35
3. Ehl‑i imanı dalâlet-i mutlakadan kurtarmak için, lüzum olsa, dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmeyi bir saadet bilirim
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu parçayı sizler dahi Risale‑i Nurun makbûliyetine imza basan risaleler ve mektûblar mecmuasının başında yazarsınız. Eğer mecmualar olmasa da Birinci Şuâ’ın başında yazarsınız. Beni merak etmeyiniz. Sevâbın ziyâde olması, bana sıkıntıları bir cihette sevdirir ve Nurların intişarına başka sahalarda meydân açar.
Umumunuza birer birer selâm…
“Risale‑i Nurun makbûliyetine imza basan ve gaybî işâretler ile ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır. Aynı mes'eleye, aynı da'vâya ittifakları sarâhat derecesindedir. Vahdet‑i mes'ele cihetiyle o emâreler birbirine kuvvet verir, te'yid eder. O sekizden üç tanesi İmâm‑ı Ali’nin üç kerâmet‑i gaybiyesiyle Risale‑i Nurdan haber vermesine dairdir.
Bu sekiz parçayı Ankara ehl‑i vukûfu tedkik etmiş, i'tirâz etmemişler. Yalnız demişler: ‘ Bu yazılmamalı idi. Kerâmet sâhibi, kerâmetini yazamaz.”
Ben de onlara cevab verdim ki:
36
“Bu, benim değil, Risale‑i Nurun kerâmetidir. Risale‑i Nur ise, Kur'ânın malıdır ve tefsiridir ’ dedim. Onlar, sustular; demek kabûl ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münâsibdi, fakat bu kadar hadsiz muârızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve fakir ve zaîf olan bizlere kuvve‑i maneviye ve gaybî imdâd ve teşci' ve sebat ve metânet vermek için mecburiyet‑i kat'iyye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfürûşluk verip sukùtuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl‑i îmânı dalâlet‑i mutlakadan kurtarmağa – lüzum olsa – dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da fedâ etmek bir saâdet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin Cennet’e girmeleri için Cehennem’i kabûl ederim.”
4. Ankara Ehl‑i Vukufunun ittifakla verdikleri raporun suretidir
Ankara Ehl‑i Vukûfunun İttifakla Verdikleri Raporun Sûretidir
Dolu bulunan cem'an beş sandık kitab, tarafımızdan açılarak okundu. (Hâşiye) Said Nursî tarafından te'lif edilen basılmış, basılmamış Risale‑i Nur eczâları ve Risale‑i Nura ekli Said Nursî ile bazı şâkirdleri tarafından yazılmış ilmî ve dinî mektûblarla, şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî ile âdi muhâbere mektûbları ve klişeler, inceleme mevzûu salâhiyetimiz dâhilinde görülerek incelendi. Bunların mâhiyetini belirtmek için bu risale ve mektûbları iki nev'e ayırmak gerektir.
Risaleler: Bir âyetin tefsiri ve bir hadîsin şerhi maksadıyla yazılmış olanlarıyla; din, îmân, Allah, Peygamber, Kur'ân ve âhiret akîdelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsîllerle yazılmış ilmî görüşleri; ve ihtiyarlarla gençlere hitâb eden ahlâkî öğütler; ve kısmen hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'alar; ve esnâfa ait fâideli menkıbeleri ihtiva eden, mevcûdun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir ki – bunlarda – bütün bu risalelerde müellif; hem samîmî, hem hasbî ve hem de ilim yolundan ve dinî esâslardan hiç ayrılmamıştır. Bunlarda dini âlet etmek ve cem'iyet teşkil etmekle emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarîhtir. Şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî ile âdi muhâbere mektûbları da bu nev'idendirler.
37
1 ― Said Nursî, İstanbul’da iken kazandığı ehemmiyetli şân ü şerefin, kalın bir uykudan ibaret sakîl bir rüya, muvakkat bir sersemlik olduğunu söyler. Ve İstanbul’da bir‑iki sene gafletle siyasete karıştığından, bunu dünyanın ölümü diye tasvir eder. Bu münâsebetle “Eski Said”, “Yeni Said” diye iki şahsiyet bulunduğunu ve bu şahsiyetlerin birbirinden ayrı olduklarını söyler. Sonra, – dokuz aded birincide – yirmi kadar risale bulunan mecmuasının sonunda, Isparta’da Risale‑i Nur şâkirdlerine yazılan mektûbun içinde, siyasete tenezzülün hatâ olduğunu söyler.
2 ― Said Nursî’nin, en mühim kitabı olan “Hüccetü'l‑Bâliğa” adlı kitabın bir münâcât kısmında: “Bu dünya fânîdir. En büyük da'vâ, bâkî olan âlemi kazanmaktır. İnsanın i'tikàdı sağlam olmazsa, da'vâyı kaybeder. Hakîki da'vâ budur. Bunun haricindeki da'vâlara karışmak zararlıdır. Siyasetle meşgul olan, ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır. Hem de siyaset boğuşmalarına kapılanlar, selâmet‑i kalbini kaybeder.” der.
3 ― Yirmialtıncı Lem'a’da “İhtiyar dünyada‥ benim hakîki vazifem, neşr‑i esrâr-ı Kur'âniye’dir.” (Sahife: 45). “Bu memleketle, hamiyet‑i İslâmiye noktasından alâkadarım. Yoksa benim ne hânem var, ne evlâdım.” (Sahife: 59).
4 ― Yirmibirinci Lem'a’da kardeşlerine verdiği öğütlerden birinci düstur: “Amelinizde rızâ‑yı İlâhî olacak, maddî menfaat fikri olmayacak.” Bu yazılarda: “Ben, sofî değilim.”, “Mesleğimiz tarîkat değildir.” (Sahife: 8), “Hubb‑u câh ve nazarı kendine celbetmek, rûhî bir marazdır. Buna gizli bir şirk denir.”, “Eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir olurdu; o makama çok namzedler olurdu. Mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz…”
38
5. Denizli Mahkemesi’nin ittifakla verdiği kararın suretidir
Denizli Mahkemesinin İttifakla Verdiği Karar Sûretidir
Şâhidler ifâdelerinde, maznunlara atf ve isnâd olunan suçu işledikleri hakkında adem‑i ma'lûmât beyân etmişler; bilhassa Ankara Ağır Ceza Mahkemesinden Emin Büke’nin riyâseti altında ehl‑i vukûf intihâb olunan Ankara Diyânet İşleri Müşâvere Hey'eti âzâsından ders‑i âmm ve profesör Yûsuf Ziya Yörükhan ve Ankara Dil‑Tarih Fakültesi Şarkıyât Enstitüsü müdürü Necati Lügal ve Türk Tarih Kurumu ve Türk‑İslâm Kitapları Derleme Hey'eti âzâsından Yûsuf Aykut tarafından tanzim kılınan evrak arasında mevcûd raporlarında: Said Nursî’nin yegân yegân tedkik olunan risale ve kitaplarında halkı; dini ve mukaddesâtı âlet ederek devletin emniyetini ihlâle teşvik etmek veya cem'iyet kurmak kasdında olduğunu gösterir bir sarâhat, emâre olmadığı…
Mevkuflardan Said Nursî’nin mensûblarına gelince: Onlar, Said Nursî’nin ilmî ve vâkıfâne eserlerine; din mes'elelerini ve Kur'ân hakikatlerini öğreneceğiz diye peşine düşmüşler ve bunlar, hüsn‑ü niyet sâhibi olup, sırf dinî i'tikàd yönünden Said’e ve okudukları risalelere bağlılık göstermişler. Bu maksadla yaptıkları muhâbere mektûblarının münderecâtında, hükûmete karşı kötü maksad beslemedikleri ve bir cem'iyet veya tarîkat kurmak fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmış olduğuna mütedâir olduğu görülmüş; ve her ne kadar evrak arasında mevcûd sorgu hâkimliğince Denizli ehl‑i vukûf raporunda Said Nursî’nin bazı âsârından istidlâl tarîkiyle ve mesnedsiz olarak kendisinin ve mensûblarının hükûmete karşı kötü bir maksad besledikleri beyân olunmakta ise de, evrak‑ı tahkîkiye münderecâtında ve şühûdun, maznunlara atfen ve isnâd olunan ef'âl hakkında adem‑i ma'lûmât beyân etmelerine ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesince yaptırılan ehl‑i vukûf raporu mâhiyet ve münderecâtına göre şâyân‑ı ihticac ve iltifat görülmemiş; ve esâsen, maznunların ekseriyet‑i a'zamîsi okumak, yazmaktan âciz bulunmuş, diğer kısmı da kendilerini ibâdet ve tâate vermiş oldukları, binâenaleyh devletin emniyetini ihlâl edecek mâhiyet arzedecek şerâit ve evsâfı hâiz kimselerden olmadıkları tezâhür ve tahakkuk etmiş ve mahkemenin kanâat‑ı vicdâniyesi de bu merkezde tecellî ve tahassül etmiş olmakla müddeiumumînin tecziyeleri hakkındaki mütâlaası, zikir ve ta'dâd olunan delâile karşı gayr‑ı vârid görüldüğünden reddiyle, zan altına alındıkları ef'âlden BERÂETLERİNE, başka sebeble mevkuf değillerse tahliyelerine müttefikan karar verildi: 15.6.944
39
Âzâ
Âzâ
ReisAli Rıza(Rahmetullâhi Aleyh)
Denizli Ağır Ceza Mahkemesi, ittifakla berâetlerine kararlarını hükmüyle imza ediyorlar.
6. Kendi kendime bir hasbihâldir
Kendi Kendime Bir Hasbihâldir
Bu hasbihâli Ankara makàmâtına işittirmeyi ıslahtan sonra sizin tensibinize havâle ederim.
Hâkim, kendisi müddeî olsa, elbette “Kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım.” benim gibi bîçârelere dedirtir. Evet, şimdiki vaziyetim hapisten çok ziyâde sıkıntılıdır. Bir günü, bir ay haps‑i münferid kadar beni sıkıyor. Bu gurbet ve ihtiyarlık ve hastalık ve yoksulluk ve za'fiyetle, kışın şiddeti içinde herşeyden men'edildim. Bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka kimse ile görüşmem. Zâten ben, tam bir haps‑i münferitte yirmi seneden beri azâb çekiyorum. Bu hâlden fazla bana tecrid ve tarassudlarıyla sıkıntı vermek ise, Gayretullâha dokunup, bir belâya vesile olmasından korkulur. Mahkemede dediğim gibi, nasıl ki dört defa dehşetli zelzeleler, bize zulmen taarruzun aynı zamanında gelmesi gibi pek çok vukûât var… Hattâ tahmin ederim ki; benim hukukumu muhâfaza ve beni himâye etmek için çok güvendiğim Afyon Adliyesi, Denizli Mahkemesindeki Risale‑i Nur hakkında müracaatıma bil'akis ehemmiyet vermedi, beni me'yûs etti, adliyenin yangınına bir vesile oldu ihtimali var.
40
Ben derim ki: Benim hakkımda vicdânlı ve insaniyetli olan bu kazanın hükûmeti, zâbıta ve adliyesiyle beraber beni tam himâye etmek, en ehemmiyetli bir vazifesidir. Çünkü, yirmi senelik bütün eserlerimi ve mektûblarımı üç adliye ve merkez‑i hükûmet dokuz ay tedkikten sonra berâetimize ve tahliyemize karar verdi. Fakat, ecnebî menfaati hesabına ve bu millet ve bu vatanın pek büyük zararına çalışan bir gizli komite, bizim berâetimizi bozmak için, her tarafta, habbeyi kubbe yaparak bir kısım memurları aleyhime evhâmlandırdılar. Bir maksadları; benim sabrım tükensin, artık yeter dedirtsinler. Zâten onların şimdi benden kızdıklarının bir sebebi, sükûtumdur; dünyaya karışmamaktır. Âdeta niçin karışmıyorsun, tâ karışsın maksadımız yerine gelsin diyorlar…
Aleyhime hükûmetin bir kısım memurlarını evhâmlandırmakta isti'mâl ettikleri bir‑iki desîselerini beyân ediyorum.
Derler: “Said’in nüfûzu var. Eserleri hem te'sirli, hem kesretlidir. Ona temâs eden, ona dost olur. Öyle ise, onu herşeyden tecrid etmek ve ihanet etmekle ve ehemmiyet vermemekle ve herkesi ondan kaçırmakla ve dostlarını ürkütmekle nüfûzunu kırmak lâzımdır.” diye hükûmeti şaşırtır, beni de dehşetli sıkıntılara sokarlar.
Ben de derim:
Ey bu millet ve vatanı seven kardeşler! Evet, o münâfıkların dedikleri gibi, nüfûz var. Fakat benim değil, belki Risale‑i Nurundur. Ve o kırılmaz; ona iliştikçe kuvvetleşir. Ve millet ve vatan aleyhinde hiçbir vakit isti'mâl edilmemiş ve edilmez ve edilemez. İki adliye, on sene fâsıla ile şiddetli ve hiddetli yirmi senelik evrakımı tedkîkàt neticesinde, bir hakîki sebeb cezamıza bulmaması, bu da'vâya cerhedilmez bir şâhiddir.
41
Evet, eserler te'sirlidir. Fakat, millet ve vatanın tam menfaatine ve hiçbir zarar dokundurmadan yüzbin adama kuvvetli îmân‑ı tahkîkî dersi vermekle, saâdet ve hayat‑ı ebediyelerine tam hizmette te'sirlidir. Denizli hapishânesinde, kısmen ağır ceza ile mahkûm yüzler adam, yalnız Meyve Risalesi’yle, gayet uslu ve mütedeyyin sûretine girmeleri; hattâ iki‑üç adamı öldürenler, onun dersiyle daha tahta bitini de öldürmekten çekinmeleri ve o hapishâne müdürünün ikrarıyla, hapishânenin bir terbiye medresesi hükmünü alması, bu müddeâya reddedilmez bir seneddir, bir hüccettir.
Evet, beni herşeyden tecrid etmek, işkenceli bir azâb ve katmerli bir zulümdür ve bu millete gadirli bir hıyânettir. Çünkü otuz‑kırk sene hayatımı bu millet içinde geçirdiğim hâlde, temâsımdan hiç zarar görmediğine ve bu dindar millet çok muhtaç olduğu kuvve‑i maneviye ve tesellî ve kuvvet‑i îmâniye menfaatini gördüğüne kat'î bir delili; bu kadar aleyhimde olan şiddetli propagandalara bakmayarak her tarafta Risale‑i Nura fevkalâde teveccüh ve rağbet göstermeleri – hattâ itiraf ederim – yüz derece haddimden ziyâde, – lâyık olmadığım – büyük iltifat etmesidir.
Ben işittim ki; benim iâşeme ve istirahatime buradaki hükûmet müracaat etmiş, kabûl cevabı gelmiş. Ben bunların insaniyetine teşekkürle beraber, derim:
En ziyâde muhtaç olduğum ve hayatımda en esâslı düstur olan, hürriyetimdir. Asılsız evhâm yüzünden, emsâlsiz bir tarzda hürriyetimin kayıtlar ve istibdâdlar altına alınması, beni hayattan cidden usandırıyor. Değil hapis ve zindânı, belki kabri bu hâle tercih ederim. Fakat, hizmet‑i îmâniyede ziyâde meşakkat ise ziyâde sevâba sebeb olması bana sabır ve tahammül verir. Mâdem bu insaniyetli zâtlar benim hakkımda zulmü istemiyorlar, en evvel benim meşrû dâiredeki hürriyetime dokundurmasınlar. Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.
Evet, ondokuz sene bu gurbette yalnız ikiyüz banknot ile, şiddetli bir iktisad ve kuvvetli bir riyâzet içinde kendini idare ederek, hürriyetini ve izzet‑i ilmiyesini muhâfaza için kimseye izhâr‑ı hâcet etmeyen ve minnet altına girmeyen ve sadaka ve zekât ve maaş ve hediyeleri kabûl etmeyen bir adam, elbette iâşeden ziyâde adâlet içinde hürriyete muhtaçtır. Evet, emsâlsiz bir tazyîk altındayım. Bir‑iki cüz'î nümûnesini beyân ediyorum.
42
Birisi: Mahkemece, Risale‑i Nurun ilmî bir müdafaanâmesi ve Ankara’nın yedi makàmâtına ve Reis‑i Cumhûra müdafaâtımla beraber gönderilen ve neticede Ankara Ehl‑i Vukûfunun takdiriyle berâetimize bir sebeb olan ve hapis arkadaşlarımın bana bir yâdigâr ve hâtıra olmak üzere güzel yazılarıyla birkaç nüshası yazılan ve elimde bulunan ve Denizli Zâbıtası görüp ilişmeyen ve Afyon polishânesinde bir gece ve buranın zâbıtasında da açık olarak bir gece kalan Meyve Risalesi ile Müdafaanâme’yi, her gün endişeler içinde, bunları da elimden almasınlar diye saklıyordum. Belki beni taharrî edecekler telâşı ile, bu gurbette tanımadığım adamlara, bunları sakla diyemediğimden çok üzülüyordum.
İkincisi: Denizli Mahkemesi hiç ilişmediği ve Eskişehir Mahkemesi yalnız bir tek kelimesine ilişip, bir tek harfle cevabını alan İhtiyarlar Risalesi’ni, İstanbullu bir adam, burada, bir adamdan alıp İstanbul’a götürmüş. Her nasılsa aleyhimdeki bir dinsizin eline geçmiş. Habbeyi on kubbe yaparak vilâyet zâbıtasını şaşırtıp: “Kiminle görüşüyor, yanına kimler gidiyor?” diye beni sıkmağa başladılar. Her ne ise… bunlar gibi çok acı nümûneler var… Fakat en mânâsızı budur ki; beni konuşturmamak için, hizmetimde bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka herkesi ürkütüp, benden kaçırtmalarıdır.
Ben de derim:
On adamın benden çekinmeleri yerine; onbinler, belki yüzbinler Müslüman, Risale‑i Nurun dersine hiçbir mânie ehemmiyet vermeyerek devam ediyorlar. Hem bu memlekette, hem hariç Âlem‑i İslâmda çok kuvvetli hakikatleri ve çok kıymetli fâideleri için tam bir revâc ile intişar eden Risale‑i Nurun binler nüshalarından herbiri, benim yerimde benden mükemmel konuşuyor. Benim susmamla, onlar susmaz ve susturulmazlar.
Hem, mâdem mahkemece isbât edilmiş ki; yirmi seneden beri siyasetle alâkamı kestiğim ve hiçbir emâre aksine zuhûr etmediği hâlde elbette benimle görüşenden tevehhüm etmek pek mânâsızdır. (Hâşiye)
43
7. Adliye Vekiliyle ve Risale‑i Nur’la alâkadar mahkemelerin hâkimleriyle bir hasbihâldir
“Kendi Kendime Hasbihâl” nâmındaki parçaya lâhika olarak
Adliye Vekiliyle ve Risale‑i Nurla Alâkadar Mahkemelerin Hâkimleriyle Bir Hasbihâldir
Efendiler! Siz, ne için sebebsiz bizimle ve Risale‑i Nurla uğraşıyorsunuz! Kat'iyyen size haber veriyorum ki: Ben ve Risale‑i Nur, sizinle değil mübâreze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünkü: Risale‑i Nur ve hakîki şâkirdleri, elli sene sonra gelen nesl‑i âtîye gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmağa çalışıyorlar. Şimdi bizimle uğraşanlar, o zaman kabirde elbette toprak oluyorlar. Farz‑ı muhâl olarak o saâdet ve selâmet hizmeti bir mübâreze olsa da, kabirde toprak olmağa yüz tutanları alâkadar etmemek gerektir.
44
Evet, hürriyetçilerin ahlâk‑ı ictimâiyede ve dinde ve seciye‑i milliyede bir derece lâübâlîlik göstermeleriyle, yirmi‑otuz sene sonra; dince, ahlâkça, nâmusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden; şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, nâmuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl‑i âtîsi, seciye‑i diniye ve ahlâk‑ı ictimâiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedâkâr millet, bütün rûh u canıyla Kur'ânın hizmetinde emsâlsiz kahramanlık gösterdikleri hâlde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedâr belki mahvedecek bir kısım nesl‑i âtînin eline elbette Risale‑i Nur gibi bir hakikati verip, o dehşetli sukùttan kurtarmak en büyük bir vazife‑i milliye ve vataniye bildiğimizden; bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz.
Evet efendiler! Gerçi Risale‑i Nur sırf âhirete bakar; gayesi Rızâ‑yı İlâhî ve îmânı kurtarmak ve şâkirdlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm‑ı ebedîden ve ebedî haps‑i münferitten kurtarmaya çalışmaktır, fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl‑i âtînin bîçâreler kısmını dalâlet‑i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü, bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim; dalâlet‑i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.
Evet, eski terbiye‑i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydânda varken ve an'anât‑ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği hâlde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs‑i emmâreye tâbi olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belâya karşı bir çare taharrîsi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyyen men'ettiği gibi; Risale‑i Nuru, hem şâkirdlerini, bu zamana karşı alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mübâreze, ne meşguliyet yok.
Mâdem hakikat budur, adliyelerin, değil beni ve onları itham etmek; belki Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini himâye etmek en birinci vazifeleridir. Çünkü, onlar bu millet ve vatanın en büyük bir hukukunu muhâfaza ettiklerinden, onların karşısında, bu millet ve vatanın hakîki düşmanları Risale‑i Nura hücum edip, adliyeyi şaşırtıp, dehşetli bir haksızlığa ve adâletsizliğe sevkediyorlar. Küçücük iki nümûnesini beyân ediyorum.
45
Ezcümle: Hapisteki arkadaşlarımdan, selâm‑kelâmdan ibaret ve Arabî bir risalemin fiatı olan on banknotu, buradaki bir adama gönderip; “Tâ Isparta’da tab' masrafını veren o nüshalar sâhibine verilsin.” diye mektûbu yüzünden; hem adliye, hem hükûmet bana sıkıntılar verip; hem vâsıta olan adamı taharrî etti. Bu sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir âdi mektûbu, hem altı ay zarfında bir tek âdi muhâbereyi bu kadar büyük bir mes'ele sûretine getirmek, elbette adliyenin şerefine, haysiyetine yakışmaz.
İkinci Nümûne: Benim gibi garîb, ihtiyar ve zaîf ve berâet etmiş bir misâfire, herkesi, hattâ hizmetçilerini resmen propaganda ile ondan ürkütmek, kendini perîşan bir vaziyete sokmak bu vilâyetteki hükûmetin hamiyet‑i milliyesine yakışmadığından, sinek kanadı kadar mevhûm bir zarara dağ gibi ehemmiyet verip aleyhimde resmen propaganda yapmak, “kimin ile görüşüyor ve yanına kim gidiyor?” diye herkese bir telâş vermek… Hükûmetin hikmeti ve hâkimiyeti, bu acîb hâlete elbette tenezzül etmemek gerektir. Her ne ise… Bu iki madde gibi, muttali' olanlara hayret veren çok maddeler var…
Efendiler! Dalâlet ve fenâlıklar cehâletten gelse, def'etmesi kolaydır. Fakat, fenden, ilimden gelen dalâletin izâlesi çok müşküldür. Bu zamanda dalâlet fenden, ilimden geldiği için, ancak onları izâle etmeye ve nesl‑i âtîden o belâya düşen kısmını kurtarmağa, karşılarında dayanmağa Risale‑i Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzımdır. Risale‑i Nurun bu kıymette olduğuna delil şudur ki:
Yirmi seneden beri, benim şiddetli ve kesretli bulunan muârızlarım ve şiddetli tokatlarını yiyen feylesofların hiçbirisi, Risale‑i Nura karşı çıkmamış ve cerhedememiş ve çıkamaz. Ve dokuz ay, üç adliye ve merkez‑i hükûmet ehl‑i vukûfu, yüz kitaptan ibaret eczâlarında, bizi mes'ûl edecek bir tek madde bulamamalarıdır. Ve binler ehl‑i dikkat olan Risale‑i Nur şâkirdlerine kanâat‑ı kat'iyye veren “İşârât‑ı Kur'âniye” ve “İhbarât‑ı Gaybiye-i Aleviye ve Gavsiye”nin, bu asırda Risale‑i Nurun ehemmiyetine ve makbûliyetine imza basmalarıdır.
46
Evet, adliyeler, hukukları muhâfaza etmek ve haksızları tecâvüzden durdurmak, vazifeleri olmak cihetiyle; Risale‑i Nurun yüz risalesi, yirmi senede, yüzbin adamın saâdetlerine hizmet ettiği sâbit olmakla beraber; on seneden beri, iki mahkeme ve merkez‑i hükûmet ve birkaç vilâyetin zâbıtaları ve Denizli Mahkemesi münâsebetiyle dokuz ay bütün mahrem ve gayr‑ı mahrem evraklarımızda ve risalelerde millete ve vatana bir zararlı maddeyi ve mûcib‑i ceza bir yanlış görmediğinden, elbette Risale‑i Nurun bu vatanda gayet küllî ve büyük hukuku var. Bu küllî ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayıp, âdi evraklar gibi müsâdere ederek, millete ve takviye‑i îmâna muhtaç bîçârelere pek büyük bir haksızlığı nazara almamak ve âdi bir adamın cüz'î ve küçük bir hakkını ehemmiyetle nazara almak; adliyenin mâhiyetine ve adâletin hakikatine hiçbir cihetle yakışmaz, diye size hatırlatıyoruz.
Doktor Duzi’nin vesâir zındıkların eserlerine ilişmemek, Risale‑i Nura ilişmek, gadab‑ı İlâhînin celbine bir vesile olabilir diye korkuyoruz. Cenâb‑ı Hak, size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül ihsân eylesin. Âmîn…
Gayr‑ı resmî, fakat tecrid‑i mutlakta Said Nursî
8. Beni merak etmeyiniz. Ben her zahmette bir eser‑i rahmet ve bir lem’a-i inayet gördüğümden, sıkılmıyorum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ﴾ emriyle, kardeşlerimle bir meşverete muhtacım.
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdi bir emr‑i vâki karşısında bulunuyorum. Benim iâşem için her gün iki buçuk banknot, hem yeniden benim için bir hâne – mobilyasıyla beraber ve istediğim tarzda – yaptırmak için emir gelmiş. Hâlbuki elli‑altmış senelik bir düstur‑u hayatım bunu kabûl etmemek iktiza eder. Gerçi Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de bir‑iki sene maaşı kabûl ettim, fakat o parayı kitaplarımın tab'ına sarfederek ve ekserini meccânen millete verip, milletin malını yine millete iâde ettim.
47
Şimdi eğer mecbur olsam ve size ve Risale‑i Nura zarar gelmemek için kabûl etsem, yine ileride millete iâde etmek üzere saklayacağım. Zarûret‑i kat'iyye derecesinde kendime yalnız az bir parça sarf edeceğim. İşittim ki; eğer reddetsem; onlar, hususan lehimde – iâşem için – çalışanlar gücenecekler. Ve aleyhimde olanlar diyecekler: “Bu adam başka yerden iâşe ediliyor.” O bedbahtlar, iktisadın hàrikulâde bereketini bilmiyorlar ve iki günde beş kuruşluk ekmek bana kâfî geldiğini görmemişler ki, bütün bütün asılsız bir evhâma kapılıyorlar.
Eğer kabûl etsem, yetmiş senelik hayatım gücenecek; ve bu zamandan haber verip tama' ve maaş yüzünden bid'alara giren ve ihlâsı kaybeden âlimleri tokatlayan İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh dahi benden küsecek ihtimali var; ve Risale‑i Nurun hakîki ve sâfî olan ihlâsı beni de ihlâssızlıkla ittiham etmek ciheti var. Ben, hakikaten tahayyürde kaldım.
Ben işittim ki; eğer kabûl etmesem, beni daha ziyâde sıkacaklar ve belki Risale‑i Nurun tam serbestiyetine ilişecekler. Hattâ şimdiki tazyîkleri, beni o iâşe tekliflerine mecbur etmek için imiş. Mâdem hâl böyledir; اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِkaidesiyle, zarûret derecesinde olsa, inşâallâh zarar vermez. Fakat ben reddettim; re'yinize havâle ediyorum.
Azîz kardeşlerim! Beni merak etmeyiniz. Ben her zahmette bir eser‑i rahmet ve bir lem'a‑i inâyet gördüğümden, sıkılmıyorum. Sizin gayret ve ciddiyetiniz ve yardımınız, her sıkıntıyı izâle eder, dâimî sürûr verir.
Burada, Abdülmecîd (kardeşim) hükmünde ve hânedânı da benim hânedânım olması cihetiyle en çalışkan ve fedâkâr Mustafa Acet, hem küçücük bir Husrev, hem küçücük bir Abdurrahman hükmünde Ceylan nâmında çok çalışkan bir çocuk, Risale‑i Nura tam hizmet ediyor.
48
9. Bu vatanın belâlardan muhafazası için Risale‑i Nur bir kat’î vesiledir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size melâikeye ait Meyvelerin bir parçasını daha gönderdim. Mahkeme reisi, kitaplarımı bana vereceğini söylemesi üzerine, Denizli’ye iki vekâletnâme gönderdim. Burada bana şiddetli bir tecrid ve tazyîk verildiğine merak etmeyiniz; inâyet‑i Rabbâniye devam ediyor.
Medâr‑ı ibrettir ki; burada Risale‑i Nur serbest okunup yazılırken – hilâf‑ı âdet – başta bu kış, yaz gibi gittiğini çok adamlardan işittim. Ne vakit bana ve Risale‑i Nura hücum edildi; yazdırılmadı, ta'tîl oldu; gayet şiddetli bir kış başladığı gibi, Afyon’a şekvâ sûretinde yazılan hasbihâl ve zelzeleleri Risale‑i Nurun ta'tîliyle münâsebetdâr gösterdiği cihetini, inanmayanlara güyâ inandırmak için aynı taarruz zamanında başlayıp şimdiye kadar ara sıra hafifçe sarsar, îkaz ediyor diye işittim.
Hem, ne vakit Risale‑i Nura ilişilmişse, bir nev'i umumî korku başlamış görüyoruz. Demek bu vatanın belâlardan muhâfazası için Risale‑i Nur bir kat'î vesiledir. Mâdem böyledir, millet ve vatanı sevenler Risale‑i Nuru serbest bıraksınlar ve okusunlar ve okutsunlar.
İâşe için tahsîsatlarından, yalnız masraf borçları vermek için bir tek defa sekiz günlük ta'yinâtı kabûl ettim, daha istemem dedim.
10. Şehid merhumun berzahta okumasıyla mesrurâne meşgul olduğu
Azîz, sıddık, tam metîn kardeşlerim!
Şehîd merhumun berzahta okumasıyla mesrûrâne meşgul olduğu Nur Risalelerini dünyada kendi yerinde çalışmak ve beni de çalıştırmak için yazılmışlar gibi tam vaktinde yetişti ve Medrese‑i Yûsufiye’nin üç tatlı meyvesini ve Kur'ânın kudsî ve firdevsî binler meyveler veren üç hizbini beraber getirdi.
İki kahraman mübârek, yazdıkları güzel iki Meyvelerinin tarzında ve kıt'asında Onbirinci Mes'elesini dahi yazıp, dört‑beş nüsha “Hizb‑i Nuriye” – varsa – ve beş‑altı “Hizb‑i Kur'âniye” ile beraber gönderilse münâsibdir. Ve Husrev’in fıkrası, Onbirinci Mes'elenin âhirinde kaydedilsin.
49
Size bu defa Âyetü'l‑Kürsî’nin arkadaşı ve tetimmesi iki‑üç âyetin bir nükte‑i i'câziyelerine dair bir parça gönderdim; daha tamamlamağa bir ihtar almadım, noksan kaldı; pek acelelikle yazıldı. Ehemmiyetli sırlar göründü, fakat dünyaya bakmamak için tamam ve açık yazdırılmadı. Eğer hoşunuza gitse, Onbirinci Mes'elenin Hâşiyesinin bir lâhikası olarak kaydedersiniz ve “İ'câz‑ı Kur'ân Risalesi”nin zeyillerinde hem “El‑Felak” nüktesini, hem bunu yazarsınız.
Kardeşlerim! Hiç merak etmeyiniz. Kat'î kanâatim geldi; bizler, bir inâyet altında, gayet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyar ve iktidarımız haricinde bir dest‑i gaybî tarafından istihdam ediliyoruz. Çok defa ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrına mazhar oluyoruz. Bu çalışmada zahmet pek az, ücret pek çok…
11. Sizin gayet mübarek ve Cennet meyveleri gibi şirin hediyelerinizi ve Denizli cihetindeki beşaretinizi aldım
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin gayet mübârek ve Cennet meyveleri gibi şirin hediyelerinizi ve Denizli cihetindeki beşâretinizi aldım. Şimdi bu dakikada pek çok işler beni uzun konuşturmayacak; kısa kesmeye mecbur oldum. Çünkü, hediyeyi getiren çabuk gidecek diye acele yazdım.
Evvelâ: Son parçada, başta ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى﴾ bin üçyüz kırk dört sehivdir. Eğer okunmayan iki hemze ve medde sayılmazlarsa sehiv değil hem çok mânidârdır. Doğrusu bin üçyüz kırkyedidir ki, parçanın âhirinde tekrar doğru yazılmış. Hem bâkî kalan kısmı hem ehemmiyetli, hem dünyaya baktığı için ve ﴿عَلَقْ﴾ ’daki ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى﴾ o parçadaki tâğuta baktığından şimdilik yazdırılmadı.
50
Ve Sâniyen: Fihrist’te Âyet‑i Hasbiye olan Dördüncü Şuâ’ın fihristesi, İhtiyar Lem'ası’nın Ondördüncü Ricâsı yerinde yazılsın. Hakikaten münâsib görünüyor, tam bir ricâdır.
Sâlisen: Yirmisekizinci Lem'a’nın Yirmisekizinci Nüktesinin aynı – fihristesi değil – Onbeşinci Söz’ün âhirinde yazılsın. Çünkü ikisi aynı hakikatten bahsediyor.
Râbian: Merhum Hâfız Ali’nin Lem'alar’ını tashih ettim. Yakında inşâallâh gönderilecek.
Bugünlerde mübârek kahramanların firdevsî ve Yûsufî Meyvelerini tashih ederken o risale bana o derece kuvvetli ve kıymetli göründü ki, bağırarak dedim: “Bütün çektiğimiz hapis sıkıntıları yüz misli ziyâde olsa da, yine bu Meyve Risalesi, yüz derece daha fazla iş görmüş. En muannidleri de îmâna getirerek geniş dâirelerde kendini zevkle okutturuyor. Ey bana sıkıntı veren bedbahtlar! Bana ne yaparsanız yapınız, beş para vermem; başımıza ne gelse ucuzdur; ayn‑ı inâyettir ve mahz‑ı rahmettir.” diye tam tesellî buldum.
Umum Risale‑i Nur talebelerine selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
Said Nursî
51
12. Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlumun şekvasını dinlemenizi istiyorum
Bu İstid'a Üç Makàmâta Gönderilmiştir
Oradaki kardeşlerime bir me'haz olmak için gönderildi
Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlumun şekvâsını dinlemenizi istiyorum!
Hürriyetin en geniş sûretini veren cumhûriyet hükûmetinde herbir hürriyetten men'edilmekle beraber, düşmanlarım, benim aleyhime her cihetle serbest olarak beni eziyorlar. Hürriyet‑i vicdân ve hürriyet‑i fikr-i ilmiyeyi te'min eden Cumhûriyet Hükûmeti, ya beni tam himâye edip, garazkâr, evhâmlı düşmanlarımı sustursun veyâhut bana, düşmanlarım gibi hürriyet‑i kalem verip, müdafaâtıma yasak demesin. Çünkü, resmen, perde altında her muhâbereden men'im için postahânelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi getiren bir tek çocuktan başka kimse ile beni görüştürmemek için tenbihât verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muârızlarım fırsat bulup, tam mahkeme‑i temyizin berâetimizi tasdik ederek, mahkemedeki ehl‑i vukûfun tahsin ettikleri kitaplarımı almayı beklerken, o düşmanlarım, hiç münâsebetim olmayan bir‑iki mahrem risalelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir‑iki ehl‑i vukûfun eline geçirip, aleyhimde fenâ bir rapor hazırladıklarını işittim. Daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben hükûmet‑i cumhûriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya ilân ediyorum ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in sırr‑ı hakikatiyle ve i'câzının tılsımıyla, benim ve Risale‑i Nurun programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gaye‑i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden îmân‑ı tahkîkî ile bîçâreleri kurtarmak ve bu mübârek milleti de her nev'i anarşilikten muhâfaza etmektir.
52
İşte Risale‑i Nur, üç ehl‑i vukûf hey'etinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği hâlde, bu iki vazife‑i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, âsâyişe dokunacak ciheti olmadığına, yirmi senelik hayatım ve yüz otuz Risale‑i Nur meydânda cerhedilmez bir hüccettir. Evet, mahkemece da'vâ ettiğim ve benimle münâsebetdâr bütün dostlarımın tasdiki altında, yirmi seneden beri hiç müracaat etmeyen ve on seneden beri hükûmetin erkânlarını – birkaçı müstesnâ olarak – bilmeyen ve dört seneden beri dünya harbinden ve hâdisâtından hiç haber almayan ve merak etmeyen bu bîçâre mazlum Said, hiç imkânı var mı ki, ehl‑i siyasetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve âsâyişin ihlâline meyli bulunsun… Eğer zerre mikdar bulunsaydı; “Karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek?” diye soruşturacaktı, merak edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti.
En elîm cüz'î bir hâdise şudur ki: “Bir tecrid‑i mutlak içinde her muhâbereden kesilmiş vaziyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahâne bulunuz ki; beni hapse alsınlar, bu azâbdan kurtulayım.” diye bazı dostlarıma bir gizli mektûb elden göndermiştim. Tâ, benim hayatımın sermâyesi ve neticesi ve gayet zînetli bir sûrette tezyîn edilmiş Risale‑i Nurdan, Denizli’de mahkemede bulunan kitaplarıma yakın olayım ve teslîm almaya çalışayım. Maatteessüf, aleyhime olan oradaki ehl‑i vukûftan bir tek adam beni müdafaa ederken, o dahi mektûbumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbur olmuş.
Beni hapislere sokan muârızlarımın bir bahâneleri de – o mahkemede ondan berâet kazandığım – “Tarîkatçılık”tır. Hâlbuki, Risale‑i Nurda dâima da'vâ edip demişim: “Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e gidenler çoktur, îmânsız Cennet’e giden yoktur.” diye bütün kuvvetimizle îmâna çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hânem yok ki… Nerede tekkem olacak?‥ Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki; çıksın desin: “Bana tarîkat dersi vermiş.” ve mahkemeler ve zâbıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarîkatların hakikatlerini ilmen beyân eden “Telvihât Risalesi” var ki, bir ders‑i hakikattir ve yüksek bir ders‑i ilmîdir, tarîkat dersi değildir.
53
Hürriyet‑i vicdânı esâs tutan hükûmet‑i cumhûriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdâdının rûhları bağlandığı bir hakikate ve onun yolunda dünyaya meydân okudukları ve îmân‑ı tahkîkîyi gâlibâne felsefeye karşı isbât eden bir eseri ve hàdimlerini himâye etmek, ehemmiyetli bir vazifesidir. Yoksa, o zaîf hàdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırtmaya, hiçbir vecihle o cumhûriyetin düsturları müsâade etmez… Cumhûriyet beni dinleyecek diye şekvâmı yazdım. Evet ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ derim.
13. Heyet‑i Vekileye ve Milletvekilleri Riyasetine cüz’î fakat ehemmiyetli bir maruzatımdır
Hey'et‑i Vekileye ve Milletvekilleri Riyâsetine Cüz'î, Fakat Ehemmiyetli Bir Ma'ruzâtımdır
Otuz seneden beri hayat‑ı siyâsiyeden çekildiğim hâlde, bu sırada bir defaya mahsûs olarak, vatanî ve millî ve âsâyişî bir mes'eleyi beyân ediyorum. Şöyle ki:
Çok emârelerle kat'î kanâatimiz geldi ki; anarşilik hesabına bana ve bu Emirdağ kasabasına ve dolayısıyla bu vatana bir sû‑i kasd var ki, bir habbeyi kubbeler ve bir sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir hâdiseyi dağ gibi gösterip, sükûnete muhtaç olan bu vatanda beni bahâne edip, anarşilik hesabına ve bir ecnebî plânıyla bize, yani bîçâre vatandaşlarımızı i'dâm‑ı ebedîden ve şübehât‑ı uhreviyeden kurtarmaya çalışan Nur şâkirdlerine, bütün bütün kanunsuz ve keyfî hücum edildi. Pek zâhir bir garaz ile, evhâm yüzünden, baruta ateş atmak gibi, bu vatana ve âsâyişe beni bahâne edip sû‑i kasd edildi. Şöyle ki:
54
Üç mahkeme, yirmi senelik mektûblarımı ve kitaplarımı ve hâllerimi inceden inceye tedkikten sonra, bize ve kitaplarıma berâet verdiği hâlde; ve üç seneden beri te'lifâtı terkettiğim ve haftada ancak bir mektûb yazabildiğim ve mecbur olmadan herbiri bir gün nöbetle zarûrî hizmetimi yapan üç‑dört terzi çırağından başka kimseyi kabûl etmediğim hâlde; ve serbestiyet verildiği ve memleketime gitmediğim hâlde, hiç ömrümde görmediğim bir tarzda ve resmî bir sûrette beni hiddete getirip bir hâdise çıkarmak için, tahkîr ve ihanet kasdıyla, kanunsuz ve garazla, beni taharrî ile kapımın kilidini kırıp, Kur'ânımı ve Arabî levhalarımı evrak‑ı muzırra gibi alıp götürmekle beraber, adliyenin mühim bir memuru, resmen buradaki memurlara âmirâne demiş ki: “Said’i iki jandarma ile teşhîr sûretinde çıkarıp, zorla başına şapka giydirip, öylece ifâdeye getirmeli idiniz. Hem ona yanaşanları tutunuz.” diye, ehemmiyetli bir mecliste ve ayn‑ı hakikat olan ifâdemi okudukları vakit söylemiş. Bunda şek ve şübhe kalmadı ki; beni tahkîr ve ihanet edip, hiddete getirip, âsâyişi bozmak garazı takib ediliyor.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki bîçârelerin istirahatine ve onlardan belâların def'ine fedâ etmek için bana bir hâlet‑i rûhiyeyi ihsân eylemiş ki; ben de, onların yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkîrat ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin âsâyişine, hususan masûm çocukların ve muhterem ihtiyarların ve bîçâre hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlerine ve uhrevî saâdetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi fedâ etmeye hazırım…
İşte, sinek kanadını dağ gibi yaptıklarının bir emâresi şu ki; benim gibi gurbette, hasta, ihtiyar, zaîf, tek başına bulunan bir adam için, on gün zarfında beş defa Afyon Vâlisi ve Emniyet Müdürü ve iki defa Afyon Müddeiumumîsi benim için buraya gelmesi ve iki günde, herbir günde beş tayyare benim gezdiğim yerlerde beni nezâret altına alması ve beş polis hafiyesinin burada bana tarassud edenlere ilâve edilip, ahvâlimi tecessüs etmek için gönderilmesi ve postahânelere, bana ait mektûbların müsâderesi için resmen emir verilmesi gösteriyor ki, Şeyh Said ve Menemen hâdisesinin on misli bir hâdiseyi evhâmla düşünmüşler. Habbeyi kubbe söylemişler ki, böyle bir vaziyet alıyorlar. Benim eski hayatımı zannedip, ihanetle hiddete gelecek tahmin etmişler. Bil'akis aldandılar. Biz, bütün kuvvetimizle anarşiliğe bir Sedd‑i Zülkarneyn gibi, bir Sedd‑i Kur'ânî te'sisine çalışıyoruz. Bize ilişenler, anarşilik ve belki komünistliğe zemin ihzar ediyorlar.
55
Evet, eğer eski hayatım gibi, izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza etmek için hiçbir hakareti kabûl etmemek olsaydı ve vazife‑i hakîkiyesi, sırf âhiret ve ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden Müslümanları kurtarmak vazifesi olmasaydı ve bana ilişenler gibi sırf dünyaya ve menfî siyasete çalışmak olsaydı, on Menemen, on Şeyh Said hâdisesi gibi bir hâdiseye, o anarşilik hesabına çalışanlar sebebiyet vereceklerdi.
Hem, üç mahkeme ve yirmi senede kaç vilâyetin zâbıtaları, kıyafetime kanunca ilişmedikleri ve mâzûriyetim ve inzivama binâen, tebdil‑i kıyafetime hiçbir ihtar olmadığı hâlde, böyle keyfî, kanunsuz, cebren ahâli içinde başıma şapkayı giydirmeye çalışmak, kırk seneden beri bu vatanda, hususan îmân‑ı tahkîkî dersinde kardeşâne alâkadar olan yüzbinler adam, pek büyük bir heyecan içinde zemini hiddete getirip, emsâlsiz ağlamağa vesile olacaktı.
Zâten ecnebî parmağıyla, güyâ hakkımda teveccüh‑ü âmmeyi kırmak fikriyle damarlarıma dokunacak kanunsuz muâmelelerin mezkûr maksad için yapıldığına, çok emârelerle kat'î kanâatimiz geldi. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; benim gibi kabir kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh‑ü âmmeden kaçmış ve şân ü şeref ve hodfürûşluk gibi riyâkârlıklara hiçbir meyli kalmamış bir vaziyette iken, bunların bana karşı kanunsuz ihanetlerinin hiçbir ehemmiyeti kalmadı; Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyorum. Bana lüzumsuz evhâm yüzünden eziyet edenlerin yakında ölümle i'dâm‑ı ebediyeye giriftâr olacaklarını düşünüp, hakikaten acıyorum. Yâ Rabbî, onların îmânını Risale‑i Nurla kurtar! İ'dâm‑ı ebedîden, sırr‑ı Kur'ân’la terhis tezkeresine çevir! Ben de onlara hakkımı helâl ediyorum!‥
Said Nursî
56
14. Bana hizmet eden küçücük bir Risale‑i Nur Talebesinin çoklar namına sorduğu sualine cevaptır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bana Hizmet Eden Küçücük Bir Risale‑i Nur Talebesinin Çoklar Nâmına Sorduğu Suâline Cevaptır
Suâl: Üstadım, yağmur duâsı ve namazın neticesi görünmedi, fâidesiz kaldı; iki‑üç defa bulut toplandı, yağmur vermeden dağıldı. Neden?
Elcevab: Yağmursuzluk, bu çeşit duâ ve namazın vaktidir; illeti ve hikmeti değil. Nasıl ki güneş ve ayın tutulması zamanında Küsûf ve Husuf namazı kılınır ve güneşin gurûbuyla akşam namazı kılınır; öyle de: Yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duâsının vaktidir. İbâdet ve duânın sebebi ve neticesi, emir ve rızâ‑yı İlâhî’dir; fâidesi, uhrevîdir. Eğer namazdan, ibâdetten dünyevî maksadlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battal olur. Meselâ: Akşam namazı güneşin batmaması için ve Husuf namazı ayın açılması için kılınmaz. Öyle de: Bu nev'i ibâdet, yağmuru getirmek için kılınsa, yanlış olur. Yağmuru vermek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir. Biz, vazifemizi yaptık; onun vazifesine karışmayız.
Gerçi yağmur namazının zâhir neticesi yağmurun gelmesidir, fakat asıl hakîki, en menfaatli neticesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaziyetle anlar ki, onun ta'yinini veren babası, hânesi, dükkânı değil; belki onun ta'yinini ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir Zât, onu besliyor, rızkını veriyor. Hattâ en küçücük bir çocuk da – dâima aç olduğu vakit vâlidesine yalvarmağa alışmışken – o yağmur duâsında küçücük fikrinde büyük ve geniş bu mânâyı anlar ki: Bu dünyayı bir hâne gibi idare eden bir Zât; hem beni, hem bu çocukları, hem vâlidelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının faydası olmaz. Öyle ise O’na yalvarmalıyız der, tam îmânlı bir çocuk olur. Bu münâsebetle kısacık altı nokta beyân edilecek.
Birinci Nokta: Ni'met ve Rahmet‑i İlâhiye’nin fiatı, şükürdür. Biz, şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fiatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gadabı celbediyoruz. Şimdi zemin yüzünde zulüm ve tahribât, küfür ve isyan ile nev'‑i beşer, tam tokada kendini müstehak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.
57
İkinci Nokta: Hadîste var ki: “Hattâ deniz dibindeki balıklar dahi günahkâr ve zâlimlerden şekvâ ediyorlar ki; ‘onların yüzünden yağmur kesilir, hattâ bizim de nafakamız azalır.’ derler.” Evet bu zamanlarda öyle günahlar, zulümler oluyor ki, rahmet istemeye yüzümüz kalmıyor, masûm hayvanlar da azâb çekerler.
Üçüncü Nokta: Âyette vardır: “Öyle musîbetten kaçınız ki; geldiği vakit zâlimlere mahsûs kalmaz, masûmlar ve mazlumlar da içinde yanar.” Çünkü, musîbet‑i âmmeden masûmlar hàrika bir tarzda yangın içinde selâmette kalsalar, hikmet‑i diniye bozulur. Çünkü din; bir imtihan, bir tecrübedir. O vakit, Ebû Cehil gibi fenâlar, aynen Ebû Bekir‑i Sıddık Radıyallahu Anh gibi tasdik ederler. Onun için, musîbet‑i âmmede masûmlar da belâ çekerler.
Dördüncü Nokta: Şimdi, malda ve rızıkta hileler ile, sû‑i isti'mâl ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sâhib olmadığı ve on adamdan iki‑üçü tam rahmete müstehak ise, – ekincilerin malından istifade edenlerden – beş‑altısı; ya zulüm ile – haram karıştırmakla – ya şükürsüzlükle rahmete istihkakını kaybediyor.
Beşinci Nokta: Risale‑i Nur – bu Anadolu memleketine – belâların def'ine ehemmiyetli bir vesiledir. Sadaka nasıl belâyı def'ediyor, onun intişarı ve okunması küllî bir sadaka nev'inde semâvî ve arzî belâların def'ine çok emâreler ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiş. Hattâ Kur'ânın işâretiyle tahakkuk etmiş. Ve yazmasını ve intişarını men'etmek zamanlarında dört defa zelzelelerin başlaması ve intişarıyla durmaları ve Anadolu’da ekser okunması, İkinci Harb‑i Umumî’nin Anadolu’ya girmemesine bir vesile olduğu “Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾” işâret ettiği, bu iki ay kuraklık zamanında mahkemenin Risale‑i Nurun berâetine ve vatana menfaatli olduğuna dair kararını mahkeme‑i temyiz tasdik ederek tam bir serbestiyetle Risale‑i Nurun intişar ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men'edilmesi ve mahkemedeki risalelerin sâhiblerine iâde edilmemesi ve bizi de o cihetle konuşmaktan men'etmeleri cihetiyle, belâların def'ine vesile olan bu küllî sadaka‑i maneviye; karşı çıkamadı, günahımız neticesi kuraklık başladı.
58
Altıncı Nokta: Yağmursuzluk bir musîbettir ve ceza‑yı amel bir azâbdır. Buna karşı; ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyâz ve hazînâne yalvarmakla ve pek ciddi nedâmet ve tevbe ve istiğfar ile karşılamak ve Sünnet‑i Seniye dâiresinde, bid'alar karışmadan, şerîatın ta'yin ettiği tarzda Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ etmek ve duâ ve o hâle mahsûs ubûdiyetle mukàbele etmektir.
Hem böyle umumî musîbetler, ekser nâsın hatâsından geldiği cihetle, o insanların ekseri – kısm‑ı a'zamı – tevbe ve nedâmet ve istiğfar etmekle def'olur.
Biz Risale‑i Nur şâkirdleri dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden, dünyaya yalnız Risale‑i Nur için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte Denizli’de mahkemeye verilen cüz'î bir kısım Risale‑i Nur, sâhiblerine iâdesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zâtlar yazmağa başlamaları aynı vaktinde, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı. Fakat Risale‑i Nurun serbestiyeti cüz'î olmasından, rahmet dahi cüz'î kaldı. İnşâallâh, yakında benim de risalelerim iâde edilecek, tam serbest ve intişarı küllîleşecek ve rahmet dahi tam olacak.
59
15. Beni bu sekizinci defadaki zehirlendirmeleri dahi yine akim kaldığını size beşaret veriyorum
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hizbü'l‑Kur'ânü'l-Muazzam’ın hem fevkalâde ehemmiyeti; hem fâideleri; hem okumasında hiçbir vesvesenin gelmemesi; hem bütün Kur'ânın en sevâblı âyetlerinin ihtivası; hem Risale‑i Nuriyenin bütün esâslarını ve hakikatlerini cem'etmesi; hem herkese, hususan her vakit bütün Kur'ânı okumaya fırsat bulamayan ve hâfız olmayanlara tamam Kur'ânın bir nümûne‑i kudsîsi; hem tamam Kur'ânın tevâfuklu tab'ında bir misâl‑i musağğarı ve müjdecisi; hem maddî ve lafzî ve manevî parlak bir i'câz göstermesi gibi, pek çok hâsiyetleri var ve bu şühûr‑u mübârekedeki pek çok bereketlere ve nurlara ve sevâblara medârdır ve onun tab'ına ve neşrine çalışmışlara çok büyük hayırlar kazandırır. Risale‑i Nurun iki parlak ve kudsî istinâd noktası ve âb‑ı hayat çeşmesi olan ﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ…الخ﴾ âyetiyle, ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ…الخ﴾âyeti, her nasılsa sehven Sûre‑i Âl-i İmran’dan alınan âyetlerde yazılmamışlar. O iki âyeti de yazıp içine koyunuz.
Bugünlerde on ikinci sahifeyi okurken birden ﴿اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ﴾ âyeti gözüme ilişti. Mâkabline baktım ﴿وَمَنْ اَحْسَنُ د۪ينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ﴾ ilâ âhir gördüm. Arka sahifesine baktım, gördüm ki; Risale‑i Nura işâret eden dört âyet var ve onlar, Birinci Şuâ’da izâh edilmiş. Kalbime geldi: Herhalde bu dehşetli âyet, bu dehşetli ve zulümâtlı ve nifâkı kuvvetli asrımıza da hususî bakar. Dikkat ettim, kanâatim geldi. Bir emâresi şudur ki:
﴿اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ﴾ cifir ve ebced hesabıyla, tam tamına nifâkın dört mertebesinin tarihlerine tevâfuk ile parmak basıyor. Şöyle ki:
60
Şeddeler sayılır, eğer okunmayan hemzeler ve ف۪ي ’deki okunmayan (ى) sayılmazsa, tam tamına bin üçyüz altmışiki ederek bu seneye parmak basar.
Eğer ﴿مِنَ النَّارِ﴾ ’deki şedde bir nun bir lâm‑ı aslî hesab olsa, bin üçyüz kırkiki ederek Birinci Harb‑i Umumî’nin dehşetli nifâkları netice veren tarihine tam tamına tevâfukla haber verir.
Eğer şedde iki nun sayılsa, okunmayan hemzeler ve (ى) de sayılsa bin üç yüz yetmişaltı ederek, bu zulümâtlı nifâkın sukùt mertebesine ve çok âyetlerde “Nur” ile karşılaştırılan اَلظُّلُمَاتِ kelimesinin makam‑ı cifrîsi olan bin üçyüz yetmişikiye dört farkta tevâfuk ederek haber verir.
Eğer okunmayanlar sayılsa ve اَلنَّارِ ’daki şedde lâm‑ı aslî olsa, tam tamına bin üç yüz elli altı ederek küfür ve nifâkın dehşetli fırtınalarının tarihine tevâfukla parmak basar gördüm.
Evet, iki (ر) dörtyüz; üç (ف) iki (ل) üçyüz; bir (ق) , iki şeddeli (ن) ’lar üçyüz; bir (م) , bir (س) yüz; diğer (م) , bir (ى) , bir (ن) , o da yüz; iki (ن) , o da yüz; yekûnu bin üçyüz. Bir (ل) , bir (ك) elli; şeddeli (د) sekiz; ve iki medde, iki hemze dört; mecmûu bin üçyüz altmışiki eder. Öteki üç adedi de kıyâs edilsin.
Hem onikinci ve onüçüncü sahifelere dikkatle baktım, gördüm ki: Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ve muârızlarına o derece mutâbık geliyor ki; değil yalnız bir mânâ‑yı işârî ile bir remizdir; belki bu asra bakan mânâ‑yı sarîhiyle hususî bakar, küllî mânâsına mümtâz bir ferd olarak dâhil eder diye kat'î anladım, hadsiz şükrettim. Bu Hizmet‑i Nuriyede şimdiye kadar başımıza gelen belâlar yüz derece ziyâde olsa yine ucuzdur; biz kazanıyoruz. O belâlar, ehemmiyetsiz fânî şişelerimizi ve cam parçalarımızı kırmalarıyla, bâkî ve uhrevî elmasları bize kazandırıyorlar diye sabır içinde şükretmeliyiz ve sevinmeliyiz bildim.
61
Hem beni bu sekizinci defadaki zehirlendirmeleri dahi yine akîm kaldığını size beşâret veriyorum. فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ Gavs‑ı A'zam’ın te'minâtı, yine tahakkuk eyledi.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder ve duâlarını bu mübârek şühûr‑u selâsede isterim.
Ve dâire‑i nuriyede kesretli bulunan masûmların ve elleri boş dönmeyen mübârek ihtiyarların masûmâne duâlarını bütün rûhumla arzu edenKardeşiniz Said Nursî
16. Leyle‑i Regâibde öyle bir rahmet yağdı ki, Hazret-i Risalet'in (asm) Rahmeten li'l-âlemîn olduğunu ve âlem-i şehadete teşrifinin umum kâinatça nazar-ı ehemmiyette olduğunu isbât etti
Azîz Kardeşlerim!
Size iki pusulayı Leyle‑i Regâibden altı saat evvel yazdım. “Hizbü'n‑Nuriye” kağıt ile teslîmden sonra, kat'iyyen benim kanâatimde bir nev'i Mu'cize‑i Ahmediye olarak, iki aydan beri mütemâdiyen kuraklık ve yağmursuzluk, her tarafta dâima namazlardan sonra pek çok duâların akîm kaldığı ve herkes me'yûsiyetten derd‑i maîşet endişesiyle kalben ağlarken, birden Leyle‑i Regâibde – bütün ömrümde hiç mislini işitmediğim ve başkalar da işitmediği – üç saatte yüz defa belki fazla tekrar ile melek‑i ra'dın yüksek ve şiddetli tesbihâtıyla öyle bir rahmet yağdı ki; en muannide dahi Leyle‑i Regâibin kudsiyetini ve Hazret‑i Risalet’in bir derece, bir cihette âlem‑i şehâdete teşrîfinin umum kâinâtça ve bütün asırlarda nazar‑ı ehemmiyette ve Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunu isbât etti ve kâinât o geceyi alkışlıyor diye gösterdi.
62
Acaba, duâlarımızda Isparta bu memleketle beraberdi, bu yağmurda hissesi var mı? merak ediyorum. Şimdiye kadar çok emârelerle Risale‑i Nur bir vesile‑i rahmet olmasından, bu rahmet îmâ eder ki, her hâlde ehemmiyetli bir fütûhâtı perde altında vardır ve belki serbestiyetine bir işârettir. Hem burada Lem'alar’ın verdiği iştiyak cihetiyle yazıcıların çoğalması, inşâallâh bir nev'i makbûl duâ hükmüne geçti.
17. Onlar şahsımla meşgul olmaları Risale‑i Nur’un bir derece serbestiyetine ve intişarına faidedir
Azîz, Sıddık, Sarsılmaz Kardeşlerim ve Vârislerim!
Bana karşı şimdiki tazyîkatın üç sebebi var:
Birincisi: Hey'et‑i vekilenin kararıyla, iâşem için her gün iki buçuk banknot ve sâir masraflar için de bir tahsîsat ve istediğim tarzda bir hâneyi inşâ edip bana vermek hakkında buraya emir gelmişti. Ben de kabûl etmedim. Yalnız yol masrafı için – Denizli’de sevkiyâtım için – verilen bir kısmı kabûl ettim. Onlar da kızdılar, tarassuda başladılar.
İkinci Sebeb: Denizli havâlisindeki ahâli Risale‑i Nur hesabına bana karşı haddimden pek çok ziyâde hüsn‑ü teveccüh göstermesiyle ve buralarda dahi aynı hâl başlaması, garazkârların evhâmına dokunmasıdır.
Üçüncüsü: Ma'lûm ölmüş adamın hesabına benden intikamını almak için Afyon Vâlisinin garazkârâne bahâneleridir. Fakat kader‑i İlâhî, onların bu zulümlerini hakkımızda merhametlere ve maslahatlara çeviriyor. Siz merak etmeyiniz. Bir maslahat şudur ki:
Onlar, yalnız – Risale‑i Nur yerinde – beni susturuyorlar. Hâlbuki benim bedelime Risale‑i Nur yüzer dillerle ve şâkirdleri binler lisânlarıyla mükemmel konuşuyorlar; bu Nurları, zulmetli kafalara ders veriyorlar. En büyük memurların, onlara gönderilen Risale‑i Nurun müdafaası olan Meyve’nin te'siriyle başka risaleleri de – bilhassa Hüccetullâhi'l‑Bâliğa Mecmuası’nı – kemâl‑i merakla tedkik etmeğe başlamaları, onların inâdlarını kırdığına çok emâreler var.
63
Evet, nasıl ki, onlar şahsımla meşgul olmaları Risale‑i Nurun bir derece serbestiyetine ve intişarına fâidedir, öyle de; kardeşlerimle görüştürmemek dahi ehemmiyetli bir maslahattır. Hattâ bir defa görüşmek için yüz lirasını sarfedip buraya kadar gelen bir kardeşimizin görüşmeden geri gitmesi; tam bir maslahat oldu. Eğer kapı açılsa, her taraftan ziyaretçi tehâcümüyle hem garazkâr ve vehhamların evhâmına dokunmak ihtimali, hem sırr‑ı ihlâsa ve mesleğimiz olan mahviyet ve enâniyeti bırakmak ve dünya cereyanlarına karışmamak, hattâ düşünmemek olan prensibimize zararı bulunması cihetiyle bu tecridim, hakkımızda bir inâyettir.
Bu şühûr‑u mübârekede kazanç bire yüzdür. Mübârek kardeşlerim ricâlen ve nisâen ve masûmlar ve muhterem ihtiyarlar duâlarıyla bize yardım etmelerine pek ziyâde ihtiyacımız var. İnşâallâh daha hiçbir fırtına sizleri sarsmayacak, çelik gibi metânetiniz kırılmayacak.
18. Neden, ne dâhilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemâatlere hiçbir alâka peydâ etmiyorsun?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hem manevî, hem maddî birkaç cihette sorulan bir suâle mecburiyet tahtında bir cevaptır
Suâl: Neden, ne dâhilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemâatlere hiçbir alâka peydâ etmiyorsun? Ve Risale‑i Nur ve şâkirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyanlara temâstan men'ediyorsun?‥ Hâlbuki, eğer temâs etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale‑i Nur dâiresine girip, parlak hakikatlerini neşredeceklerdi; hem bu kadar sebebsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın!
64
Elcevab: Bu alâkasızlık ve ictinâbın en ehemmiyetli sebebi: Mesleğimizin esâsı olan İhlâs bizi men'ediyor. Çünkü: Bu gaflet zamanında, hususan tarafgirâne mefkûreler sâhibi, herşeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da, o dünyevî mesleğe bir nev'i âlet hükmüne getiriyor. Hâlbuki, hakàik‑ı îmâniye ve Hizmet‑i Nuriye-i Kudsiye, kâinâtta hiçbir şeye âlet olamaz. Rızâ‑yı İlâhîden başka bir gayesi olamaz. Hâlbuki şimdiki cereyanların tarafgirâne çarpışmaları hengâmında bu sırr‑ı ihlâsı muhâfaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkülleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inâyet ve tevfik‑i İlâhiye’ye dayanmaktır.
İctinâbımızın çok sebeblerinden bir sebebi de; Risale‑i Nurun dört esâsından birisi olan “Şefkat etmek”, zulüm ve zarar etmemektir. Çünkü ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴾ Yani: “Birisinin hatâsıyla, başkası veya akrabası hatâkâr olmaz, cezaya müstehak olmaz.” olan düstur‑u İrâde-i İlâhiye’ye karşı, bu zamanda ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ﴾ sırrıyla şedîd bir zulüm ile mukàbele eder. Tarafgirlik hissiyle, bir cânînin hatâsıyla değil yalnız akrabasına, belki tarafdârlarına dahi adâvet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatâsıyla bir köye bomba atar. Hâlbuki bir masûmun hakkı, yüz cânî için fedâ edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz masûmu birkaç cânî için zararlara sokar.
Meselâ: Hatâlı bir adama müteallik, bîçâre ihtiyar vâlide ve pederi ve masûm çoluk‑çocukları ezmek, perîşan etmek, tarafgirâne adâvet etmek, şefkatin esâsına zıttır.
Müslümanlar içinde tarafgirâne cereyanlar yüzünden, böyle masûmlar zulümden kurtulamıyorlar. Hususan ihtilâle sebebiyet veren vaziyetler, bütün bütün zulmü dağıtır, genişletir. Cihad, dinî de olsa, kâfirlerin çoluk‑çocuklarının vaziyetleri aynıdır. Ganîmet olabilir; Müslümanlar, onları kendi mâlikiyetine dâhil edebilir. Fakat İslâm dâiresinde birisi dinsiz olsa, çoluk‑çocuğuna hiçbir cihetle temellük edilmez; hukukuna müdâhale edilmez. Çünkü o masûmlar, İslâmiyet râbıtasıyla dinsiz pederine değil, belki İslâmiyetle ve Cemâat‑i İslâmiye ile bağlıdır. Fakat, kâfirin çocukları, gerçi ehl‑i necâttırlar; fakat hukukta, hayatta pederlerine tâbi ve alâkadar olmasından, cihad darbesinde o masûmlar memlûk ve esir olabilirler.
65
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve kârı binler olan Leyle‑i Mi'râcınızı tebrik ederim. Merhum Hacı İbrahim’in, Re'fet Bey gibi müteallikàtlarına benim tarafımdan tâziye edip, deyiniz ki: “O merhum, Risale‑i Nur Talebeleri dâiresi içindedir; dâima onlara olan duâlara mazhardır. Biz de hususî ona duâ ederiz.”
Said Nursî