Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

284. Bu sene Mısır radyosu Perşembe gecesi Mi’rac'dan çok bahsetmesinden, hem Perşembe ve hem de Cuma gecesi Mi’rac yaptım

Bu sene Mısır radyosu perşembe gecesi Mi'râc’dan çok bahsetmesinden hem perşembe ve hem de cuma gecesi Mi'râc yaptım.
437
Sâniyen: Bizden müsâdere edilen İşârâtü'l‑İ'câz’ı; Afyon jandarma kumandanlarından birisi hiddet etmiş ki; Bunun gibi ilmî ve eskiden yazılmış bir eseri ne hakla müsâdere ediyorlar.” Ve Afyon Müddeiumumîliği iâdesine karar vermiş. Ve bize, cuma günü ve Mi'râc günü Hayri’yi çağırmışlar ve iâde etmişler. Bunu da Tarsus’taki iâde misillû Nurların intişarına sed çekilmeyeceğine bir işâret‑i Mi'râciye diye kabûl ettik. İnşâallâh Kur'ânımızı ve diğer risalelerimizi Afyon’dan alacağız. İstanbul’da savcılığa verilen bir kısım Rehber’lerimiz başta Eski Said’in mühim bir talebesi Avukat Mehmed Mihri ve da'vâ vekili dâmadı Âsım olarak demişler ki: Elli avukat ile beraber bu mes'ele için mahkemeye gireceğim. Fakat inşâallâh ona hâcet kalmadan ve mahkemeye düşmeden alacağım.”
Sâlisen: Haşirdeki Mahkeme‑i Kübrâ’ya Şekvâ nâmındaki ve yirmisekiz sene evvel Meclis‑i Meb'ûsân’a hitâben yazılan ve o vakit tab'edilen on maddelik namaza dair parça ve bir de Mustafa hakkında dört sene evvel Reis‑i Cumhûra yazılan üç maddelik parça şimdi, bu zamanda Ankara’da bazı meb'ûsların nazarına ve îmânlı hükûmet erkânına göstermek niyetiyle Ankara’ya gönderilmiş. Size de berây‑ı ma'lûmât gönderiyoruz.
Râbian: Dinar Baraklı Köyünden Mehmed Çavuş ve kardeşi bir adamla beraber yanıma geldiler. Pek ciddi gördüm. Sonra bana bir mektûbunda bir şey yazıyor ve bir parça mektûbunu leffen gönderiyorum. Bu kardeşimiz bazı şeyler soruyor. Risale‑i Nur suâllere ihtiyaç bırakmıyor. Ve benim bedelime herşeye cevab veriyor. Yalnız çocuk tâziyesine dair risalede ﴿يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ ’ye dair suâlinde bir kısım eski tefsirler demişler:
Cennet’te çocuktan gayet ihtiyara kadar herkes otuzüç yaşında olacak.”
Bunun hakikati Allâhu a'lem şu olacak ki: Sarîh âyet وِلْدَانٌ tâbiri ifâde eder ki, ferâiz‑i şer'iyeyi yapmağa mecbur olmayan ve mesnûniyet cihetiyle de yapmayan ve kable'l‑bülûğ vefât eden çocuklar Cennet’e lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat şer'an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder ve vâlideleri onları alıştırmak için, teşvikkârâne emretmek ve on yaşına girse, şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şerîatta var. Demek: Vâcib olmadığı hâlde, nâfile nev'inden yedi yaşından hadd‑i bülûğa kadar büyükler gibi namaz kılıp, oruç tutan çocuklar, mütedeyyin büyükler gibi büyük mükâfâtı görmek için otuzüç yaşında olacaklar.” diye bir kısım tefsir bu noktayı izâh etmeden, umum çocuklara teşmîl etmişler. Hàs iken âmm zannedilmiş.
438

285. Hüve Nüktesi'nin çok noktalarından yalnız üç noktasını sizlere beyan ediyorum

Azîz, Sıddık, Mütefekkir Kardeşlerim!
Evvelâ: Çok emârelerle kat'î kanâatim gelmiş ki gizli dinsizler, resmî bazı memurları aldatıp Nurun mahrem büyük risaleleri içinde yalnız Rehberi musırrâne medâr‑ı ittiham tutmaları ve bir buçuk seneden beri bana sıkıntı vermelerinin sebebi Rehberdeki Hüve Nüktesi olduğunu kat'iyyen bildim. Çünkü bu Hüve’nin keşfettiği sırr‑ı tevhid pek kat'î ve bedîhî bir sûrette küfr‑ü mutlakı kırıyor. Hattâ bir kısmında hiçbir vesvese ve şübhe bırakmıyor. Gizli dinsizler buna karşı çare bulamadıklarından intişarına resmî yasak ile sed çekmek için çalıştılar. Bu Hüve Nüktesi’nin bir gün evvel Medresetü'z‑Zehrâ’nın erkânlarına bir ders nev'inden söylediğim çok noktalarından yalnız üç noktasını sizlere beyân ediyorum.
Birinci Nokta: Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli bir vazifesi, ﴿اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ âyetinin sırrıyla, güzel ve mânidâr ve îmânî ve hakikatli kelimelerin kalem‑i kaderin istinsahıyla ve İzn‑i İlâhî ile intişar etmesiyle bütün küre‑i havadaki melâike ve rûhânilere işittirmek ve Arş‑ı A'zam tarafına sevketmek için Kudret‑i İlâhî kaleminin mütebeddil bir sahifesi olmaktır.
439
Mâdem havanın kudsî vazifesinin, hikmet‑i hilkatinin en mühimmi budur. Ve rû‑yi zemini radyolar vâsıtasıyla bir tek menzil hükmüne getirip nev'‑i beşere pek büyük bir ni'met‑i İlâhiye olmaktır. Elbette ve elbette beşer bu pek büyük ni'mete karşı, bir umumî şükür olarak o radyoları herşeyden evvel kelimât‑ı tayyibe olan Kelâmullâh’ın, başta Kur'ân‑ı Hakîm ve hakikatleri ve îmânın ve güzel ahlâkların dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarûrî menfaatlerine dair kelimâtları olmalı ki o ni'mete şükür olsun; yoksa ni'met böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer.
Evet beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr‑ı hikmetine münâfî olur. Hem beşerin tenbelliğine ve sefâhetine ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir ni'met iken, büyük bir nıkmet olur. Beşere lâzım olan sa'ye şevki kırar.
Şimdi gözümün önündeki makinecik ve radyo kabı, Kur'ânı dinlemek için odama getirilmişti. Baktım, on hissede bir hisse kelimât‑ı tayyibeye veriliyor. Bunu da bir hatâ‑yı beşerî olarak anladım. İnşâallâh, beşer bu hatâsını tamir edecek. Ve bütün zemin yüzünü bir meclis‑i münevver, bir menzil‑i àlî ve bir mekteb‑i îmânî hükmüne geçirmeğe vesile olan bu radyo ni'metine bir şükür olarak beşerin hayat‑ı ebediyesine sarfedilecek kelimât‑ı tayyibe, beşte dördü olacak.
İkinci Nokta: Nur Risalelerinde denilmiş ki: Kâinâtı halk edemeyen, bir zerreyi halkedemez. Bir zerreyi tam yerinde halkedip muntazam vazifeleriyle çalıştıran, yalnız kâinâtı halkeden Zât olabilir.” Bu cümlenin küllî hüccetlerinden bir cüz'î hücceti şudur ki:
440
Kelimelerin envâ'ının kabı ve mahfazası olan yanımdaki bu radyo makineciğindeki bir avuç hava, kat'iyyen gösteriyor ki, şimdi elimizde baktığımız radyo istasyon cetveli nâmındaki listede yazılı ikiyüze yakın merkezden bir saatten bir seneye kadar uzak ve muhtelif mesâfelerden aynı dakikada bir tek kelime‑i Kur'âniye, meselâ Elhamdülillâh kelâmı tam hurûfâtıyla ve şîvesiyle ve söyleyenin mahsûs sadâsının tarzıyla, bu makinedeki bir avuç havanın zerreleriyle, hiç tağayyür etmeden kulağımıza gelmek için ve muhtelif kelimât‑ı Kur'âniye’yi ayrı ayrı sadâ ile, çeşit çeşit şîve ile, kezâ hiç tağayyür etmeden ve bozulmadan bizim kulağımıza getirmek için o bir avuç havanın herbir zerresinde öyle hadsiz bir kuvvet ve ihâtalı bir irâde ve bütün rû‑yi zemindeki merkezlerde o Kur'ânı okuyan hâfızların ayrı ayrı şîvelerini bilecek ihâtalı bir ilim ve onları bütün görecek ve işitecek muhît bir göz ve herşeyi bir ânda işitebilir bir kulak olmazsa, elbette bu mu'cize‑i kudret vücûda gelmeyecek.
Demek bu bir avuçtaki hava zerreleri yalnız ve yalnız bütün kâinâtı ihâta eden bir ilim ve irâdenin, sem' ve basarın sâhibi bir Zâtın ve hiçbir şey O’na ağır gelmeyen ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine kolay gelen bir Kàdir‑i Mutlak’ın kudreti ve irâdesi ve ilmiyle bu mu'cizât‑ı kudrete mazhar oluyorlar. Yoksa, temevvücat‑ı havâiyede mevcûdiyeti tevehhüm edilen serseri tesâdüfün ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın icâdına yer vermek, herbir zerreyi; bütün zemin yüzündeki küre‑i havâiyede bulunan herşeyi görür, bilir ve yapar hâkim‑i mutlak etmektir. Bu ise yüzbin derece akıldan uzak, muhâl muhâller içinde bir hurâfedir. Ehl‑i dalâlet gelsinler, mezhebleri ne kadar akıldan uzak ve hurâfe olduklarını görsünler.
Üçüncü Nokta: Bu radyo makineciğinde ve manevî kelimât çiçeklerine saksılık eden bu kapçıktaki bir avuç havanın gösterdikleri mu'cizât‑ı kudretten bu hakikat anlaşılıyor ki: Herbir zerre, Cenâb‑ı Hakk’ı zâtıyla ve sıfâtıyla ta'rif eder ve isbât eder. Bütün kâinâtı teftiş eden hükemâlar ve ulemâlar büyük ve geniş delillerle, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un vücûdunu ve vahdetini isbât etmek için bütün kâinâtı nazara alırlar; sonra mârifetullâhı tam elde ediyorlar. Hâlbuki nasıl Güneş çıktığı vakit bir zerrecik cam, aynı deniz yüzü gibi Güneşi gösteriyor ve o Güneşe işâret ediyor. Öyle de, bu bir avuç havadaki herbir zerre de mezkûr hakikate binâen aynen kâinât denizindeki cilve‑i tevhidi ve sıfâtı, kemâliyle kendilerinde gösteriyorlar.
441
İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in manevî mu'cizesinin bir lem'ası olan Risale‑i Nur bu hakikati izâhatıyla isbât etmesi içindir ki müdakkik bir Nurcu, huzur‑u dâimî kazanmak ve mârifetullâhı her vakit tahattur etmek için ve huzur‑u dâimî hatırı için لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَdemeğe mecbur olmuyor.
Ve yine bir kısım ehl‑i hakikatin dâimî huzuru bulmak için لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ dedikleri gibi, o Nurcu böyle demeğe muhtaç olmuyor.
Belki وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ parlak hakikatinin kudsî penceresi ona kâfî geliyor. Bu kudsî Arabî fıkranın kısacık bir izâhı şudur ki:
Evet, herkesin bu âlemde birer âlemi var, birer kâinâtı var. Âdeta zîşuûrlar adedince birbiri içinde hadsiz kâinâtlar, âlemler var. Herkesin hususî âleminin ve kâinâtının ve dünyasının direği kendi hayatıdır. Nasıl herkesin elinde bir âyinesi bulunsa ve bir büyük saraya mukâbil tutsa, herkes bir nev'i saraya, âyinesi içinde sâhib olur. Öyle de herkesin hususî bir dünyası var. Bir kısım ehl‑i hakikat bu hususî dünyasını لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ diye inkâr etmekle, terk‑i mâsivâ sırrıyla Cenâb‑ı Hakk’a karşı huzur‑u dâimî ve mârifet‑i İlâhiye bulur. Ve bir kısım ehl‑i hakikat da yine dâimî mârifet ve huzuru bulmak için لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip kendi hususî dünyasını nisyan hapsine sokar; fânîlik perdesini üstüne çeker; huzuru bulmakla bütün ömrünü bir nev'i ibâdet hükmüne getirir.
442
Şimdi bu zamanda Kur'ânın i'câz‑ı manevîsiyle tezâhür eden وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ sırrıyla, yani: Zerrelerden yıldızlara herşeyde bir pencere‑i tevhid var ve doğrudan doğruya Zât‑ı Vâhid-i Ehadi sıfâtıyla bildiren âyetleri, yani delâletleri ve işâretleri var.
İşte Hüve Nüktesi’yle bu mezkûr hakikat‑i kudsiyeye ve îmâniyeye ve huzuriyeye icmâlen işâretler vardır. Risale‑i Nur, bu hakikati izâhatıyla isbât etmiş. Eski zamandaki ehl‑i hakikat bir derece mücmelen ve muhtasaran beyân etmişler. Demek bu dehşetli zaman, daha ziyâde bu hakikate muhtaçtır ki, Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câzıyla bu hakikat tafsilâtıyla ihsân edilmiş, Nur Risaleleri de bu hakikate bir nâşir olmuşlar.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî

286. Dindar ve hamiyetkâr ve vatanperver milletvekillerine şunu arz ediyorum

Dindar ve hamiyetkâr ve vatan‑perver milletvekillerine şunu arzediyorum:
Mekke‑i Mükerreme’de Hacerü'l‑Esved yanında hürmet için konulduğunu hacıların gördükleri Zülfikàr (Mu'cizât‑ı Kur'âniye) Mecmuası’yla Medine‑i Münevvere’de de Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kabri üzerinde konulduğunu gördükleri Asâ‑yı Mûsa Mecmuası gibi Risale‑i Nurun bir kısım eczâları, Âlem‑i İslâmın bizimle hakîki uhuvvetini te'mine vesile oldukları hâlde, müsâdere edilmek sûretiyle dört seneden beri evrak‑ı muzırra gibi dosyalar içinde mahkeme mahzenlerinde çürütülmek sûretiyle imhasına çalışıldığı ve dört mahkeme berâetine ve serbestiyetine karar verdikleri ve biz de çok defa makàmâta istid'a ile müracaat edip serbestiyetini istediğimiz ve hem Başbakanın Din propagandası yüzünden şimdiye kadar bu vatana hiçbir zarar gelmediğini söylediği hâlde; bu dindarların serbestiyeti hakkındaki kanunun tasdikinin tâcili ve takdimi lâzım gelirken te'hir edilmesi, dindar meb'ûsların nazar‑ı millette kendilerine düşen en ehemmiyetli dinî vazifelerini yapmıyorlar.” diye dindarların bir telâşları var. Biz de telâş ediyoruz ki dâhilî, gizli dinsizler ve komünizm hesabına çalışan hâinler bu vaziyetten istifade etmemeleri için bu gelecek hakikati sizlere beyân etmeğe hamiyeten mecbur oldum. O hakikat da budur ki:
443
Demokrat Dindar Milletvekillerine Bir Hakikati İhtar
Bugünlerde hastalığım itibariyle kışın pek şiddetli hiddetine tahammül edemedim. Çok tecrübelerimle umumî bir hatânın neticesinde hava ile zemin, zelzele ile ve fırtına ile gadab‑ı İlâhîyi haber vermek nev'inden hiddet ediyorlar gibi âdete muhâlif bir vaziyet gösterdiler. Ben de bundan bir manevî fırtınaya alâmet hissettim. Kalbime geldi ki: Acaba yine İslâmiyet ve hakàik‑ı îmâniye zararına bir hatâ‑yı umumî mi meydâna geldi?” Âdetim olmadığı hâlde ve dünya siyasetini terk ettiğim hâlde bu nokta için sordum: Ne var? Cerideler ne haber veriyorlar?”
Bana dediler ki: Din propagandasını yapan dindarların serbestiyet kanunu geri kalmış. Fakat solcular hakkındaki kanunu tâcil edip tasdik etmişler.”
Kalbime geldi ki: Bu vatan ve İslâmiyetin maslahatı, herşeyden evvel dindarların serbestiyeti hakkındaki kanunun hem tâcil, hem tasdik ve hem de çabuk mekteblerde tatbik edilmesi elzemdir. Çünkü bu tasdik ile Rusya’daki kırk milyona yakın Müslümanı, hem dörtyüz milyon Âlem‑i İslâmın manevî kuvvetini bir ihtiyat kuvveti olarak bu vatana kazandırmakla beraber komünistin manevî tahribâtına karşı şimdiye kadar Rus’un Amerika ve İngiliz’e karşı tecâvüzünden ziyâde bin senelik adâvetinden dolayı en evvel bize tecâvüz etmesi adâvetinin muktezâsı iken; o tecâvüzü durduran, şüphesiz hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyedir. Öyle ise bu vatanda herşeyden evvel o acîb kuvvete karşı hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyeyi bilfiil elde tutup dinsizliğin önüne kuvvetli bir Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî yapılması lâzım ve elzemdir.
444
Çünkü dinsizlik Rus’u, şimdiye kadar yarı Çin’i ve yarı Avrupa’yı istilâ ettiği hâlde, bize karşı tecâvüz ettirmeyip tevkîf ettiren, hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’dir. Yoksa Rusların tahribât nev'inden manevî kuvvetlerine karşı adliyenin binden birine maddî ceza vermesiyle; serserilere ve fakirlere zenginlerin malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere ehl‑i nâmusun kızlarını ve ailelerini mübâh kılan ve az bir zamanda Avrupa’nın yarısını elde eden bir kuvvete karşı ancak ve ancak manevî bombalar lâzım ki, o da hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye atom bombası olup o dehşetli solculuk cereyanını durdursun. Yoksa adliye vâsıtasıyla yüzden birine verilen maddî ceza ile bu küllî kuvvet tevkîf edilmez.
Onun için dindar milletvekilleri bu tâcili lâzım gelen hakikati te'hir etmelerinden, çok defa tecrübelerle gördüğümüz gibi bu defa da küre‑i hava şiddetli soğuğu ile buna i'tirâz ediyor.
İki dehşetli Harb‑i Umumî’nin neticesinde beşerde hâsıl olan bir intibâh‑ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat'iyyen dinsiz bir millet yaşamaz, Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr‑ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinâd eden ve aklı ve kalbi iknâ eden Kur'ân ile bir musâlaha veya tâbi olabilir. O vakit dörtyüz milyon ehl‑i Kur'ân’a kılınç çekemez.
Said Nursî

287. Çekirdek gibi, medrese ilimlerine bir ağaç ihsan edilecek ve o ağacın hizmetinde bulunanın pek çok rakipleri ve muarızları bulunacak

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Mevlid‑i Şerîfinizi rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Ve muvaffakıyetinizi ve Nurların fevkalâde te'sirli intişarlarını sizlere müjde ediyoruz. Ve Nurcuları tebrik ediyoruz.
445
Sâniyen: Bu mübârek gecede pek şiddetli bir ihtar kalbime geldi ki: İstanbul’daki üniversiteciler Eski Said ile Yeni Said’in Tarihçe‑i Hayat’ındaki hàrikaları yazmaları münâsebetiyle iki fikir meydâna gelmiş.
Birisi: Dostlarda benim haddimden pek ziyâde, fevkalâde bir nev'i velâyet gibi bir hüsn‑ü zan hâsıl olmuş. Ve muârızlarda ve ehl‑i felsefede de pek hàrika bir dehâ zannı ve hattâ bazılarında da kuvvetli bir sihir tevehhümüyle haddimden bin derece ziyâde bir tevehhüm hâsıl olmuş. Ve bu mânâya dair çok yerlerde Bunun hakikati nedir?” diye maddî ve manevî izâhı benden istenilmişti. Ben de bu geceki şiddetli ihtar için çok mukaddemâtlı bir hakikati beyân etmeğe mecbur oldum.
Birinci Mukaddime: Nasıl ki bir çam ağacının buğday dânesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde' oluyor. Kudret‑i İlâhî o acîb ağacı o çekirdekten halkediyor. Milyondan ancak bir hisse o çekirdekte bulunurken, o çekirdek Kader kalemiyle yazılan manevî bir fihriste olmuş. Yoksa bir köy kadar fabrikalar lâzımdır ki o acîb ağaç, dal ve budaklarıyla teşkil edilsin. İşte azamet ve kudret‑i İlâhînin bir delili de budur ki, bir zerreden dağ gibi şeyleri halkeder.
İşte aynen bunun gibi, hiçbir mahviyet ve tevâzu' niyetiyle olmayarak, bütün kanâatimle ilân ediyorum ki: Benim hizmetim ve sergüzeşte‑i hayatım, bir nev'i çekirdek hükmüne geçmiş. İnâyet‑i İlâhiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet‑i îmâniyeye mebde' olmak için Kur'ân’dan gelen ve meyvedâr bir şecere‑i àliye olan Nur Risalelerini ihsân etmiş. Ben bunu kasemle te'min ediyorum ki, bütün hayatımda geçen o hàrikalardan dolayı ben kendimde kat'iyyen bir kàbiliyet ve bir meziyet ve o fevkalâdeliğe bir liyâkat görmüyordum. Hayret hayret içinde kalıyordum. Değil fevkalâde bir dehâ, veyâhut fevkalâde bir velâyet, belki kendi kendimi idare edecek ve hayat‑ı ictimâiye ile münâsebetdâr olacak bir kàbiliyet görmüyordum. Gerçi zâhiren hodfürûşluk gibi bazı hâlât hayatımda görünmüştü. O da ihtiyarım haricinde halkların hüsn‑ü zannını tekzîb etmemek için bir nev'i hodfürûşluk gibi oluyordu. Fakat halkların hüsn‑ü zannı gibi hakikatte olmadığını ve dünyaya yaramadığımı, böyle bin derece haddimden fazla bir teveccühe mazhar olduğumu bütün bütün hilâf‑ı hakikat telâkki ediyordum. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a yüzbin şükür olsun ki yetmiş‑seksen senelik hayatımın sonlarında onun hikmetini ihsân‑ı İlâhî ile bir derece bildik ve kısaca bir kısmına işâret edeceğim. Ve çok nümûnelerinden bir kısım nümûnelerini beyân ediyorum:
446
Birinci Nümûne: Medrese usûlünce hiç olmazsa onbeş sene tahsil‑i ilim lâzım geliyor ki, hakàik‑ı diniye ve ulûm‑u İslâmiye tam elde edilsin. O zamanda Said’de; değil hàrika bir zekâ veya bir manevî kuvvet, belki bütün isti'dâd ve kàbiliyetinin haricinde bir acîb tarz ile bir‑iki sene Sarf ve Nahiv mebâdîsini gördükten sonra, üç ayda acîb bir tarzda kırk‑elli kitabı güyâ okumuş ve icâzet almış gibi bir hâlet göründü.
Bu hâl altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki: O vaziyet; ulûm‑u îmâniyeyi üç‑dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir tefsir‑i Kur'ânî çıkacak ve o bîçâre Said de onun hizmetinde bulunacak.” işâretiyle; hem bir zaman gelecek ki, değil onbeş sene belki bir sene de ulûm‑u îmâniyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamana, bir nev'i işâret‑i gaybiye gibi mânâlar hâtıra geliyor.
İkinci Nümûne: O eski zamanda, Said’in o çocukluk zamanında büyük âlimlerle münâzarasını ve o âlimlerin suâllerine cevab vermesini; hattâ kendisi hiç suâl etmeden âlimlerin en müşkül suâllerine doğru cevab vermesini, ben kat'iyyen itiraf ediyorum ve i'tikàd ediyorum ki: O hâl ne hàrika zekâvetimden ve ne de acîb isti'dâdımdan neş'et etmiş değildir. Ben de bîçâre, mübtedî, sersem, gürültücü bir çocuk iken; hiç böyle, değil büyük âlimlere cevab vermek; belki küçük hocalara, hattâ küçük talebelere de mağlûb olur bir hâlde iken doğru cevab vermekliğim, kat'iyyen isti'dâdımdan ve zekâvetimden gelmemiş olduğuna kanâat‑ı kat'iyyem var. Yetmiş senedir de hayret ediyordum.
447
Şimdi ihsân‑ı İlâhî ile bir hikmetini anladım ki: Çekirdek gibi, medrese ilimlerine bir ağaç ihsân edilecek ve o ağacın hizmetinde bulunana karşı pek çok rakìbleri ve muârızları bulunacak.
İşte bu zamanda İslâmlar içinde muhtelif meşrebler ve meslekler sâhibleri birbirisini tenkid etmek ve eserine mukâbil eserler neşretmek; Mu'tezile ve Ehl‑i Sünnet gibi birbirini kırmak âdetiyle bu zamanda o Nur ağacının hizmetkârının başına vuracak ve rekabet veya meşreb muhâlefetiyle en te'sirlisi ve en müdhişi medrese hocaları olmak lâzım gelirken, Cenâb‑ı Hakk’a yüz bin şükür olsun ki eskiden beri devam etmekte olan o âdete muhâlif olarak, Risale‑i Nur en ziyâde ulemânın damarlarına dokundurduğu hâlde hocaların Nurlara karşı tenkidkârâne eserler yazamadıklarının sebebi; o zamanda o çocuk Said’in ulemânın suâllerine karşı doğru cevab vermesi, ulemânın cesâretini kırmış ki, hiçbir yerde kıskanç hocalardan, hem meşrebce Said’e çok muhâlif oldukları hâlde Nur Risalelerine karşı mukâbil çıkmamaları, bu hâlin bir hikmeti olduğuna kanâatim gelmiş. Yoksa böyle acîb bir zamanda ehl‑i medresenin i'tirâzı başlasaydı, dinsizlik tarafdârları olan gizli düşmanlarımız hem Nurları, hem ulemâyı çürütmek için ehemmiyetli bir vesile yapacaklardı. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, en ziyâde Nurların dokunduğu resmî ulemâ, aleyhinde bulunamadılar.
Üçüncü Nümûne: Eski Said’in çocukluk zamanından beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları hâlde, başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu hâlde hediyeleri mukâbilsiz kabûl etmediğinin ve Kürdistan âdeti; talebelerin ta'yinâtı ahâlinin evlerinden verildiği ve zekâtla masrafları yapıldığı hâlde, Said hiç bir vakit ta'yin almağa gitmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi kat'î kanâatimle şudur ki:
Âhir ömrümde Risale‑i Nur gibi sırf îmânî ve uhrevî bir hizmet‑i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menâfi'‑i şahsiyeye vesile yapmamak için o makbûl âdete ve o zararsız seciyeye karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet‑i fakr ve zarûreti kabûl edip elini insanlara açmamak hâleti verilmişti ki, Risale‑i Nurun hakîki bir kuvveti olan hakîki ihlâs kırılmasın. Ve bunda bir işâret‑i manevî hissediyordum ki: Gelecek zamanda maîşet derdiyle ehl‑i ilmin mağlûbiyeti bu ihtiyaçtan gelecektir.
448
Dördüncü Nümûne: Yeni Said ihtiyarlığında bütün bütün siyasetten ve dünyadan kendini çekmeğe çalıştığı hâlde, ehl‑i dünyanın bütün bütün kanuna ve insafa ve vicdâna, hattâ insanlığa muhâlif bir tarzda eşedd‑i zulüm ile yirmisekiz sene işkencelerle ezdiklerine ve bir sineğin ısırmasına tahammül etmeyen o bîçâre Said’in baltalarla başına vurduklarına ve ihanetin en şeni'lerini yaptıklarına karşı, emsâlsiz bir sabır ve tahammül ona ihsân olunması ve gayet asabî ve sinirli olduğu gibi, fıtraten korkak olmadığı hâlde Ecel birdir, tağayyür etmez!” hakikatine îmânından gelen büyük bir cesâretle beraber en korkak, en miskin bir vaziyette sükût edip sabretmesi; hattâ bir mikdar sonra, o işkenceler sonunda rûhuna bir ferâh verilmesinin bir hikmeti, kanâat‑ı kat'iyyemle budur ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàik‑ı îmâniyesini tefsir eden Risale‑i Nuru hiçbir şeye ve şahsî menfaatlerine ve manevî kemâlâtlarına âlet yapmamak ve hakîki ihlâsı kırmamak için ehl‑i siyaset Said hakkında dini siyasete âlet yapmak vehmini verip; Said işkencelerle, hapislerle dini siyasete âlet etmesin diye ehl‑i siyasetin zâlimâne hükümleri altında kader‑i İlâhî Nurdaki hakîki ihlâsı kırmamak için Said’e şefkatli tokatlar vurup Sakın sakın, hakàik‑ı îmâniyenin tefsiri olan Risale‑i Nuru kendi şahsî menfaatlerine ve hattâ manevî kemâlâtlarına ve belâlardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına âlet yapma. ki Nurun en büyük kuvveti olan ihlâs‑ı hakîki zedelenmesin!” diye kader‑i İlâhî’nin şefkatli tokatları olduğuna kat'î kanâat ediyorum.
Hattâ her ne vakit sırf âhiretime şahsî ibâdetle ziyâde meşguliyetim sebebiyle Nurun hizmetini bıraktığım aynı zamanında ehl‑i dünya bana musallat olup bana azâb verdiğine kat'î kanâat getirmişim.
Bu dördüncü nümûnenin izâhını en son yazılan mektûblardan; ehl‑i siyaset, Said’i dini siyasete âlet yapar diye hapislere atması ve sonra Said onun hikmetini, yani kaderin şefkat tokatları olduğunu anlamasıyla onları helâl etmesi ve kendi tahammülünün hikmetini anlamasına dair olan o mektûba havâle ediyoruz.
449
Beşinci Nümûne: Bu bîçâre Said’in gayet muhtaç olduğu ve yetmiş seneden beri o san'atla meşgul olması ve bazı gün ikiyüz sahife kadar tashihe mecbur olmasıyla beraber, on yaşındaki zekî bir çocuğun on günde muvaffak olduğu yazı kadar bir yazıya mâlik olamadığına hayret ediliyordu. Hâlbuki Said bütün bütün isti'dâdsız değildir. Hem de nesebî kardeşlerinin hepsinin de güzel yazıları olduğu hâlde, bu kadar yazıya muhtaç iken böyle yarım ümmî vaziyetinin hikmeti, kanâat‑ı kat'iyyemle şudur ki:
Bir zaman gelecek ki, cüz'î ve şahsî iktidarlar, kuvvetler mukàbele edemeyecek dehşetli ve manevî düşmanların hücumu zamanında güzel yazı sâhiblerini rûh u canıyla aramak ve hizmetine şerîk etmek ve o çekirdeğin etrafında su, hava, nur gibi o manevî ağaca hizmet etmek için o şahsî ve cüz'î hizmeti, küllî ve umumî ve kuvvetli ve bir kaleme mukâbil binler kalemi bulmak hikmetiyle ve buz parçası gibi benliğini o mübârek havuz içinde eritmesiyle hakîki ihlâsı elde etmek ve bu sûretle îmâna hizmet etmek hikmetiyle olmuş.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي

288. Nur Risaleleri ve talebeleri, hıfz ve inayet‑i İlâhiyeye mazhardırlar

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Rûh u canımızla mübârek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşâallâh Âlem‑i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemâhîr‑i Müttefika-i İslâmiye’nin kudsî kanun‑u esâsiyelerinin menba'ı olan Kur'ân‑ı Hakîm, istikbâle tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emâreler var.
450
Sâniyen: Şübhe kalmadı ki Nur Risaleleri ve Talebeleri, hıfz ve inâyet‑i İlâhiye’ye mazhardırlar ki bu zamanın hassâsiyetle ve bazı keyfî kanunlarla pek hiddetli bir inâd ile uzun zamandan beri Nur talebelerine ancak yüzde bir nisbetinde zarar verebildiler. Nurun fa'âl talebelerinden altı yüz talebesinin mahkemelerle meşgul edilmesine dehşetli bir plân varken yalnız altı talebeye muvakkaten ilişildi. Hattâ Nur kahramanının yazdığı gibi yirmibeş adliye mahkemeleri yüzbinler nüshalarında ve yüzbinler talebelerinde medâr‑ı mes'ûliyet bir şey bulamıyorlar. Ve o kesretli adliyelerin Nurlarda suç yok ve bulamıyoruz.” demeleri kat'î bir delildir. Çünkü benim İstanbul ve Afyon gibi mahkemelerimde, onların o hassas ve sû‑i isti'mâl edilebilir kanunlarına tam aykırı olarak söylediğim hâlde, beni mes'ûl etmedikleri gibi; Nurlar da medeniyetin zâlimâne kanunlarını zîr ü zeber ettikleri hâlde, medâr‑ı mes'ûliyet suç bulamadıkları kat'iyyen gösteriyor ki: Nurlardaki hakikat, karşısındaki muârızları mağlûb ederek adliyeleri de insafa getirmiştir. İnâyet‑i İlâhiye, Kur'ânın bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nuru muârızlarından muhâfaza ediyor. Muârızların hücumu ise, Nurların parlamasına ve intişarına vesile oluyor.

289. Bu zamanda hocalardan, hatta sofîlerden ziyade zabıta efradı ehl‑i takva olup kebairden kendilerini muhafaza ve feraizi yapmasını vazifeleri iktiza ediyor

Üstadımız diyor ki:
Yirmi sekiz sene zarfında hükûmetin resmî adamlarından bana rast gelenler, hep sıkıntı verdikleri hâlde; zâbıtanın bana hiç sıkıntı vermediği gibi, bazı himâyetkârâne vaziyeti göstermelerinin hikmetini şimdi izhâr ediyorum ki: Nur talebeleri ve Risaleleri, manevî bir zâbıta hükmünde âsâyiş ve emniyeti muhâfazaya hem kudsî bir şekilde çalıştıkları ve herkesin kalbinde nasihatleriyle îmân cihetinde bir yasakçı bıraktıkları tahakkuk etmiş. Zâbıta bunu ma'nen hissetmiş ki bize her vakit dost göründü. Bunun sırrı budur ki:
Kur'ânın bir kanun‑u esâsîsiyle yüzde doksan masûma zarar gelmemek için on cânî yüzünden âsâyişi bozmağa çalışanları men' ediyorlar. Birisinin günahı ile başkası mes'ûl olamaz. Bu sırra binâen şimdi âsâyişi bozmağa çalışan manevî, dehşetli kuvvetler mevcûd olduğu hâlde; Fransa, Mısır, Fas, İran gibi yerlerden daha ziyâde bu mübârek memlekette çalışıldığı hâlde emniyet ve âsâyişi bozamadıklarının en büyük sebebi, altı yüz bin Nur nüshaları ve beşyüzbin Nur talebeleri zâbıtaya bir manevî kuvvet olarak o manevî tahribâta karşı dayandıklarını zâbıta ma'nen hissetmişler ki, yirmisekiz seneden beri resmî memurlara muhâlif olarak Nurlara insafkârâne ve merhametkârâne vaziyet gösteriyorlar.”
451
Hem Üstadımız diyor ki:
Ben derim: Bu zamanda hocalardan hattâ sofîlerden ziyâde zâbıta efrâdı ehl‑i takvâ olup kebâirden kendilerini muhâfaza ve ferâizi yapmasını vazifeleri iktiza ediyor. Ve ona ihtiyac‑ı şedîd var. ki karşısındaki manevî tahribâtçılara karşı âsâyiş ve emniyet‑i umumiyeye ait vazifelerini tam yapabilsinler.”
Hizmetindeki Nur Talebeleri

290. Üstadımızın çok evvel yazmış olduğu zîrdeki mektubu, şahsî nüfuz temin ve dini siyasete alet etmek ithamlarına tam bir cevap olduğundan, kararnameye ilhak edilmiştir

Üstadımızın çok evvel yazmış olduğu zîrdeki mektûbu, şahsî nüfûz te'min ve dini siyasete âlet etmek ittihamlarına tam bir cevab olduğundan kararnâmeye ilhâk edilmiştir.
Konuşan Yalnız Hakikattir
Risale‑i Nurda isbât edilmiştir ki: Bazen zulüm içinde adâlet tecellî eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme ma'rûz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindâna da atılır. Bu sebeb haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adâletin tecellîsine bir vesile olur. Kader‑i İlâhî başka bir sebebden dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan o kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, Adâlet‑i İlâhînin bir nev'i tecellîsidir.
Ben şimdi düşünüyorum. Yirmisekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zâlimâne işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak ? Fakat bunu ne için tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat‑i hâlde böyle bir şey yoktur.
Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı mes'eleden dolayı beni tekrar muhâkeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor; beni tazyîk ediyor, türlü türlü işkencelere ma'rûz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnâd ettikleri suçun aslı ve esâsı olmadığını nihâyet kendileri de anladılar.
452
Onlar bu ittihamı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıd olsun, ister vehim olsun; ben böyle bir suçla münâsebet ve alâkam olmadığını kemâl‑i kat'iyyetle yakìnen ve vicdânen biliyorum Dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor. Hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyorlar. O hâlde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masûm olduğum hâlde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye ma'rûz kaldım? Neden bu musîbetlerden kurtulamadım? Bu ahvâl Adâlet‑i İlâhiye’ye muhâlif düşmez mi?
Bir çeyrek asırdır bu suâllerin cevablarını bulamıyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakîki sebebini şimdi anladım. Ben kemâl‑i teessürle söylüyorum ki: Benim suçum, Hizmet‑i Kur'âniyemi maddî ve manevî terakkiyâtıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış
Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah’a binlerle şükrediyorum ki: Uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet‑i îmâniyemi maddî ve manevî kemâlât ve terakkiyâtıma ve azâbdan ve Cehennem’den kurtulmama ve hattâ saâdet‑i ebediyeme vesile yapmaklığıma, yâhut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma manevî gayet kuvvetli mânialar beni men' ediyordu. Bu derûnî hisler ve ilhâmlar beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri, a'mâl‑i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı hâlde ben rûhen ve kalben men' ediliyordum. Rızâ‑yı İlâhîden başka fıtrî vazife‑i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız îmâna hizmet hususu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik‑ı îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara te'sirli bir sûrette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında îmânı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanâat verecek bir tarzda; yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur'ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr‑ü mutlakı ve mütemerrid ve inâdcı dalâleti kırsın; herkese kat'î kanâat verebilsin. Bu kanâat da bu zamanda, bu şerâit dâhilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir.
453
Yoksa komitecilik ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet‑i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs en büyük manevî bir mertebede bulunsa yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: O şahıs, dehâsıyla, hàrika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şübhesi kalır.
Allah’a binlerce şükürler olsun ki yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, kader‑i İlâhî ihtiyarım haricinde dini, hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz‑ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkaz ediyor; Sakın!” diyor, Îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma; ki, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun!”
İşte Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın, kalblerde ve rûhlarda yaptığı te'sirin sırrı budur; başka bir şey değildir. Risale‑i Nurun bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğâne neşrettikleri hâlde yine küfr‑ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr‑ü mutlakla mücâdelede bu kadar ağır şerâit altında Risale‑i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat‑i îmâniyedir.
Mâdemki, nur‑u hakikat, îmâna muhtaç gönüllerde te'sirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmisekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve ma'rûz kaldığım işkenceler ve katlandığım musîbetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindânlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
454
Âdil kadere de derim ki:
Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstehak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî‑manevî füyûzât hislerimi fedâ etmeseydim, îmân hizmetinde bu büyük manevî kuvveti kaybedecektim. Ben maddî ve manevî herşeyimi fedâ ettim, her musîbete katlandım. Her işkenceye sabrettim. Bu sâyede hakikat‑i îmâniye her tarafa yayıldı. Bu sâyede Nur mekteb‑i irfanının yüzbinlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet‑i îmâniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve manevî herşeyden ferâğat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızâsı için çalışacaklardır.
Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musîbetlere, ezâ ve cefâlara ma'rûz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek, kader‑i İlâhî’nin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim da'vâmıza, hakikat‑i îmâniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennîsinden ibarettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukâbil Risale‑i Nura sadâkat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.
Ben çok hastayım. Ne yazmağa, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü'z‑Zehrâ’nın Risale‑i Nur talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.
455

291. Sizce münasip ise, Başvekile ve dindar mebuslara verilmek üzere, ihtara binaen yazdırılmış gayet ehemmiyetli bir hakikattir

Kardeşlerim! Sizce Münâsib İse Başvekil’e ve Dindar Meb'ûslara Verilmek Üzere İhtara Binâen Yazdırılmış Gayet Ehemmiyetli Bir Hakikattir
Mukaddime: Kırk seneye yakın siyaseti terkettiğimden ve ekser hayatım bir nev'i inzivada geçtiğinden, hayat‑ı ictimâiye ve siyâsiye ile meşgul olmadığımdan büyük bir tehlikeyi göremiyordum. Bugünlerde o tehlikenin hem millet‑i İslâmiye’ye ve hem de bu memleket ve hükûmet‑i İslâmiye’ye büyük bir zarar vermeğe zemin hazırlamakta olduğunu hissettim. Mecburiyetle, İslâmiyet milliyeti ve hâkimiyeti ve memleketin selâmeti için çalışan ehl‑i siyaset ve cem'iyet‑i beşeriyeye hamiyet ile çalışanlar için bana manevî bir ihtar edildiğinden Üç Nokta’yı beyân edeceğim:
Birinci Nokta: Gazeteleri dinlemediğim hâlde bir‑iki senedir irtica ile ittiham kelimesi mütemâdiyen tekrar edildiğini işitiyordum. Eski Said kafasıyla dikkat ettim, kat'iyyen gördüm ki:
Siyaseti dinsizliğe âlet yapan ve beşerdeki en dehşetli vahşet ve bedevîliğin bir kanun‑u esâsîsine irticaa çalışan ve hamiyet maskesini başına geçiren gizli İslâmiyet düşmanları gaddârâne bir ittiham ile; Ehl‑i İslâmiyet ve hamiyet‑i diniye ve kuvvet‑i îmâniye cihetiyle, değil dini siyasete âlet yapmak; belki de siyaseti dine âlet ve tâbi yapmakla, İslâmiyetin kuvvet‑i maneviyesinden bu hükûmet‑i İslâmiye’yi tam kuvvetlendirmek ve dörtyüz milyon hakîki kardeşi, arkasında ihtiyat kuvveti bulundurmak ve bir kısım zâlim Avrupa’nın dilenciliğinden kurtulmak için çalışanlara pek haksız olarak irtica damgasını vurup onları memlekete zararlı tevehhüm etmeleri, yerden göğe kadar hadsiz bir haksızlıktır. Nümûnelerinden birinci nümûnesi: Bu asrın dehşetli zulmüne karşı bir sed olarak İkinci Nokta’da beyân etmek zamanı geldi. Menşe'leri iki kanun‑u esâsîye istinâd eden iki irtica var:
Biri: Siyâsî ve ictimâî ki, hakîki irticadır. Onun kanun‑u esâsîsi çok sû‑i isti'mâle ve zulme medâr olmuştur.
İkincisi: İrtica nâmı verilen hakîki bir terakkî ve adâletin esâsıdır.
İkinci Nokta: Beşerin vahşet ve bedevîlik zamanlarındaki bir kanun‑u esâsîsine, medeniyet nâmına dine hücum edenler, irtica ile o vahşete ve bedevîliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adâlet ve sulh‑u umumîsini mahveden o dehşetli, vahşiyâne kanun‑u esâsî, şimdi bizim bu bîçâre memleketimize girmek istiyor. Garazkârâne ve anûdâne particilik gibi bazı cereyanları aşılamağa başlaması gibi bir ihtilâf görülüyor. O kanun‑u esâsî de budur:
456
Bir tâifeden, bir cereyandan, bir aşîretten bir ferdin hatâsıyla o tâifenin, o cereyanın, o aşîretin bütün ferdleri mahkûm ve düşman ve mes'ûl tevehhüm ediliyor. Bir hatâ, binler hatâ hükmüne geçiriliyor. İttifak ve ittihâdın temel taşı olan kardeşlik ve vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr ü zeber ediyor.
Evet birbirine karşı gelen muannid ve muârız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle zaîflendiği için millete ve memlekete ve vatana âdilâne hizmete muvaffak olunamadığından maddî ve manevî bir nev'i rüşvet vermeğe mecbur oluyorlar ki dinsizleri kendilerine tarafdâr yapmak için o gaddâr, engizisyonâne ve bedeviyâne ve vahşiyâne bu mezkûr kanun‑u esâsîye karşı ayn‑ı adâlet olan bu semâvî ve kudsî ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى nass‑ı kat'îsiyle Kur'ânın bir kanun‑u esâsîsi muhabbet ve uhuvvet‑i hakîkiyeyi te'min eden ve bu millet‑i İslâmiye’yi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun‑u esâsî ki: Birisinin hatâsıyla başkası mes'ûl olamaz.” Kardeşi de olsa, aşîreti ve tâifesi de olsa, partisi de olsa o cinayete şerîk sayılmaz. Olsa olsa o cinayete bir nev'i tarafgirlikle yalnız manevî günahkâr olup âhirette mes'ûl olur; dünyada değil. Eğer bu kanun‑u esâsî çabuk düstur‑u esâsî yapılmazsa hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye iki Harb‑i Umumî’nin gösterdiği tahribâtın emsâliyle esfel‑i sâfilîn olan o vahşî irticaa düşecek.
457
İşte Kur'ân’ın bu gibi kudsî kanun‑u esâsîsine irtica nâmını veren bedbahtlar, vahşet ve bedevîliğin dehşetli bir kanun‑u esâsîsi olarak kabûl ettikleri, şimdiki öylelerinin siyasetinin bir nokta‑i istinâdı şudur ki: Cemâatin selâmeti için ferd fedâ edilir. Vatanın selâmeti için eşhâsın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selâmeti için cüz'î zulümler nazara alınmaz.” diye bir tek cânî yüzünden bir köyü mahvetmekle bin masûmun hakkını nazara almaz. Bir tek cânînin yüzünden bin adamın kılınçtan geçmesini câiz görür. Bir adamın yaralanması ile binler masûmu sıkıntıya verdirir. Ve ikiyüz adamı kurşuna dizilmesini o bahâne ile nazara almaz. Birinci Harb‑i Umumî’de üç bin adamın câniyâne siyaset hatâlarıyla otuz milyon bîçâre nev'‑i beşer aynı harpte mahvedildiği gibi, binler misâller var.
İşte bu vahşiyâne irticaın, bu dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur'ân şâkirdlerinin Kur'ânın yüzer kanun‑u esâsîsinden ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىâyetinin ders verdiği kanun‑u esâsîsi ile adâlet‑i hakîkiyeyi ve ittihâdı ve uhuvveti te'min etmeğe çalışan ehl‑i îmân fedâkârlarına mürteci nâmını verip onları müttehem etmek; mel'ûn Yezid’in zulmünü, adâlet‑i Ömeriyeye tercih etmek misillû, en vahşî ve zâlimâne bir engizisyon kanununu, beşerin en yüksek terakkiyâtına ve adâletine medâr olan Kur'ânın mezkûr kanun‑u esâsîsine tercih etmek hükmündedir. Hükûmet‑i İslâmiye ile bu memleketin selâmetine çalışan ehl‑i siyasetin, mezkûr hakikati nazara alması lâzımdır. Yoksa üç veya dört cereyanın muannidâne muâraza etmeleriyle, o kuvvetler, muâraza sebebiyle zayıflar. Memleketin menfaatine ve âsâyişine sarfedilecek o zaîf kuvvetle hâkimiyetini hattâ istibdâd ile de olsa âsâyiş ve emniyet‑i umumiyeyi muhâfazaya kâfî gelmediğinden Fransız ihtilâl‑i kebîrinin tohumlarının bu mübârek memleket‑i İslâmiye’ye ekilmesine yol vermektir diye telâş edilebilir.
458
Mâdem bu ittifaksızlıktan gelen za'fiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebînin politikasına ve ehemmiyetsiz, muvakkat yardımlarına karşı bu acîb manevî rüşvetler veriliyor; dörtyüz milyon kardeşin uhuvvetine, milyarlar ecdâdın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir mânâ hükmediyor. Ve âsâyiş ve siyasete zarar gelmemek için bu kadar isrâfât ile bol maaşlar sûretinde kuvvet te'minine kendilerini mecbur zannederek rüşvetler veriliyor; milletin fakr‑ı hâli nazara alınmıyor. Elbette ve elbette ve kat'î olarak şimdi bu memleketteki ehl‑i siyaset, garba ve ecnebîye verdiği siyâsî ve manevî rüşvetin on mislini Âlem‑i İslâmın ileride Cemâhîr‑i müttefikası hükmünde olacak olan dörtyüz milyon Müslüman kardeşlere memleket ve milletin ve bu devlet‑i İslâmiye’nin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.
İşte o makbûl, lâzım ve çok menfaatli, câiz ve vâcib rüşvet ise; teâvün‑ü İslâmın esâsı ve hediye‑i Kur'ânın semâvî bir düsturu ve râbıtası ve kudsî kanun‑u esâsîsi olan ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴿وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلوُا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ kudsî, esâsî kanunlarını düstur‑u hareket etmektir.
Üçüncü Nokta, şimdilik te'hir edildi.
Said Nursî
Hâşiye:
Kardeşlerim! Evvelce gördüğünüz şiddetli ihtarın bir derece tağyîrine üç şey vesile oldu.
Birincisi: Nur kahramanı Husrev’in beyânıyla yirmibeş adliye mahkemelerinin Risale‑i Nurda suç yok.” diye itiraflarıdır.
İkincisi: Nurun bir kahraman avukatı Ankara hükûmeti Said aleyhinde olmadığından şiddetli kelimeler ta'dil edilse münâsibdir.” demesidir.
459
Üçüncüsü: Kat'î haberlere göre Afyon Mahkemesi Nurun altıyüz bin fedâkâr talebesi var.” demesine binâen Malatya hâdisesi bahânesiyle hiç olmazsa Nur talebelerinden altıyüz fa'âl ve muktedir olanlarını mahkemeye vermek plânı var iken, yalnız onaltı adamı ve bundan yalnız altı adama ve bundan bir tek adamın bir sene mahkûm edilmesi Nurcular aleyhindeki zâlimâne tazyîkat hafifleşmesi ve def' olmasının alâmetidir. Onun için bir derece şiddetli kelimeler ta'dil edildi.

292. Hazret‑i Üstadın Emirdağı’nda Santral Sabri, Sıddık Süleyman’a Arabî İşârâtü’l-İ’caz’dan verdiği derstir

Hazret‑i Üstadın Emirdağı’nda Santral Sabri, Sıddık Süleyman’a Arabî İşârâtü'l‑İ'câz’dan verdiği derstir
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَبَدًا دَائِمًا
İşârâtü'l‑İ'câz’ın birinci cüz'ü ki; tamamı yetmiş cüz' olacaktı. Fakat Risale‑i Nur manevî bir tefsir‑i Kur'ânî olduğu için dedi: Bu zamanda bana daha lüzum var.” Öteki cüz'ler yerinde onlar yazıldı.
Evet, İşârâtü'l‑İ'câz, umum Risale‑i Nurun bir fihristesi, bir listesi ve o nur bahçesinin bir fidanlığı ve sırr‑ı i'câzi'l-Kur'ânın bir menba'ı olduğu görünüyor. Gayet ince ve derin olduğu için şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise, fevkalâde takdir etmiş ve emsâlsiz demiş. Dehşetli eski harb içinde, avcı hattında, bazen de at üzerinde îcâzdaki i'câzın en ince münâsebâtını görmek ve onlarla tam meşgul olmak ve koca dehşetli harbin tehlikesi onu müşevveş etmemek ve incimâd derecesindeki soğukta avcı hattında o incecik i'câz münâsebetlerini herşeyden daha ehemmiyetli görmek, Eski Said’in hakikaten Hizmet‑i Kur'âniye’de hàrika bir fedâkârlığıdır. Hattâ Yeni Said’in otuzbeş senede bu acîb zamanda gazeteleri okumamak ve on sene İkinci Harbi bilmemek, sormamak ve i'dâm niyetiyle hapisliğinde, Kur'ân esrârını yazmaktan vazgeçmemek ve bütün tehlikeleri hiçe saymaya nisbeten Eski Said’in o acîb vaziyetinde o dehşetlere ehemmiyet vermeden İşârâtü'l‑İ'câz nüktelerini yazdığı zaman gösterdiği ilmî ve manevî fedâkârlığını Yeni Said’in bu otuz senedeki fedâkârlığından daha hàrika görüyoruz.
460
Sâniyen: Bu İşârâtü'l‑İ'câz’ın matbu' nüshasında hakikaten bir kerâmet var ki; tesâdüf ihtimali yoktur. Onun için bir defa daha aynı tarzda ve kerâmetli kıt'ada tab' etmek ve Arabistan’a ve Pakistan gibi yerlere göndermek münâsib görüldü. Fakat Eski Said, îcâzdaki i'câzı beyân ettiği ve en ince münâsebet‑i belâğatı beyânı içinde gayet ince ve kısa, îcâzlı cümleleri bir derece izâh ve Türkçeye tercüme etmek lâzım geliyor.
İşârâtü'l‑İ'câz’ın hàrikalarından birisi de budur ki:
Herbir âyetin sâir âyetlere münâsebâtını ve her âyetteki cümlelerinin birbirine karşı nisbetini ve nizâmını ve her cümledeki hey'etlerin ve harflerin mânâ‑yı maksûda karşı nisbetlerini ve teveccühlerini gösterip âyetlerin intizamından ve cümlelerin nizâmından ve her cümlenin hey'etinin nazmından bir lem'a‑i i'câz göstermesidir. Âdeta bir saatin sâniyeleri sayan mili ve dakikaları sayan yelkovanı ve saatleri sayan ibresi gibi o nazımdaki nükteleri beyân ve ondaki hakikati bürhânlarla izâh, hattâ bazen bir tek harfte büyük bir hakikati ifâde etmesidir. Ve herbir âyetin hakikatini gayet i'câz ile ve kat'î hüccetlerle isbât ediyor ki; şimdi yüzotuz risalenin çekirdekleri ve hülâsaları hükmündedirler. Ve cümlenin ve cümledeki hey'etlerin ve harflerin nüktelerini ve ifâde ettikleri zımnî hükümlerini bilâ‑istisna ilm‑i belâğatın ince kaideleri ile ve ilm‑i nahvin ve sarfın kaideleriyle ve ilm‑i mantığın ve usûl‑ü din ve sâir ilimlerin kanunlarıyla beyân eder. Hattâ hurdebînî bir manevî âletle, görünmeyen incecik münâsebât‑ı belâğatı beyân ediyor ve emârelerini gösteriyor. Ve Kur'ânın nazarı küllî olmasından bütün beyân edilen hak mânâlara ve nüktelere, elbette kudsî elfâz‑ı Kur'âniye zımnî, remzî işâret ve delâlet eder denilebilir.
Husrev, Sungur, Hayri, Sâdık, Sabri, Sıddık Süleyman
461

293. İfadetü’l‑Meram ve kısa bir tercümesi

اِفَادَةُ الْمَرَامِ
اَقُولُ: لَمَّا كَانَ الْقُرْاٰنُ جَامِعًا لِاَشْتَاتِ الْعُلُومِ وَخُطْبَةً لِعَامَّةِ الطَّبَقَاتِ ف۪ي كُلِّ الْاَعْصَارِ، لَا يَتَحَصَّلُ لَهُ تَفْس۪يرٌ لَائِقٌ مِنْ فَهْمِ الْفَرْدِ الَّذ۪ي قَلَّمَا يَخْلُصُ مِنَ التَّعَصُّبِ لِمَسْلَكِهِ وَمَشْرَبِهِ؛ اِذْ فَهْمُهُ يَخُصُّهُ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةُ الْغَيْرِ اِلَيْهِ اِلَّا اَنْ يُعَدِّيَهُ قَبُولُ الْجُمْهُورِ. وَاسْتِنْبَاطُهُ – لَا بِالتَّشَهّ۪ي – لَهُ الْعَمَلُ لِنَفْسِهِ فَقَطْ، وَلَا يَكُونُ حُجَّةً عَلَى الْغَيْرِ اِلَّا اَنْ يُصَدِّقَهُ نَوْعُ اِجْمَاعٍ. فَكَمَا لَابُدَّ لِتَنْظ۪يمِ الْاَحْكَامِ وَاِطِّرَادِهَا وَرَفْعِ الْفَوْضٰى – اَلنَّاشِئَةِ مِنْ حُرِّيَّةِ الْفِكْرِ مَعَ اِهْمَالِ الْاِجْمَاعِ – مِنْ وُجُودِ هَيْئَةٍ عَالِيَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُحَقِّق۪ينَ الَّذ۪ينَ – بِمَظْهَرِيَّتِهِمْ لِاَمْنِيَّةِ الْعُمُومِ وَاِعْتِمَادِ الْجُمْهُورِ – يَتَقَلَّدُونَ كَفَالَةً ضِمْنِيَّةً لِلْاُمَّةِ، فَيَص۪يرُونَ مَظْهَرَ سِرِّ حُجِّيَّةِ الْاِجْمَاعِ الَّذ۪ي لَا تَص۪يرُ نَت۪يجَةُ الْاِجْتِهَادِ شَرْعًا وَدُسْتُورًا اِلَّا بِتَصْد۪يقِهِ وَسِكَّتِهِ؛ كَذٰلِكَ لَابُدَّ لِكَشْفِ مَعَانِي الْقُرْاٰنِ وَجَمْعِ الْمَحَاسِنِ الْمُتَفَرِّقَةِ فِي التَّفَاس۪يرِ وَتَثْب۪يتِ حَقَائِقِهِ – الْمُتَجَلِّيَةِ بِكَشْفِ الْفَنِّ وَتَمْخ۪يضِ الزَّمَانِ – مِنْ اِنْتِهَاضِ هَيْئَةٍ عَالِيَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُتَخَصِّص۪ينَ، الْمُخْتَلِف۪ينَ ف۪ي وُجُوهِ الْاِخْتِصَاصِ، وَلَهُمْ مَعَ دِقَّةِ نَظَرٍ وَسِعَةِ فِكْرٍ لِتَفْس۪يرِهِ.
462
نَت۪يجَةُ الْمَرَامِ: اِنَّهُ لَابُدَّ اَنْ يَكُونَ مُفَسِّرُ الْقُرْاٰنِ ذَا دَهَاءٍ عَالٍ وَاِجْتِهَادٍ نَافِذٍ وَوَلَايَةٍ كَامِلَةٍ. وَمَا هُوَ الْاٰنَ اِلَّا الشَّخْصُ الْمَعْنَوِيُّ الْمُتَوَلِّدُ مِنْ اِمْتِزَاجِ الْاَرْوَاحِ وَتَسَانُدِهَا وَتَلَاحُقِ الْاَفْكَارِ وَتَعَاوُنِهَا وَتَظَافُرِ الْقُلُوبِ وَاِخْلَاصِهَا وَصَم۪يمِيَّتِهَا، مِنْ بَيْنِ تِلْكَ الْهَيْئَةِ. فَبِسِرِّ « لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّ » كَث۪يرًا مَا يُرٰى اٰثَارُ الْاِجْتِهَادِ وَخَاصَّةُ الْوَلَايَةِ، وَنُورُهُ وَضِيَاؤُهَا، مِنْ جَمَاعَةٍ خَلَتْ مِنْهَا اَفْرَادُهَا. ثُمَّ اَنّ۪ي بَيْنَمَا كُنْتُ مُنْتَظِرًا وَمُتَوَجِّهًا لِهٰذَا الْمَقْصَدِ بِتَظَاهُرِ هَيْئَةٍ كَذٰلِكَ – وَقَدْ كَانَ هٰذَا غَايَةُ خَيَال۪ي مِنْ زَمَانٍ مَد۪يدٍ – اِذْ سُنِحَ لِقَلْب۪ي مِنْ قَب۪يلِ الْحِسِّ قَبْلَ الْوُقُوعِ تَقَرُّبُ()زَلْزَلَةٍ عَظ۪يمَةٍ، فَشَرَعْتُ – مَعَ عَجْز۪ي وَقُصُور۪ي وَالْاِغْلَاقِ ف۪ي كَلَام۪ي – ف۪ي تَقْي۪يدِ مَا سُنِحَ ل۪ي مِنْ اِشَارَاتِ اِعْجَازِ الْقُرْاٰنِ ف۪ي نَظْمِهِ وَبَيَانِ بَعْضِ حَقَائِقِهِ، وَلَمْ يَتَيَسَّرْ ل۪ي مُرَاجَعَةُ التَّفَاس۪يرِ. فَاِنْ وَافَقَهَا فَبِهَا وَنِعْمَتْ وَاِلَّا فَالْعُهْدَةُ عَلَيَّ. فَوَقَعَتْ هٰذِهِ الطَّامَّةُ الْكُبْرٰى‥ فَف۪ي اَثْنَاءِ اَدَاءِ فَر۪يضَةِ الْجِهَادِ كُلَّمَا اِنْتَهَزْتُ فُرْصَةً ف۪ي خَطِّ الْحَرْبِ قَيَّدْتُ مَا لَاحَ ل۪ي فِي الْاَوْدِيَةِ وَالْجِبَالِ بِعِبَارَاتٍ مُتَفَاوِتَةٍ بِاخْتِلَافِ الْحَالَاتِ. فَمَعَ اِحْتِيَاجِهَا اِلَى التَّصْح۪يحِ وَالْاِصْلَاحِ لَا يَرْضٰى قَلْب۪ي بِتَغْي۪يرِهَا وَتَبْد۪يلِهَا؛ اِذْ ظَهَرَتْ ف۪ي حَالَةٍ مِنْ خُلُوصِ النِّيَّةِ لَا تُوجَدُ الْاٰنَ، فَاَعْرِضُهَا لِاَنْظَارِ اَهْلِ الْكَمَالِ لَا لِاَنَّهُ تَفْس۪يرٌ لِلتَّنْز۪يلِ، بَلْ لِيَص۪يرَ – لَوْ ظَفَرَ بِالْقَبُولِ – نَوْعَ مَأْخَذٍ لِبَعْضِ وُجُوهِ التَّفْس۪يرِ. وَقَدْ سَاقَن۪ي شَوْق۪ي اِلٰى مَا هُوَ فَوْقَ طَوْق۪ي، فَاِنِ اسْتَحْسَنُوهُ شَجَّعُون۪ي عَلَى الدَّوَامِ. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ.
سَع۪يدُ النُّورْس۪ي
463
Kısa Bir Tercümesidir
Şimdi bundan kırkbir sene evvel ve eski Harb‑i Umumî’nin az evvelinde başlamış olduğu İşârâtü'l‑İ'câz’ın ifâdetü'l‑merâmında diyor ki:
Mâdem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ulûm‑u hakîkiyenin envâ'ına câmi' ve umum asırlarda umum tabakàt‑ı beşeriyeye müteveccih bir hutbe‑i ezeliyedir. Elbette bir tek ferdin fehmi, ona lâyık ve mükemmel bir tefsir yapamaz ve mümkün olmuyor. Çünkü bir ferd pek nâdir olarak kendi hususî meslek ve meşrebinin te'sirinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun hususî meşrebi te'sir ettikçe tam tamına hakikati sâfî olarak ifâde edemez. Ferdin fehmi ve mânâsı ona hàstır. O ferd onu kabûl eder, fakat başkalarını ona dâvet edemez. Eğer cumhûr‑u ulemâ onun fehmini kabûl ile başkalara şümûlünü gösterse o vakit başkasını o mânâya dâvet edebilir ve hakîki tam tefsir olabilir.
Hem ferdin ahkâmda istinbatı ve ictihâdında (hevesi karışmamak şartıyla) o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına hüccet tutamaz. bir nev'i icmâ o hükmü tasdik etsin. Nasıl ki: Ahkâm‑ı şer'iyeyi tatbik ve tanzim ve icra etmek ve hürriyet‑i fikirden neş'et eden manevî anarşiliği kaldırmak için gayet lâzımdır ki; ulemâ‑i muhakkìkînden bir hey'et‑i àliye bulunsun ki, o hey'et umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhûr‑u ulemânın onlara i'timâdıyla ümmet için bir nev'i zımnî kefâlet ve da'vâ vekili hükmünde olmaları cihetinde icmâ‑ı ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit ictihâdın neticesi o icmâ ile şer'an düstur olabilir. Ve icmâın tasdik ve sikkesiyle umuma şâmil oluyor. Aynen onun gibi lâzımdır: Kur'ânın mânâlarının keşfi ve tefsirlerde ayrı ayrı mehâsininin cem'i, hem zamanın çalkamasıyla ve fenlerin keşfiyle cilvelenen, tezâhür eden Kur'ân’ın hakikatlerinin tesbiti için elzemdir ki: Muhakkìkîn‑i ulemâdan herbiri bir fende mütehassıs, geniş fikre, ince nazara mâlik allâmelerden müteşekkil bir hey'et bu vazifeye sâhib çıksın.
464
Elhâsıl: Kur'ânı tefsir edene lâzım gelir ki; gayet àlî bir dehâ ve nüfûzlu derin bir ictihâd ve bir nev'i kuvve‑i kudsiye sâhibi olmak gerektir. Bu zamanda öyle bir zât ancak bir şahs‑ı manevî olabilir ki; o şahs‑ı manevî, çok rûhların imtizacından ve tesânüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalblerin birbirine in'ikâsından ve ihlâs ve samîmiyetlerinden, mezkûr bir hey'etten çıkabilir. O hey'etin bir rûh‑u manevîsi hükmüne geçer.
Evet, Mecmûunda bir hàssa bulunur ki, ondaki her ferdde bulunmaz.” düsturuyla çok defa ictihâdın âsârı ve nur‑u velâyetin hàssaları ve ziyâsı bir cemâatte görünüyor. Hâlbuki; o cemâatin hangisine bakılsa o hàssa görünmüyor. Demek âmî adamların ihlâsla tesânüdleri, bir velâyet hàssasını veriyor. İşte bu hakikate binâen böyle bir maksad için bir hey'etin çıkmasına muntazır ve dâima bekliyordum. O ümîd, küçüklüğümden beri gaye‑i hayâlim iken, birden hiss‑i kable'l-vukû' kabîlinden kalbime bir sünûhât oldu ki: Maddî ve manevî iki zelzele‑i azîme yaklaşıyordu (1). Ben de, acz ve kusurumla, sözlerimdeki izâhsızlık ve muğlaklık ile beraber Kur'ânın nazmındaki i'câzın işârâtını ve kalbimde tahattur eden nüktelerini kaydedip kaleme almak ve âyâtın bazı îmânî hakikatlerini yazmaya şiddetli bir ihtar‑ı gaybî hissettim.
465
Hâlbuki harpte acîb bir vaziyette olduğumdan tefsirlere müracaat etmek kàbil olmadı. Kur'ân’dan başka merci' yoktu. Ben de yazdım. Yazdıklarım tefsirlere muvâfık geldiyse, güzel bir ni'met ve bir muvaffakıyet Yoksa mes'ûliyet benim bîçâre fehmime aittir.
Aynı zamanda zelzele‑i kübrâ mâhiyetinde olan maddî Birinci Harb‑i Umumî ve o zelzele‑i azîmenin âhirlerinde o mezkûr hey'etin yuvalarını tahrib eden manevî zelzele‑i azîme meydâna çıktı ki, öyle bir hey'et‑i àliye-i ilmiyeye ve böyle bir vazife yapmak için bütün kapılar kapandı. Ben de o noksan fehmimle eski Harb‑i Umumî’de farîza‑i cihadda avcı hattında ne kadar fırsat buldumsa kalbime tulû' eden nükteleri yazıyordum. Derelerde, dağlarda, hücum ederken kaydederdim. Fakat o acîb ayrı ayrı hâletlerin te'siriyle çeşit çeşit olmasından tashih ve ıslah edilmesine çok ihtiyaç varken benim kalbim tebdil ve tağyîrine râzı olmadı. Çünkü, her dakika şehîd olmaya hazırlandığımız için bir niyet‑i hàlisa ile yazılmış ki; o hâlet her vakit bulunmuyor. Ben de o yazılarımı Tenzîle bir tefsir olarak değil, belki tefsirin bazı vücûhuna bir nev'i me'haz olarak ehl‑i kemâl olan ulemâ‑i muhakkìkînin enzârına arz ediyorum. Hakikaten benim şevkim, benim tâkatimin pek fevkınde bir noktaya sevk etti. Eğer ehl‑i tahkîk istihsân etseler, beni devama ve ileri gitmeye teşci' ve terğîb ederler.
Said Nursî
466

294. İfadetü’l‑Meram ve tercümesinin bir hülâsası

﴿
﴿اَلرَّحْمنُ ❋ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ❋ خَلَقَ الْاِنْسَانَ ❋ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
فَنَحْمَدُهُ مُصَلّ۪ينَ عَلٰى نَبِيِّهِ مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً عَلٰى مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ وَعَلٰى اٰلِهِ عَامَّةً وَاَصْحَابِهِ كَافَّةً.
اَمَّا بَعْدُ؛ فَاعْلَمْ!
اَوَّلًا: اِنَّ مَقْصَدَنَا مِنْ هٰذِهِ الْاِشَارَاتِ تَفْس۪يرُ جُمْلَةٍ مِنْ رُمُوزِ نَظْمِ الْقُرْاٰنِ؛ لِاَنَّ الْاِعْجَازَ يَتَجَلّٰى مِنْ نَظْمِهِ. وَمَا الْاِعْجَازُ الزَّاهِرُ اِلَّا نَقْشُ النَّظْمِ.
وَثَانِيًا: اِنَّ الْمَقَاصِدَ الْاَسَاسِيَّةَ مِنَ الْقُرْاٰنِ وَعَنَاصِرَهُ الْاَصْلِيَّةَ اَرْبَعَةٌ: اَلتَّوْح۪يدُ وَالنُّبُوَّةُ وَالْحَشْرُ وَالْعَدَالَةُ؛ لِاَنَّهُ لَمَّا كَانَ بَنُو اٰدَمَ كَرَكْبٍ وَقَافِلَةٍ مُتَسَلْسِلَةٍ رَاحِلَةٍ مِنْ أَوْدِيَةِ الْمَاض۪ي وَبِلَادِهِ، سَافِرَةٍ ف۪ي صَحْرَاءِ الْوُجُودِ وَالْحَيَاةِ، ذَاهِبَةٍ اِلٰى شَوَاهِقِ الْاِسْتِقْبَالِ، مُتَوَجِّهَةٍ اِلٰى جَنَّاتِهِ، فَتَهْتَزُّ بِهِمُ الْمُنَاسَبَاتُ وَتَتَوَجَّهُ اِلَيْهِمُ الْكَائِنَاتُ. كَأَنَّهُ اَرْسَلَتْ حُكُومَةُ الْخِلْقَةِ فَنَّ الْحِكْمَةِ مُسْتَنْطِقًا وَسَائِلًا مِنْهُمْ بِ « يَا بَن۪ي اٰدَمَ! مِنْ أَيْنَ؟ اِلٰى أَيْنَ؟ مَا تَصْنَعُونَ؟ مَنْ سُلْطَانُكُمْ؟ مَنْ خَط۪يبُكُمْ؟ » فَبَيْنَمَا الْمُحَاوَرَةُ، اِذْ قَامَ مِنْ بَيْنِ بَن۪ي اٰدَمَ – كَأَمْثَالِهِ الْاَمَاثِلِ مِنَ الرُّسُلِ اُولِي الْعَزَائِمِ – سَيِّدُ نَوْعِ الْبَشَرِ مُحَمَّدٌ الْهَاشِمِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ بِلِسَانِ الْقُرْاٰنِ:
467
« اَيُّهَا الْحِكْمَةُ! نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمَوْجُودَاتِ نَج۪يئُ بَارِز۪ينَ مِنْ ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِقُدْرَةِ سُلْطَانِ الْاَزَلِ، اِلٰى ضِيَاءِ الْوُجُودِ، وَنَحْنُ مَعَاشِرَ بَن۪ي اٰدَمَ بُعِثْنَا بِصِفَةِ الْمَأْمُورِيَّةِ مُمْتَاز۪ينَ مِنْ بَيْنِ اِخْوَانِنَا الْمَوْجُودَاتِ بِحَمْلِ الْاَمَانَةِ، وَنَحْنُ عَلٰى جَنَاحِ السَّفَرِ مِنْ طَر۪يقِ الْحَشْرِ اِلَى السَّعَادَةِ الْاَبَدِيَّةِ، وَنَشْتَغِلُ الْاٰنَ بِتَدَارُكِ تِلْكَ السَّعَادَةِ وَتَنْمِيَةِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ الَّت۪ي هِيَ رَأْسُ مَالِنَا‥ وَاَنَا سَيُّدُهُمْ وَخَط۪يبُهُمْ. فَهَا دُونَكُمْ مَنْشُور۪ي! وَهُوَ كَلَامُ ذٰلِكَ السُّلْطَانِ الْاَزَلِيِّ تَتَلَأْلَاُ عَلَيْهِ سِكَّةُ الْاِعْجَازِ » – وَالْمُج۪يبُ عَنْ هٰذِهِ الْاَسْئِلَةِ الْجَوَابَ الصَّوَابَ لَيْسَ اِلَّا الْقُرْاٰنُ، ذٰلِكَ الْكِتَابُ – كَانَ()هٰذِهِ الْاَرْبَعَةُ عَنَاصِرَهُ الْاَسَاسِيَّةَ.
468
Tercümesinin Bir Hülâsası
İnsanı halk edip Kur'ânı ona ta'lim eden Zât‑ı Zülcelâl’in Rahmân ismiyle tecellî‑i kübrâsına, rahmetin tecelliyâtı adedince ona hamd ü senâ ederek ve Seyyidü'l‑Beşer Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Rahmeten li'l‑âlemîn gönderdiği o Resûl‑i Ekrem’ine Risaletin semereleri adedince Ona, âl ve ashâbına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki: Onun mu'cize‑i kübrâsı ve hakàik‑ı kâinâtın remizleri ve işâretleri ile tamamıyla cem'edilen Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân asırların geçmesi ile dâim, bâkî ve nev'‑i beşere mürşid, kıyâmete kadar bekà vermiş. Ve o Resûl‑i Ekrem’i onlara Üstad‑ı A'zam eylemiş.
Emmâ ba'dü biliniz ki: Evvelâ: Bu yazacağımız işârât ve nüktelerdeki maksadımız Kur'ânın nazmındaki bir kısım remizlerinin tefsiridir. Çünkü, yedi nev'i i'câzın en incesi, fakat kuvvetli ve lafzî fakat hakikatli i'câz, Kur'ânın nazmından tecellî ediyor. Evet, parlak i'câz elbette nazmın nakşından çıkıyor.
Sâniyen: Kur'ân’da esâs maksadları ve anâsır‑ı asliyesi dört hakikattir:
Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Adâlet’tir. Çünkü: Vaktâ kâinât sahrâsında benî Âdem bir acîb ve büyük bir kafile ve sâir tâifeler beraber birbiri arkasında asırlar üstünde geçmiş zamanın derelerinden, şehir ve meşherlerinden sefer edip vücûd ve hayat sahrâsında yürüyüşüyle istikbâlin yüksek dağlarına azîmetle oradaki bağlarına gözleri müteveccih olmak cihetiyle hilâfet‑i zemine mazhariyet noktasında ve sâir zîhayata tasarrufâtı cihetinde rû‑yi zeminde ekser eşyanın nev'‑i beşerle münâsebâtı iktizasıyla heyecana gelmesinden kâinât dahi onlara yüzlerini çevirip nev'‑i beşerle ciddi alâkadar oluyor. Benî Âdem bir tek tâife iken yüz binler tâifelere karışmasında kâinât zemin gibi onlara netice‑i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güyâ hilkat‑i kâinât hükûmeti; o hükûmetin zâbıta memuru hükmünde fenn‑i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misâfir kafileye gönderip ondan suâl edip soruyor ki:
469
Ey benî Âdem! Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve herşeye karışıyor ve bazen karıştırıyorsunuz. Sultanınız ve hatîbiniz ve reisiniz ve ileri geleniniz kimdir? bana cevab versin.”
O muhâvereler içinde birden kafile‑i benî Âdem’den Muhammedü'l‑Hâşimî (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem), emsâlleri olan ulü'l‑azm peygamberler gibi fenn‑i hikmete karşı kalktı. Ve Kur'ânın lisânıyla dedi ki:
Ey müstantık hikmet! Biz mevcûdât kafilesi, adem karanlıklarından Sultan‑ı Ezelî’nin kudretiyle çıktık, ziyâ‑yı vücûda girdik. Varlık nurunu bulduk. Herbir tâifemiz bir vazifeye girdik. Ve biz benî Âdem tâifesi ise, bir emânet‑i kübrâ rütbesi ve hilâfet‑i zemin vazifesiyle sâir mevcûdât kardeşlerimizin içinde imtiyazlı ve memuriyet sıfatı ile bu meşher‑i kâinâta gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyyâ bir vaziyetteyiz ve haşir yolu ile saâdet‑i ebediyenin kazanmasının tedâriki ile meşgulüz. Ve bizim re'sülmalımız olan isti'dâdlarımızın çekirdeklerini sünbüllendirmeye, îmân ve Kur'ânla inkişaf ettirmekle iştigâl ediyoruz. İşte o kafilenin reisi ve hatîbi benim. İşte elimdeki bu fermânı; manevî ve maddî hava, bir tek lisân gibi bütün kâinâta o fermânın her kelimesini bir ânda milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşûr fermân, Ezel ve Ebed Sultanının kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delil‑i kat'î, üstünde parlayan sikke‑i şâhânesi ve tuğrâ‑i sermediyesine bak, gör, git, söyle.”
470
Evet, en müşkül, en umumî ve bütün mevcûdâta sorulan bu üç‑dört gayet acîb suâle tam doğru ve mükemmel cevab veren yalnız ve yalnız Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dır ki; başında ﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ fermânıyla ilân edilmiş.
Mâdem baştan buraya kadar bir hakikati anladın. Elbette bu hakikatten anlaşılıyor ki, Kur'ânın anâsır‑ı esâsiyesi o dört hakikattir. Yani; tevhid”, nübüvvet”, haşir ve adâlet”tir. İşte bu dört hakikat nasıl ki mecmû‑u Kur'ân’da dört rükündür. Öyle de, o dört makàsıd çok sûrelerin herbirisinde bulunuyorlar. Herbir sûre bir küçük Kur'ân olur. Belki çok cümlelerin içinde de o dört maksada telmihan işâretler var.
Belki bazen bir tek kelimede o dört esâsa remizler var. Çünkü Kur'ânın eczâları ve kelime ve âyetleri, mecmûuna karşı birer âyine hükmüne geçer, birbirinden in'ikâs eder. Güyâ Kur'ân müteselsilen âyet ve cümle ve kelimelerine o maksadların nurunu veriyor. Âyinede güneş gibi bazen bir kelime, bir cümle; bir küçük Kur'ân’ı gösterir. İşte Kur'ân’a mahsûs bu nükte, yani cüz, küll gibi aynı maksadı göstermesi maksadıyla Kur'ân müşahhas bir ferd olduğu hâlde, çok efrâdı bulunan bir küllî gibi ilm‑i mantıkça ta'rif edilir. Demek Kur'ân’da bin Kur'ânlar var ki, şahs‑ı küllî olmuş. Hem öyle de lâzım gelir. Çünkü hadsiz ve gayet muhtelif tâifelere ders olduğu için, aynı derste hadsiz o tâifeler adedince dersler bulunmak lâzım gelir.
Suâl: Eğer denilse: Bu dört maksad‑ı asliyeyi bize Bismillâh ve Elhamdülillâh cümlesinde göster.
471
Cevab: Deriz ki: Mâdem Bismillâh Allah’ın abdlerine bir ders olarak nâzil olmuş, elbette söylemek mânâsında olan قُلْ kelimesi Bismillâh içinde vardır. İlm‑i sarf ile, mukadder tâbir edilir. İşte Bismillâh’taki قُلْ takdiri bütün Kur'ân’daki قُلْ، قُلْ (söyle, söyle) lafızlarının esâsı ve anası bu Bismillâh’taki قُلْ ’dür. Buna binâen قُلْ kelimesinde Risalete işâret olduğu gibi, Bismillâh’ta dahi Ulûhiyet’e remiz var ve بِسْمِ ’deki (ب) ’nin takdimi, قُلْ ’ün Besmelenin âhirinde mukadder olması hasr ve yalnız mânâsını ifâde ettiğinden tevhide işâret ediyor. Yani, yalnız O’nun ismiyle başla ve medet al. Ve Rahmân isminde adâletin nizâmına ve rahmetin cilvelerine işâret var. Çünkü; muhtelif, karmakarışık mevcûdât, intizamı ile güzelleşmiş. Ve rahmetin cilvelerine mazhar olabilir. Ve Rahîmde haşre işâret var. Çünkü; mânâsında hem afvetmek, hem rahmet ve şefkat etmek ve bu fânî dünyada o dört mânâ, hakikati ile umumî bir sûrette görünmediğinden elbette bir diyar‑ı âherde o mânâlar tamamıyla tezâhür edebilir. Hem rahmet ve şefkatin hakikati, dirilmemek üzere ölmekle kàbil‑i tevfik değildir. Demek Rahîmdeki şefkat, parmağını Cennet’e uzatmış, gösteriyor.
Şimdi ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ‥ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ ’e bakınız! اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’da Ulûhiyetin zâhir işârâtı var. Çünkü, bütün hamd Allah’a mahsûstur. Ulûhiyeti gösterdiği gibi, tevhidi de gösteriyor.
Evet, لِلّٰهِ ’deki lâm, ilm‑i sarf’ça bir mânâsı ihtisàs ve istihkaktır. ﴿اَلْحَمْدُ ’deki elif, lâm bir mânâsı istiğraktır. Demek bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Demek tevhidi, kat'î ifâde ediyor.
472
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ lafzında hem adâlete, hem nübüvvete işâret var. Çünkü, onsekiz bin âlemin zerreden ve zerrelerden, sineklerden tut, bin defa zeminden büyük seyyâreler ve yıldızlara kadar gayet mükemmel bir muvâzene, bir intizam, bir mükemmel terbiye, gayet mükemmel bir adâlet‑i kübrâyı gösteriyor.
Nübüvvete işâreti ise: Mâdem nev'‑i beşerin fıtrî kuvvelerine sâir hayvanat gibi had konulmamış, ondan tecâvüzât çıkmış. Hem insan; maddî olduğu gibi, maneviyat cihetinde de bütün kâinâtla alâkadar olmasından, hilkat‑i kâinâttaki hikmet‑i àliye-i beşeriyeti, nizâm ve intizam altında olan çekirdek hükmünde olan isti'dâdâtı, inkişaf ettirmekle emânet‑i kübrâ vazifesini yapmak cihetiyle nübüvvet zarûrîdir ki: رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ’deki عَالَم۪ينَ içindeki yüksek makamını bulabilsin ve halife‑i zemin olup melâikeye rüchâniyetini gösterebilsin.
Ve ﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ cümlesi ise, haşri tasrîh ediyor. Çünkü: ﴿يَوْمِ الدّ۪ينِ yani, din günü ve ceza günü ve maneviyat günü demek. Nasıl dünya; maddiyât ve maddî harekâtın ve amellerinin günüdür. Elbette o harekâtın neticelerini ve o hizmetlerinin ücretlerini ve o maneviyatın semerâtlarını belki o fâniyât ve zâilâtın bâkî ve dâimî eserlerini ve âlem‑i misâl sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umum o fâniyât ve zâillerin sahife‑i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir diye ifâde ediyor.
Bismillâh, Elhamdülillâh cümleleri gibi Kur'ân’da ekserî yerlerinde böyle dört unsur‑u esâsiye, içinde görünebilir. Meselâ: ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ bir sadef gibi bu dört cevâhir, içindedir. Dikkat etsen görürsün. Biz sana verdik Kevser’i.” Yani, Zât‑ı Zülcelâl’in seni nübüvvetle ve maddî‑manevî te'min‑i adâletle müşerref ettiği gibi, Cennet’te Kevser’i ihsân ediyor.
473
Ey sâil! Pek uzun hakikati kısa kesip bu üç misâli minvâl ve mekik yap; üstünde o münâsebât ve işârâtı dokumaya başla. Biz de şimdi Bismillâh’dan başlıyoruz. İzâhı, tafsîli Risale‑i Nur ve Birinci Söz ve Besmele Lem'asına ve sâir Risale‑i Nurdaki Bismillâh’ın hakikatlerine dair hüccetlerine havâle edip, yalnız nazm itibariyle küçük bir îmâ ederiz. Şöyle ki:
Bismillâh güneş gibidir. Başkalarını tenvir ettiği gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes ve her dakika rûhlar ona hava ve su gibi muhtaç olduğundan onun hakikatini herkesin rûhu hisseder. Kalb ve hayâl bilmese de ehemmiyeti yok. Onun için beyân ve ta'riften müstağnîdir.
Harfler ve cüz'lerinden evvelâ (ب) ’nin fenn‑i sarfça bir mânâsı istiânedir. Bir mânâ‑yı örfîsi teberrük mânâsı olmasından bu (ب) ’nin merci'‑i mütealliki kendi mânâsından çıkan اَسْتَع۪ينُ ve اَتَيَمَّنُ fiillerine bağlanıyor. Veyâhut Bismillâh’daki perdesinde قُلْ (söyle)den çıkan اِقْرَأْ(oku) fiiline bakar. Yani: Yâ Rabbî, ben senin isminin yardımıyla ve onun bereketiyle okuyacağım. Herşey senin kudretinle ve icâdınla ve tevfikinle olduğu gibi, yalnız ve yalnız senin isminle başlıyorum.”
Demek Bismillâh’dan sonra اِقْرَأْ okumak lafzı, âhirinde mukadder olmasından hem ihlâs, hem tevhidi ifâde eder.
474