148
65. İstanbul’da hâdiseyi gören Risale‑i Nur Talebelerinin mektubundan bir parçadır
İstanbul’da hâdiseyi gören Risale‑i Nur talebelerinin mektûbundan bir parçadır
Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ Dün, Nurun manevî bir fütûhâtı, bütün azamet ve dehşetiyle İstanbul’da görüldü. Küfr‑ü mutlakı dünyaya, hususan Âlem‑i İslâma yerleştirmek isteyen bir cem'iyet ve onun nâşir‑i efkârı ve mürevvic‑i âmâli olan bir‑iki gazete matbaası ve kütübhânesi darmadağın edilerek; dinsiz yaptık, komünist yaptık zannedilen gençlik ve mekteblilerin ağzıyla ve harekâtıyla ve fiilleriyle protesto edildi. “Kahrolsun komünistlik!” diye bedduâlar edildi. Bu cem'iyetin, binler lira maddî, milyonlar lira da manevî zararı oldu. Ve üzülen bizlere, kalbimiz ve rûhumuzla çok alâkadar bir şahs‑ı manevî: “Ey Nurcular! Şimdi maddî imkân hâsıl olmuyor diye üzülmeyiniz! Nurun fütûhâtı geniş bir sahada devam ediyor. Küllî bir muvaffakıyet hâsıl oluyor. Vesâire vesâire…” diye bağırdı.
﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي﴾
66. Yangın hakkında Üstadımızın yazdığı hakikate kat’î kanaatimiz geldi; gözümüzle gördük
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size, mânidâr ve acîb ve Risale‑i Nurun talebeleriyle ve Risale‑i Nur ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın kerâmetiyle ve ehl‑i dünyanın ilişmek niyetleriyle alâkadar karşımda eskiden belediye bulunan hükûmet dâirelerinden birisi, hiçbir şey kurtulmayarak, hiç görmediğimiz acîb bir parlamakla gecenin en soğuk bir vaktinde üç saat Cehennem gibi yandığı hâlde; tam bitişiğinde, Risale‑i Nurun Çalışkanlarından bir talebesi, yine iki kardeşinin, masûm Ceylan’ın sermâyelerinin kısm‑ı a'zamı bulunan büyük mağazaları, – o yangın yeri ile iki küçük dükkân fâsıla ile – o dehşetli yangın bütün şiddetiyle mağazaya doğru gelirken bîçâre Ceylan yanıma geldi, dedi: “Biz yanıyoruz, mahvolduk.”
149
Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyetü'l‑Kübrâ’nın bir kısım matbu' nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı.
Ben de Risale‑i Nuru ve Âyetü'l‑Kübrâ’yı şefâatçi yapıp: “Yâ Rabbî kurtar!” dedim. Üç saat o dehşetli yangın – hücumunda – bütün o büyük dâireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale‑i Nurun ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın hıfzında olan mağazaya kat'iyyen ilişmedi ve altındaki şâkirdin dükkânı da müstesnâ olarak sağlam kaldı. Yalnız ahâli camlarını kırdılar. Eğer ahâli ilişmeseydi, eşyalarını almasaydılar, hiçbir zarar olmayacaktı.
İşte, Isparta halıcıhânesinin yangını ile, Risale‑i Nurun derslerine köşklerini tahsîs eden zâtların o dehşetli yangınla bitişik iki kardeşinin iki hânesinin kurtulması Risale‑i Nurun bir kerâmeti olduğu gibi; Kastamonu’da aynen bu Emirdağı yangını gibi, orada, karşımdaki dehşetli bir yangının ittisalindeki Risale‑i Nur şâkirdlerinden Hâfız Ahmed’in evi hàrika bir sûrette kurtulması ve hemşiresinin üçüncü kat yangın içinde hàrika bir tarzda, hem elmas ve altun mücevherâtını, hem canını Risale‑i Nurun berekâtıyla kurtarması misillû; burada da, bu yangında, Risale‑i Nurun çalışkan talebelerinden ve Çalışkan Hânedânından üç kardeş olarak dört zâtın o dehşetli yangından kurtulması, Risale‑i Nurun ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın bir kerâmeti olduğuna hem benim, hem onların, hem sâir kardeşlerimizin kat'î kanâatimiz geldi. Burada eksik olmayan az bir rüzgâr esseydi, o çarşı dükkânlarının ekserîsini yandırabilirdi. Hattâ Âyetü'l‑Kübrâ mağazasından on‑onbeş dükkân tâ uzakta eşyalarını çıkarıp kaçırdılar.
Bazı emârelerle, Sandıklı’da, hem Afyon, Kütahya ortasında, Risale‑i Nura ve yeni mektûblarımı elde etmeleriyle bana karşı bir ilişmek emâreleri göründü. O iki hâdisede, İstanbul hâdiseleriyle tokat yediler. Bu defa, niyetlerinde bana ilişmek cezası olarak bu tokat geldi; inşâallâh o niyetten onları vazgeçirdi ve korkutup susturdu.
Kardeşlerim! Sizin zekâvetiniz ve tedbiriniz, benim tesânüdünüz hakkında nasihatime ihtiyaç bırakmıyor. Fakat bu âhirde hissettim ki; Risale‑i Nur şâkirdlerinin tesânüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında sû‑i zan verdiriyorlar; tâ birbirini ittiham etsin. Belki filân talebe bize câsusluk ediyor der, tâ bir inşikak düşsün. Dikkat ediniz‥ gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız… Fenâlığa karşı iyilikle mukàbele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz‥ sır vermeyiniz… Zâten sırrımız yok; fakat vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor; ıslahına çalışınız‥ perdeyi yırtmayınız.
150
Sizin, hususan Isparta medresesindeki tesânüdünüz; hem Risale‑i Nuru, hem şâkirdlerini, hem bu memleketin yüzünü ak etmiş. Ve her tarafta Risale‑i Nura çalıştıran ehemmiyetli bir sebeb, tesânüdünüzdür ve şevk ve gayretinizdir. Cenâb‑ı Hak, sizleri bu hizmet‑i îmâniyede dâim ve muvaffak eylesin, âmîn… Âmîn.
Umum kardeşlerime tâife tâife, birer birer selâm ve duâ; ve duâlarını ricâ ediyoruz.
Said Nursî
Yangın hakkında Üstadımızın yazdığı hakikate kat'î kanâatimiz geldi; gözümüzle gördük.
Osman, Mehmed, Hasan, Ceylan ve yardım eden İbrahim
67. Risale‑i Nur yalvarmaz –onlar yalvarmalı ve aramalı– ve kıymetini takdir edip müşteri olduktan sonra onların yardımını kabul eder
Azîz Kardeşim!
Senin mektûblarını iyi gördüm. Fakat şimdiki gazeteciler ve baştakiler, hakikatleri tam takdir edemiyorlar. Hem Risale‑i Nur yalvarmaz; onlar yalvarmalı ve aramalı; ve kıymetini takdir edip müşteri olduktan sonra onların yardımını kabûl eder.
Hem, şimdi nazar‑ı dikkati Risale‑i Nur şâkirdlerine celbetmemek münâsibdir diye düşünüyorum. Fakat yedi sene Harb‑i Umumîye bakmayan ve yirmibeş sene gazeteleri okumayan, dinlemeyen bu kardeşinizin fikri, bu mes'elede sorulmaz. Asıl fikir sâhibi, sizler ve Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri ve müdakkik nâşirleri; meşveretle, hususan Isparta’dakiler ile, maslahat ne ise yaparsınız.
Senin bu güzel mektûbunu “Lâhika”ya yazdık. Risale‑i Nurun “Lâhika Risalesi”nde Feyzi ile Emin ehemmiyetli mevki kazanmışlar; acaba ne hâldedirler? O ehemmiyetli mevkie muvâfık vaziyete muvaffak oluyorlar mı? Kederleri yok mu?
151
Hem, hapishânede hakikaten merdâne ve fedâkârâne istirahatime çalışan ve on sene şahsıma hizmet kadar beni minnetdâr eden Taşköprülü Sâdık ve Hilmi ve İhsân ne hâldedirler? Ve o civarda, hususan İnebolu’daki kardeşlerimi unutamıyorum; beni merak etmesinler. Risale‑i Nurun – bazı ara sıra – bazı yerlerde tevakkufuna mukâbil, pek te'sirli ve ehemmiyetli bir tarzda perde altında fütûhâtı var. Telâş etmesinler; ihtiyat ile beraber sebat, metânet ve yazıda devam etsinler.
Umuma binler selâm ve duâ ediyoruz.
68. Risale‑i Nur’un hıfz ve neşrine ve sahabet ve himayetine çalışmak için hayat isterdim, bir bîçare Said yerinde çok genç Said’ler o vazifeyi yapıyorlar
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizleri, birinci vazife‑i Nuriyeyi, Asâ‑yı Mûsa’ya ait hizmete başlamanızı tebrik ve Isparta’nızı, diyânette ve âdâb‑ı İslâmiyede geri değil, ileri gitmesini rûh u canımızla tahsin ve tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Denizli’nin Husrevi Hasan Feyzi’nin Risale‑i Nur hakkında ve Risale‑i Nurun aslı ve esâsı ve mâdeni olan hakikat‑i Kur'âniye ve sırr‑ı îmân ve Nur‑u Ahmedî ta'rifinde yazdığı manzûm fıkrası, içinde tam bir samîmiyet ve metîn bir kanâat‑ı îmâniye bulunduğundan; hem herşeyi çabuk kabûl etmeyen ve delilsiz teslîm olmayan âlim, hususan muallim olduğu hâlde Risale‑i Nurun hakkâniyetini hem kendi nâmına, hem etrafındaki rüfekasının şahs‑ı manevîsi hesabına bir derece fevkalâde, hàlisâne ta'rif etmesinden Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî âhirinde, “Lâhika”dan alınan parçaların sonunda yazılmasını, hem ayrıca “Lâhika”da da kaydedilmesini ve Halîl İbrahim’in de son Risale‑i Nur hakkındaki tavsifnâmesini dahi bunun gibi Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî’nin arkasında yazılmasını münâsib gördük ve burada da öyle yaptık. Çünkü bu kadar kuvvetli ve samîmî bir kanâat, Sikke‑i Gaybî’deki îmâlar nev'inde hakkâniyetine bir îmâ, bir emâre olabilir.
152
Sâlisen: Hasan Feyzi’nin mektûbunda bahsettiği bütün oradaki kardeşlerimize pek çok selâm, tebrik ediyoruz. Hapishâneleri bir Dershâne‑i Nuriye olduğu gibi, inşâallâh Denizli Vilâyeti de bir nev'i Medresetü'z‑Zehrâ hükmüne geçecek. Ve çokların yüzünü ak eden ve nuru zulümlerden kurtarmağa çalışan ve nurun şâkirdlerinin herbirisine ona, hediye edilen risalelerden ziyâde hediye vermiş hükmünde ma'nen bizlere hediyesi var. Bu nurun teberrükü umum ona minnetdâr olanların hâtıralarıdır. Yüzer misli mukâbili alınmış bir hâtıra‑i adâlettir.
Râbian: İşâret‑i gaybiye ile, “Altmışdörtte Risale‑i Nur te'lifçe tamam olur.” diye haber‑i gaybiyeyi iki hâl tasdik ediyor:
Birincisi: Çok mühim noktalar hâtıra geldiği hâlde, risaleyi te'lif cihetine sevkedilmiyorum.
İkincisi: Risale‑i Nurun hıfz ve neşrine ve sahâbet ve himâyetine çalışmak için hayat isterdim. Fakat hadsiz şükür olsun ki, bir bîçâre ihtiyar Said yerinde çok genç Saidler o vazifeyi yapıyorlar. Hususan Husrevler, Feyziler, Ahmedler, Mehmedler, biraderzâdem gibi çok Abdurrahmanlar ve hâkezâ… Hâfız Ali’yi kabrinde mesrûr, müferrah ettikleri gibi, inşâallâh kabrimde de öyle mesrûr edecekler.
Umum kardeşlerime, masûmlara, ümmîler, hemşireler gibi her tâifenin herbirisine birer birer selâm ve duâ ediyoruz. Çalışkanların da Risale‑i Nurun bereketiyle o yangından ziyanları yoktur, sizlere arz‑ı hürmet ve selâm edip ellerinizden öperler.
69. Birkaç aydan beri aleyhime çevrilen desiseleri meydana çıktı; hıfz‑ı İlâhî ile o musibet yirmiden bire indi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Birkaç aydan beri aleyhime çevrilen desîseleri meydâna çıktı. Hıfz‑ı İlâhî ile o musîbet, yirmiden bire indi.
153
Hàlî zamanda câmiye gidiyordum. Haberim olmadan, talebeler beni üşütmemek için, mahfelde bir kulübecik yapmıştılar. Ben de dört‑beş gündür kendi kendime karar verdim, daha gitmeyeceğim. O ma'lûm zâbit adam vâsıta olup kulübeciği kaldırdılar. Bana da resmen tebliğ ettiler ki: “Daha câmiye gitmeyeceksin.” Fakat mânâsız habbeyi kubbe yapıp bir heyecan verdiler. Hiç ehemmiyeti yok, hiç de merak etmeyiniz. Tahminimce, her tarafta haddimden pek fazla teveccüh‑ü âmmeyi kırmak için, bana böyle bazı bahânelerle ihanet ediyorlar. Eski zamanımı düşünüp güyâ tahammül etmeyeceğim. Hâlbuki – Risale‑i Nurun selâmet ve intişarına halel gelmemek şartıyla – her gün bin ihanet ve tâzibler de gelse, Allah’a şükrederim. Ben ehemmiyet vermediğim gibi, buradaki talebeler de hiç sarsılmıyorlar. Çoktan beri beklediğimiz bu hâdise de inâyet‑i İlâhiye ile hafif geçti.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
70. Siz hem bu zamandaki vehhamlıları, hem mesleğimizin muktezası olan mahviyet ve ihlas ve terk‑i enaniyet noktalarını nazara alınız
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Nur‑u Muhammedî’ye ve sahâbeye bakan dört sahife çok güzeldir. Âhirinde, – Risale‑i Nura ve dolayısıyla bize bakan kısımlar – Hasan Feyzi’nin hüsn‑ü zannı pek fazla gitmiş. Gerçi o âhir kasidesinde Risale‑i Nurun hakikatini ve şahs‑ı manevîsini murad etmiş. Yine ta'dile muhtaç gördüm. Bazı kelimeleri ilâve ve birkaçını tebdil ettiğim hâlde, yine ondan benim hisseme düşen, bin derece haddimden ziyâdedir diye titredim. Fakat mâdem şâkirdleri şevke ve gayrete getiriyor, size havâle ediyorum. Siz, hem bu zamandaki vehhamlıları, hem mesleğimizin muktezâsı olan mahviyet ve ihlâs ve terk‑i enâniyet noktalarını nazara alınız; münâsib gördüğünüz kelimeleri ta'dil ediniz. Bu fütûr zamanında ehemmiyetli bir kamçı‑yı teşviktir, arkadaşlara gönderebilirsiniz.
Hem o kıymetli kardeşimiz, merhum Hâfız Ali’nin (R.H.) vârisi ve halefi yerinde, Risale‑i Nura fevkalâde irtibat ve sadâkatle bağlıdır. Benim ta'dilimden gücenmesin.
154
Gayet samîmî bir kanâatle ve kuvvetli bir i'timâd ile ve derin bir ilimle ve parlak bir îmân ile Risale‑i Nurun mâhiyetini iki defadır ta'rif eden Risale‑i Nurun hàs şâkirdlerinden ve ehemmiyetli eski muallimlerden Hasan Feyzi’nin Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî’den aldığı bir ilhâm ile Risale‑i Nur hakkında ve o nurun menba'ı ve esâsı olan Nur‑u Muhammedî (A.S.M.) ve hakikat‑i Kur'ân ve sırr‑ı îmân ta'rifinde bu kasideyi yazmıştır.
71. Hasan Feyzi’nin (rahmetullahi aleyh) bir şiiridir
﴿﷽﴾
﴿يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴾
Ahmed yaratılmış o büyük Nur‑u Ehadden
Her zerrede nurdur, o ezelden hem ebedden.
.
Bir nur ki odur hem yüce hem lâ‑yetenâhî
Ol Fahr‑i Cihan Hazret-i Mahbûb-u İlâhî.
.
Parlattı cihanı bu güzel Nur‑u Muhammed (A.S.M.)
Halkolmasa, olmazdı bir zerre ve bir ferd.
.
Ol nuru ânın, her yeri her zerreyi sarmış
Baştan başa her dem bu kesif zulmeti yarmış.
.
Bir nur ki odur sâde ve hem lâyetezelzel
Ârî ve berî cümleden üstün ve mükemmel.
.
Bir nur ki bütün zerrede ancak o nümâyân,
Bir nur ki verir kalblere hem aşk ile îmân.
.
Bir nur ki eğer olmasa ol nur hele bir ân,
Baştan başa zulmette kalır hem de bu ekvân.
.
155
Bir nur ki değil öyle muhât, hem dahi mahsur
Bir nur ki eder kalbi de pür‑nur, çeşmi de pür‑nur.
.
Bir lem'adır ândan, şu büyük şems ve kamerler.
.
Hep işte o nurdan bu acâib koca âlem,
Halk oldu o nurdan yine Cennetle Cehennem.
.
Şek yok ki o nurdur okunan Hazret‑i Kur'ân,
Ol nur‑u ezel hem sebeb‑i hilkat-i insan.
.
Herşeye odur mebde' ve asıl ve esâs hem,
Ondan görünür nev'‑i beşer böyle mükerrem.
.
Bir zerre değil, bahr‑i muhît o bahr‑i münîrden,
Hem nasıl beşer hiç kalıyor hepsi de birden.
.
Şek yok ki cihan, katre‑i nurundan o nurun,
Şek yok ki bu can, zerre‑i nurundan o nurun.
.
Sönsün diye üflense, o deryâ gibi kaynar,
Söndürmeğe hem kimde aceb zerre mecâl var.
.
Söndürmeğe kalkmıştı asırlar dolu küffar
Kahreyledi her hepsini ol Hazret‑i Kahhâr.
.
Hep sönmüş asırlar, yanıyor sönmeden ol
Tarihe sorun, kimdir o nur, hem kimmiş menfûr.
.
Alnında yanan Nur‑u Muhammed’di Halîl’in
Yetmezdi gücü, bakmağa her çeşm‑i alîlin.
.
Görseydi Resûlün o güzel nurunu, Nemrud
Yakmazdı o dem, nârını ol kâfir‑i matrûd.
.
Bir sivrisinek öldürüyor o şah‑ı cihanı, (!)
Atmıştı Halîl’i ateşe çünkü o cânî.
.
156
Bir perde açıp söyledi Hak gizli kelâmdan,
Ol ateşe bahseyledi hem berd u selâmdan.
.
“Dostum ve Resûlüm yüce İbrahim’i, ey nâr!
At âdetini, yakma bugün, sen onu zinhâr!”
.
Bir gizli hitâb geldi de ol dem yine Haktan
Bir abd‑i mükerrem dahi kurtuldu bıçaktan.
.
Ol nurdan için Yûnus’u hıfzeyledi ol hût,
Ol nur ile kahreyledi hem kavmini ol Lût.
.
Ol hüsn‑ü cemâl, eyledi âlemleri hayran
Nerden onu bulmuş, acaba Yûsuf‑u Kenan.
.
Hikmet nedir, ol derdlere sabreyledi Eyyûb,
Hem sırrı nedir, Yûsuf için ağladı Yakub.
.
Öldükçe dirildikçe neden duymadı bir his,
Ol nâmlı nebî, şânlı şehîd Hazret‑i Cercis.
.
Hasretle neden ağladılar Âdem ve Havvâ,
Kimdendi bu yıllarca süren koskoca da'vâ.
.
Hem âh, neden terkedilip Ravza‑i Cennet,
Bir dâr‑ı karar oldu neden âlem‑i mihnet.
.
Nur şehri olan Tûr’da o dem Hazret‑i Mûsa
Esrâr‑ı kelâm hep çözülüp buldu tecellâ.
.
Bir parça Zebûr’dan okusa Hazret‑i Dâvud,
Başlardı hemen sanki büyük mahşer‑i mev'ûd.
.
Bilmem ki neden, yel ve sular hep onu dinler,
Bilmem ki neden, hep işiten âh! diye inler.
.
157
Mahlûku bütün kendine râmetti Süleyman,
Nerdendi bu kuvvet, ona kimdendi bu fermân.
.
Yellerle uçan şânlı büyük taht‑ı mukaddes
Esrâr‑ı ezelden o da duymuş yine bir ses.
.
Ol hangi acîb sır ki, çıkar göklere İsâ,
Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yûda.
.
Nur derdi için tahtını terkeyledi Edhem,
Bir başkasının tahtı olur derdine merhem.
.
Çok şahs‑ı velî, nur ile hem etti kanâat,
Çok şahs‑ı denî, nur ile hem buldu kerâmet.
.
Her hepsi de pervânesi, üftâdesi nurun,
Her hepsi muammâ, gücü yetmez bu şuûrun.
.
Fillerle varıp Kâbeye, hem Ebrehe zâlim;
İsterdi ki, yapsın nice bin türlü mezâlim…
.
İsterdi ki; o beyt yıkılıp şöhreti sönsün,
Halk Kâbeyi terkederek, kiliseye dönsün.
.
İsterdi ki, çeksin doğacak nura bir sed,
Hem doğmadan ölsün diye “Mahbûb‑u Müebbed”.
.
Günlerce gidip Kâbeye, hem yaklaşan ordu,
Birdenbire bir tehlike sezmiş gibi durdu…
.
Sür'atle gelip bir sürü kuş, semt‑i bahirden,
Taş harbine başlar, pek acîb hepsi birden.
.
İndikçe havadan, o muammâ gibi taşlar,
Cansız yıkılıp yerlere yatmış nice başlar.
.
Şahıyla beraber kocaman ordu‑yu mevlâ,
Olsun diye mahbûba nişan, eyledi mevtâ.
.
158
Hem kavm‑i Kureyş, söndürelim derken o nuru,
Erkek ve kadın, cümlesinin kaçtı huzuru…
.
Müşrik ve muvahhid, iki fırka olup urban,
Yıllarca dökülmüş yine kan üstüne bir kan.
.
Şakk etti kamer, Fahr‑i Beşer, ol Yüce Server,
Her yerde ve her ânda onun nuru muzaffer.
.
Kur'ân’dı kavli, nurdu yolu, ümmeti mutlu,