Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

289. Bu zamanda hocalardan, hatta sofîlerden ziyade zabıta efradı ehl‑i takva olup kebairden kendilerini muhafaza ve feraizi yapmasını vazifeleri iktiza ediyor

Üstadımız diyor ki:
Yirmi sekiz sene zarfında hükûmetin resmî adamlarından bana rast gelenler, hep sıkıntı verdikleri hâlde; zâbıtanın bana hiç sıkıntı vermediği gibi, bazı himâyetkârâne vaziyeti göstermelerinin hikmetini şimdi izhâr ediyorum ki: Nur talebeleri ve Risaleleri, manevî bir zâbıta hükmünde âsâyiş ve emniyeti muhâfazaya hem kudsî bir şekilde çalıştıkları ve herkesin kalbinde nasihatleriyle îmân cihetinde bir yasakçı bıraktıkları tahakkuk etmiş. Zâbıta bunu ma'nen hissetmiş ki bize her vakit dost göründü. Bunun sırrı budur ki:
Kur'ânın bir kanun‑u esâsîsiyle yüzde doksan masûma zarar gelmemek için on cânî yüzünden âsâyişi bozmağa çalışanları men' ediyorlar. Birisinin günahı ile başkası mes'ûl olamaz. Bu sırra binâen şimdi âsâyişi bozmağa çalışan manevî, dehşetli kuvvetler mevcûd olduğu hâlde; Fransa, Mısır, Fas, İran gibi yerlerden daha ziyâde bu mübârek memlekette çalışıldığı hâlde emniyet ve âsâyişi bozamadıklarının en büyük sebebi, altı yüz bin Nur nüshaları ve beşyüzbin Nur talebeleri zâbıtaya bir manevî kuvvet olarak o manevî tahribâta karşı dayandıklarını zâbıta ma'nen hissetmişler ki, yirmisekiz seneden beri resmî memurlara muhâlif olarak Nurlara insafkârâne ve merhametkârâne vaziyet gösteriyorlar.”
451
Hem Üstadımız diyor ki:
Ben derim: Bu zamanda hocalardan hattâ sofîlerden ziyâde zâbıta efrâdı ehl‑i takvâ olup kebâirden kendilerini muhâfaza ve ferâizi yapmasını vazifeleri iktiza ediyor. Ve ona ihtiyac‑ı şedîd var. ki karşısındaki manevî tahribâtçılara karşı âsâyiş ve emniyet‑i umumiyeye ait vazifelerini tam yapabilsinler.”
Hizmetindeki Nur Talebeleri

290. Üstadımızın çok evvel yazmış olduğu zîrdeki mektubu, şahsî nüfuz temin ve dini siyasete alet etmek ithamlarına tam bir cevap olduğundan, kararnameye ilhak edilmiştir

Üstadımızın çok evvel yazmış olduğu zîrdeki mektûbu, şahsî nüfûz te'min ve dini siyasete âlet etmek ittihamlarına tam bir cevab olduğundan kararnâmeye ilhâk edilmiştir.
Konuşan Yalnız Hakikattir
Risale‑i Nurda isbât edilmiştir ki: Bazen zulüm içinde adâlet tecellî eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme ma'rûz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindâna da atılır. Bu sebeb haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adâletin tecellîsine bir vesile olur. Kader‑i İlâhî başka bir sebebden dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan o kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, Adâlet‑i İlâhînin bir nev'i tecellîsidir.
Ben şimdi düşünüyorum. Yirmisekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zâlimâne işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak ? Fakat bunu ne için tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat‑i hâlde böyle bir şey yoktur.
Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı mes'eleden dolayı beni tekrar muhâkeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor; beni tazyîk ediyor, türlü türlü işkencelere ma'rûz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnâd ettikleri suçun aslı ve esâsı olmadığını nihâyet kendileri de anladılar.
452
Onlar bu ittihamı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıd olsun, ister vehim olsun; ben böyle bir suçla münâsebet ve alâkam olmadığını kemâl‑i kat'iyyetle yakìnen ve vicdânen biliyorum Dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor. Hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyorlar. O hâlde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masûm olduğum hâlde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye ma'rûz kaldım? Neden bu musîbetlerden kurtulamadım? Bu ahvâl Adâlet‑i İlâhiye’ye muhâlif düşmez mi?
Bir çeyrek asırdır bu suâllerin cevablarını bulamıyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakîki sebebini şimdi anladım. Ben kemâl‑i teessürle söylüyorum ki: Benim suçum, Hizmet‑i Kur'âniyemi maddî ve manevî terakkiyâtıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış
Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah’a binlerle şükrediyorum ki: Uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet‑i îmâniyemi maddî ve manevî kemâlât ve terakkiyâtıma ve azâbdan ve Cehennem’den kurtulmama ve hattâ saâdet‑i ebediyeme vesile yapmaklığıma, yâhut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma manevî gayet kuvvetli mânialar beni men' ediyordu. Bu derûnî hisler ve ilhâmlar beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri, a'mâl‑i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı hâlde ben rûhen ve kalben men' ediliyordum. Rızâ‑yı İlâhîden başka fıtrî vazife‑i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız îmâna hizmet hususu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik‑ı îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara te'sirli bir sûrette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında îmânı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanâat verecek bir tarzda; yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur'ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr‑ü mutlakı ve mütemerrid ve inâdcı dalâleti kırsın; herkese kat'î kanâat verebilsin. Bu kanâat da bu zamanda, bu şerâit dâhilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir.
453
Yoksa komitecilik ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet‑i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs en büyük manevî bir mertebede bulunsa yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: O şahıs, dehâsıyla, hàrika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şübhesi kalır.
Allah’a binlerce şükürler olsun ki yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, kader‑i İlâhî ihtiyarım haricinde dini, hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz‑ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkaz ediyor; Sakın!” diyor, Îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma; ki, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun!”
İşte Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın, kalblerde ve rûhlarda yaptığı te'sirin sırrı budur; başka bir şey değildir. Risale‑i Nurun bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğâne neşrettikleri hâlde yine küfr‑ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr‑ü mutlakla mücâdelede bu kadar ağır şerâit altında Risale‑i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat‑i îmâniyedir.
Mâdemki, nur‑u hakikat, îmâna muhtaç gönüllerde te'sirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmisekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve ma'rûz kaldığım işkenceler ve katlandığım musîbetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindânlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
454
Âdil kadere de derim ki:
Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstehak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî‑manevî füyûzât hislerimi fedâ etmeseydim, îmân hizmetinde bu büyük manevî kuvveti kaybedecektim. Ben maddî ve manevî herşeyimi fedâ ettim, her musîbete katlandım. Her işkenceye sabrettim. Bu sâyede hakikat‑i îmâniye her tarafa yayıldı. Bu sâyede Nur mekteb‑i irfanının yüzbinlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet‑i îmâniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve manevî herşeyden ferâğat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızâsı için çalışacaklardır.
Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musîbetlere, ezâ ve cefâlara ma'rûz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek, kader‑i İlâhî’nin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim da'vâmıza, hakikat‑i îmâniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennîsinden ibarettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukâbil Risale‑i Nura sadâkat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.
Ben çok hastayım. Ne yazmağa, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü'z‑Zehrâ’nın Risale‑i Nur talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.
455

291. Sizce münasip ise, Başvekile ve dindar mebuslara verilmek üzere, ihtara binaen yazdırılmış gayet ehemmiyetli bir hakikattir

Kardeşlerim! Sizce Münâsib İse Başvekil’e ve Dindar Meb'ûslara Verilmek Üzere İhtara Binâen Yazdırılmış Gayet Ehemmiyetli Bir Hakikattir
Mukaddime: Kırk seneye yakın siyaseti terkettiğimden ve ekser hayatım bir nev'i inzivada geçtiğinden, hayat‑ı ictimâiye ve siyâsiye ile meşgul olmadığımdan büyük bir tehlikeyi göremiyordum. Bugünlerde o tehlikenin hem millet‑i İslâmiye’ye ve hem de bu memleket ve hükûmet‑i İslâmiye’ye büyük bir zarar vermeğe zemin hazırlamakta olduğunu hissettim. Mecburiyetle, İslâmiyet milliyeti ve hâkimiyeti ve memleketin selâmeti için çalışan ehl‑i siyaset ve cem'iyet‑i beşeriyeye hamiyet ile çalışanlar için bana manevî bir ihtar edildiğinden Üç Nokta’yı beyân edeceğim:
Birinci Nokta: Gazeteleri dinlemediğim hâlde bir‑iki senedir irtica ile ittiham kelimesi mütemâdiyen tekrar edildiğini işitiyordum. Eski Said kafasıyla dikkat ettim, kat'iyyen gördüm ki:
Siyaseti dinsizliğe âlet yapan ve beşerdeki en dehşetli vahşet ve bedevîliğin bir kanun‑u esâsîsine irticaa çalışan ve hamiyet maskesini başına geçiren gizli İslâmiyet düşmanları gaddârâne bir ittiham ile; Ehl‑i İslâmiyet ve hamiyet‑i diniye ve kuvvet‑i îmâniye cihetiyle, değil dini siyasete âlet yapmak; belki de siyaseti dine âlet ve tâbi yapmakla, İslâmiyetin kuvvet‑i maneviyesinden bu hükûmet‑i İslâmiye’yi tam kuvvetlendirmek ve dörtyüz milyon hakîki kardeşi, arkasında ihtiyat kuvveti bulundurmak ve bir kısım zâlim Avrupa’nın dilenciliğinden kurtulmak için çalışanlara pek haksız olarak irtica damgasını vurup onları memlekete zararlı tevehhüm etmeleri, yerden göğe kadar hadsiz bir haksızlıktır. Nümûnelerinden birinci nümûnesi: Bu asrın dehşetli zulmüne karşı bir sed olarak İkinci Nokta’da beyân etmek zamanı geldi. Menşe'leri iki kanun‑u esâsîye istinâd eden iki irtica var:
Biri: Siyâsî ve ictimâî ki, hakîki irticadır. Onun kanun‑u esâsîsi çok sû‑i isti'mâle ve zulme medâr olmuştur.
İkincisi: İrtica nâmı verilen hakîki bir terakkî ve adâletin esâsıdır.
İkinci Nokta: Beşerin vahşet ve bedevîlik zamanlarındaki bir kanun‑u esâsîsine, medeniyet nâmına dine hücum edenler, irtica ile o vahşete ve bedevîliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adâlet ve sulh‑u umumîsini mahveden o dehşetli, vahşiyâne kanun‑u esâsî, şimdi bizim bu bîçâre memleketimize girmek istiyor. Garazkârâne ve anûdâne particilik gibi bazı cereyanları aşılamağa başlaması gibi bir ihtilâf görülüyor. O kanun‑u esâsî de budur:
456
Bir tâifeden, bir cereyandan, bir aşîretten bir ferdin hatâsıyla o tâifenin, o cereyanın, o aşîretin bütün ferdleri mahkûm ve düşman ve mes'ûl tevehhüm ediliyor. Bir hatâ, binler hatâ hükmüne geçiriliyor. İttifak ve ittihâdın temel taşı olan kardeşlik ve vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr ü zeber ediyor.
Evet birbirine karşı gelen muannid ve muârız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle zaîflendiği için millete ve memlekete ve vatana âdilâne hizmete muvaffak olunamadığından maddî ve manevî bir nev'i rüşvet vermeğe mecbur oluyorlar ki dinsizleri kendilerine tarafdâr yapmak için o gaddâr, engizisyonâne ve bedeviyâne ve vahşiyâne bu mezkûr kanun‑u esâsîye karşı ayn‑ı adâlet olan bu semâvî ve kudsî ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى nass‑ı kat'îsiyle Kur'ânın bir kanun‑u esâsîsi muhabbet ve uhuvvet‑i hakîkiyeyi te'min eden ve bu millet‑i İslâmiye’yi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun‑u esâsî ki: Birisinin hatâsıyla başkası mes'ûl olamaz.” Kardeşi de olsa, aşîreti ve tâifesi de olsa, partisi de olsa o cinayete şerîk sayılmaz. Olsa olsa o cinayete bir nev'i tarafgirlikle yalnız manevî günahkâr olup âhirette mes'ûl olur; dünyada değil. Eğer bu kanun‑u esâsî çabuk düstur‑u esâsî yapılmazsa hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye iki Harb‑i Umumî’nin gösterdiği tahribâtın emsâliyle esfel‑i sâfilîn olan o vahşî irticaa düşecek.
457
İşte Kur'ân’ın bu gibi kudsî kanun‑u esâsîsine irtica nâmını veren bedbahtlar, vahşet ve bedevîliğin dehşetli bir kanun‑u esâsîsi olarak kabûl ettikleri, şimdiki öylelerinin siyasetinin bir nokta‑i istinâdı şudur ki: Cemâatin selâmeti için ferd fedâ edilir. Vatanın selâmeti için eşhâsın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selâmeti için cüz'î zulümler nazara alınmaz.” diye bir tek cânî yüzünden bir köyü mahvetmekle bin masûmun hakkını nazara almaz. Bir tek cânînin yüzünden bin adamın kılınçtan geçmesini câiz görür. Bir adamın yaralanması ile binler masûmu sıkıntıya verdirir. Ve ikiyüz adamı kurşuna dizilmesini o bahâne ile nazara almaz. Birinci Harb‑i Umumî’de üç bin adamın câniyâne siyaset hatâlarıyla otuz milyon bîçâre nev'‑i beşer aynı harpte mahvedildiği gibi, binler misâller var.
İşte bu vahşiyâne irticaın, bu dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur'ân şâkirdlerinin Kur'ânın yüzer kanun‑u esâsîsinden ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىâyetinin ders verdiği kanun‑u esâsîsi ile adâlet‑i hakîkiyeyi ve ittihâdı ve uhuvveti te'min etmeğe çalışan ehl‑i îmân fedâkârlarına mürteci nâmını verip onları müttehem etmek; mel'ûn Yezid’in zulmünü, adâlet‑i Ömeriyeye tercih etmek misillû, en vahşî ve zâlimâne bir engizisyon kanununu, beşerin en yüksek terakkiyâtına ve adâletine medâr olan Kur'ânın mezkûr kanun‑u esâsîsine tercih etmek hükmündedir. Hükûmet‑i İslâmiye ile bu memleketin selâmetine çalışan ehl‑i siyasetin, mezkûr hakikati nazara alması lâzımdır. Yoksa üç veya dört cereyanın muannidâne muâraza etmeleriyle, o kuvvetler, muâraza sebebiyle zayıflar. Memleketin menfaatine ve âsâyişine sarfedilecek o zaîf kuvvetle hâkimiyetini hattâ istibdâd ile de olsa âsâyiş ve emniyet‑i umumiyeyi muhâfazaya kâfî gelmediğinden Fransız ihtilâl‑i kebîrinin tohumlarının bu mübârek memleket‑i İslâmiye’ye ekilmesine yol vermektir diye telâş edilebilir.
458
Mâdem bu ittifaksızlıktan gelen za'fiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebînin politikasına ve ehemmiyetsiz, muvakkat yardımlarına karşı bu acîb manevî rüşvetler veriliyor; dörtyüz milyon kardeşin uhuvvetine, milyarlar ecdâdın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir mânâ hükmediyor. Ve âsâyiş ve siyasete zarar gelmemek için bu kadar isrâfât ile bol maaşlar sûretinde kuvvet te'minine kendilerini mecbur zannederek rüşvetler veriliyor; milletin fakr‑ı hâli nazara alınmıyor. Elbette ve elbette ve kat'î olarak şimdi bu memleketteki ehl‑i siyaset, garba ve ecnebîye verdiği siyâsî ve manevî rüşvetin on mislini Âlem‑i İslâmın ileride Cemâhîr‑i müttefikası hükmünde olacak olan dörtyüz milyon Müslüman kardeşlere memleket ve milletin ve bu devlet‑i İslâmiye’nin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.
İşte o makbûl, lâzım ve çok menfaatli, câiz ve vâcib rüşvet ise; teâvün‑ü İslâmın esâsı ve hediye‑i Kur'ânın semâvî bir düsturu ve râbıtası ve kudsî kanun‑u esâsîsi olan ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴿وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلوُا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ kudsî, esâsî kanunlarını düstur‑u hareket etmektir.
Üçüncü Nokta, şimdilik te'hir edildi.
Said Nursî
Hâşiye:
Kardeşlerim! Evvelce gördüğünüz şiddetli ihtarın bir derece tağyîrine üç şey vesile oldu.
Birincisi: Nur kahramanı Husrev’in beyânıyla yirmibeş adliye mahkemelerinin Risale‑i Nurda suç yok.” diye itiraflarıdır.
İkincisi: Nurun bir kahraman avukatı Ankara hükûmeti Said aleyhinde olmadığından şiddetli kelimeler ta'dil edilse münâsibdir.” demesidir.
459
Üçüncüsü: Kat'î haberlere göre Afyon Mahkemesi Nurun altıyüz bin fedâkâr talebesi var.” demesine binâen Malatya hâdisesi bahânesiyle hiç olmazsa Nur talebelerinden altıyüz fa'âl ve muktedir olanlarını mahkemeye vermek plânı var iken, yalnız onaltı adamı ve bundan yalnız altı adama ve bundan bir tek adamın bir sene mahkûm edilmesi Nurcular aleyhindeki zâlimâne tazyîkat hafifleşmesi ve def' olmasının alâmetidir. Onun için bir derece şiddetli kelimeler ta'dil edildi.

292. Hazret‑i Üstadın Emirdağı’nda Santral Sabri, Sıddık Süleyman’a Arabî İşârâtü’l-İ’caz’dan verdiği derstir

Hazret‑i Üstadın Emirdağı’nda Santral Sabri, Sıddık Süleyman’a Arabî İşârâtü'l‑İ'câz’dan verdiği derstir
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَبَدًا دَائِمًا
İşârâtü'l‑İ'câz’ın birinci cüz'ü ki; tamamı yetmiş cüz' olacaktı. Fakat Risale‑i Nur manevî bir tefsir‑i Kur'ânî olduğu için dedi: Bu zamanda bana daha lüzum var.” Öteki cüz'ler yerinde onlar yazıldı.
Evet, İşârâtü'l‑İ'câz, umum Risale‑i Nurun bir fihristesi, bir listesi ve o nur bahçesinin bir fidanlığı ve sırr‑ı i'câzi'l-Kur'ânın bir menba'ı olduğu görünüyor. Gayet ince ve derin olduğu için şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise, fevkalâde takdir etmiş ve emsâlsiz demiş. Dehşetli eski harb içinde, avcı hattında, bazen de at üzerinde îcâzdaki i'câzın en ince münâsebâtını görmek ve onlarla tam meşgul olmak ve koca dehşetli harbin tehlikesi onu müşevveş etmemek ve incimâd derecesindeki soğukta avcı hattında o incecik i'câz münâsebetlerini herşeyden daha ehemmiyetli görmek, Eski Said’in hakikaten Hizmet‑i Kur'âniye’de hàrika bir fedâkârlığıdır. Hattâ Yeni Said’in otuzbeş senede bu acîb zamanda gazeteleri okumamak ve on sene İkinci Harbi bilmemek, sormamak ve i'dâm niyetiyle hapisliğinde, Kur'ân esrârını yazmaktan vazgeçmemek ve bütün tehlikeleri hiçe saymaya nisbeten Eski Said’in o acîb vaziyetinde o dehşetlere ehemmiyet vermeden İşârâtü'l‑İ'câz nüktelerini yazdığı zaman gösterdiği ilmî ve manevî fedâkârlığını Yeni Said’in bu otuz senedeki fedâkârlığından daha hàrika görüyoruz.
460
Sâniyen: Bu İşârâtü'l‑İ'câz’ın matbu' nüshasında hakikaten bir kerâmet var ki; tesâdüf ihtimali yoktur. Onun için bir defa daha aynı tarzda ve kerâmetli kıt'ada tab' etmek ve Arabistan’a ve Pakistan gibi yerlere göndermek münâsib görüldü. Fakat Eski Said, îcâzdaki i'câzı beyân ettiği ve en ince münâsebet‑i belâğatı beyânı içinde gayet ince ve kısa, îcâzlı cümleleri bir derece izâh ve Türkçeye tercüme etmek lâzım geliyor.
İşârâtü'l‑İ'câz’ın hàrikalarından birisi de budur ki:
Herbir âyetin sâir âyetlere münâsebâtını ve her âyetteki cümlelerinin birbirine karşı nisbetini ve nizâmını ve her cümledeki hey'etlerin ve harflerin mânâ‑yı maksûda karşı nisbetlerini ve teveccühlerini gösterip âyetlerin intizamından ve cümlelerin nizâmından ve her cümlenin hey'etinin nazmından bir lem'a‑i i'câz göstermesidir. Âdeta bir saatin sâniyeleri sayan mili ve dakikaları sayan yelkovanı ve saatleri sayan ibresi gibi o nazımdaki nükteleri beyân ve ondaki hakikati bürhânlarla izâh, hattâ bazen bir tek harfte büyük bir hakikati ifâde etmesidir. Ve herbir âyetin hakikatini gayet i'câz ile ve kat'î hüccetlerle isbât ediyor ki; şimdi yüzotuz risalenin çekirdekleri ve hülâsaları hükmündedirler. Ve cümlenin ve cümledeki hey'etlerin ve harflerin nüktelerini ve ifâde ettikleri zımnî hükümlerini bilâ‑istisna ilm‑i belâğatın ince kaideleri ile ve ilm‑i nahvin ve sarfın kaideleriyle ve ilm‑i mantığın ve usûl‑ü din ve sâir ilimlerin kanunlarıyla beyân eder. Hattâ hurdebînî bir manevî âletle, görünmeyen incecik münâsebât‑ı belâğatı beyân ediyor ve emârelerini gösteriyor. Ve Kur'ânın nazarı küllî olmasından bütün beyân edilen hak mânâlara ve nüktelere, elbette kudsî elfâz‑ı Kur'âniye zımnî, remzî işâret ve delâlet eder denilebilir.
Husrev, Sungur, Hayri, Sâdık, Sabri, Sıddık Süleyman
461

293. İfadetü’l‑Meram ve kısa bir tercümesi

اِفَادَةُ الْمَرَامِ
اَقُولُ: لَمَّا كَانَ الْقُرْاٰنُ جَامِعًا لِاَشْتَاتِ الْعُلُومِ وَخُطْبَةً لِعَامَّةِ الطَّبَقَاتِ ف۪ي كُلِّ الْاَعْصَارِ، لَا يَتَحَصَّلُ لَهُ تَفْس۪يرٌ لَائِقٌ مِنْ فَهْمِ الْفَرْدِ الَّذ۪ي قَلَّمَا يَخْلُصُ مِنَ التَّعَصُّبِ لِمَسْلَكِهِ وَمَشْرَبِهِ؛ اِذْ فَهْمُهُ يَخُصُّهُ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةُ الْغَيْرِ اِلَيْهِ اِلَّا اَنْ يُعَدِّيَهُ قَبُولُ الْجُمْهُورِ. وَاسْتِنْبَاطُهُ – لَا بِالتَّشَهّ۪ي – لَهُ الْعَمَلُ لِنَفْسِهِ فَقَطْ، وَلَا يَكُونُ حُجَّةً عَلَى الْغَيْرِ اِلَّا اَنْ يُصَدِّقَهُ نَوْعُ اِجْمَاعٍ. فَكَمَا لَابُدَّ لِتَنْظ۪يمِ الْاَحْكَامِ وَاِطِّرَادِهَا وَرَفْعِ الْفَوْضٰى – اَلنَّاشِئَةِ مِنْ حُرِّيَّةِ الْفِكْرِ مَعَ اِهْمَالِ الْاِجْمَاعِ – مِنْ وُجُودِ هَيْئَةٍ عَالِيَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُحَقِّق۪ينَ الَّذ۪ينَ – بِمَظْهَرِيَّتِهِمْ لِاَمْنِيَّةِ الْعُمُومِ وَاِعْتِمَادِ الْجُمْهُورِ – يَتَقَلَّدُونَ كَفَالَةً ضِمْنِيَّةً لِلْاُمَّةِ، فَيَص۪يرُونَ مَظْهَرَ سِرِّ حُجِّيَّةِ الْاِجْمَاعِ الَّذ۪ي لَا تَص۪يرُ نَت۪يجَةُ الْاِجْتِهَادِ شَرْعًا وَدُسْتُورًا اِلَّا بِتَصْد۪يقِهِ وَسِكَّتِهِ؛ كَذٰلِكَ لَابُدَّ لِكَشْفِ مَعَانِي الْقُرْاٰنِ وَجَمْعِ الْمَحَاسِنِ الْمُتَفَرِّقَةِ فِي التَّفَاس۪يرِ وَتَثْب۪يتِ حَقَائِقِهِ – الْمُتَجَلِّيَةِ بِكَشْفِ الْفَنِّ وَتَمْخ۪يضِ الزَّمَانِ – مِنْ اِنْتِهَاضِ هَيْئَةٍ عَالِيَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُتَخَصِّص۪ينَ، الْمُخْتَلِف۪ينَ ف۪ي وُجُوهِ الْاِخْتِصَاصِ، وَلَهُمْ مَعَ دِقَّةِ نَظَرٍ وَسِعَةِ فِكْرٍ لِتَفْس۪يرِهِ.
462
نَت۪يجَةُ الْمَرَامِ: اِنَّهُ لَابُدَّ اَنْ يَكُونَ مُفَسِّرُ الْقُرْاٰنِ ذَا دَهَاءٍ عَالٍ وَاِجْتِهَادٍ نَافِذٍ وَوَلَايَةٍ كَامِلَةٍ. وَمَا هُوَ الْاٰنَ اِلَّا الشَّخْصُ الْمَعْنَوِيُّ الْمُتَوَلِّدُ مِنْ اِمْتِزَاجِ الْاَرْوَاحِ وَتَسَانُدِهَا وَتَلَاحُقِ الْاَفْكَارِ وَتَعَاوُنِهَا وَتَظَافُرِ الْقُلُوبِ وَاِخْلَاصِهَا وَصَم۪يمِيَّتِهَا، مِنْ بَيْنِ تِلْكَ الْهَيْئَةِ. فَبِسِرِّ « لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّ » كَث۪يرًا مَا يُرٰى اٰثَارُ الْاِجْتِهَادِ وَخَاصَّةُ الْوَلَايَةِ، وَنُورُهُ وَضِيَاؤُهَا، مِنْ جَمَاعَةٍ خَلَتْ مِنْهَا اَفْرَادُهَا. ثُمَّ اَنّ۪ي بَيْنَمَا كُنْتُ مُنْتَظِرًا وَمُتَوَجِّهًا لِهٰذَا الْمَقْصَدِ بِتَظَاهُرِ هَيْئَةٍ كَذٰلِكَ – وَقَدْ كَانَ هٰذَا غَايَةُ خَيَال۪ي مِنْ زَمَانٍ مَد۪يدٍ – اِذْ سُنِحَ لِقَلْب۪ي مِنْ قَب۪يلِ الْحِسِّ قَبْلَ الْوُقُوعِ تَقَرُّبُ()زَلْزَلَةٍ عَظ۪يمَةٍ، فَشَرَعْتُ – مَعَ عَجْز۪ي وَقُصُور۪ي وَالْاِغْلَاقِ ف۪ي كَلَام۪ي – ف۪ي تَقْي۪يدِ مَا سُنِحَ ل۪ي مِنْ اِشَارَاتِ اِعْجَازِ الْقُرْاٰنِ ف۪ي نَظْمِهِ وَبَيَانِ بَعْضِ حَقَائِقِهِ، وَلَمْ يَتَيَسَّرْ ل۪ي مُرَاجَعَةُ التَّفَاس۪يرِ. فَاِنْ وَافَقَهَا فَبِهَا وَنِعْمَتْ وَاِلَّا فَالْعُهْدَةُ عَلَيَّ. فَوَقَعَتْ هٰذِهِ الطَّامَّةُ الْكُبْرٰى‥ فَف۪ي اَثْنَاءِ اَدَاءِ فَر۪يضَةِ الْجِهَادِ كُلَّمَا اِنْتَهَزْتُ فُرْصَةً ف۪ي خَطِّ الْحَرْبِ قَيَّدْتُ مَا لَاحَ ل۪ي فِي الْاَوْدِيَةِ وَالْجِبَالِ بِعِبَارَاتٍ مُتَفَاوِتَةٍ بِاخْتِلَافِ الْحَالَاتِ. فَمَعَ اِحْتِيَاجِهَا اِلَى التَّصْح۪يحِ وَالْاِصْلَاحِ لَا يَرْضٰى قَلْب۪ي بِتَغْي۪يرِهَا وَتَبْد۪يلِهَا؛ اِذْ ظَهَرَتْ ف۪ي حَالَةٍ مِنْ خُلُوصِ النِّيَّةِ لَا تُوجَدُ الْاٰنَ، فَاَعْرِضُهَا لِاَنْظَارِ اَهْلِ الْكَمَالِ لَا لِاَنَّهُ تَفْس۪يرٌ لِلتَّنْز۪يلِ، بَلْ لِيَص۪يرَ – لَوْ ظَفَرَ بِالْقَبُولِ – نَوْعَ مَأْخَذٍ لِبَعْضِ وُجُوهِ التَّفْس۪يرِ. وَقَدْ سَاقَن۪ي شَوْق۪ي اِلٰى مَا هُوَ فَوْقَ طَوْق۪ي، فَاِنِ اسْتَحْسَنُوهُ شَجَّعُون۪ي عَلَى الدَّوَامِ. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ.
سَع۪يدُ النُّورْس۪ي
463
Kısa Bir Tercümesidir
Şimdi bundan kırkbir sene evvel ve eski Harb‑i Umumî’nin az evvelinde başlamış olduğu İşârâtü'l‑İ'câz’ın ifâdetü'l‑merâmında diyor ki:
Mâdem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ulûm‑u hakîkiyenin envâ'ına câmi' ve umum asırlarda umum tabakàt‑ı beşeriyeye müteveccih bir hutbe‑i ezeliyedir. Elbette bir tek ferdin fehmi, ona lâyık ve mükemmel bir tefsir yapamaz ve mümkün olmuyor. Çünkü bir ferd pek nâdir olarak kendi hususî meslek ve meşrebinin te'sirinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun hususî meşrebi te'sir ettikçe tam tamına hakikati sâfî olarak ifâde edemez. Ferdin fehmi ve mânâsı ona hàstır. O ferd onu kabûl eder, fakat başkalarını ona dâvet edemez. Eğer cumhûr‑u ulemâ onun fehmini kabûl ile başkalara şümûlünü gösterse o vakit başkasını o mânâya dâvet edebilir ve hakîki tam tefsir olabilir.
Hem ferdin ahkâmda istinbatı ve ictihâdında (hevesi karışmamak şartıyla) o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına hüccet tutamaz. bir nev'i icmâ o hükmü tasdik etsin. Nasıl ki: Ahkâm‑ı şer'iyeyi tatbik ve tanzim ve icra etmek ve hürriyet‑i fikirden neş'et eden manevî anarşiliği kaldırmak için gayet lâzımdır ki; ulemâ‑i muhakkìkînden bir hey'et‑i àliye bulunsun ki, o hey'et umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhûr‑u ulemânın onlara i'timâdıyla ümmet için bir nev'i zımnî kefâlet ve da'vâ vekili hükmünde olmaları cihetinde icmâ‑ı ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit ictihâdın neticesi o icmâ ile şer'an düstur olabilir. Ve icmâın tasdik ve sikkesiyle umuma şâmil oluyor. Aynen onun gibi lâzımdır: Kur'ânın mânâlarının keşfi ve tefsirlerde ayrı ayrı mehâsininin cem'i, hem zamanın çalkamasıyla ve fenlerin keşfiyle cilvelenen, tezâhür eden Kur'ân’ın hakikatlerinin tesbiti için elzemdir ki: Muhakkìkîn‑i ulemâdan herbiri bir fende mütehassıs, geniş fikre, ince nazara mâlik allâmelerden müteşekkil bir hey'et bu vazifeye sâhib çıksın.
464
Elhâsıl: Kur'ânı tefsir edene lâzım gelir ki; gayet àlî bir dehâ ve nüfûzlu derin bir ictihâd ve bir nev'i kuvve‑i kudsiye sâhibi olmak gerektir. Bu zamanda öyle bir zât ancak bir şahs‑ı manevî olabilir ki; o şahs‑ı manevî, çok rûhların imtizacından ve tesânüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalblerin birbirine in'ikâsından ve ihlâs ve samîmiyetlerinden, mezkûr bir hey'etten çıkabilir. O hey'etin bir rûh‑u manevîsi hükmüne geçer.
Evet, Mecmûunda bir hàssa bulunur ki, ondaki her ferdde bulunmaz.” düsturuyla çok defa ictihâdın âsârı ve nur‑u velâyetin hàssaları ve ziyâsı bir cemâatte görünüyor. Hâlbuki; o cemâatin hangisine bakılsa o hàssa görünmüyor. Demek âmî adamların ihlâsla tesânüdleri, bir velâyet hàssasını veriyor. İşte bu hakikate binâen böyle bir maksad için bir hey'etin çıkmasına muntazır ve dâima bekliyordum. O ümîd, küçüklüğümden beri gaye‑i hayâlim iken, birden hiss‑i kable'l-vukû' kabîlinden kalbime bir sünûhât oldu ki: Maddî ve manevî iki zelzele‑i azîme yaklaşıyordu (1). Ben de, acz ve kusurumla, sözlerimdeki izâhsızlık ve muğlaklık ile beraber Kur'ânın nazmındaki i'câzın işârâtını ve kalbimde tahattur eden nüktelerini kaydedip kaleme almak ve âyâtın bazı îmânî hakikatlerini yazmaya şiddetli bir ihtar‑ı gaybî hissettim.
465
Hâlbuki harpte acîb bir vaziyette olduğumdan tefsirlere müracaat etmek kàbil olmadı. Kur'ân’dan başka merci' yoktu. Ben de yazdım. Yazdıklarım tefsirlere muvâfık geldiyse, güzel bir ni'met ve bir muvaffakıyet Yoksa mes'ûliyet benim bîçâre fehmime aittir.
Aynı zamanda zelzele‑i kübrâ mâhiyetinde olan maddî Birinci Harb‑i Umumî ve o zelzele‑i azîmenin âhirlerinde o mezkûr hey'etin yuvalarını tahrib eden manevî zelzele‑i azîme meydâna çıktı ki, öyle bir hey'et‑i àliye-i ilmiyeye ve böyle bir vazife yapmak için bütün kapılar kapandı. Ben de o noksan fehmimle eski Harb‑i Umumî’de farîza‑i cihadda avcı hattında ne kadar fırsat buldumsa kalbime tulû' eden nükteleri yazıyordum. Derelerde, dağlarda, hücum ederken kaydederdim. Fakat o acîb ayrı ayrı hâletlerin te'siriyle çeşit çeşit olmasından tashih ve ıslah edilmesine çok ihtiyaç varken benim kalbim tebdil ve tağyîrine râzı olmadı. Çünkü, her dakika şehîd olmaya hazırlandığımız için bir niyet‑i hàlisa ile yazılmış ki; o hâlet her vakit bulunmuyor. Ben de o yazılarımı Tenzîle bir tefsir olarak değil, belki tefsirin bazı vücûhuna bir nev'i me'haz olarak ehl‑i kemâl olan ulemâ‑i muhakkìkînin enzârına arz ediyorum. Hakikaten benim şevkim, benim tâkatimin pek fevkınde bir noktaya sevk etti. Eğer ehl‑i tahkîk istihsân etseler, beni devama ve ileri gitmeye teşci' ve terğîb ederler.
Said Nursî
466

294. İfadetü’l‑Meram ve tercümesinin bir hülâsası

﴿
﴿اَلرَّحْمنُ ❋ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ❋ خَلَقَ الْاِنْسَانَ ❋ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
فَنَحْمَدُهُ مُصَلّ۪ينَ عَلٰى نَبِيِّهِ مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً عَلٰى مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ وَعَلٰى اٰلِهِ عَامَّةً وَاَصْحَابِهِ كَافَّةً.
اَمَّا بَعْدُ؛ فَاعْلَمْ!
اَوَّلًا: اِنَّ مَقْصَدَنَا مِنْ هٰذِهِ الْاِشَارَاتِ تَفْس۪يرُ جُمْلَةٍ مِنْ رُمُوزِ نَظْمِ الْقُرْاٰنِ؛ لِاَنَّ الْاِعْجَازَ يَتَجَلّٰى مِنْ نَظْمِهِ. وَمَا الْاِعْجَازُ الزَّاهِرُ اِلَّا نَقْشُ النَّظْمِ.
وَثَانِيًا: اِنَّ الْمَقَاصِدَ الْاَسَاسِيَّةَ مِنَ الْقُرْاٰنِ وَعَنَاصِرَهُ الْاَصْلِيَّةَ اَرْبَعَةٌ: اَلتَّوْح۪يدُ وَالنُّبُوَّةُ وَالْحَشْرُ وَالْعَدَالَةُ؛ لِاَنَّهُ لَمَّا كَانَ بَنُو اٰدَمَ كَرَكْبٍ وَقَافِلَةٍ مُتَسَلْسِلَةٍ رَاحِلَةٍ مِنْ أَوْدِيَةِ الْمَاض۪ي وَبِلَادِهِ، سَافِرَةٍ ف۪ي صَحْرَاءِ الْوُجُودِ وَالْحَيَاةِ، ذَاهِبَةٍ اِلٰى شَوَاهِقِ الْاِسْتِقْبَالِ، مُتَوَجِّهَةٍ اِلٰى جَنَّاتِهِ، فَتَهْتَزُّ بِهِمُ الْمُنَاسَبَاتُ وَتَتَوَجَّهُ اِلَيْهِمُ الْكَائِنَاتُ. كَأَنَّهُ اَرْسَلَتْ حُكُومَةُ الْخِلْقَةِ فَنَّ الْحِكْمَةِ مُسْتَنْطِقًا وَسَائِلًا مِنْهُمْ بِ « يَا بَن۪ي اٰدَمَ! مِنْ أَيْنَ؟ اِلٰى أَيْنَ؟ مَا تَصْنَعُونَ؟ مَنْ سُلْطَانُكُمْ؟ مَنْ خَط۪يبُكُمْ؟ » فَبَيْنَمَا الْمُحَاوَرَةُ، اِذْ قَامَ مِنْ بَيْنِ بَن۪ي اٰدَمَ – كَأَمْثَالِهِ الْاَمَاثِلِ مِنَ الرُّسُلِ اُولِي الْعَزَائِمِ – سَيِّدُ نَوْعِ الْبَشَرِ مُحَمَّدٌ الْهَاشِمِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ بِلِسَانِ الْقُرْاٰنِ:
467
« اَيُّهَا الْحِكْمَةُ! نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمَوْجُودَاتِ نَج۪يئُ بَارِز۪ينَ مِنْ ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِقُدْرَةِ سُلْطَانِ الْاَزَلِ، اِلٰى ضِيَاءِ الْوُجُودِ، وَنَحْنُ مَعَاشِرَ بَن۪ي اٰدَمَ بُعِثْنَا بِصِفَةِ الْمَأْمُورِيَّةِ مُمْتَاز۪ينَ مِنْ بَيْنِ اِخْوَانِنَا الْمَوْجُودَاتِ بِحَمْلِ الْاَمَانَةِ، وَنَحْنُ عَلٰى جَنَاحِ السَّفَرِ مِنْ طَر۪يقِ الْحَشْرِ اِلَى السَّعَادَةِ الْاَبَدِيَّةِ، وَنَشْتَغِلُ الْاٰنَ بِتَدَارُكِ تِلْكَ السَّعَادَةِ وَتَنْمِيَةِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ الَّت۪ي هِيَ رَأْسُ مَالِنَا‥ وَاَنَا سَيُّدُهُمْ وَخَط۪يبُهُمْ. فَهَا دُونَكُمْ مَنْشُور۪ي! وَهُوَ كَلَامُ ذٰلِكَ السُّلْطَانِ الْاَزَلِيِّ تَتَلَأْلَاُ عَلَيْهِ سِكَّةُ الْاِعْجَازِ » – وَالْمُج۪يبُ عَنْ هٰذِهِ الْاَسْئِلَةِ الْجَوَابَ الصَّوَابَ لَيْسَ اِلَّا الْقُرْاٰنُ، ذٰلِكَ الْكِتَابُ – كَانَ()هٰذِهِ الْاَرْبَعَةُ عَنَاصِرَهُ الْاَسَاسِيَّةَ.
468
Tercümesinin Bir Hülâsası
İnsanı halk edip Kur'ânı ona ta'lim eden Zât‑ı Zülcelâl’in Rahmân ismiyle tecellî‑i kübrâsına, rahmetin tecelliyâtı adedince ona hamd ü senâ ederek ve Seyyidü'l‑Beşer Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Rahmeten li'l‑âlemîn gönderdiği o Resûl‑i Ekrem’ine Risaletin semereleri adedince Ona, âl ve ashâbına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki: Onun mu'cize‑i kübrâsı ve hakàik‑ı kâinâtın remizleri ve işâretleri ile tamamıyla cem'edilen Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân asırların geçmesi ile dâim, bâkî ve nev'‑i beşere mürşid, kıyâmete kadar bekà vermiş. Ve o Resûl‑i Ekrem’i onlara Üstad‑ı A'zam eylemiş.
Emmâ ba'dü biliniz ki: Evvelâ: Bu yazacağımız işârât ve nüktelerdeki maksadımız Kur'ânın nazmındaki bir kısım remizlerinin tefsiridir. Çünkü, yedi nev'i i'câzın en incesi, fakat kuvvetli ve lafzî fakat hakikatli i'câz, Kur'ânın nazmından tecellî ediyor. Evet, parlak i'câz elbette nazmın nakşından çıkıyor.
Sâniyen: Kur'ân’da esâs maksadları ve anâsır‑ı asliyesi dört hakikattir:
Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Adâlet’tir. Çünkü: Vaktâ kâinât sahrâsında benî Âdem bir acîb ve büyük bir kafile ve sâir tâifeler beraber birbiri arkasında asırlar üstünde geçmiş zamanın derelerinden, şehir ve meşherlerinden sefer edip vücûd ve hayat sahrâsında yürüyüşüyle istikbâlin yüksek dağlarına azîmetle oradaki bağlarına gözleri müteveccih olmak cihetiyle hilâfet‑i zemine mazhariyet noktasında ve sâir zîhayata tasarrufâtı cihetinde rû‑yi zeminde ekser eşyanın nev'‑i beşerle münâsebâtı iktizasıyla heyecana gelmesinden kâinât dahi onlara yüzlerini çevirip nev'‑i beşerle ciddi alâkadar oluyor. Benî Âdem bir tek tâife iken yüz binler tâifelere karışmasında kâinât zemin gibi onlara netice‑i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güyâ hilkat‑i kâinât hükûmeti; o hükûmetin zâbıta memuru hükmünde fenn‑i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misâfir kafileye gönderip ondan suâl edip soruyor ki:
469
Ey benî Âdem! Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve herşeye karışıyor ve bazen karıştırıyorsunuz. Sultanınız ve hatîbiniz ve reisiniz ve ileri geleniniz kimdir? bana cevab versin.”
O muhâvereler içinde birden kafile‑i benî Âdem’den Muhammedü'l‑Hâşimî (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem), emsâlleri olan ulü'l‑azm peygamberler gibi fenn‑i hikmete karşı kalktı. Ve Kur'ânın lisânıyla dedi ki:
Ey müstantık hikmet! Biz mevcûdât kafilesi, adem karanlıklarından Sultan‑ı Ezelî’nin kudretiyle çıktık, ziyâ‑yı vücûda girdik. Varlık nurunu bulduk. Herbir tâifemiz bir vazifeye girdik. Ve biz benî Âdem tâifesi ise, bir emânet‑i kübrâ rütbesi ve hilâfet‑i zemin vazifesiyle sâir mevcûdât kardeşlerimizin içinde imtiyazlı ve memuriyet sıfatı ile bu meşher‑i kâinâta gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyyâ bir vaziyetteyiz ve haşir yolu ile saâdet‑i ebediyenin kazanmasının tedâriki ile meşgulüz. Ve bizim re'sülmalımız olan isti'dâdlarımızın çekirdeklerini sünbüllendirmeye, îmân ve Kur'ânla inkişaf ettirmekle iştigâl ediyoruz. İşte o kafilenin reisi ve hatîbi benim. İşte elimdeki bu fermânı; manevî ve maddî hava, bir tek lisân gibi bütün kâinâta o fermânın her kelimesini bir ânda milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşûr fermân, Ezel ve Ebed Sultanının kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delil‑i kat'î, üstünde parlayan sikke‑i şâhânesi ve tuğrâ‑i sermediyesine bak, gör, git, söyle.”
470
Evet, en müşkül, en umumî ve bütün mevcûdâta sorulan bu üç‑dört gayet acîb suâle tam doğru ve mükemmel cevab veren yalnız ve yalnız Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dır ki; başında ﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ fermânıyla ilân edilmiş.
Mâdem baştan buraya kadar bir hakikati anladın. Elbette bu hakikatten anlaşılıyor ki, Kur'ânın anâsır‑ı esâsiyesi o dört hakikattir. Yani; tevhid”, nübüvvet”, haşir ve adâlet”tir. İşte bu dört hakikat nasıl ki mecmû‑u Kur'ân’da dört rükündür. Öyle de, o dört makàsıd çok sûrelerin herbirisinde bulunuyorlar. Herbir sûre bir küçük Kur'ân olur. Belki çok cümlelerin içinde de o dört maksada telmihan işâretler var.
Belki bazen bir tek kelimede o dört esâsa remizler var. Çünkü Kur'ânın eczâları ve kelime ve âyetleri, mecmûuna karşı birer âyine hükmüne geçer, birbirinden in'ikâs eder. Güyâ Kur'ân müteselsilen âyet ve cümle ve kelimelerine o maksadların nurunu veriyor. Âyinede güneş gibi bazen bir kelime, bir cümle; bir küçük Kur'ân’ı gösterir. İşte Kur'ân’a mahsûs bu nükte, yani cüz, küll gibi aynı maksadı göstermesi maksadıyla Kur'ân müşahhas bir ferd olduğu hâlde, çok efrâdı bulunan bir küllî gibi ilm‑i mantıkça ta'rif edilir. Demek Kur'ân’da bin Kur'ânlar var ki, şahs‑ı küllî olmuş. Hem öyle de lâzım gelir. Çünkü hadsiz ve gayet muhtelif tâifelere ders olduğu için, aynı derste hadsiz o tâifeler adedince dersler bulunmak lâzım gelir.
Suâl: Eğer denilse: Bu dört maksad‑ı asliyeyi bize Bismillâh ve Elhamdülillâh cümlesinde göster.
471
Cevab: Deriz ki: Mâdem Bismillâh Allah’ın abdlerine bir ders olarak nâzil olmuş, elbette söylemek mânâsında olan قُلْ kelimesi Bismillâh içinde vardır. İlm‑i sarf ile, mukadder tâbir edilir. İşte Bismillâh’taki قُلْ takdiri bütün Kur'ân’daki قُلْ، قُلْ (söyle, söyle) lafızlarının esâsı ve anası bu Bismillâh’taki قُلْ ’dür. Buna binâen قُلْ kelimesinde Risalete işâret olduğu gibi, Bismillâh’ta dahi Ulûhiyet’e remiz var ve بِسْمِ ’deki (ب) ’nin takdimi, قُلْ ’ün Besmelenin âhirinde mukadder olması hasr ve yalnız mânâsını ifâde ettiğinden tevhide işâret ediyor. Yani, yalnız O’nun ismiyle başla ve medet al. Ve Rahmân isminde adâletin nizâmına ve rahmetin cilvelerine işâret var. Çünkü; muhtelif, karmakarışık mevcûdât, intizamı ile güzelleşmiş. Ve rahmetin cilvelerine mazhar olabilir. Ve Rahîmde haşre işâret var. Çünkü; mânâsında hem afvetmek, hem rahmet ve şefkat etmek ve bu fânî dünyada o dört mânâ, hakikati ile umumî bir sûrette görünmediğinden elbette bir diyar‑ı âherde o mânâlar tamamıyla tezâhür edebilir. Hem rahmet ve şefkatin hakikati, dirilmemek üzere ölmekle kàbil‑i tevfik değildir. Demek Rahîmdeki şefkat, parmağını Cennet’e uzatmış, gösteriyor.
Şimdi ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ‥ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ ’e bakınız! اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’da Ulûhiyetin zâhir işârâtı var. Çünkü, bütün hamd Allah’a mahsûstur. Ulûhiyeti gösterdiği gibi, tevhidi de gösteriyor.
Evet, لِلّٰهِ ’deki lâm, ilm‑i sarf’ça bir mânâsı ihtisàs ve istihkaktır. ﴿اَلْحَمْدُ ’deki elif, lâm bir mânâsı istiğraktır. Demek bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Demek tevhidi, kat'î ifâde ediyor.
472
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ lafzında hem adâlete, hem nübüvvete işâret var. Çünkü, onsekiz bin âlemin zerreden ve zerrelerden, sineklerden tut, bin defa zeminden büyük seyyâreler ve yıldızlara kadar gayet mükemmel bir muvâzene, bir intizam, bir mükemmel terbiye, gayet mükemmel bir adâlet‑i kübrâyı gösteriyor.
Nübüvvete işâreti ise: Mâdem nev'‑i beşerin fıtrî kuvvelerine sâir hayvanat gibi had konulmamış, ondan tecâvüzât çıkmış. Hem insan; maddî olduğu gibi, maneviyat cihetinde de bütün kâinâtla alâkadar olmasından, hilkat‑i kâinâttaki hikmet‑i àliye-i beşeriyeti, nizâm ve intizam altında olan çekirdek hükmünde olan isti'dâdâtı, inkişaf ettirmekle emânet‑i kübrâ vazifesini yapmak cihetiyle nübüvvet zarûrîdir ki: رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ’deki عَالَم۪ينَ içindeki yüksek makamını bulabilsin ve halife‑i zemin olup melâikeye rüchâniyetini gösterebilsin.
Ve ﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ cümlesi ise, haşri tasrîh ediyor. Çünkü: ﴿يَوْمِ الدّ۪ينِ yani, din günü ve ceza günü ve maneviyat günü demek. Nasıl dünya; maddiyât ve maddî harekâtın ve amellerinin günüdür. Elbette o harekâtın neticelerini ve o hizmetlerinin ücretlerini ve o maneviyatın semerâtlarını belki o fâniyât ve zâilâtın bâkî ve dâimî eserlerini ve âlem‑i misâl sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umum o fâniyât ve zâillerin sahife‑i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir diye ifâde ediyor.
Bismillâh, Elhamdülillâh cümleleri gibi Kur'ân’da ekserî yerlerinde böyle dört unsur‑u esâsiye, içinde görünebilir. Meselâ: ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ bir sadef gibi bu dört cevâhir, içindedir. Dikkat etsen görürsün. Biz sana verdik Kevser’i.” Yani, Zât‑ı Zülcelâl’in seni nübüvvetle ve maddî‑manevî te'min‑i adâletle müşerref ettiği gibi, Cennet’te Kevser’i ihsân ediyor.
473
Ey sâil! Pek uzun hakikati kısa kesip bu üç misâli minvâl ve mekik yap; üstünde o münâsebât ve işârâtı dokumaya başla. Biz de şimdi Bismillâh’dan başlıyoruz. İzâhı, tafsîli Risale‑i Nur ve Birinci Söz ve Besmele Lem'asına ve sâir Risale‑i Nurdaki Bismillâh’ın hakikatlerine dair hüccetlerine havâle edip, yalnız nazm itibariyle küçük bir îmâ ederiz. Şöyle ki:
Bismillâh güneş gibidir. Başkalarını tenvir ettiği gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes ve her dakika rûhlar ona hava ve su gibi muhtaç olduğundan onun hakikatini herkesin rûhu hisseder. Kalb ve hayâl bilmese de ehemmiyeti yok. Onun için beyân ve ta'riften müstağnîdir.
Harfler ve cüz'lerinden evvelâ (ب) ’nin fenn‑i sarfça bir mânâsı istiânedir. Bir mânâ‑yı örfîsi teberrük mânâsı olmasından bu (ب) ’nin merci'‑i mütealliki kendi mânâsından çıkan اَسْتَع۪ينُ ve اَتَيَمَّنُ fiillerine bağlanıyor. Veyâhut Bismillâh’daki perdesinde قُلْ (söyle)den çıkan اِقْرَأْ(oku) fiiline bakar. Yani: Yâ Rabbî, ben senin isminin yardımıyla ve onun bereketiyle okuyacağım. Herşey senin kudretinle ve icâdınla ve tevfikinle olduğu gibi, yalnız ve yalnız senin isminle başlıyorum.”
Demek Bismillâh’dan sonra اِقْرَأْ okumak lafzı, âhirinde mukadder olmasından hem ihlâs, hem tevhidi ifâde eder.
474
Amma اِسْم kelimesi ise: Biliniz ki, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un bin bir esmâsından bir kısmına Esmâ‑i Zâtiye denilir ki, her cihetle Zât‑ı Akdes’i gösterir. Onun adı ve onun ünvânıdır. Allah, Ehad, Samed, Vâcibü'l‑Vücûd gibi çok esmâ var. Bir kısmına da Esmâ‑i Fiiliye tâbir edilir ki, çok nev'ileri var. Meselâ: Gaffâr, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mün'im, Muhsin

295. Çok defa manevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suallerine mahrem cevap vermeye mecbur oldum

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem manevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u canımla tebrik ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetini Rahmet‑i İlâhiye’den bütün rûh u canımızla niyâz edip, isteyip, o mübârek duâlara âmîn deriz.
Sâniyen: Hem çok defa manevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahrem cevab vermeğe mecbur oldum.
Birinci Suâlleri: Niçin eskiden hürriyetin başında siyasetle harâretle meşgul oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?
Elcevab: Siyaset‑i beşeriyenin en esâslı bir kanun‑u esâsîsi olan: Selâmet‑i millet için ferdler fedâ edilir. Cemâatin selâmeti için eşhâs kurban edilir. Vatan için herşey fedâ edilir.” diye; bütün nev'‑i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun sû‑i isti'mâlinden neş'et ettiğini kat'iyyen bildim. Bu kanun‑u esâsî-i beşeriye, bir hadd‑i muayyenesi olmadığı için çok sû‑i isti'mâle yol açmış. İki Harb‑i Umumî, bu gaddâr kanun‑u esâsînin sû‑i isti'mâlinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyâtını zîr ü zeber ettiği gibi, on cânî yüzünden doksan masûmun mahvına fetvâ verdi. Bir menfaat‑i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir cânî yüzünden bir kasabayı harâb etti. Risale‑i Nur bu hakikati bazı mecmua ve müdafaâtta isbât ettiği için onlara havâle ediyorum.
475
İşte beşeriyet siyasetlerinin bu gaddâr kanun‑u esâsîsine karşı Arş‑ı A'zamdan gelen Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’daki bu gelen kanun‑u esâsîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifâde ediyor:
﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى
﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا
Yani bu iki âyet, bu esâsı ders veriyor ki: Bir adamın cinayetiyle başkalar mes'ûl olmaz. Hem bir masûm, rızâsı olmadan, bütün insanlar için de fedâ edilmez. Kendi ihtiyarıyla, kendi rızâsıyla kendini fedâ etse, o fedâkârlık bir şehâdettir ki, o başka mes'eledir.” diye hakîki adâlet‑i beşeriyeyi te'sis ediyor. Bunun tafsilâtını da Risale‑i Nura havâle ediyorum.
İkinci Suâl: Sen eskiden şarktaki bedevî aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyâta çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır medeniyet‑i hâzıradan, mimsiz diyerek hayat‑ı ictimâiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?
Elcevab: Medeniyet‑i hâzıra-i garbiye, semâvî kanun‑u esâsîlere muhâlif olarak hareket ettiği için seyyiâtı hasenâtına; hatâları, zararları, fâidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksûd‑u hakîki olan istirahat‑i umumiye ve saâdet‑i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanâat yerine isrâf ve sefâhet ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, bîçâre beşeri hem gayet fakir, hem gayet tenbel eyledi. Semâvî Kur'ânın kanun‑u esâsîsi:
476
﴿لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا
fermân‑ı esâsîsiyle: Beşerin saâdet‑i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin hàvâs, avâm tabakası birbiriyle barışabilir.” diye Risale‑i Nur bu esâsı izâha binâen kısa bir‑iki nükte söyleyeceğim:
Birincisi: Bedevîlikte beşer üç‑dört şeye muhtaç oluyordu. O üç‑dört hâcâtını tedârik etmeyen, on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet‑i zâlime-i hâzırası sû‑i isti'mâlât ve isrâfât ve hevesâtı tehyîc ve havâic‑i gayr-ı zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip görenek ve tiryâkilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedârik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet‑i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Bîçâre avâm ve hàvâs tabakasını dâima mübârezeye teşvik etmiş. Kur'ânın kanun‑u esâsîsi olan vücûb‑u zekât, hurmet‑i ribâ vâsıtasıyla avâmın hàvâssa karşı itâatini ve hàvâssın avâma karşı şefkatini te'min eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirahat‑i beşeriyeyi zîr ü zeber etti!‥
İkinci Nükte: Bu medeniyet‑i hâzıranın hàrikaları, beşere birer ni'met‑i Rabbâniye olmasından, hakîki bir şükür ve menfaat‑i beşerde isti'mâli iktiza ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefâhete ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesâtı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanâatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefâhete, isrâfa, zulme, harama sevkediyor.
477
Meselâ; Risale‑i Nurdaki Nur Anahtarı”nın dediği gibi: Radyo büyük bir ni'met iken, maslahat‑ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir manevî şükür iktiza ettiği hâlde, beşte dördü hevesâta, lüzumsuz mâlâyanî şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife‑i hakîkiyesini bırakıyor.
Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hàrika vesâit, sa'y ve amel ve hakîki maslahat‑ı ihtiyac-ı beşeriyeye isti'mâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir‑ikisi zarûrî ihtiyacâta sarf edilmeğe mukâbil, ondan sekizi keyf, hevesât, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor.” Bu iki cüz'î misâle binler misâller var.
Elhâsıl: Medeniyet‑i garbiye-i hâzıra, semâvî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacâtı ziyâdeleştirmiş İktisad ve kanâat esâsını bozup isrâf ve hırs ve tama'ı ziyâdeleştirmeğe; zulüm ve harama yol açmış.
Hem beşeri vesâit‑i sefâhete teşvik etmekle o bîçâre muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesâta, sefâhete sevk edip ömrünü fâidesiz zâyi' ediyor.
Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Sû‑i isti'mâl ve isrâfât ile yüz nev'i hastalığın sirâyetine, intişarına vesile olmuş.
Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl‑i sefâhet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla; intibâha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü i'dâm‑ı ebedî sûretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nev'i Cehennem azâbı veriyor
478
İşte bu dehşetli musîbet‑i beşeriyeye karşı Kur'ân‑ı Hakîm’in dörtyüz milyon talebesinin intibâhıyla ve içinde semâvî, kudsî kanun‑u esâsîleriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsî, esâsî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedâvi etmesini; ve eğer yakında kıyâmet kopmazsa, beşerin hem saâdet‑i hayat-ı dünyeviyesini, hem saâdet‑i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, i'dâm‑ı ebedîden çıkarıp âlem‑i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehâsini, seyyiâtına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semâvî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın işârât ve rumûzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet‑i İlâhiye’den şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!‥
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî

296. Demokratların bir kısm‑ı mühimmi Nurların serbestiyetine taraftar çıkmalarını bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
479
Azîz, Sıddık, Fedâkâr Kardeşlerim!
Çok yerlerden telgraf ve mektûblarla bayram tebrikleri aldığım ve çok hasta bulunduğum için, vârislerim olan Medresetü'z‑Zehrâ erkânları benim bedelime hem kendilerini, hem o hàs kardeşlerimizin bayramlarını tebrik etmekle beraber, Âlem‑i İslâmın büyük bayramının arefesi olan ve şimdilik Asya ve Afrika’da inkişafa başlayan ve dörtyüz milyon Müslümanı birbirine kardeş ve maddî ve manevî yardımcı yapan İttihâd‑ı İslâm’ın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde te'sise başlamasının ve Kur'ân‑ı Hakîm’in kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kanun‑u esâsîsi olmasından dolayı büyük bayram‑ı İslâmiyeyi tebrik ve dinler içinde bütün ahkâm ve hakikatlerini akla ve hüccetlere istinâd ettiren Kur'ân‑ı Hakîm’in, zuhûra gelen küfr‑ü mutlakı tek başıyla kırmasına çok emâreler görülmesi ve beşer istikbâlinin de, bu gelen bayramını tebrik ile beraber, Medresetü'z‑Zehrâ’nın ve bütün Nur Talebelerinin hem dâhil, hem hariçte, hem Arapça, hem Türkçe Nurların neşriyatına çalışmalarını ve dindar Demokratların bir kısm‑ı mühimmi Nurların serbestiyetine tarafdâr çıkmalarını bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz
Bu sene hacıların az olmasına çok esbâb var iken, yüz seksen binden ziyâde hacıların o kudsî farîzayı ve Din‑i İslâm’ın kudsî ve semâvî kongresi hükmünde olan bu hacc‑ı ekberi büyük bir bayramın arefesi noktasında olarak bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî

297. Emirdağı’nın manidar bir hatırası

Emirdağı’nın Mânidâr Bir Hâtırası

Beş seneden beri teneffüs için Emirdağı’nın etrafında paytonla gezdiğim zaman garîb bir tarzda, bir yaşından yedi yaşına kadar küçücük çocuklar vâlide ve pederlerine karşı gösterdikleri alâkadan ziyâde bir iştiyakla paytonuma koşup elime sarılıyorlardı. Hattâ bir‑iki defa payton altına düşüp hàrika bir tarzda zarar görmeden kurtuldular. Hattâ hiç beni görmeyen, bilmeyen bir ve iki, üç yaşında çocuklar yalın ayak dikenler içinde koşa koşa paytona yetişiyorlar. Büyük adamlar gibi temennâ edip Elinizi öpelim.” derlerdi. Bu hâle hem ben, hem kardeşlerim ve görenler hayret ediyorduk. Bu hâl bir mahalleye mahsûs değil, her tarafta hattâ köylerinde aynı hâl devam ediyordu.
480
Beni aldatmayan bir hâtıra‑i hakikat ile benim ve arkadaşlarımın kanâatimiz geldi ki, bu masûm tâifenin masûmiyetleri cihetiyle, sevk‑i fıtrî denilen bir hiss‑i kable'l-vukû' ile, Risale‑i Nurun bu memlekette masûm çocuklara ve kendilerine çok menfaati olacak diye, akıl ve fikirleri derketmediği hâlde, o masûmâne his ile Risale‑i Nurun mânâsı itibariyle tercümânına, annesine yalvarmasından ziyâde bir iştiyak ile koşuyorlardı.
Biz de bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissediyoruz ki, ileride bu küçük masûm mahlûklarda büyük Nurcular çıkacak. Ve ileride nurun hàs şâkirdleri olacak ki, bu vaziyeti gösteriyorlar.
Ben de bu nev'i küçücük masûmları, evlâdım olmadığından evlâd‑ı maneviye olarak duâlarıma umumen dâhil ettim. Her sabah bunları da Nur talebeleri ile beraber duâlarımda yâd ediyorum.
Hem onlardan bir yaşındaki masûmu, kırk yaşındaki lâkayd bir adama tercih etmeye sebeb, bunlar günahsız ve samîmî bir alâka göstermesinden elbette onları sevk eden bir hakikat var. Ben de o cihetten onları; büyüklere temennâ ettiğim gibi, onların temennâlarına ciddi mukàbele ediyorum.
Hem masûmiyetleri, hem ileride tam Nurcu olmalarına binâen, duâlarını kendi hakkımda makbûl olacak diye onlara derdim: Mâdem siz benim evlâd‑ı maneviyem oldunuz. Ben de size duâ ediyorum. Siz de günahınız olmadığı için, duânız benim hakkımda inşâallâh makbûldür. Siz de bana duâ ediniz. Çünkü ziyâde hastayım.” derdim.
Ben ve benim yanımdaki kardeşlerimin kuvvetli bir ihtimal ile kanâatimiz geliyor ki, masonlar ve zındıkların plânı ile bolşevizm tarzında gençleri terbiye etmek için bir vakit bazı mektebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerle gençleri ifsada çalıştıklarına mukâbil, İslâmiyetin kahraman bayraktarı olan Türk milletinin masûm küçük yavruları, nurânî bir intibâh ve bir hiss‑i kable'l-vukû' ile nurlardan ders almaları gençlerin başına gelen o belâya karşı bir mukàbeledir ki, inşâallâh o yavruların hem kendileri, hem gençler, mason ve zındıkların şerlerinden kurtulmasına bir işârettir ki, bu acîb vaziyeti gösteriyorlar.
Said Nursî
481

298. Her bir adam eğer hanesinde dört‑beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i Nuriyeye çevirsin

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
18.11.1951
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Manevî Medresetü'z‑Zehrâ’nın Nur Şâkirdleri!
Ben Isparta’ya geldiğim vakit, Isparta’da İmâm‑Hatîb ve Vâiz mektebinin açılacağını haber aldım. O mektebe kaydolacak talebelerin ekserîsi Nurcu olmaları münâsebetiyle o mektebin civarında gayr‑ı resmî bir sûrette bir Nur Medresesi açılıp, o mektebi bir nev'i Medrese‑i Nuriye yapmak fikriyle bir hâtıra kalbime geldi. Bir‑iki gün sonra güyâ bir ders vereceğim diye etrafta şâyi olmasıyla o dersimi dinlemek için ricâl ve nisâ kafilelerinin etraftan gelmeleriyle anlaşıldı ki, böyle nîm‑resmî ve umumî bir Medrese‑i Nuriye açılsa o derece kalabalık ve tehâcüm olacak ki, kàbil olmayacak. Afyon’da mahkemeye gittiğimiz vakitki gibi pek çok lüzumsuz ictimâ'lar olmak ihtimali bulunduğundan o hâtıra terkedildi. Kalbe bu ikinci hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur:
Herbir adam eğer hânesinde dört‑beş çoluk‑çocuğu bulunsa kendi hânesini bir küçük Medrese‑i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç‑dört zât birleşsin ve bu hey'et bulundukları hâneyi küçük bir Medrese‑i Nuriye ittihàz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş‑on dakika dahi olsa Risale‑i Nuru okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir mikdar meşgul olsalar, hakîki talebe‑i ulûmun sevâblarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nev'i ibâdete de mazhar olurlar. Hakîki ilim talebeleri gibi, onların maîşetlerini te'min hususundaki âdi muâmeleleri de bir nev'i ibâdet hükmüne geçebilir .” diye kalbe ihtar edildi Ben de kardeşlerime beyân ediyorum
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî
482

299. Bu mektupta bir ince meseleyi meşveret suretiyle reyinizi almak için gönderdik

29.11.1951
Eskişehir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Bütün rûh u canımla Hizmet‑i Kur'âniye ve îmâniyenizi tebrik ediyorum. Bu mektûbda bir ince mes'eleyi meşveret sûretiyle re'yinizi almak için gönderdik. Münâsib midir? Değilse ıslah edersiniz.
Sâniyen: Risale‑i Nurda isbât edilmiş ki, insanların ayn‑ı zulümleri içinde kader‑i İlâhî adâlet eder. Yani, insanlar bazı sebeble haksız zulmeder. Birisini hapse atar. Fakat kader‑i İlâhî aynı hapiste başka sebebe binâen adâlet ediyor ki: Hakîki bir suça binâen o hapisle onu mahkûm ediyor.
İşte şimdi bu hakikati gösteren, başıma gelen acîb bir misâli şudur: Yirmisekiz senedir müteaddid vilâyetlerde ve mahkemelerde benim mes'ûliyetime ve mahkûmiyetime ve mahbusiyetim gibi zâlimâne işkence ve cezalarına gösterdikleri sebeb, hiçbir emâresini bulmadıkları mevhûm bir suçum şudur:
Diyorlar: Said, dini siyasete âlet yapmak ister ve yapıyor.” Hâlbuki bu da'vâlarına otuz senelik musîbetli yeni hayatımda ve otuz büyük mecmualarımda bu suça müsbet bir delil bulamadılar. Hâlbuki böyle mes'elelerde bir mahkeme mâdem bulmadı ve mes'ûl edemedi. Başka mahkemelerin musırrâne aynı mes'eleyi esâs tutmaları bütün bütün kanuna ve akla ve âdete muhâlif bir hâlettir. Belki siyaseti dinsizliğe âlet edenler kısmı, kendilerine bir perde olarak bu ittihamı bizlere ediyorlar.
483
Bununla beraber dine hizmet itibariyle taalluk eden eski altmış senelik hayat‑ı ilmiyem kat'î bir hüccet ve yakìn bir delildir ki; bütün hayatımda temâs ettiğim siyaseti ve dünyayı ve bütün ictimâî cereyanları, dine hizmetkâr ve âlet ve tâbi yapmak düsturuyla hareket etmişim. Mahkemelerde de hem da'vâ, hem isbât etmişim ki, değil dini siyasete âlet yapmak, belki bir tek hakikat‑i îmâniyeyi dünya saltanatına değiştirmediğimi kat'î delillerle isbât ettiğim hâlde, böyle yirmi vecihle hakikate muhâlif ve dîvânecesine, büyük makamınızı işgal eden bir kısım adliye memurları ve siyâsî adamlar bu acîb hurâfe gibi mes'eleyi hakikat zannedip yirmisekiz sene bana zulmettiklerinin hakîki sebebini bugünlerde bildim. Sebebi bu ki:
Bu enâniyetli zamandaki hizmet‑i îmâniyede en büyük tehlikem ve manevî en büyük suçum ve cinayetim; bu zamanda Hizmet‑i Kur'âniyemi şahsıma ait maddî ve manevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma âlet yapmak imiş. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, bu uzun zamanlarda ihtiyarım haricinde hizmet‑i îmâniyemi, değil maddî ve manevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma ve azâbdan ve Cehennem’den kurtulmama ve hattâ saâdet‑i ebediyeme vesile yapmama, belki hiçbir maksada kat'iyyen âlet etmemekliğime gayet kuvvetli, manevî bir mâni görüyordum. Hayret, hayret içinde kalıyordum. Acaba herkesin hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri a'mâl‑i sâliha ile onları kazanmak ve müteveccih olmak, hem meşrû hem hiçbir cihet‑i zararı olmadığı hâlde ne için böyle rûhen men'ediliyorum.
Rızâ‑yı İlâhîden başka vazife‑i fıtriye-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız îmâna hizmetin kendisi, ayn‑ı ücret bana gösterilmiş. Çünkü, şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik‑ı îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle muhtaçlara te'sirli bir sûrette bildirmenin bu dehşetli zamanda çare‑i yegânesi ve îmânı kurtaracak ve kat'î kanâat verecek, bu tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayan bir ders‑i Kur'ânî lâzımdır ki, küfr‑ü mutlakı ve mütemerrid ve inâdcı dalâleti kırsın ve herkese kanâat‑ı kat'iyye verebilsin. Böyle bir derse bu zamanda, bu şerâit dâhilinde hiçbir şahsî ve uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle kat'î kanâat gelebilir. Yoksa, komitecilikten ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet‑i maneviyesine karşı mukâbil çıkan bir şahsın en büyük bir mertebe‑i maneviyesi de bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü, îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki; Bu kudsî şahıs, dehâsıyla ve hàrika makamıyla bizi kandırdı.” diye bir şübhesi kalır
484
Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, yirmisekiz sene dini siyasete âlet ittihamı altında kader‑i İlâhî bu zulm‑ü beşerîde benim rûhumu ihtiyarım haricinde dini hiçbir şahsî şeyde âlet etmemek için beni, beşerin zâlimâne eliyle ayn‑ı adâlet olarak tokatlıyor, yani sakın sakın diye îkaz ediyor. Îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki; yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmları, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun.