Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

26. Ayetü'l‑Kübra’nın matbu nüshaları perde altında çok hizmetleri görmüşler

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Âyetü'l‑Kübrâ’nın matbu' nüshaları perde altında çok hizmet görmüşler. Baştaki ihtarın âhirinde beyaz yerde bir hâşiye olarak size altı satır sûretini gönderdik; siz münâsib görürseniz yazdırırsınız, hem ıslah ve tashih edersiniz. Benim kat'î kanâatim geldi ki:
78
Bu defa, Âyetü'l‑Kübrâ’yı dikkatle ve muârızları nazara alıp okudum. Şübhem kalmadı ki, Risale‑i Nurun çok şiddetli darbelerine karşı muârızlar zaîf bahâneler ve sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz kusurları medâr‑ı mes'ûliyet gördükleri hâlde, bu dehşetli darbeleri nazara almayıp hem berâetimizi; hem Risale‑i Nurun serbestiyetini kabûl etmelerinin sebebi: Başta Âyetü'l‑Kübrâ olarak Risale‑i Nurun Meyve ve Hüccetü'l‑Bâliğa gibi eczâlarındaki hàrikulâde ve sarsılmaz hakikatler, onların dehşetli inâdlarını kırmasıdır. Çaresiz, mecburiyetle serbestiyetini; berâetimizi resmen kabûl etmişler. Fakat yine gizli zındıka komitesi, elinden geldiği kadar nazar‑ı millette kendilerini lânetten, nefretten bir derece kurtarmak için, kusurlarımızı arıyorlar ve hükûmeti iğfal etmeye çalışıyorlar. Onun için biz; eskisi gibi ihtiyatımızı elden bırakmamalıyız. (Hâşiye)
Umum kardeşlerimizin gelecek mübârek Ramazan‑ı Şerîfinizi ve geçmiş Berât gecelerinizi bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onların ve bizlerin hakkımızda bu Ramazandaki Leyle‑i Kadr’imizi bin aydan hayırlı ve bin ay kadar medâr‑ı sevâb eylesin, Ümmet‑i Muhammediye’ye saâdet ve selâmet versin, âmîn!
Hem cümlenize birer birer selâm eden kardeşiniz,Said Nursî

27. Kerâmet İzhâr Edilmez Diye Hafif Bir Tenkide Mukâbil Müdafaâtım

Azîz, sıddık, metîn, sarsılmaz, sebatkâr, fedâkâr, vefâdâr kardeşlerim!
Bilirsiniz ki, Ankara ehl‑i vukûfu Risale‑i Nura ait kerâmetleri ve işâret‑i gaybiyeleri inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerâmetlerde beni hissedar zannedip i'tirâz ederek, Böyle şeyler kitapta yazılmamalı idi; kerâmet izhâr edilmez.” diye hafif bir tenkide mukâbil müdafaâtımda onlara cevaben demiştim ki:
79
Onlar bana ait değil ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değil. Belki Kur'ânın mu'cize‑i maneviyesinin tereşşuhâtı ve lem'alarıdır ki hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nurda kerâmetler şeklini alarak şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek için, ikramât‑ı İlâhiye nev'indendir. İkram ise, izhârı bir şükürdür, câizdir. Hem makbûldür. Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binâen cevabı bir parça izâh edeceğim. Ve, Niçin izhâr ediyorum ve niçin bu noktada bu kadar tahşidât yapıyorum ve niçin birkaç aydır bu mevzûda çok ileri gidiyorum? Ekser mektûblar o kerâmete bakıyor?” diye suâl edildi.
Elcevab: Risale‑i Nurun hizmet‑i îmâniyesinde bu zamanda binler tahribâtçılara mukâbil yüzbinler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakal yüzer kâtib ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temâs etmemek, belki millet ve ehl‑i idare takdir ile ve teşvik ile yardım ve temâs etmek zarûrî iken ve o hizmet‑i îmâniye hayat‑ı bâkiyeye baktığı için hayat‑ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercih etmek, ehl‑i îmâna vâcib iken, kendimi misâl alarak derim ki:
Beni herşeyden ve temâstan ve yardımcılardan men'etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale‑i Nurdan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garîb, kimsesiz bir bîçâreye, binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek ve bu tecrid ve tazyîklerde maddî bir hastalık nev'inde insanlar ile temâs ve ihtilâttan çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece te'sirli bir tarzda halkları ürküttürmek ki, en ziyâde merbût görülen bazı dostların bana selâm vermemek, hattâ bazı namazı da terketmek derecesinde ürkütmekle kuvve‑i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle ihtiyarım haricinde bütün o mânilere karşı, Risale‑i Nur şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerinin takviyesine medâr ikramât‑ı İlâhiye’yi beyân ederek Risale‑i Nur etrafında manevî bir tahşidât yaptırmak ve Risale‑i Nur kendi kendine, tek başıyla başkalarına muhtaç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa, hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek, hodfürûşluk etmek ise; Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir esâsı olan ihlâs sırrını bozmaktır.
80
İnşâallâh Risale‑i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de ma'nen müdafaa edip kusurlarımızı affettirmeğe vesile olacaktır.

28. Sizi eski talebelerim ve arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzadem Abdülmecid ve Abdurrahmanlar bildiğimden, bu mahrem sırrı size açtım

Azîz Kardeşlerim!
Risale‑i Nurun zuhûrundan kırk sene evvel, geniş bir hiss‑i kable'l-vukû', acîb bir tarzda; hem bende, hem bizim köyde, hem nahiyemizde tezâhür ettiğini şimdi bir ihtar‑ı manevî ile kat'î kanâatim gelmiş. Şefîk ve kardeşim Abdülmecîd gibi eski talebelerime bu sırrı fâşetmek isterdim. Şimdi Cenâb‑ı Hak sizlerde çok Abdülmecîdleri ve çok Abdurrahmanları verdiği için, size beyân ediyorum:
Ben, on yaşında iken, büyük bir iftihar, hattâ bazen temeddüh sûretinde bir hâletim vardı; istemediğim hâlde pek büyük bir ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime derdim: Senin beş para kıymetin yok. Bu temeddühkârâne; hususan cesârette çok fazla gösterişin niçindir? Bilmiyordum; hayret içinde idim. Bir‑iki aydır o hayrete cevab verildi ki; Risale‑i Nur, kable'l‑vukû' kendini ihsâs ediyordu. Sen, âdi odun parçası gibi bir çekirdek iken, o firdevs salkımlarını bilfiil kendi malın gibi hiss‑i kable'l-vukû' ile hissedip hodfürûşluk ederdin.
Bizim Nurs Köyümüz ise; hem eski talebelerim, hem hemşehrilerim biliyorlar ki; bizim köyümüz, fevkalâde gösteriş ve cesârette, ileri göstermek için temeddühü çok severdiler; güyâ büyük bir memleketi fetheder gibi kahramanâne bir tavır almak istiyordular. Ben, hem kendime, hem onlara çok hayret ederdim. Şimdi hakîki bir ihtar ile bildim ki: O masûm Nurslu insanlar, Nurs Karyesi; Risale‑i Nurun nuruyla büyük bir iftihar kazanacak; o vilâyetin, nahiyenin ismini işitmeyen, Nurs Köyünü ehemmiyetle tanıyacak diye bir hiss‑i kable'l-vukû' ile o ni'met‑i İlâhiye’ye karşı teşekkürlerini temeddüh sûretinde göstermişler.
81
Hem, o nahiyemiz olan Hizan Kazasına tâbi İsparit’te, birden bire meşhûr Seydâ nâmında Şeyh Abdurrahman‑ı Tağî himmetiyle, o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münâzara‑i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir dâire‑i ilim ve tarîkat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güyâ rû‑yi zemini fethedecek bu hocalardır.
Eski meşhûr ulemâ ve evliyâlar ve allâmeler ve kutublar onların medâr‑ı bahsi oldukça, ben de dokuz‑on yaşında iken dinliyordum. Kalbime geliyordu ki, bu talebeler, âlimler, ilimde, dinde büyük bir fütûhât yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyâde zekâveti olsa idi, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münâzarada, bir mes'elede birisi galebe çalsa büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum; o hissiyat bende de vardı. Hattâ tarîkat şeyhleri ve dâirelerinde medâr‑ı hayret bir müsâbaka; hem nahiye, hem kaza, hem vilâyetimizde vardı. O hâletleri başka memleketlerde o derece göremedim.
Şimdi bir ihtar ile kat'î kanâatim geldi: O talebe arkadaşlarım, o üstadlar hükmünde hocalarım, o mürşidlerim, evliyâ ve şeyhlerim; bir hiss‑i kable'l-vukû' ile rûhu hissedip akıl bilmeyerek ki en lüzumlu bir zamanda o talebeler içinde ve o hocaların şâkirdleri içinde ve o mürşidlerin mürîdleri içinde parlak bir nur çıkacak, ehl‑i îmânın imdâdına gelecek diye o istikbâldeki ni'met‑i İlâhiye’ye gayet ağır ve acîb şerâit içinde ve hadsiz muârızların karşısında ve bin seneden beri kuvvet bulan dalâletin mukâbilinde ve gayet vehham ve garazkâr düşmanlarımızın desîselerinin ihâtasında ve iki dehşetli mahkemenin uzun tedkîkàtında Risale‑i Nurun bu fevkalâde galebesi ve hàrikulâde perde altında tenviratı ve düşmanlarını mecbur edip serbestiyetini kazanması gösteriyor ki; o mevkiine lâyıktır ki, kable'l‑vukû' İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anhu ve Gavs‑ı A'zam (Kuddise Sırruhu) ondan haber verdikleri gibi, bunlar; köy ve nahiye ve vilâyetim, benimle beraber şuûrsuz olarak geleceğini hissedip mesrûr olmuşlar. (Hâşiye)
82
Sizi eski talebelerim ve eski arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzâdem Abdülmecîd ve Abdurrahmanlar bildiğimden bu mahrem sırrı size açtım.
Evet, ben, yirmidört saat evvel hassâsiyetimle ve a'sâbımın rutûbetten te'siriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi aynen öyle de; ben ve köyüm ve nahiyem, kırkdört sene evvel Risale‑i Nurdaki rahmet yağmurunu bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissetmişiz demektir.
Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve duâ ederiz ve duâlarını ricâ ederiz.

29. Hayatımın harika kısmının, Risale‑i Nur’un bir silsile-i kerameti olduğu tebeyyün etti

Hiss‑i Kable'l-vukû'un Tetimmesi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Risale‑i Nurun zuhûru hiss‑i kable'l-vukû' ile küllî bir sûrette hissedilmesi gibi; Risale‑i Nurun hàs talebelerinin bir kısmının itirafıyla; ve bir kısmının tarz‑ı hayatı Risale‑i Nur gibi bir hizmete namzedliğini gösterdiği cihetle bu tetimmeyi yazıyorum:
83
Evet, hiss‑i kable'l-vukû', herkeste cüz'î‑küllî vardır; hattâ hayvanatta dahi vardır; hattâ rüya‑yı sâdıkanın ehemmiyetli bir kısmı, bu hiss‑i kable'l-vukû'un nev'indendir; hattâ bazılarda hassâsiyet cihetiyle kerâmet derecesine çıkar. Benim a'sâbımdaki hassâsiyetle yağmurdan yirmidört saat evvelki rutûbet‑i havâiye ile yağmurun gelmesini hissetmem, bir cihette hiss‑i kable'l-vukû' sayılabilir ve bir cihette sayılmaz.
Ben, Risale‑i Nura ehemmiyetli hizmet eden kardeşlerimin tarz‑ı hayatlarına dikkat ettim, gördüm ki; aynı benim güzerân‑ı hayatım gibi, Risale‑i Nur gibi bir neticeye göre techiz edilip sevkedilmiş.
Evet; Husrev, Feyzi, Hâfız Ali, Nazîf gibi çok kardeşlerimizin geçen tarz‑ı hayatları bu Hizmet‑i Nuriyeye göre bir vaziyet verildiğini onlar hissettikleri gibi; ben de çok hàs kardeşlerimde, hattâ burada aynen tarz‑ı hayatım gibi, böyle bir nurânî meyveyi vermek için tanzim edilmiş görüyorum. Hissetmeyen kısmı, dikkat etseler hissedecekler. Ben kendim, bütün hayatımın hàrika kısmını, evvelce Gavs‑ı A'zam’ın bir silsile‑i kerâmeti telâkki ediyordum; şimdi Risale‑i Nurun bir silsile‑i kerâmeti olduğu tebeyyün etti.
Ezcümle: Ben hürriyetten evvel İstanbul’a gelirken yolda bir‑iki mühim ilm‑i kelâma ait kitaplar elime geçti: Dikkatle mütâlaa ettim. İstanbul’a geldikten sonra, sebebsiz olarak hem ulemâyı, hem mekteb muallimlerini münâzaraya Kim ne isterse benden sorsun.” diye ilân ettim. Medâr‑ı hayrettir ki; münâzaraya gelenlerin bütün sordukları suâller, yolda mütâlaa ettiğim ve hâfızamda kaldığı mes'elelerdi. Hem, feylesofların sordukları suâller, hâfızamda bulunan mes'elelerdi.
Şimdi anlaşıldı ki; o fevkalâde muvaffakıyet ve benim de haddimden çok ziyâde o hodfürûşluk ve mânâsız izhâr‑ı fazilet ise, ileride Risale‑i Nurun İstanbul’ca ve ulemâca makbûliyetine ve ehemmiyetine zemin hazır etmek imiş.
84
İkincisi: Hattâ ben, fakir ve muhtaç olduğum ve zâhid ve sofu ve riyâzetçi olmadığım ve büyük bir şeref ve haysiyet ve hânedânlık haysiyetinden, şân ü şerefinden hissedar olmadığım hâlde, Tarihçe‑i Hayat’ımda yazıldığı gibi küçükten beri halkların mallarını, hediyelerini kabûl edemiyordum; ihtiyacımı izhâra tenezzül edemiyordum. Beni bilenler gibi, ben de çok hayret ederdim. Şimdi hàssaten birkaç sene zarfında anlaşıldı ki, Risale‑i Nurun dehşetli bir mücâhedesinde, tama' ve mal yüzünden mağlûb olmamak ve i'tirâz gelmemek için o hâlet‑i rûhiye bize ihsân edilmişti. Yoksa düşmanlarım, o cihetten büyük bir darbe indirecektiler.
Hem Ezcümle: Eski Said siyasette çok ileri gittiği hâlde, Yeni Said de tarafdâr bulmak için çok muhtaç olduğu zamanda bütün insanları meşgul eden bu beş‑altı senedeki beşer tûfânları, siyaset fırtınaları içinde kat'a ve asla beni meşgul etmedi ve merakla mağlûb etmedi ve beş sene, bilmeyi merak etmedim.
Beni bilenler gibi, ben de bu hâle çok hayret ederdim. Hattâ kendi kendime derdim: Acaba ben mi dîvâne olmuşum ki, bütün dünyayı kendiyle meşgul eden bu hâdisâta bakmıyorum, ehemmiyet vermiyorum. Yoksa insanlar dîvâne olmuşlar?” diye hayret içinde idim. Şimdi hem manevî ihtarla, hem mezkûr hiss‑i kable'l-vukû' ile, hem meydândaki Risale‑i Nurun galebe ve serbestiyeti ile tahakkuk etti ki: Risale‑i Nurdaki hakikat‑i ihlâs, rızâ‑yı İlâhîden başka hiçbir şeye âlet ve tâbi olamaz ve Kur'ân’dan başka hiçbir nokta‑i istinâdı olmadığını isbât etmek için o acîb hâlet‑i rûhiye verilmiş.
Said Nursî
85

30. İnsanın fıtratındaki merak, insaniyet damarıyla sizin farz vazifeniz zararına o geniş boğuşmalara sevk ediyor

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Meyve’nin Dördüncü Mes'elesi’ndeki bir hakikatin izâhını Eski Said’in âfâka bakmak damarıyla ve bana hizmet eden kâtibin Ramazan başlarında bayram alâmetini şarkta bir hâdisenin te'siriyle heyecanla demesi ve bu Ramazan‑ı Şerîfteki kıymetdâr vakitleri radyonun mâlâyaniyâtıyla zâyi' etmemesi için ma'nen kalbime kaç defa ihtar edildi ki; o geniş ve karışık fırtınalı hakikatin kısaca zararlarını beyân eyle. Ben de gayet muhtasar bazı işâretler nev'inde, Risale‑i Nur şâkirdlerinin meraklarını ta'dil etmek niyetiyle beyân ediyorum. Fakat hem mes'ele çok geniş, vaktim de dar, hâlim de perîşan olmasından, anlamasında zahmet çekeceksiniz, zekâvetinize güveniyorum.
Meyvenin o Dördüncü Mes'elesinde denilmiş ki:
Dünya siyasetine karışmadığımın sebebi: O geniş ve büyük dâirede vazife az ve küçük olmakla beraber, câzibedârlık cihetiyle meraklıları kendiyle meşgul eder, hakîki ve büyük vazifelerini onlara unutturur veya noksan bıraktırır, hem her hâlde bir tarafgirlik meylini verir, zâlimlerin zulümlerini hoş görür, şerîk olur.” meâlinde orada denilmiştir.
Şimdi ben de derim ki: Merak yüzünden ve âfâkî hâdisâtın verdiği sarhoşâne gafletten zevk alan bîçâreler! Eğer, İnsanın fıtratındaki merak, insaniyet damarıyla sizin, farz ve lâzım vazifeniz zararına o hâdise, o geniş boğuşmalara sevkediyor; bu da bir ihtiyac‑ı manevîdir, fıtrîdir.” derseniz, ben de derim:
86
Kat'iyyen biliniz ki; insanın çok mu'cizâtlı hilkatine merak etmeyip, dikkat etmeyerek iki başlı veya üç ayaklı bir insan görse kemâl‑i merakla temâşâsına daldığı gibi, aynen bu asırda nev'‑i beşerin muvakkat ve fânî, tahribci geniş hâdiseleri; ve zemin yüzünde yüzbin millet ve insan nev'i gibi çok hâdisât‑ı acîbeye mazhar o milletlerden her baharda yalnız bir tek arı milletine ve üzüm tâifesine baksan, bu nev'‑i beşerdeki hâdisâtın yüz defa daha mûcib‑i merak ve rûhâni, manevî zevklere medâr hâdiseler var. Bu hakîki zevklere ehemmiyet vermeyip beşerin zararlı, şerli, ârızî hâdiselerine bu kadar merak ve zevk ile bağlanmak; dünyada ebedî kalmak ve o hâdiseler dâimî olmak ve herkese o hâdiseden bir menfaat veya zarar gelmek ve o hâdiseye sebebiyet verenlerin hakîki fâil ve mûcid olmak şartıyla olabilir. Hâlbuki, havanın fırtınaları gibi geçici hâllerdir. Sebebiyet verenlerin te'sirleri pek cüz'î Ondaki zarar ve menfaati o vaziyet; şarktan, Bahr‑i Muhîtten sana göndermez. Senden sana daha yakın ve senin kalbin onun tasarrufunda ve senin cismin onun tedbir ve icâdında olan bir Zât‑ı Akdes’in Rubûbiyetini ve hikmetini nazara almayıp, dünyanın nihâyetinden zarar ve menfaati beklemek ne derece dîvânelik olduğu ta'rif edilmez!
Hem îmân ve hakikat noktasında, bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakîki vazife‑i insaniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş dâire ise siyaset dâiresidir. Hususan böyle umumî ve mücâdele sûretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir îmân lâzım ki; herşeyde, her vaziyette, herbir harekette kader‑i İlâhî ve kudret‑i Rabbâniyenin izini, eserini görsün, o zulm‑ü zulmette kalb boğulmasın, îmân sönmesin; akıl, tabiat ve tesâdüfe saplanmasın.
87
Hattâ ehl‑i hakikat, hakikat ve mârifetullâhı bulmak için, kesret dâirelerini unutmağa çalışıyorlar; kalb dağılmasın ve lüzumlu ve kıymetli şeye sarfetmek lâzımgelen merakı, zevki, şevki, lüzumsuz fânî şeylerde telef olmasın. Hattâ bu ehemmiyetli sırdandır ki, din düsturlarının bir hàdimi olmak cihetinde güneş gibi îmânlar taşıyan bir kısım sahâbeler ve onlara benzeyen mücâhidînden, selef‑i sâlihînden başka; siyasetçi, ekserce tam müttakì dindar olamaz. Tam ve hakîki dindar, müttakì olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad‑ı aslî siyaseti yapanlarda, din ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer. Hakîki dindar ise, Bütün kâinâtın en büyük gayesi ubûdiyet‑i insaniyedir.” diye siyasete, aşk‑ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate âlet etmeğe eğer mümkünse çalışabilir. Yoksa, bâkî elmasları kırılacak âdi şişelere âlet yapar.
Elhâsıl: Nasıl ki sarhoşluk, hakîki vazifelerden gelen elemleri ve ihtiyaçları sarhoşlukla muvakkaten unutturduğu cihetle menhus ve kısa bir zevk verir; öyle de: Böyle fânî boğuşmaları ve hâdiseleri merakla takib etmek, bir nev'i sarhoşluktur ki; hakîki vazifelerden gelen ihtiyacât ve yapmamaktan gelen teellümâtı muvakkaten unutturduğu için, menhus bir zevk verir veya tehlikeli bir ye'se düşüp ﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ âyetindeki emr‑i İlâhî’ye muhâlefet eder, tokada müstehak olur. Veya ﴿لَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ olan şiddetli tehdid‑i İlâhî tokadına mazhar olur; zâlimlerin zulümlerine hasbî olarak ma'nen iştirâk eder; bil'istihkak cezasını da dünyada, âhirette çeker.
Yalnız ehemmiyetli bir endişe ve bir tesellî kalbime geliyor ki:
Bu geniş boğuşmaların neticesinde, eski Harb‑i Umumî’den çıkan zarardan daha büyük bir zarar, medeniyetin istinâdı, menba'ı olan Avrupa’da, deccâlâne bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi tesellîye medâr, Âlem‑i İslâmın tam intibâhıyla ve Yeni Dünya’nın, Hıristiyanlığın hakîki dinini düstur‑u hareket ittihàz etmesiyle ve Âlem‑i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur'ân’a ittihâd edip tâbi olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semâvî bir muâvenetle dayanıp inşâallâh galebe eder.
88
Umum kardeşlerime birer birer selâm. Gelen veya geçen Leyle‑i Kadir’lerinizi tebrik ederiz.

31. Bir‑iki sene zarfında Denizli kahramanları, yirmi sene kadar Risale-i Nur’a hizmet ettiklerinden, ebede kadar onların bu iyiliklerini unutmayız

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Denizli’nin bir Husrevi Hasan Feyzi’nin uzunca, tafsilâtlı bir mektûbunu vâsıtanızla aldım. Ve bildim ki; nasıl bir dâne toprak altına konulur, çok dâneleri sünbül versin, aynen öyle de: Şehîd merhum Hâfız Ali o tarlada, toprak altına girdi, otuz‑kırk Hâfız Alileri sünbül verdi ve verecek kanâatim geldi. Siz, benim tarafımdan ona ve Risale‑i Nurun hizmetine çalışanlara yazınız ki:
Bir‑iki sene zarfında Denizli kahramanları, yirmi sene kadar Risale‑i Nura hizmet ettiklerinden, biz Risale‑i Nur şâkirdleri ebede kadar onların bu iyiliklerini unutmayız ve Denizli, nazarımızda ikinci bir Isparta hükmüne geçtiği gibi, hapishânesini dahi bir Medrese‑i Nuriye mânâsında biliyoruz.
Feyzi’nin mektûbunda isimleri bulunan ve bilhassa hâkim‑i âdil ile beraber hakîki adâlete çalışanlar (Ç.H.M.) ve Avukat Ziya gibi bütün o zâtlar, değil yalnız bizi, belki Anadolu’yu ve Âlem‑i İslâmı ma'nen minnetdâr eylemişler. Onlar, bizim gibi Risale‑i Nura sâhibdirler. Eğer lüzum olsa, elime teslîm edilen bir kısım mecmuaları da onlara emâneten okutmak için göndereceğim. Orada kalan kitaplar, lüzumu varsa, muattal kalmamak şartıyla kalabilirler. Büyük mecmua elinde bulunan, muattal bırakmamak ve okutmak ve mümkün ise hapishâneyi teşrîk etmek şartıyla onun elinde kalsın. Daha isterse, daha başkaları da ona ve oraya göndereyim.
Ben Denizli gibi, az bir zamanda, bize ve Risale‑i Nura metîn, kahraman sâhibleri ve kardeşleri verdiği için, elimden gelse, kemâl‑i sürûr ve sevinçle onların mübârek hapishânesinde bakiye‑i ömrümü geçirmek istiyorum. Bizimle çok alâkadar ve hapishânede görüştüğümüz veya bana hizmet eden Beylerbeyli Süleyman ve Tavaslı Mehmed Çavuş gibi ne kadar dostlar varsa, hepsine çok selâm ediyorum ve her vakit manevî kazançlarımıza ve duâlarımıza dâhildirler. Ve Feyzi’nin mektûbunda isimleri bulunan zâtlara bilhassa birer birer selâm ve umumunun Ramazanlarını ve Leyle‑i Kadir’lerini rûh u canımızla tebrik ediyoruz.
89
Milaslı Halîl İbrahim, hakikaten Risale‑i Nurun demir gibi metîn ve sarsılmaz bir şâkirdidir. O kasaba onunla iftihar etmeli. Hem o zâtın, hem Hasan Feyzi’nin haddimden yüz derece ziyâde hüsn‑ü zanları neticesinde yazdıkları parlak manzûm iki parçayı; Risale‑i Nura hitâb ediyorlar ve benim ehemmiyetsiz şahsımı perde ve ârızî bir ünvân olarak yapmışlar diye kabûl ediyorum. Yoksa benim ne haddim var ki o meziyetlere sâhib olayım. Hem ona, hem Risale‑i Nurun avukatı Ahmed Feyzi’ye ve arkadaşlarına ve eski kahraman kardeşlerimizden Şefîk’e çok selâm ve duâ ediyoruz.
Kardeşlerim! Âyetü'l‑Kübrâ Ramazanda zuhûr ettiği gibi zannımca Ramazanda da matbaadan çıktığını, Isparta’ya geldiğini ve Ramazanda serbestiyetle okunması ve câmilere okutmak için girmesi gibi, bu Ramazan‑ı Şerîfte Âyetü'l‑Kübrâ’dan çıkan ve bir saat tefekkür bir sene ibâdet mânâsını taşıyan Hizb‑i Nuriye Âyetü'l‑Kübrâ’dan çıktığı misillû, bizim tesbihâtımızda otuzüç defa لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Âyetü'l‑Kübrâ’nın berekâtı ve feyziyle on dakikada aynı hakikat‑i tevhidi veren iki sahife kadar Ramazanın nuruyla kalbe ihtar edildi. Ben de on dakikada Âyetü'l‑Kübrâ’nın tamamını okuyor gibi; ve herbir mertebede, mukaddimesinde denildiği gibi Küre‑i Arzın küllî dili benim hayâlen lisânım olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der; ve denizler ve dağlar ve unsurların ve göklerin ve insan tabakàtlarının lisân‑ı hâlleri benim dillerim olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der diye, ben de herbir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dedikçe, ya bilisân‑ı arz, ya bilisân‑ı semâvât, ya bilisân‑ı cevv, ya bilisân‑ı anâsır derim İnşâallâh, sonra size gönderilecek.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
90

32. İkramı izhar mektubunun tetimmesi

İkramı İzhâr Mektûbunun Tetimmesi
(İşârât‑ı Kur'âniyenin başında yazdık.)
Risale‑i Nurun makbûliyetine imza basan ve gaybî işâretlerle ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır.
Aynı mes'eleye bu risalede yirmidokuz işâret var. Sâir parçalar ile beraber bine yakın işâretler, rumûzlar, îmâlar, emâreler aynı mes'eleye, aynı da'vâya bakmaları sarâhat derecesindedir. Vahdet‑i mes'ele cihetiyle, o emâreler birbirine kuvvet verir, te'yid eder. O sekizden üç tanesi: İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, üç kerâmet‑i gaybiyesiyle Risale‑i Nurdan haber vermiş.
Bu sekiz parçayı Ankara ehl‑i vukûfu tedkik etmiş, i'tirâz etmemişler. Yalnız demişler: Kerâmet sâhibi, kerâmetini yazmaz.”
Ben de onlara cevab verdim ki: Bu benim değil; Risale‑i Nurun kerâmetidir. Risale‑i Nur ise, Kur'ânın malıdır ve tefsiridir dedim, onlar sustular; demek kabûl ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münâsib olurdu; fakat bu hadsiz ve kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve zaîf ve fakir olan bizlere kuvve‑i maneviye ve gaybî imdâd ve teşci' ve sebat ve metânet vermek için mecburiyet‑i kat'iyye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfürûşluk verip sukùtuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl‑i îmânı dalâlet‑i mutlakadan kurtarmağa, lüzum olsa dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da fedâ etmek bir saâdet bilirim. Binler dostlarım ve kardeşlerim Cennet’e girmeleri için, Cehennem’i kabûl ederim.
91

33. Şimdi bir hâlimi size beyan etmek lâzım geliyor; tâ başka sebepler sizi müteessir etmesin

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdi bir hâlimi size beyân etmek lâzım geliyor; başka sebebler sizi müteessir etmesin. O hâl de şudur:
Bu yirmi sene tazyîk neticesi, ehemmiyetli ve müzmin bir hastalık bana ârız olmuş. Zâten eskiden beri o hastalığın esâsı bende vardı ki; ona merdüm‑girizlik yani, insanlardan çekinmek, temâs etmemek, temâstan müteessir olmak Hattâ şimdi en hafif rûhlu bir kardeşim, bir şâkirdimle görüşmeyi fakat Risale‑i Nur hizmetine ait olmamak şartıyla rûhum kaldırmıyor. Hattâ dostâne bakmaktan cidden müteessir oluyorum. Bu ehemmiyetli hâlde insanların bana karşı zulüm ve cinayetleri bir vesile olduğu gibi; inâyet‑i İlâhiye ve kaderin adâleti ve hizmet‑i îmâniyedeki ihlâsın muhâfazası en ehemmiyetli bir sebebdir ki; hem zulm‑ü cinayet-i beşeriyeyi hiçe indiriyor; hem bu hastalığı tam bana sevdiriyor, sabır ve tahammül verir. Nasıl ki insanlar evhâm yüzünden beni temâstan men' ede ede a'sâbıma dokundurdular; inâyet‑i İlâhiye dahi, hizmet‑i îmâniyedeki ihlâsı kırmamak ve tasannu'kârâne hodfürûşluk vaziyetine girmeğe mecbur etmemek ve ziyâde hüsn‑ü zan edenlerin karşısında beni tekellüflere ve gösterişlere mecbur etmemek ve bu zamanda çok te'sir eden şahsıma karşı teveccüh, muhabbet ve hizmete zarar veren kendini makam sâhibi göstermek vaziyetinden kurtarmak ve Kur'ân’dan gelen Risale‑i Nurun elmas gibi hakikatlerini bana mal etmekle cam parçalarına indirmemek hikmetleriyle, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn bana bu hastalığı vermiştir. Ben, Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum. Siz de müteessir olmayınız; memnun olunuz. Fakat fıtrî teellümlere karşı, tahammülüm için duânıza muhtacım.
92
Azîz kardeşlerim! Bize teslîm olunan kitaplarımın yaldızlı kaplı büyük mecmualardan bir kısmına baktım, gördüm ki: Nur, Gül fabrikalarının elmas kalemleriyle yazdıkları risaleler, o yaldızlı kaplar içinde bazen onbeş‑yirmi risale içinde bulunan mecmualar, o kadar güzel birer elmas kılınç hükmünde düşmanlarına karşı kendilerini büyük makamlarda ve mahkemelerde müdafaa etmek hikmetiyle (hiçbir sebeb yokken, birdenbire Risale‑i Nuru büyük mecmualar tarzında yaptırmağa hapsimizden beş ay evvel başladık) bunda büyük bir inâyet‑i İlâhiye olduğuna şübhem kalmadı ve feylesofların mağlûbiyetinin hikmetini anladık. Çünkü ictimâ'da eczâların kuvvetinden çok ziyâde bir kuvvet, hususan müdafaa vaktinde ictimâ' ve tesânüdden ileri geliyor.
Kardeşlerim! Çoktan size söylemek lâzım gelirken unutmuştum; kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz, o Söz’ün yalnız birinci makamıdır. O Söz’ün ikinci makamı ise, ehemmiyetine binâen ki, bir vecihte ona da Âyetü'l‑Kübrâ nâmını İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anhu vermiş olan Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiye’dir ki, Allâhu Ekber gibi sâir tesbihâtın mertebelerindeki nurları beyân ediyor ve Hizb‑i Nuriye’nin de bir me'hazidir.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederim. Gizli olan her gecede muhtemel bulunan Leyle‑i Kadir’lerinizi tebrik ederim.
KardeşinizSaid Nursî

34. Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanını kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bilmukabele, biz de Ramazanınızı tebrik ediyoruz. Rüyalarınız pek çok mübârektirler. İnşâallâh, Cenâb‑ı Hak sizi büyük ihsânlara mazhar eyleyecek, diye bir işârettir.
Bu zamanda en büyük bir ihsân, bir vazife, îmânını kurtarmaktır, başkaların îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır. Sakın, benlik ve gurura medâr şeylerden çekin. Tevâzu', mahviyet ve terk‑i enâniyet, bu zamanda ehl‑i hakikate lâzım ve elzemdir. Çünkü, bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfürûşluktan ileri geldiğinden; ehl‑i hak ve hakikat, mahviyetkârâne dâima kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir. Sizin gibilerin ağır şerâit içinde kahramancasına îmânını ve ubûdiyetini muhâfaza etmesi, büyük bir makamdır. Senin rüyalarının bir tâbiri de, bu noktadan seni tebşîr etmektir.
93
Risale‑i Nur eczâlarında tarîkat hakikatine dair Telvihât‑ı Tis'a nâmındaki risaleyi elde edip bakınız. Hem, zâtınız gibi metîn ve îmânlı ve hakikatli zâtlar Risale‑i Nur dâiresine giriniz. Çünkü, bu asırda Risale‑i Nur, bütün tehâcümâta karşı mağlûb olmadı. En muannid düşmanlarına da, serbestiyetini resmen teslîm ettirdi. Hattâ iki seneden beridir büyük makàmâtlar ve adliyeler, tedkîkàt neticesinde, Risale‑i Nurun serbestiyetini tasdik ve mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün eczâlarını sâhiblerine teslîme karar verdiler.
Risale‑i Nurun mesleği, sâir tarîkatlar, meslekler gibi mağlûb olmayarak belki galebe ederek pek çok muannidleri îmâna getirmesi; pek çok hâdisâtın şehâdetiyle, bu asırda, bir mu'cize‑i maneviye-i Kur'âniye olduğunu isbât eder. O dâirenin haricinde ekseriyetle bu memlekette bu hususî ve cüz'î ve yalnız şahsî hizmet; veya mağlûbane perde altında veya bid'alara müsâmaha sûretinde ve te'vilât ile bin nev'i tahrifat içinde hizmet‑i diniye tam olamaz diye, hâdisât bize kanâat vermiş.
Mâdem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir îmân var; tam bir ihlâs ve tam bir mahviyetle, sebatkârâne Risale‑i Nura şâkird ol. binler, belki yüzbinler şâkirdlerin şirket‑i maneviye-i uhreviyelerine hissedar ol. senin hayırların, iyiliklerin cüz'iyetten çıkıp küllîleşsin, âhirette tam kârlı bir ticâret olsun.
Said Nursî
94

35. Risale‑i Nur sair ilimler gibi okunmamalı. Çünkü ondaki iman-ı tahkikî başka ilimlere ve maariflere benzemez

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İki sene tedkîkàttan sonra mahkeme tarafından bana teslîm olunan mecmualardan bugün, masûmlar tâifesinin ve ümmî ihtiyarlar cemâatinin bana yâdigâr olarak gönderdikleri parçaları hâvî büyük ve yaldızlı cildli bir mecmua gördüm. Bu mecmuanın başında Kastamonu’ya yazdığım bir fıkrayı size göndermek hâtırıma geldi. Belki de eskiden bir sûreti size gönderilmiş. Bunda kanâatim geldi ki: Feylesoflara ve muannidlere karşı masûmlar ve ümmîlerin masûmâne ve hàlisâne olan bu elimdeki mecmuası, en büyük bir vâsıta‑i galebedir; inâdları kırıp insafsızları insafa getirmiştir. İşte çok yerlerden bana gönderilen mecmualar ve ümmîlerin parçalarını üç mecmua içinde cem'etmiştik. Ve mecmuanın başında, bu gelen parça yazılı gördüm, size de gönderiyorum.
Hem bununla, Risale‑i Nurun makbûliyetine delâlet eden sekiz parçadan mürekkeb yaptığımız bir mecmua ve Kerâmet‑i Gavsiye ve Aleviye ve İşâret‑i Kur'âniye’den başka, lâhika vesâireden üç‑dört parça daha ilâve edilen mecmuanın başında yazılmağa lâyık bir parçayı leffen beraber gönderiyorum.
Umum kardeşlerime, bilhassa masûm ve ümmîlere selâm ve duâ eder ve duâlarını istiyoruz. Ve bin Mâşâallâh ve Bârekallâh onlara deriz. Onların yazılarını kimler görüyorsa, takdirkârâne meftûn olur.
Risale‑i Nurun küçük ve masûm şâkirdlerinden elli‑altmış talebenin yazdıkları nüshaları bize göndermişler, o parçaları üç cild içinde cem'ettik.
İşte bu mecmuadaki parçaları yazanların nümûne olarak bir kısmı şunlardır:
bu tablo beyaz metin olarak geliyor. tablo olmasa kelimeler ve kelime listesi tam uyumlu.
İsimleriYaşlarıÖmer15Mustafa13Hâfız Nebi14Hicret15Hüseyin11Ahmed Zeki13Ayşe11Hâfız Ahmed12Mustafa14Bekir9Ali12Ayşe11
95
İşte bu mecmuadaki risaleler, bu masûm çocukların Risale‑i Nurdan ders aldıkları ve yazdıklarının bir kısmıdır. Onların bu zamanda bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki: Risale‑i Nurda öyle bir manevî zevk ve câzibedâr bir nur var ki; mekteblerde çocukları okumağa şevkle sevketmek için icâd ettikleri her nev'i eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk, Risale‑i Nur veriyor ki; çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki, Risale‑i Nur kökleşiyor. İnşâallâh, daha hiçbir şey onu koparamayacak, ensâl‑i âtiyede devam edecek, gidecek.
Aynen bu masûm çocuk şâkirdler gibi, Risale‑i Nurun câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyarların dahi kırk‑elli yaşından sonra Risale‑i Nurun hatırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk‑elli parça, iki‑üç mecmua içinde dercedildi. Bu ümmî ihtiyarların ve kısmen çoban ve efelerin bu zamanda, bu acîb şerâit içinde herşeye tercihen Risale‑i Nura bu sûrette çalışmaları gösteriyor ki; bu zamanda Risale‑i Nura ekmekten ziyâde ihtiyaç var ki, harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât‑ı zarûriyeden ziyâde bir hâcât‑ı zarûriyeyi, Risale‑i Nurun hakàikını görüyorlar.
Bu cildde az ve sâir altı cild‑i âherde masûmların ve ihtiyar ümmîlerin yazılarının tashihinde çok zahmet çektim; vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma'nen denildi ki: Sıkılma! Bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumağa mecbur ettiğinden, Risale‑i Nurun gıdâ ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem rûh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa, yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdâsız kalabilirler.
Risale‑i Nur, sâir ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân‑ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve maâriflere benzemez. Akıldan başka çok letâif‑i insaniyenin kût ve nurlarıdır.
Elhâsıl: Masûmların ve ümmî ihtiyarların noksan yazılarında iki fâide var:
Birincisi: Teennî ve dikkatle okunmağa mecbur etmektir.
İkincisi: O masûmâne ve hàlisâne ve samîmî ve tatlı dillerinden, derslerinden Risale‑i Nurun şirin ve derin mes'elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek ve ders almaktır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî
96

36. Yedi seneden beri ateş püsküren zâlim beşerin hâli, bugün daha çok ızdırâblı bir hâle girmiş bulunuyor

Elhamdülillâh, bu sene Isparta’daki talebelerinizi dünyevî meşâğil daha çok gaflete sokmadı. Hizmet‑i Nuriyedeki gayretlerimiz ciddi bir sûrette devam ediyor. Herbirimizin kalblerimizdeki Nura karşı incizab, sîmâlarımızda okunuyor. Sanki bu talebelerinizin kalbleri sevinçle doludur.
Evet sevgili Üstadımız, bütün talebeleriniz hep birden diyorlar: Liyâkatsizliğimiz, hiçliğimiz ile beraber sâfiyâne istihdam edildiğimiz bu Hizmet‑i Nuriyede bedî' bir Üstada hem talebe, hem kâtib, hem muhâtab, hem nâşir, hem mücâhid, hem halka nâsih, hem Hakka âbid olmak gibi cihan‑değer güzelliklerin hepsini birden bize veren Hazret‑i Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Ve bu yapmak istediğimiz şükürler dahi, Hàlık’ımızın fazlı ile kalbimize gelen bir ihsân olduğunu tahattur eden biz talebelerinizin kalblerini sürûr ve sevinç dolduruyor. Masûm Nursluların Üstadımızın küçüklüğünde geçirdikleri hayatın müteşekkirâne bir tarzı, hâl ve etvârımızda okunuyor. Hududsuz şükürler, nihâyetsiz senâlar olsun O Zât‑ı Zülcelâl’e ki; bizleri cehl‑i mutlak derelerinden, isyan ve küfran bataklıklarından lütûf ve keremiyle çıkarıp, gözleri kamaştıran en parlak bir nura talebe etmiştir.
Eğer sevgili Üstadımız, İktiran tâbir edilen iki ni'metin beraber geldiğini daha evvelden bize izâh etmeseydi, çok minnetdârlıklarımızı kalblerimize tercümân olan kalemlerimizden okuyacaklardı.
Evet sevgili Üstadımız! Biz kendimize bakıyoruz, Risale‑i Nura muhâtab olamıyoruz. Buna rağmen, ihtiyaç şiddetlendikçe, Hàlık‑ı Rahîm’in merhametli tecellîlerini müşâhede ediyoruz.
Kalb‑i Üstad; parlak bir âyine, bir mazhar, bir ma'kes Lisân‑ı Üstad; àlî bir mübelliğ, bir muallim, bir mürşid Hâl‑i Üstad; tecessüm etmiş en güzel bir örnek, bir nümûne, bir misâl oluyor. Tavâif‑i beşerin ihtiyaçları yazılıyor, gösteriliyor.
97
İşte yedi seneden beri ateş püsküren zâlim beşerin hâli, bugün daha çok ızdırâblı bir hâle girmiş bulunuyor. Herbir zîidrak, acaba yarın ne olacak düşüncesiyle kulaklarını radyoların ağızlarına koymuşlar, mütehayyir duruyorlar. Şarkta Japonların mağlûb olmasıyla, dünyanın salâh‑ı selâmete ve emn ü emâna kavuşması beklenirken; deccâlâne bir hareket şimâlde kendini gösterdiği görülüyor. Şu vaziyet; herkesi heyecana, endişeye sevkediyor. İstikbâl zulmetlere gittiği zannıyla, merakla radyoları takibe koşturuyor. Lillâhi'l‑Hamd Risale‑i Nur, àlî beyânâtı ile rûhlarımızı teskin ediyor, hakîki dersleriyle kalblerimizi tatmin ediyor.
İşte, bugünde meydâna çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak Hıristiyanlık âleminin Müslümanlıkla ittihâdı; yani İncil, Kur'ân ile ittihâd ederek ve Kur'ân’a tâbi olması neticesi elde edilecek semâvî bir kuvvetle mağlûb edileceği iş'âr buyuruluyor ki, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın da vürûduna intizar etmek zamanının geldiğini mânâ‑yı işârî ile ihtar ediyor.
Mesmuâta göre; bugünkü Amerika, aktâr‑ı âleme tedkîkàt için gönderdiği dört hey'etten birisini, bugünkü beşeriyetin saâdetini te'min edecek sâlim bir din taharrîsine memur etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisânıyla her tarafa ilân eden Risale‑i Nur, bu muzdarib, perîşan beşeriyetin en büyük bir saâdeti olacağına îmânımız pek kuvvetlidir.
Sevgili Üstadımız başımızda ve en àlî hakikatleri taşıyan ve Kur'ânın en yüksek ve mübârek tefsiri bulunan Risale‑i Nur elimizde oldukça, sevinçlerimiz had ve hududa alınmaz.
98
İşte bu hakikatlerin herbir cüz'ü, saha‑i fa'âliyete çıksa, her tarafta merakla, zevkle kendini okutturuyor. Buna bâriz deliller pek çok var. Hususuyla, inkâr‑ı Haşr mefkûresini mağlûb eden Onuncu Söz matbu' nüshaları ve bilhassa gizli tab'edildiği hâlde kendini serbest okutan ve takviye‑i îmânda pek yüksek hàrikaları taşıyan Âyetü'l‑Kübrâ risaleleri; ve inkâr‑ı Ulûhiyet mefkûresini zîr ü zeber eden Külliyat‑ı Nur Hüccetü'l‑Bâliğa ve Meyve gibi eczâları meydânda
İnşâallâh, Kur'ânın etrafına çevrilmek istenilen îmânsızlığın emânsız sûrunu, Risale‑i Nur temelinden kaldıracak, îmânsızlığın emânsız ateşini söndürüp, âb‑ı hayat bahşeden şarab‑ı kevserini, bütün dünyaya emânlı îmân vermekle içirecektir.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يÇok kusurlu talebeniz Husrev

37. Risale‑i Nur’un mesleği tarikat değil, hakikattir; Sahabe mesleğinin bir cilvesidir

Zâtınızın şahsıma karşı haddimden pek çok ziyâde hüsn‑ü zannınızı, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi nâmına kabûl edebilirim; yoksa kendimi o makamlarda görmek benim haddim değil.
Hem, Risale‑i Nur mesleği, tarîkat değil, hakikattir; sahâbe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır.” Risale‑i Nur, bu hizmeti Lillâhi'l‑Hamd en müşkül ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risale‑i Nur dâiresi, Hazret‑i Ali ve Hasan ve Hüseyin’in (Radıyallahu Anhüm) ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) ihbarât‑ı gaybiyeleriyle şâkirdlerinin bu zamanda bir dâiresidir. Çünkü Hazret‑i Ali, üç kerâmet‑i gaybiyesiyle Risale‑i Nurdan haber verdiği gibi; Gavs‑ı A'zam (K.S.) da kuvvetli bir sûrette Risale‑i Nurdan haber verip tercümânını teşci' etmiş. Bu mahrem dört Risale‑i Kerâmet-i Aleviye ve Gavsiyeye ait dört risale inşâallâh bir vakit size gönderilebilir. Mahkeme ehl‑i vukûfu, onlara i'tirâz edememiş, yalnız Bu yazılmamalı idi.” diye küçük bir tenkid etmişler. Ben de cevab verdim, onlar sustular. Zâten Üveysî bir sûrette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs‑ı A'zam’dan (K.S.) ve Zeynelâbidîn (R.A.) ve Hasan, Hüseyin (Radıyallahu Anhümâ) vâsıtasıyla İmâm‑ı Ali’den (R.A.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz dâire onların dâiresidir.
99
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; duânızın himmetiyle, onbeş günden ziyâde şiddetli bir harâret içinde tehlikeli ve zehirli hastalığın, iki gündür tehlikesi geçti. Hastalıkla bir saat ibâdet bir gün kadar olması cihetiyle, inşâallâh yapamadığım çok hayratın yerini bu hastalık doldurmuş ve çok kusurâtıma da keffâret olmuş. Fakat za'fiyet ve hastalık devam ediyor.
Latîf ve mânidâr bir tevâfuktur ki; dünkü gün, masûmların mecmuası elime geçti, açtım. O mecmuanın başında, o masûmların bir kumandanı hükmünde ve Medrese‑i Nuriyenin kahramanlarından Marangoz Ahmed’in gayet zînetli ve nakışlı ve dikkatli yazdığı Küçük Sözler, başında dercedilmiş gördüm. Mâşâallâh Marangoz Ahmed!” dedim; Masûmların çavuşu olmuş.” Aynı günde bir mektûbu elime geçti, açtım. Marangoz Ahmed’in, gönderdiğimiz mektûbları arkadaşlara gecede okumak zamanında, iki çekirge mektûbun başına gelip bitinceye kadar dinlemelerini gördüm. Birkaç gün evvel biz mektûbu yazarken, iki güvercin, mektûbun makbûliyetini ve müjdeci serçe ve kuddûs kuşlarının müjdelerini tasdik ettikleri gibi; marangozun iki çekirgeleri de güvercinleri ve müjdeci kuşları tasdik ederek, biz dahi Risale‑i Nuru tanıyoruz diye, lisân‑ı hâlleri ifâde ediyor diye latîf ve mânidâr tevâfuk olmuş.
100
Bu münâsebetle, o mecmua içinde mübârek kahramanlardan Küçük Ali’nin biraderzâdesi masûm ve küçük bir Abdurrahman olan Hâfız Ahmed’in yazdığı Sekizinci Şuâ’ın Sekizinci Remzi’nden bir sahife evvel bir fıkra nazarıma değdi. Bir‑iki aydır size Risale‑i Nurun makbûliyetine dair yazılan mektûblarda şahsımın hisse‑i şerefi ve hüneri olmadığını ve sırf bir ikram‑ı İlâhî olmasına dair yazılan parçayı bu fıkrayı o fıkraya alâkadar gördüm, size gönderiyorum, onlara münâsib bir yerde ilhâk edersiniz. O fıkra, Celcelûtiye’nin fevkalâde Risale‑i Nura verdiği ehemmiyetten şahsımın bir lem'ası, bir hüneri olmadığına dairdir. Şöyle ki; orada demiştim:
Hem ben itiraf ediyorum ki, böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek Kudret‑i İlâhiye’nin şe'nlerindendir ve âdetidir ve azametine delildir.
Ben kasemle te'min ederim ki, Risale‑i Nuru senâdan maksadım, Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini te'yid ve isbât ve neşirdir. Hàlık‑ı Rahîm’ime hadsiz şükür olsun ki, kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs‑i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış.
Evet, kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattir ve dehşetli bir hasârettir. Cenâb‑ı Hak, beni böyle hasâretlerden muhâfaza eylesin, âmîn!
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ eder ve duâlarını ricâ ederiz.

38. Ayetü’l‑Kübra, güneş gibi, iman nurlarını ruhlara telkin edebilir

Azîz, Sıddık, Mübârek Kardeşlerim!
Sizin mübârek Ramazanınızı ve Leyle‑i Kadr’inizi ve bayramınızı bütün rûh u canımızla tebrik ve tes'îd ediyoruz. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, emsâl‑i kesîresiyle sizleri müşerref eylesin, âmîn!
101
Bu Ramazan‑ı Şerîfte gerçi bir tesmim neticesinde ziyâde sıkıntı ve ızdırâb çektimse de Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sabır ve tahammül ihsân eyledi. Ve hastalığın ehemmiyetli sevâbı da ızdırâbın verdiği gaflet noktalarını izâle eyledi. Duâlarınız berekâtıyla, bu defa da o tesmimden tam kurtuldum. Fakat verdiği za'fiyet ve sarsıntı, ara sıra sıkıntı verir.
Size yazmıştım ki: Nasıl Hizb‑i Nuriye Risale‑i Nurun ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın bir hülâsasıdır; öyle de; on dakika zarfında Hizb‑i Nuriye’nin bir hülâsası, bu Ramazan‑ı Şerîfin feyzinden ve Ramazanda te'lif edilen ve yeni intişar eden Ramazaniye Risalesi olan Âyetü'l‑Kübrâ’nın otuzüç mertebe‑i vücûb ve vücûd ve tevhid otuzüç elsine‑i külliye ile tezâhür ettiği gibi; rûh ve hayâl ve kalb o noktadan öyle bir inbisat ve inkişaf etti ki, herbir mertebenin söylediği لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ şehâdetini dediğim vakit, o küllî lisân benim oluyor gibi azametli bir tevhid hissettiğimden, Âyetü'l‑Kübrâ, güneş gibi îmân nurlarını rûhlara telkin edebilir. Şeksiz şüphesiz kanâat ettim ve gördüm; ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) ona verdiği ehemmiyetin sırrını bildim.
Bu defa Isparta umum şâkirdlerinin hissiyatı ile Risale‑i Nur kahramanı Husrev’in yazdığı mektûb, gerçi hakkım olmayarak bana ziyâde hisse vermiş, fakat Isparta ve civarı kahraman şâkirdlerinin tam derece‑i irtibatlarını ve Risale‑i Nurun tam kıymetini gösterdiğinden ve mektûblarım içinde ve Lâhika”ya, hem daha münâsib gördüğünüz makamlarda yazmağa lâyıktır. Size bir sûreti yeni hurûfla gönderiliyor.
Pek çok alâkadar olduğum Kastamonu ve içindeki ehemmiyetli kardeşlerim, Isparta şâkirdleriyle vâsıta‑i irtibat Mustafa Osman; hakikaten az bir zamanda çok ehemmiyetli bir görmesinden, birinci saftaki hàslar içine girmeğe hak kazanmış. Demek ihlâsı tamdır ki, az bir zamanda çok zaman işini gördü. Cenâb‑ı Hak, onun emsâlini o havâlide çoğaltsın sebat ve selâmet versin, âmîn.
Umum kardeşlerime ve hemşirelerime birer birer selâm ve tebrik ve duâ ediyorum.
Said Nursî
102

39. Risale‑i Nur’da müteferrikan parçaları bulunmalarına binaen gayet muhtasar konuşacağım

Gayet ehemmiyetli iki mes'eleyi; sizlere zekâvetinize i'timâden Risale‑i Nurda müteferrikan parçaları bulunmalarına binâen, gayet muhtasar konuşacağım.
Birincisi: Risale‑i Nurun hakîki ve hakikatli bir şâkirdi bulunan ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kâtibi, bu defa yazdığı mektûbda, haddimden bin derece ziyâde hüsn‑ü zannına istinâden, bir hakikat soruyor. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin gayet ehemmiyetli ve kudsî vazifesini; ve hilâfet‑i nübüvvetin de gayet ulvî vazifelerinden bir vazifesini benim âdi şahsımda, Üstadı noktasından bir cilvesini gördüğünden, bana o hilâfet‑i maneviyenin bir mazharı nazarıyla bakmak istiyor.
Evvelâ: Bâkî bir hakikat, fânî şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye ma'rûz ve mübtelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.
Sâniyen: Risale‑i Nurun tezâhürü, yalnız tercümânının fikriyle, veyâhut onun ihtiyac‑ı manevî lisânıyla Kur'ân’dan gelmiş, yalnız o tercümânın isti'dâdına bakan feyizler değil; belki o tercümânın muhâtabları ve ders‑i Kur'ân’da arkadaşları olan hàlis ve metîn ve sâdık zâtların o feyizleri rûhen istemeleri ve kabûl ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümânın isti'dâdından çok ziyâde o Nurların zuhûruna medâr oldukları gibi, Risale‑i Nurun ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin hakikatini onlar teşkil ediyorlar. Tercümânının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlâssızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.
103
Sâlisen: Bu zaman, cemâat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hàrika da olsalar, cemâatin şahs‑ı manevîsinden gelen dehâsına karşı mağlûb düşebilir. Onun için, o mübârek kardeşimin yazdığı gibi, Âlem‑i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehânın nurları olan bir vazife‑i îmâniye; bîçâre, zaîf, mağlûb, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer, dağılır.
Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstadını veya mürşidini veya muallimini veya reisini kıymet‑i şahsiyelerinden çok ziyâde hüsn‑ü zan etmeleri, dersinden ve irşadından istifadeye vesile olması noktasında o pek fazla hüsn‑ü zanlar bir derece kabûl edilmiş, hilâf‑ı vâkıadır diye tenkid edilmezdi. Fakat şimdi, Risale‑i Nur şâkirdlerine lâyık bir üstada muvâfık bir ulvî mertebe ve fazileti; bîçâre, kusurlu bu şahsımda kabûl ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden ziyâde hüsn‑ü zanları kabûl edilebilir. Fakat, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir. Fakat, başta zındıklar ve ehl‑i dalâlet ve ehl‑i siyaset ve ehl‑i gaflet, hattâ sâfî‑kalb ehl‑i diyânet, şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde haksızlar; o şahsı çürütmekle hakikatlere darbe vurmak ve o Nurlara, benim gibi bir bîçâreyi mâden zannederek, bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o nurları söndürmeye ve sâfî‑kalblileri de inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes'elede bir hâdise bu hakikati gösteriyor.
İkinci Mes'ele: Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir memur tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza ma'rûz kaldım. Cenâb‑ı Hak rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risale‑i Nur eczâlarını ve rûhuma ve kalbime yüklenen şâkirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhâfaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsân eyledi. Yoksa, bir plân neticesinde beni hiddete getirip, Risale‑i Nurun, bâhusus Âyetü'l‑Kübrâ’nın fütûhâtına karşı bir perde çekmek olduğu tahakkuk etti.
104
Sakın, sakın hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telâş etmeyiniz, hem bana acımayınız. Şeksiz şüphesiz; inâyet‑i İlâhiye perde altında bizi muhâfaza etmekle ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ âyetine mazhar etsin.
Onların, o plânları da yine akîm kaldı. Fakat bu vilâyette, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet alıp şahsımla uğraşanlar var. Eğer mümkün olsa, buranın havasıyla hiç imtizaç edemediğim cihetini vesile edip, münâsib bir yere naklime, Denizli Mahkemesini ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vâsıta yapıp çalışmak lâzım geliyor. Ben kendim yapamadığım için, benden bana daha ziyâde alâkadar Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahâne ile beni alsınlar.
Said Nursî

40. Benim çok kusurlu şahsıma, hüsn‑ü zan ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil; belki vazife ve hizmet noktasında bakmalısınız

Azîz, Sıddık, çok Mübârek, çok Fa'âl, çok Hàlis, çok Kıymetdâr Kardeşim Husrev!
Senin, bayramın ikinci gününde elime geçen mektûbun, bir güvercin haber veriyor gibi geldiği aynı günde beni çok müteessir eden hâdise‑i taarruziyeden neş'et eden elemlerime, kederlerime bir merhem, bir ilâç hükmüne geçti; bu mânâyı hâtıra getirdi: Sana ihanet eden ehemmiyetsiz adamlara karşı, Gül ve Nur fabrikasının kahramanlarının hàrikulâde hürmet ve ihtiramları varken; böyle bir‑iki vicdânsızın hakaretine değil, milyonlarca düşmanların ihanetlerine karşı gelebilir ve hükümden iskàt edebilir.” diye kalbime geldi. Fakat kendi şahsıma baktım ki; kurumuş, çürümüş, vazifesi bitmiş bir hurma çekirdeği hükmünde iken, Risale‑i Nur bahçesinde bir derece o çekirdekten tezâhür eden meyvedâr, muhteşem koca bir ağaç nazarıyla baktığınızı gördüm. Sizin fevkalâde hüsn‑ü zannınız o ağaçtan ileri geldiğini ve çekirdeğin de bir cihette, bir nev'i vesile olduğu cihetinde hüsn‑ü zanna mazhar olmuş gördüm.
105
O mektûbun birinci sahifesi güzeldir; ben de iştirâk ediyorum. İkinci sahifede birkaç yerde kalem karıştırdım, ta'dil ettim. Ezcümle: Hazret‑i Hasan Radıyallahu Anh’ın altı aylık hilâfeti ile beraber Risale‑i Nurun Cevşenü'l‑Kebîr’den ve Celcelûtiye’den aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife‑i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr‑i hakàik-ı îmâniye noktasında Hazret‑i Hasan Radıyallahu Anh’ın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Çünkü; adâlet‑i hakîkiye ile bu asırda insanları mes'ûd edebilir bir isti'dâdda bulunan, Risale‑i Nurdur ve onun şahs‑ı manevîsi, Hazret‑i Hasan Radıyallahu Anh’ın bir muâvini, bir mütemmimi, bir manevî veledi hükmündedir diye senin mektûbunu ta'dil ettim. Buna kıyâsen, sana vekâleten bir‑iki yerde kalem karıştırdım. Fakat aynı günde mahkeme, kitaplarım içinde bana teslîm ettikleri mektûblar, müsveddeleri ve onların üstünde yeşil kalemle işâretlerine göre çok ehemmiyet verdikleri o müsveddeler içinde bu size yazdığım noksan bir parçayı gördüm, fesübhânallâh dedim. Mektûbuna benimle cevab ver diye mânâsını aldım. Belki bu parça Lâhika”ya girmiş, ben de size aynını yazıyorum.
Parça budur:
Benim çok kusurlu şahsıma hüsn‑ü zan ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil; belki vazifeye, hizmete bakıp o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurât ile âlûde mâhiyetim, benden kaçmağa bir vesile olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkınde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız. Ben, size nisbeten kardeşim; mürşidlik haddim değil, üstad da değilim; belki ders arkadaşıyım. Ben, sizin kusurâtıma karşı şefkatkârâne duâ ve himmetinize muhtacım; benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var. Cenâb‑ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle, sizlerle, gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymetdâr ve her ehl‑i îmâna menfaatli bir hizmette, taksim‑i mesâî kaidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs‑ı manevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı, bize kâfîdir.
106
Mâdem bu zamanda, herşeyin fevkınde hizmet‑i îmâniye bir kudsî vazifedir; hem kemiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset dâireleri ebedî, dâimî, sâbit hizmet‑i îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olmaz; Risale‑i Nurun ta'limâtı dâiresinde bize bahşettiği feyizli makamlara kanâat etmeliyiz. Haddimden fazla fevkalâde hüsn‑ü zan ile müfritâne àlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebat ve müfritâne irtibat ve ihlâs lâzımdır; onda terakkî etmeliyiz.” Elhak, bunda tam terakkî etmişsiniz. (Parça bitti)

41. Bu zamanda ehl‑i iman öyle bir hakikate muhtaçtır ki, kâinatta hiçbir şeye alet ve tâbi ve basamak olamaz ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez

Azîz, Sıddık, Sebatkâr, Muhlis Kardeşlerim!
Hem maddî hem manevî; hem nefsim, hem benimle temâs edenler gayet ehemmiyetli benden suâl ediyorlar ki: Neden herkese muhâlif olarak hiç kimsenin yapmadığı gibi sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğnâ gösteriyorsun? Ve herkes müştâk ve tâlib olduğu ve Risale‑i Nurun intişarına, fütûhâtına çok hizmet edeceğine o Risale‑i Nur şâkirdlerinin hàsları müttefik oldukları ve senden kabûl ettikleri büyük makamları kabûl etmiyorsun, şiddetle çekiniyorsun?”
Elcevab: Bu zamanda ehl‑i îmân öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki; kâinâtta hiçbir şeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz; ve hiçbir garaz ve maksad onu kirletemez; ve hiçbir şübhe ve felsefe onu mağlûb edemez bir tarzda îmân hakikatlerini ders versin. Umum ehl‑i îmânın bin seneden beri terâküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı îmânları muhâfaza edilsin.
107
İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale‑i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi olmuyor avâm‑ı ehl-i îmânın nazarında, hayat‑ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın; ve doğrudan doğruya hayat‑ı bâkiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şübheleri ve tereddüdleri izâle eylesin.
Amma, manevî ve makbûl ve zararsız ve bütün ehl‑i îmân ve hakikatin istedikleri nurânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hàlis kardeşlerimizden hüsn‑ü zanla verilen ve ihlâsınıza zarar gelmediği hâlde eğer kabûl etsen, reddedilmeyecek derecede senedler, hüccetler bulunduğu hâlde; sen, değil tevâzu' ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?”
Elcevab: Nasıl ki ehl‑i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de; ehl‑i îmânın hayat‑ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhâfaza etmek için, lüzum olsa hem lüzum var kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakîki hayat‑ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risale‑i Nurdan aldığım ders‑i şefkat cihetiyle terkederim.
Evet her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet‑i umumiyede; siyaset ve felsefenin galebesinde; ve enâniyet ve hodfürûşluğun heyecanlı asrında büyük makamlar herşeyi kendine tâbi ve basamak yapar. Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesâtını âlet eder. Manevî makamlar olsa, daha ziyâde âlet eder. Umumun nazarında kendini muhâfaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatler dahi tereddüdler ile revâcı zedelenir. Şahsa, makama faydası bir ise, revâcsızlıkla umuma zararı bindir.
Elhâsıl: Hakikat‑i ihlâs, benim için şân ü şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men'ediyor. Hizmet‑i Nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hàlis bir hàdim olarak, hakikat‑i ihlâs ile, herşeyin fevkınde, hakàik‑ı îmâniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.
108
Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fevkınde gördüklerinden sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şübheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor.” nazarıyla bakıp, mağlûb olarak dağıtılabilirler. Bu mânâ için hizmetkârlığı, makàmâtlara tercih ediyorum.
Hattâ bu defa bana; beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın plânıyla bana ihanet eden o ma'lûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünkü, mes'ele şa'şaalandığı için, doğrudan doğruya avâm‑ı nâs bana makam verip hàrika bir kerâmet sayabilirler diye, dedim: Yâ Rabbî, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerâmetvâri bir sûrette olmasın.”
Bu münâsebetle bir şeyi beyân edeceğim. Şöyle ki:
Bu defa mahkemeden bana teslîm olunan talebelerin mektûbları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektûb gördüm; belki Lâhika”ya girmiş. Risale‑i Nurun şâkirdlerinin maîşet cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dairdi. Burada, aynen Kastamonu’daki tokat yiyenler gibi şübhe kalmamış; beş adam, aynen burada da tokat yediler ().