219. Ankara Valisi Nevzat Bey cebren kıyafetime ilişmek istedi, hem muvaffak olamadı hem kendi kendini intihar etmekle tokadını yedi
Yirmi senede kaç vilâyetin zâbıtaları kıyafetime ilişmedi. Yalnız beş sene evvel Ankara Vâlisi Nevzat Bey, cebren kıyafetime ilişmek istedi; hem muvaffak olamadı, hem kendi kendini intihar etmekle tokadını yedi.
Hem Afyon Vâlisinin büyük memuru, cebren kıyafetime emir vermesine mukâbil, Emirdağı’nın küçük bir adliye memuru ona mukàbele edip “Kanun haricinde hiçbir şey yapamayız.” demiş, kanun‑perestliğini göstermiş.
Hem buranın kaymakamı evhâm etmeyip bana zulmetmediği için, o vicdânlı zâtın tebdiline çalıştılar.
Hem câmiye, Cuma’ya gitmeğe beni men'eden merdüm‑girizlik hastalığı ile beraber, maddî birkaç hastalığa binâen, bir hafta rapor verip beni ifâdemi almağa sevketmemek için doktorluk kanunu ile amel ettiğime binâen, tâ Afyon’dan iki doktor gönderip onun raporunu bozmak, onu da mahkemeye vermek derecesinde keyfî kanunlara ma'rûz olmuşuz.
362
220. Adliyenin şahs‑ı manevîsine ve Dâhiliye Vekili’ne berây-ı ma'lûmât takdim edilen ve Emirdağ’ındaki istintakta verdiğim ifâdenin hâşiye ve lâhikasıdır
Adliyenin şahs‑ı manevîsine ve Dâhiliye Vekili’ne berây‑ı ma'lûmât takdim edilen ve Emirdağ’ındaki istintakta verdiğim ifâdenin hâşiye ve lâhikasıdır
Bu yirmibeş seneden beri hiçbir gazeteyi okumayıp, dinlemediğim hâlde; dünkü gün, bana hizmet eden bir adam, gazetenin bir parçasını bana okudu. İçinde, Ankara maârif dâiresi (iki milyon zararla), hem yine Ankara’da otomobil garajı binası, aynı vakitte İzmir’de ehemmiyetli fabrika, hem aynı vakitte Adada büyük bir binanın tamamen yandığını işittiğim vakit, pek çok teessür ve yazıklarla bu fakir millete acımakla, aynı zamanda bütün ömrümde çekmediğim bir sıkıntı içinde, hiçbir mahkemede benim gibi ihtiyar ve hasta hâlimde dört buçuk saat mütemâdiyen ifâdemi suâl‑cevaba mecbur olduğum bir zamanda, eğer bura adliyesinin insaniyeti ve bir derece şefkati olmasaydı, kat'iyyen dayanamadığım gibi, kat'î karar vermiştim ki, sert bir sözle bu soğukta, bu hastalığımda hapse girmeyi gözüme almıştım. Hattâ bana hizmet edenin birini odamda yatırmak, birisini de birine bir tokat vurup benim hizmetim için hapse, yanıma gelmek için karar vermiştik. Fakat bura adliyesinin insaniyeti ve inâyet‑i İlâhiye bana sabır verdi, tahammül ettim.
Bu acîb vaziyetim ve asılsız evhâmın sebebini merak ettim. Gençlik Rehberi’nin resmen tab'edilmesi ve intişarı, pek çok mektebleri tenvir etmiş; hattâ Ankara Dâru'l‑Fünûnundaki ve İstanbul Dâru'l‑Fünûnundaki kıymetdâr gençlerin Risale‑i Nurun esâsâtını, bu vatan milletinin saâdetine bir vesile olduğunu bilmeleri ve pek çok muallimler, hamiyet‑i milliye ve vataniye ve haysiyet‑i ilmiye cihetiyle Risale‑i Nura kemâl‑i iştiyak ile alâkadar olmaları, maârif dâiresinin nazar‑ı dikkatini celbetmiş, Nurlara karşı bir derece beğenmemek tarzında bir ilişmek istemişler.
Hattâ burada: “Gençleri elde ediyor, matbu' Gençlik Rehberi ile mekteb talebelerinin nazarlarını dine çeviriyor.” diye ihbar edilmiş. Bunun üzerine hem bana, hem ekser Risale‑i Nur şâkirdlerine bazı vilâyetlerde ilişilmiş. Hâlbuki ben, medreseden çıktığım için hocalardan istimdâd etmek lâzımken, bütün kuvvetimle maârif dâiresine ve mekteblilere i'timâd edip onlara dayanmak istiyordum. Çünkü Nur dâiresine girenlerin çoğu mekteblilerdir, hocalar azdır; çoğu çekindiği hâlde, mektebliler, kemâl‑i takdirle Nurlara sâhib çıktığından, kalbimden derdim: İnşâallâh maârif dâiresi, Nur şâkirdlerini himâye edecek. Ve yardımları beklerken, birden bize bu yeni taarruzun sebebi; matbu' Gençlik Rehberi’nin âhirinde “Nur şâkirdleri, hükûmetin müsâadesine binâen, mümkün olduğu kadar Nur dershâneleri açılmak münâsibdir .” diye bizim gizli düşmanlarımız maârif dâiresini aleyhimize çevirmeğe çalışması bir vesile oldu.
363
Şimdiye kadar o düşmanlarımız, desîselerle kaç defa adliye cihetiyle bizi perîşan etmek istediler, muvaffak olamadılar, bir şey de çıkaramadılar. Sonra müteassıb ve enâniyetli ve resmî makamlardaki hocaları aleyhimize sevketmeğe çalıştılar, onda da bir şeye muvaffak olamadılar. Şimdi en ziyâde – bana yardıma – güvendiğimiz maârif idaresini aleyhimize isti'mâl etmekle, bu hükûmetin bazı memurlarını üç mahkemede kat'î berâet kazandığımız cem'iyetçilik ve tarîkatçılık bahânesiyle geniş bir dâirede bîçâre masûm Nur şâkirdlerine ve beni Risale‑i Nurun mütâlaasından mahrum etmeğe çalıştıkları bir zamanda ve benim acınacak dört buçuk saat istintakımın aynı vaktinde maârif dâiresinin sebebsiz yanması ve söndürülmesine hiçbir imkân bulunmaması ve tamamen yanması, tesâdüfe benzemiyor, bir eser‑i hiddet görünüyor.
O ifâdemin âhirinde ve aynı zamanda demiştim ki: “Beni bu gurbette, yalnızlıkta kitaplarımın mütâlaasından mahrum etmeyiniz. Yoksa hem bana, hem bu vatana yazık olur. (Hâşiye) Belki zemin, yine zelzele ile hiddet eder .” dediğimden üç dakika sonra üç sâniye devam eden zelzele ve o fıkrayı mahkemede tekrar ettiğim aynı zamanda – ya gece veya gündüzde – zemin ateşle maârif dâiresine saldırması ve mahkemece dört defa isbât edilen, çok defa zelzelenin Risale‑i Nura ve şâkirdlerine taarruzun aynı zamanında gelmesi‥ elbette bunda tesâdüf olamaz. Demek bu vatanın ve milletin ve âsâyişin büyük bir temel taşı olan Risale‑i Nurun hakikatleridir ki; böyle vukûâtlı tokatlarla, bu milletin nazar‑ı dikkatini Kur'ânın hakîki ve hakikatli ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale‑i Nura çeviriyor; milleti ona teşvik edip muârızlarına şefkat tokadı vuruyor.
Şimdi nasıl sadaka belâyı def'ediyor, öyle de: Risale‑i Nur, bu memlekette belânın def'ine vesile olduğu çok hâdiselerle tahakkuk etmiş. Bu defa da Risale‑i Nura hücum edildiğinin aynı zamanda bu yangın belâsının gelmesi, Risale‑i Nur belânın def'ine vesile olduğunu isbât ediyor.
364
221. Eğirdir’de Asâ‑yı Mûsa’yı müsadere eden ve mahkemeye veren adam kendisi iki sene hapis cezasıyla tokat yedi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Nasıl ki Eğirdir’de Asâ‑yı Mûsa’yı müsâdere eden ve mahkemeye veren adam kendisi iki sene hapis cezasıyla tokat yedi ve Husrev’e hiddetle bir ay ceza veren hâkimin istifâya mecbur olmasıyla ve refîkasının oradan müfârakatıyla bir nev'i tokat yemesi gibi, aynen burada dahi size leffen gönderdiğimiz pusulada yazılan tokatlar kat'î gösteriyorlar ki; biz bir himâyet ve inâyet altındayız; bize ilişenler, âhirette şiddetli tokatlar yiyecekleri gibi, dünyada dahi bir kısmı çabuk çarpılır.
Hem bu defa, bize hücumların aynı zamanında kış çok hiddet etti; şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığını gösterdiği gibi, hücumları durmasıyla ve Nurcuların ferâhlanmasıyla bu zemherir günleri nevrûz günleri gibi gülmeye başladı. O tebessüm, devamla manevî bir müjde ve tesellî veriyor kanâatindeyiz.
Bu defa pusulada yazıldığı gibi, hiçbir şeytanın da kimseyi kandıramadığı acîb ve maskaraca bir iftira etmekle teveccüh‑ü âmmeyi hakkımızda kırmağa çalışan resmî polisler, aynı zamanda tokatlarını yemesiyle gösteriyor ki; bize hücum edenler, iftiradan başka hiç çare bulamıyorlar, başka çareleri kalmamış. Hem biz de çok dikkat ve ihtiyat etmeğe, böyle şâyialara ehemmiyet vermemeğe mecbur oluyoruz.
365
Emirdağ Lâhikası 2
Risale‑i Nur Külliyatından
(Yirmiyedinci Mektûbdan)
Emirdağ Lâhikası 2
366
Takdim
Emirdağ Lâhikası – I ile bu Emirdağ Lâhikası – II arasında Nur Müellifi Üstadımız Hazretleri bazı talebeleriyle Afyon hapsine sevk ile, orada muhâkeme edilmiş ve Afyon hapsinde kaldığı yirmi ay zarfında yazdıkları mektûb ve müdafaaları Şuâlar’da Ondördüncü Şuâ olarak ve kısmen Tarihçe‑i Hayat’ta neşredilmiştir.
367
222. Herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının talebelerine icâzet‑i ilmiyeyi verdikleri misillû icâzet veriyorum
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bayram tebrikiyle beraber herbirinizi derecesine göre birer Said ve birer vârisim ve benim yerimde Nurların birer bekçi muhâfızı olarak – manevî bir hâtıraya binâen – kabûl ettiğimi haber verdiğim gibi şimdi de size beyân ediyorum: Mâdem haddimden çok ziyâde hüsn‑ü zannınızla bana ulûm‑u îmâniye ve Hizmet‑i Kur'âniye’de bir üstadlık vermişsiniz. Ben de herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının icâzet almağa lâyık olan talebelerine icâzet‑i ilmiyeyi verdikleri misillû icâzet veriyorum. Ve bütün kanâatimle ve rûh u canımla sizi tebrik ediyorum. İnşâallâh şimdiye kadar sadâkat ve ihlâs dâiresinde fevkalâde neşr‑i envâr ettiğiniz gibi daha parlak devam edip bu âciz, zaîf, mütekâid Said bedeline binler muktedir, kuvvetli vazife‑perver Saidler olursunuz.
Said Nursî
223. Hiçbir tarihte ilm‑i hakikate ve hakàik-ı îmâniyeye karşı bu derece garazkârâne, gaddârâne tecâvüz olmamış
Afyon Hapsinden Sonra Emirdağı’nda Yazılan Mektûblar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Herhalde biriniz benim bedelime Diyânet Riyâsetine gitsin; benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdi Efendiye desin ki:
“Zâtınız iki sene evvel Nur’un Külliyatından bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular; tashih edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashihiyle meşgulüm. Fakat tesemmüm hastalığıyla ziyâde perîşaniyetimden çabuk bitiremeyeceğim. Bitirdikten sonra, inşâallâh, takdim edilecektir. ‘Hediye almayan elbette hediye veremez’ kaidesine binâen, bu ziyâde kıymetdâr manevî tefsir‑i Kur'ân, bu memleket‑i İslâmiye’nin âlimler reisi olan zât‑ı àlînize Nurların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve nümûne için üç cüz'ü size evvelce gösterdiğimiz Kur'ânımızın basılmasına himmet ve sa'y etmenize bir kudsî ücrettir.
368
Kat'iyyen size beyân ediyorum ki: Mes'elemizde hiçbir tarihte ilm‑i hakikate ve hakàik‑ı îmâniyeye karşı bu derece garazkârâne, gaddârâne tecâvüz olmamış. Sizin dâire‑i ilmiyeniz ve riyâsetiniz herşeyden evvel bu vazife‑i diniye ve ilmiyeyi yapmanız iktiza ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, ‘Benim bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sâhib çıkacak’ diye kalbim ferâhlanıyordu, tesellî buluyordum. Size mahkeme müdafaâtımızdan bazı parçalar evvelce dâirenize gönderdiğimiz hâlde; şimdi tamam, mükemmel ve ayn‑ı hakikat bir nüsha müdafaâtımı da size gönderiyorum. Ona göre sizin delâletinizle Nurların serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me'haz olarak göstermek niyetiyle gönderdik.”
224. Sizlere, gönderdiğiniz Nur eczalarının hediyesine bin barekâllah, maşaallah deriz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim Safranbolu, Eflani Havâlisi Nur Şâkirdleri!
Sizlere, gönderdiğiniz Nur eczâlarının hediyesine bin Bârekallâh, Mâşâallâh deriz. Cenâb‑ı Hak sizleri iki cihanda mes'ûd eylesin. Âmîn.
Nurun mübârek, fedâkâr şâkirdlerinin herbiri bir kısım risaleleri güzelce yazıp, bu sırada bana hediye etmeleri ve bir kısım tatlı teberrük ile beraber, şiddetli hastalığım ve sıkıntılarım içinde garîb bir tarzda bana gelmesi, eskiden beri mukàbelesiz hediyeyi kabûl etmemek kaidem iken, o kaidenin aksine olarak kemâl‑i sevinç ve memnuniyetle kabûl ettiğime sebeb, üç mânidâr ve garîb hâdiselerdir.
369
Birincisi: Bir kısım paramla aldığım bana mahsûs makine mahsulü onbir mecmua ve elmas kalemli Nurun kıymetdâr üç şâkirdinin yazdıkları tam bir takım Risale‑i Nuru, Diyânet Riyâsetinin beş‑altı defa musırrâne istemesi üzerine hazırladığım aynı zamanda ve bir derece yabânî kalan müftüler ve hocalara bir manevî hediye ve müşevvik olarak göndermek teşebbüsü zamanında böyle çok ehemmiyetli bu vazifeyi yerine getirmek için Husrev’i buraya istiyordum. Hâlbuki vaziyetim müşkül bir hâlde; çok merak ediyordum. Birden küçük bir Husrev olan kahraman Sungur aynı vakitte geldi. Beni çok endişe ve telâşlardan ve masraflardan kurtardığı gibi; bu vazife, iki sene mütemâdiyen yanımda hizmeti kadar kıymetdâr olduğu için, kat'î kanâatim geldi ki, bu da Nurun neşrindeki muvaffakıyetin bir kerâmetidir.
İkinci Hâdise: Ben kendime ait nüshalarımı Diyânet Riyâsetine gönderdiğim aynı zamanda, aynen mîzanla ziyâde‑noksan olmayarak, tartılsa aynen o kadar Nur’un Safranbolu, Eflani havâlisindeki Nurun küçük kahramanları gönderdikleri mübârek hediyeleri lisân‑ı hâl ile bana dediler: “Merak etmeyiniz, biz zâyiât yerine geldik. O zâyiâtın yerini doldurduk.” Ben de rûh u canla kabûl ettim ve gönderenleri tebrik ettim; daha teberrükleri bana dokunmadı.
Üçüncü Hâdise: O mübârek hediyeler odama geldiği zamandan on dakika evvel, serçe kuşuna benzer bir kuş yatağımın ayağı altında gördüm. Hâlbuki pencereler ve kapı kapalı; hiçbir delik yok ki, o kuş girebilsin. Baktım benden kaçmıyor. Bir parça ekmek verdim; yemedi. Kalben dedim: “Üç‑dört sene evvel aynı burada kuşların müjde vermesi gibi, bu da müjde veriyor…”
Hakikaten aynı zamanda o mübârek Nur’lu hediye geldiği gibi, üç senedir haber almadığım müftü kardeşim Abdülmecîd’den güzel bir mektûb aldım. Bana hizmet eden Halîl geldi. “Bu kuşa bak, bu da eski kuşlar gibi bir müjdecidir.” dedim. Sonra pencereyi açtık, gitsin; gitmiyordu. Yukarıda beş‑altı defa uçtu, gitmedi.
Sonra Sungur da geldi. “İşte sen de gör.” dedik, o da gördü. Yarım saat sonra, nasıl görülmesi hàrika oldu; bulunmaması da hàrika oldu. Pencereden çıkmadan Halîl ile aradık, bulamadık; kayboldu.
Hattâ bu manevî hediyenin gelmesi ve Husrev yerinde Sungur imdâda yetişmesi, ehemmiyetini göstermeğe bir kat'î hâdise budur ki: Sungur gelmeden iki gün evvel – demek o evden çıktığı gün – Halîl rüyada görüyor ki: Sungur, Mustafa Osman ile buraya gelmişler; büyük bir hâdise ve şa'şaalı bir merâsim yapılmış. Benden “Tâbiri nedir?” diye sordu. Ben de merak ettim: “Sen ne için bu rüyayı bana söyledin? Acaba onların başına bir zarar mı gelmiş?” diye bir gece sabaha kadar endişe ile müteessirdim. O rüya‑yı sâdıka az bir tâbir ile çıktı.
370
225. Sungur Ankara’da iken Üstadımıza yazdığı mektubun suretidir
Sungur Ankara’da iken Üstadımıza yazdığı mektûbun sûretidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Çok azîz, çok mübârek, çok müşfik, çok sevgili Üstadımız Efendimiz Hazretleri!
Mübârek, makbûl, kıymetli mektûbunuzu Diyânet Riyâseti Başkanı Ahmed Hamdi Efendiye teslîm ettik. Sevinçler içinde mübârek mecmua ve Nurları kendi hususî kütübhânesine koydu. “İnşâallâh bunları kendi öz ve hàs kardeşlerime okumak için vereceğim ve bu sûretle tedrîcî tedrîcî neşrine çalışacağız.” dedi.
Çok sevgili Üstadım Efendim!
Mübârek mektûbunuzdaki emirlerinizi yapacağını söyledi. “Fakat şimdi hemen birdenbire bunların neşri olmaz. Ben bu eserleri hàs kardeşlerime okutturup, meraklılara göre ileride neşrederiz.” İnşâallâh tam ve parlak şekilde ileride neşrine çalışacağını söyledi.
Sungur
226. Böyle Eserleri Neşretmek, Diyânet Riyâsetinin Vazifesidir
Yirmidokuzuncu Mektûb’un İkinci Makamı’nın en baş sahifesindeki suâl ve cevaptan sonra şu nükte yazılacak:
“Bu risalenin sebeb‑i te'lifi: Kur'ânın tercümesini Kur'ân yerinde câmilerde okutmak olan dehşetli sû‑i kasdına karşı bir nev'i mukàbeledir. Ziyâde tafsilât ve lüzumsuz bahisler girmiş. Fakat o mücâhidâne ve heyecanlı mukàbelede kıymetdâr bir gaybî anahtarı hissedip meczûbâne arattırmak içinde lüzumsuz tafsilât ve zaîf ve pek ince emâreler dahi girmiş.
371
Kalbime geldi ki: Yirmidokuzuncu Mektûb’un gayet ehemmiyetli ve lüzumlu ve parlak ve îcâzlı olan Birinci Makamı, bu İkinci Makamın bütün kusurâtını ve isrâfâtını affettirir.” Ben de kemâl‑i sürûrla şükrettim, o kusurları unuttum.
227. Madem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esası, hem başları, hem şakirdlerisiniz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem Ahmed Hamdi Efendi Hazretleri!
Bir hâdise‑i rûhiyemi size beyân ediyorum: Çok zaman evvel zâtınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların, zarûrete binâen ruhsata tâbi ve azîmet‑i şer'iyeyi bırakan fikirler; benim fikrime muvâfık gelmiyordu. Ben hem onlara, hem sana hiddet ederdim. “Neden azîmeti terkedip ruhsata tâbi oluyorlar.” diye Risale‑i Nuru doğrudan doğruya sizlere göndermezdim. Fakat üç‑dört sene evvel yine şiddetli; kalbime size tenkidkârâne bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki:
“Bu senin eski medrese arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi gibi zâtlar, dehşetli ve şiddetli bir tahribâta karşı ‘ehvenü'ş‑şer’ düsturuyla mümkün olduğu kadar bir derece bir kısım vazife‑i ilmiyeyi, mukaddesâtın muhâfazasına sarfedip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı noksanlarına ve kusurlarına inşâallâh keffâret olur.” diye kalbime şiddetli ihtar edildi.
372
Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakîki uhuvvet nazarıyla bakmağa başladım. Onun için benim bu şiddetli tesemmüm hastalığım vefâtımla neticelenmesi düşüncesiyle, sizi Nurlara benim bedelime hakîki sâhib ve hâmî ve muhâfız olacağınızı düşünerek, üç sene evvel mükemmel bir takım Risale‑i Nuru size vermek niyet etmiştim. Fakat şimdi hem mükemmel değil, hem tamamı değil, fakat ekseriyet‑i mutlaka eczâları, Nur şâkirdlerinden gayet mühim üç zâtın on‑onbeş sene evvel yazdıkları bir takımı sizin için hastalığım içinde bir derece tashih ettim. Bu üç zâtın kaleminin benim yanımda on takım kadar kıymeti var. Senden başka bu takımı kimseye vermeyecektim. Buna mukâbil onun manevî fiatı da üç şeydir:
Birincisi: Siz mümkün olduğu kadar Diyânet Riyâsetinin şûbelerine vermek için; mümkünse eski hurûf, değilse yeni harf ile ve hàs arkadaşlarımdan tashihe yardım için birisi başta bulunmak şartıyla, memleketteki Diyânet Riyâsetinin şûbelerine yirmi‑otuz tane teksir edilmektir. Çünkü haricî dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyânet Riyâsetinin vazifesidir.
İkincisi: Mâdem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esâsı, hem başları, hem şâkirdlerisiniz; onlar sizin hakîki malınızdır. Münâsib görmediğiniz risaleyi, şimdilik neşrini geri bırakırsınız.
Üçüncüsü: Tevâfuklu Kur'ânımız mümkünse fotoğraf matbaasıyla tab'edilsin ki, tevâfuktaki lem'a‑i i'câziye görünsün. Hem baştaki Türkçe ta'rifatı ise; o, Kur'ân ile beraber tab'edilmesin, belki ayrıca bir küçük risalecik olarak ya Türkçe veya Arabîye güzelce çevirip öylece tab'edilsin.
228. Diyanet Reisi Nur'dan bir takımı musırrâne istedi. Üstad da şiddetli hastalığı içinde tashih edip, Diyanet Reisinden onun manevî fiyatı olarak üç madde istedi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Gayet Kıymetli, Fedâkâr Nur Kahramanı Ağabeyimiz Husrev Efendi!
Şimdi beş defadır Diyânet Reisi Nurdan bir takımı musırrâne istedi. Üstad da şiddetli hastalığı içinde tashih edip – şimdilik bitmek üzeredir – Diyânet Reisinden onun manevî fiatı olarak üç madde istemiş:
Birisi: Sizin hàrika yazdığınız mu'cizeli Kur'ânı fotoğrafla tab'etmek. Bu maddeyi kabûl etmiş; yalnız “Başındaki Türkçe ta'rifatı müstakil kalsa, ayrı tab'edilse münâsibdir.” demiş. İşte Üstadımız ona yazdığı mektûbu berây‑ı ma'lûmât leffen size gönderiyoruz.
373
Üstadımız diyor ki: “Hem bir takım Risale‑i Nuru, hem makine ile çıkan mecmuaları ona göndermek ve Husrev gibi bu işte en ziyâde alâkadar bir kardeşimizin eliyle teslîm etmek cihetini meşveretinize havâle ediyor.”
Siz de tam bir meşveretle sizin bu mes'elede oraya gitmenizin vücûdca sıhhatiniz müsâidse ve fikrinize de muvâfık ise, muayyen bir vakitte acele oraya gidersiniz ve adresinizi bildirirsiniz. Biz de takımı ve mecmuaları size Ankara’ya elinize yetiştireceğiz. Hattâ siz isterseniz kendi hesabınıza, onları müftüler neşretmek niyetiyle Diyânet Reisine verirsiniz.
Hizmetinde bulunan Halîl, Sâdık, İbrahim
229. Hafız Mustafa aynen Hafız Ali gibi vazifesini bitirdi, âlem‑i nura ve berzaha, Hâfız Ali ve Hasan Feyzi gibi kardeşlerimizin yanına gitti
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem Medresetü'z‑Zehrâ şâkirdlerini, hususan Mübârekler Hey'etini ve Isparta Vilâyetini merhum Hâfız Mustafa’nın vefâtıyla tâziye ve Hâfız Mustafa’yı tam vazifesini yapmasıyla yirmi senede ikinci bir Hâfız Ali olarak yirmi seneden beri usanmadan, sarsılmadan Nurların neşrine çalışmasını, bütün rûh u canımızla tebrik, hem onu, hem Isparta Vilâyetini, hem Medresetü'z‑Zehrâ’yı tebrik ediyoruz. Hakikaten bu merhum kahraman kardeşimiz aynen Hâfız Ali gibi vazifesini bitirdi; Âlem‑i Nura ve Berzaha Hâfız Ali ve Hasan Feyzi gibi kardeşlerinin yanına gitti. Cenâb‑ı Hak Risale‑i Nurun hurûfâtı adedince onun defter‑i hasenâtına hayırlar yazsın ve rûhuna rahmet eylesin. Âmîn!
230. Size şahsıma ait birkaç meseleyi beyan etmek kalbime ihtar edildi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size, şahsıma ait birkaç mes'eleyi beyân etmek kalbime ihtar edildi.
Evvelâ: Bazı hàs kardeşlerim şahsıma hizmette dikkatsizlik ettiklerinden, onların bana karşı acımasını noksan gördüğümden bazen hiddet ve tekdir ettiğim vakit kalbime geldi ki:
374
O bîçâreler ziyâde hüsn‑ü zanla tahmin ediyorlar ki, “Üstadımız istese belki bazı rûhâniler, cinnîler de hizmet edecekler, belki ediyorlar. Hizmet‑i Nuriyede inâyetin âşikâre cilvesi gösteriyor ki, onun şahsının perîşaniyetine meydân verilmiyor. Ve şefkatimize muhtaç değil.” diye hizmette bazı kusurları oluyor. Hattâ bugün de birisi araba getirecekti; dikkatsizlik yüzünden ben yayan çıktım. Bir saatte on saat kadar zahmet çektim. Ben de birkaç gün evvel böyle kusuru yapanlara demiştim, tekrar edeceğim, siz de dinleyiniz:
Nasıl ki Risale‑i Nuru ve hizmet‑i îmâniyeyi, dünyevî rütbelerine ve şahsım için uhrevî makamlarına âlet yapmaktan sırr‑ı ihlâs şiddetle beni men'ettiği gibi; öyle de: Kendi şahsımın istirahatine ve dünyevî hayatımın güzelce, zahmetsiz geçmesine, o hizmet‑i kudsiyeyi âlet yapmaktan cidden çekiniyorum. Çünkü: Uhrevî hasenâtın bâkî meyvelerini fânî hayatta cüz'î bir zevk için sarfetmek, sırr‑ı ihlâsa muhâlif olmasından kat'iyyen haber veriyorum ki: Târikü'd‑dünya ehl‑i riyâzetin arzu ve kabûl ettikleri rûhâni, cinnî huddâmlar bana her gün, hem aç olduğum zamanda ve yaralı olduğum vakitte en güzel ilâç getirseler, hakîki ihlâs için kabûl etmemeğe kendimi mecbur biliyorum. Hattâ berzahtaki evliyâdan bir kısmı temessül edip bana helva baklavaları hizmet‑i îmâniyeye hürmeten verseler, yine onların elini öpüp kabûl etmemek ve uhrevî, bâkî meyvelerini dünyada fânî bir sûrette yememek için nefsim de kalbim gibi kabûl etmemeğe rızâ gösteriyor. Fakat kasd ve niyetimiz olmadan inâyet cihetinde gelen bereket gibi ikramât‑ı Rahmâniye, hizmetin makbûliyetine bir alâmet olduğundan, nefs‑i emmâre karışmamak şartıyla rûhumla kabûl ederim. Her ne ise‥ bu mes'ele bu kadar kâfî.
Sâniyen: Eski Harb‑i Umumî’de Pasinler Cebhesi’nde şehîd merhum Molla Habib’le beraber Rusya’ya hücum niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları bir‑iki dakika fâsıla ile bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle tam başımızın iki metre üstünden geçip‥ arkada dere içine saklanan askerimiz görünmedikleri hâlde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim:
375
“Molla Habib ne dersin, ben bu gâvurun güllesine gizlenmeyeceğim.”
O da dedi: “Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim.”
İkinci top güllesi pek yakınımızda düştü. Hıfz‑ı İlâhî bizi muhâfaza ettiğine kanâatle Molla Habib’e dedim:
“Haydi ileri! Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz.” dedim.
Hem Bitlis muhâsarasında ve avcı hattında Rus’un üç güllesi öldürecek yerime isabet etti. Biri de şalvarımı delip iki ayağımın arasından geçip‥ o tehlikeli vaziyette sipere oturmağa tenezzül etmemek bir hâlet‑i rûhiye taşıdığımdan, arkadan kumandan Kel Ali, Vâli Memdûh Bey işittiler, “Aman çekilsin veya sipere otursun!” dedikleri hâlde, “Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmeyecek!” dediğim ve hiçbir ihtiyat ve tedbire ehemmiyet vermeyerek o gençlik zamanında o zevkli hayatımın muhâfazasına çalışmadığım hâlde; şimdi seksen yaşına girdiğim hâlde, gayet derecede bir ihtiyat ve hayatımı muhâfaza, hattâ vesvese derecesinde tehlikelerden çekinmek hâleti acîb bir tezâd göründüğünden, elbette o gençlik hayatını pervâsızca fedâ etmek, bir‑iki sene ihtiyarlık ve zevksiz hayatını bu derece muhâfaza etmek büyük bir hikmet içindir. Ve iki‑üç kudsî maksad, içinde vardır:
Birincisi: Gizli, gayr‑ı resmî ve bir kısım resmî, insafsız düşmanlarımızın desîseleriyle Nur şâkirdlerinin bedeline bütün hücumları benim şahsıma ve benimle meşgul olmasına ve bilmeyerek ehemmiyeti benden bilmekle Nur şâkirdlerinin bir derece desîselerden ve hücumlardan kurtulmalarına bu ihtiyar ve perîşan hayatım vesile olduğundan, Eski Said’in on gençlik hayatı kadar kardeşlerimin hatırı için şimdilik ona muvakkaten ehemmiyet veriyorum.
Eğer ben ortadan çekilsem; bana verdiği zahmet, rûhumdan ziyâde sevdiğim hàs kardeşlerime verilecekti. O hâlde bir zahmet yüz aded zahmet olurdu.
376
İkincisi: Gerçi hàs kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nura sâhibdirler. Fakat ihlâstan sonra en büyük kuvvetimiz tesânüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilâfıyla, – hapiste olduğu gibi – bir derece tesânüd kuvveti sarsılmasıyla, Hizmet‑i Nuriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binâen; bu bîçâre ihtiyar hasta hayatım, tâ Lem'alar, Sözler Mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlardan ürkütmek belâsı def'oluncaya kadar ve tesânüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhâfazaya bir mecburiyet hissediyorum. Çünkü uzun imtihanlarda mahkemeler, düşmanlarım; benim gizli ve mevcûd kusurlarımı göremediklerinden, hıfz‑ı İlâhî ile bütün bütün beni çürütemediklerinden, Risale‑i Nura galebe edemiyorlar. Fakat hayat‑ı ictimâiyede çok tecrübelerle mâhiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Saidlerin bir kısmını, Nurun zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telâştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhâfazaya çalışıyorum; hattâ yanımda bir rovelver varken, ikinci bir kuvvetli rovelver daha tedârik etmeye lüzum gördüm. Düşmanların zehirleri kardeşlerimin duâsıyla kırıldıkları gibi, sâir sû‑i kasdları dahi inşâallâh akîm kalacaktır.
Ezcümle: İki saat Kamer tamamıyla tutulduğu aynı gecede, gizli düşmanlarım Ankara’dan – bizden Nur mecmuaları istemeleri üzerine – buraya gelen iki adam, birden otuzaltı mecmua gönderdiğimizin aynı ikinci gününde tahminlerince daha gönderilmemiş diye hem o kitaplar nerede olduğunu bilmek ve Afyon’daki resmî ve makam sâhibi bir‑iki masona haber vermek ve taharrî ettirmek ve kilitli olan iki odamda yemek ve içmek kaplarıma zehir atmak için, fevkalâde bir tarzda dama çıkmışlar ve iki odanın herbirinin bir penceresini kırmadan, acîb bir tarzda açıp içeriye girmişler. Benim yattığım oda ise arkasından sürgülü olmasından bana sû‑i kasd edememişler. Hıfz‑ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye onların eline bir uç vermedi.
Ben daha lüzumlu şeyler yazacaktım. Fakat rahatsızlık “Yeter!” dedi. Her vakit ihtiyat, ihlâs, tesânüd, sebat, sarsılmamak ve vazifemizi yapmak ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak, سِرًّا تَنَوَّرَتْ düsturuna göre hareket etmek ve telâş ve me'yûs olmamak lâzım ve elzemdir. Hem tekrar derim:
Nur şâkirdleri gibi pek az zahmetle pek çok kıymetdâr hizmet ve pek çok manevî kazanç elde edenler tarihlerde görülmüyor. Ağır şerâit altında bazen bir saat nöbet bir sene ibâdet hükmüne geçtiği misillû, inşâallâh Nurcuların hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’deki saatleri yüzer saat hükmünde hayırlar kazandırır.
Umum kardeşlere ve hemşirelere selâm ve iki cihanda selâmetlerine duâ eden ve duâlarını isteyen kardeşiniz
…‥ Hakîki fedâkâr Zübeyr, en lüzumlu ve hizmete şiddet‑i ihtiyacım zamanında buraya imdâdıma geldi. Yoksa Isparta’dan o sistemde birisini isteyecektim…
377
231. Mi’rac Gecesinden bir gün evvel ve bir gün sonra müstesna bir surette rahmetin yağması işarettir ki bu vatanda bir umumî rahmet tecelli edecek inşaallah
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Leyle‑i Mi'râcınızı tebrik ve içinde ettiğiniz duâların makbûliyetini Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ederiz. Ve bu havâlide Mi'râc gecesinden bir gün evvel ve bir gün sonra müstesnâ bir sûrette rahmetin yağması işârettir ki, bu vatanda bir umumî rahmet tecellî edecek, inşâallâh.
Sâniyen: Van’daki eski talebelerimle ziyâde alâkadar ve merak ettiğim ve bugünlerde Kastamonu’nun Süleyman Rüşdü’sü olan Çaycı Emin, Van’da bulunup o eski mübârek talebelerimin ellerine Nurların yetişmesine çalışması ve o mübârek eski kardeşlerimin hayatta olduklarını bilmediğim ve merak ettiğim ki, beraber onların hayatta ve Nurlara müştâk olduklarını mektûbla haber vermesi, beni çok ziyâde memnun eyledi. Ve çok ferâhlı bir hüzün ve hazîn bir eski hâtıra‑i sürûr verdi. Ben buradan oraya muhâbere edemediğim için benim bedelime Safranbolu kahramanları muhâbere etse iyi olur.
Sâlisen: Otuz seneden beri siyaseti bırakıp havadislerini merak etmediğim hâlde, mu'cizâtlı Kur'ânımızı iki buçuk sene müsâdere edip bize vermemekle beraber dünyada emsâli vukû' bulmamış bir tarzda Afyon Mahkemesi bizi tâzib ve kitaplarımızın neşrine mâni olmak cihetiyle ziyâde beni incitti. Ben de beş‑on günde iki‑üç defa siyaset dünyasına baktım. Acîb bir hâl gördüm. Müdafaâtımda dediğim gibi istibdâd‑ı mutlak ve rüşvet‑i mutlaka ile hareket eden bir cereyan‑ı zındıka masonluk, komünistlik hesabına bizi böyle işkencelerle ezmeğe çalışmış. Şimdi o kuvveti kıracak başka bir cereyan bu vatanda tezâhüre başladığını gördüm. Fazla bakmak mesleğimce iznim olmadığından daha bakmadım.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يHasta Kardeşiniz Said Nursî
378
232. Celâl Bayar’a yazılan kısa bir yazı
Celâl Bayar,
Reis‑i Cumhûr;
Zâtınızı tebrik ederiz. Cenâb‑ı Hak sizi İslâmiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin.
Nur Talebelerinden ve onların nâmına Said Nursî
233. Reisicumhur Celâl Bayar ve Heyet‑i Vükelâsına yazılmış bir mektup
Reis‑i Cumhûr Celâl Bayar ve Hey'et‑i Vükelâsına
Ankara
Biz Nur Talebeleri yirmi senedir emsâlsiz bir tâzib ve işkencelere hedef olmuşuz. Sabrettik. Tâ Cenâb‑ı Hak sizi imdâdımıza gönderdi. O işkencelerin sebebini onbeş senedir üç mahkeme hakîki ve kanunî olarak yüzotuz kitab ve bin mektûbatta bulamadıklarına, mahkeme‑i temyizle Denizli Mahkemesini şâhid gösteriyoruz. Otuz seneden beri ben siyaseti terketmiştim. Bu defa birkaç gün zarfında Ahrarların başına geçip milletin mukadderâtına sâhib çıkması sebebiyle Reis‑i Cumhûru ve hey'et‑i vekileyi tebrik ile beraber, bir hakikati ifşa ediyorum; şöyle ki:
Bize hücum eden ve mahkemelerde tâzib edenler demişler: “Bu Nur Talebelerinin dini siyasete âlet etmek ihtimalleri var, belki de ediyorlar.”
Biz de o zâlimlere karşı müdafaâtlarımızdaki binler hüccet ile demişiz ve diyoruz ki:
Biz, dini siyasete âlet değil, belki rızâ‑yı İlâhîden başka hiçbir şeye, hattâ dünyaya ve saltanata âlet etmemek bizim esâs mesleğimiz olduğundan, düşmanlarımızca da tahakkuk etmiş ki: Üç senedir üç çuvaldan ziyâde dosyalarımızı garazkârâne tedkik ettikleri hâlde, bizi mahkûm edemiyorlar. Verdikleri keyfî ve vicdânî hükümlerine de bir bahâne bulamıyorlar ki, Temyiz o hükmü bozdu.
379
Evet biz dini siyasete âlet değil, belki vatan ve milletin dehşetli zararına siyaseti müteassıbâne dinsizliğe âlet edenlere karşı; bizim siyasete bakmamıza mecburiyet‑i kat'iyye olduğu zaman, vazifemiz siyaseti dine âlet ve dost yapmaktır ki, üçyüz elli milyon kardeşlerin uhuvvetini bu vatandaki kardeşlere kazandırmağa sebeb olsun.
Elhâsıl: Bize işkence edenler, siyaseti asabiyetle dinsizliğe âlet etmelerine mukâbil; biz de siyaseti dine âlet ve dost yapmakla bu vatan ve milletin saâdetine çalışmışız.
Kardeşlerim, ben bunu böyle münâsib gördüm, sizlerin meşveretine havâle ediyorum.
Said Nursî
234. Komünistlerin zındıklar kısmı, habbeyi kubbe yapıp bahanelerle Nurların serbestiyetine mâni olmaya çalışıyorlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Seksen küsûr sene ibâdetli bir ömr‑ü bâkîyi te'min eden Ramazan‑ı Şerîfinizi bütün rûh u canımızla tebrik ve her gecesi bir nev'i Leyle‑i Kadir hükmünde hakkımızda menfaatdâr olmasını niyâz ederiz. Ve teşrîk‑i mesâî sırrıyla ve her hàs Nurcu, umum Nurcuların manevî kazancına hissedar olmasıyla, ma'nen binler dil ile ibâdet ve duâ ve istiğfar ve tesbihât yapmağa hakîki uhuvvet ve ihlâs ile mazhariyetinizi Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz ve öyle de ümîd ediyoruz.
380
Sâniyen: Risale‑i Nurun ma'nen galebe‑i tâmmesi ile beraber, mason kısmının dinsizleri ve komünistlerin zındıklar kısmı, habbeyi kubbe yapıp bahânelerle Nurların serbestiyetine mâni olmağa çalışıyorlar ki; yine bu defa da mânâsız, sebebsiz otuzbeş gün mahkememizi te'hir ettiler. Hattâ Kur'ânımızı vermemek için, avukatımızla da gürültü etmişler. Fakat inâyet‑i İlâhiye onların bütün plânlarını akîm bırakıyor. Nurlar kemâl‑i ihtişamla İstanbul ve Ankara münevver gençlerinde büyük bir iştiyakla kendi kendine intişar edip şâkirdlerine ders veriyor. Bu manevî galebesinin bir neticesidir ki, Ezân‑ı Muhammedî’nin okunmasına çalışan Başvekile yüzer imza ile genç münevverler teşekkür ve tebrik yazıyorlar.
Sâlisen: Buradaki talebeler de Ramazan‑ı Şerîfinizi tebrikle beraber – kendilerince – pek çok nümûneler içinde eski komünistlerin işkencelerinden bir‑iki nümûne yazıp leffen size takdim ediyorlar. Belki bir vakit bu meâlde gazetelerde bir makaleyi de neşredecekler.
Umum kardeşlerim ve hemşirelerime selâm ve duâ eden ve hastalık sebebiyle vazife‑i ubûdiyeti tam yerine getiremeyen ve Nurcuların manevî yardımlarına ve onun bedeline duâ etmelerine ve manevî kazançlarına muhtaç hasta kardeşinizSaid Nursî
235. Halk Fırkası iktidar partisi iken Üstadımıza yapılan eşedd‑i zulüm ile yüzer kanunsuz işkencelerinden birinci nümûnesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Halk Fırkası iktidar partisi iken Üstadımıza yapılan eşedd‑i zulüm ile yüzer kanunsuz işkencelerinden birinci nümûnesi
Zemin yüzünde bu asırdaki kadar misli görülmeyen bir zındıka cereyanının plânlarıyla Üstadımıza yirmibeş senedir istibdâd‑ı mutlak ile yapılan zulmün bir nümûnesi şudur ki: Nefes almak üzere kapalı araba ile kırlara gitmek için dışarıya çıktığı zaman, buranın büyük bir memuru kıyafetine ilişmek istemiş. Bu beş cihette kanunsuz ve beş vecihle vicdânsızlık olan hadsiz cür'etkârlığa karşı deriz ki:
381
Pâdişahın küçük bir tahakkümüne tahammül edemeyen ve Meşrûtiyet ilânında ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de mahkeme reisi Hurşid Paşaya ve mahkeme âzâlarına cevaben: “Eğer Meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise; bütün ins ve cin şâhid olsun ki, ben mürteciyim. Şerîatın bir tek mes'elesi uğrunda bin rûhum olsa fedâya hazırım!” diyen ve Meclis‑i Meb'ûsân’da Mustafa Kemâl’e karşı: “Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” Söyleyen ve İslâmî kıyafeti kat'iyyen ve asla tebeddül etmeyen ve kıyafetine ilişmek isteyen ve sonra kendi kendini öldürmekle tokadını yiyen Nevzat isminde Ankara vâlisine: “Bu sarık bu başla beraber çıkar!” tarzında konuşarak boynunu göstermesiyle dokunulmayan bir zâta; hem Isparta, hem Eskişehir, hem Denizli Mahkemeleri dahi başını açtırmadıkları ve – son Afyon Mahkemesi müstesnâ – binlerce halk ve yirmi polislerin bulunduğu sıralarda bile başını açması ihtar edilmediği ve münzevî olduğu hâlde; o düşüncesiz memurların mânâsız ihanet için müdâhale niyeti, doğrudan doğruya anarşilik hesabına vatan ve millete tehlike getirmeğe çalışmaktır. Ve bütün bütün kanunsuz olmakla beraber‥ senelerden beri emsâline rastlanmamış bir ferâğat‑i nefis ve fedâkârlıkla en ağır şerâit altında yüzotuz parçadan müteşekkil muazzam ve hàrika eser külliyatıyla vatan ve milletin manevî kurtuluşunu te'min eden böyle bir zâta bu tarzda ilişmek, elbette millet ve gençliğin mahv u perîşan olmasına gayret eden gizli vatan düşmanlarına yardım etmek ve âlet olmaktır. Afyon’da bir‑iki mütemerrid, bir zındık masonun iştirâk ve teşvikiyle, o insanın bu tarz ihanet etmek fikrine; hiçbir ihaneti kabûl etmeyen Üstadımızın tahammül etmesinden ve ehemmiyet vermediğinden şu hakikati kat'iyyen anladık ki: Bu vatan ve millete kendi yüzünden bir zarar gelmemesi için haysiyetini, şerefini, nefsini, rûhunu, rahatını dahi fedâ etmiştir.
Konyalı Zübeyr
382
236. Benim son hayatımı Isparta havalisinde geçirmek büyük bir arzumdur
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem sizin, hem bu memleketin, hem Âlem‑i İslâmın mühim bayramlarının mukaddimesi olan, bu memlekette Şeâir‑i İslâmiyenin yeniden parlamasının bir müjdecisi olan Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) kemâl‑i ferâhla onbinler minârelerde okunmasını tebrik ediyoruz. Ve seksen küsûr sene bir ibâdet ömrünü kazandıran Ramazan‑ı Şerîfteki ibâdet ve duâlarınızın makbûliyetine “Âmîn!” diyerek, Rahmet‑i İlâhiye’den herbir gece‑i Ramazan bir Leyle‑i Kadir hükmünde sizlere sevâb kazandırmasını niyâz ediyoruz. Bu Ramazanda şiddetli za'fiyet ve hastalığımdan tam çalışamadığıma sizlerden manevî yardım ricâ ederim.
Sâniyen: Benim, son hayatımı Isparta havâlisinde geçirmek büyük bir arzumdur. Ve Nur Efesinin dediği gibi demiştim: “Isparta, taşıyla toprağıyla benim için mübârektir.” Hattâ yirmibeş seneden beri beni işkence ile tâzib eden eski hükûmete kalben ne vakit hiddet etmişsem, hiçbir zaman Isparta hükûmetine hiddet etmeyip o mübârek vatandaki hükûmetin hatırı için ötekileri de unutuyordum. Hususan oradaki eski tahribâtı tamirata başlayan hakîki vatan‑perverler olan Demokrat nâmında hamiyetli Ahrarlar, yani hürriyet‑perverler, Nur ve Nurcuları takdir etmelerine çok minnetdârım. Onların muvaffakıyetine çok duâ ediyorum. İnşâallâh o Ahrarlar istibdâd‑ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet‑i şer'iyeye vesile olacaklar.
Sâlisen: Bayramdan bir mikdar sonraya kadar burada kalmaklığımın bir sebebe binâen lüzumu var. Bir‑iki ay sonra Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarının kararıyla ve İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki genç Saidlerin de muvâfakatiyle nereyi benim için münâsib görürseniz orayı kabûl edeceğim. Mâdem hakîki vârislerim sizlersiniz ve şahsımdan bin derece ziyâde dünyada vazifemi de görüyorsunuz. Bu hayat‑ı fânîdeki son menzili sizin re'yinize bırakıyorum.
383
Râbian: Hem tebriklerini, hem şiddetli alâkalarını gösteren Ahmed Nazîf ve Ahmed Feyzi ve Halîl İbrahim ve Hasan Âtıf ve Bucak’ta ve Eflani ve İstanbul’daki Nurcuların mektûblarına benim bedelime sizler cevab verirsiniz, sizleri tevkîl ediyorum.
237. Medresetü'z‑Zehrâ erkânları, benim şahsımın da hakikî vekilidirler. Şahsıma gelen mektuplara, onlar benim bedelime cevap versinler
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hadîs‑i Şerîfin sırrıyla Ramazan‑ı Şerîfin nısf‑ı âhirinde, hususan aşr‑ı âhirde, hususan tek gecelerde, hususan yirmiyedisinde; seksen küsûr sene bir ibâdet ömrünü kazandırabilen Leyle‑i Kadr’in ihyâsına ve herbiriniz umum Nur Talebeleriyle beraber, hususan bu bîçâre, çok kusurlu, hasta, zaîf kardeşinizi hissedar etmenizi ve herbirinizin duâlarınızın binler manevî âmînlerin te'yidiyle Dergâh‑ı İlâhî’de kabûl olmasını Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz.
Sâniyen: Üniversitedeki genç Saidlerin hakikaten Medresetü'z‑Zehrâ’nın İstanbul ve Ankara’daki vazifesini yaptıklarına ve bu bîçâre Said’e ihtiyaç bırakmadıklarına ve Risale‑i Nurun herbir cihetle kâfî olmasının bir nümûnesi olarak şimdi size leffen gönderdiğimiz, onların meb'ûslara hitâben yazdıkları beyânnâmelerini ve yine onların bir eseri olan Tarihçe‑i Hayat’ın yetmiş nüshasının baş tarafına koyup yetmiş meb'ûsa göndermeleri için bize gelen beyânnâmelerini berây‑ı ma'lûmât size gönderdik. Siz münâsib görseniz onu ve size evvelce gönderdiğimiz Sungur’un Maârif Vekâletine müdafaası ve Mustafa Osman’ın Adliye Vekiline istid'asıyla beraber Tarihçe‑i Hayat’a bir nev'i zeyl olarak el yazmasıyla veya makine ile veya İnebolu’daki yeni harfle elli‑altmış nüsha teksirini re'yinize havâle ediyoruz.
Sâlisen: Medresetü'z‑Zehrâ erkânları, benim şahsımın da hakîki vekilimdirler. Bana, şahsıma gelen mektûblara onlar, benim bedelime cevab versinler. Hususan Husrev’in mektûbunda isimleri bulunan zâtlara karşı münâsib cevab verirsiniz. Ahmed Feyzi’nin size karşı yazdığı mektûbun cevabının parçasını leffen size gönderiyoruz.
384
Umum kardeş ve hemşirelerimin mübârek Ramazanlarını ve umum gecelerini, manevî Leyle‑i Kadir’lerini tebrik ile selâm ve duâ… Ve duâlarını ricâ ediyoruz.
238. Hakikatin nâşiri olan Sebilürreşâd’a hâlen Halk Partisi nâmına yapılan yüz cihetle kanunsuz bir muâmele
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hak ve hakikatin nâşiri olan Sebilürreşâd’a, hâlen Halk Partisi nâmına yapılan yüz cihetle kanunsuz bir muâmeleyi arzediyoruz
Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî, şiddetli zehirlerin neticesi olarak hastalığı şiddetlenip hayattan ümîdini kestiği için, kendi nafaka parasıyla aldığı sekiz aded kitabını muhâfaza etmek üzere müftü kardeşine göndermişti. Emirdağ postahânesi güyâ zâbıta memuru vazifesini yapıyor gibi, gizli bir maksada binâen bu kitapları zabtederek hemen bizzat kendisi gidip jandarma dâiresine, kaymakama, adliyeye ve telefon ile Afyon’a şâyi edip işi şa'şaalandırarak kitapların hepsini adliyeye verdirmiştir. Hâlbuki kitapların mâhiyeti şudur:
Beş parçası, mahkemede bulunan müdafaât ve zeyillerinden ibarettir. Diğer üç kitab da; şimdiki Adliye Vekili Halîl Özyörük’ün üç defa berâetlerine karar verdiği eserlerdir ki, Denizli Mahkemesi aynı eserlerin eczâlarını iâde etmiştir. Ve Afyon Mahkemesinin de hükümlerini bozmuş ve o eserlerin berâetlerine re'y vermiştir.
385
Gerçi, komünist olan eski Adliye Vekili Fuat Sirmen, eski hey'et‑i vekileye ihbar etmiş ve Kur'ânın gayet hak ve menfaatli bir tefsiri olan Zülfikàr Mecmuasının dörtyüz sahifesi içinde, otuz sene evvel yazılan iki âyetin tefsirine dair iki sahifeyi bahâne ederek bu çok mühim eseri yasak etmeğe çalışmıştır. Hâlbuki şimdi millet ve vatana gayet zararlı olan komünist ve masonların eserlerine müsâade edildiği hâlde, yüzbinler kimselerin îmânını kurtaran Kur'ânın gayet hak ve pek çok menfaatli bir tefsiri olduğunu beşyüzbin adamın şehâdetiyle isbât edeceğimiz eserlere evrak‑ı muzırra gibi böyle muâmele yapmak ve Üstadımıza bu hastalıklı, nâzik zamanında öz kardeşine karşı bu hazîn teessürâtı vermek, yüz cihetle kanunsuzdur diye arzediyoruz.
Sâniyen: Bu mes'elenin gayet sinsî ve gayet gizli hakikati şudur: Üstadımız ma'nen ve maddeten Demokrat Partiye yardım için talebelerini hafifçe teşvik etmişti. Bunu, Halk Partisinin muannid müstebidleri anladıkları için mânâsız bahâne ile habbeyi kubbe yaparak bu muâmeleyi yaptılar. Yoksa her tarafta bu kitaplar posta ile alınıp veriliyor ve buraya da İstanbul’dan, başka yerlerden geliyor ve ilişilmiyordu. Bu vaziyet çok dessâsâne ve ümîd edilmeyen bir plândır.
Sâlisen: Zülfikàr’daki mevzû‑i bahs iki âyetin tefsirinden bin misli bir muhâlefetle hâlen matbuâtta eski hükûmete hücumlar yapılıyor ki, şimdi o âyetlerin tefsiri zerre mikdar bir suç olamıyor. Bundan da anlaşılıyor ki, bu muâmeleler Halk Partisi hesabına yapılmakta devam edilen keyfî işlerdir. Ve Halk Partililerin “Saltanat Demokratlarda ise, hüküm ve icraat ve iktidar bizdedir.” diye olan iddia ve vehimlerinin bir nümûnesidir.
Emirdağ Nur talebeleri nâmına Mehmed, İbrahim, Ziya, vesâire…
386
239. Hakikî adalet ve hürriyet için çalışan zatlara birkaç nokta beyan ediyorum
Reis‑i Cumhûra, Hey'et‑i Vekileye, Başbakanlığa, Adliye Bakanlığı Yüksek Katına, Diyânet Riyâsetine
Ankara
Hakîki adâlet ve hürriyet için çalışan zâtlara birkaç nokta beyân ediyorum:
Birinci Nokta: Hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, bütün Risale‑i Nur eczâlarını tedkik edip ve ehl‑i vukûfun da iştirâkiyle berâetlerine ve sâhiblerine iâde etmesine bir mahzur olmadığına karar verip Said’i arkadaşlarıyla berâet ve tahliye ederek, iki sene ellerde ve mahkemelerde kalan Nur Risalelerinin, tamamıyla Said’e ve arkadaşlarına iâde edildiği ve aynı kararı mahkeme‑i temyiz kaziye‑i muhkeme hâline getirip tasdik ettiği hâlde; şimdi Afyon’un, – Said’in şahsına karşı iki garazkârın – aynı kitapları, hem gayet antika mu'cizâtlı yazılı Kur'ânını, bütün bütün hilâf‑ı kanun olarak müsâdere edip Said ve arkadaşlarına verdiği asılsız hükmünü yine aynı mahkeme‑i temyiz bozduğu ve şimdi vatan ve milleti eski partinin garazkârâne istibdâdından kurtaran hamiyetkâr, vatan‑perver bazı Demokrat liderleri kemâl‑i istihsân ile o risaleleri kabûl edip sâhib oldukları hâlde, üç senedir hiç sebebsiz binler lira bizim gibi fukaraya zarar vermek, üç defa berâet etmiş bir mahkemeyi üç sene uzatıp – acîb bir zulüm içinde şahsî bir garazkârlık vardır ki – yirmi ay tecrid‑i mutlakta hizmetçisiyle temâs ettirmediler. Tahliyeden sonra iki polis kapısında bıraktılar. Hem o gayet müttakì Nur şâkirdlerini kasden, sebebsiz, sırf takvâlarına ihanet için, mağrib namazının vaktinde muhâkeme edip namazlarını kazâya bırakarak acîb bir zulmetmişler. Hem bütün bu Risale‑i Nur eserlerini bir defa da Isparta, tamamen müsâdere edip tedkikten sonra tekrar aynen iâde etmiş.
387