52. Risale‑i Nur’un, imanî hakikatlerine gösterdiği hüccetler, hiçbir cihette vesveselere meydan vermiyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size dört mes'eleyi beyân etmek kalbime ihtar edildi:
Birincisi: Hem lisân‑ı hâl, hem lisân‑ı kàl ile ve başka tezâhüratlarla sorulan bir suâle cevaptır.
122
Deniliyor ki: “Mâdem Risale‑i Nur hem kerâmetlidir, hem tarîkatlardan ziyâde îmân hakikatlerinin inkişafında terakkî veriyor ve sâdık şâkirdleri kısmen bir cihette velâyet derecesindeler. Neden evliyâlar gibi manevî zevkler ve keşfiyâtlara ve maddî kerâmetlere mazhariyetleri görülmüyor; hem onun talebeleri de öyle şeyler aramıyorlar? Bunun hikmeti nedir?”
Elcevab:
Evvelâ: Sebebi, sırr‑ı ihlâstır. Çünkü; dünyada muvakkat zevkler, kerâmetler tam nefsini mağlûb etmeyen insanlara bir maksad olup, uhrevî ameline bir sebeb teşkil eder, ihlâsı kırılır. Çünkü, amel‑i uhrevî ile dünyevî maksadlar, zevkler aranılmaz; aranılsa, sırr‑ı ihlâsı bozar.
Sâniyen: Kerâmetler, keşfiyâtlar; tarîkatta sülûk eden âmî ve yalnız, îmânı taklidî bulunan ve tahkîk derecesine girmeyenlere, bazen zaîf olanları takviye ve vesveseli şübhelilere kanâat vermek içindir. Hâlbuki Risale‑i Nurun îmânî hakikatlerine gösterdiği hüccetler, hiçbir cihette vesveselere meydân vermediği gibi; kanâat vermek cihetinde kerâmetlere, keşfiyâtlara hiç ihtiyaç bırakmıyor. Onun verdiği îmân‑ı tahkîkî, keşfiyât, zevkler ve kerâmetlerin çok fevkınde olmasından, hakîki şâkirdleri, öyle kerâmet gibi şeyleri aramıyorlar.
Sâlisen: Risale‑i Nurun bir esâsı, kusurunu bilmekle mahviyetkârâne yalnız rızâ‑yı İlâhî için rekabetsiz hizmet etmektir. Hâlbuki kerâmet sâhibleri ve keşfiyâttan zevklenen ehl‑i tarîkatın mâbeynindeki ihtilâf ve bir nev'i rekabet ve bu enâniyet zamanında, ehl‑i gafletin nazarında, onlara sû‑i zan edip, o mübârek zâtları, benlik ve enâniyetle ittiham etmeleri gösteriyor ki; Risale‑i Nurun şâkirdleri, şahsı için kerâmet ve keşfiyâtlar istememek; peşinde koşmamak lâzım ve elzemdir.
123
Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor. Şirket‑i maneviye ve kardeşler birbirinde tefânî noktasında Risale‑i Nurun mazhar olduğu binler kerâmet‑i ilmiye ve intişar‑ı hizmetteki teshîlât ve çalışanların maîşetindeki bereket gibi ikramât‑ı İlâhiye umuma kâfî gelir; daha başka şahsî kemâlât ve kerâmeti aramıyorlar.
Râbian: Dünyanın yüz bahçesi, fânî olmak haysiyetiyle, âhiretin bâkî olan bir ağacına mukâbil gelemez. Hâlbuki, hazır lezzete meftûn kör hissiyat‑ı insaniye, fânî, hazır bir meyveyi, bâkî, uhrevî bir bahçeye tercih etmek cihetiyle, nefs‑i emmâre bu hâlet‑i fıtriyeden istifade etmemek için Risale‑i Nur şâkirdleri ezvâk‑ı rûhâniyeyi ve keşfiyât‑ı maneviyeyi dünyada aramıyorlar.
Risale‑i Nur şâkirdlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları hâlde, maîşet müzâyakası yüzünden haremi, demiş zevcine: “İhtiyacımız şedîddir.”
Birden, altundan bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: “İşte Cennet’teki bizim kasrımızın bir kerpicidir.”
Birden o mübârek hanım demiş ki: “Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat fânî bir sûrette bu zâyi' olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Duâ et, yerine gitsin; bize lâzım değil.” Birden yerine gitti. Keşf ile gördüler diye rivâyet edilmiş.
İşte bu iki kahraman ehl‑i hakikat, Risale‑i Nur şâkirdlerinin dünyaya ait ezvâk‑ı kerâmetlere koşmadıklarına bir hüsn‑ü misâldir.
İkinci Mes'ele: Tevâfuk eğer müteaddid tarzda ve ayrı ayrı cihette birbirini takviye edecek sûrette olsa, kat'iyyet ve sarâhat derecesinde kanâat verebilir.
124
İşte hapisten sonra yazılan bir kısım mektûblarımız hem makbûl, hem çok ehemmiyetli, hem bu zamanda halk onlara çok muhtaç olduğuna bir emâre olarak, yazdığımız zaman – hilâf‑ı âdet bir tarzda – serçe kuşunun ve kuddûs kuşunun ve güvercinlerin garîb bir tarzda odama gelmeleri ve birbirine tevâfuk etmesi ve Milas’ta ehemmiyetli bir kardeşimiz Halîl İbrahim’in, kuddûs kuşu bahsi bulunan mektûbu aldıkları zaman, aynen, hilâf‑ı âdet, kilitli bir odasını açarken, kuddûs kuşu oda içerisinde uçmağa çalışması, hem içinde bulunan mektûbu, hem bizim kuşlarımıza tevâfuku; ve Medrese‑i Nuriyedeki şâkirdlerin o mektûblarımızı okumak zamanında iki çekirge mektûbun başına gelip dinlemeleri, sâbık kuşlarda tevâfukâtına, bu küçük kuşlar dahi hem tasdik, hem tevâfuk ettikleri gibi; İnebolu’daki sâdık kardeşlerimizin imzalarıyla; yine mektûbumuzu gecede okudukları zaman, gayet heyecanlı bir tarzda bir gece kuşu onları korkutup, pencereye el atıp iki kanadı ile pencereyi döğerek lisân‑ı hâl ile ben de o mektûbla alâkadarım; bizi alâkasız zannetmeyiniz diye yine sâbık aynı mes'eleye ve sâbık kuşların alâkadarlıklarına, büyük kuş da tam tevâfuk ve tasdik ediyor.
Aynı mes'eleye bu kadar tevâfukât (Hâşiye) hem mektûblardaki mücmelen bahsedilen hakikatlerin çok ehemmiyetli olmasından ve nev'‑i beşerin bu asırdaki vaziyetine bakması noktasında, acaba kâinât kitabının hâdisât ve mes'eleleri birbiriyle münâsebetdârlığını düşünen ve hayâli geniş bir ehl‑i kalb ve fikir böyle dese, hakkı yok mu ki, güyâ beşer, gayet kesretli tayyareleriyle ve insan kuşlarıyla, kuşların âlemi olan cevv‑i havadaki kuşları hem korkutup, hem kuşlar âleminde acîb bir heyecanla nev'‑i beşerin gidişatına karşı kuşlar dahi ciddi alâkadarlık gösterip, insanların bu zâlim, tahribâtçı canavar kuşlarına karşı kimler mukàbele edip onları zulümden, tahribden vazgeçirip beşerin menfaatinde ve saâdetinde çalıştırmasına çalışan kimlerdir, diye Risale‑i Nur mes'elelerine alâkadarlık gösteriyorlar denilse, yeri yok mu? İhtimal verilmez mi? Mânâsız bir hayâl denilebilir mi?
125
Üçüncü Mes'ele: Geçen üç sene evvel Ramazanda te'lif edilen ve yine bu sene Ramazanda serbest intişar eden Âyetü'l‑Kübrâ’nın bir hülâsası olan Hizb‑i Nuriye’yi okudum. Fakat bir saatten fazla çekerdi. Birden o hülâsanın da bir hülâsası, on veya onbeş dakika aynı Ramazanda tezâhür etti. Onu okuduğum zaman, bütün Âyetü'l‑Kübrâ’yı okuyorum gibi bir inkişafat‑ı îmâniye ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍsırrına mazhar iki veya üç sahifelik Arabiyyü'l‑ibare okuyorum. Vakit bulamıyorum kendi kalemimle size yazayım. İnşâallâh bir zaman size yazacağım. O parçayı benim gibi anlayanlar, kendisine mahsûs nüshalarından ya Âyetü'l‑Kübrâ’ya, ya Hizbü'n‑Nuriye’nin âhirinde yazar, tesbihâttan ve duâdan sonra otuz üç defa لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ tesbihâtımızın yerinde – yalnız sabah tesbihâtında mânâsını düşünerek – onu okuyabilir.
Dördüncüsü: İki noktadır:
Birincisi: Isparta kardeşlerimiz, hususan Gül, Nur kahramanı Husrev, benim bu kış münâsebetiyle maddî hâcetlerimi merak ediyorlar, yardım etmek istiyorlar. Ben de onlara teşekkürle beraber derim ki:
Onların Risale‑i Nura hizmeti, her şâkirdin saâdet‑i ebediyesine menfaati gibi, benim de hakîki kışım sûretinde olan kabrimden sonraki kışta ihtiyacâtıma o derece mükemmel yardım ediyorlar ki; bu fânî, muvakkat kışın hâcâtına yardımdan binler derece ziyâdedir. Eğer benim elimden gelseydi, bütün rûh u canımla, kemâl‑i iştiyak ile bütün onların hâcât‑ı maddiyesini te'mine çalışırdım. Beni merak etmeyiniz. İktisad ve kanâat, bana iki hazinedir; tükenmez, bitmez.
126
İkinci Nokta: Bir zaman “Küçük Isparta” nâmını alan ve her yerden ziyâde, geçen mes'elemizde hapis musîbetini çeken İnebolu ve civarı kardeşlerimin gayet güzel ve samîmâne mektûbları, beni çok mesrûr eyledi. Yalnız, Risale‑i Nurun kahramanlarından baba‑oğulun meşrebleri ayrı ayrı olduğundan, birbiriyle tam imtizaç edemediklerinden endişe ediyorum. Baba ne kadar haksız da olsa, oğul, onun rızâsını tahsil etmeye mecburdur. Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba, şefkat‑i fıtriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli. Değil böyle baba ve evlâd ve mümtâz seciyeli ve Risale‑i Nurun baş şâkirdleri, belki birbirinden çok uzak ve düşman da olsalar Risale‑i Nurun hatırı için Risale‑i Nur şâkirdlerinin mâbeynindeki tefânî, birbirini tenkid etmemek, kusurunu affetmek düsturu ile bu iki kardeşim, dünyevî ve cüz'î ve hissî şeyleri medâr‑ı münâkaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktiza ettiği hürmet ve şefkatle beraber, Nurun şâkirdliği iktiza ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim – benim hatırım için – birbirini tenkid etmemek lâzım geliyor.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
53. Manen maruz kaldığım iki şıklı bir sualin cevabıdır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ma'nen ma'rûz kaldığım iki şıklı bir suâlin cevabıdır:
Birincisi: “Neden en ziyâde senin şahsın hakkında hüsn‑ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risale‑i Nurla çok kuvvetli irtibatı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin hâlde, Hizmet‑i Nuriyenin haricinde senin şahsın ile temâslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn‑ü zan beslemeyeni sohbette tercih ediyorsun, daha ziyâde iltifat gösteriyorsun, nedendir?”
Elcevab: Otuzüçüncü Söz’ün İkinci Mektûbunda dediğim gibi: Bu zamanda insanlar, ihsânını muhtaçlara çok pahalı satarlar. Meselâ: Benim gibi bir bîçâreyi, sâlih veya velî zannedip, sonra bir ekmek verir ve mukâbilinde makbûl bir duâ ister. Bu kadar fiat vermekten ise, bu ihsânı istemiyorum, diye hediyelerin adem‑i kabûlüne bir sebeb gösterdiğim gibi; – Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri müstesnâ olarak – başkaları beni, büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukâbilinde, dünyada, ehl‑i velâyet gibi nurânî neticeleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile manevî ihsân eder. Böylelerin bu nev'i ihsânlarına karşı, istediği fiata sâhib olamadığım için mahcûb oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisar‑ı hayâle uğrarlar, belki hizmette fütûra düşerler. Gerçi umûr‑u uhreviyede hırs ve kanâatsizlik bir cihette makbûldür. Fakat mesleğimizde ve hizmetimizde – bazı ârızalar ile – inkisar‑ı hayâl cihetiyle, şükür yerine, me'yûsiyetle şekvâ etmeğe sebeb olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanâat, dâima şükrü ve metâneti ve sebatı netice verdiği için, ihlâs dâiresinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanâatsizlik gösterdiğimiz hâlde; neticelerine ve semerâtına karşı kanâatle mükellefiz.
127
Meselâ: Risale‑i Nur hizmetiyle Isparta ve civarında binler ehl‑i îmâna fevkalâde kuvvet‑i îmâniyeyi te'min etmek olan bu netice, bizim fevkalâde hizmetimize kâfîdir. On kutub derecesinde biri çıksa, bin adamı derece‑i velâyete sevketse, yine bu neticeyi aşağıya düşürtmez. Nurun hakîki şâkirdleri, bu gibi neticelere kanâat ediyorlar. O büyük kutbun mürîdlerinin kanâat‑ı kalbiyelerini te'min eden üstadlarının fevkalâde makamı ve mes'elelerde hükümleri yerine Risale‑i Nurun sarsılmaz hüccetleri, o mürîdlerinin kanâatlerinden çok ziyâde şâkirdlerine kanâat verdiği gibi; bu hâlet ve i'tikàd başkasına da sirâyet eder, menfaat verir. O mürîdlerin kanâati ise, hususî ve şahsî kalır.
Hattâ ilm‑i mantıkta “Kaziye‑i makbûle” tâbir ettikleri; yani büyük zâtların delilsiz sözlerini kabûl etmektir; mantıkça yakìn ve kat'iyyeti ifâde etmiyor, belki zann‑ı gâlible kanâat verir. İlm‑i mantıkta; bürhân‑ı yakìnî, hüsn‑ü zanna ve makbûl şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delile bakar ki, bütün Risale‑i Nur hüccetleri, bu bürhân‑ı yakìnî kısmındandır.
Çünkü: Ehl‑i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri hakàik‑ı îmâniye, aynen onlar gibi Risale‑i Nur; ibâdet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; sülûk ve evrâd yerinde, mantıkî bürhânlarla ilmî hüccetler içinde hakikatü'l‑hakàika yol açmış; ve ilm‑i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm‑i Kelâm içinde ve İlm‑i Akîde ve Usûli'd‑din içinde bir velâyet‑i kübrâ yolunu açmış ki; bu asrın hakikat ve tarîkat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydândadır.
128
Teşbihte hatâ olmasın, nasıl ki Kur'ânın gayet kuvvetli ve mantıkî hakikati, sâir dinleri, felsefe‑i tabîiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta‑i istinâd oldu, taklidî ve aklın haricindeki usûllerini de bir derece muhâfaza etti. Aynen öyle de: Bu zamanda onun bir mu'cizesi ve nuru olan Risale‑i Nur dahi, felsefe‑i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet‑i ilmiyeye karşı, avâm‑ı ehl-i îmânın, taklidî olan îmânlarını, o dalâlet‑i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umum ehl‑i îmâna bir nokta‑i istinâd ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi, zaptedilmez bir kale hükmüne geçmiştir ki; bu emsâlsiz, dehşetli dalâletler içinde, yine avâm‑ı mü'minin îmânını şübhelerden ve İslâmiyetini hakikatsizlik vesveselerinden muhâfaza ediyor.
Evet, her tarafta, hattâ Hind ve Çin’de ehl‑i îmân, bu zamanın çok dehşetli dalâletinin galebesinden; “Acaba İslâmiyette bir hakikatsizlik mi var ki, sarsılmış” diye şübheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki; “Bir risale çıkmış, îmânın bütün hakikatlerini kat'î isbât eder, felsefeyi mağlûb edip zındıkayı susturuyor.” diye anlar. Birden o şübhe ve vesvese zâil olup îmânı kurtulur ve kuvvet bulur.
Suâlin İkinci Şıkkı: “Sen, bir mektûbunda, şâirâne bir latîfeyi – yani kuşların, mektûblarını yazmak ve okumak zamanında yanınıza ve şâkirdlerin yanına gelmelerini (o latîfeyi) – ciddi bir tarzda kardeşlerine yazdın. Hâlbuki o kuşlar, hâl‑i âlemi ve Risale‑i Nurun hâdisâta karşı fâidesini bilecek mâhiyetinden uzaktırlar?”
129
Elcevab: Emir ve İzn‑i İlâhî ve havl ve kuvvet‑i Rabbâniye ile, umum hayvanatın, melâikeden bir çobanı, bir nâzırı olduğu gibi, kuş tâifesinin de bir çobanı var. Onlar bilmese de, emr‑i İlâhî ile ve ilhâm‑ı Rabbânî ile çobanları, onları sevkeder. O sevk‑i fıtrî ise, kuşlara gelen ilhâma dayanır. Kuşlar, ilhâma mazhardırlar ki; yaşı bir günlük bir arı yavrusu, havada, bir gün mesâfede gider; o ilhâm‑ı fıtrî ile, o sevk‑i Rabbânî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.
Evet, nasıl ki küre‑i arz Risale‑i Nur ve şâkirdlerine gelen zulme i'tirâz etti ve cevv‑i hava yağmursuzlukla ve soğukla Risale‑i Nura gelen tazyîkat ve müsâdereyi tenkid etti ve bulutlar serbestiyetini yağmurlarla alkışladı; elbette kuş nev'i de alâkadar olabilir.
Evet, insanın bir kısım sun'î kuşlarının, bir bomba yumurtası ile bir köyü harâb edip bin adamı mahveden cinayetine ve cehennemî zakkum yumurtaları taşıyan o insanî kuşların tahribci kısmını; hem küre‑i arza, hem nev'‑i beşere müstebidâne, merhametsiz tahribâtına karşı, bu hayvanî kuşlar, te'sirli bir sûrette istikbâli tenvir eden Risale‑i Nuru elbette ma'nen tebrik edip alkışlar, diye sûretindeki hâdise, gerçi çok tatlı bir latîfedir, fakat çok ince bir hakikat dahi içinde var.
54. Cenab‑ı Hakka şükrediyorum ki, böyle halis, muhlis ve başkalara hüsn-ü misal olan sadık şakirdleri Risale-i Nur’a vermiş
Kardeşlerim!
Bu defa Meyve Risalesinin tam kıymetini bilen ve kendine “Meyveci” nâmını veren Risale‑i Nur santralcısının yazdığı mektûb, beni çok memnun eyledi. Çünkü; Hulûsi, Hakkı gibi yirmi seneye yakın bir zamandan beri mâbeynlerinde olan samîmâne dostluk ve kardeşlik tam devam ve sebat ettiği gibi; onların Risale‑i Nura karşı alâka ve irtibat ve sadâkatleri, aynen mâbeynlerindeki hàlisâne münâsebetleri gibi hem devam ediyor, hem metânet kesbediyor; ârızalarla sarsılmıyor. Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum ki; böyle hàlis, muhlis ve başkalara hüsn‑ü misâl olan sâdık şâkirdleri Risale‑i Nura vermiş ki, dâimî hakta hulûs ile ve Nur hizmetinde sabır içinde şükrediyorlar. O “Meyveci”nin civarında ismini söylemediğim ma'lûm ve çok alâkadar olduğum kardeşlerim, hususan Barla sıddıkları, beni çok defa hayâlen eski zamana ve o memlekete celbediyorlar; Barla ve dağlarında gezdiriyorlar. Ben, onlarla ve o yerleriyle çok alâkadarım, unutmuyorum. Onlara binler selâm ediyorum.
130
Kuzca hatîbi Hasan Şükrü’nün mektûbu beni memnun eyledi; selâm ederim. Masûmlar, ümmîler, hemşireler ve kalemle çalışanlar başta olarak umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
55. Ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalar da, onların bedeline mahsulat yapıyor
Mahkeme tarafından bana iâde edilen, daha elime geçmeden postadan müsâdere edilen Mübârekler Hey'etinin pehlivanı Küçük Ali’nin bir mektûbunu gördüm ki; her iki senede bir defa bütün Risale‑i Nuru yazmağa karar vermiş, yapmış. Bu kahramanlığı ile benim, “Risale‑i Nurun birinci şâkirdi olan Büyük Mustafa’da hakîki bir Abdurrahman’ı ve arkasında çok Abdurrahmanları göreceğim.” diye keşfiyâtımı tam tasdik etmiş ve o mübârek Mustafa’nın vazifesini tam yapmış. Ve Hâfız Mustafa dahi, Hâfız Ali zamanında tam bir muâvini ve vefâtından sonra tam bir vârisi olduğunu hapiste gösterdi. Demek mübârek hey'et‑i àlîsinde, onsekiz sene evvel ümîd ettiğim Hizmet‑i Nuriyeyi tam yapmışlar ve yapıyorlar. Ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalar da, onların bedeline mahsulât veriyor.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
131
56. Siz hiç müteessir olmayınız. Benim bu vaziyetim, Risale‑i Nur Şakirdlerinin fütuhatlarına bir vesiledir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin leyâli‑i aşere olan mübârek o geçmiş gecelerinizi ve kudsî bayramınızı rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, rahmet ve keremiyle ve hıfz u himâyetiyle ve tevfik ve hidayetiyle, Risale‑i Nurun tab' ve intişarına ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tevâfuklu tab'ına sizleri muvaffak eylesin, âmîn!
Sâniyen: Risale‑i Nurun bir hülâsası olan Âyetü'l‑Kübrâ ve Hizb‑i Nuriye’nin bir hülâsatü'l‑hülâsası hükmünde otuzüç kelime‑i tevhidin – namaz tesbihâtındaki eskiden beri okuduğum ve Risale‑i Nurun ekser hakikatleri namaz tesbihâtında inkişaf etmesiyle hayâlim fazla tevessü' ederek, o otuzüç kelime‑i tevhid – herbirisini, kâinâtın bir tabaka‑i mahlûkatının lisân‑ı hâliyle söylediği o kelimeyi, ben o lisân ile söylüyorum gibi o küllî lisân‑ı hâl, benim cüz'î lisân‑ı kàlimin aynı olur. Ben, kemâl‑i zevk ile okuyorum. Size de sûretini gönderiyorum.
Benim şübhem kalmadı ki: تَفَكُّرُ سَاعَةٍ… الخ sırrını taşıyan Hizb‑i Nuriye’nin onbeş dakika zarfında bu hülâsatü'l‑hülâsası dahi aynı sırrı taşıyor. Arabî bilmeyenler Âyetü'l‑Kübrâ’nın mertebelerini güzelce anlasalar, bu Arabî parça tam anlaşılır. Arabî bilmeyen, birkaç defa ikisine baksa, tam anlayacak. Bunu ben yirmidört saatte bir defa ya sabah namazının tesbihâtında veya başka vakitte en ziyâde usandığım ve sıkıntı zamanında okuyorum. Bana ulvî bir inşirah verir, usancı izâle eder. Âyetü'l‑Kübrâ ve Hizb‑i Nuriye’nin âhirinde yazılsa, münâsib olur. Mânidârdır ki; Âyetü'l‑Kübrâ ve Risale‑i Nurun ekser hakikatleri, Ramazanda ve namaz tesbihâtında zuhûru gibi; bu Hülâsatü'l‑Hülâsa, aynen Ramazanda ve tesbihâtta zuhûr etti.
132
Sâlisen: Bugünlerde haber aldım ki; hey'et‑i vekile, benim nüfûsumu Kastamonu’dan alıp Emirdağ’ına nakletmeğe karar vermişler. Anlaşılıyor ki; Risale‑i Nura ve talebelerine ilişmeğe bahâne bulamıyorlar‥ yalnız ehemmiyetsiz şahsıma ehemmiyet veriyorlar‥ kayıdlar altına alıyorlar.
Ben de size bütün kuvvetimle te'min ediyorum ki, ben rûh u canımla, onların, Risale‑i Nur ve talebelerine ilişmeğe bedel, bana ilişmelerini iftihar ile kabûl ediyorum. Güyâ başka yerlerde birden bana iltihak ediyorlar ve men'ine çare bulamıyorlar, fakat burada tam çare bulmuşlar zannedip böyle muâmele oluyor, siz, hiç müteessir olmayınız. Benim bu vaziyetim, Risale‑i Nur şâkirdlerinin fütûhâtlarına bir vesiledir. İnâyet ve merhamet‑i İlâhiye, hakkımda ehl‑i dünyanın haksızlıklarını büyük bir hayra çevirecek kanâatindeyim. Zâten mesleğimizde zaman, mekân sohbetimize mâni olamaz. Şarkta, garbda, hattâ âhirette, berzahta olsa da beraberiz. Meselâ, berzahta Hâfız Ali (R.H.), her gün ma'nen yanımızdadır. Bu hakikate binâen, sûrî ayrılmağa, hattâ ölüme ehemmiyet vermemeliyiz.
Râbian: Medrese‑i Nuriye kahramanlarından Marangoz Ahmed’in bülbülü, Gül fabrikasının mübârek gülcü kâtibinin bülbülünü tasdik etmesi pek latîf olmuş. Zâten baharda umum kuşlar nâmına nebâtât kafilelerinin erzâk‑ı hayvaniyeyi getirmelerine karşı bülbüller bir hatîbdir ki onları, kuşlar nâmına alkışlıyor. Risale‑i Nurun kuşlar tarafından alâkadarlıkları içinde elbette yine başta bülbül görünmek lâzım geliyor ki göründü.
Safranbolulu muhlis; metîn kardeşimiz Mustafa Osman, buradaki kardeşlerime bir‑iki mektûb gönderdim diyor; mektûbların cevabını alamadığından telâş etmiş. Etmesin‥ ihtiyata binâen ve Isparta vâsıtasıyla muhâbereye i'timâden ona ayrı mektûb yazılmamış; merak etmesinler. Kastamonulu kardeşlerimiz de telâş etmesinler. Nüfûsumun buraya nakli, Kastamonu ve onlarla alâkamı gevşetmez; bil'akis daha kuvvetli beni onlarla bağlıyor. Ben, ekser vakitte hayâlen ve ma'nen kendimi Kastamonu’nun mübârek dağlarında ve o kardeşlerimin yanında buluyorum.
133
57. Bayram tebriklerine ait çok mektupları aldım. Her birine cevap vermeye vaktim, halim müsaade etmiyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hakîki Vârislerim!
Bayram tebriklerine ait çok mektûbları aldım. Herbirine cevab vermeye vaktim, hâlim müsâade etmiyor. Herbir mektûbu, çok kardeşlerimi temsîl ederek bir hàs kardeşimiz yazmış. O mektûblarda, tebrikten başka bazı ehemmiyetli noktalar da var; beni mesrûr, minnetdâr eyledi.
Ezcümle, Gül ve Nur fabrikası nâmına Husrev’in tebrik mektûbu, beni sevinçle ağlattırdı. Zâten Husrev’in mümtâz bir hâsiyeti budur ki; şimdiye kadar bana gelen bütün mektûblarının hiçbirisi beni incitmiyor‥ elîm zamanlarımda da yumuşak geliyor‥ rûhumu okşuyor. Bu cihette dahi ona şahsım itibariyle çok minnetdârım.
Hulûsi‑i sânî Sabri’nin, ma'lûm kardeşleri hesabına tebriknâmesi, beni derinden derine sevindirdi. O hàs kardeşimizin takdir ve tahsin noktasında ileri olması, Husrev ve Hasan Feyzi hakkında çok güzel takdirâtı, beni cidden müferrah eyledi. Hasan Feyzi’nin Denizli şâkirdlerinin hesabına tebriki dahi onun yüksek irtibatını, kuvvetli alâkasını gösterdi.
Kastamonu fedâkârları nâmına Kastamonu’nun Husrev’i ve Rüşdü’sü olan Feyzi ve Emin’in tebrikli mektûbu ve Feyzi’nin; ma'lûm hâdisede hiçbir endişe verecek bir hâl vukû' bulmadığını, bil'akis bir teşvik kamçısı hükmüne geçtiğini yazması, bizim endişemizi izâle etti.
Nazîf’in o havâlideki kardeşlerimizin nâmına tebriki ve Nazîf’in sarsılmaz sadâkat ve irtibatı ve kuvvetli ümîdleri bize tam bir nefes aldırdı. Onun hususî rakìbleri bulunduğu için telâşlı idim.
Sadâkati hàrika olduğu gibi, cesâreti de o nisbette olan Halîl İbrahim’in (R.H.) doğrudan doğruya benim adresime gönderdiği tebrikini aldım. Onu ve Nurun dikkatli avukatı başta olarak onların umumuna selâm ve bayramlarını tebrik ederiz.
134
Medrese‑i Nuriye kahramanlarından Şükrü Efe’nin, kuşların ve serçelerin alâkadarlıklarını gösteren mektûbu, kahraman Marangozun te'yidini te'yid etti, bizi de memnun etti.
Atabey kardeşlerimizden, Lütfi vârislerinden Ali Osman’ın mektûbundaki suâline cevab vermeğe vakit bulamadık.
İşte bu mezkûr kardeşlerimizin herbiri temsîl ettikleri kendilerine ve arkadaşlarına ayrı ayrı rûh u canımızla maddî ve manevî bayramlarını tebrik ediyoruz ve büyük Re'fet kardeşimize binler safâlar ile geldin deriz.
Umum kardeşlerime ki, içinde masûmlar tâifesi ve ümmî ihtiyarlar ve fedâkâr hemşireler tâifeleri olarak birer birer üçüncü olarak bayramlarınızı tebrik ve selâm ve selâmet ve saâdetlerine duâ ederek hatm‑i makàl ediyorum.
58. Risale‑i Nur’un şahs-ı manevîsi yerine bana haddimden çok ziyade makam vermiş, Üstadını kendi parlak âyinesinde çok parlak görmüş
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Merhum Şehîd Hâfız Ali’nin (R.H.) kitaplarıyla beraber bana gelen mübâreklerin pehlivanı ve Abdurrahmanların kahramanı büyük rûhlu Küçük Ali’nin “Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî” nâmındaki mecmuası çok güzel ve münâsibdir. Fakat “Lâhika”da ve bilhassa Emirdağı parçasında, Risale‑i Nurun kerâmetlerine alâkadar zelzele ve yağmur ve kuşlar bahisleri gibi daha münâsib gördüğünüz mektûblar o Sikke’nin âhirine girse, daha güzel olur. Bu münâsebetle, Mübârekler Hey'etinin bayramlarını tekrar tebrik ile Küçük Ali’ye bin Bârekallâh derim.
135
Safranbolu bahâdırı fedâkâr Mustafa Osman’ın buradaki şâkirdlere gönderdiği güzel mektûbu okudum. Bu zât dahi Hasan Feyzi gibi fevkalâde sadâkatini ve hüsn‑ü zannını edîbâne yazmış; fakat Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi yerine bana haddimden çok ziyâde makam vermiş. Üstad’ını, kendi parlak âyinesinde çok parlak görmüş. Ben de onun o hüsn‑ü zannını bir manevî duâ yerinde kabûl ettim. Hem onun, hem civarındaki kardeşlerimizin bayramlarını tebrik ederiz.
59. Risale‑i Nur nurdan bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiş
Muhterem, Sevgili, Mübârek Kardeşlerim Risale‑i Nur Talebelerine beyân ediyorum ki:
Risale‑i Nur nurdan bir ibrişimdir ki, kâinât ve kâinâttaki mevcûdâtın tesbihâtları onda dizilmiştir.
Risale‑i Nur âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo‑yu Kur'âniye’dir ki; onun tel ve lambaları âyine; tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârâne ve îcâzdârâne bastedilmiştir ki; yarın her ilim ve fen adamları ve her meşreb ve meslek sâhibleri ilim ve iktidarları mikdarında âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdetten ve rûhâniyât âleminden ve kâinâttaki cereyan eden her hâdisâttan haberdar olabilir.
Risale‑i Nur mü'minlere Kur'ân’dan hedâyâ‑yı hidayet, kevneyn‑i saâdet, mazhar‑ı şefâat ve feyz‑i Rahmândır.
Risale‑i Nur kâinâta baharın feyzini veren bir âb‑ı hayat ve ayn‑ı rahmet ve mahz‑ı hakikat ve bir gülzar‑ı gülistandır.
Risale‑i Nur lütf‑u Yezdân, kemâl‑i îmân, tefsir‑i Kur'ân ve bereket‑i ihsândır.
Risale‑i Nur kâfire hazân; münkire tûfân; dalâlete düşmandır.
Risale‑i Nur bir kenz‑i mahfî ve bir sandukça‑i cevher ve menba'‑ı envârdır.
136
Risale‑i Nur Hakàik‑ı Kur'ân ve mi'râc‑ı îmândır.
Risale‑i Nur Kur'ân ve Hadîsten sonra sertâc‑ı evliyâ, sultanü'l‑eser ve zübdetü'l‑maânî ve atâyâ‑yı İlâhî ve hedâyâ‑yı Sübhânî ve feyyâz‑ı Rahmânîdir.
Risale‑i Nur bir bahr‑i hakàik ve bir sırr‑ı dekàik ve kenzü'l‑maârif ve bahrü'l‑mekârimdir.
Risale‑i Nur hastalara şifâhâne‑i hikmet ve mâ‑i zemzem, sağlara maîşet‑i hakikat ve rih‑ı reyhân ve misk ü anberdir.
Risale‑i Nur mev'id‑i Ahmedî (A.S.M.) ve müjde‑i Haydarî (R.A.) ve beşâret ve teâvün‑ü Gavsî (K.S.) ve tavsiye‑i Gazâlî (K.S.) ve ihbar‑ı Fârukî’dir (K.S.).
Risale‑i Nur – Şems‑i Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın elvân‑ı seb'ası, Risale‑i Nurun menşûr‑u hakikatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitab‑ı şerîat, hem bir kitab‑ı duâ, hem bir kitab‑ı hikmet, hem bir kitab‑ı ubûdiyet, hem bir kitab‑ı emr ü dâvet, hem bir kitab‑ı zikir, hem bir kitab‑ı fikir, hem bir kitab‑ı hakikat, hem bir kitab‑ı tasavvuf, hem bir kitab‑ı mantık, hem bir kitab‑ı ilm-i kelâm, hem bir kitab‑ı ilm-i ilâhiyât, hem bir kitab‑ı teşvik-i san'at, hem bir kitab‑ı belâğat, hem bir kitab‑ı isbât-ı vahdâniyet; muârızlarına, bir kitab‑ı ilzam ve iskâttır.
Risale‑i Nur Kur'ân semâlarından bir semâ‑yı maneviyenin güneşleri, ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki zâhiren, perde‑i esbâb olan güneşten, kamerden ve kevkeb‑i münîrden bütün kâinât tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşv ü nemâ ve hayat buluyor.
137
İşte Risale‑i Nur da Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan alıp saçtığı şuâlarla; bütün âleme hayat; ve âdeme kâmil insan; ve kulûba neş'e‑i îmân; ve ukùle yakìn bir itmi'nân; ve efkâra inkişaf‑ı îmân; ve nüfûsa teslîm‑i rızâ ve cândır. O semâ‑yı maneviyeyi bazen ve zâhiren bihasebi'l‑hikmet âfâkî bir bulut kütlesi kaplar. O celâlli sehâbdan öyle bir bârân‑ı feyz-i rahmet takattur eder ki; sünbüllenmeye müstaid tohumlar, çekirdekler, habbeler o sıkıcı ve dar âlemde gerçi muzdarib olurlar, o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtarlar; o ânda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan‑ı Rabbânî ve bir inkişaf‑ı feyezânî ve bir rahmet‑i nurânîdir ki; evvelceki bir habbe, bir çekirdek yeniden taze bir hayata iştiyakla ve neş'e‑i inkişafla meyvedâr koca bir ağaç sûretini alır ve ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ﴾ sırrına mazhar olurlar.
Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim‑i şitâ, inşâallâhu Teâlâ nihâyet bulmuş ola… Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl‑ı nevbahar gele ve âlemin yüzü nur ile güle…
Risale‑i Nur Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın taht‑ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ﴿وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ﴾ kavl‑i şerîfinin îmâ ve işârâtından şu devrede Türk lisânının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risale‑i Nur, Türkçede lisân üzerinde de imâm olacağına; yani yarın hàlis Türkçe olan Risale‑i Nurun kesb‑i imtiyaz edip, diğerlerini terkedeceklerine dair işâret‑i Kur'âniye’dendir demiş olsam hatâ etmemiş olurum zannederim.
138
Başta Üstadımız olduğu hâlde bil'umum kardeşlerimize samîmî selâmlarımla arz ve hürmetler eyler, mübârek bayramlarını tebrik ve tes'îd eylerim. Üstadım hakkında bir şey yazamadım. Çünkü Veraset‑i Muhammediye (A.S.M.) makamında olan bir zât‑ı àlî-kadr hakkında ne diyebilirim? Ona Hasan Feyzi Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka bir şey bilmem.
Milas ve havâlisi Risale‑i Nur Talebeleri nâmına duânıza muhtaçHalîl İbrahim (R.H.)
(Halîl İbrahim’in Risale‑i Nur hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektûblarının âhirlerinde kaydedersiniz. Bu zât, Risale‑i Nurun çok eski ve çok sâdık ve çok fedâkâr bir şâkirdidir, Risale‑i Nura hitâb ederek bu mektûbu yazmış.)
﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي﴾
Said Nursî
60. Halil İbrahim’in (r.h.) bir şiiridir
Risale‑i Nur
Mazhar‑ı esmâ u sıfât-ı Bediüzzaman’dır bu.
Mev'ûd‑u risaletten bizlere fazl‑ı ihsândır bu.
Kenz‑i mahfîde muhît‑i mekteb-i irfandır bu.
Hava‑i zulmette işrâk eden şems‑i tâbândır bu.
.
Mişkât‑ı misbâhtan menşûr‑u hakikat-i Kur'ân’dır bu.
Mevsim‑i a'sârda yektâ bir gülistandır bu.
İrşad‑ı feth-i keşifte ser‑encâm-ı hidayettir bu.
Sefîne‑i necâtta sırr‑ı menzile vusûle kaptandır bu.
.
139
Leyle‑i zulmet-i cehilde nur‑u çırâğ-ı Yezdândır bu.
Gamgîn gönüllerde behçet‑i ferâh, fezâ‑yı şâdümândır bu.
Şems‑i Kur'ân’dan akseden nur‑u irfandır bu.
Sultanü'l‑eser ve zübdetü'l‑maânî-i tefsir-i Furkàndır bu.
.
Şeref‑i Ehl-i Beyt ve teşci'‑i Gavs-ı A'zam’dır bu.
Etbâ'‑i Ehl-i Sünnet ve iklim‑i mârifette sultandır bu.
Mâden‑i mârifet ve ibraz‑ı şefkatte ümmü'l‑enâmdır bu.
Cism‑i velâyette evliyâya rûh‑u fezâ-yı cândır bu.
.
Kevkeb‑i muhakkìkînde mü'minlere atâ‑yı Sübhândır bu.
Vahdet‑i mevcûd ve râhının semâsında kehkeşândır bu.
İlm‑ü mârifet bahrinde dürr‑i yektâ-yı mercandır bu.
İlm ü hakikatte şu'ledâr mâhitâb‑ı âhirzamandır bu.
.
Müstağrak‑ı envâr-ı safâda gelen bahardandır bu.
Teslîm‑i rızâ ve nezâhet‑i istiğnâda aynı iz'ândır bu.
Risale‑i Nur Talebelerine hakikat‑i kıble-i îmândır bu.
Halîl İbrahim (R.H.)
140
61. Zekâi’nin bir şiiridir
Risale‑i Nur
Bu Nur eser, tefsiridir o semâvî kitabın,
İlân eder hakikati, emr‑i hakkı bildirir.
İsyanlara, zulümlere ma'rûz olan cihanın,
Bu asırda gözyaşını nur saçarak dindirir.
.
Bu eserdir muzdarib gönüllere tesellî!
Bu kararsız âlemin her buhranında nur saçar.
Bu eserdir her zulmette selâmetin rehberi!
Ehl‑i îmân bu sâyede, bu eserle hür yaşar…
.
Masûmlara bir öğüttür, gençlerin de rehberi;
Her mazluma “Ağlama!” der, “Güleceksin yarın sen!”
Tesellîsi çok yücedir, ibretlidir dersleri;
Beli bükük ihtiyara müjde verir derinden!
.
Bu eserdir insanları dehşetlerden dûr eden…
Kudret eli hâmîsidir, hayret‑fezâ hükmü var…
Muannidler teslîm olur hükmüne, mağrûr iken.
Her serseri feylesofu meftûn eden nuru var!
.
Bu Nur eser her bilginin, her mü'minin sertâcı,
Dertlilerin dermanıdır, her münkiri tokatlar…
Şirklerin hem hêdimidir, hem her kaygu ilâcı;
Zındık, zâlim ilişirse başında volkan patlar!
.
Ey güç yetmez dehşet veren hâletlerden ağlayan!
Fânîlere aldanarak kırıldıkça bağırma…
Ey zâilden, âcizlerden medet umup bağlanan!
Gir bu Nurun âlemine, fânîleri çağırma…
.
141
Ayıl artık gaflet sarhoşluğundan, durma uyan!
Hevesâtın bir ejderdir, kalbini kemirecek…
Yarın mes'ûd olacaktır yoklukta Hakkı bulan.
Nura ver nakd‑i ömrü, yarın sana verilecek;
Huzuruna uhrâda ihtişamlar serilecek.
Risale‑i Nurun Kusurlu Hàdimi Zekâi
62. Risale‑i Nur’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez; daha kimseyi o bahane ile inandıramazlar
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdiye kadar gizli münâfıklar, Risale‑i Nura kanunla, adliye ile ve âsâyiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkânını iğfal edip tecâvüz ediyorlardı. Biz, müsbet hareket ettiğimiz için, mecburiyet olduğu zaman tedâfüî vaziyetinde idik. Şimdi plânları akîm kaldı. Bil'akis tecâvüzleri Risale‑i Nurun dâiresini genişlettirdi. Bu defa yeni hurûfla Asâ‑yı Mûsa’yı tab'etmek niyetimiz, ihtiyarımız olmadığı hâlde, tecâvüz vaziyeti Risale‑i Nura veriliyor gibidir. Bu hâdisenin ehemmiyetli bir hikmeti şu olmak gerektir:
Risale‑i Nur, bu mübârek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle şimdi iki dehşetli manevî belâyı def'etmek için matbuât âlemi ile tezâhüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevî istilâsına karşı Risalei'n‑Nur, Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî vazifesini görebilir ve Âlem‑i İslâmın bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i'tirâz ve ittihamlarını izâle etmek için matbuât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
142
Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyân‑ı semâviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale‑i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, Âlem‑i İslâmın ve Asya Kıt'asının hâl‑i hâzırdaki i'tirâz ve ittihamını izâle ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iâde etmeğe vesile olan bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir. Bu memleketin vatan‑perver siyâsîleri çabuk aklını başına alıp Risale‑i Nuru tab'ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.
Acaba bu yirmi sene zarfında îmân‑ı tahkîkîyi pek kuvvetli bir sûrette bu vatanda neşreden Risale‑i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda acîb inkılâb ve infilâklarda bu mübârek vatan, Kur'ânını, îmânını dehşetli sadmelerden tam muhâfaza edebilir miydi? Her ne ise… Risale‑i Nura, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez; daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar. Fakat cebheyi değiştirip, din perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid'a tarafdârı veya enâniyetli sofî meşreblileri bazı kurnazlıklarla Risale‑i Nura karşı – iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi – isti'mâl etmek ve Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ayrı bir cebhede tecâvüz etmeğe münâfıklar çabalıyorlar. İnşâallâh muvaffak olamazlar. Risale‑i Nur şâkirdleri, tam ihtiyatla beraber, bir taarruz olduğu vakitte münâkaşa etmesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl‑i ilim ve îmânsa, dost olsunlar, “Biz size ilişmiyoruz. Siz de bize ilişmeyiniz… Biz ehl‑i îmânla kardeşiz.” deyip yatıştırsınlar.
Sâniyen:
Mübâreklerin pehlivanı hem Abdurrahman, hem Lütfi, hem Büyük Hâfız Ali mânâlarını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali kardeşimiz bir suâl soruyor. Hâlbuki o suâlin cevabı Risale‑i Nurda yüz yerde var. “Risale‑i Nurun erkân‑ı îmâniye hakkında bu derece kesretli tahşidâtı ne içindir? Bir âmî mü'minin îmânı büyük bir velînin îmânı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler.” diyor.
143
Elcevab: – Başta – Âyetü'l‑Kübrâ merâtib‑i îmâniye bahislerinde; ve âhire yakın müceddid‑i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî beyânı ve hükmü ki: “Bütün tarîkatların müntehâsı ve en büyük maksadları, hakàik‑ı îmâniyenin inkişafıdır. Ve bir mes'ele‑i îmâniyenin kat'iyyetle vuzûhu, bin kerâmetlerden ve keşfiyâtlardan daha iyidir.” ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın en âhirdeki ve “Lâhika”dan alınan o mektûbun parçası ve tamamının beyânâtı cevab olduğu gibi, “Meyve Risalesi”nin tekrârât‑ı Kur'âniye hakkında Onuncu Mes'elesi, tevhid ve îmân rükünleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşidât‑ı Kur'âniyenin hikmeti, aynen bitamâmihâ O’nun hakîki tefsiri olan Risale‑i Nurda cereyan etmesi de cevaptır.
Hem, îmân‑ı tahkîkî ve taklidî ve icmâlî ve tafsîlî ve îmânın bütün tehâcümâta ve vesveseler ve şübhelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyân eden Risale‑i Nur parçalarının izâhatı, büyük rûhlu Küçük Ali’nin mektûbuna öyle bir cevaptır ki, bize hiçbir ihtiyaç bırakmıyor.
İkinci Cihet: Îmân, yalnız icmâlî ve taklidî bir tasdike münhasır değil; bir çekirdekten, tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, îmânın o derece kesretli hakikatleri var ki, – binbir Esmâ‑i İlâhiye ve sâir erkân‑ı îmâniyenin kâinât hakikatleriyle alâkadar çok hakikatleri var ki – “Bütün ilimlerin ve mârifetlerin ve kemâlât‑ı insaniyenin en büyüğü îmândır ve îmân‑ı tahkîkîden gelen tafsîlli ve bürhânlı mârifet‑i kudsiyedir.” diye ehl‑i hakikat ittifak etmişler.
144
Evet, îmân‑ı taklidî, çabuk şübhelere mağlûb olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îmân‑ı tahkîkîde pek çok merâtib var. O merâtiblerden ilmelyakìn mertebesi, çok bürhânlarının kuvvetleriyle binler şübhelere karşı dayanır. Hâlbuki taklidî îmân, bir şübheye karşı bazen mağlûb olur.
Hem îmân‑ı tahkîkînin bir mertebesi de aynelyakìn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esmâ‑i İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinâtı bir Kur'ân gibi okuyabilecek derecesine gelir.
Hem bir mertebesi de hakkalyakìndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmânlı zâtlara şübehât orduları hücum da etse bir halt edemez. Ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın binler cild kitapları, akla ve mantığa istinâden te'lif edilip, yalnız o mârifet‑i îmâniyenin bürhânlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl‑i hakikatin yüzer kitapları keşfe, zevke istinâden o mârifet‑i îmâniyeyi daha başka bir cihette izhâr etmişler. Fakat, Kur'ânın mu'cizekâr cadde‑i kübrâsı, gösterdiği hakàik‑ı îmâniye ve mârifet‑i kudsiye; o ulemâ ve evliyânın pek çok fevkınde bir kuvvet ve yüksekliktedir.
İşte Risale‑i Nur, bu câmi' ve küllî ve yüksek mârifet caddesini tefsir edip, bin seneden beri Kur'ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribâtçı küllî cereyanlara karşı Kur'ân ve îmân nâmına mukàbele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl‑i îmânın îmânını muhâfazasına Kur'ân nuruyla vesile olsun.
Hadîs‑i Şerîfte vardır ki: “Bir adam seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.” Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nev'i tefekküre yetişmek içindir.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
145
63. “İhlâs” ve mektupların suretlerinin hafiyeler tarafından alınması sizi müteessir etmesin
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
“İhlâs” ve mektûbların sûretlerinin hafiyeler tarafından alınması, sizi müteessir etmesin. Zâten o mektûbları ve “İhlâs” ve ihbar‑ı Aleviyeyi onlara okutmak, Risale‑i Nur hesabına ve fütûhâtına lâzımdı. Hem bu hâdise zamanında İstanbul’da bolşevizm aleyhindeki nümâyiş hâdisesi, Risale‑i Nura karşı perde altında hücum eden iki kuvvet birbirine vaziyet almağa başladığı cihetle, Risale‑i Nur fütûhâtına büyük bir vesiledir. Muvakkat bize karşı bazı ilişmeler olsa da, hiç ehemmiyeti yok. Çünkü, bolşevizmin, Müslümanlar içinde anarşilik mâhiyetinde küfr‑ü mutlak ve fikr‑i tabiatla yerleştirilmesine mukâbil, ancak ve ancak Risale‑i Nurun fevkalâde kuvvetli hakikatleri çıkabilmesinden, milliyet‑perver ve vatan‑perver ve siyasetçiler ve dindarlar, Risale‑i Nurun arkasına girmeğe ve onunla barışmağa ve onunla siper almağa bir yol açılıyor nazarıyla bakıyoruz.
Said Nursî
146
64. Afyon Emniyet Müdürlüğüne yazılan bir mektuptur
Afyon Emniyet Müdürlüğüne!
Zâtınızı tanımadan bir defa gördüğüm vakit insaflı ve adâletli gördüğümden herkesten evvel, alâkadar olduğum bir hakikati size beyân ediyorum. O hakikati alâkadar makàmâta vazifeniz itibariyle bildirmeyi, size bırakıyorum. O hakikat da şudur:
Benim şimdiki vaziyetim, tarihte emsâli yoktur. Herşeyden tecrid‑i mutlak içinde, herkesten, hattâ câmideki cemâat adamlarından ve temâstan memnû' olduğum hâlde; ihtiyarlık, hastalık, yoksuzluk içinde birden kalbime geldi ki:
Mâdem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saâdetine hizmet etmek benim için farzdır. Maddî cihette elimden hiçbir şey gelmiyor. Yalnız Kur'ân’dan anladığım ve kaleme aldığım Meyve Risalesi ile Hüccetü'l‑Bâliğa’yı yeni hurûfla tab'etmek için bazı kardeşlerime izin verdim. O iki risaleyi iki seneye yakın alâkadar Ankara makàmâtı ve ehl‑i vukûfu, hem Denizli Mahkemesi tedkikten sonra mûcib‑i mes'ûliyet hiçbir şey bulamayarak bize resmen teslîm ettiler.
Hem cevab gönderdim ki; sansüre ve büyük muharrirlere göstersinler, sonra tab'etsinler. Hem tab'dan sonra resmen hükûmetin oniki makàmâtına vermek bir usûldür. Sonra da İhlâs Risalesi ile İktisad Risalesi’ni de o iki risalenin âhirine ilhâk edip yeni hurûfla tab'edilsin.
Kat'iyyen size beyân ediyorum ki benim maksadım, – bunun tab'ında, – bu mübârek milleti ve vatanı manevî ve maddî anarşilikten muhâfaza etmek ve âsâyiş ve inzibata manevî yardım etmek ve anarşiliği uyandıran haricî bir cereyanın istilâsına manevî sed çekmek ve Âlem‑i İslâmın bize karşı i'tirâz ve ittihamını izâleye ve eski muhabbet ve uhuvvetini celbetmeye çalışmaktır. Fakat maatteessüf ben dünya ile alâkadar olmadığımdan ve ehl‑i idare ile de görüşmediğimden ve dünya hâlini bilmediğimden ve kanunsuz ilişmek belâsına ma'rûz kaldığımdan, eskiden beri perde altında bana husûmet eden bazı insanlar, fırsat bulup zâbıtayı, ya adliyeyi evhâmlandırıyorlar.
147