Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
43

7. Adliye Vekiliyle ve Risale‑i Nur’la alâkadar mahkemelerin hâkimleriyle bir hasbihâldir

Kendi Kendime Hasbihâl nâmındaki parçaya lâhika olarak
Adliye Vekiliyle ve Risale‑i Nurla Alâkadar Mahkemelerin Hâkimleriyle Bir Hasbihâldir
Efendiler! Siz, ne için sebebsiz bizimle ve Risale‑i Nurla uğraşıyorsunuz! Kat'iyyen size haber veriyorum ki: Ben ve Risale‑i Nur, sizinle değil mübâreze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünkü: Risale‑i Nur ve hakîki şâkirdleri, elli sene sonra gelen nesl‑i âtîye gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmağa çalışıyorlar. Şimdi bizimle uğraşanlar, o zaman kabirde elbette toprak oluyorlar. Farz‑ı muhâl olarak o saâdet ve selâmet hizmeti bir mübâreze olsa da, kabirde toprak olmağa yüz tutanları alâkadar etmemek gerektir.
44
Evet, hürriyetçilerin ahlâk‑ı ictimâiyede ve dinde ve seciye‑i milliyede bir derece lâübâlîlik göstermeleriyle, yirmi‑otuz sene sonra; dince, ahlâkça, nâmusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden; şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, nâmuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl‑i âtîsi, seciye‑i diniye ve ahlâk‑ı ictimâiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedâkâr millet, bütün rûh u canıyla Kur'ânın hizmetinde emsâlsiz kahramanlık gösterdikleri hâlde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedâr belki mahvedecek bir kısım nesl‑i âtînin eline elbette Risale‑i Nur gibi bir hakikati verip, o dehşetli sukùttan kurtarmak en büyük bir vazife‑i milliye ve vataniye bildiğimizden; bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz.
Evet efendiler! Gerçi Risale‑i Nur sırf âhirete bakar; gayesi Rızâ‑yı İlâhî ve îmânı kurtarmak ve şâkirdlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm‑ı ebedîden ve ebedî haps‑i münferitten kurtarmaya çalışmaktır, fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl‑i âtînin bîçâreler kısmını dalâlet‑i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü, bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim; dalâlet‑i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.
Evet, eski terbiye‑i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydânda varken ve an'anât‑ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği hâlde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs‑i emmâreye tâbi olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belâya karşı bir çare taharrîsi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyyen men'ettiği gibi; Risale‑i Nuru, hem şâkirdlerini, bu zamana karşı alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mübâreze, ne meşguliyet yok.
Mâdem hakikat budur, adliyelerin, değil beni ve onları itham etmek; belki Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini himâye etmek en birinci vazifeleridir. Çünkü, onlar bu millet ve vatanın en büyük bir hukukunu muhâfaza ettiklerinden, onların karşısında, bu millet ve vatanın hakîki düşmanları Risale‑i Nura hücum edip, adliyeyi şaşırtıp, dehşetli bir haksızlığa ve adâletsizliğe sevkediyorlar. Küçücük iki nümûnesini beyân ediyorum.
45
Ezcümle: Hapisteki arkadaşlarımdan, selâm‑kelâmdan ibaret ve Arabî bir risalemin fiatı olan on banknotu, buradaki bir adama gönderip; Isparta’da tab' masrafını veren o nüshalar sâhibine verilsin.” diye mektûbu yüzünden; hem adliye, hem hükûmet bana sıkıntılar verip; hem vâsıta olan adamı taharrî etti. Bu sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir âdi mektûbu, hem altı ay zarfında bir tek âdi muhâbereyi bu kadar büyük bir mes'ele sûretine getirmek, elbette adliyenin şerefine, haysiyetine yakışmaz.
İkinci Nümûne: Benim gibi garîb, ihtiyar ve zaîf ve berâet etmiş bir misâfire, herkesi, hattâ hizmetçilerini resmen propaganda ile ondan ürkütmek, kendini perîşan bir vaziyete sokmak bu vilâyetteki hükûmetin hamiyet‑i milliyesine yakışmadığından, sinek kanadı kadar mevhûm bir zarara dağ gibi ehemmiyet verip aleyhimde resmen propaganda yapmak, kimin ile görüşüyor ve yanına kim gidiyor?” diye herkese bir telâş vermek Hükûmetin hikmeti ve hâkimiyeti, bu acîb hâlete elbette tenezzül etmemek gerektir. Her ne ise Bu iki madde gibi, muttali' olanlara hayret veren çok maddeler var
Efendiler! Dalâlet ve fenâlıklar cehâletten gelse, def'etmesi kolaydır. Fakat, fenden, ilimden gelen dalâletin izâlesi çok müşküldür. Bu zamanda dalâlet fenden, ilimden geldiği için, ancak onları izâle etmeye ve nesl‑i âtîden o belâya düşen kısmını kurtarmağa, karşılarında dayanmağa Risale‑i Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzımdır. Risale‑i Nurun bu kıymette olduğuna delil şudur ki:
Yirmi seneden beri, benim şiddetli ve kesretli bulunan muârızlarım ve şiddetli tokatlarını yiyen feylesofların hiçbirisi, Risale‑i Nura karşı çıkmamış ve cerhedememiş ve çıkamaz. Ve dokuz ay, üç adliye ve merkez‑i hükûmet ehl‑i vukûfu, yüz kitaptan ibaret eczâlarında, bizi mes'ûl edecek bir tek madde bulamamalarıdır. Ve binler ehl‑i dikkat olan Risale‑i Nur şâkirdlerine kanâat‑ı kat'iyye veren İşârât‑ı Kur'âniye ve İhbarât‑ı Gaybiye-i Aleviye ve Gavsiye”nin, bu asırda Risale‑i Nurun ehemmiyetine ve makbûliyetine imza basmalarıdır.
46
Evet, adliyeler, hukukları muhâfaza etmek ve haksızları tecâvüzden durdurmak, vazifeleri olmak cihetiyle; Risale‑i Nurun yüz risalesi, yirmi senede, yüzbin adamın saâdetlerine hizmet ettiği sâbit olmakla beraber; on seneden beri, iki mahkeme ve merkez‑i hükûmet ve birkaç vilâyetin zâbıtaları ve Denizli Mahkemesi münâsebetiyle dokuz ay bütün mahrem ve gayr‑ı mahrem evraklarımızda ve risalelerde millete ve vatana bir zararlı maddeyi ve mûcib‑i ceza bir yanlış görmediğinden, elbette Risale‑i Nurun bu vatanda gayet küllî ve büyük hukuku var. Bu küllî ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayıp, âdi evraklar gibi müsâdere ederek, millete ve takviye‑i îmâna muhtaç bîçârelere pek büyük bir haksızlığı nazara almamak ve âdi bir adamın cüz'î ve küçük bir hakkını ehemmiyetle nazara almak; adliyenin mâhiyetine ve adâletin hakikatine hiçbir cihetle yakışmaz, diye size hatırlatıyoruz.
Doktor Duzi’nin vesâir zındıkların eserlerine ilişmemek, Risale‑i Nura ilişmek, gadab‑ı İlâhînin celbine bir vesile olabilir diye korkuyoruz. Cenâb‑ı Hak, size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül ihsân eylesin. Âmîn
Gayr‑ı resmî, fakat tecrid‑i mutlakta Said Nursî

8. Beni merak etmeyiniz. Ben her zahmette bir eser‑i rahmet ve bir lem’a-i inayet gördüğümden, sıkılmıyorum

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ emriyle, kardeşlerimle bir meşverete muhtacım.
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdi bir emr‑i vâki karşısında bulunuyorum. Benim iâşem için her gün iki buçuk banknot, hem yeniden benim için bir hâne mobilyasıyla beraber ve istediğim tarzda yaptırmak için emir gelmiş. Hâlbuki elli‑altmış senelik bir düstur‑u hayatım bunu kabûl etmemek iktiza eder. Gerçi Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de bir‑iki sene maaşı kabûl ettim, fakat o parayı kitaplarımın tab'ına sarfederek ve ekserini meccânen millete verip, milletin malını yine millete iâde ettim.
47
Şimdi eğer mecbur olsam ve size ve Risale‑i Nura zarar gelmemek için kabûl etsem, yine ileride millete iâde etmek üzere saklayacağım. Zarûret‑i kat'iyye derecesinde kendime yalnız az bir parça sarf edeceğim. İşittim ki; eğer reddetsem; onlar, hususan lehimde iâşem için çalışanlar gücenecekler. Ve aleyhimde olanlar diyecekler: Bu adam başka yerden iâşe ediliyor.” O bedbahtlar, iktisadın hàrikulâde bereketini bilmiyorlar ve iki günde beş kuruşluk ekmek bana kâfî geldiğini görmemişler ki, bütün bütün asılsız bir evhâma kapılıyorlar.
Eğer kabûl etsem, yetmiş senelik hayatım gücenecek; ve bu zamandan haber verip tama' ve maaş yüzünden bid'alara giren ve ihlâsı kaybeden âlimleri tokatlayan İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh dahi benden küsecek ihtimali var; ve Risale‑i Nurun hakîki ve sâfî olan ihlâsı beni de ihlâssızlıkla ittiham etmek ciheti var. Ben, hakikaten tahayyürde kaldım.
Ben işittim ki; eğer kabûl etmesem, beni daha ziyâde sıkacaklar ve belki Risale‑i Nurun tam serbestiyetine ilişecekler. Hattâ şimdiki tazyîkleri, beni o iâşe tekliflerine mecbur etmek için imiş. Mâdem hâl böyledir; اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِkaidesiyle, zarûret derecesinde olsa, inşâallâh zarar vermez. Fakat ben reddettim; re'yinize havâle ediyorum.
Azîz kardeşlerim! Beni merak etmeyiniz. Ben her zahmette bir eser‑i rahmet ve bir lem'a‑i inâyet gördüğümden, sıkılmıyorum. Sizin gayret ve ciddiyetiniz ve yardımınız, her sıkıntıyı izâle eder, dâimî sürûr verir.
Burada, Abdülmecîd (kardeşim) hükmünde ve hânedânı da benim hânedânım olması cihetiyle en çalışkan ve fedâkâr Mustafa Acet, hem küçücük bir Husrev, hem küçücük bir Abdurrahman hükmünde Ceylan nâmında çok çalışkan bir çocuk, Risale‑i Nura tam hizmet ediyor.
48

9. Bu vatanın belâlardan muhafazası için Risale‑i Nur bir kat’î vesiledir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size melâikeye ait Meyvelerin bir parçasını daha gönderdim. Mahkeme reisi, kitaplarımı bana vereceğini söylemesi üzerine, Denizli’ye iki vekâletnâme gönderdim. Burada bana şiddetli bir tecrid ve tazyîk verildiğine merak etmeyiniz; inâyet‑i Rabbâniye devam ediyor.
Medâr‑ı ibrettir ki; burada Risale‑i Nur serbest okunup yazılırken hilâf‑ı âdet başta bu kış, yaz gibi gittiğini çok adamlardan işittim. Ne vakit bana ve Risale‑i Nura hücum edildi; yazdırılmadı, ta'tîl oldu; gayet şiddetli bir kış başladığı gibi, Afyon’a şekvâ sûretinde yazılan hasbihâl ve zelzeleleri Risale‑i Nurun ta'tîliyle münâsebetdâr gösterdiği cihetini, inanmayanlara güyâ inandırmak için aynı taarruz zamanında başlayıp şimdiye kadar ara sıra hafifçe sarsar, îkaz ediyor diye işittim.
Hem, ne vakit Risale‑i Nura ilişilmişse, bir nev'i umumî korku başlamış görüyoruz. Demek bu vatanın belâlardan muhâfazası için Risale‑i Nur bir kat'î vesiledir. Mâdem böyledir, millet ve vatanı sevenler Risale‑i Nuru serbest bıraksınlar ve okusunlar ve okutsunlar.
İâşe için tahsîsatlarından, yalnız masraf borçları vermek için bir tek defa sekiz günlük ta'yinâtı kabûl ettim, daha istemem dedim.

10. Şehid merhumun berzahta okumasıyla mesrurâne meşgul olduğu

Azîz, sıddık, tam metîn kardeşlerim!
Şehîd merhumun berzahta okumasıyla mesrûrâne meşgul olduğu Nur Risalelerini dünyada kendi yerinde çalışmak ve beni de çalıştırmak için yazılmışlar gibi tam vaktinde yetişti ve Medrese‑i Yûsufiye’nin üç tatlı meyvesini ve Kur'ânın kudsî ve firdevsî binler meyveler veren üç hizbini beraber getirdi.
İki kahraman mübârek, yazdıkları güzel iki Meyvelerinin tarzında ve kıt'asında Onbirinci Mes'elesini dahi yazıp, dört‑beş nüsha Hizb‑i Nuriye varsa ve beş‑altı Hizb‑i Kur'âniye ile beraber gönderilse münâsibdir. Ve Husrev’in fıkrası, Onbirinci Mes'elenin âhirinde kaydedilsin.
49
Size bu defa Âyetü'l‑Kürsî’nin arkadaşı ve tetimmesi iki‑üç âyetin bir nükte‑i i'câziyelerine dair bir parça gönderdim; daha tamamlamağa bir ihtar almadım, noksan kaldı; pek acelelikle yazıldı. Ehemmiyetli sırlar göründü, fakat dünyaya bakmamak için tamam ve açık yazdırılmadı. Eğer hoşunuza gitse, Onbirinci Mes'elenin Hâşiyesinin bir lâhikası olarak kaydedersiniz ve İ'câz‑ı Kur'ân Risalesi”nin zeyillerinde hem El‑Felak nüktesini, hem bunu yazarsınız.
Kardeşlerim! Hiç merak etmeyiniz. Kat'î kanâatim geldi; bizler, bir inâyet altında, gayet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyar ve iktidarımız haricinde bir dest‑i gaybî tarafından istihdam ediliyoruz. Çok defa ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrına mazhar oluyoruz. Bu çalışmada zahmet pek az, ücret pek çok

11. Sizin gayet mübarek ve Cennet meyveleri gibi şirin hediyelerinizi ve Denizli cihetindeki beşaretinizi aldım

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin gayet mübârek ve Cennet meyveleri gibi şirin hediyelerinizi ve Denizli cihetindeki beşâretinizi aldım. Şimdi bu dakikada pek çok işler beni uzun konuşturmayacak; kısa kesmeye mecbur oldum. Çünkü, hediyeyi getiren çabuk gidecek diye acele yazdım.
Evvelâ: Son parçada, başta ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى bin üçyüz kırk dört sehivdir. Eğer okunmayan iki hemze ve medde sayılmazlarsa sehiv değil hem çok mânidârdır. Doğrusu bin üçyüz kırkyedidir ki, parçanın âhirinde tekrar doğru yazılmış. Hem bâkî kalan kısmı hem ehemmiyetli, hem dünyaya baktığı için ve ﴿عَلَقْ ’daki ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى o parçadaki tâğuta baktığından şimdilik yazdırılmadı.
50
Ve Sâniyen: Fihrist’te Âyet‑i Hasbiye olan Dördüncü Şuâ’ın fihristesi, İhtiyar Lem'ası’nın Ondördüncü Ricâsı yerinde yazılsın. Hakikaten münâsib görünüyor, tam bir ricâdır.
Sâlisen: Yirmisekizinci Lem'a’nın Yirmisekizinci Nüktesinin aynı fihristesi değil Onbeşinci Söz’ün âhirinde yazılsın. Çünkü ikisi aynı hakikatten bahsediyor.
Râbian: Merhum Hâfız Ali’nin Lem'alar’ını tashih ettim. Yakında inşâallâh gönderilecek.
Bugünlerde mübârek kahramanların firdevsî ve Yûsufî Meyvelerini tashih ederken o risale bana o derece kuvvetli ve kıymetli göründü ki, bağırarak dedim: Bütün çektiğimiz hapis sıkıntıları yüz misli ziyâde olsa da, yine bu Meyve Risalesi, yüz derece daha fazla görmüş. En muannidleri de îmâna getirerek geniş dâirelerde kendini zevkle okutturuyor. Ey bana sıkıntı veren bedbahtlar! Bana ne yaparsanız yapınız, beş para vermem; başımıza ne gelse ucuzdur; ayn‑ı inâyettir ve mahz‑ı rahmettir.” diye tam tesellî buldum.
Umum Risale‑i Nur talebelerine selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
Said Nursî
51

12. Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlumun şekvasını dinlemenizi istiyorum

Bu İstid'a Üç Makàmâta Gönderilmiştir
Oradaki kardeşlerime bir me'haz olmak için gönderildi
Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlumun şekvâsını dinlemenizi istiyorum!
Hürriyetin en geniş sûretini veren cumhûriyet hükûmetinde herbir hürriyetten men'edilmekle beraber, düşmanlarım, benim aleyhime her cihetle serbest olarak beni eziyorlar. Hürriyet‑i vicdân ve hürriyet‑i fikr-i ilmiyeyi te'min eden Cumhûriyet Hükûmeti, ya beni tam himâye edip, garazkâr, evhâmlı düşmanlarımı sustursun veyâhut bana, düşmanlarım gibi hürriyet‑i kalem verip, müdafaâtıma yasak demesin. Çünkü, resmen, perde altında her muhâbereden men'im için postahânelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi getiren bir tek çocuktan başka kimse ile beni görüştürmemek için tenbihât verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muârızlarım fırsat bulup, tam mahkeme‑i temyizin berâetimizi tasdik ederek, mahkemedeki ehl‑i vukûfun tahsin ettikleri kitaplarımı almayı beklerken, o düşmanlarım, hiç münâsebetim olmayan bir‑iki mahrem risalelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir‑iki ehl‑i vukûfun eline geçirip, aleyhimde fenâ bir rapor hazırladıklarını işittim. Daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben hükûmet‑i cumhûriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya ilân ediyorum ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in sırr‑ı hakikatiyle ve i'câzının tılsımıyla, benim ve Risale‑i Nurun programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gaye‑i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden îmân‑ı tahkîkî ile bîçâreleri kurtarmak ve bu mübârek milleti de her nev'i anarşilikten muhâfaza etmektir.
52
İşte Risale‑i Nur, üç ehl‑i vukûf hey'etinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği hâlde, bu iki vazife‑i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, âsâyişe dokunacak ciheti olmadığına, yirmi senelik hayatım ve yüz otuz Risale‑i Nur meydânda cerhedilmez bir hüccettir. Evet, mahkemece da'vâ ettiğim ve benimle münâsebetdâr bütün dostlarımın tasdiki altında, yirmi seneden beri hiç müracaat etmeyen ve on seneden beri hükûmetin erkânlarını birkaçı müstesnâ olarak bilmeyen ve dört seneden beri dünya harbinden ve hâdisâtından hiç haber almayan ve merak etmeyen bu bîçâre mazlum Said, hiç imkânı var ki, ehl‑i siyasetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve âsâyişin ihlâline meyli bulunsun Eğer zerre mikdar bulunsaydı; Karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek?” diye soruşturacaktı, merak edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti.
En elîm cüz'î bir hâdise şudur ki: Bir tecrid‑i mutlak içinde her muhâbereden kesilmiş vaziyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahâne bulunuz ki; beni hapse alsınlar, bu azâbdan kurtulayım.” diye bazı dostlarıma bir gizli mektûb elden göndermiştim. , benim hayatımın sermâyesi ve neticesi ve gayet zînetli bir sûrette tezyîn edilmiş Risale‑i Nurdan, Denizli’de mahkemede bulunan kitaplarıma yakın olayım ve teslîm almaya çalışayım. Maatteessüf, aleyhime olan oradaki ehl‑i vukûftan bir tek adam beni müdafaa ederken, o dahi mektûbumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbur olmuş.
Beni hapislere sokan muârızlarımın bir bahâneleri de o mahkemede ondan berâet kazandığım Tarîkatçılık”tır. Hâlbuki, Risale‑i Nurda dâima da'vâ edip demişim: Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e gidenler çoktur, îmânsız Cennet’e giden yoktur.” diye bütün kuvvetimizle îmâna çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hânem yok ki Nerede tekkem olacak?‥ Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki; çıksın desin: Bana tarîkat dersi vermiş.” ve mahkemeler ve zâbıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarîkatların hakikatlerini ilmen beyân eden Telvihât Risalesi var ki, bir ders‑i hakikattir ve yüksek bir ders‑i ilmîdir, tarîkat dersi değildir.
53
Hürriyet‑i vicdânı esâs tutan hükûmet‑i cumhûriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdâdının rûhları bağlandığı bir hakikate ve onun yolunda dünyaya meydân okudukları ve îmân‑ı tahkîkîyi gâlibâne felsefeye karşı isbât eden bir eseri ve hàdimlerini himâye etmek, ehemmiyetli bir vazifesidir. Yoksa, o zaîf hàdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırtmaya, hiçbir vecihle o cumhûriyetin düsturları müsâade etmez Cumhûriyet beni dinleyecek diye şekvâmı yazdım. Evet ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ derim.

13. Heyet‑i Vekileye ve Milletvekilleri Riyasetine cüz’î fakat ehemmiyetli bir maruzatımdır

Hey'et‑i Vekileye ve Milletvekilleri Riyâsetine Cüz'î, Fakat Ehemmiyetli Bir Ma'ruzâtımdır
Otuz seneden beri hayat‑ı siyâsiyeden çekildiğim hâlde, bu sırada bir defaya mahsûs olarak, vatanî ve millî ve âsâyişî bir mes'eleyi beyân ediyorum. Şöyle ki:
Çok emârelerle kat'î kanâatimiz geldi ki; anarşilik hesabına bana ve bu Emirdağ kasabasına ve dolayısıyla bu vatana bir sû‑i kasd var ki, bir habbeyi kubbeler ve bir sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir hâdiseyi dağ gibi gösterip, sükûnete muhtaç olan bu vatanda beni bahâne edip, anarşilik hesabına ve bir ecnebî plânıyla bize, yani bîçâre vatandaşlarımızı i'dâm‑ı ebedîden ve şübehât‑ı uhreviyeden kurtarmaya çalışan Nur şâkirdlerine, bütün bütün kanunsuz ve keyfî hücum edildi. Pek zâhir bir garaz ile, evhâm yüzünden, baruta ateş atmak gibi, bu vatana ve âsâyişe beni bahâne edip sû‑i kasd edildi. Şöyle ki:
54
Üç mahkeme, yirmi senelik mektûblarımı ve kitaplarımı ve hâllerimi inceden inceye tedkikten sonra, bize ve kitaplarıma berâet verdiği hâlde; ve üç seneden beri te'lifâtı terkettiğim ve haftada ancak bir mektûb yazabildiğim ve mecbur olmadan herbiri bir gün nöbetle zarûrî hizmetimi yapan üç‑dört terzi çırağından başka kimseyi kabûl etmediğim hâlde; ve serbestiyet verildiği ve memleketime gitmediğim hâlde, hiç ömrümde görmediğim bir tarzda ve resmî bir sûrette beni hiddete getirip bir hâdise çıkarmak için, tahkîr ve ihanet kasdıyla, kanunsuz ve garazla, beni taharrî ile kapımın kilidini kırıp, Kur'ânımı ve Arabî levhalarımı evrak‑ı muzırra gibi alıp götürmekle beraber, adliyenin mühim bir memuru, resmen buradaki memurlara âmirâne demiş ki: Said’i iki jandarma ile teşhîr sûretinde çıkarıp, zorla başına şapka giydirip, öylece ifâdeye getirmeli idiniz. Hem ona yanaşanları tutunuz.” diye, ehemmiyetli bir mecliste ve ayn‑ı hakikat olan ifâdemi okudukları vakit söylemiş. Bunda şek ve şübhe kalmadı ki; beni tahkîr ve ihanet edip, hiddete getirip, âsâyişi bozmak garazı takib ediliyor.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki bîçârelerin istirahatine ve onlardan belâların def'ine fedâ etmek için bana bir hâlet‑i rûhiyeyi ihsân eylemiş ki; ben de, onların yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkîrat ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin âsâyişine, hususan masûm çocukların ve muhterem ihtiyarların ve bîçâre hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlerine ve uhrevî saâdetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi fedâ etmeye hazırım
İşte, sinek kanadını dağ gibi yaptıklarının bir emâresi şu ki; benim gibi gurbette, hasta, ihtiyar, zaîf, tek başına bulunan bir adam için, on gün zarfında beş defa Afyon Vâlisi ve Emniyet Müdürü ve iki defa Afyon Müddeiumumîsi benim için buraya gelmesi ve iki günde, herbir günde beş tayyare benim gezdiğim yerlerde beni nezâret altına alması ve beş polis hafiyesinin burada bana tarassud edenlere ilâve edilip, ahvâlimi tecessüs etmek için gönderilmesi ve postahânelere, bana ait mektûbların müsâderesi için resmen emir verilmesi gösteriyor ki, Şeyh Said ve Menemen hâdisesinin on misli bir hâdiseyi evhâmla düşünmüşler. Habbeyi kubbe söylemişler ki, böyle bir vaziyet alıyorlar. Benim eski hayatımı zannedip, ihanetle hiddete gelecek tahmin etmişler. Bil'akis aldandılar. Biz, bütün kuvvetimizle anarşiliğe bir Sedd‑i Zülkarneyn gibi, bir Sedd‑i Kur'ânî te'sisine çalışıyoruz. Bize ilişenler, anarşilik ve belki komünistliğe zemin ihzar ediyorlar.
55
Evet, eğer eski hayatım gibi, izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza etmek için hiçbir hakareti kabûl etmemek olsaydı ve vazife‑i hakîkiyesi, sırf âhiret ve ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden Müslümanları kurtarmak vazifesi olmasaydı ve bana ilişenler gibi sırf dünyaya ve menfî siyasete çalışmak olsaydı, on Menemen, on Şeyh Said hâdisesi gibi bir hâdiseye, o anarşilik hesabına çalışanlar sebebiyet vereceklerdi.
Hem, üç mahkeme ve yirmi senede kaç vilâyetin zâbıtaları, kıyafetime kanunca ilişmedikleri ve mâzûriyetim ve inzivama binâen, tebdil‑i kıyafetime hiçbir ihtar olmadığı hâlde, böyle keyfî, kanunsuz, cebren ahâli içinde başıma şapkayı giydirmeye çalışmak, kırk seneden beri bu vatanda, hususan îmân‑ı tahkîkî dersinde kardeşâne alâkadar olan yüzbinler adam, pek büyük bir heyecan içinde zemini hiddete getirip, emsâlsiz ağlamağa vesile olacaktı.
Zâten ecnebî parmağıyla, güyâ hakkımda teveccüh‑ü âmmeyi kırmak fikriyle damarlarıma dokunacak kanunsuz muâmelelerin mezkûr maksad için yapıldığına, çok emârelerle kat'î kanâatimiz geldi. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; benim gibi kabir kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh‑ü âmmeden kaçmış ve şân ü şeref ve hodfürûşluk gibi riyâkârlıklara hiçbir meyli kalmamış bir vaziyette iken, bunların bana karşı kanunsuz ihanetlerinin hiçbir ehemmiyeti kalmadı; Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyorum. Bana lüzumsuz evhâm yüzünden eziyet edenlerin yakında ölümle i'dâm‑ı ebediyeye giriftâr olacaklarını düşünüp, hakikaten acıyorum. Yâ Rabbî, onların îmânını Risale‑i Nurla kurtar! İ'dâm‑ı ebedîden, sırr‑ı Kur'ân’la terhis tezkeresine çevir! Ben de onlara hakkımı helâl ediyorum!‥
Said Nursî
56

14. Bana hizmet eden küçücük bir Risale‑i Nur Talebesinin çoklar namına sorduğu sualine cevaptır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bana Hizmet Eden Küçücük Bir Risale‑i Nur Talebesinin Çoklar Nâmına Sorduğu Suâline Cevaptır
Suâl: Üstadım, yağmur duâsı ve namazın neticesi görünmedi, fâidesiz kaldı; iki‑üç defa bulut toplandı, yağmur vermeden dağıldı. Neden?
Elcevab: Yağmursuzluk, bu çeşit duâ ve namazın vaktidir; illeti ve hikmeti değil. Nasıl ki güneş ve ayın tutulması zamanında Küsûf ve Husuf namazı kılınır ve güneşin gurûbuyla akşam namazı kılınır; öyle de: Yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duâsının vaktidir. İbâdet ve duânın sebebi ve neticesi, emir ve rızâ‑yı İlâhî’dir; fâidesi, uhrevîdir. Eğer namazdan, ibâdetten dünyevî maksadlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battal olur. Meselâ: Akşam namazı güneşin batmaması için ve Husuf namazı ayın açılması için kılınmaz. Öyle de: Bu nev'i ibâdet, yağmuru getirmek için kılınsa, yanlış olur. Yağmuru vermek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir. Biz, vazifemizi yaptık; onun vazifesine karışmayız.
Gerçi yağmur namazının zâhir neticesi yağmurun gelmesidir, fakat asıl hakîki, en menfaatli neticesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaziyetle anlar ki, onun ta'yinini veren babası, hânesi, dükkânı değil; belki onun ta'yinini ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir Zât, onu besliyor, rızkını veriyor. Hattâ en küçücük bir çocuk da dâima olduğu vakit vâlidesine yalvarmağa alışmışken o yağmur duâsında küçücük fikrinde büyük ve geniş bu mânâyı anlar ki: Bu dünyayı bir hâne gibi idare eden bir Zât; hem beni, hem bu çocukları, hem vâlidelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının faydası olmaz. Öyle ise O’na yalvarmalıyız der, tam îmânlı bir çocuk olur. Bu münâsebetle kısacık altı nokta beyân edilecek.
Birinci Nokta: Ni'met ve Rahmet‑i İlâhiye’nin fiatı, şükürdür. Biz, şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fiatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gadabı celbediyoruz. Şimdi zemin yüzünde zulüm ve tahribât, küfür ve isyan ile nev'‑i beşer, tam tokada kendini müstehak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.
57
İkinci Nokta: Hadîste var ki: Hattâ deniz dibindeki balıklar dahi günahkâr ve zâlimlerden şekvâ ediyorlar ki; onların yüzünden yağmur kesilir, hattâ bizim de nafakamız azalır.’ derler.” Evet bu zamanlarda öyle günahlar, zulümler oluyor ki, rahmet istemeye yüzümüz kalmıyor, masûm hayvanlar da azâb çekerler.
Üçüncü Nokta: Âyette vardır: Öyle musîbetten kaçınız ki; geldiği vakit zâlimlere mahsûs kalmaz, masûmlar ve mazlumlar da içinde yanar.” Çünkü, musîbet‑i âmmeden masûmlar hàrika bir tarzda yangın içinde selâmette kalsalar, hikmet‑i diniye bozulur. Çünkü din; bir imtihan, bir tecrübedir. O vakit, Ebû Cehil gibi fenâlar, aynen Ebû Bekir‑i Sıddık Radıyallahu Anh gibi tasdik ederler. Onun için, musîbet‑i âmmede masûmlar da belâ çekerler.
Dördüncü Nokta: Şimdi, malda ve rızıkta hileler ile, sû‑i isti'mâl ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sâhib olmadığı ve on adamdan iki‑üçü tam rahmete müstehak ise, ekincilerin malından istifade edenlerden beş‑altısı; ya zulüm ile haram karıştırmakla ya şükürsüzlükle rahmete istihkakını kaybediyor.
Beşinci Nokta: Risale‑i Nur bu Anadolu memleketine belâların def'ine ehemmiyetli bir vesiledir. Sadaka nasıl belâyı def'ediyor, onun intişarı ve okunması küllî bir sadaka nev'inde semâvî ve arzî belâların def'ine çok emâreler ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiş. Hattâ Kur'ânın işâretiyle tahakkuk etmiş. Ve yazmasını ve intişarını men'etmek zamanlarında dört defa zelzelelerin başlaması ve intişarıyla durmaları ve Anadolu’da ekser okunması, İkinci Harb‑i Umumî’nin Anadolu’ya girmemesine bir vesile olduğu Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ işâret ettiği, bu iki ay kuraklık zamanında mahkemenin Risale‑i Nurun berâetine ve vatana menfaatli olduğuna dair kararını mahkeme‑i temyiz tasdik ederek tam bir serbestiyetle Risale‑i Nurun intişar ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men'edilmesi ve mahkemedeki risalelerin sâhiblerine iâde edilmemesi ve bizi de o cihetle konuşmaktan men'etmeleri cihetiyle, belâların def'ine vesile olan bu küllî sadaka‑i maneviye; karşı çıkamadı, günahımız neticesi kuraklık başladı.
58
Altıncı Nokta: Yağmursuzluk bir musîbettir ve ceza‑yı amel bir azâbdır. Buna karşı; ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyâz ve hazînâne yalvarmakla ve pek ciddi nedâmet ve tevbe ve istiğfar ile karşılamak ve Sünnet‑i Seniye dâiresinde, bid'alar karışmadan, şerîatın ta'yin ettiği tarzda Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ etmek ve duâ ve o hâle mahsûs ubûdiyetle mukàbele etmektir.
Hem böyle umumî musîbetler, ekser nâsın hatâsından geldiği cihetle, o insanların ekseri kısm‑ı a'zamı tevbe ve nedâmet ve istiğfar etmekle def'olur.
Biz Risale‑i Nur şâkirdleri dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden, dünyaya yalnız Risale‑i Nur için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte Denizli’de mahkemeye verilen cüz'î bir kısım Risale‑i Nur, sâhiblerine iâdesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zâtlar yazmağa başlamaları aynı vaktinde, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı. Fakat Risale‑i Nurun serbestiyeti cüz'î olmasından, rahmet dahi cüz'î kaldı. İnşâallâh, yakında benim de risalelerim iâde edilecek, tam serbest ve intişarı küllîleşecek ve rahmet dahi tam olacak.
59

15. Beni bu sekizinci defadaki zehirlendirmeleri dahi yine akim kaldığını size beşaret veriyorum

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hizbü'l‑Kur'ânü'l-Muazzam’ın hem fevkalâde ehemmiyeti; hem fâideleri; hem okumasında hiçbir vesvesenin gelmemesi; hem bütün Kur'ânın en sevâblı âyetlerinin ihtivası; hem Risale‑i Nuriyenin bütün esâslarını ve hakikatlerini cem'etmesi; hem herkese, hususan her vakit bütün Kur'ânı okumaya fırsat bulamayan ve hâfız olmayanlara tamam Kur'ânın bir nümûne‑i kudsîsi; hem tamam Kur'ânın tevâfuklu tab'ında bir misâl‑i musağğarı ve müjdecisi; hem maddî ve lafzî ve manevî parlak bir i'câz göstermesi gibi, pek çok hâsiyetleri var ve bu şühûr‑u mübârekedeki pek çok bereketlere ve nurlara ve sevâblara medârdır ve onun tab'ına ve neşrine çalışmışlara çok büyük hayırlar kazandırır. Risale‑i Nurun iki parlak ve kudsî istinâd noktası ve âb‑ı hayat çeşmesi olan ﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ…الخ âyetiyle, ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ…الخâyeti, her nasılsa sehven Sûre‑i Âl-i İmran’dan alınan âyetlerde yazılmamışlar. O iki âyeti de yazıp içine koyunuz.
Bugünlerde on ikinci sahifeyi okurken birden ﴿اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ âyeti gözüme ilişti. Mâkabline baktım ﴿وَمَنْ اَحْسَنُ د۪ينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ ilâ âhir gördüm. Arka sahifesine baktım, gördüm ki; Risale‑i Nura işâret eden dört âyet var ve onlar, Birinci Şuâ’da izâh edilmiş. Kalbime geldi: Herhalde bu dehşetli âyet, bu dehşetli ve zulümâtlı ve nifâkı kuvvetli asrımıza da hususî bakar. Dikkat ettim, kanâatim geldi. Bir emâresi şudur ki:
﴿اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ cifir ve ebced hesabıyla, tam tamına nifâkın dört mertebesinin tarihlerine tevâfuk ile parmak basıyor. Şöyle ki:
60
Şeddeler sayılır, eğer okunmayan hemzeler ve ف۪ي ’deki okunmayan (ى) sayılmazsa, tam tamına bin üçyüz altmışiki ederek bu seneye parmak basar.
Eğer ﴿مِنَ النَّارِ ’deki şedde bir nun bir lâm‑ı aslî hesab olsa, bin üçyüz kırkiki ederek Birinci Harb‑i Umumî’nin dehşetli nifâkları netice veren tarihine tam tamına tevâfukla haber verir.
Eğer şedde iki nun sayılsa, okunmayan hemzeler ve (ى) de sayılsa bin üç yüz yetmişaltı ederek, bu zulümâtlı nifâkın sukùt mertebesine ve çok âyetlerde Nur ile karşılaştırılan اَلظُّلُمَاتِ kelimesinin makam‑ı cifrîsi olan bin üçyüz yetmişikiye dört farkta tevâfuk ederek haber verir.
Eğer okunmayanlar sayılsa ve اَلنَّارِ ’daki şedde lâm‑ı aslî olsa, tam tamına bin üç yüz elli altı ederek küfür ve nifâkın dehşetli fırtınalarının tarihine tevâfukla parmak basar gördüm.
Evet, iki (ر) dörtyüz; üç (ف) iki (ل) üçyüz; bir (ق) , iki şeddeli (ن) ’lar üçyüz; bir (م) , bir (س) yüz; diğer (م) , bir (ى) , bir (ن) , o da yüz; iki (ن) , o da yüz; yekûnu bin üçyüz. Bir (ل) , bir (ك) elli; şeddeli (د) sekiz; ve iki medde, iki hemze dört; mecmûu bin üçyüz altmışiki eder. Öteki üç adedi de kıyâs edilsin.
Hem onikinci ve onüçüncü sahifelere dikkatle baktım, gördüm ki: Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ve muârızlarına o derece mutâbık geliyor ki; değil yalnız bir mânâ‑yı işârî ile bir remizdir; belki bu asra bakan mânâ‑yı sarîhiyle hususî bakar, küllî mânâsına mümtâz bir ferd olarak dâhil eder diye kat'î anladım, hadsiz şükrettim. Bu Hizmet‑i Nuriyede şimdiye kadar başımıza gelen belâlar yüz derece ziyâde olsa yine ucuzdur; biz kazanıyoruz. O belâlar, ehemmiyetsiz fânî şişelerimizi ve cam parçalarımızı kırmalarıyla, bâkî ve uhrevî elmasları bize kazandırıyorlar diye sabır içinde şükretmeliyiz ve sevinmeliyiz bildim.
61
Hem beni bu sekizinci defadaki zehirlendirmeleri dahi yine akîm kaldığını size beşâret veriyorum. فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ Gavs‑ı A'zam’ın te'minâtı, yine tahakkuk eyledi.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder ve duâlarını bu mübârek şühûr‑u selâsede isterim.
Ve dâire‑i nuriyede kesretli bulunan masûmların ve elleri boş dönmeyen mübârek ihtiyarların masûmâne duâlarını bütün rûhumla arzu edenKardeşiniz Said Nursî

16. Leyle‑i Regâibde öyle bir rahmet yağdı ki, Hazret-i Risalet'in (asm) Rahmeten li'l-âlemîn olduğunu ve âlem-i şehadete teşrifinin umum kâinatça nazar-ı ehemmiyette olduğunu isbât etti

Azîz Kardeşlerim!
Size iki pusulayı Leyle‑i Regâibden altı saat evvel yazdım. Hizbü'n‑Nuriye kağıt ile teslîmden sonra, kat'iyyen benim kanâatimde bir nev'i Mu'cize‑i Ahmediye olarak, iki aydan beri mütemâdiyen kuraklık ve yağmursuzluk, her tarafta dâima namazlardan sonra pek çok duâların akîm kaldığı ve herkes me'yûsiyetten derd‑i maîşet endişesiyle kalben ağlarken, birden Leyle‑i Regâibde bütün ömrümde hiç mislini işitmediğim ve başkalar da işitmediği üç saatte yüz defa belki fazla tekrar ile melek‑i ra'dın yüksek ve şiddetli tesbihâtıyla öyle bir rahmet yağdı ki; en muannide dahi Leyle‑i Regâibin kudsiyetini ve Hazret‑i Risalet’in bir derece, bir cihette âlem‑i şehâdete teşrîfinin umum kâinâtça ve bütün asırlarda nazar‑ı ehemmiyette ve Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunu isbât etti ve kâinât o geceyi alkışlıyor diye gösterdi.
62
Acaba, duâlarımızda Isparta bu memleketle beraberdi, bu yağmurda hissesi var ? merak ediyorum. Şimdiye kadar çok emârelerle Risale‑i Nur bir vesile‑i rahmet olmasından, bu rahmet îmâ eder ki, her hâlde ehemmiyetli bir fütûhâtı perde altında vardır ve belki serbestiyetine bir işârettir. Hem burada Lem'alar’ın verdiği iştiyak cihetiyle yazıcıların çoğalması, inşâallâh bir nev'i makbûl duâ hükmüne geçti.

17. Onlar şahsımla meşgul olmaları Risale‑i Nur’un bir derece serbestiyetine ve intişarına faidedir

Azîz, Sıddık, Sarsılmaz Kardeşlerim ve Vârislerim!
Bana karşı şimdiki tazyîkatın üç sebebi var:
Birincisi: Hey'et‑i vekilenin kararıyla, iâşem için her gün iki buçuk banknot ve sâir masraflar için de bir tahsîsat ve istediğim tarzda bir hâneyi inşâ edip bana vermek hakkında buraya emir gelmişti. Ben de kabûl etmedim. Yalnız yol masrafı için Denizli’de sevkiyâtım için verilen bir kısmı kabûl ettim. Onlar da kızdılar, tarassuda başladılar.
İkinci Sebeb: Denizli havâlisindeki ahâli Risale‑i Nur hesabına bana karşı haddimden pek çok ziyâde hüsn‑ü teveccüh göstermesiyle ve buralarda dahi aynı hâl başlaması, garazkârların evhâmına dokunmasıdır.
Üçüncüsü: Ma'lûm ölmüş adamın hesabına benden intikamını almak için Afyon Vâlisinin garazkârâne bahâneleridir. Fakat kader‑i İlâhî, onların bu zulümlerini hakkımızda merhametlere ve maslahatlara çeviriyor. Siz merak etmeyiniz. Bir maslahat şudur ki:
Onlar, yalnız Risale‑i Nur yerinde beni susturuyorlar. Hâlbuki benim bedelime Risale‑i Nur yüzer dillerle ve şâkirdleri binler lisânlarıyla mükemmel konuşuyorlar; bu Nurları, zulmetli kafalara ders veriyorlar. En büyük memurların, onlara gönderilen Risale‑i Nurun müdafaası olan Meyve’nin te'siriyle başka risaleleri de bilhassa Hüccetullâhi'l‑Bâliğa Mecmuası’nı kemâl‑i merakla tedkik etmeğe başlamaları, onların inâdlarını kırdığına çok emâreler var.
63
Evet, nasıl ki, onlar şahsımla meşgul olmaları Risale‑i Nurun bir derece serbestiyetine ve intişarına fâidedir, öyle de; kardeşlerimle görüştürmemek dahi ehemmiyetli bir maslahattır. Hattâ bir defa görüşmek için yüz lirasını sarfedip buraya kadar gelen bir kardeşimizin görüşmeden geri gitmesi; tam bir maslahat oldu. Eğer kapı açılsa, her taraftan ziyaretçi tehâcümüyle hem garazkâr ve vehhamların evhâmına dokunmak ihtimali, hem sırr‑ı ihlâsa ve mesleğimiz olan mahviyet ve enâniyeti bırakmak ve dünya cereyanlarına karışmamak, hattâ düşünmemek olan prensibimize zararı bulunması cihetiyle bu tecridim, hakkımızda bir inâyettir.
Bu şühûr‑u mübârekede kazanç bire yüzdür. Mübârek kardeşlerim ricâlen ve nisâen ve masûmlar ve muhterem ihtiyarlar duâlarıyla bize yardım etmelerine pek ziyâde ihtiyacımız var. İnşâallâh daha hiçbir fırtına sizleri sarsmayacak, çelik gibi metânetiniz kırılmayacak.

18. Neden, ne dâhilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemâatlere hiçbir alâka peydâ etmiyorsun?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hem manevî, hem maddî birkaç cihette sorulan bir suâle mecburiyet tahtında bir cevaptır
Suâl: Neden, ne dâhilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemâatlere hiçbir alâka peydâ etmiyorsun? Ve Risale‑i Nur ve şâkirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyanlara temâstan men'ediyorsun?‥ Hâlbuki, eğer temâs etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale‑i Nur dâiresine girip, parlak hakikatlerini neşredeceklerdi; hem bu kadar sebebsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın!
64
Elcevab: Bu alâkasızlık ve ictinâbın en ehemmiyetli sebebi: Mesleğimizin esâsı olan İhlâs bizi men'ediyor. Çünkü: Bu gaflet zamanında, hususan tarafgirâne mefkûreler sâhibi, herşeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da, o dünyevî mesleğe bir nev'i âlet hükmüne getiriyor. Hâlbuki, hakàik‑ı îmâniye ve Hizmet‑i Nuriye-i Kudsiye, kâinâtta hiçbir şeye âlet olamaz. Rızâ‑yı İlâhîden başka bir gayesi olamaz. Hâlbuki şimdiki cereyanların tarafgirâne çarpışmaları hengâmında bu sırr‑ı ihlâsı muhâfaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkülleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inâyet ve tevfik‑i İlâhiye’ye dayanmaktır.
İctinâbımızın çok sebeblerinden bir sebebi de; Risale‑i Nurun dört esâsından birisi olan Şefkat etmek”, zulüm ve zarar etmemektir. Çünkü ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى Yani: Birisinin hatâsıyla, başkası veya akrabası hatâkâr olmaz, cezaya müstehak olmaz.” olan düstur‑u İrâde-i İlâhiye’ye karşı, bu zamanda ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ sırrıyla şedîd bir zulüm ile mukàbele eder. Tarafgirlik hissiyle, bir cânînin hatâsıyla değil yalnız akrabasına, belki tarafdârlarına dahi adâvet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatâsıyla bir köye bomba atar. Hâlbuki bir masûmun hakkı, yüz cânî için fedâ edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz masûmu birkaç cânî için zararlara sokar.
Meselâ: Hatâlı bir adama müteallik, bîçâre ihtiyar vâlide ve pederi ve masûm çoluk‑çocukları ezmek, perîşan etmek, tarafgirâne adâvet etmek, şefkatin esâsına zıttır.
Müslümanlar içinde tarafgirâne cereyanlar yüzünden, böyle masûmlar zulümden kurtulamıyorlar. Hususan ihtilâle sebebiyet veren vaziyetler, bütün bütün zulmü dağıtır, genişletir. Cihad, dinî de olsa, kâfirlerin çoluk‑çocuklarının vaziyetleri aynıdır. Ganîmet olabilir; Müslümanlar, onları kendi mâlikiyetine dâhil edebilir. Fakat İslâm dâiresinde birisi dinsiz olsa, çoluk‑çocuğuna hiçbir cihetle temellük edilmez; hukukuna müdâhale edilmez. Çünkü o masûmlar, İslâmiyet râbıtasıyla dinsiz pederine değil, belki İslâmiyetle ve Cemâat‑i İslâmiye ile bağlıdır. Fakat, kâfirin çocukları, gerçi ehl‑i necâttırlar; fakat hukukta, hayatta pederlerine tâbi ve alâkadar olmasından, cihad darbesinde o masûmlar memlûk ve esir olabilirler.
65
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve kârı binler olan Leyle‑i Mi'râcınızı tebrik ederim. Merhum Hacı İbrahim’in, Re'fet Bey gibi müteallikàtlarına benim tarafımdan tâziye edip, deyiniz ki: O merhum, Risale‑i Nur Talebeleri dâiresi içindedir; dâima onlara olan duâlara mazhardır. Biz de hususî ona duâ ederiz.”
Said Nursî

19. “Tevafukla bu keramet nasıl kat’î sabit oluyor?” diye kardeşlerimizden birinin sualine küçük cevaptır

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Suâl: Tevâfukla bu kerâmet nasıl kat'î sâbit oluyor?” diye kardeşlerimizden birisinin suâline küçük cevaptır.
Elcevab: Bir şeyde tevâfuk olsa, küçük bir emâre olur ki; onda bir kasd var; bir irâde var; rastgele bir tesâdüf değil. Ve bilhassa tevâfuk birkaç cihette olsa, o emâre tam kuvvetleşir. Ve bilhassa, yüz ihtimal içinde iki şeye mahsûs ve o iki şey birbiriyle tam münâsebetdâr olsa, o tevâfuktan gelen işâret sarîh bir delâlet hükmüne geçer ki; bir kasd ve irâde ile ve bir maksad için o tevâfuk olmuş, tesâdüfün ihtimali yok.
İşte, bu mes'ele‑i Mi'râciye de aynen böyle oldu. Doksandokuz gün içinde yalnız Leyle‑i Regâib ve Leyle‑i Mi'râca yağmur rahmetinin tevâfuku ve o iki gece ve güne mahsûs olması, daha evvel ve daha sonra olmaması ve ihtiyac‑ı şedîdin tam vaktine muvâfakati ve Mi'râciye Risalesi’nin burada çoklar tarafından şevk ile kırâat ve kitabet ve neşrine rastgelmesi ve o iki mübârek gecenin birbiriyle birkaç cihette tevâfuk etmesi ve mevsimi olmadığı için acîb gürültülerle, söylenmeyecek maddî‑manevî zemin gürültüleriyle feryâdlarına tehdidkârâne ve tesellîdârâne tevâfuk etmesi ve ehl‑i îmânın me'yûsiyetinden tesellî aramalarına ve dalâletin savletinden gelen vesvese ve za'fiyetine karşı kuvve‑i maneviyenin takviyesini istemelerine tam tevâfuku, bu geceler gibi, Şeâir‑i İslâmiyeye karşı hürmetsizlik edenlerin hatâlarına bir tekdir olarak, kâinât, bu gecelere hürmet eder, neden siz etmiyorsunuz?” diye mânâsında, kesretli rahmetle Şeâir‑i İslâmiyeye karşı, hattâ semâvât ve fezâ‑yı âlem hürmetlerini göstermekle tevâfuk etmesi, zerre mikdar insafı olan bilir ki; bu işte hususî bir kasd ve irâde ve ehl‑i îmâna hususî bir inâyet ve merhamettir; hiçbir cihetle tesâdüf ihtimali olamaz.
66
Demek hakikat‑i Mi'râc, bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) ve kerâmet‑i kübrâsı olduğu ve Mi'râc merdiveni ile göklere çıkması ile Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) semâvât ehline ehemmiyetini ve kıymetini gösterdiği gibi; bu seneki Mi'râc da zemine ve bu memleket ahâlisine kâinâtça hürmetini ve kıymetini gösterip bir kerâmet gösterdi.

20. Risale‑i Nur’un fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak, başta masum çocuklardır

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İşârât‑ı Gaybiye-i Gavsiye ve Aleviyede, altmışdörtte Risale‑i Nur te'lifçe tamam olur. Demek o tarihten sonra, yalnız izâhat ve hâşiyeler ve tetimmeler olacak. Bu münâsebetle iki nokta ihtar etmek kalbime geldi.
Birincisi: Risale‑i Nurun fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak, başta, masûm çocuklardır. Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders‑i îmânî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve îmânın erkânlarını rûhuna alabilir. Âdeta gayr‑ı müslim birisinin İslâmiyeti kabûl etmek derecesinde zor oluyor, yabânî düşer. Bilhassa, peder ve vâlidesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyâde yabânîlik verir. O hâlde o çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet yerinde istiskàl edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nev'i belâ olur. Âhirette de onlara şefâatçi değil, belki da'vâcı olur. Neden îmânımı terbiye‑i İslâmiye ile kurtarmadınız!‥
67
İşte bu hakikate binâen en bahtiyar çocuklar onlardır ki; Risale‑i Nur dâiresine girip dünyada peder ve vâlidesine hürmet ve hizmet ve hasenâtı ile onların defter‑i a'mâline vefâtlarından sonra hasenâtı yazdırmakla ve âhirette onlara derecesine göre şefâat etmekle bahtiyar evlâd olurlar.
Risale‑i Nurun ikinci kısım talebeleri: Fıtraten Risale‑i Nura muhtaç, bir derece de dünyadan ürkmüş veyâhut küsmüş kadınlardır. Hususan bir derece yaşlı da olsa, Risale‑i Nur, ona hakîki bir gıdâ‑yı manevîdir. Çünkü, Risale‑i Nurun dört esâsından birisi şefkattir ki, ism‑i Rahîm’in mazhariyetinden gelmiş. Kadınların da en esâslı hàssaları ve fıtrî vazifelerinin mayası, şefkattir.
Üçüncü kısım: Fıtrî olmasa da, vaziyeti itibariyle Risale‑i Nura ekmek ve ilâç gibi muhtaç olan hastalar ve ihtiyarlardır. Çünkü, Risale‑i Nur hayat‑ı bâkiyeyi güneş gibi gösterdiğinden; ve dünyevî hayatın fânîlik cihetinde mâhiyetini tam gösterdiğinden; dünyevî hayatlarına ya hastalık veya ihtiyarlıkla darbe gelen ve gaflet veya dalâlet cihetiyle ölümü i'dâm tevehhüm eden hastalar ve ihtiyarlar Risale‑i Nura o derece muhtaçtırlar ve öyle bir tesellî, bir nur alırlar ki; onların hastalık ve ihtiyarlığını sıhhat ve gençliğe tercih ettiriyor.
68
İhtar Edilen İkinci Nokta: Mâdem Arabîce altmışdörde girdik, işâret‑i gaybiye gelmesiyle Risale‑i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rûmî tarihi olsa, daha iki senemiz var. Hâlbuki çok mühim yerde yazılmayan ve te'hir edilen risaleler kalmış. Meselâ: Otuzuncu Mektûb ve Otuzikinci Mektûb ve Otuzikinci Lem'a”lar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış. Kalbime ihtar edilmiş ki; Eski Said’in en mühim eseri ve Risale‑i Nurun fâtihası, Arabî ve matbu' olan İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri”, Otuzuncu Mektûb olacak ve olmuş. Eski Said’in en son te'lifi ve yirmi gün ramazanda te'lif edilen, kendi kendine manzûm gelen Lemeât Risalesi Otuzikinci Lem'a olması ve Yeni Said’in en evvel hakikatten şühûd derecesinde kalbine zâhir olan ve Arabî ibaresinde Katre”, Habbe”, Şemme”, Zerre”, Hubâb”, Zühre”, Şu'le ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua Otuzüçüncü Lem'a olması ihtar edildi.
Hem Meyve”, Onbirinci Şuâ olduğu gibi, Denizli Müdafaanâmesi de Onikinci Şuâ ve hapiste ve sonra Küçük Mektûblar Mecmuası Onüçüncü Şuâ olması ihtar edildi. Ben de azîz kardeşlerimin tensiblerine havâle ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır, bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir.
Azîz kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Kastamonu ve civarındaki kardeşlerimi de eski zamanda olduğu gibi dâima beraber görüyorum. Hiç merak etmesinler; Risale‑i Nur tevakkuf etmiyor, perde altında büyük fütûhâtı var. Sıkıntılarımızın neticeleri, Risale‑i Nurun derslerine daha ziyâde nazar‑ı dikkati celbedip geniş bir dâirede kendini okutturuyor. Onun için gayet çalışkan iki kardeşimiz olan baba ve oğlu; ve babası, ziyâde sıkıntı çekmelerinde iftihar etsinler, orada muvakkat tevakkuftan müteessir olmasınlar. Benim ve bizim nazarımızda onlar, eski mevkilerini tam muhâfaza ediyorlar.
Başta Risale‑i Nurun fıtrî talebeleri masûm çocuklar demiştik. İşte bir nümûnesi; bu mektûbumu rahatsızlıktan kendim yazamadığım için ben söyleyip yeni hurûfla yazan Ceylan, biri de ona mektûb yazan masûm Küçük Ali, biri de bu defa bana kâmilâne ve müdakkikàne mektûb yazan Medrese‑i Nuriyenin küçük şâkirdi Küçük Mehmed’dir. Ben de onlara Bârekallâh bahtiyar çocuklar derim, peder ve vâlidelerini de tebrik ederim.
69

21. Dünyevî merak‑âver mes'elelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütûr getirmeyiniz.

Bir suâle mecburî cevabın tetimmesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd‑i maîşet meşgalesi hengâmı ve şühûr‑u selâsenin çok sevâblı ibâdet vakti ve zemin yüzündeki fırtınaların silâhla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetle; gayet kuvvetli bir metânet ve vazife‑i nuriye-i kudsiyede bir sebat olmazsa, Risale‑i Nurun hizmeti zararına bir atâlet, bir fütûr ve tevakkuf başlar.
Azîz kardeşlerim, siz kat'î biliniz ki: Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin meşgul oldukları vazife, rû‑yi zemindeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür. Onun için; dünyevî merak‑âver mes'elelere bakıp, vazife‑i bâkiyenizde fütûr getirmeyiniz. Meyvenin Dördüncü Mes'elesini çok defa okuyunuz, kuvve‑i maneviyeniz kırılmasın.
Evet, ehl‑i dünyanın bütün muazzam mes'eleleri, fânî hayatta zâlimâne olan düstur‑u cidâl dâiresinde, gaddârâne, merhametsiz ve mukaddesât‑ı diniyeyi dünyaya fedâ etmek cihetiyle, kader‑i İlâhî, onların o cinayetleri içinde, onlara bir manevî Cehennem veriyor. Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin çalıştıkları ve vazifedâr oldukları; fânî hayata bedel, bâkî hayata perde olan ölümü ve hayat‑ı dünyeviyenin perestişkârlarına gayet dehşetli ecel cellâdının, hayat‑ı ebediyeye birer perde ve ehl‑i îmânın saâdet‑i ebediyelerine birer vesile olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î isbât etmektedir. Şimdiye kadar o hakikati göstermişiz.
70
Elhâsıl: Ehl‑i dalâlet, muvakkat hayata karşı mücâdele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı Nur‑u Kur'ân ile cidâldeyiz. Onların en büyük mes'elesi muvakkat olduğu için bizim mes'elemizin en küçüğüne bekàya baktığı için mukâbil gelmiyor. Mâdem onlar dîvânelikleriyle bizim muazzam mes'elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük mes'elelerini merakla takib ediyoruz?‥
Bu âyet ﴿لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ ve usûl‑ü İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ Yani: Başkasının dalâleti sizin hidayetinize zarar etmez; sizler, lüzumsuz onların dalâletleriyle meşgul olmayasınız‥” Düsturun mânâsı: Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz, ona şefkat edip acınmaz.”
Mâdem bu âyet ve bu düstur; bizi, zarara bilerek râzı olanlara acımaktan men'ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri mâlâyanî bilip, vaktimizi zâyi' etmemeliyiz. Çünkü elimizde nur var; topuz yoktur. Biz tecâvüz edemeyiz. Bize tecâvüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nev'i nurânî müdafaadır.
Bu tetimmenin yazılmasının sebeblerinden birisi:
Risale‑i Nurun bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye, Boğazlar hakkında bir boşboğazlığı münâsebetiyle bir‑iki şey sordum. Baktım, alâkadarâne ve bilerek cevab verdi. Kalben, yazık dedim, bu vazife‑i nuriyede zararı olacak.” Sonra şiddetle îkaz ettim.
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ bir düsturumuz vardır. Eğer insanlara acıyorsan, geçmiş düstur onlara merhamete liyâkatini selbediyor. Cennet adamlar istediği gibi, Cehennem de adam ister.
(Beşinci Şuâ’ın yine kısmen verdiği haberler tezâhür ediyor.)
Said Nursî
71

22. Denizli tüccarı, aslı Burdurlu Hafız Mustafa’ya hitaptır

Denizli Tüccarı Aslı Burdurlu Hâfız Mustafa’ya Hitâbdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Muvaffakıyetli Arkadaşım!
Sen binler safâlarla geldin, beni ebedî minnetdâr ettin. Ve sâdık arkadaşlarınla Risale‑i Nurun serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymetlidir, değil yalnız bizi ve Risale‑i Nurun şâkirdlerini, belki bu memleketi, belki Âlem‑i İslâmı ma'nen minnetdâr ettiniz ki; ehl‑i îmânın imdâdına yetişmeye Risale‑i Nurun yolunu serbestçe açtınız. Ben, bir seneden beri seni ve seninle beraber bu serbestiyetine çalışanları, Merhum Hâfız Ali ve Husrev gibi Risale‑i Nurun kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma, duâlarıma şerîk etmişim; hem devam edecek Buraya kadar herbir dakika yoldaki, bir gün Risale‑i Nurun hizmetinde bulunduğun gibi beni minnetdâr eyledin. Hâkim‑i âdil nâmını alan ma'lûm zâtı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakîki adâlete hizmetleri için âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı‑yedi aydır onları da aynen manevî kazançlarıma şerîk ediyorum.
Bana teslîm ettikleri Risale‑i Nurun bir kısmını, kardeşlerime cevab vereceğim; bütününü yazsınlar, onlara hediye edeceğim. Çünkü onlar, Risale‑i Nurun bundan sonraki hizmetine tam hissedardırlar. Bu mes'elede ben Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvâtını ve ehl‑i îmânın hayatta olanlarını hem kendim, hem Risale‑i Nurun talebeleri, manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Denizli Hapishânesini de, bir imtihan medresemiz telâkki ediyoruz. Ve bizimle alâkadar hem Denizli’de, hem hapsinde umumuna ve hususuna ve tam adâletini gördüğümüz mahkeme hey'etine çok selâm ve duâlar ederiz.
72

23. Bu hizmetimizin neticesi olan Risale‑i Nur’un serbestiyetini, değil yalnız biz ve bu Anadolu, âlem-i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kat'iyyen şek ve şübhemiz kalmadı ki; bu hizmetimizin neticesi olan Risale‑i Nurun serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve Âlem‑i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor; belki kâinât memnun olup cevv‑i semâ, fezâ‑yı âlem alkışlıyor ki; üç‑dört ayda yağmura şiddet‑i ihtiyaç varken gelmedi, yalnız Ankara teslîm kararına tevâfuk eden Leyle‑i Regâibdeki emsâlsiz ve gürültülü rahmetin gelmesi; ve Denizli’de mahkemenin bilfiil teslîmine karar vermesi, yine Leyle‑i Mi'râcda aynen Risale‑i Nurun bir rahmet olduğuna işâreten Leyle‑i Regâibe tevâfuk ederek kesretli melek‑i ra'dın alkışlamasıyla ve rahmetin Emirdağı’nda gelmesi o teslîm kararına tevâfuk etmesi ve bir hafta sonra, demek Denizli’de vekillerin eliyle alınması hengâmlarında yine aynen Leyle‑i Mi'râca ve Leyle‑i Regâibe tevâfuk ederek aynen onlar gibi cuma gecesinde kesretli rahmet ve yağmurun bu memlekette gelmesi, o tevâfuklarıyla kat'î kanâat verdi ki:
Risale‑i Nurun müsâderesine ve hapsine dört zelzelelerin tevâfuku Küre‑i Arzca bir i'tirâz olduğu gibi, bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç cuma gecesinde biri Leyle‑i Regâib, biri Leyle‑i Mi'râc, biri de Şâbân‑ı Muazzamın birinci cuma gecesinde rahmetin kesretli gelmesi ve Risale‑i Nurun da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevâfuk etmesi, küre‑i havâiyenin bir tebriki, bir müjdesidir ve Risale‑i Nurun da manevî bir rahmet ve yağmur olduğuna kuvvetli bir işârettir.
Ve en latîf bir emâre şudur ki; dün, birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi, vurdu. Biz, uçurmak için işâret ettik, gitmedi.
Mecbur oldum, Ceylan’a dedim: Pencereyi ; o ne diyecek?”
Girdi, durdu, bu sabaha kadar; sonra odayı ona bıraktık, yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım; yarım dakikada döndüm, baktım Kuddûs, Kuddûs zikrini yapan bir kuş odamda gördüm. Gülerek dedim: Bu misâfir niçin geldi?” Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum; ekmek bıraktım, yemedi. Yine kapıyı açtım, çıktım, yarım dakikada geldim; o misâfir kayboldu.
73
Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki: Ben bu gece gördüm ki, Hâfız Ali’nin kardeşi yanımıza gelmiş.”
Ben de dedim: Hâfız Ali ve Husrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek.”
Aynı günde, iki saat sonra çocuk geldi dedi: Hâfız Mustafa geldi.” Hem Risale‑i Nurun serbestiyetinin müjdesini, hem mahkemedeki kitaplarımı da kısmen getirdi; hem serçe kuşunun ve senin, hem kuddûs kuşunun tâbirini isbât etti ki, tesâdüf olmadığını isbât etti .
Acaba emsâlsiz bir tarzda hem serçe kuşu acîb bir sûrette, hem kuddûs kuşu garîb bir sûrette gelip bakması, sonra kaybolması ve masûm çocuğun rüyası tam tamına çıkması, Risale‑i Nurun Hâfız Mustafa gibi bir zâtın eliyle buraya gelmesinin aynı zamanına tevâfuku hiç tesâdüf olabilir mi? Hiçbir ihtimali var ki, bir beşâret‑i gaybiye olmasın?
Evet, bu mes'ele, küçük bir mes'ele değil; kâinât ve hayvanat ile alâkadardır. Ben Risale‑i Nurun bir şâkirdi olmak itibariyle, kendi hisseme düşen bu kâr ve neticeyi, binler altın lira kadar kazancım var kanâat ediyorum. Başka yüzbinler Risale‑i Nur şâkirdleri ve takviye‑i îmâna muhtaç ehl‑i îmânın istifadeleri buna kıyâs edilsin.
Evet dinin, şerîatın ve Kur'ânın yüzden ziyâde tılsımlarını, muammâlarını hall ve keşfeden; ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden; ve Mi'râc ve haşr‑i cismânî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur'ân hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid feylesoflara ve zındıklara karşı güneş gibi isbât eden ve onların bir kısmını îmâna getiren Risale‑i Nur eczâları, elbette Küre‑i Arz ve küre‑i havâiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbâli kendi ile meşgul edecek bir hakikat‑i Kur'âniye’dir ve ehl‑i îmân elinde bir elmas kılınçtır.