71. Hasan Feyzi’nin (rahmetullahi aleyh) bir şiiridir
﴿﷽﴾
﴿يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴾
Ahmed yaratılmış o büyük Nur‑u Ehadden
Her zerrede nurdur, o ezelden hem ebedden.
.
Bir nur ki odur hem yüce hem lâ‑yetenâhî
Ol Fahr‑i Cihan Hazret-i Mahbûb-u İlâhî.
.
Parlattı cihanı bu güzel Nur‑u Muhammed (A.S.M.)
Halkolmasa, olmazdı bir zerre ve bir ferd.
.
Ol nuru ânın, her yeri her zerreyi sarmış
Baştan başa her dem bu kesif zulmeti yarmış.
.
Bir nur ki odur sâde ve hem lâyetezelzel
Ârî ve berî cümleden üstün ve mükemmel.
.
Bir nur ki bütün zerrede ancak o nümâyân,
Bir nur ki verir kalblere hem aşk ile îmân.
.
Bir nur ki eğer olmasa ol nur hele bir ân,
Baştan başa zulmette kalır hem de bu ekvân.
.
155
Bir nur ki değil öyle muhât, hem dahi mahsur
Bir nur ki eder kalbi de pür‑nur, çeşmi de pür‑nur.
.
Bir lem'adır ândan, şu büyük şems ve kamerler.
.
Hep işte o nurdan bu acâib koca âlem,
Halk oldu o nurdan yine Cennetle Cehennem.
.
Şek yok ki o nurdur okunan Hazret‑i Kur'ân,
Ol nur‑u ezel hem sebeb‑i hilkat-i insan.
.
Herşeye odur mebde' ve asıl ve esâs hem,
Ondan görünür nev'‑i beşer böyle mükerrem.
.
Bir zerre değil, bahr‑i muhît o bahr‑i münîrden,
Hem nasıl beşer hiç kalıyor hepsi de birden.
.
Şek yok ki cihan, katre‑i nurundan o nurun,
Şek yok ki bu can, zerre‑i nurundan o nurun.
.
Sönsün diye üflense, o deryâ gibi kaynar,
Söndürmeğe hem kimde aceb zerre mecâl var.
.
Söndürmeğe kalkmıştı asırlar dolu küffar
Kahreyledi her hepsini ol Hazret‑i Kahhâr.
.
Hep sönmüş asırlar, yanıyor sönmeden ol
Tarihe sorun, kimdir o nur, hem kimmiş menfûr.
.
Alnında yanan Nur‑u Muhammed’di Halîl’in
Yetmezdi gücü, bakmağa her çeşm‑i alîlin.
.
Görseydi Resûlün o güzel nurunu, Nemrud
Yakmazdı o dem, nârını ol kâfir‑i matrûd.
.
Bir sivrisinek öldürüyor o şah‑ı cihanı, (!)
Atmıştı Halîl’i ateşe çünkü o cânî.
.
156
Bir perde açıp söyledi Hak gizli kelâmdan,
Ol ateşe bahseyledi hem berd u selâmdan.
.
“Dostum ve Resûlüm yüce İbrahim’i, ey nâr!
At âdetini, yakma bugün, sen onu zinhâr!”
.
Bir gizli hitâb geldi de ol dem yine Haktan
Bir abd‑i mükerrem dahi kurtuldu bıçaktan.
.
Ol nurdan için Yûnus’u hıfzeyledi ol hût,
Ol nur ile kahreyledi hem kavmini ol Lût.
.
Ol hüsn‑ü cemâl, eyledi âlemleri hayran
Nerden onu bulmuş, acaba Yûsuf‑u Kenan.
.
Hikmet nedir, ol derdlere sabreyledi Eyyûb,
Hem sırrı nedir, Yûsuf için ağladı Yakub.
.
Öldükçe dirildikçe neden duymadı bir his,
Ol nâmlı nebî, şânlı şehîd Hazret‑i Cercis.
.
Hasretle neden ağladılar Âdem ve Havvâ,
Kimdendi bu yıllarca süren koskoca da'vâ.
.
Hem âh, neden terkedilip Ravza‑i Cennet,
Bir dâr‑ı karar oldu neden âlem‑i mihnet.
.
Nur şehri olan Tûr’da o dem Hazret‑i Mûsa
Esrâr‑ı kelâm hep çözülüp buldu tecellâ.
.
Bir parça Zebûr’dan okusa Hazret‑i Dâvud,
Başlardı hemen sanki büyük mahşer‑i mev'ûd.
.
Bilmem ki neden, yel ve sular hep onu dinler,
Bilmem ki neden, hep işiten âh! diye inler.
.
157
Mahlûku bütün kendine râmetti Süleyman,
Nerdendi bu kuvvet, ona kimdendi bu fermân.
.
Yellerle uçan şânlı büyük taht‑ı mukaddes
Esrâr‑ı ezelden o da duymuş yine bir ses.
.
Ol hangi acîb sır ki, çıkar göklere İsâ,
Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yûda.
.
Nur derdi için tahtını terkeyledi Edhem,
Bir başkasının tahtı olur derdine merhem.
.
Çok şahs‑ı velî, nur ile hem etti kanâat,
Çok şahs‑ı denî, nur ile hem buldu kerâmet.
.
Her hepsi de pervânesi, üftâdesi nurun,
Her hepsi muammâ, gücü yetmez bu şuûrun.
.
Fillerle varıp Kâbeye, hem Ebrehe zâlim;
İsterdi ki, yapsın nice bin türlü mezâlim…
.
İsterdi ki; o beyt yıkılıp şöhreti sönsün,
Halk Kâbeyi terkederek, kiliseye dönsün.
.
İsterdi ki, çeksin doğacak nura bir sed,
Hem doğmadan ölsün diye “Mahbûb‑u Müebbed”.
.
Günlerce gidip Kâbeye, hem yaklaşan ordu,
Birdenbire bir tehlike sezmiş gibi durdu…
.
Sür'atle gelip bir sürü kuş, semt‑i bahirden,
Taş harbine başlar, pek acîb hepsi birden.
.
İndikçe havadan, o muammâ gibi taşlar,
Cansız yıkılıp yerlere yatmış nice başlar.
.
Şahıyla beraber kocaman ordu‑yu mevlâ,
Olsun diye mahbûba nişan, eyledi mevtâ.
.
158
Hem kavm‑i Kureyş, söndürelim derken o nuru,
Erkek ve kadın, cümlesinin kaçtı huzuru…
.
Müşrik ve muvahhid, iki fırka olup urban,
Yıllarca dökülmüş yine kan üstüne bir kan.
.
Şakk etti kamer, Fahr‑i Beşer, ol Yüce Server,
Her yerde ve her ânda onun nuru muzaffer.
.
Kur'ân’dı kavli, nurdu yolu, ümmeti mutlu,
Ümmet olanın kalbi bütün nur ile doldu.
.
Çekmezdi keder, ol sözü cevher, özü kevser,
Ol Sûre‑i Kevser, dedi a'dâsına “ebter!”
.
Ol Şems‑i Ezelden kaçınan ol kuru başlar
Gayyâ‑i Cehennem’de bütün yakmış ateşler.
.
Bitmişti nefes, çıkmadı ses, bıktı da herkes
Ol nura varıp baş eğerek hep dediler pes!
.
İdraki olan kafile ayrıldı Kureyş’ten,
Feyz almak için doğmuş olan şânlı güneşten.
.
Ol kevser‑i Ahmed’den içip herbiri tas tas,
Olmuştu o gün sanki mücellâ birer elmas.
.
Ol başlara tâc, derde ilâç, mürşid‑i âlem,
Eylerdi nazar bunlara nuruyla demâdem…
.
Bunlardı o a'dâyı boğan bir alay arslan,
Hak uğruna, nur uğruna olmuş çoğu kurban.
.
Bunlardan o gün ehl‑i nifâk cümle kaçardı,
Müşrik ise, ol aklı ânın kalmaz uçardı.
.
159
Bunlardı o Peygamberin ashâbı ve âli,
Dünyada ve ukbâda da hem şânları àlî.
.
Tavsif ediyor bunları hep şöylece Kur'ân,
Sulh vakti koyun, kavgada kükrek birer arslan!
.
Hep yüzleri pâk, sözleri hak, yolları haktı,
Merkebleri yeller gibi Düldüldü, Burâktı.
.
Bir cezbe‑i “Yâ Hayy!” ile seller gibi aktı,
A'dâya varıp herbiri şimşek gibi çaktı.
.
Bunlardı o gün halka‑i tevhidi kuranlar,
Bunlardı o gün baltalayıp küfrü kıranlar.
.
Bunlardı mübârek yüce cem'iyet‑i şûrâ,
Bunlardı o nurdan dizilen halka‑i kübrâ.
.
Bunlardı alan Suriye, Irak, ülke‑i Kisrâ,
Bunlarla ziyâdâr o karanlık koca sahrâ.
.
Bunlardı veren; hasta, alîl gözlere bir fer,
Bunlardı o tarihe geçen şânlı gazanfer.
.
Her hepsi de bir zerre‑i nuru o Habîbin,
Her ân görünür gözlere ondan nice yüzbin.
.
Nur altına girmiş bulunan türlü cemâat,
Hem buldu bekà, hem de bütün gördü adâlet.
.
Ecdâd‑ı izâmın o büyük rûhları küskün,
Zîra ne küfürler okunur onlara her gün…
.
Yağmıştı o gün âh ne kederler, ne elemler,
Âciz onu hep yazmağa, eller ve kalemler.
.
160
Binlerce yetîmin yıkılan kalbini sen yap,
Affet yeter artık, o Habîb aşkına yâ Rab!‥
.
Derken yeter artık, bizi affet güzel Allah!
Sarsıldı cihan, öldü de bir gümgüme nâgâh.
.
Buz parçası hâlinde bulut, bir yere düşmüş,
Erkek ve kadın hepsi de ol semte üşüşmüş…
.
Derhâl açılıp gökyüzü hem parladı ol nurdan gelen Risalei'n‑Nur
Hallâk‑ı Rahîm eyledi mahlûkunu mesrûr.
.
Zulmet dağılıp başladı bir yepyeni gündüz,
Bir neş'e duyup sustu biraz ağlayan o göz.
.
Bir dem bile düşmezken onun âhı dilinden,
Kurtuldu, yazık dertli beşer derdin elinden.
.
Ol taze güneş, ülkeye serptikçe ışıklar,
Hep şâd olacak, şevk bulacak kalbi kırıklar.
.
Her kalbe sürûr, her göze nur doldu bugünden,
Bir müjde verir sanki o bir şânlı düğünden.
.
Arzeyleyelim ol yüce Allah’a şükürler,
Kalkar bu kahr, cehl ü dalâl, şirk ü küfürler.
.
Ol nur‑u hüdâ saldı ziyâ, kalbe safâ hem,
Gösterdi bekà, göçtü fenâ, buldu vefâ hem.
.
Çıkmıştı şakì, geldi nakî gördü adâvet,
Eylerdi nefiy, oldu hafî nur‑u hidayet.
.
Fışkırdı Risale‑i Nur, ufuktan o nur‑u Risalet
Ol nur‑u Risalet verecek emn ü adâlet.
.
Allah’a şükür, kalkmada hep cümle karanlık,
Allah’a şükür, dolmada hep kalbe ferâhlık.
.
161
Allah’a şükür, işte bugün perde açıldı,
Âlemlere artık yine bir neş'e saçıldı.
.
Artık bu sönük canlara can üfledi cânân,
Artık bu gönül derdine ol eyledi derman.
.
Bir fasl‑ı bahar başladı illerde bugünden,
Bir sohbet‑i gül başladı dillerde bugünden.
.
Benden bana ben gitmek için Risale‑i Nur diye koştum,
Nur derdine düştüm de denizler gibi coştum.
.
Bir zerrecik olsun bulayım der de ararken
Düştüm yine deryâ gibi bir nura bugün ben.
.
Verdim ona ben gönlümü baştan başa artık,
Mâşukum odur şimdi benim, ben ona âşık.
.
Ol nur‑u ezel hem kararan kalblere lâyık,
Ol nurdan alır feyzini hem cümle halâyık.
.
Kahreyledi ol zulmeti Risale‑i Nura akanlar,
Nur kahrına uğrar, ona hasmâne bakanlar.
.
Küfrün bütün alayı hücum etse de ey nur!
Etmez seni dûr, kendi olur belki de makhûr.
.
Sensin yine hâzır, yine sensin bize nâzır
Ey nur‑u Rahîm, ey ebedî bir cilve‑i Kudret-i Fâtır!
.
Bir neş'e duyurdun îmânla sırr‑ı ezelden,
Bir müjde getirdin bize ol nâmlı güzelden.
.
Mâdemki içirdin bize ol âb‑ı hayattan
Bir zerre kadar kalmadı havf şimdi memâttan.
.
Hasret yaşadık nuruna yıllarca bütün biz,
Masûm ve alîl, türlü belâ çekti sebebsiz.
.
162
Yıllarca akan, kan dolu gözyaşları dinsin,
Zâlim, yere batsın, o zulüm bir yere sinsin.
.
Yıllarca, asırlarca bu nurun yine yansın,
Öksüz ve yetîm, dul ve alîl hepsi de kansın.
.
Ey nur gülü, nur çehreni öpsem dudağından,
Kalb bahçesinin kalbine diksem budağından.
.
Her dem kokarak hem o güzel râyihasından
Çıksam yine ben âlem‑i fânî tasasından.
.
Nur güllerin açsın, yine miskler gibi tütsün,
Sînemde bu can bülbülü tevhid ile ötsün.
.
Sensin bize bir neş'e veren ol gül‑ü hàlis,
Sensin bize hem cümleden a'lâ, dahi muhlis.
.
Ey Nur‑u Risaletten gelen bir bürhân‑ı Kur'ân!
Ey sırr‑ı Furkàndan çıkan hüccet‑i îmân!
.
Sendin bize matlûb, yine sendin bize mev'ûd,
Sâyende bugün herkes olur zinde ve mes'ûd.
.
Her ân seni bekler ve sayıklardı bu dünya,
Hak kendini gösterdi, bugün bitti o rüya.
.
Bin üçyüz senedir toprağa dönmüş nice milyar
Mü'min ve muvahhid seni gözlerdi hep ey yâr!
.
Her hepsi de senden yana söylerdi kelâmı
Her hepsi de her ân sana eylerdi selâmı.
.
Nur çehreni açsan, atarak perdeyi yüzden
Söyler bana rûhum yine مَا ازْدَدْتُ يَق۪ينًا
.
Vallâh, ezelden bunu ben eyledim ezber:
Risalei'n‑Nurdur Vallâh o son müceddid‑i ekber.
.
163
Yüzlerce sened, hem nice yüzlerce işâret,
Eyler bu mukaddes koca da'vâya şehâdet.
.
En başta gelen şâhid‑i adl Hazret‑i Kur'ân
Göstermiş ayânen otuzüç yerde o bürhân.
.
يَا مُدْرِكًا’nin kalbine gömmüş Esedullâh,
Çok sır ki, bilenler oluyor hep sana âgâh.
.
كُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ demiş ol pîr‑i muazzam,
Binlerce velî hem yine yapmış buna bin zam.
.
Mu'cizdir o söz, haktır o öz, görmedi her göz,
Artık bu muammâları gel sen bize bir çöz.
.
Altıncı Söz’ün aldı bütün fiil ve sıfâtı,
Verdim de arındım ona hem zât ve hayatı.
.
Müflis ve fakir bekliyordum şimdi kapında
Tevhide eriştir beni, gel varını sun da.
.
“Ben!‥ Ben!‥” diye yazdımsa da sensin yine ol “Ben”
Hiçten ne çıkar, hem bana benlik yine senden.
.
Affet beni ey affı büyük lütfu büyük Risalei'n‑Nur!
Bir dem bile hem eyleme senden beni yâ Rabbenâ mehcur!
.
Nur aşkına, Hak aşkına, dost aşkına ey nur!
Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mesrûr.
.
Ey Nur‑u Ezelden gelen Nur‑u Muhammed (A.S.M.)
Ey sırr‑ı îmândan gelen nur‑u müebbed!
.
Binlerce yetîmin duyulan âhını bir kes,
Sarsar o büyük arşı da Vallâh bu çıkan ses.
.
164
Vallâh cemîlsin, yeter artık bu celâlin!
Göster bize ey Nur‑u Muhammed, bir kere cemâlin!
.
Dergâhını aç, et bize ihsân, yine ey nur‑u Risalet!
Biz dertli kuluz, kıl bize derman, yine ey nur‑u hakikat!
.
Emmâre olan nefsimizin emrine uyduk,
Ver bizlere sen nur ile îkan, yine ey Nur‑u Kur'ân!
.
Hırs ateşi sönsün de gönül gülşene dönsün,
Saç nurunu, hem feyzini her ân, yine ey nur‑u îmân!
.
Sen Nur‑u Bedî', Nur‑u Rahîmsin bize lütfet,
Hep isteğimiz aşk ile îmân, yine ey Nur‑u İlâhî!
.
Dinin çekilip, dev gibi saldırmada vahşet,
Rahm et, bizi garketmeye tûfân, yine ey Nur‑u Rahmânî!
.
Pür‑nura boyansın bütün âfâk‑ı cihanın,
Her yerde okunsun da bu Kur'ân, yine ey Nur‑u Sübhânî!
.
Mahbûbuna uyduk, hepimiz ümmeti olduk,
Ağlatma yeter, et bizi handân, yine ey Nur‑u Rabbânî!
.
Ol Ravza‑i Pâk-i Ahmed’i (A.S.M.) göster bize bir dem,
Artık olalım hep ona kurban, yine ey Nur‑u Samedânî!
.
İslâma zafer ver bizi kurtar, bizi güldür,
A'dâmızı et hâk ile yeksân, yine ey Nur‑u Furkànî!
.
165
Her belde‑i İslâm ile, olsun bu yeşil yurd,
Tâ haşre kadar Cennet‑i cânân, yine ey Nur‑u îmânî!
.
Ol Fahr‑i Cihan, Âl‑i Abâ hakkı için yâ Rab!
Hıfzet bizi âfât ve belâdan, yâ Nure'l‑Envâr,
Bihakkı İsmike'n‑Nur!
Âciz, Bîçâre TalebenizHasan Feyzi(Rahmetullâhi Aleyh)
72. Nur Talebelerini Risale‑i Nurdan Çekmek İsteyenlerin Desîseleri ve Nasıl Cevap Verilmesi Gerektiği
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Gayet ehemmiyetli bir mes'eleyi – bundan evvel size icmâlen beyân ettiğim mes'eleyi – tekrar size söylememe kuvvetli, manevî bir ihtar aldım. Şöyle ki:
Perde altındaki düşmanımız münâfıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zâhirî dinsizliğe âlet edip, bize hücumları akîm kaldığı; ve Risale‑i Nurun fütûhâtına menfaati olan eski plânlarını bırakıp daha münâfıkâne ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plân çevirdiklerine dair buralarda emâreleri göründü.
166
O plânların en mühim bir esâsı; hàs, sebatkâr kardeşlerimizi soğutmak, fütûr vermek; mümkün ise, Risale‑i Nurdan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acîb yalanları ve desîseleri isti'mâl ediyorlar ki, Isparta ve havâlisi, Gül ve Nur fabrikasının kahraman şâkirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadâkat ve metânet lâzım ki dayanabilsin. Bazı da dost sûretinde hulûl edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evhâm veriyorlar. “Aman, aman Said’e yanaşmayınız! Hükûmet takib ediyor.” diye zaîfleri vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hattâ bazı genç talebelere, hevesâtlarını tahrîk için, bazı genç kızları musallat ediyorlar. Hattâ Risale‑i Nur erkânlarına karşı da, benim şahsımın kusurâtını, çürüklüğünü gösterip; zâhiren dindar ehl‑i bid'adan bazı şöhretli zâtları gösterip; “Biz de Müslümanız, din yalnız Said’in mesleğine mahsûs değil.” deyip, bize karşı perde altında cebhe alan zındıklara ve anarşilik hesabına o sâfdil ehl‑i diyânet ve hocaları âlet edip isti'mâl ediyorlar. İnşâallâh bunların bu plânları da akîm kalacak. Böyle heriflere dersiniz:
“Biz, Risale‑i Nurun şâkirdleriyiz. Said de, bizim gibi bir şâkirddir. Risale‑i Nurun menba'ı, mâdeni, esâsı da Kur'ân’dır. Yirmi senedir emsâlsiz tedkîkàt ve takibatla beraber, kıymetini ve galebesini en muannid düşmana da isbât etmiştir. Onun tercümânı ve bir hizmetkârı olan Said ne hâlde olursa olsun, hattâ Said de – El‑iyâzü Billâh – Risale‑i Nurun aleyhine dönse, bizim sadâkatimiz ve alâkamızı inşâallâh sarsmayacak .” deyip, o kapıyı kaparsınız. Fakat, mümkün olduğu kadar Risale‑i Nurla meşgul olmak; elinden gelirse yazmak; ve mübâlağalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek; ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Said Nursî
73. Risale‑i Nur’un siyasetle alâkası yoktur. Fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder
Bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem‑i İslâmın teveccühünü ve hamiyetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için, siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr‑ü mutlakı yerleştirmek isteyenler, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: “Risale‑i Nur şâkirdleri, dini siyasete âlet eder; emniyete zarar vermek ihtimali var.”
167
Hâlbuki, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti ve umum Âlem‑i İslâma taalluk edecek hakàikı câmi' olduğu, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işâretiyle ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmet‑i gaybiyesiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nurun siyasetle alâkası yoktur. Fakat, küfr‑ü mutlakı kırdığı için, küfr‑ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü olan istibdâd‑ı mutlakı, esâsıyla bozar; reddeder. Emniyeti ve âsâyişi ve hürriyeti ve adâleti te'min eder.
Risale‑i Nura, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez. Daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar. Fakat, cebheyi değiştirip, din perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid'a tarafdârları veya enâniyetli sofî meşreblileri, bazı kurnazlıklar ile, Risale‑i Nura karşı iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi isti'mâl etmeye münâfıklar belki çabalayacaklar. İnşâallâh muvaffak olamazlar.
74. Bana ihanet ve hakaret ederek hakkımda teveccüh‑ü âmmeyi kırmak için gizli bir tedbir kurulmuş
Kardeşlerim!
Şimdi tam tahakkuk etti ki; resmen bana ihanet ve hakaret etmek, onunla teveccüh‑ü âmmeyi hakkımda kırmak için gizli bir tedbir kurulmuş. Benim bütün dostlarımı – perde altında – soğutmak ve ürkütmeye çalışıyorlar. Hâlbuki, Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî onların bütün propagandalarını zîr ü zeber ediyor.
Gerçi, böyle dinsizlik hesabına bana olan hakaret, bir derece beni sıkıyor; Eski Said’den kalma bazı damarlarıma dokunuyor. Fakat Risale‑i Nurun hàrika fütûhâtı ve şâkirdlerinin ehl‑i hakikat nazarında ve rûhâni ve melâikeler yanında hürmet ve merhametle karşılanmaları, benim şahsıma gelen ihanet ve hakaretlerin sivrisinek kanadı kadar ehemmiyeti kalmaz. O bedbaht ehl‑i ihanet, dindarlık cihetiyle, ehl‑i din ve ehl‑i ulûm-u diniyenin hürmetini kırmak dine bir ihanet olduğu cihetinde, rûhâni ve melâikelerin ve ehl‑i îmân ve ehl‑i hakikatin nazarında mel'ûn olduğu gibi; binden ancak bir‑iki serserinin veya zındığın âferinini kazanırlar.
168
O bedbahtlar bana hakaret etmekle, güyâ Risale‑i Nurun nüfûzunu kırıyor; şahsımı menba' zannedip beni çürütmekle, Risale‑i Nur sukùt edecek gibi ahmakàne bir zan ile şahsıma tecâvüz oluyor.
Ben de derim: Ey bana dinsizlik hesabına ihanet ve hakaret eden bedbahtlar! Kat'iyyen size haber veriyorum; yakında – tevbe etmemek şartıyla – hiç çare‑i halâs yok ki, ecel cellâdıyla sen, i'dâm‑ı ebedî ile ölüm darağacı ile asılacaksın! Şerâretli rûhun dahi ebedî bir haps‑i münferitte mahkûm olmakla beraber, ehl‑i îmân ve rûhânilerin nefret ve lânetini kazanacaksın! – Tevbe etmemek şartıyla – benim intikamım, senden, pek muzâaf bir sûretle alınıyor bildiğimden, hiddet değil hattâ sana acıyorum!‥
Amma Risale‑i Nurun; senin gibi sinekler kadar ehemmiyeti olmayanların perde çekmesi, zerre kadar nüfûzunu kıramaz. Yüzbinler adam onunla îmânlarını kurtardıkları için, rûh u canla hürmet ve perestiş ederler.
Amma şahsımın teessürü ise kat'iyyen size haber veriyorum ki; bir‑iki dakika asabiyetle, bir teessürâtıma mukâbil, birden öyle bir tesellî buluyorum ki, bin derece sizlerin hakaret ve ihaneti ziyâdeleşse o tesellîyi kıramaz. Çünkü, Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsiyle, dinsizlik hesabına bize hücum edenler, ebedî azâblar ve haps‑i münferitte ve i'dâm‑ı ebedî ile ihanet gördükleri gibi; Risale‑i Nurla îmânını kurtaran şâkirdleri, ölümle, terhis tezkeresi ve saâdet‑i ebediye vesikasını alıp, ebedî bir hürmet ve merhamet ve ikrama mazhar olacaklarını, feylesofları susturan binler hüccetlerle beyân etmişiz.
Hem bu Yeni Said, Eski Said gibi kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve şân ü şeref bulmak, kat'iyyen aleyhindedir; kat'iyyen kabûl etmez. Onun için, yirmi senedir inzivayı tercih etmiş.
169
Eğer, âsâyiş ve idare hesabına nüfûzunu kırmak ve umumun nazarında çürütmek için yapıyorsanız, pek büyük bir hatâ ediyorsunuz. İki sene üç mahkeme, yirmi senelik hayatımın yüzyirmi eserinde, yüzyirmi bin Risale‑i Nur şâkirdlerinden, mûcib‑i ihtilâl ve medâr‑ı mes'ûliyet ve vatan ve millet aleyhinde hiçbir şey bulmadıklarına, berâetimizle ve Risale‑i Nur eczâlarının bütününü iâde etmeleriyle gösterdiği cihetle, kat'iyyen size beyân ediyorum ki: Dinsizlik hesabına bizi ezen sizler; vatan ve millet, âsâyiş ve idare aleyhinde ve anarşilik lehinde ve müdhiş bir ecnebî hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdâhalesini istiyorsunuz… Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; âsâyiş, idare lehinde, sabır ve tahammüle karar verdim.
Elbette dünya dâimî olmadığı gibi, hâdisâtı da fırtınalı, dâima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî binler zakkum ve azâb neticeleri var. O zaman, fâidesiz “yüzbinler teessüf” diyeceksiniz. Ben, resmî makàmâta ve bizimle tam alâkadar vazifedârlara yazdığım gibi, sizin gibi bedbahtlara dahi derim: Biz, Risale‑i Nurla, bu memleketin ve istikbâlinin en büyük iki tehlikesini def'etmeye çalışıyoruz ve bilfiil çok emârelerle, hattâ mahkemede de kısmen isbât etmişiz.
Birinci Tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir sûrette girmeğe çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek.
İkincisi: Üçyüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta‑i istinâdını te'min etmektir.
75. Afyon Emniyet Müdürlüğüne yazılan bir mektuptur
Afyon Emniyet Müdürüne Derim Ki:
Müdür Bey!
Dünyada, eski zamandan beri görülmemiş bu derece kanunsuz ve mânâsız ve maslahatsız tecâvüzler bana geldiği hâlde neden aldırmıyorsunuz?
Bir misâli: Câmiye, hàlî zamanda, cemâat hayrına sâhib olmak için, bazı bir‑iki adamdan başka kimseyi yanıma kabûl etmediğim hâlde, resmen “Kat'iyyen câmiye gitmeyeceksiniz!” deyip; bu gurbette, hastalık ve ihtiyarlık ve yoksulluk içinde bu ihanet hangi kanunladır? Hangi maslahat var? Haberim olmadan, câminin hàlî bir yerinde – iki‑üç tahta, bir kilimle – beni üşütmemek fikriyle bir zâtın yaptığı iki kişilik bir settâre yüzünden, ehemmiyetli bir mes'ele şeklinde, hem bana, hem umum halka mânâsız telâş vermek hangi kanunladır? Hangi maslahat var? Soruyorum.
170
Bana bu ihanetleri yapanların hiçbir bahâneleri yoktur. Yalnız teveccüh‑ü âmmeyi bahâne edip: “Bu menfî adama neden hürmet ediyorsunuz?‥”
Ben de derim: Bütün dostlarım biliyorlar ki; ben, şahsıma karşı hürmeti ve teveccüh‑ü âmmeyi istemiyorum, reddediyorum. Benim hakkımda başkalarının hüsn‑ü zannını kabûl etmediğim hâlde, hangi kanun beni mes'ûl eder ki; ihtiyarım ve rızâm haricinde, başkasının hüsn‑ü zannıyla bana ihanet ediliyor. Farz‑ı muhâl olarak, bu teveccüh‑ü âmme hakikat da olsa; vatana, millete fâidesi var, zararı olmaz.
Hem eğer, bir parçasını ben de kabûl etsem; bu ihtiyarlık, hastalık, yoksulluk ve soğuk bir oda içerisinde, dehşetli bir haps‑i münferitte, zarûrî hizmetlerimi görmek için bir‑iki insanın dostluğunu kabûl etmekliğimde hangi fenâlık var? Hangi kanun bunu men'eder? Bir‑iki işçi çocuktan başka benimle temâs ettirmemek hangi kanunladır? O işçi çocuklar her vakit bulunmadığı için, kendim işimi göremiyorum. Bu dehşetli vaziyeti, elbette bu memlekette inzibat ve hükûmet ve idare adamları nazar‑ı ehemmiyete almak borçlarıdır. Cidden alâkadar eder diye size beyân ediyorum.
Emirdağı’nda bir tecrid‑i mutlakta Said Nursî
76. Risale‑i Nur medreseden çıkmış, ilim içinde hakikate yol açmış
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, çoktan beri beklediğim bir ciddi yardım, Konya ulemâsından görülmeğe başladı.
Evet Risale‑i Nur, medreseden çıkmış, ilim içinde hakikate yol açmış; hakîki sâhibleri ve tarafdârları medreseden çıkan hocalar olduğuna binâen, umum Anadolu’nun eskiden beri parlak ve fa'âl bir medresesi Konya şehri olduğundan o mübârek medresenin şâkirdleri kendi malları olan Risale‑i Nura sâhib çıkmağa ve sarılmağa başladığını Sabri’nin mektûbundan anladım ve buraya, Konya’ya yakın geldiğime rûh u canımla memnun olup, bana gelen bütün sıkıntılara sürûr ile mukàbele edip tahammül ediyorum.
171
Başta, çok mübârek tefsirin çok muhterem ve kıymetdâr sâhibi olan Hoca Vehbi Efendi olarak, Risale‑i Nuru takdir edip alâkadarlık gösteren bütün Konya ve civarı ulemâlarını, bütün kazançlarıma ve duâlarıma şerîk ettim. Ve hàs kardeşlerim dâiresi içinde isimlerini bildiğim zâtları, isimleriyle duâ vaktinde yâdediyorum. Risale‑i Nur şâkirdlerindeki şirket‑i maneviye itibariyle, benim çok noksan kazancımdan hisse aldıkları gibi; bütün şâkirdlerin bütün kazançlarından da hisseler almağa yol açıldığını, benim tarafımdan selâmımı hürmetlerimle onlara tebliğ ediniz.
Isparta kahramanları gibi, Konya’nın mübârek âlimleri Risale‑i Nura sâhib çıktıklarından, daha dünyaca, vazife‑i Nuriyeye bir endişem kalmadı. O mübârek ve kuvvetli ellere Risale‑i Nuru emânet edip rahat‑ı kalb ile kabrime gidebilirim.
Sâniyen: Elhak, az bir zamanda Risale‑i Nura pek çok fâidesi dokunan ve on seneden beri Risale‑i Nura çalışmış gibi hàslar dâiresinde bulunan Mustafa Osman’ın, Emirdağ’ındaki kardeşlerine, yangın münâsebetiyle geçmiş olsun makamında nev'‑i beşer yangınını bahsedip, güzel bir mektûb yazmış. Onun mektûbunun bir kısmını hem Lâhika’da, hem Sikke‑i Gaybiye’de kaydediyoruz; sonra sûretini size göndereceğiz. Benim tarafımdan hem ona, hem yanındakilere, hem vâsıta‑i muhâbere olduğu Kastamonu ve İnebolu’daki kardeşlerimize pek çok selâmlarla beraber; hattı güzel, vakti müsâid olanlar, Isparta ve civarı gibi, Asâ‑yı Mûsa Mecmuası’nı yazsalar, çok münâsib olur. Bu vazife‑i Nuriye, inşâallâh matbaanın çok fevkınde iş görecek.
172
Sâlisen: Hâfız Emin’in Risale‑i Nura çok hizmeti var. Onun kasabası olan Küre, geçen hâdiseden evvel Nuri, Hakkı, İhsân ve merhum Muallim Osman gibi zâtların himmetiyle bir Medrese‑i Nuriye hükmüne geçip parlak bir sûrette Nura çalışıyordu. İnşâallâh, o kıymetdâr hizmeti, mümkün oldukça yine yapacak. Gerçi geçen musîbette en ziyâde onlar üzüldüler, fakat ona mukâbil Risale‑i Nurun geniş muzafferiyetinde o kasabanın ve o fedâkâr kardeşlerimizin hisseleri çok ehemmiyetlidir.
Hâfız Emin mektûbunda diyor ki: “Ben mahkemeden kitaplarımı alamadım. Size gelmiş mi, gelmemiş mi?” diye benden soruyor.
Siz ona selâmımla beraber yazınız ki: Seninki bana gelmediği gibi, sana İstanbul’a gönderdiğim kitaplarımdan da hiçbirisi elime geçmedi. Ve bilhassa İstanbul’a gönderdiğim “büyük kitab” nâmında, içinde yirmi risaleden ziyâde bulunan mecmuayı çok araştırdımsa da bulamadım. Fakat, mâdem Risale‑i Nur kendi kendine intişar ediyor ve muhtaç olanlara kendini okutturuyor, Hâfız Emin’e ve bizlere sevâb kazandırıyor; Hâfız Emin de, benim gibi, kitaplarının başka ellerde gezmesinden memnun olmalı.
Hem Küre’de, erkek ve hanım ne kadar Risale‑i Nurla alâkadar varsa, onlara selâm ediyorum. Eskisi gibi şimdi de Küre’ye bir Medrese‑i Nuriye nazarıyla bakıyorum. Hususan İhsân, Abdullâh, Abdurrahman’a selâm ediyorum; ne hâldedir? İnşâallâh eski parlak hizmeti devam ediyor. Tam bir Abdurrahman olduğunu isbât ettiği gibi, devam edecek.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
77. Siz sinek kanadı kadar zararı olmayanı bırakınız; kartallar, belki ejderhalar gibi zararlara bakınız
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hadsiz şükür olsun ki; Risale‑i Nur yerine beni sıkıyorlar… benimle meşgul oluyorlar. Hiç merak etmeyiniz. ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrıyla, inşâallâh bu yeni hâdisede dahi bir hayır olacak.
Hâdise budur: Ceylan’ı ve iki arkadaşları – ki bana hizmet ediyorlardı – yanıma gelmelerini men'ettiler. Anahtarı onlardan aldılar, bekçilere verdiler. O bekçilerden birisi geliyor, su ve ekmek gibi işlerimi görüyor. Ben bunun sebebini bilemedim. Fakat bu kasabada bir parti münâzaası var. Çocuğun bir amcası (Hâşiye) bir taraftadır. Onun muârızları yapıyor ihtimali var.
173
Hem, her tarafta Risale‑i Nurun fütûhâtı ve hariçten gelen anarşistlik müdâhalesi sebebiyet verdi zannederim. Ve Sandıklı’da elde edilen mektûbatla, bir vâsıta‑i muhâbere olması bahânesiyle, bu sıkıntıyı verdiler. Siz hiç telâş etmeyiniz, bunun da hiç ehemmiyeti yoktur. Siz, yine eski gibi bana yazarsınız. Fakat ben, kendim çok yazamıyorum. Güyâ beni, ihanet ve hakaretle çürütmekle, Risale‑i Nurun fütûhâtına sed çekilecek; dîvâneliklerinden, üflemekle milyonlar elektrik kuvvetinde bulunan Risale‑i Nur gibi bir hakikat güneşi sönecek diye – ziyâde sevâbı bana kazandırmak için – beni fazla sıkıyorlar.
Medâr‑ı ibret ve dikkat bir tevâfuktur ki; dün, çocukla pederini zâbıta celbedip ifâdelerini aldığı aynı dakikada, ehemmiyetli bir vukûâtı, telefon‑u zâbıta haber vererek, bütün erkânı telâşa düşürttü. Mahall‑i vak'aya gitmeğe mecbur oldular. Ma'nen onlara denildi:
“Siz sinek kanadı kadar zararı olmayanı bırakınız; kartallar, belki ejderhalar gibi zararlara bakınız.”
Hem câmiden men' hâdisesinin aynı vaktinde, men'e emir veren yeni kaymakam, Afyon’da, ameliyâta ma'rûz kaldı. Lisân‑ı hâliyle ona denildi: “Ölüm var!‥ Onun i'dâmından kurtulmasına çalışanı tazyîk değil, belki çok takdir ve tahsin etmek gerektir.”
Umum kardeş ve hemşirelerime birer birer selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
174
78. Hakkımızda ve Risale‑i Nur hizmetinde inayet-i Rabbaniye ve tevfikat-ı Samedaniye devam ediyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Mübârek Vârislerim ve Emin Vekillerim!
Evvelâ: Size kat'î haber veriyorum ki; hakkımızda ve Risale‑i Nur hizmetinde, inâyet‑i Rabbâniye ve tevfikat‑ı Samedâniye devam ediyor. Zâhiren çirkin perdeler altında, gayet güzel neticeler var. Bir zararımıza bedel, yüz menfaat bizlere ihsân ediliyor. Onun için, geçici, muvakkat sıkıntılara ve sarsıntılara ehemmiyet vermemek lâzımdır.
Sâniyen: Mümkün olduğu kadar Asâ‑yı Mûsa Mecmuası’nı yazmakta fütûr ve tevakkuf verilmesin. O kudsî birinci vazifenin pek çok ehemmiyeti var. وَبِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ Onun hakkında İmâm‑ı Ali (R.A.) demiş.
Size iki Ali’nin ondört parça mübârek risalelerini tashih edip posta ile gönderdim. Burada hem beni, hem talebeleri şevk ile tam çalıştırdılar. Kastamonu’da imdâdıma geldikleri gibi, burada dahi o iki kahraman yine imdâdıma yetiştiler.
Sâlisen: Ben burada gerçi pek çok sıkılıyorum. Fakat sizlerin fütûrsuz çalışmanızı düşündükçe ve iştiyakla beklediğim mülâyimâne ve tesellîkâr mektûblarınızı gördükçe, o sıkıntılar gider, bazen sevinçlere inkılâb ederler. Benim mektûblarımı yazan, şimdilik yanıma gerçi gelemiyor, fakat şahsî hizmetten başka, Risale‑i Nura ait üç‑dört vazifesi var. Onları mükemmel yapıyor.
Hem, benim hususî işlerimi de kapıya gelip anlar, gider; onları da yapar.
Râbian: Sâir yerlerdeki kardeşlerimiz Asâ‑yı Mûsa yazmasına başlamışlar mı? Bu birinci vazifeyi eskiden yapan ve yanında mevcûd bulunan zâtlar, bir cild içine alıp; ikinci vazife‑i îmâniye olan mu'cizâtları zeyilleriyle beraber tedârikine başlasınlar. Veyâhut geri kalanlara yardım etsinler. Elinden geldiği kadar güzel ve tashihli yazılmalı.
175
Hâmisen: Âlimlerden sonra muallimler risaleye ihtiyaçlarını hissetmeye başladıklarına çok emâreler var. Bir emâre budur: İstanbul’da din konferansında okumak niyetiyle Âyetü'l‑Kübrâ risalesini istemeleridir.
Re'fet kardeş! Sen de çok safâlar geldin ve Risale‑i Nur yazısı ile meşguliyetin beni cidden sevindirdi. Hulûsi ve Sabri gibi senin de suâllerinin Risale‑i Nurda ehemmiyetli neticeleri ve tatlı meyveleri var. Senin yanında bulunan ve risalelerde kaydedilmeyen ilmî parçaları münâsib yerlerde veya “Lâhika”da yazarsınız.
Kardeşlerim, Asâ‑yı Mûsa Mecmuası’nın yazmasında bir tedbir hâtırıma geldi. Taksimü'l‑a'mâl ile beş‑altı zât, aynı kıt'ada herbiri bir kısmını yazsın; daha çabuk ve daha kolay olur. Hem usandırmaz, hem – büyüklüğü için – yazmak cesâretini kırmaz. Tahmin ederim ki, bu çok ehemmiyetli vazife‑i Nuriye tam ileri gitmemesi bu sebebdendir. Yazısı güzel olanlar, herhalde bu yeni tedbir ile o vazifeye çalışmalı.
Kardeşlerim! Çok dikkat ve ihtiyat ediniz… Sakın sakın hocalarla münâkaşa etmeyiniz‥ mümkün olduğu kadar musâlahakârâne davranınız‥ enâniyetlerine dokunmayınız‥ bid'at tarafdârı da olsa ilişmeyiniz. Karşımızda dehşetli zındıka varken, mübtedi'lerle uğraşıp, onları dinsizlerin tarafına sevketmemek gerektir. Eğer size ilişmek için gönderilmiş hocalara rastgelseniz, mümkün olduğu kadar münâzaa kapısını açmayınız. İlim kisvesiyle i'tirâzları, münâfıkların ellerinde bir sened olur. İstanbul’da, ihtiyar hocanın hücumu ne kadar zarar verdiğini bilirsiniz. Elden geldiği kadar Risale‑i Nur lehine çevirmeğe çalışınız.
Umum kardeşlerime birer birer selâm…
79. Dünya fânîdir, binler sene yaşamak olsa bâkî olan hayat‑ı uhreviyenin yanında hiç ender hiç mesabesindedir
Çok Azîz, Sıddık, Kahraman, Bahtiyar Emirdağlı Kardeşlerim!
Geçirdiğiniz çok büyük âfeti müş'ir, mübârek efendimiz hazretlerinin, çok ehemmiyetli ve çok kıymetli ve perde altında çok müjdeli lütûfnâmelerini aldık. Herbirerlerinize, hususan bu yangında daha çok tehlike atlatan kardeşlerime, bura ve bu civar talebeleri nâmına büyük geçmiş olsun der ve bu vesile ile dehşetli küfr‑ü mutlak yangınının mahallemizi sardığı ve kızıl kıvılcımlarının saçaklarımıza sıçramak üzere olduğu bir hengâmda, umum ehl‑i îmân ve hususan Nurcular nâmına, o maddî yangında çocuk Ceylan’ın ağlamakla medet istemesi gibi, bir manevî Ceylan olarak, o büyük ve çok müşfik Üstada “Medet! Biz yanıyoruz, mahvolduk!” diye niyâz eylerim.
176
Bu Emirdağ yangınında, günün en çok nüfûzuna sâhib, kızıl Rusya’dan çıkarak, kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve oraları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifâk ve şikàk ateşleri saçarak, kardeşine: “Kardeşini öldür!” diye bağıran ve en nihâyette âlem‑i Hıristiyaniyeti yakıp, kavurup, harman gibi savurduktan sonra, Âlem‑i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan komünizm ve bu azîm yangında itfâiye vazifesini üzerine alan Risale‑i Nura ve Risale‑i Nurun günün en büyük mutfîsi, en büyük tahassungâhı ve en büyük melce'i ve penâhı ve onun şahs‑ı manevîsinin duâlarının, Bârgâh‑ı Ehadiyette kabûl olduğuna, sarîh bir işâret var. Ve âdeta ona hücum edenlere ve etmek isteyenlere karanlık gecede kırmızı diliyle şöyle hitâb ediyor:
“Ey Fahr‑i Âlem’in gösterdiği doğru yoldan şaşanlar! Dünyanın fânî metâ'larıyla gururlanıp taşanlar; ve ey dünyamıza zararı olur korkusu ile, Nur‑u Kur'ân’dan kaçanlar! Sizler, dünyanızın, uçurumlara gittiği zannıyla, o bâkî ve tatlı sandığınız fânî ve hakikatte çok acı lezzetlerinizin, zevâl bulmak, şedîd ve elîm elem ve ızdırâblara tahavvül etmek üzere olduğunu tahmin ederek mânâsızca radyoların başına koşuyorsunuz. Bu koşmakta ve bu dedikoduları dinlemekte, ne fâide var?
177
Zevâl bulucu lehviyât ve lezâizle körleşmiş, bakan gözleriniz artık yeter! Biraz hakikati görsün, sağırlaşmış duyan kulaklarınız, biraz hakikati duysun ki, bu acîb ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl‑i îmânın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr‑ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda ancak ve ancak, günümüzün en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkîmatı olan Risale‑i Nurun nurânî siperlerine ilticâ etmekle ve onun dâire‑i kudsiyesine dehàlet etmekle kurtulacak ve îmânınızı kurtararak, i'dâm‑ı ebedî zannettiğiniz ölümü, bir hayat‑ı bâkiyeye tebdil edeceksiniz. Ve işte o nurun mübârek tercümânının ve mübârek şahs‑ı manevîsinin اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا وَاَجِرْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ وَوَالِدَيْهِمْ مِنَ النَّارِ ve emsâli duâlarının kabûlüyle, şefâatiyle ve hürmetine, benim dehşetli, fakat Cehennem ateşi yanında hiç ehemmiyeti olmayan ateşimden, onun şâkirdlerinin, hàdimlerinin ve risalelerinin muhâfızı bulunan mağazaları, nasıl âzâd olmuş, kurtulmuş ise, sizler de o mübârek şâkirdler gibi, o mübârek dâire‑i kudsiyeye dehàlet ettiğinizde; dünyevî ve uhrevî dehşetli ateşlerden kurtulacak ve evlâd ve iyâlinizin bir nev'i çobanı olmak hasebiyle, o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve herbirerleriniz maddî ve manevî felâh ve saâdete nâil olacaksınız.
Bakıp da görmeyen ve görüp de görmek istemediğinizden kapadığınız gözlerinizi açınız, görünüz ve azîm tehlikelerin çok yakın olduğunu ihsâs ve telâş ve ızdırâbınızı arttırmaktan başka bir işe yaramayan dünya havadislerini veren radyo başına değil, ayaklarınızdaki bütün derman ve kuvvetinizle Risale‑i Nur başına ve onun neticesi emniyet, selâmet ve saâdet olan nurânî dâiresine koşunuz!”
Bizlere de “Ey Nurcular! Allah’ın sizlere ihsân ettiği ezelî lütfuna karşı secdeden başlarınızı kaldırmayınız. Gecenin soğuğuna aldırmayınız. Sizlere lütfunu hiçbir hususta esirgemeyen Rabb‑i Rahîm’e gecenin bu mübârek saatlerinde kalkarak, vazife‑i şükrü edâ ediniz. Ve bazıların düştüğü, istikbâli düşünmek derdiyle akl‑ı maaşı sarsan hâdiseler karşısında titremeyiniz, korkmayınız; Nurun kudsî kerâmeti ve imdâdını müşâhede ediniz.”
178
Dünya fânîdir, binler sene yaşamak olsa, bâkî olan hayat‑ı uhreviyenin yanında, hiç‑ender hiç mesâbesindedir. Fakat fânî olmakla beraber, bâkî hayatın bâkî meyvelerini verecek bir mezraasıdır. Fırtınaların şiddeti, havanın dehşeti sizleri sarsmasın, korkutmasın. Bu mübârek mezraaya en mübârek ve nurânî ve verimli ve bereketli olan Nur tohumlarını ekiniz. Zîra “Eken biçer”, atalarımızdan kalma mübârek bir sözdür.
Ey Nurcular! Sizin hakîki vazifeniz dünyaya bakmak değildir. Farz‑ı muhâl olarak dünyaya da bakılsa, bakınız ve görünüz ve zuhûru muhtemel dehşetli yangınlar sebebiyle ve o yüzden karşılaşmanız ihtimali bulunan tehlikeler dolayısıyla kat'iyyen sarsılmayınız, fütûr getirmeyiniz, çalışınız, çalışınız, çalışınız ve kat'iyyen inanınız ki; Nurun şefâati, Nurun duâsı, Nurun himmeti sizleri kurtaracaktır. İşte bu da'vânın şâhidi Emirdağlı Nurcuların dehşetli ateşten zararsız kurtulmalarıdır. Şimdiden umumunuza müjdeler olsun.
KardeşinizMustafa Osman
179
80. Üstadın vasiyetnamesidir
Vasiyetnâmemdir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Vârislerim!
Ecel gizli olmasından, vasiyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risale‑i Nurdan olan benim hususî kitaplarım ve güzel cildlenmiş mecmualarım vesâir şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikaların hey'etine, başta Husrev ve Tahiri olarak o hey'etten oniki (❋) kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki; emr‑i hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sâdık ve mübârek ellerde Hizmet‑i Nuriye ve îmâniyede çalışsın ve isti'mâl edilsin.
Kardeşlerim! Bu vasiyetten telâş etmeyiniz. Ben, teessürâttan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zaîf olmakla beraber gizli münâfıkların desîselerle müteaddid sû‑i kasdları için bu vasiyeti yazdım; merak etmeyiniz, inâyet‑i Rabbâniye ve hıfz‑ı İlâhî devam ediyor.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
180
81. Duanız, onların ağır ve işkenceli zulümlerini, benim hakkımda inayetkâr, maslahattar merhametlere çevirmesine sebep olduğuna kat’iyen şüphem kalmadı
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet‑i Îmâniyede Azîmkâr Arkadaşlarım!
Evvelâ: Birinci vazife‑i Nuriye, inşâallâh matbaanın pek çok fevkınde iş görecek. Şimdi de şâkirdlerine büyük sevâblar ve kuvvetli îmân hizmetleri veriyor. Acaba bu vazife ileri gidiyor mu, yoksa bu kışın ağır şerâitiyle geri mi kalıyor?
İkinci vazife de, Onuncu Söz, zeyilleriyle beraber, iki mu'cizât risaleleri ve zeyillerinin âhirinde bulunmak lâzımdır. Birinci vazifesini bitirenler, yine mevcûdu varsa, bir cild içine almağa çalışsınlar; yoksa, tedârik etsinler. Çünkü Âlem‑i İslâm, şimdiki intibâhı, vahdet‑i İslâma çalışması, herhalde Risale‑i Nur gibi eserleri arayacak ve büyük dâirelerin geniş nazarlarına elbette büyük mecmualar lâzımdır.
Sâniyen: Sizin bana yardımınız iki cihetle pek zâhir ve pek büyüktür.
Birincisi: Sizin fütûrsuz Hizmet‑i Nuriyede çalışmanız benim bütün musîbetlerimi ve sıkıntılarımı hiçe indiriyor, bil'akis sürûrlara kalbediyor.
İkinci cihet: Kat'iyyen biliniz ki; duânız, onların ağır ve işkenceli zulümlerini, benim hakkımda inâyetkâr, maslahatdâr merhametlere çevirmesine sebeb olduğuna kat'iyyen şübhem kalmadı.
Ezcümle: Memurları ve halkları benden ürkütmeleri, beni büyük hatâlardan ve tasannu'lardan ve ihlâsa münâfî hâletlerden ve vaktimi zâyi' etmekten kurtarıp, kader‑i İlâhî’nin hakkımda, zulm‑ü beşerî içinde tam adâletini ve inâyetini gösterdi. Buna kıyâsen, başıma ne gelse, altında bir rahmet var. Yalnız benim ile meşgul olmaları için on dirhem zarar, Risale‑i Nurun onbin lirasını kurtarıyor. Onun için, siz hiç beni merak etmeyiniz. Hattâ bazen damarlarıma dokunduracak tarzdaki ihanetlerine karşı bedduâ etmek isterken, onların yakında ölüm i'dâmıyla, kabr‑i haps-i münferitte azâbları ve bu ihanetlerinin neticesinde bana ait maslahatları ve hizmetimize menfaatleri düşündükçe, bedduâdan vazgeçiyorum.
181
Sâlisen: Her hafta bir‑iki mektûbunuz bana hem şifâ, hem medâr‑ı tesellî ve manevî bir sohbetle sizin ile görüşmeye vesile olmasından, kemâl‑i şevk ile postayı bekliyorum.
Umumunuza birer birer selâm ve duâ…
Said Nursî
82. Bu defa sizin beş altı mübarek mektuplarınıza yanlız bir tek müşevveş mektupla cevap vermemden gücenmeyiniz
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hakikat Yolunda Arkadaşlarım!
Bu defa, sizin beş‑altı mübârek mektûblarınıza yalnız bir tek müşevveş mektûbla cevab vermemden gücenmeyiniz.
Evvelâ: Halîl İbrahim’in mektûbu; şahsıma verdiği fevkalâde meziyetler için kabûl etmemek mesleğimizce lâzım gelirken, iki mânidâr tevâfuku bana hem kendini kabûl ettirdi, hem “Lâhika”ya girdi. Fakat şahsıma ait kısmını bazen tayyettim ve bazısının üstünde “Risale‑i Nur” kelimesini yazdım; ibaredeki suâllerine cevab oldu.
Birinci Tevâfuk: Hakkımda, teveccüh‑ü âmmeyi kırmak için bir yüzbaşı bana karşı beş vecihle kanunsuz hakaret ve ihanet ettiği aynı zamanda, belki aynı saatte, yüz tane böyle yüzbaşıdan ehl‑i hakikat nazarında daha ehemmiyetli ve Risale‑i Nurun erkânından bir kardeşimiz, bu yeni mektûbu, haddimden yüz derece ziyâde ihtiram verip o gibi ihanetleri hiçe indirerek yazmış. Hem şâkirdlerin erkân‑ı mühimmesinden dört zât, aynı mes'eleye iştirâk edip imza basmışlar. Ben de bu garîb tevâfukun hatırı için, mesleğime muhâlif olan senâkârâne mektûbu kabûl edip ta'dil ederek “Lâhika”ya geçirdim ve size de müsveddesini gönderdim.
182
İkinci Tevâfuk: Ben, gece, Asâ‑yı Mûsa Risalesi’ni yazanları düşündüm ve yeni mektûblarda o noktada bahis aradım. Bu ağır kışta ve ara sıra bana münâfıkların ilişmeleri, bunlara fütûr vermek ihtimali var. Bu yazıcılara bir kamçı‑yı teşvik lâzım. Nasıl ki Hasan Feyzi ve Halîl İbrahim’in edîbâne iki ta'rifnâmeleri çokları yazıya şevk ile sevkettiler diye bir teşvik vesilesini aradım; birden, sabahta benim ölümümü mevzû yapan ve şâkirdleri korkutan ve sa'yde ve yazıda acele etmelerine medâr o mektûbu aldım, dedim: İbrahim Halîl’in sadâkati, kerâmet derecesine çıkmış.
Sâniyen: Feyzi ve Emin’in mektûbu, benim çok endişelerimi izâle etti. Evet, bu iki kardeşimizin sadâkatleri ve hizmetleri ve Risale‑i Nura sahâbetlerinin çok ehemmiyeti var. Ve hapishânede dokuz ayda, dokuz sene kadar kıymetdâr hizmet eden Hilmi ve Sâdık ve İhsân; ve Beşkardeş nâmında Risale‑i Nura kalemiyle çok hizmet eden ihtiyar Tahsin gibi ve Feyzi ve Emin’in mektûbunda işâret edilen umum o civarda çok alâkadar olduğum kardeşlerimin Hizmet‑i Nuriyede devamları, beni sürûrla ağlattırdı. Fakat öz kardeşim Abdülmecîd, beni çok merak ediyor; görüşemediğim buranın müftüsünden, hâlimi anlamağa çalışıyor. Bundan sonra Feyzi ve Emin’in üçüncüsü Abdülmecîd olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzumlu mektûbları ona da göndersinler.
Hem, benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, Yeni Said’in dahi Hulûsi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.
Hem benim hakkımda musîbet ve fenâ haberleri aldığı vakit, merhum pederim Mirza (R.H.) gibi olsun, merhume vâlidem Nuriye (R.H.) gibi olmasın. Çünkü eski zamanda, dağdağalı hayatımda hakkımda acîb havadisler peder ve vâlideme ihbar ediliyordu. “Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi.” gibi fenâ haberleri babam işittikçe, keyifleniyordu, gülüyordu. Derdi:
“Mâşâallâh… Oğlum, yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiştir ki, herkes ondan bahsediyor.”
Vâlidem ise, onun sürûruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok defa gösteriyordu.
183
Sâlisen: Lütfi’nin sebatkâr ve pek ciddi vârisi Abdullâh Çavuş ve İslâmköylü merhum Hâfız Ali’nin şâkird ve vârislerinden Mustafa’nın mektûblarını umum Nur fabrikasının kahramanları hesabına kabûl ettim. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki; o köyleri de Sava ve Kuleönü gibi bir Medrese‑i Nuriye hükmüne getirmiş.
83. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin bu defa müteaddid mektûblarınıza, rahatsızlık mecburiyetiyle, bir tek mektûbla iktifâ ediyorum.
Evvelâ: Risale‑i Nurun kahramanı Husrev, benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samîmî ve ciddi istiyor. Ben de derim: Te'lif zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyâde ve neşre fâideli ise, hayatın dahi Hizmet‑i Nuriyede benim bu azâblı hayatımdan o derece fâidelidir. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim.
Sâniyen: Şehîd merhum Hâfız Ali’nin tam bir vârisi Hasan Feyzi’nin, Denizli hesabına ve o civarda ciddi kardeşlerimizin nâmına yazdığı parlak kaside ve dördüncü şehnâmesi; ve orada dahi şâkirdlerin fa'âliyetle Nura çalışmaları, benim zehirli, şiddetli hastalığıma bir merhem oldu. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun, Denizli’yi ikinci bir Isparta ve büyük bir İslâmköyü yapıyor.
Evet, hâkim‑i âdil, Muharrem ve Feyzi ve Hâfız Mustafa, bir‑iki senede, yirmi sene kadar Hizmet‑i Nuriyeyi yaptılar; Nurun şâkirdlerini ebede kadar minnetdâr eylediler. Cenâb‑ı Hak, onlardan ve beraberlerinde Nura hizmet edenlerden ebeden râzı olsun, âmîn!
Sâlisen: Medrese‑i Nuriyenin kahramanlarından ve Barlalı Marangoz Mustafa Çavuş ve Hâfız Mehmed’in tam vârisi Marangoz Ahmed’in Medrese‑i Nuriye nâmına pek samîmî ve hazîn tâziyenâmesi, beni sürûrla ağlattırdı. Ben de derim: Mâdem o mübârek medresede küçük ve büyük çok Saidler var; ihtiyar, âciz, vazifesi bitmiş bir Said noksan olsa, ehemmiyeti yok. Hayat‑ı bâkiyede mâdem beraberiz, bir muvakkat müfârakat olsa da, sizi müteessir etmesin.
184
Râbian: Hâkim‑i âdilden sonra en ziyâde hakîki adâlete çalışıp Risale‑i Nurun serbestiyetine hizmet eden (م ح ر م) en hàlis şâkirdler içinde ve benim öz kardeşim ve birinci talebem Molla Mehmed ismiyle onun nâmı, duâlarımda ve manevî kazançlarımda beraberdirler.
Hâmisen: Bu saatte Konyalı Sabri de; – Halîl İbrahim ve Hasan Feyzi tarzında, vasiyetnâmem münâsebetiyle – kısa, fakat güzel bir kaside yazmış, üstadına çok ziyâde kıymet vermiş; kendi hüsn‑ü zannının parlak âyinesinde, bu bîçâre kardeşine fevkalâde ehemmiyet vermiş. Ve oranın âlimleri pek ciddi Nura çalışmalarını yazıyor.
Ben de derim: O üstad nâmı verdiği ve çok kıymet verdiği şahıs ise, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi olabilir. Ben de onun nâmına kabûl ettim, “Lâhika”ya geçirdim; hem size de bir sûretini gönderdim.
Merak etmeyiniz‥ hastalığım gittikçe hafifleşiyor. Ispartalı Mustafa nâmında bir kardeşimizin samîmî, fakat garîb bir mektûbu, içinde vardı. Bu zât, hangi Mustafa’dır‥ bilemedim, ona da çok selâm ederim. Acîb rüyası hayırdır, şimdi tâbir edemem…
Umum kardeş ve hemşirelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz, makbûl duâlarını isteriz.
Hasan Feyzi’nin güzel kasidesini, bazı kelimeleri ilâve ile “Lâhika”ya geçirdik ve size de gönderdik.
Said Nursî
185
84. Çok manidar ve kuvvetli bir tevafuk ve şakirdlerin sadakatlerine delil, bir zahir keramet‑i Nuriyeyi beyan etmeme bir ihtar aldım
Çok Azîz, Çok Sıddık ve Sâdık Kardeşlerim ve Risale‑i Nur Cihetinde Emin ve Hàlis Vârislerim!
Çok mânidâr ve kuvvetli bir tevâfuk ve şâkirdlerin sadâkatlerine delil, bir zâhir kerâmet‑i Nuriyeyi beyân etmeme bir ihtar aldım. Şöyle ki:
Ben vasiyetnâmemi yazdığım aynı zamanda, gizli münâfıklar, benim i'timâd ettiğim hizmetçilerimi zâbıta tarafından yanıma gelmekten men'ettikleri aynı vakitte, fırsat bulup, tanımadığım birisiyle, sâbık dokuz defadan daha te'sirli bir zehir bana yutturdular.
Hem aynı zamanda, Tunuslu ve âlim kardeşlerimizden ve buraya kadar geçen sene beni görmek için gelip, görüşmeden giden Hoca Haşmet, Yozgat’tan buraya yazıyor ki: “Said vefât etmiş, Risale‑i Nurun yüz otuz risalesi muhâfaza edilsin. Tâ ki, ileride tab'edeceğiz.”
Hem aynı zamanda Halîl İbrahim’in, vefâtım hakkında bir hazîn mersiye hükmündeki parlak mektûbu, şâkirdleri ağlattırdı.
Hem bu zamana pek yakın, Husrev’in, kendi âdetine muhâlif benim vefâtıma dair bir‑iki mektûbunda, iki‑üç gün ömür gibi tâbirlerle ecelime işâretleri, bir parça beni müteessir etti. Acaba ben gidiyorum diye endişe ettim.
Hem bu aynı hengâmlarda, en ziyâde hayat‑ı dünyeviyedeki vazifemi düşünüp “vefâtımdan sonra şâkirdler bu dehşetli zamanda benim bedelime de o vazifeyi yapacaklar mı?” diye çok merak ederken; birden Denizli, Milas, Isparta, İnebolu, ümîdimin yüz derece fevkınde ve öyle bir sahâbetkârâne ve iltizam‑perverâne o vazifeye koşup, başkaları da ve muallim ve âlimleri koşturdular ki, beni hayret hayret içinde bıraktılar.
186
Elhâsıl: Bu beş cihetteki tevâfuk, zâhir bir kerâmet‑i Nuriyedir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Kardeşlerim! Merak etmeyiniz, Cevşen ve Evrâd‑ı Bahâiye bu defa dahi o dehşetli zehirin tehlikesine galebe etti; tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ edip, şüphesiz makbûl olan duâlarını isterim. Ve İnebolu’da ve civarında hem çok hanımların, hem küçük yavrularının Risale‑i Nuru yazmağa başlamalarını ve Kur'ân dersini çok masûmların almasını bütün rûh u canımla tebrik ederiz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza muhtaç kardeşiniz Said Nursî
85. Siz müteessir olmayınız, hem merak etmeyiniz, yalnız dua ile bana yardım ediniz
Kardeşlerim!
Siz müteessir olmayınız‥ hem merak etmeyiniz. Yalnız, duâ ile bana yardım ediniz. Çünkü, birkaç gündür sol kolum çok ağrıyor, gece rahatsız ediyor. Kimseyi yanıma bırakmadığımdan, oda içindeki zarûrî işlerimi zahmetle yapabilirim. Zannederim eskiden beri, bende bulunan kulunç illetinin bir şûbesidir ki; buranın mizâcıma çok dokunan maddî havası ve kışı, o insafsızların evhâmı, tazyîkatları ve manevî kışı, damarıma dokunur. Âdeta bir yarım nüzûl isabeti gibi ızdırâb çektim. Fakat Lillâhi'l‑Hamd, sizin makbûl duâlarınız, o tehlikeyi de hafif bir sûrete çevirdi. İnşâallâh, o sûrette geçer; çok sevâblı fâidesi, yerinde kalır.
Kardeşlerim! Salâhaddin’in yazısına göre, o havâlide dahi Asâ‑yı Mûsa Mecmuası çok fa'âliyettedir, fütûhât yapıyor. Demek o tarafta o çok ehemmiyetli vazife‑i Nuriyeyi yapıyor. Yüzbin Elhamdülillâh, yazanlara da yüz Mâşâallâh, Bârekallâh…
187
86. Isparta tam bir Medresetü'z‑Zehrâ ve Câmiü'l-Ezher olmaya başladığını, kahraman talebelerinin bu ağır şerâit altında sarsılmadan faaliyetleri ispat ediyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hadsiz şükür olsun ki; Isparta tam bir Medresetü'z‑Zehrâ ve Câmiü'l‑Ezher olacağını ve olmaya başladığını, kahraman talebelerinin bu ağır şerâit altında sarsılmadan fa'âliyetleri isbât ediyor. Diyânetçe ve Kur'ân ve Risale‑i Nura müştâkàne çalışmaları, hattâ Aliköyü’nde, Alilerin gayretiyle çok çocukların talebeliğe girmeleri ve diğer bir köyün umum gençleri gece de Kur'ân’a çalışmaları ve câmiler cemâatle dolmaları, Nur şâkirdlerinin çektikleri bütün sıkıntıları hiçe indiriyor.
Sâniyen: Fevkalâde sadâkat ve alâka taşıyan Halîl İbrahim’in bu dördüncü şehnâmesi, benim Nura hàdimliğim noktasında haddimin pek fevkındeki ta'rifnâmesi gerçi çok güzeldir; fakat Risale‑i Nurdan ziyâde benim şahsıma baktığı cihetiyle, şimdilik size göndermedim, ta'dilden sonra gönderilecek. Hem ona, hem onun rüfekalarına bilhassa selâm ederiz.
Sâlisen: Siz, bana karşı sû‑i kasdlara merak etmeyiniz‥ belki bir cihette memnun olunuz ki; Risale‑i Nur ve şâkirdleri yerinde, benim cüz'î ve vazifesi bitmiş olan şahsıma hücum ediyorlar, tâzib ederler.
Bugünlerde, buranın büyük memurları, çekinmeyerek, bazıları demiş: “Said’in vücûdu ortadan kalkmalı.” hâdisesi var. İşte gizli düşmanlarım, bunun gibi, bu fikirlerinden istifade ederek, mu'temed hizmetçilerimi dağıtmakla fırsat bulup beni zehirlediler. Ve bu gibi memurlardan kuvvet alıyorlar. Fakat hıfz ve inâyet‑i İlâhiye, bu sû‑i kasdları da akîm bıraktı. İnşâallâh, dâima inâyet, himâyet edecek, bütün plânlarını akîm bıraktı, bırakacak.
188
87. Dâhiliye Vekili ile hasbihâlden bir parçadır
Dâhiliye Vekili ile Hasbihâlden Bir Parçadır
Hiçbir tarihte ve zemin yüzünde emsâli vukû' bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:
Hem, şiddetli sû‑i kasd eseri olarak zehirlenmeden hasta;
Hem gayet zaîf, yetmişbir yaşında ihtiyar; hem kimsesiz, acınacak bir gurbette;
Hem sako, hem fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te'min eden fakirü'l‑hâl;
Hem yirmibeş sene münzevî olmasından, binden ancak tam sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdüm‑giriz, mütevahhiş;
Hem, yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl‑i vukûfu inceden inceye tedkikten sonra bil'ittifak berâetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaatli olmasına karar verilmiş bir masûm;
Hem Eski Harb‑i Umumî’de ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd‑ı vatan;
Hem şimdi bu milleti, bu vatanı, anarşilikten ve ecnebî ifsadlarından kurtarmak için, meydândaki te'sirli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyet‑perver ve mahkemede yetmiş şâhidle isbât edildiği gibi, yirmibeş senede bir gazeteyi okumayan, merak etmeyen ve yedi sene Harb‑i Umumîye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli delillerle siyasetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbât eden ve dünyanıza karışmadığını adliyeleriniz resmen itiraf ettiği bir zararsız adam;
189
Hem, âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh‑ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn‑ü zanlarından ve medihlerinden çekinen, beğenmeyen bu bîçâre Said’e; başta Dâhiliye Vekili olan sen, Afyon Vâlisini ve Emirdağ zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps‑i münferid azâbını çektirmek ve tecrid‑i mutlak içinde tek başıyla bir haps‑i münferitte durmağa mecbur etmek, hangi maslahatınız iktiza eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder diye, hukuk‑u umumiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla Dâhiliye Vekili’ne beyân ediyorum.
Zulmen bütün hukuk‑u medeniyeden ve insaniyeden ve yaşamak hakkından mahrum edilenSaid Nursî
190