîvân‑ı riyâsette elli meb'ûsun huzurunda ilk Reis‑i Cumhûrun şiddetli hiddetine karşı tezellüle tenezzül etmeyen bir adam, elbette pek çok defa bir âdi jandarma ve gardiyanın ve âdi bir memurun tahkîrkârâne ihanetleri ve iftiraları ve tâzibleri ve ağır tâcizlerini gören adama, elbette ölüm yüz defa hayattan daha ziyâde ona hoş gelir.
512