Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
410

259. Bazı zatların mektuplarını berâ‑yı malûmat size gönderdim

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Benim Abdurrahman’ım ve küçücük bir Husrev nâmını alan Ceylan, vazifesini iki‑üç yerde tam yaptı, geldi. Şimdi daha büyük bir vazife için Ankara’ya Sungur gibi bir vekilim olarak gönderiyorum.
Sâniyen: Bazı zâtların mektûblarını berây‑ı ma'lûmât size gönderdim.
Sâlisen: Benim Sözler Mecmuasından ve İnebolu’dan gelen yeni harf Tarihçe‑i Hayat ve eski harf Cevşenden bana gönderilecek nüshaların mukâbili, size ne kadar borcum olabilir, bildiriniz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî

260. Cenab‑ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlasınla en mühim genç Said’leri senin etrafında toplatmış

Azîz, Sıddık Kardeşim Osman Nuri!
Mâdem Cenâb‑ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla Ankara’da en mühim genç Saidleri, senin etrafına toplatmış. Mâdem Ankara’da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedârik ettiğim nüshalarımı o küçük Medrese‑i Nuriyeme benim bedelime gönderiyorum. Onların adedince Saidler, seninle komşu olurlar.
411
Hem fedâkâr evlâdın çok fevkınde sadâkatle şimdiye kadar hizmetleriyle herbiri birer genç Said olarak beş‑on Abdurrahmanlarım hükmünde Sungur, Ceylan, Tillolu Said, Sâlih, Abdullâh, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Saidleri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük Medrese‑i Nuriyeye nezâret ve bir nev'i dershâne olarak re'yinize bırakıyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî

261. Hüsrev’in kalemiyle yazılan Kur’ân’ı fotoğrafla tab’ etmek ihtimali hatırımıza geldi

Azîz, Sıddık ve Mübârek Kardeşlerim!
Evvelâ: Husrev’in imzasıyla Reis‑i Cumhûra verilen telgraf, bir ihtimali var ki; Ankara’da küçük Husrevler, Husrev’in kalemiyle yazılan Kur'ânı fotoğrafla tab'etmek ihtimali hâtırımıza geldi siz Isparta postahânesinden anlayınız ki, ne mâhiyette bir telgraftır? Bana da ma'lûmât veriniz. Merak ettim.
Sâniyen: Konya’daki Rıfat Filiz kardeşimizin mektûbunda; bazı sofîlerin bize hafif tenkidlerinin hiç ehemmiyeti yoktur. Sakın müteessir olmasınlar. Hiçbir vecihle mukàbele etmesinler. Şimdi ehl‑i îmânın, hususan ehl‑i tarîkatın ve bilhassa şahsıma ait tenkidlerini bir nev'i nasihat ve bir nev'i iltifat telâkki ederim. Onlara hakkımı helâl ediyorum. Şimdi ehl‑i ilhâdın bize dehşetli zararlarına karşı; kardeşlerimiz olan ehl‑i îmânın gayet hafif, şahsıma karşı tenkidlerini bir nev'i îkaz ve bizi ihtiyata sevk için bir dostluk telâkki ediyorum.
412
Sâlisen: Bu yakında Afyon’da haftalık gazeteler, gizli münâfıkların tahrîki ile beni de, alâkamız olmadığı bir şeye münâsebetdâr göstermiş. Buradaki Nurcular da onu tekzîb ettiler. Merak edilecek bir şey değildir. Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarının hàrika ve müessir ve Âlem‑i İslâma menfaatli Hizmet‑i Nuriyelerini bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize binler selâm eder, duâ eder ve duâlarınızı istiyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî

262. Başta Hüsrev olarak o erkânların hiçbir hareketini tenkit etmemek ve kemal‑i ihlas ve samimiyetle onlarla tesanüd ve tam kardeş olmak lazımdır

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Mübârekler köyünden Ali ile Hacı Süleyman ve Dinar tarafından Abdurrahman ve Himmet ve daha evvel gelen ehemmiyetli bir Nurcu hemşehrisi yanıma geldiler. Cenâb‑ı Hakk’a çok şükürler ediyorum ki, Mübârekler köyünde (Kuleönü) eskisi gibi Nurlara şiddetli alâkalarını muhâfaza ediyorlar. Ve onların sadâkat ve ihlâslarının bir kerâmetidir ki: Kendime mahsûs on mecmua kitaplarımı lüzumuna binâen Ankara’ya gönderdiğim ve çok ehemmiyetli ve uzak yerlerden benden kitapları istedikleri aynı zamanda Kuleönü mübârekleri kendilerine mahsûs Nur mecmualarını, gönderdiğim mikdarın aynı olarak Medresetü'z‑Zehrâ’nın bir hediyesi olarak bana getirdiler. Hususan Birinci Abdurrahman olan Büyük Mustafa’nın kendi el yazısı olan bütün Mektûbat ve Lâhikayı içinde buldum. Cenâb‑ı Hak o kitapların harfleri adedince herbirisine mukâbil bin rahmet ihsân etsin. Âmîn.
413
Sâniyen: Onbir ay Husrev’in istirahatine fevkalâde hàlisâne hapiste hizmet eden ve müdafaâtında gayet güzel mukàbele eden Nurun küçük kahramanlarından Mustafa, dünkü gün benim yanıma geldi, dedi: Ben, ağabeyim Husrev’in yanına ziyaretine gideceğim.” Dedim: Gerçi hem senin, hem onun hakkınızdır bu ziyaret. Fakat bugün dört talebe geldiler, Isparta’ya gittiler, o cihette ihtiyaç kalmadı. Sen de Risale‑i Nur hesabına mühim bir köyde imâm olduğun için, o hizmet de benim şahsî hizmetimden daha ziyâde Nurlara fâidesi olduğu gibi, Husrev’in ziyaretinden şimdilik daha kıymetdâr olabilir. Eğer o köyde Hizmet‑i Nuriye olmasaydı, Mustafa gibi hàlis ve fedâkâr hizmetkâra ihtiyacım vardı. Öyle ise, şimdilik ziyareti te'hir et.
Sâlisen: Konyalı Hacı Sabri kardeşimiz yanıma geldi. Ben, Sâdık, Hayri, Mustafa hazır iken çok ehemmiyetli sohbetimiz Hacı Sabri’ye mühim bir ders oldu. Bilhassa Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarının, hususan Husrev’in bu vatan ve millet ve Âlem‑i İslâma hizmet‑i îmâniyeleri ve tahribci dinsizlerin desîselerine sed çekmeleri o kadar büyük bir hasenedir ki, farz‑ı muhâl, binler seyyie olsa afvettirir. Öyle ise, başta Husrev olarak o erkânların hiçbir hareketini tenkid etmemek ve kemâl‑i ihlâs ve samîmiyet ile onlara tesânüd ve tam kardeş olmak lâzımdır diye bu meâlde bir ders oldu. İnşâallâh Hacı Sabri de Hoca Sabri ve Rüşdü ve emsâlleri gibi rûh u can ile alâkadar ve Husrev’e tam kardeş olacak; meşreb ihtilâfı daha te'sir etmeyecek.
Hasta KardeşinizSaid Nursî

263. Lemaat, Risale‑i Nur’un bir müjdecisi ve fihristesi ve bir fidanlık numunesidir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim, Medresetü'z‑Zehrâ Erkânları, Nur Nâşirleri!
Evvelâ: Bir mes'eleyi biz münâsib gördük; size, asıl Nur hakkında söz sâhibi Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarının tensibine havâle etmek için kalbe geldi. Şöyle ki:
Bugünlerde bana hizmet eden üç arkadaşımızın muvakkaten birkaç gün benden ders almak iştiyaklarına binâen ve eski zamanda talebelerime verdiğim kıymetdâr bir hâtırayı hayatlandırmak iştiyakına binâen, matbu' Lemeâtı her gün bir sahifesini ders veriyordum. Hem ben, hem onlar çok hayretle ve takdirle karşılıyorduk. Fikrimize geldi ki: Bu matbu' risalenin, sâir matbu' risaleler gibi nüshalarının kalmadığının sebebi, bunun çok kıymetdâr olduğunu bilen düşman kısmı intişarına mâni olduklarına ve dost kısmı, kıymeti için elinden çıkarmadığına kanâatimiz geldi.
414
Hem gördük ki: Bu Lemeât, Risale‑i Nurun mühim bir kısmının çekirdekleri, tohumları hükmünde gayet güzel vecîzelere ve hiçbir edîbin ve mütefekkirin muvaffak olamadığı bir tarzla sehl‑i mümteni' gibi taklid edilmez büyük bir hakikat‑i ictimâiyeyi küçük bir vecîzede ve manzûm bir kitabı, mensûr gibi, aynı nesirli bir kitab gibi, hiç nazmı hâtıra getirmeden kolayca okunacak bir tarzda bulunması, otuzyedi sene evvel Ramazan‑ı Şerîfin yirmi gününde her gün bir‑iki saat iştigâliyle bir tarzda koca bir kitab kadar uzun, bir nev'i mesnevî yazılması ve içinde yirmi yerde, bir ihtar‑ı gaybiye nev'inde haber verdiklerinin otuz‑kırk sene sonra aynen meâli çıkmış gibi o noktalara, elimize geçen bir nüshada işâret koyduk. Gösteriyor ki; bu Lemeât, Risale‑i Nurun bir müjdecisi ve fihristesi ve bir fidanlık nümûnesidir, kanâatimiz geldi.
Sâniyen: Bu Lemeât’ın işâret ettiğimiz kısımları Otuzüçüncü Söz nâmında Sözler’in âhirinde yazılması, Nur Kahramanı Husrev’in ve Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarının re'yine havâle ediyoruz. Umum kardeş ve hemşirelerime selâm ve duâ ve duâlarını istiyoruz. (Hâşiye)
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
415

264. Risale‑i Nur’un hakikat-i Kur’âniyeye dair verdikleri haberlerini zamanın tasdik etmeleri

Azîz, Sıddık, Sâdık, Muhlis ve Hàlis Kardeşlerim ve Hemşirelerim!
Bütün rûh u canımızla bayramlarınızı, hem bu sene serbestçe hàlisâne hacca gidenlerin bayramlarını, hem bu vatandaki istibdâdın kırılmasıyla hürriyet‑i şer'iyeye bu milletin mazhariyete başlamasını ve bu milletin bu manevî bayramını ve Âlem‑i İslâmın ittifakkârâne intibâhlarının manevî bayramlarını ve Risale‑i Nurun hakikat‑i Kur'âniyeye dair verdikleri haberlerini zamanın tasdik etmelerini ve en geniş bir dâirede o manevî envâr‑ı Kur'âniyeye, beşer ihtiyacını hissetmesini tebrik ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي

265. Nurcuları yirmi seneden beri tâzib eden ve hapislere sokan bedbahtlardan bazıları, her günde bir ay bize verdikleri sıkıntılar kadar manevî azâb çekiyorlar

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Seyyid Sâlih’in Haleb ve havâlisindeki çok ehemmiyetli İhvân‑ı Müslimîn Cem'iyeti için sizden istediği Nur mecmualarından, kendime mahsûs mecmualardan on tanesini ona gönderdim ki, onlara versin.
Sâniyen: Denizli, hem Denizli’deki Nur kardeşlerimizle ziyâde alâkadarım. Merhum Hasan Feyzi’nin arkadaşları ne vaziyette olduklarını ve Yakub Cemâl eski kardeşimiz ne hâlde ve nerede olduğunu merak ederken, aynı vakitte Yakub Cemâl’in Denizli Nurcuları nâmına güzel bayram tebriki beni çok sevindirdi. Mütehassirâne ve müştâkàne hayâlen beni Denizli’de gezdirdi, Mâşâallâh, Bârekallâh!” dedim.
416
Sâlisen: Nurcuları yirmi seneden beri tâzib eden ve hapislere sokan bedbahtlardan bazıları, her günde bir ay bize verdikleri sıkıntılar kadar manevî azâb çekiyorlar. Biz o zâlimleri Cehennem’e havâle edip sabrederdik. Fakat hizmet‑i îmâniye kudsiyeti, o bedbahtlara dünyada da bir nev'i Cehennem’i, adâlet‑i İlâhiye’den istemiş ki, bazıları bir senede istibdâd‑ı mutlakadan aldığı lezzeti hiçe indiriyor gördük; zaman gösterdi. Demek adâlet ve inâyet‑i İlâhiye’nin himâyeti bize kâfîdir.
Râbian: Ali Osman’ın vefâtıyla hem akrabasını, hem Medresetü'z‑Zehrâ ve Nur dâiresini tâziye ediyorum. Ve onu da tebrik ediyorum ki, vazifesini tam yapmış ve şimdi de Nur kahramanları Hâfız Ali ve Hâfız Mustafa yanında duâma dâhildir.
Umum kardeşlerime binler selâm.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî

266. İhtiyar kadınlara ehemmiyetli bir müjde ve bekâr, mücerred kalmak isteyen genç kızlara bir ihtar

Mahremdir. Şimdilik Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarına mahsûstur
İhtiyar Kadınlara Ehemmiyetli Bir Müjde ve Bekâr ve Mücerred Kalmak İsteyen Genç Kızlara Bir İhtar
Hadîs‑i Şerîfte عَلَيْكُمْ بِد۪ينِ الْعَجَائِزِ gösteriyor ki; âhirzamanda kuvvetli îmân, ihtiyar kadınlarda bulunur ki Dindar, ihtiyar kadınların dinine tâbi olunuz.” diye Hadîs‑i Şerîf fermân etmiş. Hem Risale‑i Nurun dört esâsından bir esâsı şefkattir ve kadınlar şefkat kahramanı bulunmasından, hattâ en korkağı da kahramancasına rûhunu yavrusuna fedâ eder. Ve bu zamanda o kıymetdâr vâlideler ve hemşireler, büyük bir hâdise ile karşılaşıyorlar. Mahremce ve ifşası münâsib olmayan bir hakikat‑i fıtriyesini Nur şâkirdlerinden mücerred kalmak isteyen veya mecbur kalan kızlar kısmına beyân etmek lâzım gelir diye rûhuma ihtar edildi. Ben de derim ki:
417
Kızlarım, hemşirelerim!
Bu zaman, eski zamana benzemiyor. Terbiye‑i İslâmiye yerine terbiye‑i medeniye, yarım asra yakın hayat‑ı ictimâiyemize yerleştiği için, bir erkek bir kadını ebedî bir refîka‑i hayat ve saâdet‑i hayat-ı dünyeviyeye medâr ve sâir günahlardan kendini muhâfaza etmek için almak lâzım gelirken; o bîçâre zaîfeyi dâim tahakküm altında, yalnız dünyevî, muvakkat gençliğinde sever. Ona verdiği rahatın bazı on misli onu zahmetlere sokar. Eğer şer'an küfüv tâbir edilen birbirine denk olmazsa, hukuk‑u şer'iye nazara alınmadığından, hayatı dâima azâb içinde geçer. Kıskançlık da müdâhale ederse daha berbat olur.
İşte bu izdivâca sevk eden üç sebeb var:
Birisi: Tenâsülün devamı için, Hikmet‑i İlâhiye’ce o fıtrî hizmete bir ücret olarak bir fıtrî meyil ve şevk vermiş. Hâlbuki o zevk on dakikada bir lezzet verse de, eğer meşrû ise, erkek bir saat meşakkat çekebilir. Fakat kadın, on dakikalık o zevk için on ay çocuğu kendi vücûdunda zahmetini çekmekle on sene çocuğun hayatına yardımla meşakkat çeker. Demek o on dakikalık fıtrî meyl, bu uzun meşakkatlere sevk ettiği için ehemmiyeti kalmaz. His ve nefis, onunla onu izdivâca tahrîk etmemeli.
İkincisi: Fıtraten kadın, za'fı için maîşet noktasında bir yardımcıya muhtaçtır. O ihtiyaç için şimdiki terbiye‑i İslâmiyeden ders almayan, serseriliğe, tahakküme alışanlardan o küçük bir iâşesi hatırı için tahakkümler altına girip riyâkârâne kocasının rızâsını tahsil etmek yolunda hayat‑ı dünyeviye ve uhreviyesinin medârı olan ubûdiyetini ve ahlâkını bozmak bedeline, köy kadınları gibi kendi nafakasını kendi çalışmasıyla kazanmak, on defa daha kolaydır. Rezzâk‑ı Hakîki çocukların rızkını süt ile verdiği gibi, onların da rızkını o Hàlık‑ı Rahîm veriyor. O rızık hatırı için namazsız ve ahlâkını kaybetmiş bir zevci aramak, riyâkârâne çalışıp tahakkümü altına girmek; elbette Nur Talebesinin kârı değil.
418
Üçüncüsü: Kadınlığın fıtratında çocuk okşamak ve sevmek meyelânı var. Ve bir evlâdının dünyada ona hizmeti ve âhirette de şefâati ve vâlidesi öldükten sonra ona hasenâtı ile yardımı, o meyl‑i fıtrîyi kuvvetlendirip evlendirmeğe sevketmiş. Hâlbuki şimdi terbiye‑i İslâmiye yerine terbiye‑i medeniye ile on taneden bir‑iki hakîki evlâd, kendi vâlidesinin şefkatine mukâbil fedâkârâne hizmet ve dindarâne duâlarıyla ve hasenâtlarıyla vâlidesinin defter‑i a'mâline haseneler yazdırmak ve âhirette, sâlih ise vâlidesine şefâat etmek ihtimaline mukâbil, ondan sekizi o hâleti göstermediğinden; bu fıtrî meyl ve nefsânî şevk ile o bîçâre zaîfeler böyle ağır bir hayata kat'î mecbur olmadan girmemek gerektir. İşte bu işâret ettiğimiz hakikate binâen, bekâr kalmak isteyen Nur şâkirdlerinden olan kızlara derim ki:
Tam muvâfık ve dindar ve ahlâklı bir zevc bulmadan kendilerini açık‑saçıklıkla satmasınlar. Eğer bulunmadı; Nurun bir kısım fedâkâr şâkirdleri gibi mücerred kalıp ona lâyık ve ebedî bir arkadaş olacak ve terbiye‑i İslâmiyeyi almış vicdânlı bir müşteri ona çıksın. Ve saâdet‑i ebediyesi, muvakkat bir keyf‑i dünyevî için bozulmasın. Ve medeniyetin seyyiâtı içinde boğulmasın. (Hâşiye)
Said Nursî

267. Hapsin Latîf Bir Hâtırası

Hapsin Latîf Bir Hâtırası
Hapislerde, hususan Afyon hapsinde; eski, zâlim müstebidlerin aldatmak sûretinde arasıra af bahsini etmesinden bîçâre mahpuslar benden soruyordular: Acaba af olacak ?”
419
Ben de derdim: Bu zâlimler aldatıyorlar. Fakat Nur şâkirdleri mâdem mahpuslara tesellî vermek ve yüzde doksanını namaz kıldırmak hikmetiyle üç defa hapse girdiler. Rahmet‑i İlâhiye’den kuvvetli ümîd ederim ki, mahpusların tam bir af ile çıkmasına bir alâmet olduğuna kuvvetle ümîd ve müjde ediyorum. Çok defa çok adamlara bu tesellîyi veriyordum. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki; kahraman Demokratlar o ümîd ve ihbarlarımı tasdik ettirip keyfî, tarafgirâne bazı kanunların bahânesiyle ve garazkâr bazı memurların tarafgirlik hesabına bahânelerle ezilen çok masûm mahpusları azâbdan kurtarmağa vesile oldular. Ve milletin cür'etkâr kısmını kendine ve âsâyişe tarafdâr ettiler. O vesile ile pek çok mahpuslar Nurlara ve Nurculara cidden alâkadarlık sebebiyle tamamıyla ıslah‑ı hâl edip vatan ve millete değil muzır, belki birer hizb ve uzv‑u nâfi' hükmüne geçtiler.
Said Nursî

268. “Risale‑i Nur imha edilmez” diye yazılan ayn-ı hakikat parçayı Başbakan, Adliye Bakanına ev adresleriyle, yine diğer bakanların da resmî adreslerine gönderdik

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok Sevgili Üstadımız Efendimiz!
Risale‑i Nur imha edilmez!” diye yazılan ayn‑ı hakikat parçayı Başbakan, Adliye Bakanına ev adresleriyle; yine diğer bakanların da resmî adreslerine gönderdik. Görüştüğümüz meb'ûslara veriyoruz. Hepsi de bu hususta çalışacaklarını söylüyorlar. Isparta Meb'ûsu Senirkentli Tahsin Tola, ziyâde alâkadar oluyor ve diyor ki: Hükûmet şimdi komünistlikle mücâdeleye başladı. Bu mücâdele yalnız zâbıta ile olamaz. Nurcular yirmi seneden beri mücâdele ediyorlar. Ve hükûmete büyük yardımda bulunuyorlar. Ve bugün memleketteki muhtelif cereyanların en hayırlısı ve en te'sirlisi Nurculardır diyorlar.”
420
Vâiz ve meb'ûs Ömer Bilen, diğer meb'ûs Hasan Fehmi Ustaoğlu ve Fehmi Çobanoğlu isimli ihtiyar zâtlar, size pek çok hürmet ve selâm ediyorlar. Her ikisi dahi Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi nâmına sevgili Üstadımızı, bu asrın bir mürşid‑i hakîkisi söyleyerek, Onların himmetidir ki, bu umulmadık zafer kazanıldı.” diyorlar. Siz sevgili Üstadımızdan çok cihetle yardım gördüğünü söyleyen bu muhterem milletvekilleri, sizin duâ ve Risale‑i Nurun hizmetine güvenerek ileriye pek büyük ümîdle baktıklarını ve İslâmiyetin bütün şa'şaasıyla âlem‑i insaniyet çapında parlayacağını Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetinden bekliyoruz.” diyorlar. Dünkü Çarşamba günü üç meb'ûs, bir aralık, Üstadımızı ziyaret edeceklerini konuşmuşlar.
Abdullâh, Sungur

269. Mahkeme‑i Kübraya Şekva ve Müdafaatın bir haşiyesi olan parçanın hülâsasıdır

Mahkeme‑i Kübrâ’ya Şekvâ ve Müdafaâtın Bir Hâşiyesi Olan Parçanın Hülâsasıdır
Size, bu defa mahkeme‑i temyize gönderdiğimiz avukatın Temyiz Mahkemesine gönderdiği istid'anın sûretidir. Ve dehşetli kararnâmeye karşı; hülâsası sizin tarafınızdan bu meâlde, müsâdere kararnâmesine mukâbil, dindar meb'ûslara dersiniz:
421
Bu tarzda müsâdere ne derece kanuna muhâlif ve Demokrat Hükûmetini tanımamak ve Adliye Bakanının verdiği emri ne derece dinlemediklerini ve ehemmiyet vermediklerini gösteriyor. Ve adliye adâleti haricinde dehşetli bir garaz hükmediyor. Kitaplarımızın ellerindeki tamamını, binler kelimeden bir‑iki kelimeyi suç mevzûu bahânesiyle vermek istemediklerini ve bu sûretle Nurların neşrine mâni olmak istediklerini ve suç diye gösterdikleri noktalarda bizim tarafımızdan müdafaâtımızda onların seksenbir hatâlarını Hatâ‑savâb Cetveli”nde isbât edilmekle açık garazkârlıklarının gösterildiğini; hem elyevm yasak olmayan yüzbinler tefsirlerde yazılı bulunan tesettür ve irsiyet hakkındaki iki âyetin birkaç satırlık tefsiri yüzünden dünyada hiçbir kanunun müsâade etmediği acîb bir zulüm ile dörtyüz sahifelik Zülfikàr Mecmuasını müsâdere edip bize vermemek sûretiyle bir zulüm irtikâb ettiklerini; hem Afyon’da iki sene ellerinde kalan bütün Risale‑i Nurun parçaları, daha evvelden hem Denizli, hem Ankara, hem Isparta mahkemelerinde berâet ettirilip sâhiblerine iâde edildiğini ve bilâhare Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa’yı ruhsatsız neşir bahânesiyle Isparta hükûmeti müsâdere edip dört sene zaptettikten sonra hiçbiri noksan olmadan yüzyetmiş mecmuayı bize iâde ettiklerini ve bizim en mühim suçumuz, Risale‑i Nurun mahrem bir parçasında elli sene evvel bir hadîsin tefsirinde, cebrî kanunlarla şapkayı giydiren ve Din‑i İslâm’ı bu mübârek Türk milletinden kaldırmak için Lozan Muâhedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakîki Müslüman Türk’ü protestan yapamayan ve Millet‑i İslâm için pek çok zararlı olduğunu ef'âliyle isbât eden ve Hadîs‑i Şerîfin haber verdiği o müdhiş şahıs kendisi olduğunu, hayat ve memâtıyla gösteren Mustafa Kemâl’e bir mahrem eserde Din yıkıcı, Süfyân dediğimizi ve kalblerdeki sevgisini bozmağa çalıştığımızı isnâd edip kararnâmede mahkûmiyetimize sebeb olduğunu ve mahkeme‑i temyizin, Afyon Mahkemesinin bu haksız kararını bozmasıyla yeniden görülmeğe başlanan da'vâ, af kanunu çıkmasıyla, dosyalarıyla ve bütün Nur eserleriyle çürütülmek için mahzene atıldığını ve bilâhare Adliye Bakanlığınca, Sungur’un keşîde ettiği telgrafı üzerine, bütün eserlerin verilmesine emir verildiği hâlde hiçbiri iâde edilmeyerek yeniden suç mevzûu olanlarını tefrik etmek; belki tamamını suç mevzûu yapmak istemeleriyle Risale‑i Nurun tam serbestîsine mâni olmak istediklerini bildiren ve üç seneden beri bizi aldatan böyle eşhâsa, Nurun işlerini bırakmamak için Başbakan ve Adliye Bakanının nazar‑ı dikkatlerine arzedilmek üzere bu meâldeki adâlet‑perver Demokratlara istid'a yazılması, vatan ve millet menfaatine lüzumu var.
Lafza‑i Celâl üzerinde i'câzı gözle görülen Kur'ânımızı almak için istid'a ile Diyânet Riyâsetine müracaat edilmesi gibi sırf garazla ve ecnebî parmağıyla aleyhimize dönen işlerden ve işkencelerden bizi ve Âlem‑i İslâmı pek çok sevindiren Demokratların dikkat edip Nurcuları kurtarmalarını, hürriyet‑perver hükûmetten ricâ ederiz.
422

270. Sizin Nur'un neşrindeki muvaffakıyetinizi âlem‑i İslâm tebrik edip alkışlayacak

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün rûh u canımla geçmiş Mevlid‑i Nebeviyenizi tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Sizin Nurun neşrindeki muvaffakıyetinizi Âlem‑i İslâm tebrik edip alkışlayacak. Şimdi de emâreleri görünüyor ki: Ezcümle bir nümûnesi; Pakistan Maârif Vekili Nurlar için benim yanıma geldi, Risale‑i Nurun bir kısmını aldı. Doksan milyon Müslümanlar içinde neşrine çalışacağım.” dedi. Aldı, gitti.
Hem bu kadar aleyhimizde münâfıklar çalıştıkları hâlde, hem Avrupa’da, hem Asya’da uzak yerlere Risale‑i Nuru götürmüşler.
Hem Berlin’de Almanlar Zülfikàr’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler.
Hem dâhilde ehl‑i îmân, en ziyâde muârızlar olan eski başbakan ve Dâhiliye Vekili yasak ettikleri Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr’ı, yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemâl‑i şevk ile okuyorlar. Okuyanlar Ankara’da pek ziyâdedir.
Hem birkaç yerde hapishâne müdürleri iki‑üç vilâyette karar vermişler ki: Biz hapishâneleri Medrese‑i Nuriye yapacağız ki; bizim mahpuslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi Nurlarla ıslah olsunlar.”
Sâlisen: Merhum Burhan, Nurun ümmî ve gizli kahramanı idi. Hem onun akrabasını, hem Isparta’yı, hem Medresetü'z‑Zehrâ şâkirdlerini tâziye ediyorum. Beş‑altı gün evvel haber almıştım. Şimdiye kadar beş‑altı gün zarfında belki bin defa ona duâ etmişim. Çünkü altı günde virdimde dörtyüze yakın اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ dediğimde onu da niyet ediyorum. Bütün okuduklarımı Burhan’a hediye ediyorum.
423
Râbian: Nurlar, mektebleri tam nurlandırmağa başladı. Mekteb şâkirdlerini medrese talebelerinden ziyâde Nurlara sâhib ve nâşir ve şâkird eyledi. İnşâallâh medrese ehli yavaş yavaş hakîki malları ve medrese mahsulü olan Nurlara sâhib çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemâlardan Nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve istiyorlar.
Şimdi en mühim tekyeler ehli, ehl‑i tarîkattır. Bütün kuvvetleriyle Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sâhib çıkmaları lâzım ve elzemdir. (Hâşiye) Şimdiye kadar ben yalnız îmân hakikatini düşünüp Tarîkat zamanı değil, bid'alar mâni oluyor.” dedim. Fakat şimdi Sünnet‑i Peygamberî dâiresinde bütün oniki büyük tarîkatın hülâsası olan ve tarîklerin en büyük dâiresi bulunan Risale‑i Nur dâiresi içine, her tarîkat ehli kendi tarîkatı dâiresi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.
Hem ehl‑i tarîkatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlûb olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakîki Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid'atlara ve takvâyı kıran büyük günahlara girmemek gerektir.
Hâmisen: Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyûnluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur'ânın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i, az bir zamanda komünistliğe çeviren musîbet‑i beşeriye; siyâsî, maddî kuvvetler ile susmaz. Yalnız onu susturan hakikat‑i Kur'âniye’dir.
Rehber Risalesindeki Leyle‑i Kadir mes'elesi; şimdi hem Amerika, hem Avrupa’da eseri görülüyor. Onun için şimdiki bu hükûmetimizin hakîki kuvveti, hakàik‑ı Kur'âniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla ihtiyat kuvveti olan üçyüz elli milyon uhuvvet‑i İslâmiye ile İttihâd‑ı İslâm dâiresinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hıristiyan devletleri bu İttihâd‑ı İslâma tarafdâr değildiler.
424
Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için; hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur'ân’a ve İttihâd‑ı İslâma tarafdâr olmağa mecburdurlar.
Sâdisen: Yanıma Nur talebesi bir meb'ûs geldi, dedi ki:
Ben Adliye Bakanlığına gittim. Afyon’da Nurların müsâdere kararını söyledim.” Adliye Vekili Özyörük dedi ki: Ben Afyon Mahkemesine Nurların tamamen verilmesine emir verdim. Hattâ bendeki Asâ‑yı Mûsa’yı da müellifine iâde edeceğim.” diye bana söyledi. Halîl Özyörük’ün bu sözü Demokratlara ve Nurlara tarafdârlığını gösteriyor.
Umuma binler selâm.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî

271. Risale‑i Nur’un mühim bir hakikatinden siz fıtraten bir ders aldınız. Yine o hakikati nazar-ı dikkate alınız

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Nurun Genç Kahramanları!
Evvelâ: Rûh u canımızla sizin Ankara gibi yerde hàrika bir tarzda Hizmet‑i Nuriyenizi tebrik ediyoruz. Hakikaten ümîdimizin fevkınde ehl‑i maârif ve mektebliler kısmında çok ehemmiyetli bir intibâha vesile oldunuz. Bir senede Ankara gibi bir yerde bu hizmetiniz, on senede ancak yapılacak. Az bir zamanda bu vazife‑i îmâniyeyi yaptığınıza kanâat edip kuvve‑i maneviyeniz ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha şiddetli çalışmanıza vesile olsun. O gibi yerlerde dâhilden ve hariçten gelen yirmi kadar siyâsî ve ictimâî cereyanların hodfürûşâne ve garazkârâne çarpıştıkları bir zamanda Kur'ân ve îmâna hizmetiniz ve üniversitelilerin Nurlara takdirkârâne sâhib çıkmaları; bütün Nurcuları sevindirdiği gibi, ileride inşâallâh Âlem‑i İslâmı da sevindirecek. Sizlerin az hizmetinizde mükâfât çoktur.
425
Bazen askerlikte ağır şerâit altında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmünde olduğu gibi; sizler ve İstanbul Üniversiteli Nurcuları dahi, az zamanda çok vazife gördünüz. Mesâînizin semeresi az da olsa kanâat ediniz. Mücâhede cebhesinde bazı zaîflerin geri çekilmesi cesurlarda daha ziyâde kahramanlık damarını tahrîk ettiği gibi; Nur fedâkârları, vehhamların çekilmesiyle daha ziyâde gayret ve sebata; belki şevk ile daha ziyâde çalışmağa sebeb olmak gerektir.
Evet Risale‑i Nurun mühim bir hakikatinden siz fıtraten bir ders aldınız. Yine o hakikati nazar‑ı dikkate alınız; o da şudur:
Vazifemiz ihlâs ile, îmân ve Kur'ân’a hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabûl ettirmek ve muârızları kaçırmak ise, o vazife‑i İlâhiye’dir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûb da olsak, kuvve‑i maneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermeyecek. O noktada kanâat etmek lâzımdır.
Meselâ: Bir zaman İslâmın büyük bir kahramanı Celâleddin‑i Harzemşâh’a demişler: Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın.”
O demiş: Vazifemiz cihad etmektir. Bizi gâlib etmek vazife‑i İlâhiye’dir. Ona karışmam.”
Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hàlis hizmetinizin delâletiyle, siz de bu kahramana iktidâ etmişsiniz. Binden bir‑iki adam sizden kabûl etse, yine sarsılmamak gerektir. Bazen bir‑iki adam, bine mukâbil geliyor.
Sâniyen: Ankara’da bu sırada nazarlar dünyaya ziyâde çevrilmiş. Ve iktidar kısmı daha tam prensibini kabûl etmeğe vakit bulamamış. Müteaddid partiler kendine tarafdâr bulmak için veya kabahatlerini seddetmek için elbette çok çalışıyorlar. Ve İslâmiyet ve Kur'ân aleyhindeki hariçteki cereyanlar elbette dâhilde bazılarını bulmuşlar ki; Kur'ân lehinde cidden çalışanları uçurmak, kaçırmak, evhâm vermek gibi propagandalarla hakîki fedâkâr olmayan veya dünya ile ve fazla dostlar ile alâkadar olanları evhâmlandırıyorlar. Ve Nurcuların da kuvve‑i maneviyelerini kırmağa çalışıyorlar.
Said Nursî
426

272. Onlar birer Said olarak benim bedelime sizi ziyaret ve tebrik edip sair şeylerimi de size beyan etsinler

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben size bugün mektûb yazacaktım. Ziyâde rahatsızlığım sebebiyle telâşta iken, aynı dakikada Mustafa Gül ve İbrahim Gül geldiler. Hem bana ilâç, hem tesellî, hem büyük sevince vesile olduklarından, o iki mübârek kardeşimi benim vekillerim ve bir mektûb olarak size gönderiyorum. Onlar birer Said olarak benim bedelime sizi ziyaret ve tebrik edip sâir şeylerimi de size beyân etsinler.
Said Nursî

273. Üstadımızın tebrik telgrafına Reis‑i Cumhur Celâl Bayar’ın telgrafla verdiği cevaptır

Üstadımızın tebrik telgrafına Reis‑i Cumhûr Celâl Bayar’ın telgrafla verdiği cevaptır
Bediüzzaman Said Nursî
Emirdağ
Samîmî tebriklerinizden fevkalâde mütehassis olarak teşekkürler ederim.
Celâl Bayar

274. Sözler mecmuasının on beş tanesini Ankara’ya gönderdim. Çok fayda vermiş

Azîz, Sıddık ve Mübârek Kardeşlerim!
Evvelâ: Nurdan bana çok lüzumu bulunan Medresetü'z‑Zehrâ’nın fütûhâtçı mahsulâtını ve kahraman Tahiri’nin merhume haremi ile ve merhume iki kerîmesi nâmına gönderdiği mecmualarını ve iki hafta evvel merhum Hâfız Ali’nin bir hayrü'l‑halefi Mustafa’nın tam zamanında tamam Mektûbat’ını ve Nurun metîn bir kumandanı Re'fet Bey’in kendi kalemiyle yazdığı mübârek mecmuasını ve pek güzel ve mânidâr rüyalı mektûbunu aldım ve çok sevindim. Onların herbir harfine Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn sizin herbirinize bin hasene ihsân etsin. Merhume Hatice ve merhume Hicret’in ve merhume Âişe’nin rûhlarına ve kabirlerine binler rahmet eylesin. Âmîn.
427
Sâniyen: İkinci bir Husrev olan Mustafa Osman’ın mektûbunda Sabri nâmında bir kardeşimizin benim hizmetim için, yanıma gelmesini istemesi beni çok memnun etti. O gelmiş ve birkaç ay hizmet etmişçesine kabûl ediyorum. Fakat şimdi benim hizmetime hariçten gelmeğe ihtiyaç kalmamıştır. Ne vakit ihtiyaç olursa o zaman haberdar edeceğim. Hakikaten Eflani havâlisinde Isparta kahramanları mâhiyetinde küçük kahramanlar yetişmeğe başlamıştır.
Sâlisen: Nurun demirbaş kâtibi ve şâkirdi Kâtib Osman’ın Risale‑i Nur bahçesinden gönderdiği yaş üzüm teberrükünü ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın çok ehemmiyetli bir şûbesi ve bir merkezi olan Sava’nın gayet mübârek teberrüklerini kaideme muhâlif olarak onların hatırı için kabûl ettim. Ve kime yedirsem de, onların hayrı olarak yedireceğim.
Râbian: Nur kahramanı Husrev’in, ben Emirdağ’ında iken bana yazdığı umum mektûblarından mühim parçalarını, hususan benim yazdığım mektûbların hülâsalarını hâvî kısımlarını bir defterde yazmıştım. Fakat ben hapiste iken birisi, hoşuna gitmiş, almış; kayboldu. Şimdi tekrar eski mektûblarından kırk kadar bende var. Onları inşâallâh ben işâret edeceğim; burada yazdıramazsam size göndereceğim. Bir defterde cem'edilerek belki ehemmiyetine binâen teksir edilecek.
Hâmisen: Sözler Mecmuasından onbeş tanesini Ankara’ya gönderdim. Çok fâide vermiş. Oradaki Nurcular kahramancasına ihtiyat perdesi altında çalışıyorlar.
Sâdisen: Sizde bulunmayan ve Husrev’in istediği Mektûbat’ı tashih ettim. Birisiyle göndereceğim. Bu defa Yirmidördüncü Mektûbu çok kıymetli, çok ince, çok derin, ayn‑ı hakikat gördüm.
Umuma binler selâm.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
428

275. Yeni hükûmet yavaş yavaş anlıyor ki hakikî kuvvet Kur’ân’dadır

Azîz, Sıddık ve Mübârek Kardeşlerim!
Evvelâ: Kardeşimiz İnebolu Husrevi Nazîf Çelebi bana yazıyor ki: Hizb‑i Nuriye ve Salavâtın neşrini bitirdikten sonra ne münâsib ise neşredeceğim.” diye soruyor.
Bence sizin tensibinizle Hastalar ve İhtiyarlar Lem'aları ve Onyedinci Mektûb olan çocukların kısacık Tâziyenâmesi ve Yirmibirinci Mektûb İhtiyarlara hizmet hakkındaki kısa Mektûbun neşri münâsibdir. Fakat Medresetü'z‑Zehrâ’nın erkânı hangi cümle ve hangi fıkra münâsib görürlerse kaldırabilirler ve ıslah edebilirler. Ve daha kısa başka münâsib risaleler varsa ilâve edebilirler.” Bu meâlde kahraman Nazîf’e çabuk cevab gönderiniz. Hakikaten, o kardeşimizin Cevşenü'l‑Kebîr’i ve Hizb‑i Nuriye’yi Salavât ile beraber neşri, Nurculara ve ehl‑i îmâna büyük bir hizmettir. Cenâb‑ı Hak herbir harfine mukâbil ona ve yardımcılarına bin sevâb ihsân etsin. Âmîn.
Sâniyen: Yeni ehl‑i hükûmet yavaş yavaş anlıyor ki, hakîki kuvvet Kur'ân’dadır. Ve İslâmiyet uhuvveti ile ve îmânın hakàikı ile tahribâtçı düşmanlara karşı dayanabilirler.
Evet bir tahribci, yirmi tamirciyi telâşa düşürür ve bazen mağlûb edebilir. Koca Çin’i kendine tâbi yapan bir kuvveti, buradaki yirmi milyon Müslümana karşı âdeta mağlûb bir vaziyette tecâvüzden durduran, maddî kuvvetler, haricî‑dâhilî tedbirler, ittifaklar değil; belki yalnız Kur'ân ve îmânın hakikatleri, onların en büyük kuvveti olan maneviyat‑ı kalbiyeyi tahribâtlarına karşı sed çekmesi ve manevî yaralarını tedâvi etmesidir. Ve yeni hükûmetin Maârif Vekili bu hakikati hissetmiş ki, seleflerine muhâlif olarak en ziyâde îmân hakikatlerinin neşrine, din derslerine ehemmiyet veriyor. Hattâ büyük bir ehemmiyetle şimdi de Şark Dâru'l‑Fünûnu tâbirlerince Doğu Üniversitesi için yüz bin lira tahsîs edildiğini gazeteler yazmış.
429
Hem mezkûr hakikati; hem Ankara, hem İstanbul Üniversiteleri o dehşetli, tahribâtçı kuvvete karşı hem vatanı, hem gençliği kurtaracak hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olduğunu kat'iyyen bildiler ki, Ankara’daki üniversiteliler bin yediyüz imza ile Maârif Vekilinin din derslerini cebrî mekteblere koyması için tebrik etmişler. Ve İstanbul Üniversitesinde yeni hükûmetin en mühim bir rüknüne demişler ki:
Anadolu’da din lehinde kuvvetli bir cereyan var Onlara da solcular gibi bir derece meydân vermeyeceğiz.” demesine mukâbil; o üniversitenin mümessili, din neşriyatı yapanlar aleyhinde olduğu hâlde, o reise demiş ki:
Eğer dediğin o cereyan Risale‑i Nur ise, ne siz ve ne de Avrupa onu mağlûb edemez.”
Bu mes'ele münâsebetiyle meslek ve meşrebime muhâlif olarak Eski Said’in bir‑iki dakika kafasını başıma alarak diyorum ki:
Küfür ile îmân ortası yoktur. Bu memlekette İslâmiyete karşı komünist mücâdelesi ortası olamaz. Sağ ve sol, ortası üç meslek icâb ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler hakları var. Sağ İslâmiyet, sol komünistlik, ortası da Nasrâniyet diyebilirler. Fakat bu vatanda küfr‑ü mutlaka karşı îmân ve İslâmiyetten başka bir din, bir mezheb olamaz. Olsa, dini bırakıp komünistliğe girmektir. Çünkü hakîki bir Müslüman hiçbir zaman Yahudî ve Nasrânî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur.
İnşâallâh, Maârif ve Adliye vekilleri gibi sâir erkânlar da bu ehemmiyetli hakikati tam anlayacaklar. Sağ‑sol tâbiri yerine; hak ve hakikat ve Kur'ân ve îmân kuvvetine dayanıp bu vatanı küfr‑ü mutlaktan, anarşilikten, zındıkadan ve onların dehşetli tahribâtlarından kurtarmağa çalışmalarını Rahmet‑i İlâhiye’den bütün rûh u canımızla niyâz ve ricâ ediyoruz.
430

276. Nur mecmualarıma benim bedelime sahip ve vâris olsunlar ve Arabîye tercümeye çalışsınlar

Bir‑iki hafta evvel Mısır’ın Câmiü'l‑Ezher’inin büyük bir müderrisi olan Ali Rıza buraya hususî bir adamı gönderdiği gibi, iki gün evvel de aslen Buhâralı ve Medine‑i Münevvere’de mücâvir ve Mısır’da büyük âlimlerle ve hususan eski Şeyhülislâmımız ve Dâru'l‑Hikmet’te benim arkadaşım Mustafa Sabri Efendiyle alâkadar ve bu tarafa geleceğine dair onlarla görüşen ve bir derece onların nâmına mühim bir âlim yanıma geldi. Ben de Câmiü'l‑Ezher’e hediye‑i vakfiyem olarak onbir tane hususî mecmualarımı o zât vâsıtasıyla Âlem‑i İslâmın büyük medresesi olan ve o âlimin ihbarıyla şimdi yirmiyedi bin talebesi bulunan Câmiü'l‑Ezher’e hediye olarak o zâta verdik. Hem dedik: Başta Mustafa Sabri ve Ali Rıza ve Mehmed Zâhid Kevseri olarak Nur Mecmualarına benim bedelime sâhib ve hâmî ve vâris olsunlar ve Arabî’ye tercümeye çalışsınlar, dedik. Mektûb da yazdık. O zât aldı gitti.
Umum kardeşlerime ve hemşirelerime selâm ederim, duâlarını isterim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî

277. Ankara içinde küçük bir Medrese‑i Nuriye mânâsında, küçük Saidler ve Nurun fedâkârları her gece birisi bir mecmuayı okur, ötekiler ders alır gibi dinliyorlar

Evvelâ: Hadsiz şükrolsun ki, şimdi Ankara içinde küçük bir Medrese‑i Nuriye mânâsında, küçük Saidler ve Nurun fedâkârları her gece birisi bir mecmuayı okur, ötekiler ders alır gibi dinliyorlar. Bazı vakit konferans zamanında bazı mühim adamlar da iştirâk ediyorlar. Bu defa Afyon gazetecisinin iftirası münâsebetiyle Başvekile ve Dâhiliye Vekâletine ve Nur Talebelerine bazı meb'ûslar söylemiş: Adnan Menderes ile Dâhiliye Vekili pek dostâne mukàbele edip haber göndermişler ki: Hiç merak etmesin ve me'yûs olmasın.”
431
Ve Afyon’daki gazeteci de: Ben Emirdağı’na geleceğim ve Üstada iki dileğim var, bunları ricâ edeceğim ve özür dileyeceğim.” demiş. Ve bizim aleyhimizde neşredilen o gazetelerden, talebelerim yüzaltmış adedini alarak imha etmişlerdir.
Daha fazla yazacaktım. Rahatsızlığım dolayısıyla yazamadım ve vakit de dar olduğundan kısa kesiyorum. Umumunuza selâm.

278. Hakikaten Eflâni ve Safranbolu, aynen Isparta’nın kahramanları gibi Nurlara mütemadiyen çalışıyorlar

Hakikaten Eflani ve Safranbolu aynen Isparta’nın kahramanları gibi Nurlara mütemâdiyen çalışıyorlar. Hattâ bu defa Rehberlerin bir kısmında Münâcât yoktu; Eflani az bir zamanda yetmiş aded eski harfle Münâcâtı yazıp bize göndermiştir. Biz de o Münâcâtları Rehberlerin arkasına ilâve ettik. İnşâallâh orada da çok Sungurlar çıkıyor ve çıkacak.

279. Müdafaatın bir haşiyesidir

Müdafaâtın Bir Hâşiyesidir
Bu meâlde adâlet‑perver Demokratlara istid'a yazabilirsiniz. Ben hastayım. Siz nasıl münâsib ise öyle yapınız.
Avukatımızdan bir gün evvel aldığımız mektûbda, kitaplarımızın suç mevzûu olan ve olmayanları, hiçbir kanuna uymayan bir tarzda, binler kelime içinde, bir risalede, bir tek kelimeyi bahâne edip, suç mevzûu yapmak, o risaleyi vermemek sûretiyle, Nurların intişarına garazkârâne mâni olmak fikriyle, hem kararnâmelerini mahkeme‑i temyizce bütün bütün bozan kararnâmede, suç mevzûu gösterdikleri bizim aleyhimizde olmadığı hâlde ve müddeiumumînin iddianâmesine karşı hatâ‑savâb cetvelinde, seksenbir hatâsını ve garazkârlığını kat'î isbât ettiğimiz hâlde, şimdi aynı garazkârlıkla ve dört yüz sahife Zülfikàr Risalesi’ni, birkaç satır tesettür ve irsiyet hakkındaki, yüzbin tefsirin aynı mânâyı söylediklerine binâen, otuz‑kırk sene evvel yazılan cümlelerini suç mevzûu yapıp, o mecmuayı müsâdere edip bize vermemek, dünyada hangi kanun buna müsâade eder?
432
Hem Afyon’un Mahkemesindeki eserler tekrârât‑ı Kur'âniye ve melekler hakkındaki iki parçacık müstesnâ olarak bütün eserler iki sene hem Denizli, hem Ankara Ağır Ceza Mahkemesi berâetine karar vererek, içinde suç mevzûu bulamadıkları ve bize iâde etmeye karar verdikleri ve aynı eserler Isparta Hükûmetinin bir vakit müsâdere ile tamamen eline geçtiği hâlde, tamamıyla sâhiblerine iâde ettikleri; sonra da Zülfikàr’la, Asâ‑yı Mûsa’yı ruhsatsız eski yazı ile neşir bahânesiyle, dört seneden beri müsâdere edildikleri ve aynen hiçbiri zâyi' olmadan yüzyetmiş aded mecmuada bir suç mevzûu bulamadıkları için bizlere tamamen iâde ettikleri ve bizim en mühim suçumuz olarak gösterdikleri, eski partinin bir kısım şeflerine hakikat nâmına i'tirâzımızın yüz misli ziyâde şimdi dinî mecmualar, resmî cerideler aynı i'tirâzı şiddetle vurdukları hâlde, Risale‑i Nurun bir mahrem parçası, şimdiki zamanı tamamıyla ta'yin ettiği bir hakikatini tefsir bahsinde isbât etmiş ki, Ölmüş bir şeftir.” demiş.
İşte hakikat böyle iken, Afyon Mahkemesi, adâlet nâmına değil, belki o ölmüş adamın muhabbeti taassubu ile, eski harfle de neşredilen kararnâmenin âhirinde, bizi mahkûm etmek için en mühim sebeb savcının garazkârlığı sebebiyle mahkeme hey'eti demişler ki:
Said ve arkadaşları, Mustafa Kemâl’e din yıkıcı, süfyân demişler ve kalblerdeki sevgisini bozmağa çalışmışlar. Onun için mahkûm ediyoruz.”
Acaba ölmüş gitmiş bir adamın şahsına karşı bin defa böyle i'tirâz da olsa umumî bir da'vâ oluyor; mahkeme‑i adâlet buna dair böyle bir hükmü vermek elbette pek acîb bir mânâ içinde var.
Şimdi böylelerin elindeki dört defa Nur eserleri berâet kazandıkları ve şimdi Dâhiliye Bakanı, evvelce Adliye Bakanı üç defa berâetine ve suç mevzûu olmadığına ve bizi mahkûm eden Afyon kararını bozmasıyla, suç mevzûu olmadığına hüküm verdiği hâlde, şimdi bütün millet, adâlet ve şefkat ve diyânete hizmet bekledikleri Demokrat Hükûmeti zamanında, eski müstebidlerin dehşetli plânlarıyla Risale‑i Nura karşı garazkârlarının keyfine bırakmak, Demokrat Hükûmeti aleyhinde büyük bir hıyânettir. Ve milletin tesellî‑i ümîdini kırmaktır.
433
Benim Ankara’da bir vekilim Mustafa Sungur’dur. 17.11.1950 tarihli çektiği telgrafta, umum risalenin bize iâdesine karar verilmiş diye müjde verdi. Ve âdil Adliye Vekili üç defa berâet verdiği ve şimdi de Sungur’un mektûbuna göre, hem iâdesine emir verildiğini ve Şimdi telefonla haber vereceğim.” söyledikleri hâlde, bu onaltı seneden beri aleyhimizde olan iftiralar ve jurnaller hem Eskişehir, hem Denizli Mahkemesinde bütün dosyaları Afyon Mahkemesi toplamak ve af kanununun çıkmasıyla ve mahkemelerin berâet vermesiyle, o mübârek eserleri, o dosyalar içerisine karıştırarak çürütmek için mahzene atmak ve üç seneden beri bizi aldatan bazı eşhâsa Nurların işlerini bırakmamak lâzım geliyor. Başbakan ve Maârif Bakanı ve Dâhiliye Bakanına bu gayet mühim mes'eleyi nazar‑ı dikkatlerine arzediyorum.
Said Nursî

280. Papalık Makam‑ı Âlîsinden gelen bir mektup

Papalık Makam‑ı Àlîsi Kalem-i Mahsûsu Başkitabet Dâiresi
Numara: 232247
Vatikan 22 Şubat 1951
Efendim!
Zülfikàr nâm, el yazısı olan güzel eseriniz İstanbul’daki Papalık makam‑ı vekâleti vâsıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nâzik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenâb‑ı Hakk’ın lütûflarını dilediklerini tebliğe beni memur ettiklerini arza müsâraat eylerim. Bu vesile ile saygılarımı sunarım efendim.
İmza Vatikan Bayn Başkâtibi