Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

46. Risale‑i Nur, parlak ve kuvvetli hakikatleriyle serbestiyetini kazanmış ve düşmanlarını bir cihette mağlup etmiş

Salâhaddin’in pek uzun ve on mektûb kadar beni memnun eden ve sadâkatine ve sebatına bu fırtınalar hiç te'sir etmediğini ve dâima bir Abdurrahman hükmünde bulunduğunu ve o havâlideki kardeşlerimiz fütûrsuz çalıştıklarını bildiren mektûbunu aldım, Mâşâallâh dedim. Baba ve oğlu Isparta kahramanları gibi sarsılmıyorlar. Fakat şimdi Risale‑i Nurun tab' sûretiyle intişarı, hakîki bir ihlâs ve kuvvetli bir tesânüd ve birbirinin kusuruna bakmamak lâzım geldiğinden, Kastamonu Vilâyetindeki kardeşlerimiz, Ispartalılara ihlâs ve tesânüdde benzemeye mecburdurlar. İnşâallâh, onlar dahi, şahsî hissiyatlarını bu kudsî hizmetin zararına isti'mâl etmeyecekler.
Hem gerçi Risale‑i Nur, parlak ve kuvvetli hakikatleriyle serbestiyetini kazanmış ve düşmanlarını bir cihette mağlûb etmiş, fakat, eskiden ziyâde ihtiyata ihtiyacımız var. Çünkü münâfık düşmanlar durmuyorlar, bahâneler arıyorlar, hükûmeti iğfale çalışıyorlar.
114
Salâhaddin, hususî, kendine ait bir mes'eleyi soruyor. Dünya, hayat‑ı ictimâiyeye bağlanmak istiyor. Mâdem o hàslar içindedir, kat'iyyen Risale‑i Nurun hizmetine zararı varsa, girmeyecek. Eğer bilse ki o refîka‑i hayatını bazı hàs kardeşlerimiz gibi Risale‑i Nurun hizmetinde yardımcı olarak çalıştırsa, o hayata girebilir. Çünkü hàsların hayatı, Risale‑i Nura aittir ve şahs‑ı manevîsini temsîl eden şâkirdlerinin tensibiyle kayd altına girebilir. Peder ve vâlidesinin re'yleri de varsa, inşâallâh zararı olmaz.

47. Tam metanet ve tesanüd ve sarsılmamak ve telaş etmemek lazımdır

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Merak etmeyiniz, telâş edecek bir şey yok. Yalnız bayramdan sonra Ankara Emniyet‑i Umumî Müdürü, mühim memurlarla buraya gelmeleri ve bir cihette benimle de gizli alâkadar bir sûrette gelmesinden evvel bir kumandan, onların gelmesinden cesâret alıp hafifçe bana ilişti. Fakat sonra pişman oldular. O büyük memurlar geldikten sonra, mûcib‑i endişe bir şey olmadı. Tahminimce, bana ait mes'ele bir derece kardeşlerime sirâyet etmesi cihetiyle, Feyzi’ye zâhiren hafifçe ilişilmiş; fakat ben merak ediyorum, onu taharrî etmekte neyi bahâne etmişler? Neyi aramışlar? Tafsilâtı nedir? Mâdem iki sene tedkîkàttan sonra üç mahkeme kitab ve mektûblarımızı bilâ‑istisna bize iâde etmiş, biz de dünya siyasetiyle alâkadar olmadığımız onlarca tahakkuk etmiş, daha ne arayabilirler? Olsa olsa hususî, belki kıskançlık eseri veyâhut garaz veyâhut gizli zındıkların tahrîkiyle böyle bazı kanunsuzluklar kanun nâmına yapılıyor. Bu hâllere mukâbil, tam metânet ve tesânüd ve sarsılmamak ve telâş etmemek lâzımdır.

48. Camide az görüştük. Lüzumlu bazı şeyler söyleyeceğim; hatırında kalsın

Azîz, Sıddık Kardeşim!
Câmide az görüştük; lüzumlu bazı şeyler söyleyeceğim, hâtırında kalsın.
Evvelâ: Bedre’deki yüz senelik vazifeyi on sene zarfında gören Sabri kardeşimizin samîmî dostları olan Hakkı, Hulûsi, (پ) Mehmed ve Barla’da Şamlı, Süleyman, Bahri gibi kıymetdâr kardeşlerimize benim tarafımdan çok selâm ediyorum.
115
Sâniyen: Küçük Ali’nin büyük kardeşi mübârek Mustafa’nın Abdurrahman’dan irsiyet aldığı vazifesini, kahraman kardeşi ve mübârek mahdumu o vazifeyi tamamıyla görüyorlar. Onun vazifesi ve hizmeti devam ediyor, merak etmesin. Hâfız Mustafa, elhak merhum Hâfız Ali’nin zamanında onunla beraber ektikleri nurânî tohumların çok mübârek mahsulâtı var.
Hem, Hâfız Ali’nin (R.H.) vefâtından sonra hapiste onun yerinde bana hizmeti, her vakit, onu benim hâtırıma getiriyor. Merhum Lütfi’nin ehemmiyetli vârislerinden Abdullâh Çavuş, kahraman Tahiri ile, Atabey’i, Nurs karyem hükmüne getirmişler. İslâmköylü Abdullâh, Hâfız Ali (R.H.) zamanında Risale‑i Nura çok hizmet etmiş. Onlara umumen selâm ediyorum. Mübârek Tahiri’nin küçücük bir Medrese‑i Nuriye hükmünde hânesindeki mübâreklere duâ ediyorum. Yeni bir Hâfız Ali (R.H.) nümûnesini gösteren ve Milaslı Halîl İbrahim’in sadâkatini andıran İslâmköylü Halîl İbrahim ve orada ona benzeyen kardeşlerime de pek çok selâm ve bilhassa Isparta’da kahraman Rüşdü’nün kahraman kardeşi Burhan bizi çok minnetdâr ettiğini ve az bir işle bize ve Risale‑i Nura pek çok gördüğünü söyleyiniz. Zâten sana şifâhen söylemiştim, unutma, hususî Zekâi’yi de gör ve de ki: Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum; yine Zekâi nâmında ve sûretinde biraderzâdem Abdurrahman’ı yine bana verdi. Daha şifâhen söylediklerimi sen bilirsin, sen benim mektûbumsun.

49. Risale‑i Nur’un serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişarı hakkındaki neşeli, güzel mektuplarınız beni çok mesrur eyledi

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin bu defa neş'eli, güzel mektûblarınız, Risale‑i Nurun serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişarı hakkında beni çok mesrûr eyledi. Ve kahraman Tahiri’nin yine bu ehemmiyetli işte çalışması için buraya gelmesi, beni şiddetle dünyaya bakmağa sevk etti. Kalben dedim: Mâdem kardeşlerim bu derece istiyorlar, çaresini arayacağız. Gecede kalbime geldi ki: İki ehemmiyetli sebebden inâyet‑i İlâhiye tam serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab'etmek tam müsâade etmiyor.
116
Birinci Sebeb: İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) işâret ettiği gibi, perde altında her müştâk, kendi kalemi ile veyâhut başka kalemi çalıştırmasıyla büyük bir ibâdet ve âhirette şehîdlerin kanıyla râcihâne muvâzene edilen mürekkeb ile mücâhede hükmündeki kitabetle envâr‑ı îmânı neşretmektir. Eğer tab'edilse, herkes kolayca elde ettiği için, kemâl‑i merakla ona çalışamaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesini kaybeder.
İkinci Sebeb: Risale‑i Nurun mühim bir vazifesi, Âlem‑i İslâmın ekseriyet‑i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf‑u Arabiyeyi muhâfaza etmek olduğundan, tab' yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurûfu bildikleri için, en çok risaleleri yeni hurûfla tab'etmek lâzım gelecek. Bu ise, Risale‑i Nurun yeni hurûfa bir fetvâsı olup şâkirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur. Onun için, şimdiye kadar pek çok müstehak ve lâyık iken, Risale‑i Nura serbestiyet verilmemişti. Lillâhi'l‑Hamd, şimdi hakikatlerinin kuvvetiyle serbestiyeti kazandı. Hattâ eski harfle tab' yasak iken, Âyetü'l‑Kübrâ’yı bize teslîm ettirip bir kerâmet‑i ekber gösterdi.
Biz şimdi gayet mühim ve herkese lâzım Meyve ile Hüccetü'l‑Bâliğa’yı ikisi bir cild olarak yeni hurûfla tab'etmek için Tahiri ile İstanbul’a gönderdim. Yalnız Meyve’nin Onuncu ve Onbirinci Mes'elelerini vakit bulamayıp tashihsiz ona verdim. Şâyet tab'edilse, o iki mes'eleyi tam tashih edip ona gönderirsiniz.
Hem o iki risale; dâhilde, ya hariçte, âşikâre veya gizli, İstanbul’da veya dışarıda eski harflerle tab'etmek lâzımdır.
Hem Mu'cizât‑ı Kur'âniye, zeyilleriyle ve Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) dahi zeyilleriyle beraber ikisi bir cild içinde eski harflerle imkân dâiresinde ya İstanbul veya başka yerde eski harflerle, tevâfuklu Hizbü'n‑Nuriye, Hizbü'l‑Kur'ân gibi tab'etmesine çalışmak lâzımdır ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın göze görünen tevâfuk mu'cizesinin muhâfaza ile tab'edilmesine mukaddime olsun. Fakat teennî ile, meşveret ile, ihtiyat ile bu kudsî mes'eleye çalışmak lâzımdır.
117
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ederiz. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, en eski şâkirdlerden olan Kâtib Osman ve Halîl İbrahim, hiç sarsılmadan, değişmeden sadâkatlerinde demir gibi devam edip çoklara da hüsn‑ü misâl oluyorlar.
118

50. Yirmiyedinci Mektûb’un Lâhikasının Zeyli

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu defa şehîd merhum Hâfız Ali’nin ehemmiyetli bir vârisi ve Denizli talebelerinin yüksek bir mümessili ve Denizli şehrinin Risale‑i Nura karşı fevkalâde teveccühünün bir tercümânı, kardeşimiz Hasan Feyzi’nin edîbâne, Risale‑i Nur hakkında fevkalâde senâkârâne pek uzun bir mektûbunu aldım. ()
Risale‑i Nurun bana teslîm olması münâsebetiyle, kardeşimiz Hâfız Mustafa’nın çalışması hakkında yazdığım mektûbun içinde Risale‑i Nurun çok ehemmiyetli kıymetini muhtasar bir sûrette beyânâtıma ve hiss‑i kable'l-vukû' mektûblarımdaki ehemmiyetli da'vâlarıma bu uzun mektûb tam bir izâh ve Denizli şehrinin Risale‑i Nur lehinde bir kuvvetli şehâdeti ve bir şâhidi olmak cihetiyle, hem bu zât mekteb fenlerinde çok zaman alâkadar olup kıdemli bir muallim ve âlim olması haysiyetiyle, Risale‑i Nur hakkındaki bu parlak şehâdeti çok ehemmiyetli gördüm. Yalnız, bana bakan kısımları, ya tayy veya ta'dil etmeyi münâsib gördüm. Bir, iki, üç yerde de herkese göstermek münâsib görmediğimden, çizgi altına aldım ve sizlere de Yirmiyedinci Mektûb’un veya lâhikasının bir zeyli olarak gönderdim. Bu parça mektûbumu, onun mektûbunun başında yazabilirsiniz. Hasan Feyzi kardeşimiz, onun bazı cümlelerini tayyetmemden gücenmesin. Çünkü umum talebelere o tayyolunan kısım lâzım değil, hususî bazılarda kalabilir.
119
Bu zât, doğrudan doğruya hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeyi bir şahs‑ı manevî mâhiyetinde, Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsinin cesedine girmiş ve eczâlarının libâsını giymiş bir tarzda, fevkalâde bir senâ ile ona hitâb ediyor. Ben, baktıkça, birden i'tirâzkârâne hüsn‑ü zannı pek ziyâdedir tahattur ettiğim dakikada, hakikat‑i Kur'âniye ma'nen dedi: Cesede, libâsa bakma; bana bak, o benim hakkımda konuşuyor. Doğru söylemiş.” Ben daha ilişmedim. Yalnız, Risale‑i Nur tercümânı hakkında sarîhan veya işâreten veya kinâyeten onun haddinden pek fazla senâkârâne tâbiratı ta'dil etmeye lüzumu var. Başkalar, hususan ehl‑i tenkid insanlar nazarında bîçâre şahsıma bu nev'i hüsn‑ü zannını kabûl etmemek mesleğimize lâzım geliyor; ta'dilime gücenmesin.

51. Eğer dünyayı istese ve dileseydi, kendisine sunulan hediye ve behiyeleri, zekât ve sadakaları, teberru ve terekeleri alsaydı, bugün milyoner olurdu

………………‥
O (Bediüzzaman), Nurun hàdimidir. Eğer dünyayı istese ve dileseydi, kendisine sunulan hediye ve behiyeleri, zekât ve sadakaları ve bu teberru ve terekeleri alsaydı, bugün bir milyoner olurdu. Fakat o, tıpkı Cenâb‑ı Ömer’in (R.A.) dediği gibi: Sırtıma fazla yük alırsam, nefs‑i nâtıka-i kâinâtın kalbi ve Allah’ın habîbi Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a ve yârânı olan kâmil ve vâsıllara yetişemem ve yarı yolda kalırım.” diyor.
Bütün eşya ve eflâki senin için yarattım Habîbim!” fermânına, Ben de senin için onların hepsini terk ve fedâ ettim!” diye verilen cevab‑ı Hazret-i Risalet-penâhîye ittibâ' ve imtisalen, o da dünya ve mâfîhâyı ve muhabbet ve sevdâsını terk ve hattâ terki de terk ederek bütün hizmet ve himmetini ve şu ömr‑ü nâzenînini envâr‑ı Kur'âniyenin intişarına sarf ve hasretmiştir. İşte bunun için, şimdi çektiği bütün zahmetler, rahmet; yaptığı hizmetler, hikmet olmuş. Celâli yüzünden cemâlini de gösterip, âlem, bir gülzar‑ı kemâl bulmuştur.
120
Lütf u kahrı şey‑i vâhid bilmeyen çekti azâb,
Ol azâbdan kurtulup sultan olan anlar bizi.”
Niyâzi‑i Mısrî gibi diyen bu tercümân, herşeyi hoş görerek, katreyi, ummân; âdemi, insan; ve nurunu âleme sultan eylemiştir.
Ona Kürdî denilmesi ve kaside‑i Hazret-i İmâm-ı Ali’de (R.A.) görülen يَا مُدْرِكًا kelimesinin hazf ve kalbiyle Kürd îmâ ve işâretinin bulunması, gerçekten Kürdlüğüne delâlet etmez ve onun manevî silsile‑i şerâfet ve siyâdetten tenzîl ve teb'idini icâb ettirmez. Bu isnâd ve izafe, Kürdistan’da doğup büyüyen ve bu lakabla mâruf ve meşhûr olan bu zâtın Risaletü'n‑Nurun tercümânı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürdlüğünü isbât etmek için değildir.
Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakîki hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum.
Âlem‑i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn‑i Şerîfeyn’e asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havâlide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir.
Âb‑ı rû-yi Habîb-i Ekrem için,
Kerbelâ’da revân olan dem için,
Şeb‑i firkatte ağlayan göz için,
Râh‑ı aşkında sürünen yüz için,
Risale‑i Nura ve Üstada ve İslâma zafer ver yâ Rabbî!‥ Âmîn!
121
Ey Risale‑i Nur! Seni söndürmek isteyen bedbahtların necm‑i istikbâli sönsün! İzzet ve ikbâli ve şân ü şerefi aksine dönsün! Sen sönmez ve ölmez bir nursun!
Boyun bâlâ, gözün şehlâ, gören mecnûn seni leylâ.
Sözün ferşte, gözün Arş’ta, gönül meftûn sana cânâ.
.
Nikâbın nur, nigâhın nur, kitabın nur senin ey nur!
Bağın Nursî, huyun mûnis, özün İdris ferd‑i yektâ.
.
Açılmış gül, öter bülbül, yüzünde var zarîf bir tül.
Yazılmış üstüne nurdan ﴿قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى
.
Sana canın fedâ etmez mi senden hem görenler hak,
Sözün hak, hem özün hak, hem mesleğin hak, hem makamın Kâbetü'l‑ulyâ.
﴿يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Üstadım Efendim Hazretleri!
Ben, bu yazıları Risaletü'n‑Nurun eli ve kalemi ve dili ile bu hakîr kalbime ondan sıçrayan küçük bir kıvılcım parçasıyla yazdım. Kabûlünü ve imdâd ve ilhâmın kesilmemesini ricâ eder ve hürmetle ellerinizden öper ve duâlarınızı beklerim efendim.
Duânıza muhtaç talebeniz Hasan Feyzi(Rahmetullâhi Aleyh)

52. Risale‑i Nur’un, imanî hakikatlerine gösterdiği hüccetler, hiçbir cihette vesveselere meydan vermiyor

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size dört mes'eleyi beyân etmek kalbime ihtar edildi:
Birincisi: Hem lisân‑ı hâl, hem lisân‑ı kàl ile ve başka tezâhüratlarla sorulan bir suâle cevaptır.
122
Deniliyor ki: Mâdem Risale‑i Nur hem kerâmetlidir, hem tarîkatlardan ziyâde îmân hakikatlerinin inkişafında terakkî veriyor ve sâdık şâkirdleri kısmen bir cihette velâyet derecesindeler. Neden evliyâlar gibi manevî zevkler ve keşfiyâtlara ve maddî kerâmetlere mazhariyetleri görülmüyor; hem onun talebeleri de öyle şeyler aramıyorlar? Bunun hikmeti nedir?”
Elcevab:
Evvelâ: Sebebi, sırr‑ı ihlâstır. Çünkü; dünyada muvakkat zevkler, kerâmetler tam nefsini mağlûb etmeyen insanlara bir maksad olup, uhrevî ameline bir sebeb teşkil eder, ihlâsı kırılır. Çünkü, amel‑i uhrevî ile dünyevî maksadlar, zevkler aranılmaz; aranılsa, sırr‑ı ihlâsı bozar.
Sâniyen: Kerâmetler, keşfiyâtlar; tarîkatta sülûk eden âmî ve yalnız, îmânı taklidî bulunan ve tahkîk derecesine girmeyenlere, bazen zaîf olanları takviye ve vesveseli şübhelilere kanâat vermek içindir. Hâlbuki Risale‑i Nurun îmânî hakikatlerine gösterdiği hüccetler, hiçbir cihette vesveselere meydân vermediği gibi; kanâat vermek cihetinde kerâmetlere, keşfiyâtlara hiç ihtiyaç bırakmıyor. Onun verdiği îmân‑ı tahkîkî, keşfiyât, zevkler ve kerâmetlerin çok fevkınde olmasından, hakîki şâkirdleri, öyle kerâmet gibi şeyleri aramıyorlar.
Sâlisen: Risale‑i Nurun bir esâsı, kusurunu bilmekle mahviyetkârâne yalnız rızâ‑yı İlâhî için rekabetsiz hizmet etmektir. Hâlbuki kerâmet sâhibleri ve keşfiyâttan zevklenen ehl‑i tarîkatın mâbeynindeki ihtilâf ve bir nev'i rekabet ve bu enâniyet zamanında, ehl‑i gafletin nazarında, onlara sû‑i zan edip, o mübârek zâtları, benlik ve enâniyetle ittiham etmeleri gösteriyor ki; Risale‑i Nurun şâkirdleri, şahsı için kerâmet ve keşfiyâtlar istememek; peşinde koşmamak lâzım ve elzemdir.
123
Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor. Şirket‑i maneviye ve kardeşler birbirinde tefânî noktasında Risale‑i Nurun mazhar olduğu binler kerâmet‑i ilmiye ve intişar‑ı hizmetteki teshîlât ve çalışanların maîşetindeki bereket gibi ikramât‑ı İlâhiye umuma kâfî gelir; daha başka şahsî kemâlât ve kerâmeti aramıyorlar.
Râbian: Dünyanın yüz bahçesi, fânî olmak haysiyetiyle, âhiretin bâkî olan bir ağacına mukâbil gelemez. Hâlbuki, hazır lezzete meftûn kör hissiyat‑ı insaniye, fânî, hazır bir meyveyi, bâkî, uhrevî bir bahçeye tercih etmek cihetiyle, nefs‑i emmâre bu hâlet‑i fıtriyeden istifade etmemek için Risale‑i Nur şâkirdleri ezvâk‑ı rûhâniyeyi ve keşfiyât‑ı maneviyeyi dünyada aramıyorlar.
Risale‑i Nur şâkirdlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları hâlde, maîşet müzâyakası yüzünden haremi, demiş zevcine: İhtiyacımız şedîddir.”
Birden, altundan bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: İşte Cennet’teki bizim kasrımızın bir kerpicidir.”
Birden o mübârek hanım demiş ki: Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat fânî bir sûrette bu zâyi' olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Duâ et, yerine gitsin; bize lâzım değil.” Birden yerine gitti. Keşf ile gördüler diye rivâyet edilmiş.
İşte bu iki kahraman ehl‑i hakikat, Risale‑i Nur şâkirdlerinin dünyaya ait ezvâk‑ı kerâmetlere koşmadıklarına bir hüsn‑ü misâldir.
İkinci Mes'ele: Tevâfuk eğer müteaddid tarzda ve ayrı ayrı cihette birbirini takviye edecek sûrette olsa, kat'iyyet ve sarâhat derecesinde kanâat verebilir.
124
İşte hapisten sonra yazılan bir kısım mektûblarımız hem makbûl, hem çok ehemmiyetli, hem bu zamanda halk onlara çok muhtaç olduğuna bir emâre olarak, yazdığımız zaman hilâf‑ı âdet bir tarzda serçe kuşunun ve kuddûs kuşunun ve güvercinlerin garîb bir tarzda odama gelmeleri ve birbirine tevâfuk etmesi ve Milas’ta ehemmiyetli bir kardeşimiz Halîl İbrahim’in, kuddûs kuşu bahsi bulunan mektûbu aldıkları zaman, aynen, hilâf‑ı âdet, kilitli bir odasını açarken, kuddûs kuşu oda içerisinde uçmağa çalışması, hem içinde bulunan mektûbu, hem bizim kuşlarımıza tevâfuku; ve Medrese‑i Nuriyedeki şâkirdlerin o mektûblarımızı okumak zamanında iki çekirge mektûbun başına gelip dinlemeleri, sâbık kuşlarda tevâfukâtına, bu küçük kuşlar dahi hem tasdik, hem tevâfuk ettikleri gibi; İnebolu’daki sâdık kardeşlerimizin imzalarıyla; yine mektûbumuzu gecede okudukları zaman, gayet heyecanlı bir tarzda bir gece kuşu onları korkutup, pencereye el atıp iki kanadı ile pencereyi döğerek lisân‑ı hâl ile ben de o mektûbla alâkadarım; bizi alâkasız zannetmeyiniz diye yine sâbık aynı mes'eleye ve sâbık kuşların alâkadarlıklarına, büyük kuş da tam tevâfuk ve tasdik ediyor.
Aynı mes'eleye bu kadar tevâfukât (Hâşiye) hem mektûblardaki mücmelen bahsedilen hakikatlerin çok ehemmiyetli olmasından ve nev'‑i beşerin bu asırdaki vaziyetine bakması noktasında, acaba kâinât kitabının hâdisât ve mes'eleleri birbiriyle münâsebetdârlığını düşünen ve hayâli geniş bir ehl‑i kalb ve fikir böyle dese, hakkı yok mu ki, güyâ beşer, gayet kesretli tayyareleriyle ve insan kuşlarıyla, kuşların âlemi olan cevv‑i havadaki kuşları hem korkutup, hem kuşlar âleminde acîb bir heyecanla nev'‑i beşerin gidişatına karşı kuşlar dahi ciddi alâkadarlık gösterip, insanların bu zâlim, tahribâtçı canavar kuşlarına karşı kimler mukàbele edip onları zulümden, tahribden vazgeçirip beşerin menfaatinde ve saâdetinde çalıştırmasına çalışan kimlerdir, diye Risale‑i Nur mes'elelerine alâkadarlık gösteriyorlar denilse, yeri yok mu? İhtimal verilmez mi? Mânâsız bir hayâl denilebilir mi?
125
Üçüncü Mes'ele: Geçen üç sene evvel Ramazanda te'lif edilen ve yine bu sene Ramazanda serbest intişar eden Âyetü'l‑Kübrâ’nın bir hülâsası olan Hizb‑i Nuriye’yi okudum. Fakat bir saatten fazla çekerdi. Birden o hülâsanın da bir hülâsası, on veya onbeş dakika aynı Ramazanda tezâhür etti. Onu okuduğum zaman, bütün Âyetü'l‑Kübrâ’yı okuyorum gibi bir inkişafat‑ı îmâniye ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍsırrına mazhar iki veya üç sahifelik Arabiyyü'l‑ibare okuyorum. Vakit bulamıyorum kendi kalemimle size yazayım. İnşâallâh bir zaman size yazacağım. O parçayı benim gibi anlayanlar, kendisine mahsûs nüshalarından ya Âyetü'l‑Kübrâ’ya, ya Hizbü'n‑Nuriye’nin âhirinde yazar, tesbihâttan ve duâdan sonra otuz üç defa لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ tesbihâtımızın yerinde yalnız sabah tesbihâtında mânâsını düşünerek onu okuyabilir.
Dördüncüsü: İki noktadır:
Birincisi: Isparta kardeşlerimiz, hususan Gül, Nur kahramanı Husrev, benim bu kış münâsebetiyle maddî hâcetlerimi merak ediyorlar, yardım etmek istiyorlar. Ben de onlara teşekkürle beraber derim ki:
Onların Risale‑i Nura hizmeti, her şâkirdin saâdet‑i ebediyesine menfaati gibi, benim de hakîki kışım sûretinde olan kabrimden sonraki kışta ihtiyacâtıma o derece mükemmel yardım ediyorlar ki; bu fânî, muvakkat kışın hâcâtına yardımdan binler derece ziyâdedir. Eğer benim elimden gelseydi, bütün rûh u canımla, kemâl‑i iştiyak ile bütün onların hâcât‑ı maddiyesini te'mine çalışırdım. Beni merak etmeyiniz. İktisad ve kanâat, bana iki hazinedir; tükenmez, bitmez.
126
İkinci Nokta: Bir zaman Küçük Isparta nâmını alan ve her yerden ziyâde, geçen mes'elemizde hapis musîbetini çeken İnebolu ve civarı kardeşlerimin gayet güzel ve samîmâne mektûbları, beni çok mesrûr eyledi. Yalnız, Risale‑i Nurun kahramanlarından baba‑oğulun meşrebleri ayrı ayrı olduğundan, birbiriyle tam imtizaç edemediklerinden endişe ediyorum. Baba ne kadar haksız da olsa, oğul, onun rızâsını tahsil etmeye mecburdur. Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba, şefkat‑i fıtriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli. Değil böyle baba ve evlâd ve mümtâz seciyeli ve Risale‑i Nurun baş şâkirdleri, belki birbirinden çok uzak ve düşman da olsalar Risale‑i Nurun hatırı için Risale‑i Nur şâkirdlerinin mâbeynindeki tefânî, birbirini tenkid etmemek, kusurunu affetmek düsturu ile bu iki kardeşim, dünyevî ve cüz'î ve hissî şeyleri medâr‑ı münâkaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktiza ettiği hürmet ve şefkatle beraber, Nurun şâkirdliği iktiza ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim benim hatırım için birbirini tenkid etmemek lâzım geliyor.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.

53. Manen maruz kaldığım iki şıklı bir sualin cevabıdır

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ma'nen ma'rûz kaldığım iki şıklı bir suâlin cevabıdır:
Birincisi: Neden en ziyâde senin şahsın hakkında hüsn‑ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risale‑i Nurla çok kuvvetli irtibatı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin hâlde, Hizmet‑i Nuriyenin haricinde senin şahsın ile temâslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn‑ü zan beslemeyeni sohbette tercih ediyorsun, daha ziyâde iltifat gösteriyorsun, nedendir?”
Elcevab: Otuzüçüncü Söz’ün İkinci Mektûbunda dediğim gibi: Bu zamanda insanlar, ihsânını muhtaçlara çok pahalı satarlar. Meselâ: Benim gibi bir bîçâreyi, sâlih veya velî zannedip, sonra bir ekmek verir ve mukâbilinde makbûl bir duâ ister. Bu kadar fiat vermekten ise, bu ihsânı istemiyorum, diye hediyelerin adem‑i kabûlüne bir sebeb gösterdiğim gibi; Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri müstesnâ olarak başkaları beni, büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukâbilinde, dünyada, ehl‑i velâyet gibi nurânî neticeleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile manevî ihsân eder. Böylelerin bu nev'i ihsânlarına karşı, istediği fiata sâhib olamadığım için mahcûb oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisar‑ı hayâle uğrarlar, belki hizmette fütûra düşerler. Gerçi umûr‑u uhreviyede hırs ve kanâatsizlik bir cihette makbûldür. Fakat mesleğimizde ve hizmetimizde bazı ârızalar ile inkisar‑ı hayâl cihetiyle, şükür yerine, me'yûsiyetle şekvâ etmeğe sebeb olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanâat, dâima şükrü ve metâneti ve sebatı netice verdiği için, ihlâs dâiresinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanâatsizlik gösterdiğimiz hâlde; neticelerine ve semerâtına karşı kanâatle mükellefiz.
127
Meselâ: Risale‑i Nur hizmetiyle Isparta ve civarında binler ehl‑i îmâna fevkalâde kuvvet‑i îmâniyeyi te'min etmek olan bu netice, bizim fevkalâde hizmetimize kâfîdir. On kutub derecesinde biri çıksa, bin adamı derece‑i velâyete sevketse, yine bu neticeyi aşağıya düşürtmez. Nurun hakîki şâkirdleri, bu gibi neticelere kanâat ediyorlar. O büyük kutbun mürîdlerinin kanâat‑ı kalbiyelerini te'min eden üstadlarının fevkalâde makamı ve mes'elelerde hükümleri yerine Risale‑i Nurun sarsılmaz hüccetleri, o mürîdlerinin kanâatlerinden çok ziyâde şâkirdlerine kanâat verdiği gibi; bu hâlet ve i'tikàd başkasına da sirâyet eder, menfaat verir. O mürîdlerin kanâati ise, hususî ve şahsî kalır.
Hattâ ilm‑i mantıkta Kaziye‑i makbûle tâbir ettikleri; yani büyük zâtların delilsiz sözlerini kabûl etmektir; mantıkça yakìn ve kat'iyyeti ifâde etmiyor, belki zann‑ı gâlible kanâat verir. İlm‑i mantıkta; bürhân‑ı yakìnî, hüsn‑ü zanna ve makbûl şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delile bakar ki, bütün Risale‑i Nur hüccetleri, bu bürhân‑ı yakìnî kısmındandır.
Çünkü: Ehl‑i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri hakàik‑ı îmâniye, aynen onlar gibi Risale‑i Nur; ibâdet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; sülûk ve evrâd yerinde, mantıkî bürhânlarla ilmî hüccetler içinde hakikatü'l‑hakàika yol açmış; ve ilm‑i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm‑i Kelâm içinde ve İlm‑i Akîde ve Usûli'd‑din içinde bir velâyet‑i kübrâ yolunu açmış ki; bu asrın hakikat ve tarîkat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydândadır.
128
Teşbihte hatâ olmasın, nasıl ki Kur'ânın gayet kuvvetli ve mantıkî hakikati, sâir dinleri, felsefe‑i tabîiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta‑i istinâd oldu, taklidî ve aklın haricindeki usûllerini de bir derece muhâfaza etti. Aynen öyle de: Bu zamanda onun bir mu'cizesi ve nuru olan Risale‑i Nur dahi, felsefe‑i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet‑i ilmiyeye karşı, avâm‑ı ehl-i îmânın, taklidî olan îmânlarını, o dalâlet‑i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umum ehl‑i îmâna bir nokta‑i istinâd ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi, zaptedilmez bir kale hükmüne geçmiştir ki; bu emsâlsiz, dehşetli dalâletler içinde, yine avâm‑ı mü'minin îmânını şübhelerden ve İslâmiyetini hakikatsizlik vesveselerinden muhâfaza ediyor.
Evet, her tarafta, hattâ Hind ve Çin’de ehl‑i îmân, bu zamanın çok dehşetli dalâletinin galebesinden; Acaba İslâmiyette bir hakikatsizlik mi var ki, sarsılmış diye şübheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki; Bir risale çıkmış, îmânın bütün hakikatlerini kat'î isbât eder, felsefeyi mağlûb edip zındıkayı susturuyor.” diye anlar. Birden o şübhe ve vesvese zâil olup îmânı kurtulur ve kuvvet bulur.
Suâlin İkinci Şıkkı: Sen, bir mektûbunda, şâirâne bir latîfeyi yani kuşların, mektûblarını yazmak ve okumak zamanında yanınıza ve şâkirdlerin yanına gelmelerini (o latîfeyi) ciddi bir tarzda kardeşlerine yazdın. Hâlbuki o kuşlar, hâl‑i âlemi ve Risale‑i Nurun hâdisâta karşı fâidesini bilecek mâhiyetinden uzaktırlar?”
129
Elcevab: Emir ve İzn‑i İlâhî ve havl ve kuvvet‑i Rabbâniye ile, umum hayvanatın, melâikeden bir çobanı, bir nâzırı olduğu gibi, kuş tâifesinin de bir çobanı var. Onlar bilmese de, emr‑i İlâhî ile ve ilhâm‑ı Rabbânî ile çobanları, onları sevkeder. O sevk‑i fıtrî ise, kuşlara gelen ilhâma dayanır. Kuşlar, ilhâma mazhardırlar ki; yaşı bir günlük bir arı yavrusu, havada, bir gün mesâfede gider; o ilhâm‑ı fıtrî ile, o sevk‑i Rabbânî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.
Evet, nasıl ki küre‑i arz Risale‑i Nur ve şâkirdlerine gelen zulme i'tirâz etti ve cevv‑i hava yağmursuzlukla ve soğukla Risale‑i Nura gelen tazyîkat ve müsâdereyi tenkid etti ve bulutlar serbestiyetini yağmurlarla alkışladı; elbette kuş nev'i de alâkadar olabilir.
Evet, insanın bir kısım sun'î kuşlarının, bir bomba yumurtası ile bir köyü harâb edip bin adamı mahveden cinayetine ve cehennemî zakkum yumurtaları taşıyan o insanî kuşların tahribci kısmını; hem küre‑i arza, hem nev'‑i beşere müstebidâne, merhametsiz tahribâtına karşı, bu hayvanî kuşlar, te'sirli bir sûrette istikbâli tenvir eden Risale‑i Nuru elbette ma'nen tebrik edip alkışlar, diye sûretindeki hâdise, gerçi çok tatlı bir latîfedir, fakat çok ince bir hakikat dahi içinde var.

54. Cenab‑ı Hakka şükrediyorum ki, böyle halis, muhlis ve başkalara hüsn-ü misal olan sadık şakirdleri Risale-i Nur’a vermiş

Kardeşlerim!
Bu defa Meyve Risalesinin tam kıymetini bilen ve kendine Meyveci nâmını veren Risale‑i Nur santralcısının yazdığı mektûb, beni çok memnun eyledi. Çünkü; Hulûsi, Hakkı gibi yirmi seneye yakın bir zamandan beri mâbeynlerinde olan samîmâne dostluk ve kardeşlik tam devam ve sebat ettiği gibi; onların Risale‑i Nura karşı alâka ve irtibat ve sadâkatleri, aynen mâbeynlerindeki hàlisâne münâsebetleri gibi hem devam ediyor, hem metânet kesbediyor; ârızalarla sarsılmıyor. Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum ki; böyle hàlis, muhlis ve başkalara hüsn‑ü misâl olan sâdık şâkirdleri Risale‑i Nura vermiş ki, dâimî hakta hulûs ile ve Nur hizmetinde sabır içinde şükrediyorlar. O Meyveci”nin civarında ismini söylemediğim ma'lûm ve çok alâkadar olduğum kardeşlerim, hususan Barla sıddıkları, beni çok defa hayâlen eski zamana ve o memlekete celbediyorlar; Barla ve dağlarında gezdiriyorlar. Ben, onlarla ve o yerleriyle çok alâkadarım, unutmuyorum. Onlara binler selâm ediyorum.
130
Kuzca hatîbi Hasan Şükrü’nün mektûbu beni memnun eyledi; selâm ederim. Masûmlar, ümmîler, hemşireler ve kalemle çalışanlar başta olarak umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî

55. Ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalar da, onların bedeline mahsulat yapıyor

Mahkeme tarafından bana iâde edilen, daha elime geçmeden postadan müsâdere edilen Mübârekler Hey'etinin pehlivanı Küçük Ali’nin bir mektûbunu gördüm ki; her iki senede bir defa bütün Risale‑i Nuru yazmağa karar vermiş, yapmış. Bu kahramanlığı ile benim, Risale‑i Nurun birinci şâkirdi olan Büyük Mustafa’da hakîki bir Abdurrahman’ı ve arkasında çok Abdurrahmanları göreceğim.” diye keşfiyâtımı tam tasdik etmiş ve o mübârek Mustafa’nın vazifesini tam yapmış. Ve Hâfız Mustafa dahi, Hâfız Ali zamanında tam bir muâvini ve vefâtından sonra tam bir vârisi olduğunu hapiste gösterdi. Demek mübârek hey'et‑i àlîsinde, onsekiz sene evvel ümîd ettiğim Hizmet‑i Nuriyeyi tam yapmışlar ve yapıyorlar. Ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalar da, onların bedeline mahsulât veriyor.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
131

56. Siz hiç müteessir olmayınız. Benim bu vaziyetim, Risale‑i Nur Şakirdlerinin fütuhatlarına bir vesiledir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin leyâli‑i aşere olan mübârek o geçmiş gecelerinizi ve kudsî bayramınızı rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, rahmet ve keremiyle ve hıfz u himâyetiyle ve tevfik ve hidayetiyle, Risale‑i Nurun tab' ve intişarına ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tevâfuklu tab'ına sizleri muvaffak eylesin, âmîn!
Sâniyen: Risale‑i Nurun bir hülâsası olan Âyetü'l‑Kübrâ ve Hizb‑i Nuriye’nin bir hülâsatü'l‑hülâsası hükmünde otuzüç kelime‑i tevhidin namaz tesbihâtındaki eskiden beri okuduğum ve Risale‑i Nurun ekser hakikatleri namaz tesbihâtında inkişaf etmesiyle hayâlim fazla tevessü' ederek, o otuzüç kelime‑i tevhid herbirisini, kâinâtın bir tabaka‑i mahlûkatının lisân‑ı hâliyle söylediği o kelimeyi, ben o lisân ile söylüyorum gibi o küllî lisân‑ı hâl, benim cüz'î lisân‑ı kàlimin aynı olur. Ben, kemâl‑i zevk ile okuyorum. Size de sûretini gönderiyorum.
Benim şübhem kalmadı ki: تَفَكُّرُ سَاعَةٍ… الخ sırrını taşıyan Hizb‑i Nuriye’nin onbeş dakika zarfında bu hülâsatü'l‑hülâsası dahi aynı sırrı taşıyor. Arabî bilmeyenler Âyetü'l‑Kübrâ’nın mertebelerini güzelce anlasalar, bu Arabî parça tam anlaşılır. Arabî bilmeyen, birkaç defa ikisine baksa, tam anlayacak. Bunu ben yirmidört saatte bir defa ya sabah namazının tesbihâtında veya başka vakitte en ziyâde usandığım ve sıkıntı zamanında okuyorum. Bana ulvî bir inşirah verir, usancı izâle eder. Âyetü'l‑Kübrâ ve Hizb‑i Nuriye’nin âhirinde yazılsa, münâsib olur. Mânidârdır ki; Âyetü'l‑Kübrâ ve Risale‑i Nurun ekser hakikatleri, Ramazanda ve namaz tesbihâtında zuhûru gibi; bu Hülâsatü'l‑Hülâsa, aynen Ramazanda ve tesbihâtta zuhûr etti.
132
Sâlisen: Bugünlerde haber aldım ki; hey'et‑i vekile, benim nüfûsumu Kastamonu’dan alıp Emirdağ’ına nakletmeğe karar vermişler. Anlaşılıyor ki; Risale‑i Nura ve talebelerine ilişmeğe bahâne bulamıyorlar yalnız ehemmiyetsiz şahsıma ehemmiyet veriyorlar kayıdlar altına alıyorlar.
Ben de size bütün kuvvetimle te'min ediyorum ki, ben rûh u canımla, onların, Risale‑i Nur ve talebelerine ilişmeğe bedel, bana ilişmelerini iftihar ile kabûl ediyorum. Güyâ başka yerlerde birden bana iltihak ediyorlar ve men'ine çare bulamıyorlar, fakat burada tam çare bulmuşlar zannedip böyle muâmele oluyor, siz, hiç müteessir olmayınız. Benim bu vaziyetim, Risale‑i Nur şâkirdlerinin fütûhâtlarına bir vesiledir. İnâyet ve merhamet‑i İlâhiye, hakkımda ehl‑i dünyanın haksızlıklarını büyük bir hayra çevirecek kanâatindeyim. Zâten mesleğimizde zaman, mekân sohbetimize mâni olamaz. Şarkta, garbda, hattâ âhirette, berzahta olsa da beraberiz. Meselâ, berzahta Hâfız Ali (R.H.), her gün ma'nen yanımızdadır. Bu hakikate binâen, sûrî ayrılmağa, hattâ ölüme ehemmiyet vermemeliyiz.
Râbian: Medrese‑i Nuriye kahramanlarından Marangoz Ahmed’in bülbülü, Gül fabrikasının mübârek gülcü kâtibinin bülbülünü tasdik etmesi pek latîf olmuş. Zâten baharda umum kuşlar nâmına nebâtât kafilelerinin erzâk‑ı hayvaniyeyi getirmelerine karşı bülbüller bir hatîbdir ki onları, kuşlar nâmına alkışlıyor. Risale‑i Nurun kuşlar tarafından alâkadarlıkları içinde elbette yine başta bülbül görünmek lâzım geliyor ki göründü.
Safranbolulu muhlis; metîn kardeşimiz Mustafa Osman, buradaki kardeşlerime bir‑iki mektûb gönderdim diyor; mektûbların cevabını alamadığından telâş etmiş. Etmesin ihtiyata binâen ve Isparta vâsıtasıyla muhâbereye i'timâden ona ayrı mektûb yazılmamış; merak etmesinler. Kastamonulu kardeşlerimiz de telâş etmesinler. Nüfûsumun buraya nakli, Kastamonu ve onlarla alâkamı gevşetmez; bil'akis daha kuvvetli beni onlarla bağlıyor. Ben, ekser vakitte hayâlen ve ma'nen kendimi Kastamonu’nun mübârek dağlarında ve o kardeşlerimin yanında buluyorum.
133

57. Bayram tebriklerine ait çok mektupları aldım. Her birine cevap vermeye vaktim, halim müsaade etmiyor

Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hakîki Vârislerim!
Bayram tebriklerine ait çok mektûbları aldım. Herbirine cevab vermeye vaktim, hâlim müsâade etmiyor. Herbir mektûbu, çok kardeşlerimi temsîl ederek bir hàs kardeşimiz yazmış. O mektûblarda, tebrikten başka bazı ehemmiyetli noktalar da var; beni mesrûr, minnetdâr eyledi.
Ezcümle, Gül ve Nur fabrikası nâmına Husrev’in tebrik mektûbu, beni sevinçle ağlattırdı. Zâten Husrev’in mümtâz bir hâsiyeti budur ki; şimdiye kadar bana gelen bütün mektûblarının hiçbirisi beni incitmiyor elîm zamanlarımda da yumuşak geliyor rûhumu okşuyor. Bu cihette dahi ona şahsım itibariyle çok minnetdârım.
Hulûsi‑i sânî Sabri’nin, ma'lûm kardeşleri hesabına tebriknâmesi, beni derinden derine sevindirdi. O hàs kardeşimizin takdir ve tahsin noktasında ileri olması, Husrev ve Hasan Feyzi hakkında çok güzel takdirâtı, beni cidden müferrah eyledi. Hasan Feyzi’nin Denizli şâkirdlerinin hesabına tebriki dahi onun yüksek irtibatını, kuvvetli alâkasını gösterdi.
Kastamonu fedâkârları nâmına Kastamonu’nun Husrev’i ve Rüşdü’sü olan Feyzi ve Emin’in tebrikli mektûbu ve Feyzi’nin; ma'lûm hâdisede hiçbir endişe verecek bir hâl vukû' bulmadığını, bil'akis bir teşvik kamçısı hükmüne geçtiğini yazması, bizim endişemizi izâle etti.
Nazîf’in o havâlideki kardeşlerimizin nâmına tebriki ve Nazîf’in sarsılmaz sadâkat ve irtibatı ve kuvvetli ümîdleri bize tam bir nefes aldırdı. Onun hususî rakìbleri bulunduğu için telâşlı idim.
Sadâkati hàrika olduğu gibi, cesâreti de o nisbette olan Halîl İbrahim’in (R.H.) doğrudan doğruya benim adresime gönderdiği tebrikini aldım. Onu ve Nurun dikkatli avukatı başta olarak onların umumuna selâm ve bayramlarını tebrik ederiz.
134
Medrese‑i Nuriye kahramanlarından Şükrü Efe’nin, kuşların ve serçelerin alâkadarlıklarını gösteren mektûbu, kahraman Marangozun te'yidini te'yid etti, bizi de memnun etti.
Atabey kardeşlerimizden, Lütfi vârislerinden Ali Osman’ın mektûbundaki suâline cevab vermeğe vakit bulamadık.
İşte bu mezkûr kardeşlerimizin herbiri temsîl ettikleri kendilerine ve arkadaşlarına ayrı ayrı rûh u canımızla maddî ve manevî bayramlarını tebrik ediyoruz ve büyük Re'fet kardeşimize binler safâlar ile geldin deriz.
Umum kardeşlerime ki, içinde masûmlar tâifesi ve ümmî ihtiyarlar ve fedâkâr hemşireler tâifeleri olarak birer birer üçüncü olarak bayramlarınızı tebrik ve selâm ve selâmet ve saâdetlerine duâ ederek hatm‑i makàl ediyorum.

58. Risale‑i Nur’un şahs-ı manevîsi yerine bana haddimden çok ziyade makam vermiş, Üstadını kendi parlak âyinesinde çok parlak görmüş

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Merhum Şehîd Hâfız Ali’nin (R.H.) kitaplarıyla beraber bana gelen mübâreklerin pehlivanı ve Abdurrahmanların kahramanı büyük rûhlu Küçük Ali’nin Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî nâmındaki mecmuası çok güzel ve münâsibdir. Fakat Lâhika”da ve bilhassa Emirdağı parçasında, Risale‑i Nurun kerâmetlerine alâkadar zelzele ve yağmur ve kuşlar bahisleri gibi daha münâsib gördüğünüz mektûblar o Sikke’nin âhirine girse, daha güzel olur. Bu münâsebetle, Mübârekler Hey'etinin bayramlarını tekrar tebrik ile Küçük Ali’ye bin Bârekallâh derim.
135
Safranbolu bahâdırı fedâkâr Mustafa Osman’ın buradaki şâkirdlere gönderdiği güzel mektûbu okudum. Bu zât dahi Hasan Feyzi gibi fevkalâde sadâkatini ve hüsn‑ü zannını edîbâne yazmış; fakat Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi yerine bana haddimden çok ziyâde makam vermiş. Üstad’ını, kendi parlak âyinesinde çok parlak görmüş. Ben de onun o hüsn‑ü zannını bir manevî duâ yerinde kabûl ettim. Hem onun, hem civarındaki kardeşlerimizin bayramlarını tebrik ederiz.

59. Risale‑i Nur nurdan bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiş

Muhterem, Sevgili, Mübârek Kardeşlerim Risale‑i Nur Talebelerine beyân ediyorum ki:
Risale‑i Nur nurdan bir ibrişimdir ki, kâinât ve kâinâttaki mevcûdâtın tesbihâtları onda dizilmiştir.
Risale‑i Nur âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo‑yu Kur'âniye’dir ki; onun tel ve lambaları âyine; tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârâne ve îcâzdârâne bastedilmiştir ki; yarın her ilim ve fen adamları ve her meşreb ve meslek sâhibleri ilim ve iktidarları mikdarında âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdetten ve rûhâniyât âleminden ve kâinâttaki cereyan eden her hâdisâttan haberdar olabilir.
Risale‑i Nur mü'minlere Kur'ân’dan hedâyâ‑yı hidayet, kevneyn‑i saâdet, mazhar‑ı şefâat ve feyz‑i Rahmândır.
Risale‑i Nur kâinâta baharın feyzini veren bir âb‑ı hayat ve ayn‑ı rahmet ve mahz‑ı hakikat ve bir gülzar‑ı gülistandır.
Risale‑i Nur lütf‑u Yezdân, kemâl‑i îmân, tefsir‑i Kur'ân ve bereket‑i ihsândır.
Risale‑i Nur kâfire hazân; münkire tûfân; dalâlete düşmandır.
Risale‑i Nur bir kenz‑i mahfî ve bir sandukça‑i cevher ve menba'‑ı envârdır.
136
Risale‑i Nur Hakàik‑ı Kur'ân ve mi'râc‑ı îmândır.
Risale‑i Nur Kur'ân ve Hadîsten sonra sertâc‑ı evliyâ, sultanü'l‑eser ve zübdetü'l‑maânî ve atâyâ‑yı İlâhî ve hedâyâ‑yı Sübhânî ve feyyâz‑ı Rahmânîdir.
Risale‑i Nur bir bahr‑i hakàik ve bir sırr‑ı dekàik ve kenzü'l‑maârif ve bahrü'l‑mekârimdir.
Risale‑i Nur hastalara şifâhâne‑i hikmet ve mâ‑i zemzem, sağlara maîşet‑i hakikat ve rih‑ı reyhân ve misk ü anberdir.
Risale‑i Nur mev'id‑i Ahmedî (A.S.M.) ve müjde‑i Haydarî (R.A.) ve beşâret ve teâvün‑ü Gavsî (K.S.) ve tavsiye‑i Gazâlî (K.S.) ve ihbar‑ı Fârukî’dir (K.S.).
Risale‑i Nur Şems‑i Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın elvân‑ı seb'ası, Risale‑i Nurun menşûr‑u hakikatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitab‑ı şerîat, hem bir kitab‑ı duâ, hem bir kitab‑ı hikmet, hem bir kitab‑ı ubûdiyet, hem bir kitab‑ı emr ü dâvet, hem bir kitab‑ı zikir, hem bir kitab‑ı fikir, hem bir kitab‑ı hakikat, hem bir kitab‑ı tasavvuf, hem bir kitab‑ı mantık, hem bir kitab‑ı ilm-i kelâm, hem bir kitab‑ı ilm-i ilâhiyât, hem bir kitab‑ı teşvik-i san'at, hem bir kitab‑ı belâğat, hem bir kitab‑ı isbât-ı vahdâniyet; muârızlarına, bir kitab‑ı ilzam ve iskâttır.
Risale‑i Nur Kur'ân semâlarından bir semâ‑yı maneviyenin güneşleri, ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki zâhiren, perde‑i esbâb olan güneşten, kamerden ve kevkeb‑i münîrden bütün kâinât tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşv ü nemâ ve hayat buluyor.
137
İşte Risale‑i Nur da Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan alıp saçtığı şuâlarla; bütün âleme hayat; ve âdeme kâmil insan; ve kulûba neş'e‑i îmân; ve ukùle yakìn bir itmi'nân; ve efkâra inkişaf‑ı îmân; ve nüfûsa teslîm‑i rızâ ve cândır. O semâ‑yı maneviyeyi bazen ve zâhiren bihasebi'l‑hikmet âfâkî bir bulut kütlesi kaplar. O celâlli sehâbdan öyle bir bârân‑ı feyz-i rahmet takattur eder ki; sünbüllenmeye müstaid tohumlar, çekirdekler, habbeler o sıkıcı ve dar âlemde gerçi muzdarib olurlar, o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtarlar; o ânda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan‑ı Rabbânî ve bir inkişaf‑ı feyezânî ve bir rahmet‑i nurânîdir ki; evvelceki bir habbe, bir çekirdek yeniden taze bir hayata iştiyakla ve neş'e‑i inkişafla meyvedâr koca bir ağaç sûretini alır ve ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olurlar.
Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim‑i şitâ, inşâallâhu Teâlâ nihâyet bulmuş ola Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl‑ı nevbahar gele ve âlemin yüzü nur ile güle
Risale‑i Nur Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın taht‑ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ﴿وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ kavl‑i şerîfinin îmâ ve işârâtından şu devrede Türk lisânının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risale‑i Nur, Türkçede lisân üzerinde de imâm olacağına; yani yarın hàlis Türkçe olan Risale‑i Nurun kesb‑i imtiyaz edip, diğerlerini terkedeceklerine dair işâret‑i Kur'âniye’dendir demiş olsam hatâ etmemiş olurum zannederim.
138
Başta Üstadımız olduğu hâlde bil'umum kardeşlerimize samîmî selâmlarımla arz ve hürmetler eyler, mübârek bayramlarını tebrik ve tes'îd eylerim. Üstadım hakkında bir şey yazamadım. Çünkü Veraset‑i Muhammediye (A.S.M.) makamında olan bir zât‑ı àlî-kadr hakkında ne diyebilirim? Ona Hasan Feyzi Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka bir şey bilmem.
Milas ve havâlisi Risale‑i Nur Talebeleri nâmına duânıza muhtaçHalîl İbrahim (R.H.)
(Halîl İbrahim’in Risale‑i Nur hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektûblarının âhirlerinde kaydedersiniz. Bu zât, Risale‑i Nurun çok eski ve çok sâdık ve çok fedâkâr bir şâkirdidir, Risale‑i Nura hitâb ederek bu mektûbu yazmış.)
﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Said Nursî

60. Halil İbrahim’in (r.h.) bir şiiridir

Risale‑i Nur
Mazhar‑ı esmâ u sıfât-ı Bediüzzaman’dır bu.
Mev'ûd‑u risaletten bizlere fazl‑ı ihsândır bu.
Kenz‑i mahfîde muhît‑i mekteb-i irfandır bu.
Hava‑i zulmette işrâk eden şems‑i tâbândır bu.
.
Mişkât‑ı misbâhtan menşûr‑u hakikat-i Kur'ân’dır bu.
Mevsim‑i a'sârda yektâ bir gülistandır bu.
İrşad‑ı feth-i keşifte ser‑encâm-ı hidayettir bu.
Sefîne‑i necâtta sırr‑ı menzile vusûle kaptandır bu.
.
139