102
39. Risale‑i Nur’da müteferrikan parçaları bulunmalarına binaen gayet muhtasar konuşacağım
Gayet ehemmiyetli iki mes'eleyi; sizlere – zekâvetinize i'timâden – Risale‑i Nurda müteferrikan parçaları bulunmalarına binâen, gayet muhtasar konuşacağım.
Birincisi: Risale‑i Nurun hakîki ve hakikatli bir şâkirdi bulunan ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kâtibi, bu defa yazdığı mektûbda, haddimden bin derece ziyâde hüsn‑ü zannına istinâden, bir hakikat soruyor. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin gayet ehemmiyetli ve kudsî vazifesini; ve hilâfet‑i nübüvvetin de gayet ulvî vazifelerinden bir vazifesini benim âdi şahsımda, Üstadı noktasından bir cilvesini gördüğünden, bana o hilâfet‑i maneviyenin bir mazharı nazarıyla bakmak istiyor.
Evvelâ: Bâkî bir hakikat, fânî şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye ma'rûz ve mübtelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.
Sâniyen: Risale‑i Nurun tezâhürü, yalnız tercümânının fikriyle, veyâhut onun ihtiyac‑ı manevî lisânıyla Kur'ân’dan gelmiş, yalnız o tercümânın isti'dâdına bakan feyizler değil; belki o tercümânın muhâtabları ve ders‑i Kur'ân’da arkadaşları olan hàlis ve metîn ve sâdık zâtların o feyizleri rûhen istemeleri ve kabûl ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümânın isti'dâdından çok ziyâde o Nurların zuhûruna medâr oldukları gibi, Risale‑i Nurun ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin hakikatini onlar teşkil ediyorlar. Tercümânının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlâssızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.
103
Sâlisen: Bu zaman, cemâat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hàrika da olsalar, cemâatin şahs‑ı manevîsinden gelen dehâsına karşı mağlûb düşebilir. Onun için, o mübârek kardeşimin yazdığı gibi, Âlem‑i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehânın nurları olan bir vazife‑i îmâniye; bîçâre, zaîf, mağlûb, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer, dağılır.
Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstadını veya mürşidini veya muallimini veya reisini kıymet‑i şahsiyelerinden çok ziyâde hüsn‑ü zan etmeleri, dersinden ve irşadından istifadeye vesile olması noktasında – o pek fazla hüsn‑ü zanlar – bir derece kabûl edilmiş, hilâf‑ı vâkıadır diye tenkid edilmezdi. Fakat şimdi, Risale‑i Nur şâkirdlerine lâyık bir üstada muvâfık bir ulvî mertebe ve fazileti; bîçâre, kusurlu bu şahsımda kabûl ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden ziyâde hüsn‑ü zanları kabûl edilebilir. Fakat, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir. Fakat, başta zındıklar ve ehl‑i dalâlet ve ehl‑i siyaset ve ehl‑i gaflet, hattâ sâfî‑kalb ehl‑i diyânet, şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde haksızlar; o şahsı çürütmekle hakikatlere darbe vurmak ve o Nurlara, benim gibi bir bîçâreyi mâden zannederek, bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o nurları söndürmeye ve sâfî‑kalblileri de inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes'elede bir hâdise bu hakikati gösteriyor.
İkinci Mes'ele: Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir memur tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza ma'rûz kaldım. Cenâb‑ı Hak rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risale‑i Nur eczâlarını ve rûhuma ve kalbime yüklenen şâkirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhâfaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsân eyledi. Yoksa, bir plân neticesinde beni hiddete getirip, Risale‑i Nurun, bâhusus Âyetü'l‑Kübrâ’nın fütûhâtına karşı bir perde çekmek olduğu tahakkuk etti.
104
Sakın, sakın hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telâş etmeyiniz, hem bana acımayınız. Şeksiz şüphesiz; inâyet‑i İlâhiye perde altında bizi muhâfaza etmekle ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ âyetine mazhar etsin.
Onların, o plânları da yine akîm kaldı. Fakat bu vilâyette, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet alıp şahsımla uğraşanlar var. Eğer mümkün olsa, buranın havasıyla hiç imtizaç edemediğim cihetini vesile edip, münâsib bir yere naklime, Denizli Mahkemesini ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vâsıta yapıp çalışmak lâzım geliyor. Ben kendim yapamadığım için, benden bana daha ziyâde alâkadar Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahâne ile beni alsınlar.
Said Nursî
40. Benim çok kusurlu şahsıma, hüsn‑ü zan ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil; belki vazife ve hizmet noktasında bakmalısınız
Azîz, Sıddık, çok Mübârek, çok Fa'âl, çok Hàlis, çok Kıymetdâr Kardeşim Husrev!
Senin, bayramın ikinci gününde elime geçen mektûbun, bir güvercin haber veriyor gibi geldiği aynı günde beni çok müteessir eden hâdise‑i taarruziyeden neş'et eden elemlerime, kederlerime bir merhem, bir ilâç hükmüne geçti; bu mânâyı hâtıra getirdi: “Sana ihanet eden ehemmiyetsiz adamlara karşı, Gül ve Nur fabrikasının kahramanlarının hàrikulâde hürmet ve ihtiramları varken; böyle bir‑iki vicdânsızın hakaretine değil, milyonlarca düşmanların ihanetlerine karşı gelebilir ve hükümden iskàt edebilir.” diye kalbime geldi. Fakat kendi şahsıma baktım ki; kurumuş, çürümüş, vazifesi bitmiş bir hurma çekirdeği hükmünde iken, Risale‑i Nur bahçesinde bir derece o çekirdekten tezâhür eden meyvedâr, muhteşem koca bir ağaç nazarıyla baktığınızı gördüm. Sizin fevkalâde hüsn‑ü zannınız o ağaçtan ileri geldiğini ve çekirdeğin de bir cihette, bir nev'i vesile olduğu cihetinde hüsn‑ü zanna mazhar olmuş gördüm.
105
O mektûbun birinci sahifesi güzeldir; ben de iştirâk ediyorum. İkinci sahifede birkaç yerde kalem karıştırdım, ta'dil ettim. Ezcümle: Hazret‑i Hasan Radıyallahu Anh’ın altı aylık hilâfeti ile beraber Risale‑i Nurun Cevşenü'l‑Kebîr’den ve Celcelûtiye’den aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife‑i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr‑i hakàik-ı îmâniye noktasında Hazret‑i Hasan Radıyallahu Anh’ın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Çünkü; adâlet‑i hakîkiye ile bu asırda insanları mes'ûd edebilir bir isti'dâdda bulunan, Risale‑i Nurdur ve onun şahs‑ı manevîsi, Hazret‑i Hasan Radıyallahu Anh’ın bir muâvini, bir mütemmimi, bir manevî veledi hükmündedir diye senin mektûbunu ta'dil ettim. Buna kıyâsen, sana vekâleten bir‑iki yerde kalem karıştırdım. Fakat aynı günde mahkeme, kitaplarım içinde bana teslîm ettikleri mektûblar, müsveddeleri ve – onların üstünde yeşil kalemle işâretlerine göre çok ehemmiyet verdikleri – o müsveddeler içinde bu size yazdığım noksan bir parçayı gördüm, fesübhânallâh dedim. Mektûbuna benimle cevab ver diye mânâsını aldım. Belki bu parça “Lâhika”ya girmiş, ben de size aynını yazıyorum.
Parça budur:
“Benim çok kusurlu şahsıma hüsn‑ü zan ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil; belki vazifeye, hizmete bakıp o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurât ile âlûde mâhiyetim, benden kaçmağa bir vesile olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkınde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız. Ben, size nisbeten kardeşim; mürşidlik haddim değil, üstad da değilim; belki ders arkadaşıyım. Ben, sizin – kusurâtıma karşı – şefkatkârâne duâ ve himmetinize muhtacım; benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var. Cenâb‑ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle, sizlerle, gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymetdâr ve her ehl‑i îmâna menfaatli bir hizmette, taksim‑i mesâî kaidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs‑ı manevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı, bize kâfîdir.
106
Mâdem bu zamanda, herşeyin fevkınde hizmet‑i îmâniye bir kudsî vazifedir; hem kemiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset dâireleri ebedî, dâimî, sâbit hizmet‑i îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olmaz; Risale‑i Nurun ta'limâtı dâiresinde bize bahşettiği feyizli makamlara kanâat etmeliyiz. Haddimden fazla fevkalâde hüsn‑ü zan ile müfritâne àlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebat ve müfritâne irtibat ve ihlâs lâzımdır; onda terakkî etmeliyiz.” Elhak, bunda tam terakkî etmişsiniz. (Parça bitti)
41. Bu zamanda ehl‑i iman öyle bir hakikate muhtaçtır ki, kâinatta hiçbir şeye alet ve tâbi ve basamak olamaz ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez
Azîz, Sıddık, Sebatkâr, Muhlis Kardeşlerim!
Hem maddî hem manevî; hem nefsim, hem benimle temâs edenler gayet ehemmiyetli benden suâl ediyorlar ki: “Neden herkese muhâlif olarak – hiç kimsenin yapmadığı gibi – sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğnâ gösteriyorsun? Ve herkes müştâk ve tâlib olduğu ve Risale‑i Nurun intişarına, fütûhâtına çok hizmet edeceğine o Risale‑i Nur şâkirdlerinin hàsları müttefik oldukları ve senden kabûl ettikleri büyük makamları kabûl etmiyorsun, şiddetle çekiniyorsun?”
Elcevab: Bu zamanda ehl‑i îmân öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki; kâinâtta hiçbir şeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz; ve hiçbir garaz ve maksad onu kirletemez; ve hiçbir şübhe ve felsefe onu mağlûb edemez bir tarzda îmân hakikatlerini ders versin. Umum ehl‑i îmânın bin seneden beri terâküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı îmânları muhâfaza edilsin.
107
İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale‑i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi olmuyor‥ tâ avâm‑ı ehl-i îmânın nazarında, hayat‑ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın; ve doğrudan doğruya hayat‑ı bâkiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şübheleri ve tereddüdleri izâle eylesin.
“Amma, manevî ve makbûl ve zararsız ve bütün ehl‑i îmân ve hakikatin istedikleri nurânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hàlis kardeşlerimizden hüsn‑ü zanla verilen ve – ihlâsınıza zarar gelmediği hâlde – eğer kabûl etsen, reddedilmeyecek derecede senedler, hüccetler bulunduğu hâlde; sen, değil tevâzu' ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?”
Elcevab: Nasıl ki ehl‑i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de; ehl‑i îmânın hayat‑ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhâfaza etmek için, lüzum olsa – hem lüzum var – kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakîki hayat‑ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risale‑i Nurdan aldığım ders‑i şefkat cihetiyle terkederim.
Evet her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet‑i umumiyede; siyaset ve felsefenin galebesinde; ve enâniyet ve hodfürûşluğun heyecanlı asrında büyük makamlar herşeyi kendine tâbi ve basamak yapar. Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesâtını âlet eder. Manevî makamlar olsa, daha ziyâde âlet eder. Umumun nazarında kendini muhâfaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatler dahi tereddüdler ile revâcı zedelenir. Şahsa, makama faydası bir ise, revâcsızlıkla umuma zararı bindir.
Elhâsıl: Hakikat‑i ihlâs, benim için şân ü şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men'ediyor. Hizmet‑i Nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hàlis bir hàdim olarak, hakikat‑i ihlâs ile, herşeyin fevkınde, hakàik‑ı îmâniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.
108
Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fevkınde gördüklerinden sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şübheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, “Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor.” nazarıyla bakıp, mağlûb olarak dağıtılabilirler. Bu mânâ için hizmetkârlığı, makàmâtlara tercih ediyorum.
Hattâ bu defa bana; beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın plânıyla – bana – ihanet eden o ma'lûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünkü, mes'ele şa'şaalandığı için, doğrudan doğruya avâm‑ı nâs bana makam verip hàrika bir kerâmet sayabilirler diye, dedim: “Yâ Rabbî, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerâmetvâri bir sûrette olmasın.”
Bu münâsebetle bir şeyi beyân edeceğim. Şöyle ki:
Bu defa mahkemeden bana teslîm olunan talebelerin mektûbları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektûb gördüm; belki “Lâhika”ya girmiş. Risale‑i Nurun şâkirdlerinin maîşet cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dairdi. Burada, aynen Kastamonu’daki tokat yiyenler gibi şübhe kalmamış; beş adam, aynen burada da tokat yediler (❋).
Risale‑i Nurun bir kâtibi dedi ki: “Neden dostların kusurâtına tokat gelir, hücum eden düşmanlara bu tarzda gelmiyor?”
Elcevab: Memur olmayan veya hususî, şahsı itibariyle hıyânet eden, hususî tokat yer. Bu nev'i vukûât, pek çoktur; ve tam sadâkat edenlerde, maîşetindeki bereket ve kalbindeki rahat cihetinde ikramlara mazhar olanlar dahi pek çoktur. Eğer memur ise, kanun nâmına kanunsuz hıyânet eden, ilişen; o memlekete, o bîçâre ahâliye bir umumî tokada vesile olur. Ya zelzele, ya yağmursuzluk, ya hastalık, ya fırtına gibi umumî belâlara bir vesile olur. Kendisi, zâhiren hususî tokat yememiş gibi görünüyor.
109
Hem eğer, dinsizlik hesabına, îmânî hizmetimize ilişenler olsa اَلظُّلْمُ لَا يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ kaidesince, küfür derecesine giren öylelerin zulümleri – büyük olduğu için – âhirete te'hir edilir, ekseriyetçe küçük zulümler gibi cezaları dünyaca tâcil edilmez.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
42. Ankara’da bulunan Emniyet‑i Umumiye Müdürü Beye bir mektup
Ankara’da Bulunan Emniyet‑i Umumiye Müdürü Bey’e!
Yirmi senedir gayr‑ı resmî, hem haps‑i münferid, hem tecrid‑i mutlak içinde bulunduğu ve sebebsiz evhâm yüzünden emsâlsiz tazyîk gördüğü hâlde sükût eden bir bîçâre ile resmî değil, hakîki ve ciddi görüşmek istersen az sizinle konuşacağım.
Evvelâ: İki sene, iki mahkeme, yirmi sene hayatımın eserlerini, mektûblarını tedkikten sonra, idare ve âsâyiş aleyhinde hiçbir madde bulunmadığına ve bulmadıklarına delil; mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün kitaplarımı berâetimle beraber iâde etmeleri cerhedilmez bir hüccettir, bir seneddir.
Yirmi seneden evvelki hayatım ise, bu vatan ve millet lehinde fedâkârâne sarfolunduğuna delil; eski Harb‑i Umumî’de gönüllü alay kumandanı olarak başkumandanın takdirâtı altında hizmetlerimle ve harekât‑ı milliyede fevkalâde hizmetimi Ankara’daki hükûmet reisleri takdir ile ve Meclis‑i Meb'ûsân beni orada görmekle alkışlamasıdır. Demek bu yirmi senede bana verilen azâb, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir muâmeledir. Bu yirmi sene kırk bayramımı münzevî, yalnız geçirdim. Artık yeter! Kabir kapısındayım; beni dünyaya baktırmayınız.
110
Hem emniyet‑i umumiye reisi olduğunuz cihetle, benim hizmetime tarafdâr olmanız lâzım. Çünkü mahkemelerce sâbit olduğu gibi, Risale‑i Nurun dersleri, dünyaya baktığı vakit bütün kuvvetleriyle âsâyişin temellerini muhâfaza etmek, korumak ve fesâd ve ihtilâllerin önünü kesmek olmasından, kudsî ve manevî inzibat komiserleri hükmünde olduğuna delil, üç vilâyet zâbıtalarını işhâd edebilirim. Risale‑i Nurun dersini işitenler, polisten ziyâde âsâyişe hizmet ettiklerini ehl‑i insaf zâbıtalar anlamışlar.
Bu âhirde pek ziyâde, ahâliyi – memurlar – benimle görüşmekten ürkütmek cihetiyle anladım ki, hakkımda haddimden fazla ve lâyık olmadığım teveccüh‑ü âmmeyi kırmak için imiş. Ben de size bunu kat'iyyen beyân edip ve hàs kardeşlerime mahremce yazdığım mektûblarda teveccüh‑ü âmmeyi kat'iyyen – mesleğimize ve ihlâsımıza muhâlif olduğu için – şahsıma kabûl etmiyorum ve reddediyorum. Ve o hususta, çok hàs kardeşlerimin de hatırlarını kırmışım. Yalnız Kur'ân‑ı Hakîm’in hakikatini emsâlsiz bir sûrette tefsir eden Risale‑i Nurun kıymetini gösteren eski zâtların gaybî haberlerini kabûl edip yazmışım. Ve kendim; âdi bir hizmetkâr olduğumu isbât etmişim. Farz‑ı muhâl olarak bu teveccüh‑ü âmmeye tarafdâr olsam da âsâyiş lehinde hizmet edecek ve sizin gibi âsâyiş memurlarına fâidesi dokunacak.
Mâdem ölüm öldürülmüyor; hayattan çok ziyâde ehemmiyetli bir mes'eledir; yüzde doksanı, bu hayatın selâmetine çalışıyorlar. Biz Risale‑i Nur şâkirdleri de, herkesin başına muhakkak gelecek olan ölümün dehşetli hücumuna karşı mücâdele ediyoruz. Hadsiz şükür olsun ki; şimdiye kadar o ölüm i'dâm‑ı ebedîsini, yüz binler adam hakkında terhis tezkeresine Risale‑i Nur ile çevirdiğine yüzbinler şâhid gösterebiliriz. Bu hakikat nokta‑i nazarından sizin gibi vatan‑perver, milliyet‑perverler bizi teşviklerle alkışlaması lâzım gelirken, evhâmlarla ittiham altına alıp tarassudlarla tâciz etmek, ne kadar insaftan ve hamiyetten uzak olduğunu insafınıza havâle ediyorum.
Gayr‑ı resmî tecrid ve haps‑i münferitteSaid Nursî
111
43. Afyon Emniyet Müdürlüğüne bir mektup
Afyon Emniyet Müdürlüğüne
Ben, sizin, insaniyet ve vicdânınıza i'timâden, mahrem işlerimi size beyân ediyorum. Hem vazife itibariyle siz, bizimle pek çok alâkadarsınız. Çünkü Risale‑i Nurun âsâyiş noktasında yirmi seneden beri yüzbin şâkirdinden hiçbir vukûât olmadığı gibi; pek çok zâbıta memurlarının itiraflarıyla ve bir şey aleyhimizde kaydetmemeleriyle, bunu isbât eder. Buraya Ankara Emniyet‑i Umumiye Müdürü geldiğini bir çocuktan işittim. Her hâlde benim hâlimi soracak diye bir şey kaleme aldım ki, rahatsızlığım münâsebetiyle ona, konuşmak yerinde takdim edeyim. Birden gittiğini işittim. Size leffen onu gönderiyorum; münâsib görseniz, berây‑ı ma'lûmât ona gönderirsiniz. Ben, dünya işlerini bilmiyorum, halklar ile görüşemiyorum. Senden başka burada kimsem yok ki re'yini alayım. Benim şahsıma ait mes'ele gerçi çok ehemmiyetsizdir, cüz'îdir; fakat Risale‑i Nura ait mes'ele; bu vatan ve millete pek çok ehemmiyeti var.
Size kat'iyyen ve çok emârelerle ve kat'î kanâatimle beyân ediyorum ki; gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükûmet, Âlem‑i İslâma ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale‑i Nur gibi eserlere muhtaç olacak; mevcûdiyetini, haysiyetini, şerefini, mefâhir‑i tarihiyesini onun ibrazıyla gösterecektir.
Said Nursî
44. Risale‑i Nur Şakirdlerinden Ali Efendi, münâfıklar hakkında bir âyet-i kerîmeyi soruyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Aliköyü’nde Risale‑i Nur şâkirdlerinden Ali Efendi, münâfıklar hakkında bir âyet‑i kerîmeyi soruyor. Şimdi zamanım izâha müsâid olmadığı için, kısaca bir‑iki cümle beyân ediyorum.
112
“Münâfık öldükten sonra namazı kılınmaz.” meâlindeki âyet, o zamandaki ihbar‑ı İlâhî ile bilinen kat'î münâfıklar demektir. Yoksa zan ile, şübhe ile münâfık deyip namaz kılmamak olmaz. Mâdem لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, ehl‑i kıbledir. Sarîh küfür söylemese veyâhut tevbe etse, namazı kılınabilir. O Aliköy’de Alevîler çok olduğunu ve bir kısmı Râfizîliğe kadar gidebilmesi nazarıyla, onların en fenâsı da, münâfık hakikatine dâhil olmamak lâzım gelir. Çünkü münâfık i'tikàdsızdır, kalbsizdir ve vicdânsızdır; Peygamber (A.S.M.) aleyhindedir. (Şimdiki bazı zındıklar gibi). Alevî ve Şiîlerin müfritleri ise; değil Peygamber (A.S.M.) aleyhinde, belki Âl‑i Beyt’in muhabbetinden, ifratkârâne muhabbet besliyorlar. Münâfıkların tefritlerine mukâbil, bunlar ifrat ediyorlar. Hadd‑i şerîattan çıktıkları vakit, münâfık değil, ehl‑i bid'a oluyorlar; fâsık oluyorlar; zındıkaya girmiyorlar. Hazret‑i Ali (Radıyallahu Anh), yirmi sene hürmet ettiği ve onlara Şeyhülislâm mertebesinde onların hükmünü kabûl ettiği, Ebû Bekir, Ömer, Osman’a (Radıyallahu Anhüm) ilişmeseler, Hazret‑i Ali (Radıyallahu Anh) o üç halifeye hürmet ettiği gibi, onlar da hürmet etseler, farz namazını kılsalar, yeter.
Hem, mâdem Risale‑i Nur şâkirdlerinin en büyük üstadı, Peygamberden (A.S.M.) sonra Celcelûtiye’nin şehâdetiyle İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’tır; onun muhabbetini da'vâ eden Şiîler, Alevîler, Risale‑i Nurun derslerini Sünnîlerden ziyâde dinlemeseler, Âl‑i Beyt’e muhabbet da'vâları yanlış olur. Zâten kaç sene evvel, o Alevî köyünde üç Ali’nin himmetiyle masûmlar Risale‑i Nuru şevk ile yazmalarını işittim. Hattâ o zamanda, o köyü de duâma dâhil etmiştim. İnşâallâh, yine orada imâm olmak istenilen kardeşimiz Ali’nin himmetiyle ve Hâfız Ali’nin (R.H.) vârisi Küçük Ali gibi kardeşlerimizin gayretiyle, onların hakkındaki duâlarım boş gitmeyecek; o köydeki iki kısım; Sünnî, Alevî ittifak edecek.
113
45. Geçen hâdise‑i ihanetten merak etmeyiniz. O hâdise söndü, planları akim kaldı
Geçen hâdise‑i ihanetten merak etmeyiniz. O hâdise söndü, plânları akîm kaldı. O yapan adam da, şimdi kendini nefret‑i umumîden kurtarmak için yemînler ile inkâr ediyor. Ben onu, o olduğunu bilmedim. Yoksa ilişmezdim. Zâten iliştiği yoktur. Elini uzattı, başımdaki mendili açtı. Hem de – buraya – Ankara Emniyet Müdür‑ü Umumîsi mühim memurlar ile buraya gelmesini haber aldığı için o ihanete cesâret etti. O büyük memurlar buraya geldiler. Benim aleyhimde olan vâli Rumelili olmasından benimle görüştürmedi. Ben de size gönderdiğim konuşmak parçasını Afyon Emniyet Müdürü vâsıtasıyla Ankara’da ona göndermek için, bunun ile melfûf pusula ile Afyon Emniyeti dâiresine gönderdim. Ben de, kat'iyyen müteessir değilim. Zâten ehemmiyeti de kalmadı. Siz de hiç merak etmeyiniz. Hem herşeyde olduğu gibi, bunda da kader‑i İlâhî benim hakkımda onların o zulmünü ehemmiyetli bir merhamete çevirdiğini kat'iyyen gördüm, Allah’a şükrettim.
Dünkü gün, bayramdan sonra bana göndereceğiniz emânetleri beklerken, mektûbunuzu aldım; “Bir iş'âr olmazsa, on gün sonra takdim edeceğiz.” cümlesini gördüm. Demek telâş etmişsiniz, onun için göndermediniz. Endişe edilecek bir şey yok. Fakat buraya ehemmiyetli memurlar geldikleri zamanda göndermemek, emânet buraya gelmemek, ihtiyarsız bir güzel ihtiyat olmuş.
46. Risale‑i Nur, parlak ve kuvvetli hakikatleriyle serbestiyetini kazanmış ve düşmanlarını bir cihette mağlup etmiş
Salâhaddin’in pek uzun ve on mektûb kadar beni memnun eden ve sadâkatine ve sebatına bu fırtınalar hiç te'sir etmediğini ve dâima bir Abdurrahman hükmünde bulunduğunu ve o havâlideki kardeşlerimiz fütûrsuz çalıştıklarını bildiren mektûbunu aldım, Mâşâallâh dedim. Baba ve oğlu Isparta kahramanları gibi sarsılmıyorlar. Fakat şimdi Risale‑i Nurun tab' sûretiyle intişarı, hakîki bir ihlâs ve kuvvetli bir tesânüd ve birbirinin kusuruna bakmamak lâzım geldiğinden, Kastamonu Vilâyetindeki kardeşlerimiz, Ispartalılara ihlâs ve tesânüdde benzemeye mecburdurlar. İnşâallâh, onlar dahi, şahsî hissiyatlarını bu kudsî hizmetin zararına isti'mâl etmeyecekler.
Hem gerçi Risale‑i Nur, parlak ve kuvvetli hakikatleriyle serbestiyetini kazanmış ve düşmanlarını bir cihette mağlûb etmiş, fakat, eskiden ziyâde ihtiyata ihtiyacımız var. Çünkü münâfık düşmanlar durmuyorlar, bahâneler arıyorlar, hükûmeti iğfale çalışıyorlar.
114
Salâhaddin, hususî, kendine ait bir mes'eleyi soruyor. Dünya, hayat‑ı ictimâiyeye bağlanmak istiyor. Mâdem o hàslar içindedir, kat'iyyen Risale‑i Nurun hizmetine zararı varsa, girmeyecek. Eğer – bilse ki – o refîka‑i hayatını bazı hàs kardeşlerimiz gibi Risale‑i Nurun hizmetinde yardımcı olarak çalıştırsa, o hayata girebilir. Çünkü hàsların hayatı, Risale‑i Nura aittir ve şahs‑ı manevîsini temsîl eden şâkirdlerinin tensibiyle kayd altına girebilir. Peder ve vâlidesinin re'yleri de varsa, inşâallâh zararı olmaz.
47. Tam metanet ve tesanüd ve sarsılmamak ve telaş etmemek lazımdır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Merak etmeyiniz, telâş edecek bir şey yok. Yalnız bayramdan sonra Ankara Emniyet‑i Umumî Müdürü, mühim memurlarla buraya gelmeleri ve bir cihette benimle de gizli alâkadar bir sûrette gelmesinden evvel bir kumandan, onların gelmesinden cesâret alıp hafifçe bana ilişti. Fakat sonra pişman oldular. O büyük memurlar geldikten sonra, mûcib‑i endişe bir şey olmadı. Tahminimce, bana ait mes'ele bir derece kardeşlerime sirâyet etmesi cihetiyle, Feyzi’ye zâhiren hafifçe ilişilmiş; fakat ben merak ediyorum, onu taharrî etmekte neyi bahâne etmişler? Neyi aramışlar? Tafsilâtı nedir? Mâdem iki sene tedkîkàttan sonra üç mahkeme kitab ve mektûblarımızı bilâ‑istisna bize iâde etmiş, biz de dünya siyasetiyle alâkadar olmadığımız onlarca tahakkuk etmiş, daha ne arayabilirler? Olsa olsa hususî, belki kıskançlık eseri veyâhut garaz veyâhut gizli zındıkların tahrîkiyle böyle bazı kanunsuzluklar kanun nâmına yapılıyor. Bu hâllere mukâbil, tam metânet ve tesânüd ve sarsılmamak ve telâş etmemek lâzımdır.
48. Camide az görüştük. Lüzumlu bazı şeyler söyleyeceğim; hatırında kalsın
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Câmide az görüştük; lüzumlu bazı şeyler söyleyeceğim, hâtırında kalsın.
Evvelâ: Bedre’deki yüz senelik vazifeyi on sene zarfında gören Sabri kardeşimizin samîmî dostları olan Hakkı, Hulûsi, (پ) Mehmed ve Barla’da Şamlı, Süleyman, Bahri gibi kıymetdâr kardeşlerimize benim tarafımdan çok selâm ediyorum.
115
Sâniyen: Küçük Ali’nin büyük kardeşi mübârek Mustafa’nın Abdurrahman’dan irsiyet aldığı vazifesini, kahraman kardeşi ve mübârek mahdumu o vazifeyi tamamıyla görüyorlar. Onun vazifesi ve hizmeti devam ediyor, merak etmesin. Hâfız Mustafa, elhak merhum Hâfız Ali’nin zamanında onunla beraber ektikleri nurânî tohumların çok mübârek mahsulâtı var.
Hem, Hâfız Ali’nin (R.H.) vefâtından sonra hapiste onun yerinde bana hizmeti, her vakit, onu benim hâtırıma getiriyor. Merhum Lütfi’nin ehemmiyetli vârislerinden Abdullâh Çavuş, kahraman Tahiri ile, Atabey’i, Nurs karyem hükmüne getirmişler. İslâmköylü Abdullâh, Hâfız Ali (R.H.) zamanında Risale‑i Nura çok hizmet etmiş. Onlara umumen selâm ediyorum. Mübârek Tahiri’nin küçücük bir Medrese‑i Nuriye hükmünde hânesindeki mübâreklere duâ ediyorum. Yeni bir Hâfız Ali (R.H.) nümûnesini gösteren ve Milaslı Halîl İbrahim’in sadâkatini andıran İslâmköylü Halîl İbrahim ve orada ona benzeyen kardeşlerime de pek çok selâm ve bilhassa Isparta’da kahraman Rüşdü’nün kahraman kardeşi Burhan bizi çok minnetdâr ettiğini ve az bir işle bize ve Risale‑i Nura pek çok iş gördüğünü söyleyiniz. Zâten sana şifâhen söylemiştim, unutma, hususî Zekâi’yi de gör ve de ki: Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum; yine Zekâi nâmında ve sûretinde biraderzâdem Abdurrahman’ı yine bana verdi. Daha şifâhen söylediklerimi sen bilirsin, sen benim mektûbumsun.
49. Risale‑i Nur’un serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişarı hakkındaki neşeli, güzel mektuplarınız beni çok mesrur eyledi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin bu defa neş'eli, güzel mektûblarınız, – Risale‑i Nurun serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişarı hakkında – beni çok mesrûr eyledi. Ve kahraman Tahiri’nin yine bu ehemmiyetli işte çalışması için buraya gelmesi, beni şiddetle dünyaya bakmağa sevk etti. Kalben dedim: Mâdem kardeşlerim bu derece istiyorlar, çaresini arayacağız. Gecede kalbime geldi ki: İki ehemmiyetli sebebden inâyet‑i İlâhiye tam serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab'etmek tam müsâade etmiyor.
116
Birinci Sebeb: İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) işâret ettiği gibi, perde altında her müştâk, kendi kalemi ile veyâhut başka kalemi çalıştırmasıyla büyük bir ibâdet ve âhirette şehîdlerin kanıyla râcihâne muvâzene edilen mürekkeb ile mücâhede hükmündeki kitabetle envâr‑ı îmânı neşretmektir. Eğer tab'edilse, herkes kolayca elde ettiği için, kemâl‑i merakla ona çalışamaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesini kaybeder.
İkinci Sebeb: Risale‑i Nurun mühim bir vazifesi, Âlem‑i İslâmın ekseriyet‑i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf‑u Arabiyeyi muhâfaza etmek olduğundan, tab' yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurûfu bildikleri için, en çok risaleleri yeni hurûfla tab'etmek lâzım gelecek. Bu ise, Risale‑i Nurun yeni hurûfa bir fetvâsı olup şâkirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur. Onun için, şimdiye kadar pek çok müstehak ve lâyık iken, Risale‑i Nura serbestiyet verilmemişti. Lillâhi'l‑Hamd, şimdi hakikatlerinin kuvvetiyle serbestiyeti kazandı. Hattâ eski harfle tab' yasak iken, Âyetü'l‑Kübrâ’yı bize teslîm ettirip bir kerâmet‑i ekber gösterdi.
Biz şimdi gayet mühim ve herkese lâzım Meyve ile Hüccetü'l‑Bâliğa’yı ikisi bir cild olarak yeni hurûfla tab'etmek için Tahiri ile İstanbul’a gönderdim. Yalnız Meyve’nin Onuncu ve Onbirinci Mes'elelerini vakit bulamayıp tashihsiz ona verdim. Şâyet tab'edilse, o iki mes'eleyi tam tashih edip ona gönderirsiniz.
Hem o iki risale; dâhilde, ya hariçte, âşikâre veya gizli, İstanbul’da veya dışarıda eski harflerle tab'etmek lâzımdır.
Hem Mu'cizât‑ı Kur'âniye, zeyilleriyle ve Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) dahi zeyilleriyle beraber ikisi bir cild içinde – eski harflerle imkân dâiresinde – ya İstanbul veya başka yerde eski harflerle, tevâfuklu Hizbü'n‑Nuriye, Hizbü'l‑Kur'ân gibi tab'etmesine çalışmak lâzımdır ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın göze görünen tevâfuk mu'cizesinin muhâfaza ile tab'edilmesine mukaddime olsun. Fakat teennî ile, meşveret ile, ihtiyat ile bu kudsî mes'eleye çalışmak lâzımdır.
117
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ederiz. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, en eski şâkirdlerden olan Kâtib Osman ve Halîl İbrahim, hiç sarsılmadan, değişmeden sadâkatlerinde demir gibi devam edip çoklara da hüsn‑ü misâl oluyorlar.
118
50. Yirmiyedinci Mektûb’un Lâhikasının Zeyli
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu defa şehîd merhum Hâfız Ali’nin ehemmiyetli bir vârisi ve Denizli talebelerinin yüksek bir mümessili ve Denizli şehrinin Risale‑i Nura karşı fevkalâde teveccühünün bir tercümânı, kardeşimiz Hasan Feyzi’nin edîbâne, Risale‑i Nur hakkında fevkalâde senâkârâne pek uzun bir mektûbunu aldım. (❋)
Risale‑i Nurun bana teslîm olması münâsebetiyle, kardeşimiz Hâfız Mustafa’nın çalışması hakkında yazdığım mektûbun içinde Risale‑i Nurun çok ehemmiyetli kıymetini muhtasar bir sûrette beyânâtıma ve hiss‑i kable'l-vukû' mektûblarımdaki ehemmiyetli da'vâlarıma bu uzun mektûb tam bir izâh ve Denizli şehrinin Risale‑i Nur lehinde bir kuvvetli şehâdeti ve bir şâhidi olmak cihetiyle, hem bu zât mekteb fenlerinde çok zaman alâkadar olup kıdemli bir muallim ve âlim olması haysiyetiyle, Risale‑i Nur hakkındaki bu parlak şehâdeti çok ehemmiyetli gördüm. Yalnız, bana bakan kısımları, ya tayy veya ta'dil etmeyi münâsib gördüm. Bir, iki, üç yerde de herkese göstermek münâsib görmediğimden, çizgi altına aldım ve sizlere de Yirmiyedinci Mektûb’un veya lâhikasının bir zeyli olarak gönderdim. Bu parça mektûbumu, onun mektûbunun başında yazabilirsiniz. Hasan Feyzi kardeşimiz, onun bazı cümlelerini tayyetmemden gücenmesin. Çünkü umum talebelere o tayyolunan kısım lâzım değil, hususî bazılarda kalabilir.
119
Bu zât, doğrudan doğruya hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeyi bir şahs‑ı manevî mâhiyetinde, Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsinin cesedine girmiş ve eczâlarının libâsını giymiş bir tarzda, fevkalâde bir senâ ile ona hitâb ediyor. Ben, baktıkça, birden i'tirâzkârâne “hüsn‑ü zannı pek ziyâdedir” tahattur ettiğim dakikada, hakikat‑i Kur'âniye ma'nen dedi: “Cesede, libâsa bakma; bana bak, o benim hakkımda konuşuyor. Doğru söylemiş.” Ben daha ilişmedim. Yalnız, Risale‑i Nur tercümânı hakkında sarîhan veya işâreten veya kinâyeten onun haddinden pek fazla senâkârâne tâbiratı ta'dil etmeye lüzumu var. Başkalar, hususan ehl‑i tenkid insanlar nazarında bîçâre şahsıma bu nev'i hüsn‑ü zannını kabûl etmemek mesleğimize lâzım geliyor; ta'dilime gücenmesin.
51. Eğer dünyayı istese ve dileseydi, kendisine sunulan hediye ve behiyeleri, zekât ve sadakaları, teberru ve terekeleri alsaydı, bugün milyoner olurdu
………………‥
O (Bediüzzaman), Nurun hàdimidir. Eğer dünyayı istese ve dileseydi, kendisine sunulan hediye ve behiyeleri, zekât ve sadakaları ve bu teberru ve terekeleri alsaydı, bugün bir milyoner olurdu. Fakat o, tıpkı Cenâb‑ı Ömer’in (R.A.) dediği gibi: “Sırtıma fazla yük alırsam, nefs‑i nâtıka-i kâinâtın kalbi ve Allah’ın habîbi Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a ve yârânı olan kâmil ve vâsıllara yetişemem ve yarı yolda kalırım.” diyor.
“Bütün eşya ve eflâki senin için yarattım Habîbim!” fermânına, “Ben de senin için onların hepsini terk ve fedâ ettim!” diye verilen cevab‑ı Hazret-i Risalet-penâhîye ittibâ' ve imtisalen, o da dünya ve mâfîhâyı ve muhabbet ve sevdâsını terk ve hattâ terki de terk ederek bütün hizmet ve himmetini ve şu ömr‑ü nâzenînini envâr‑ı Kur'âniyenin intişarına sarf ve hasretmiştir. İşte bunun için, şimdi çektiği bütün zahmetler, rahmet; yaptığı hizmetler, hikmet olmuş. Celâli yüzünden cemâlini de gösterip, âlem, bir gülzar‑ı kemâl bulmuştur.
120
“Lütf u kahrı şey‑i vâhid bilmeyen çekti azâb,
Ol azâbdan kurtulup sultan olan anlar bizi.”
Niyâzi‑i Mısrî gibi diyen bu tercümân, herşeyi hoş görerek, katreyi, ummân; âdemi, insan; ve nurunu âleme sultan eylemiştir.
Ona “Kürdî” denilmesi ve kaside‑i Hazret-i İmâm-ı Ali’de (R.A.) görülen يَا مُدْرِكًا kelimesinin hazf ve kalbiyle “Kürd” îmâ ve işâretinin bulunması, gerçekten Kürdlüğüne delâlet etmez ve onun manevî silsile‑i şerâfet ve siyâdetten tenzîl ve teb'idini icâb ettirmez. Bu isnâd ve izafe, Kürdistan’da doğup büyüyen ve bu lakabla mâruf ve meşhûr olan bu zâtın Risaletü'n‑Nurun tercümânı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürdlüğünü isbât etmek için değildir.
Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakîki hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum.
Âlem‑i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn‑i Şerîfeyn’e asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havâlide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir.
Âb‑ı rû-yi Habîb-i Ekrem için,
Kerbelâ’da revân olan dem için,
Şeb‑i firkatte ağlayan göz için,
Râh‑ı aşkında sürünen yüz için,
Risale‑i Nura ve Üstada ve İslâma zafer ver yâ Rabbî!‥ Âmîn!
121
Ey Risale‑i Nur! Seni söndürmek isteyen bedbahtların necm‑i istikbâli sönsün! İzzet ve ikbâli ve şân ü şerefi aksine dönsün! Sen sönmez ve ölmez bir nursun!
Boyun bâlâ, gözün şehlâ, gören mecnûn seni leylâ.
Sözün ferşte, gözün Arş’ta, gönül meftûn sana cânâ.
.
Nikâbın nur, nigâhın nur, kitabın nur senin ey nur!
Bağın Nursî, huyun mûnis, özün İdris ferd‑i yektâ.
.
Açılmış gül, öter bülbül, yüzünde var zarîf bir tül.
Yazılmış üstüne nurdan “﴿قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى﴾”
.
Sana canın fedâ etmez mi senden hem görenler hak,
Sözün hak, hem özün hak, hem mesleğin hak, hem makamın Kâbetü'l‑ulyâ.
﴿يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴾
Üstadım Efendim Hazretleri!
Ben, bu yazıları Risaletü'n‑Nurun eli ve kalemi ve dili ile bu hakîr kalbime ondan sıçrayan küçük bir kıvılcım parçasıyla yazdım. Kabûlünü ve imdâd ve ilhâmın kesilmemesini ricâ eder ve hürmetle ellerinizden öper ve duâlarınızı beklerim efendim.
Duânıza muhtaç talebeniz Hasan Feyzi(Rahmetullâhi Aleyh)
52. Risale‑i Nur’un, imanî hakikatlerine gösterdiği hüccetler, hiçbir cihette vesveselere meydan vermiyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size dört mes'eleyi beyân etmek kalbime ihtar edildi:
Birincisi: Hem lisân‑ı hâl, hem lisân‑ı kàl ile ve başka tezâhüratlarla sorulan bir suâle cevaptır.
122
Deniliyor ki: “Mâdem Risale‑i Nur hem kerâmetlidir, hem tarîkatlardan ziyâde îmân hakikatlerinin inkişafında terakkî veriyor ve sâdık şâkirdleri kısmen bir cihette velâyet derecesindeler. Neden evliyâlar gibi manevî zevkler ve keşfiyâtlara ve maddî kerâmetlere mazhariyetleri görülmüyor; hem onun talebeleri de öyle şeyler aramıyorlar? Bunun hikmeti nedir?”
Elcevab:
Evvelâ: Sebebi, sırr‑ı ihlâstır. Çünkü; dünyada muvakkat zevkler, kerâmetler tam nefsini mağlûb etmeyen insanlara bir maksad olup, uhrevî ameline bir sebeb teşkil eder, ihlâsı kırılır. Çünkü, amel‑i uhrevî ile dünyevî maksadlar, zevkler aranılmaz; aranılsa, sırr‑ı ihlâsı bozar.
Sâniyen: Kerâmetler, keşfiyâtlar; tarîkatta sülûk eden âmî ve yalnız, îmânı taklidî bulunan ve tahkîk derecesine girmeyenlere, bazen zaîf olanları takviye ve vesveseli şübhelilere kanâat vermek içindir. Hâlbuki Risale‑i Nurun îmânî hakikatlerine gösterdiği hüccetler, hiçbir cihette vesveselere meydân vermediği gibi; kanâat vermek cihetinde kerâmetlere, keşfiyâtlara hiç ihtiyaç bırakmıyor. Onun verdiği îmân‑ı tahkîkî, keşfiyât, zevkler ve kerâmetlerin çok fevkınde olmasından, hakîki şâkirdleri, öyle kerâmet gibi şeyleri aramıyorlar.
Sâlisen: Risale‑i Nurun bir esâsı, kusurunu bilmekle mahviyetkârâne yalnız rızâ‑yı İlâhî için rekabetsiz hizmet etmektir. Hâlbuki kerâmet sâhibleri ve keşfiyâttan zevklenen ehl‑i tarîkatın mâbeynindeki ihtilâf ve bir nev'i rekabet ve bu enâniyet zamanında, ehl‑i gafletin nazarında, onlara sû‑i zan edip, o mübârek zâtları, benlik ve enâniyetle ittiham etmeleri gösteriyor ki; Risale‑i Nurun şâkirdleri, şahsı için kerâmet ve keşfiyâtlar istememek; peşinde koşmamak lâzım ve elzemdir.
123
Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor. Şirket‑i maneviye ve kardeşler birbirinde tefânî noktasında Risale‑i Nurun mazhar olduğu binler kerâmet‑i ilmiye ve intişar‑ı hizmetteki teshîlât ve çalışanların maîşetindeki bereket gibi ikramât‑ı İlâhiye umuma kâfî gelir; daha başka şahsî kemâlât ve kerâmeti aramıyorlar.
Râbian: Dünyanın yüz bahçesi, fânî olmak haysiyetiyle, âhiretin bâkî olan bir ağacına mukâbil gelemez. Hâlbuki, hazır lezzete meftûn kör hissiyat‑ı insaniye, fânî, hazır bir meyveyi, bâkî, uhrevî bir bahçeye tercih etmek cihetiyle, nefs‑i emmâre bu hâlet‑i fıtriyeden istifade etmemek için Risale‑i Nur şâkirdleri ezvâk‑ı rûhâniyeyi ve keşfiyât‑ı maneviyeyi dünyada aramıyorlar.
Risale‑i Nur şâkirdlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları hâlde, maîşet müzâyakası yüzünden haremi, demiş zevcine: “İhtiyacımız şedîddir.”
Birden, altundan bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: “İşte Cennet’teki bizim kasrımızın bir kerpicidir.”
Birden o mübârek hanım demiş ki: “Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat fânî bir sûrette bu zâyi' olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Duâ et, yerine gitsin; bize lâzım değil.” Birden yerine gitti. Keşf ile gördüler diye rivâyet edilmiş.
İşte bu iki kahraman ehl‑i hakikat, Risale‑i Nur şâkirdlerinin dünyaya ait ezvâk‑ı kerâmetlere koşmadıklarına bir hüsn‑ü misâldir.
İkinci Mes'ele: Tevâfuk eğer müteaddid tarzda ve ayrı ayrı cihette birbirini takviye edecek sûrette olsa, kat'iyyet ve sarâhat derecesinde kanâat verebilir.
124
İşte hapisten sonra yazılan bir kısım mektûblarımız hem makbûl, hem çok ehemmiyetli, hem bu zamanda halk onlara çok muhtaç olduğuna bir emâre olarak, yazdığımız zaman – hilâf‑ı âdet bir tarzda – serçe kuşunun ve kuddûs kuşunun ve güvercinlerin garîb bir tarzda odama gelmeleri ve birbirine tevâfuk etmesi ve Milas’ta ehemmiyetli bir kardeşimiz Halîl İbrahim’in, kuddûs kuşu bahsi bulunan mektûbu aldıkları zaman, aynen, hilâf‑ı âdet, kilitli bir odasını açarken, kuddûs kuşu oda içerisinde uçmağa çalışması, hem içinde bulunan mektûbu, hem bizim kuşlarımıza tevâfuku; ve Medrese‑i Nuriyedeki şâkirdlerin o mektûblarımızı okumak zamanında iki çekirge mektûbun başına gelip dinlemeleri, sâbık kuşlarda tevâfukâtına, bu küçük kuşlar dahi hem tasdik, hem tevâfuk ettikleri gibi; İnebolu’daki sâdık kardeşlerimizin imzalarıyla; yine mektûbumuzu gecede okudukları zaman, gayet heyecanlı bir tarzda bir gece kuşu onları korkutup, pencereye el atıp iki kanadı ile pencereyi döğerek lisân‑ı hâl ile ben de o mektûbla alâkadarım; bizi alâkasız zannetmeyiniz diye yine sâbık aynı mes'eleye ve sâbık kuşların alâkadarlıklarına, büyük kuş da tam tevâfuk ve tasdik ediyor.
Aynı mes'eleye bu kadar tevâfukât (Hâşiye) hem mektûblardaki mücmelen bahsedilen hakikatlerin çok ehemmiyetli olmasından ve nev'‑i beşerin bu asırdaki vaziyetine bakması noktasında, acaba kâinât kitabının hâdisât ve mes'eleleri birbiriyle münâsebetdârlığını düşünen ve hayâli geniş bir ehl‑i kalb ve fikir böyle dese, hakkı yok mu ki, güyâ beşer, gayet kesretli tayyareleriyle ve insan kuşlarıyla, kuşların âlemi olan cevv‑i havadaki kuşları hem korkutup, hem kuşlar âleminde acîb bir heyecanla nev'‑i beşerin gidişatına karşı kuşlar dahi ciddi alâkadarlık gösterip, insanların bu zâlim, tahribâtçı canavar kuşlarına karşı kimler mukàbele edip onları zulümden, tahribden vazgeçirip beşerin menfaatinde ve saâdetinde çalıştırmasına çalışan kimlerdir, diye Risale‑i Nur mes'elelerine alâkadarlık gösteriyorlar denilse, yeri yok mu? İhtimal verilmez mi? Mânâsız bir hayâl denilebilir mi?
125
Üçüncü Mes'ele: Geçen üç sene evvel Ramazanda te'lif edilen ve yine bu sene Ramazanda serbest intişar eden Âyetü'l‑Kübrâ’nın bir hülâsası olan Hizb‑i Nuriye’yi okudum. Fakat bir saatten fazla çekerdi. Birden o hülâsanın da bir hülâsası, on veya onbeş dakika aynı Ramazanda tezâhür etti. Onu okuduğum zaman, bütün Âyetü'l‑Kübrâ’yı okuyorum gibi bir inkişafat‑ı îmâniye ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍsırrına mazhar iki veya üç sahifelik Arabiyyü'l‑ibare okuyorum. Vakit bulamıyorum kendi kalemimle size yazayım. İnşâallâh bir zaman size yazacağım. O parçayı benim gibi anlayanlar, kendisine mahsûs nüshalarından ya Âyetü'l‑Kübrâ’ya, ya Hizbü'n‑Nuriye’nin âhirinde yazar, tesbihâttan ve duâdan sonra otuz üç defa لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ tesbihâtımızın yerinde – yalnız sabah tesbihâtında mânâsını düşünerek – onu okuyabilir.
Dördüncüsü: İki noktadır:
Birincisi: Isparta kardeşlerimiz, hususan Gül, Nur kahramanı Husrev, benim bu kış münâsebetiyle maddî hâcetlerimi merak ediyorlar, yardım etmek istiyorlar. Ben de onlara teşekkürle beraber derim ki:
Onların Risale‑i Nura hizmeti, her şâkirdin saâdet‑i ebediyesine menfaati gibi, benim de hakîki kışım sûretinde olan kabrimden sonraki kışta ihtiyacâtıma o derece mükemmel yardım ediyorlar ki; bu fânî, muvakkat kışın hâcâtına yardımdan binler derece ziyâdedir. Eğer benim elimden gelseydi, bütün rûh u canımla, kemâl‑i iştiyak ile bütün onların hâcât‑ı maddiyesini te'mine çalışırdım. Beni merak etmeyiniz. İktisad ve kanâat, bana iki hazinedir; tükenmez, bitmez.
126
İkinci Nokta: Bir zaman “Küçük Isparta” nâmını alan ve her yerden ziyâde, geçen mes'elemizde hapis musîbetini çeken İnebolu ve civarı kardeşlerimin gayet güzel ve samîmâne mektûbları, beni çok mesrûr eyledi. Yalnız, Risale‑i Nurun kahramanlarından baba‑oğulun meşrebleri ayrı ayrı olduğundan, birbiriyle tam imtizaç edemediklerinden endişe ediyorum. Baba ne kadar haksız da olsa, oğul, onun rızâsını tahsil etmeye mecburdur. Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba, şefkat‑i fıtriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli. Değil böyle baba ve evlâd ve mümtâz seciyeli ve Risale‑i Nurun baş şâkirdleri, belki birbirinden çok uzak ve düşman da olsalar Risale‑i Nurun hatırı için Risale‑i Nur şâkirdlerinin mâbeynindeki tefânî, birbirini tenkid etmemek, kusurunu affetmek düsturu ile bu iki kardeşim, dünyevî ve cüz'î ve hissî şeyleri medâr‑ı münâkaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktiza ettiği hürmet ve şefkatle beraber, Nurun şâkirdliği iktiza ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim – benim hatırım için – birbirini tenkid etmemek lâzım geliyor.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
53. Manen maruz kaldığım iki şıklı bir sualin cevabıdır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ma'nen ma'rûz kaldığım iki şıklı bir suâlin cevabıdır:
Birincisi: “Neden en ziyâde senin şahsın hakkında hüsn‑ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risale‑i Nurla çok kuvvetli irtibatı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin hâlde, Hizmet‑i Nuriyenin haricinde senin şahsın ile temâslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn‑ü zan beslemeyeni sohbette tercih ediyorsun, daha ziyâde iltifat gösteriyorsun, nedendir?”
Elcevab: Otuzüçüncü Söz’ün İkinci Mektûbunda dediğim gibi: Bu zamanda insanlar, ihsânını muhtaçlara çok pahalı satarlar. Meselâ: Benim gibi bir bîçâreyi, sâlih veya velî zannedip, sonra bir ekmek verir ve mukâbilinde makbûl bir duâ ister. Bu kadar fiat vermekten ise, bu ihsânı istemiyorum, diye hediyelerin adem‑i kabûlüne bir sebeb gösterdiğim gibi; – Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri müstesnâ olarak – başkaları beni, büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukâbilinde, dünyada, ehl‑i velâyet gibi nurânî neticeleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile manevî ihsân eder. Böylelerin bu nev'i ihsânlarına karşı, istediği fiata sâhib olamadığım için mahcûb oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisar‑ı hayâle uğrarlar, belki hizmette fütûra düşerler. Gerçi umûr‑u uhreviyede hırs ve kanâatsizlik bir cihette makbûldür. Fakat mesleğimizde ve hizmetimizde – bazı ârızalar ile – inkisar‑ı hayâl cihetiyle, şükür yerine, me'yûsiyetle şekvâ etmeğe sebeb olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanâat, dâima şükrü ve metâneti ve sebatı netice verdiği için, ihlâs dâiresinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanâatsizlik gösterdiğimiz hâlde; neticelerine ve semerâtına karşı kanâatle mükellefiz.
127
Meselâ: Risale‑i Nur hizmetiyle Isparta ve civarında binler ehl‑i îmâna fevkalâde kuvvet‑i îmâniyeyi te'min etmek olan bu netice, bizim fevkalâde hizmetimize kâfîdir. On kutub derecesinde biri çıksa, bin adamı derece‑i velâyete sevketse, yine bu neticeyi aşağıya düşürtmez. Nurun hakîki şâkirdleri, bu gibi neticelere kanâat ediyorlar. O büyük kutbun mürîdlerinin kanâat‑ı kalbiyelerini te'min eden üstadlarının fevkalâde makamı ve mes'elelerde hükümleri yerine Risale‑i Nurun sarsılmaz hüccetleri, o mürîdlerinin kanâatlerinden çok ziyâde şâkirdlerine kanâat verdiği gibi; bu hâlet ve i'tikàd başkasına da sirâyet eder, menfaat verir. O mürîdlerin kanâati ise, hususî ve şahsî kalır.
Hattâ ilm‑i mantıkta “Kaziye‑i makbûle” tâbir ettikleri; yani büyük zâtların delilsiz sözlerini kabûl etmektir; mantıkça yakìn ve kat'iyyeti ifâde etmiyor, belki zann‑ı gâlible kanâat verir. İlm‑i mantıkta; bürhân‑ı yakìnî, hüsn‑ü zanna ve makbûl şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delile bakar ki, bütün Risale‑i Nur hüccetleri, bu bürhân‑ı yakìnî kısmındandır.
Çünkü: Ehl‑i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri hakàik‑ı îmâniye, aynen onlar gibi Risale‑i Nur; ibâdet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; sülûk ve evrâd yerinde, mantıkî bürhânlarla ilmî hüccetler içinde hakikatü'l‑hakàika yol açmış; ve ilm‑i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm‑i Kelâm içinde ve İlm‑i Akîde ve Usûli'd‑din içinde bir velâyet‑i kübrâ yolunu açmış ki; bu asrın hakikat ve tarîkat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydândadır.
128
Teşbihte hatâ olmasın, nasıl ki Kur'ânın gayet kuvvetli ve mantıkî hakikati, sâir dinleri, felsefe‑i tabîiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta‑i istinâd oldu, taklidî ve aklın haricindeki usûllerini de bir derece muhâfaza etti. Aynen öyle de: Bu zamanda onun bir mu'cizesi ve nuru olan Risale‑i Nur dahi, felsefe‑i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet‑i ilmiyeye karşı, avâm‑ı ehl-i îmânın, taklidî olan îmânlarını, o dalâlet‑i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umum ehl‑i îmâna bir nokta‑i istinâd ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi, zaptedilmez bir kale hükmüne geçmiştir ki; bu emsâlsiz, dehşetli dalâletler içinde, yine avâm‑ı mü'minin îmânını şübhelerden ve İslâmiyetini hakikatsizlik vesveselerinden muhâfaza ediyor.
Evet, her tarafta, hattâ Hind ve Çin’de ehl‑i îmân, bu zamanın çok dehşetli dalâletinin galebesinden; “Acaba İslâmiyette bir hakikatsizlik mi var ki, sarsılmış” diye şübheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki; “Bir risale çıkmış, îmânın bütün hakikatlerini kat'î isbât eder, felsefeyi mağlûb edip zındıkayı susturuyor.” diye anlar. Birden o şübhe ve vesvese zâil olup îmânı kurtulur ve kuvvet bulur.
Suâlin İkinci Şıkkı: “Sen, bir mektûbunda, şâirâne bir latîfeyi – yani kuşların, mektûblarını yazmak ve okumak zamanında yanınıza ve şâkirdlerin yanına gelmelerini (o latîfeyi) – ciddi bir tarzda kardeşlerine yazdın. Hâlbuki o kuşlar, hâl‑i âlemi ve Risale‑i Nurun hâdisâta karşı fâidesini bilecek mâhiyetinden uzaktırlar?”
129
Elcevab: Emir ve İzn‑i İlâhî ve havl ve kuvvet‑i Rabbâniye ile, umum hayvanatın, melâikeden bir çobanı, bir nâzırı olduğu gibi, kuş tâifesinin de bir çobanı var. Onlar bilmese de, emr‑i İlâhî ile ve ilhâm‑ı Rabbânî ile çobanları, onları sevkeder. O sevk‑i fıtrî ise, kuşlara gelen ilhâma dayanır. Kuşlar, ilhâma mazhardırlar ki; yaşı bir günlük bir arı yavrusu, havada, bir gün mesâfede gider; o ilhâm‑ı fıtrî ile, o sevk‑i Rabbânî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.
Evet, nasıl ki küre‑i arz Risale‑i Nur ve şâkirdlerine gelen zulme i'tirâz etti ve cevv‑i hava yağmursuzlukla ve soğukla Risale‑i Nura gelen tazyîkat ve müsâdereyi tenkid etti ve bulutlar serbestiyetini yağmurlarla alkışladı; elbette kuş nev'i de alâkadar olabilir.
Evet, insanın bir kısım sun'î kuşlarının, bir bomba yumurtası ile bir köyü harâb edip bin adamı mahveden cinayetine ve cehennemî zakkum yumurtaları taşıyan o insanî kuşların tahribci kısmını; hem küre‑i arza, hem nev'‑i beşere müstebidâne, merhametsiz tahribâtına karşı, bu hayvanî kuşlar, te'sirli bir sûrette istikbâli tenvir eden Risale‑i Nuru elbette ma'nen tebrik edip alkışlar, diye sûretindeki hâdise, gerçi çok tatlı bir latîfedir, fakat çok ince bir hakikat dahi içinde var.
54. Cenab‑ı Hakka şükrediyorum ki, böyle halis, muhlis ve başkalara hüsn-ü misal olan sadık şakirdleri Risale-i Nur’a vermiş
Kardeşlerim!
Bu defa Meyve Risalesinin tam kıymetini bilen ve kendine “Meyveci” nâmını veren Risale‑i Nur santralcısının yazdığı mektûb, beni çok memnun eyledi. Çünkü; Hulûsi, Hakkı gibi yirmi seneye yakın bir zamandan beri mâbeynlerinde olan samîmâne dostluk ve kardeşlik tam devam ve sebat ettiği gibi; onların Risale‑i Nura karşı alâka ve irtibat ve sadâkatleri, aynen mâbeynlerindeki hàlisâne münâsebetleri gibi hem devam ediyor, hem metânet kesbediyor; ârızalarla sarsılmıyor. Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum ki; böyle hàlis, muhlis ve başkalara hüsn‑ü misâl olan sâdık şâkirdleri Risale‑i Nura vermiş ki, dâimî hakta hulûs ile ve Nur hizmetinde sabır içinde şükrediyorlar. O “Meyveci”nin civarında ismini söylemediğim ma'lûm ve çok alâkadar olduğum kardeşlerim, hususan Barla sıddıkları, beni çok defa hayâlen eski zamana ve o memlekete celbediyorlar; Barla ve dağlarında gezdiriyorlar. Ben, onlarla ve o yerleriyle çok alâkadarım, unutmuyorum. Onlara binler selâm ediyorum.
130
Kuzca hatîbi Hasan Şükrü’nün mektûbu beni memnun eyledi; selâm ederim. Masûmlar, ümmîler, hemşireler ve kalemle çalışanlar başta olarak umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
55. Ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalar da, onların bedeline mahsulat yapıyor
Mahkeme tarafından bana iâde edilen, daha elime geçmeden postadan müsâdere edilen Mübârekler Hey'etinin pehlivanı Küçük Ali’nin bir mektûbunu gördüm ki; her iki senede bir defa bütün Risale‑i Nuru yazmağa karar vermiş, yapmış. Bu kahramanlığı ile benim, “Risale‑i Nurun birinci şâkirdi olan Büyük Mustafa’da hakîki bir Abdurrahman’ı ve arkasında çok Abdurrahmanları göreceğim.” diye keşfiyâtımı tam tasdik etmiş ve o mübârek Mustafa’nın vazifesini tam yapmış. Ve Hâfız Mustafa dahi, Hâfız Ali zamanında tam bir muâvini ve vefâtından sonra tam bir vârisi olduğunu hapiste gösterdi. Demek mübârek hey'et‑i àlîsinde, onsekiz sene evvel ümîd ettiğim Hizmet‑i Nuriyeyi tam yapmışlar ve yapıyorlar. Ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalar da, onların bedeline mahsulât veriyor.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
131
56. Siz hiç müteessir olmayınız. Benim bu vaziyetim, Risale‑i Nur Şakirdlerinin fütuhatlarına bir vesiledir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin leyâli‑i aşere olan mübârek o geçmiş gecelerinizi ve kudsî bayramınızı rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, rahmet ve keremiyle ve hıfz u himâyetiyle ve tevfik ve hidayetiyle, Risale‑i Nurun tab' ve intişarına ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tevâfuklu tab'ına sizleri muvaffak eylesin, âmîn!
Sâniyen: Risale‑i Nurun bir hülâsası olan Âyetü'l‑Kübrâ ve Hizb‑i Nuriye’nin bir hülâsatü'l‑hülâsası hükmünde otuzüç kelime‑i tevhidin – namaz tesbihâtındaki eskiden beri okuduğum ve Risale‑i Nurun ekser hakikatleri namaz tesbihâtında inkişaf etmesiyle hayâlim fazla tevessü' ederek, o otuzüç kelime‑i tevhid – herbirisini, kâinâtın bir tabaka‑i mahlûkatının lisân‑ı hâliyle söylediği o kelimeyi, ben o lisân ile söylüyorum gibi o küllî lisân‑ı hâl, benim cüz'î lisân‑ı kàlimin aynı olur. Ben, kemâl‑i zevk ile okuyorum. Size de sûretini gönderiyorum.
Benim şübhem kalmadı ki: تَفَكُّرُ سَاعَةٍ… الخ sırrını taşıyan Hizb‑i Nuriye’nin onbeş dakika zarfında bu hülâsatü'l‑hülâsası dahi aynı sırrı taşıyor. Arabî bilmeyenler Âyetü'l‑Kübrâ’nın mertebelerini güzelce anlasalar, bu Arabî parça tam anlaşılır. Arabî bilmeyen, birkaç defa ikisine baksa, tam anlayacak. Bunu ben yirmidört saatte bir defa ya sabah namazının tesbihâtında veya başka vakitte en ziyâde usandığım ve sıkıntı zamanında okuyorum. Bana ulvî bir inşirah verir, usancı izâle eder. Âyetü'l‑Kübrâ ve Hizb‑i Nuriye’nin âhirinde yazılsa, münâsib olur. Mânidârdır ki; Âyetü'l‑Kübrâ ve Risale‑i Nurun ekser hakikatleri, Ramazanda ve namaz tesbihâtında zuhûru gibi; bu Hülâsatü'l‑Hülâsa, aynen Ramazanda ve tesbihâtta zuhûr etti.
132