213. Risale‑i Nur’un, Haremeyn-i Şerifeynce makbuliyetine bir alâmet
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hadsiz şükür olsun ki, Risale‑i Nurun, Haremeyn‑i Şerîfeyn’ce makbûliyetine bir alâmet şudur ki:
Denizli kahramanı Hâfız Mustafa, İstanbul’dan aldığı Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa ve Sirâcü'n‑Nur’u – ki, Hindistan ulemâsına gönderilecekti, onları alıp – yolda bazı hacılara okutup, beraber Medine‑i Münevvere’de Keşmirli gayet meşhûr bir âlim ve Türkçe de güzel bilen zâta teslîm etmiş. O zâtın da çok takdir edip kat'î te'minât ile Hindistan ulemâsının merkezine göndereceğini ve Medine‑i Münevvere’ye mahsûs olan mecmualar da yetiştiğini ve sâir yerlere de gönderilen mecmualar selâmetle yetiştiğini, Denizlili Hâfız Mustafa’ya beraber arkadaş olup ve yolda Nurları okuyarak giden hem genç, hem Nurcu iki Afyonlu Hacı ve başka hacılar bu müjdeli haberi bana getirdiler ve hariçte Risale‑i Nurun ehemmiyetli revâcını ve makbûliyetini müjdelediler. Yalnız Câmiü'l‑Ezher’e gidecek üç mecmuadan Zülfikàr burada kaldı, gönderemedik; ikisi gitmişler. Bunun hikmeti şudur ki:
349
Zülfikàr ilmî bir geniş derstir. Âlem‑i İslâmın medrese‑i kübrâsı olan Câmiü'l‑Ezher’e ders sûretiyle göndermek münâsib olmadığı gibi, hem orada kolera hastalığının istilâsıyla elbette Zülfikàr, lâyık olduğu dikkat‑i nazara bu sırada alâkadarâne mazhar olamayacaktı.
214. Bir habbeyi, evham yüzünde çok kubbeler yaptıklarını öğrendik
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Nurun ehemmiyetli kahramanlarından, Nurun ehemmiyetli mecmualarını Mekke‑i Mükerreme’ye götürüp gayet büyük bir Hindli âlim Ahmed Ali Şimşirî’ye teslîm edip, hem Hintçe tercüme etmeğe ve Hind’e de göndermeğe te'minât alan kardeşimiz Hâfız Mustafa’ya binler Bârekallâh ve Mâşâallâh ve Es'adekallâh deriz. Medresetü'z‑Zehrâ, Mekke‑i Mükerreme’deki o büyük zâtla muhâbere etsin. Adresi şudur: “Mekke‑i Mükerreme’de Bâbü's‑Selâm’da Ahmed Ali Şimşirî” diye mektûb yazabilirsiniz.
Sâniyen: Bu defaki hâdise, bir habbeyi, evhâm yüzünden çok kubbeler yaptıklarını öğrendik. Bir emâresi de şudur:
350
Dâhiliye Vekili’nin emriyle gece içinde Afyon Vâlisi, emniyet müdürüyle buraya gelip gecede menzilimi basmak istemişler; müddeiumumî muvâfakat etmediğinden sabaha kadar bekleyip en ziyâde aleyhimizde bulunan iki adamı ta'yin edip, kilidimi kırıp füc'eten baskın vermeleri; hem aynı gün (Hâşiye) faytonla çıktığım vakit – burada emsâli vukû' bulmayan – beş tayyare pek aşağıda uçup benim faytonumu bildikleri için etrafımda iki defa dönmeleri, ikinci gün başka bir tarafa, çok görünmeyen gizli bir dere tarafına faytonla giderken aşağıda uçan beş tayyareyi bir şey arıyor gibi gördük, anladık ki, bizi arıyorlar. Yine aynen evvelki gün gibi, o beş tayyare etrafımızda ve kasaba üstünde gezip, odamıza girdiğimiz zaman onların da gitmeleri kuvvetli bir emâredir ki, bir habbe yüz kubbe yapılmış. Burada böyle mânâsız, evhâm yüzünden bana eziyet verilmesi ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın kahramanlarına buraya nisbeten bu üç senede on dereceden yalnız bir derece eziyet verilmek cihetiyle, Isparta hükûmetine ve adliyesine teşekkürümü ve minnetdârlığımı ve onların verdiği eziyetleri de helâl ettiğimi bildirirsiniz.
Sâlisen: Bu defaki musîbette, her vakit olduğu gibi, yine kaderin adâletine ve inâyet‑i İlâhiye’nin feyzine baktım, gördüm ki: Sâir vilâyete nisbeten bir derece Nurdan geri kalan ve Nur dâiresine de yakın bulunan Kütahya ve adliyesini ve hükûmetini; Denizli, Kastamonu gibi Risale‑i Nurla alâkadar etmek… Evet, ne kadar fikri ve vazifesi aleyhimizde olsa da, her hâlde kalbi, rûhu Risale‑i Nurdan îmânı cihetinde büyük istifade etmek ve Nurculara da sevâb kazandırmak hikmetiyle o vilâyete gönderildi. Kader‑i İlâhî dahi bana bir şefkat tokadı olarak, Dâhiliye Vekili Erzurumlu ve hemşehrim ve Afyon vâlisi (Antalyalı) ve şimdiye kadar bana ilişmemesi cihetiyle demiştim: “Gerçi serbest oldum, şimdi böyle insaflı bir vâli buldum, Emirdağı’ndan gitmeyeceğim.” diye bir nev'i sevinç ve ihtiyatsızlığımın cezası olarak, o iki adamın elleriyle kader‑i İlâhî bana tokat vurdu, adâlet etti.
Afyon vâlisi, emniyet müdürü ve buradaki hey'etiyle, mes'elemize dair Ankara’ya yazmışlar ki: “Cem'iyetçilik, tarîkatçılık gibi mes'eleler yok. Fakat Said Nursî’nin onun sözüyle kendini fedâ edecek iki yüzbin Nurcu kardeşleri var.” diye başka bir cihette yine hükûmete büyük bir evhâm vermişler. Fakat onların bu yazmasında, Nura ve Nurculara bir fâide ve benim şahsıma da belki bir zarar ihtimali var.
Fâidenin bir ciheti şudur ki: Bu kadar ağır şerâit içinde öyle demir gibi sarsılmaz bir hakikat var ki; ikiyüz bin Türk rûhunu ona fedâ edecek o hakikatin müşterisi bulunur. Bu noktada, zaîf îmânlı olanlar îmânını kuvvetlendirir. Ehl‑i siyaset de ve îmânını kaybedenler onlara ilişmekten korkarlar, daha çabuk taarruz edemezler.
351
Bana zararı ise – Cenâb‑ı Hak “Hâfız”dır – beni çürütmek ve kardeşlerimi benden kaçırmak ve kardeşliğimizi kırmak için, şeytanın bile hâtırına gelmeyen iftiralar ve isnâdlar ile benim ehemmiyetimi kırmak için çalışmaları muhtemeldir.
Ehl‑i vukûftan ve Diyânet Riyâsetinin müşâvirlerinden Yûsuf Ziya ve oradaki hocalar, Risale‑i Nurun tamam bir takımını bizden istiyorlar. Hem zerrelere ait Otuzuncu Söz ve Otuzikincinin Birinci Mevkıfının başındaki Zerre bahsi ve Hüve Nüktesi ve Tabiat Risalesi’nin Zerre bahsi gibi parçaları, ricâ sûretinde ve hürmetkârâne, oraya gönderdiğimiz Hasan Çalışkan ile cevab göndermişler. Güyâ ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ mânâsını anlamak istiyorlar ve bu parçalarla anlaşılır ve şimdi serbest ifsada başlayan maddiyûnları susturur.
Said Nursî
215. İfademi almadılar. Ben de ifademi şimdi adliyenin şahs‑ı manevîsine ve Dahiliye Vekiline beyan ediyorum
Kanunca İfâdemi Almak Lâzımken İfâdemi Almadılar Ben de İfâdemi Şimdi Adliyenin Şahs‑ı Manevîsine ve Dâhiliye Vekiline Berây‑ı Ma'lûmât Beyân Ediyorum
Bu kırk sene zarfında bu vatana ve millete hiç zarar etmeyip pek çok menfaati dokunan; ezcümle Mart İhtilâlinde isyan eden sekiz taburu bir nutukla itâate getiren ve çok zâbitleri kurtaran; ve harekât‑ı milliyede Hutuvât‑ı Sitte Risalesi ile ulemâyı ve Şeyhülislâmı ve İstanbul’u, işgal eden ecnebî tarafdârlığından kurtaran; ve eski Harb‑i Umumî’de merhum Enver Paşa’nın çok takdir ve tahsini ile fedâkârâne hizmet eden; ve üç dehşetli kumandanlar ona hiddet ettikleri hâlde ilişmeğe cesâret edemeyen; ve gizli zındıkların iftiralarına binâen kanunlar onu mes'ûl ettiği hâlde, üç mahkeme onun takib ettiği hakikate karşı mağlûb olup, mahkûmiyetine cesâret etmeyen; ve risaleleri ehl‑i fen ve ehl‑i ilim yanında çok takdir ve tahsinlerle karşılanan ve o risaleler hesabına konuşan bir adamı bir saat dinlemeniz, vazifeniz itibariyle elzemdir ve vâcibdir.
352
İşte başlıyorum. Elimizde hak var. Hakkımızı kuvvetle ve başka sûretle aramağa Cenâb‑ı Hak mecbur etmesin, âmîn!
Bu yirmi senede yüzer tecrübe ile inâyet‑i İlâhiye bizi himâye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi, bu yeni, mânâsız, bütün bütün kanunsuz, gaddârâne zulümden de kurtaracağına kat'î kanâat etmeliyiz. Şâyet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyâde rahmet ve ihsân‑ı İlâhiye’ye ve sevâba mazhar olmakla beraber pek çok bîçâre ehl‑i îmânın îmânlarına başka bir tarzda bir kudsî hizmet hükmüne geçeceğini Rahmet‑i İlâhiye’den pek kuvvetli ümîd ediyoruz.
Bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyân ediyorum:
Birincisi: Üç mahkeme ve üç ehl‑i vukûfun ve Ankara’nın yedi makàmâtından ve adliyelerin elinde iki sene Risale‑i Nur tedkik ile nazardan geçtiği hâlde; ittifakla, hiçbir muhâlif kalmadan hem umum risalelerin berâetine; hem Said ile beraber yetmişbeş arkadaşı, birlikte berâet ettirildiği ve bir gün bile ceza verilmediği hâlde, yeniden evrak‑ı muzırra gibi onlara el uzatmak ne derece kanunsuzdur, zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Berâetinden sonra üç buçuk sene Emirdağ’ında münzevî, garîb, kapısını hem dışarıdan kilit, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı zarûrî bir iş olmasa yanına kabûl etmeyen ve yirmi seneden beri devam eden te'lifini de bırakıp daha te'lif etmeyen bir adama, dünya siyaseti için kapısının kilidini kırıp, yanına gelip Arabî evrâdından, yanındaki iki levha‑i îmâniyeden başka taharrîciler bir şey bulamadıkları hâlde bu eziyetin ne derece hilâf‑ı kanun olduğunu zerre kadar aklı bulunan anlar.
353
Üçüncüsü: Mahkemece yetmiş şâhidin tasdikiyle yedi sene Harb‑i Umumî’yi bilmeyen ve merak etmeyen, sormayan – ki, şimdi on senedir aynı o hâlde bulunan – ve yirmi seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip siyasetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmiiki sene işkencede sıkıntılar çektiği hâlde ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyasete karışmamak için bir defa istirahati için hükûmete müracaat etmeyen bir adama dehşetli bir siyâsî gibi ve siyâsî entrikacısı gibi, onun menzilini ve inzivagâhını basıp, hasta hâlinde emsâlsiz bir sıkıntı rûhuna vermek, hiçbir kanuna muvâfık gelir mi? Zerre kadar vicdânı bulunan bu hâle acıyacak.
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesinde altı ay tedkikten sonra ve sebebi de cem'iyetçilik, tarîkatçılık olduğu o evhâm bahânesiyle büyük bir reisin ona şahsî garazıyla onun aleyhinde bazı adliyecileri teşvik ettiği hâlde cem'iyetçilik, tarîkatçılık ve Risale‑i Nur cihetinde berâet ettirip yalnız Risale‑i Nurun bir küçük parçası olan Tesettür Risalesini bahâne ederek kanunen değil de, kanâat‑ı vicdâniye ile yüz şâkird içinde beş‑on şâkirde altı ay ceza verdiler ki, tedkik zamanına kadar dört ay mevkuf yani bir buçuk ay hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz ay cem'iyetçilik ve tarîkatçılık gibi birkaç bahâne ile, yirmi senelik bütün mektûbat ve te'lifâtlarını inceden inceye tedkik ile beraber Ankara ve Denizli Mahkemesinde tedkikte kaldıkları hâlde, o mahkemeler ittifakla cem'iyetçilik ve tarîkatçılık (Hâşiye) vesâir bahâneleri cihetinde berâet kararı verip, o kitab ve mektûbları aynen sâhiblerine iâde ve Said’i arkadaşlarıyla beraber berâet ettirdikleri hâlde bir siyâsî cem'iyetçi nazarıyla ve entrikacı bir siyâsî adam tarzında onu ittiham etmek ve adliye memurlarını onun aleyhinde cem'iyetçilik ve tarîkatçılık noktasında sevketmek ne kadar kanunsuz olduğunu, insaniyeti sukùt etmeyenler bilir.
354
Beşincisi: Şöyle ki, ben Risale‑i Nur mesleğinin esâsı ve otuz seneden beri bir düstur‑u hayatım olan şefkat itibariyle bir masûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere değil ilişmek, hattâ bedduâ edemiyorum. Hattâ en şiddetli garazla bana zulmeden fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde, değil maddî, belki bedduâ ile de mukàbeleden beni o şefkat men'ediyor. Çünkü o zâlim gaddârın, ya peder ve vâlidesi gibi ihtiyar bîçârelere veya evlâdı gibi masûmlara maddî ve manevî darbe gelmemek için, o dört masûmların hatırına binâen, o zâlim gaddâra ilişmiyorum, bazen helâl ediyorum.
İşte bu sırr‑ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat'iyyen ilişmediğimiz gibi, bütün arkadaşlarımıza da o derece tavsiye etmişim ki; üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki: “Bu Nur şâkirdleri manevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar.” dedikleri ve bu hakikate binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdik ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiçbir vukûât kaydetmemesi ile tasdik ve te'yid ettikleri hâlde, o bîçâre adamın ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulamamakla beraber, yüz cinayeti bulunan bir adam gibi hattâ Kur'ânı ve başındaki levhalarını, evrak‑ı muzırra gibi toplamak acaba dünyada hangi kanun buna müsâade eder?
355
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle, dünyada muvakkat şân ü şeref ve enâniyetli hodfürûşluk ve şöhret‑perestlik ne kadar zararlı ve ne kadar fâidesiz ve mânâsız olduğunu hadsiz şükür olsun ki, Kur'ânın feyziyle anlamış bir adam, o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs‑i emmâresiyle mücâdele edip, mahviyet etmek ve benliği bırakmak ve tasannu' ve riyâkârlık yapmamak için, elinden geldiği kadar çalıştığına ona hizmet veya arkadaşlık edenler kat'î bildikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn‑ü zan ve teveccüh‑ü nâs ve şahsını medh ü senâdan ve kendini manevî makam sâhibi olduğunu bilmekten, herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığını, hem hàs kardeşlerinin, onun hakkındaki hüsn‑ü zanlarını reddedip, o hàs kardeşlerinin hatırlarını kırması ve yazdığı cevabî mektûblarında onların kendi hakkında medihlerini ve ziyâde hüsn‑ü zanlarını kırması ve kendini faziletten mahrum gösterip, bütün fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nura ve dolayısıyla Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine verip, kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi, kat'î isbât ediyor ki; şahsını beğendirmeğe çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde, onun rızâsı olmadan bazı dostları uzak bir yerden, onun hakkında ziyâde hüsn‑ü zan edip medhetmek gibi, bir makam vermesi ve Kütahya havâlisinde tanımadığı bir vâizin bazı sözleriyle ve Kütahya’ya kendim hiçbir mektûb göndermediğim hâlde ve benim imzamı taklid ile ve medâr‑ı mes'ûliyet tevehhüm edilen bir mektûb ile ve kimin yazısı bilinmeyen dokunaklı bir kitab Balıkesir’de bulunmasıyla, acaba hangi kanunla medâr‑ı mes'ûliyet olur ki, o bîçâre ve hasta, çok ihtiyar, garîb ve münzevî adamın odasına bir cinayet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî memurlarını sokmak, hem evrâdından ve levhalarından başka bahâne bulamamak‥ acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir siyaset bu taarruza müsâade eder mi?
Yedincisi: Bu sırada dâhilde, o kadar dâhilî‑haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdûd birkaç arkadaşına bedel çok diplomatları kendisine tarafdâr kazanmak için zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlâsına zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşlarına yazıp ki, “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız.” dediği ve bu iki cereyan bu çekinmesinden ona zarar verdikleri; eskisi evhâmından, yenisi “bize yardım etmiyor.” diye, ona çok sıkıntı verdikleri hâlde, ehl‑i dünyanın dünyalarına hiç karışmayıp kendi âhiretiyle meşgul olan ve memleketinde ve Nurs karyesinde öz kardeşine yirmiiki sene zarfında bir tek mektûb yazmayan ve o vilâyetlerdeki dostlarına yirmi senede on mektûb yazmayan bir bîçâreye, onun âhiret meşguliyetine bu kadar ilişmek hangi kanun müsâade eder?
356
Bu vatana ve millete, ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatlarına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme medâr‑ı mes'ûliyet olacak, içinde hiçbir maddeyi bulmayan, millet ve vatanın hayat‑ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te'mine yirmi seneden beri çalışan ve milletin hakîki nokta‑i istinâdı olan Âlem‑i İslâmın uhuvvetini ve bu millete de dostluğunu iâde ve takviyesine te'sirli bir sûrette çabalayan ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsı tenkid niyetiyle, Dâhiliye Vekili’nin emriyle, üç ay tedkikten sonra tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip, “Kıymetdâr eser” diye diyânet kütübhânesine konulan Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa gibi Nur eczâlarını evrak‑ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermeye acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdân, hiçbir insaf, buna müsâade eder mi?
Sekizincisi: Yirmi sene sıkıntılı ve sebebsiz bir nefiyden sonra, tam serbestiyet verildiği hâlde, binler akraba ve ahbabı bulunan doğduğu memleketine gitmeyerek gurbeti, kimsesizliği tercih ederek, tâ ki dünyaya ve hayat‑ı ictimâiyeye ve siyasete temâs etmesin; ve çok sevâblı olan câmideki cemâatin hayrını bırakıp, odasında yalnız namazını kılıp oturmasını tercih eden, yani halkın hürmetinden çekinmek olan bir hâlet‑i rûhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehâdetiyle; yüzbinler Türk, kıymetdâr zâtların tasdikiyle, bir dindar müttakì Türk’ü, lâkayd çok Kürdlere tercih eden, hattâ mahkemede Hâfız Ali gibi kuvvetli îmânı bulunan Türk kardeşlerini yüz Kürd’e değiştirmediğini isbât eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zarûret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle ve âsârıyla İslâmiyetin uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve şedîd düşmanına karşı menfî hareket etmeyen ve hattâ onunla meşgul olmayan, bedduâyı dahi etmeyen ve Türk milleti Kur'ânın bayraktarı ve senâ‑yı Kur'âniyeye mazhar olduğu için o milleti çok seven ve hayatını onların içinde geçiren bir adam hakkında, resmî lisânıyla ihanet için bir propaganda yapmak, dostlarını ürkütmek için “O Kürd’dür, siz Türk’sünüz, o Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz .” deyip halkları ürkütüp, ondan çekinmeyi ve yirmiiki senede ve iki mahkemede tarz‑ı kıyafet değiştirmeğe mecbur edilmeyen ve şapkanın yarı askerin başından kalkmasıyla beraber münzevî bir adama zorla şapka giydirmeğe cebretmesi, hangi kanun buna müsâade eder?
357
Dokuzuncusu: Çok mühimdir (Hâşiye) çok kuvvetlidir. Fakat siyasete temâs ettiği için sükût ediyorum.
Onuncusu: Bu da hiçbir kanun müsâade etmediği ve hiçbir maslahat bulunmadığı, yalnız mânâsız evhâmdan, bir habbeyi kubbeler yapmaktan ibaret hiçbir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Bu da mesleğimizce bakamadığımız siyasete temâs etmemek için sükût ederek böylece on vecihle kanunsuz muâmelelere karşı yalnız ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Said Nursî
216. Cenab‑ı Hakka hadsiz şükür olsun ki bu yeni taarruzda ve çok geniş ve çok evhamlı taarruz, yüzde bire indi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu yeni taarruzda ve çok geniş ve çok evhâmlı taarruz, yüzde bire indi. Dünkü gün dört saat mahkemede ifâdemi aldılar. Evvelce size gönderdiğim ifâdenin aynını ve izâhatıyla cevab verdim. Allah Isparta Adliyesinden çok râzı olsun ki, onların buraya lehimizdeki iş'ârı bize çok yardım etti. Yoksa Afyon’daki evhâm ve burada bazı resmîler gizli düşmanlarımıza da yardımları ile pek çok zahmet çekecektik.
358
Müsâdere ettikleri Kur'ânımızı Diyânet Reisine göndermişler. Biz de İstanbul’a gönderdiğimiz iki cüzler ve baştaki cüz ile beraber bir mektûb Diyânet Reisine yazdık. “Bunu fotoğrafla tab'etmeğe çalışmak istiyoruz. Diyânet Reisinin tensibi ve muâvenetini ümîd ediyoruz.” diye mektûb yazdık.
Bu defa bana mahkemede sordukları pek çok mânâsız suâller içinde “Ne ile yaşıyorsun?”
Dedim ki: “İktisad bereketiyle” hattâ bir vakit Isparta’da bir ramazanda bir ekmek, bir kilo torba yoğurdu, bir kilo pirinç ile yaşayan bir adam, maîşeti için dünyaya tenezzül etmez ve hediyeyi de kabûl etmeğe mecbur olmaz.
217. Sizin muvaffakiyetinizi ve sebatınızı ve Yirmi Dokuzuncu Söz'ün elifler kerametini muhafazasıyla mumlu kâğıtlara yazılmasını ve çalışmanızı fütur gelmemesini ruh u canımızla tebrik ediyoruz
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin muvaffakıyetinizi ve sebatınızı ve Yirmidokuzuncu Söz’ün elifler kerâmetini muhâfazasıyla mumlu kağıtlara yazılmasını ve çalışmanıza fütûr gelmemesini rûh u canımızla tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Dört saat ifâdemi almakla, pek çok emsâlsiz bir sıkıntı çektiğim on saat sonra, âdeta aynı zamanda iki milyon lira zarar veren maârif yangını gösterdi ki; Risale‑i Nur, belâların def'ine bir vesiledir ki: Nurlara hücum edildi, belâ yol buldu geldi.
Sâlisen: Risale‑i Nurun kerâmeti olarak yangına dair yazılan bir parça, bir haftadan beri size göndermek için bekliyordu. Çünkü ziyâde evhâmlarından postahânelere çok dikkat ettiklerinden posta ile göndermedik. Sizin de mahkemece hakîki vaziyetinizi merak ediyoruz. “Kardeşimiz Burhan’ın bir küçük musîbeti varmış .” diye yazıyor, neymiş? Merak ettik. Cenâb‑ı Hak def'etsin. Hem Re'fet Bey, hem Abdullâh Çavuşun mektûblarından çok memnun oldum. Onlara hususan selâm ediyorum. Umuma selâm.
Kardeşiniz Said Nursî
359
218. Reis‑i cumhura gönderilen istidanın zeylidir ki mecbur oldum yazmaya
Reis‑i Cumhûra Gönderilen İstid'anın Zeylidir Ki, Mecbur Oldum Yazmaya
Bana hücum eden garazkârların en esâslı sebebi; Mustafa Kemâl’in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki:
Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadîs‑i Şerîfin ihbarıyla “Kur'ân’a zararlı öyle bir adam çıkacak.” dediğimi ve sonra Mustafa Kemâl o adam olduğunu zaman gösterdi.
Ben de beşyüz seneden beri kahramanlığıyla ve hak‑perestliğiyle dünyaya meydân okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini hilâf‑ı hakikat olarak M. Kemâl’e vermediğim için, garazkâr dostları beni yirmi senedir bahânelerle tâzib ediyorlar.
Evet – mahkemede isbât ettiğim gibi – “Şerefler, müsbet hayırlar, maddî‑manevî ganîmetler orduya, cemâate verilir, tevzî' edilir; kusurlar, menfî icraatlar başa, reise verilir.” diye bir kaide‑i hakikatle, “kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zâbitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemâl’e verilmez; belki kusurlar, hatâlar yalnız ona verilir.” diye beni onu sevmemekle ittiham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla ittiham edip, onlara hâin‑i millet nazarıyla bakıyorum. Bu hakikati mahkemede isbât ettiğim gibi, onun muannid dostlarına da isbât etmeye hazırım. Ben, bu mübârek milletin bahâdır ordusunun milyonlar efrâdı ve zâbitlerini severim, hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği kadar muhâfaza ediyorum. Benim karşımdaki garazkâr muârızlarım, bir tek adamı sevmek yolunda milyonlar efrâda ma'nen ihanet, belki adâvet ediyorlar.
Evet, çok emârelerle bildik ki; bana hücum edenleri tahrîk eden, Mustafa Kemâl’e i'tirâzımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebebler bahânedir. Bunun için mecbur oldum ki, o muârızlarıma derim:
360
O, beni taltif etmek ve bütün vilâyât‑ı şarkıyeye vâiz‑i umumî yapmak için, Ankara’ya istedi. Ben oraya gittim. Bu gelen üç madde, beni, onun dostluğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzivada azâb çektim, dünyalarına karışmadım.
Birinci Madde: Bir Hadîs‑i Şerîfin, âhirzamanda an'anât‑ı İslâmiyenin zararına çalışacak diye haber verdiği adam bu olduğunu ef'âliyle göstermesidir. Ben, otuzaltı sene evvel o Hadîsi tefsir etmiştim. Aynen bu adama mânâsı çıkmış. Mahkemedeki müdafaâtımın üçüncü esâsında izâhı var.
İkinci Madde: Bir şeyin vücûdu ve tamiri ve hayatı, ona ait bütün erkân ve şerâitin vücûduyla olabilmesi; ve o şeyin ademi ve tahribi ve ölmesi, bir tek şartın bozulmasıyla olduğu bir kaide‑i hakikattir. Umumun dillerinde “Tahrib, tamirden çok kolaydır.” diye darb‑ı mesel olmuştur. Bu kat'î kaideye binâen, meydânda görünen ehemmiyetli kusurlar ve tahribâtlar, o kumandanın hatâsından; ve ehemmiyetli şerefler ve zaferler ise, ordunun kahramanlığından geldiğinden; o fenâlıkları ona, o iyilikleri orduya vermek lâzım gelirken, bütün bütün aksine olarak, cemâatin hayrını, baştaki bir ferde; ve o ferdin şerrini, cemâate vermek; dehşetli bir haksızlık olmasıdır.
Üçüncü Madde: Cemâatin hayrını ve ordunun zaferini başa vermek ve o başın kusurunu cemâate isnâd etmek ise, binler hayırları bir tek hayra indirmek; ve bir tek kusuru, binler kusur yapmaktır. Çünkü nasıl bir tabur bir dehşetli düşmanı öldürse, herbir neferi bir gâzilik rütbesini alır; ve yalnız binbaşısına verilse, binden bire iner, bir tek gâzi olur; o binbaşının hatâsıyla, zâlimâne bir katl yapılsa ve ona verilmeyip tabura verilse, o bir tek katl bin cinayet hükmüne geçerek bin neferi mes'ûl eder ve cezaya çarpar. Aynen öyle de; meydândaki görünen ehemmiyetli kusurlar onları işleyen ölmüş adama verilmezse; beşyüz, belki bin seneden beri gâziliğini ve hak‑perestliğini dünyaya gösteren ve fermân‑ı şerefini ve Kur'ân bayraktarlığını kılınçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir orduya havâlesiyle, o kusurlar binler derece ve erkânları adedince ziyâdeleşir, o ordunun pek parlak mâzisini dehşetli karartır ve bu asrın ordusunu, geçen asırların aynı orduları önünde mahcûb ve mes'ûl eder; ve mevcûd şerefler, zaferler tek adama verilse, binler derece küçülür, erkân ve efrâd adedince gâzilik ve hayırlar, bir tek hükmüne geçer, söner; daha kusurlara karşı keffâretü'z‑zünûb olmaz.
361
İşte bu sebebler içindir ki; ben onun dostluğunu bırakıp, onun yerinde, ehemmiyetli bir zamanda içinde bulunduğum ve te'sirli hizmet ettiğim o ordunun dostluğunu aldım ve binler derece daha ehemmiyetli şerefini muhâfazaya Risale‑i Nur ile çalıştım.
Emirdağı’ndaSaid Nursî
219. Ankara Valisi Nevzat Bey cebren kıyafetime ilişmek istedi, hem muvaffak olamadı hem kendi kendini intihar etmekle tokadını yedi
Yirmi senede kaç vilâyetin zâbıtaları kıyafetime ilişmedi. Yalnız beş sene evvel Ankara Vâlisi Nevzat Bey, cebren kıyafetime ilişmek istedi; hem muvaffak olamadı, hem kendi kendini intihar etmekle tokadını yedi.
Hem Afyon Vâlisinin büyük memuru, cebren kıyafetime emir vermesine mukâbil, Emirdağı’nın küçük bir adliye memuru ona mukàbele edip “Kanun haricinde hiçbir şey yapamayız.” demiş, kanun‑perestliğini göstermiş.
Hem buranın kaymakamı evhâm etmeyip bana zulmetmediği için, o vicdânlı zâtın tebdiline çalıştılar.
Hem câmiye, Cuma’ya gitmeğe beni men'eden merdüm‑girizlik hastalığı ile beraber, maddî birkaç hastalığa binâen, bir hafta rapor verip beni ifâdemi almağa sevketmemek için doktorluk kanunu ile amel ettiğime binâen, tâ Afyon’dan iki doktor gönderip onun raporunu bozmak, onu da mahkemeye vermek derecesinde keyfî kanunlara ma'rûz olmuşuz.
362
220. Adliyenin şahs‑ı manevîsine ve Dâhiliye Vekili’ne berây-ı ma'lûmât takdim edilen ve Emirdağ’ındaki istintakta verdiğim ifâdenin hâşiye ve lâhikasıdır
Adliyenin şahs‑ı manevîsine ve Dâhiliye Vekili’ne berây‑ı ma'lûmât takdim edilen ve Emirdağ’ındaki istintakta verdiğim ifâdenin hâşiye ve lâhikasıdır
Bu yirmibeş seneden beri hiçbir gazeteyi okumayıp, dinlemediğim hâlde; dünkü gün, bana hizmet eden bir adam, gazetenin bir parçasını bana okudu. İçinde, Ankara maârif dâiresi (iki milyon zararla), hem yine Ankara’da otomobil garajı binası, aynı vakitte İzmir’de ehemmiyetli fabrika, hem aynı vakitte Adada büyük bir binanın tamamen yandığını işittiğim vakit, pek çok teessür ve yazıklarla bu fakir millete acımakla, aynı zamanda bütün ömrümde çekmediğim bir sıkıntı içinde, hiçbir mahkemede benim gibi ihtiyar ve hasta hâlimde dört buçuk saat mütemâdiyen ifâdemi suâl‑cevaba mecbur olduğum bir zamanda, eğer bura adliyesinin insaniyeti ve bir derece şefkati olmasaydı, kat'iyyen dayanamadığım gibi, kat'î karar vermiştim ki, sert bir sözle bu soğukta, bu hastalığımda hapse girmeyi gözüme almıştım. Hattâ bana hizmet edenin birini odamda yatırmak, birisini de birine bir tokat vurup benim hizmetim için hapse, yanıma gelmek için karar vermiştik. Fakat bura adliyesinin insaniyeti ve inâyet‑i İlâhiye bana sabır verdi, tahammül ettim.
Bu acîb vaziyetim ve asılsız evhâmın sebebini merak ettim. Gençlik Rehberi’nin resmen tab'edilmesi ve intişarı, pek çok mektebleri tenvir etmiş; hattâ Ankara Dâru'l‑Fünûnundaki ve İstanbul Dâru'l‑Fünûnundaki kıymetdâr gençlerin Risale‑i Nurun esâsâtını, bu vatan milletinin saâdetine bir vesile olduğunu bilmeleri ve pek çok muallimler, hamiyet‑i milliye ve vataniye ve haysiyet‑i ilmiye cihetiyle Risale‑i Nura kemâl‑i iştiyak ile alâkadar olmaları, maârif dâiresinin nazar‑ı dikkatini celbetmiş, Nurlara karşı bir derece beğenmemek tarzında bir ilişmek istemişler.
Hattâ burada: “Gençleri elde ediyor, matbu' Gençlik Rehberi ile mekteb talebelerinin nazarlarını dine çeviriyor.” diye ihbar edilmiş. Bunun üzerine hem bana, hem ekser Risale‑i Nur şâkirdlerine bazı vilâyetlerde ilişilmiş. Hâlbuki ben, medreseden çıktığım için hocalardan istimdâd etmek lâzımken, bütün kuvvetimle maârif dâiresine ve mekteblilere i'timâd edip onlara dayanmak istiyordum. Çünkü Nur dâiresine girenlerin çoğu mekteblilerdir, hocalar azdır; çoğu çekindiği hâlde, mektebliler, kemâl‑i takdirle Nurlara sâhib çıktığından, kalbimden derdim: İnşâallâh maârif dâiresi, Nur şâkirdlerini himâye edecek. Ve yardımları beklerken, birden bize bu yeni taarruzun sebebi; matbu' Gençlik Rehberi’nin âhirinde “Nur şâkirdleri, hükûmetin müsâadesine binâen, mümkün olduğu kadar Nur dershâneleri açılmak münâsibdir .” diye bizim gizli düşmanlarımız maârif dâiresini aleyhimize çevirmeğe çalışması bir vesile oldu.
363
Şimdiye kadar o düşmanlarımız, desîselerle kaç defa adliye cihetiyle bizi perîşan etmek istediler, muvaffak olamadılar, bir şey de çıkaramadılar. Sonra müteassıb ve enâniyetli ve resmî makamlardaki hocaları aleyhimize sevketmeğe çalıştılar, onda da bir şeye muvaffak olamadılar. Şimdi en ziyâde – bana yardıma – güvendiğimiz maârif idaresini aleyhimize isti'mâl etmekle, bu hükûmetin bazı memurlarını üç mahkemede kat'î berâet kazandığımız cem'iyetçilik ve tarîkatçılık bahânesiyle geniş bir dâirede bîçâre masûm Nur şâkirdlerine ve beni Risale‑i Nurun mütâlaasından mahrum etmeğe çalıştıkları bir zamanda ve benim acınacak dört buçuk saat istintakımın aynı vaktinde maârif dâiresinin sebebsiz yanması ve söndürülmesine hiçbir imkân bulunmaması ve tamamen yanması, tesâdüfe benzemiyor, bir eser‑i hiddet görünüyor.
O ifâdemin âhirinde ve aynı zamanda demiştim ki: “Beni bu gurbette, yalnızlıkta kitaplarımın mütâlaasından mahrum etmeyiniz. Yoksa hem bana, hem bu vatana yazık olur. (Hâşiye) Belki zemin, yine zelzele ile hiddet eder .” dediğimden üç dakika sonra üç sâniye devam eden zelzele ve o fıkrayı mahkemede tekrar ettiğim aynı zamanda – ya gece veya gündüzde – zemin ateşle maârif dâiresine saldırması ve mahkemece dört defa isbât edilen, çok defa zelzelenin Risale‑i Nura ve şâkirdlerine taarruzun aynı zamanında gelmesi‥ elbette bunda tesâdüf olamaz. Demek bu vatanın ve milletin ve âsâyişin büyük bir temel taşı olan Risale‑i Nurun hakikatleridir ki; böyle vukûâtlı tokatlarla, bu milletin nazar‑ı dikkatini Kur'ânın hakîki ve hakikatli ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale‑i Nura çeviriyor; milleti ona teşvik edip muârızlarına şefkat tokadı vuruyor.
Şimdi nasıl sadaka belâyı def'ediyor, öyle de: Risale‑i Nur, bu memlekette belânın def'ine vesile olduğu çok hâdiselerle tahakkuk etmiş. Bu defa da Risale‑i Nura hücum edildiğinin aynı zamanda bu yangın belâsının gelmesi, Risale‑i Nur belânın def'ine vesile olduğunu isbât ediyor.
364
221. Eğirdir’de Asâ‑yı Mûsa’yı müsadere eden ve mahkemeye veren adam kendisi iki sene hapis cezasıyla tokat yedi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Nasıl ki Eğirdir’de Asâ‑yı Mûsa’yı müsâdere eden ve mahkemeye veren adam kendisi iki sene hapis cezasıyla tokat yedi ve Husrev’e hiddetle bir ay ceza veren hâkimin istifâya mecbur olmasıyla ve refîkasının oradan müfârakatıyla bir nev'i tokat yemesi gibi, aynen burada dahi size leffen gönderdiğimiz pusulada yazılan tokatlar kat'î gösteriyorlar ki; biz bir himâyet ve inâyet altındayız; bize ilişenler, âhirette şiddetli tokatlar yiyecekleri gibi, dünyada dahi bir kısmı çabuk çarpılır.
Hem bu defa, bize hücumların aynı zamanında kış çok hiddet etti; şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığını gösterdiği gibi, hücumları durmasıyla ve Nurcuların ferâhlanmasıyla bu zemherir günleri nevrûz günleri gibi gülmeye başladı. O tebessüm, devamla manevî bir müjde ve tesellî veriyor kanâatindeyiz.
Bu defa pusulada yazıldığı gibi, hiçbir şeytanın da kimseyi kandıramadığı acîb ve maskaraca bir iftira etmekle teveccüh‑ü âmmeyi hakkımızda kırmağa çalışan resmî polisler, aynı zamanda tokatlarını yemesiyle gösteriyor ki; bize hücum edenler, iftiradan başka hiç çare bulamıyorlar, başka çareleri kalmamış. Hem biz de çok dikkat ve ihtiyat etmeğe, böyle şâyialara ehemmiyet vermemeğe mecbur oluyoruz.
365
Emirdağ Lâhikası 2
Risale‑i Nur Külliyatından
(Yirmiyedinci Mektûbdan)
Emirdağ Lâhikası 2
366
Takdim
Emirdağ Lâhikası – I ile bu Emirdağ Lâhikası – II arasında Nur Müellifi Üstadımız Hazretleri bazı talebeleriyle Afyon hapsine sevk ile, orada muhâkeme edilmiş ve Afyon hapsinde kaldığı yirmi ay zarfında yazdıkları mektûb ve müdafaaları Şuâlar’da Ondördüncü Şuâ olarak ve kısmen Tarihçe‑i Hayat’ta neşredilmiştir.
367
222. Herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının talebelerine icâzet‑i ilmiyeyi verdikleri misillû icâzet veriyorum
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bayram tebrikiyle beraber herbirinizi derecesine göre birer Said ve birer vârisim ve benim yerimde Nurların birer bekçi muhâfızı olarak – manevî bir hâtıraya binâen – kabûl ettiğimi haber verdiğim gibi şimdi de size beyân ediyorum: Mâdem haddimden çok ziyâde hüsn‑ü zannınızla bana ulûm‑u îmâniye ve Hizmet‑i Kur'âniye’de bir üstadlık vermişsiniz. Ben de herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının icâzet almağa lâyık olan talebelerine icâzet‑i ilmiyeyi verdikleri misillû icâzet veriyorum. Ve bütün kanâatimle ve rûh u canımla sizi tebrik ediyorum. İnşâallâh şimdiye kadar sadâkat ve ihlâs dâiresinde fevkalâde neşr‑i envâr ettiğiniz gibi daha parlak devam edip bu âciz, zaîf, mütekâid Said bedeline binler muktedir, kuvvetli vazife‑perver Saidler olursunuz.
Said Nursî
223. Hiçbir tarihte ilm‑i hakikate ve hakàik-ı îmâniyeye karşı bu derece garazkârâne, gaddârâne tecâvüz olmamış
Afyon Hapsinden Sonra Emirdağı’nda Yazılan Mektûblar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Herhalde biriniz benim bedelime Diyânet Riyâsetine gitsin; benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdi Efendiye desin ki:
“Zâtınız iki sene evvel Nur’un Külliyatından bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular; tashih edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashihiyle meşgulüm. Fakat tesemmüm hastalığıyla ziyâde perîşaniyetimden çabuk bitiremeyeceğim. Bitirdikten sonra, inşâallâh, takdim edilecektir. ‘Hediye almayan elbette hediye veremez’ kaidesine binâen, bu ziyâde kıymetdâr manevî tefsir‑i Kur'ân, bu memleket‑i İslâmiye’nin âlimler reisi olan zât‑ı àlînize Nurların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve nümûne için üç cüz'ü size evvelce gösterdiğimiz Kur'ânımızın basılmasına himmet ve sa'y etmenize bir kudsî ücrettir.
368
Kat'iyyen size beyân ediyorum ki: Mes'elemizde hiçbir tarihte ilm‑i hakikate ve hakàik‑ı îmâniyeye karşı bu derece garazkârâne, gaddârâne tecâvüz olmamış. Sizin dâire‑i ilmiyeniz ve riyâsetiniz herşeyden evvel bu vazife‑i diniye ve ilmiyeyi yapmanız iktiza ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, ‘Benim bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sâhib çıkacak’ diye kalbim ferâhlanıyordu, tesellî buluyordum. Size mahkeme müdafaâtımızdan bazı parçalar evvelce dâirenize gönderdiğimiz hâlde; şimdi tamam, mükemmel ve ayn‑ı hakikat bir nüsha müdafaâtımı da size gönderiyorum. Ona göre sizin delâletinizle Nurların serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me'haz olarak göstermek niyetiyle gönderdik.”
224. Sizlere, gönderdiğiniz Nur eczalarının hediyesine bin barekâllah, maşaallah deriz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim Safranbolu, Eflani Havâlisi Nur Şâkirdleri!
Sizlere, gönderdiğiniz Nur eczâlarının hediyesine bin Bârekallâh, Mâşâallâh deriz. Cenâb‑ı Hak sizleri iki cihanda mes'ûd eylesin. Âmîn.
Nurun mübârek, fedâkâr şâkirdlerinin herbiri bir kısım risaleleri güzelce yazıp, bu sırada bana hediye etmeleri ve bir kısım tatlı teberrük ile beraber, şiddetli hastalığım ve sıkıntılarım içinde garîb bir tarzda bana gelmesi, eskiden beri mukàbelesiz hediyeyi kabûl etmemek kaidem iken, o kaidenin aksine olarak kemâl‑i sevinç ve memnuniyetle kabûl ettiğime sebeb, üç mânidâr ve garîb hâdiselerdir.
369
Birincisi: Bir kısım paramla aldığım bana mahsûs makine mahsulü onbir mecmua ve elmas kalemli Nurun kıymetdâr üç şâkirdinin yazdıkları tam bir takım Risale‑i Nuru, Diyânet Riyâsetinin beş‑altı defa musırrâne istemesi üzerine hazırladığım aynı zamanda ve bir derece yabânî kalan müftüler ve hocalara bir manevî hediye ve müşevvik olarak göndermek teşebbüsü zamanında böyle çok ehemmiyetli bu vazifeyi yerine getirmek için Husrev’i buraya istiyordum. Hâlbuki vaziyetim müşkül bir hâlde; çok merak ediyordum. Birden küçük bir Husrev olan kahraman Sungur aynı vakitte geldi. Beni çok endişe ve telâşlardan ve masraflardan kurtardığı gibi; bu vazife, iki sene mütemâdiyen yanımda hizmeti kadar kıymetdâr olduğu için, kat'î kanâatim geldi ki, bu da Nurun neşrindeki muvaffakıyetin bir kerâmetidir.
İkinci Hâdise: Ben kendime ait nüshalarımı Diyânet Riyâsetine gönderdiğim aynı zamanda, aynen mîzanla ziyâde‑noksan olmayarak, tartılsa aynen o kadar Nur’un Safranbolu, Eflani havâlisindeki Nurun küçük kahramanları gönderdikleri mübârek hediyeleri lisân‑ı hâl ile bana dediler: “Merak etmeyiniz, biz zâyiât yerine geldik. O zâyiâtın yerini doldurduk.” Ben de rûh u canla kabûl ettim ve gönderenleri tebrik ettim; daha teberrükleri bana dokunmadı.
Üçüncü Hâdise: O mübârek hediyeler odama geldiği zamandan on dakika evvel, serçe kuşuna benzer bir kuş yatağımın ayağı altında gördüm. Hâlbuki pencereler ve kapı kapalı; hiçbir delik yok ki, o kuş girebilsin. Baktım benden kaçmıyor. Bir parça ekmek verdim; yemedi. Kalben dedim: “Üç‑dört sene evvel aynı burada kuşların müjde vermesi gibi, bu da müjde veriyor…”
Hakikaten aynı zamanda o mübârek Nur’lu hediye geldiği gibi, üç senedir haber almadığım müftü kardeşim Abdülmecîd’den güzel bir mektûb aldım. Bana hizmet eden Halîl geldi. “Bu kuşa bak, bu da eski kuşlar gibi bir müjdecidir.” dedim. Sonra pencereyi açtık, gitsin; gitmiyordu. Yukarıda beş‑altı defa uçtu, gitmedi.
Sonra Sungur da geldi. “İşte sen de gör.” dedik, o da gördü. Yarım saat sonra, nasıl görülmesi hàrika oldu; bulunmaması da hàrika oldu. Pencereden çıkmadan Halîl ile aradık, bulamadık; kayboldu.
Hattâ bu manevî hediyenin gelmesi ve Husrev yerinde Sungur imdâda yetişmesi, ehemmiyetini göstermeğe bir kat'î hâdise budur ki: Sungur gelmeden iki gün evvel – demek o evden çıktığı gün – Halîl rüyada görüyor ki: Sungur, Mustafa Osman ile buraya gelmişler; büyük bir hâdise ve şa'şaalı bir merâsim yapılmış. Benden “Tâbiri nedir?” diye sordu. Ben de merak ettim: “Sen ne için bu rüyayı bana söyledin? Acaba onların başına bir zarar mı gelmiş?” diye bir gece sabaha kadar endişe ile müteessirdim. O rüya‑yı sâdıka az bir tâbir ile çıktı.
370
225. Sungur Ankara’da iken Üstadımıza yazdığı mektubun suretidir
Sungur Ankara’da iken Üstadımıza yazdığı mektûbun sûretidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Çok azîz, çok mübârek, çok müşfik, çok sevgili Üstadımız Efendimiz Hazretleri!
Mübârek, makbûl, kıymetli mektûbunuzu Diyânet Riyâseti Başkanı Ahmed Hamdi Efendiye teslîm ettik. Sevinçler içinde mübârek mecmua ve Nurları kendi hususî kütübhânesine koydu. “İnşâallâh bunları kendi öz ve hàs kardeşlerime okumak için vereceğim ve bu sûretle tedrîcî tedrîcî neşrine çalışacağız.” dedi.
Çok sevgili Üstadım Efendim!
Mübârek mektûbunuzdaki emirlerinizi yapacağını söyledi. “Fakat şimdi hemen birdenbire bunların neşri olmaz. Ben bu eserleri hàs kardeşlerime okutturup, meraklılara göre ileride neşrederiz.” İnşâallâh tam ve parlak şekilde ileride neşrine çalışacağını söyledi.
Sungur
226. Böyle Eserleri Neşretmek, Diyânet Riyâsetinin Vazifesidir
Yirmidokuzuncu Mektûb’un İkinci Makamı’nın en baş sahifesindeki suâl ve cevaptan sonra şu nükte yazılacak:
“Bu risalenin sebeb‑i te'lifi: Kur'ânın tercümesini Kur'ân yerinde câmilerde okutmak olan dehşetli sû‑i kasdına karşı bir nev'i mukàbeledir. Ziyâde tafsilât ve lüzumsuz bahisler girmiş. Fakat o mücâhidâne ve heyecanlı mukàbelede kıymetdâr bir gaybî anahtarı hissedip meczûbâne arattırmak içinde lüzumsuz tafsilât ve zaîf ve pek ince emâreler dahi girmiş.
371
Kalbime geldi ki: Yirmidokuzuncu Mektûb’un gayet ehemmiyetli ve lüzumlu ve parlak ve îcâzlı olan Birinci Makamı, bu İkinci Makamın bütün kusurâtını ve isrâfâtını affettirir.” Ben de kemâl‑i sürûrla şükrettim, o kusurları unuttum.
227. Madem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esası, hem başları, hem şakirdlerisiniz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem Ahmed Hamdi Efendi Hazretleri!
Bir hâdise‑i rûhiyemi size beyân ediyorum: Çok zaman evvel zâtınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların, zarûrete binâen ruhsata tâbi ve azîmet‑i şer'iyeyi bırakan fikirler; benim fikrime muvâfık gelmiyordu. Ben hem onlara, hem sana hiddet ederdim. “Neden azîmeti terkedip ruhsata tâbi oluyorlar.” diye Risale‑i Nuru doğrudan doğruya sizlere göndermezdim. Fakat üç‑dört sene evvel yine şiddetli; kalbime size tenkidkârâne bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki:
“Bu senin eski medrese arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi gibi zâtlar, dehşetli ve şiddetli bir tahribâta karşı ‘ehvenü'ş‑şer’ düsturuyla mümkün olduğu kadar bir derece bir kısım vazife‑i ilmiyeyi, mukaddesâtın muhâfazasına sarfedip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı noksanlarına ve kusurlarına inşâallâh keffâret olur.” diye kalbime şiddetli ihtar edildi.
372
Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakîki uhuvvet nazarıyla bakmağa başladım. Onun için benim bu şiddetli tesemmüm hastalığım vefâtımla neticelenmesi düşüncesiyle, sizi Nurlara benim bedelime hakîki sâhib ve hâmî ve muhâfız olacağınızı düşünerek, üç sene evvel mükemmel bir takım Risale‑i Nuru size vermek niyet etmiştim. Fakat şimdi hem mükemmel değil, hem tamamı değil, fakat ekseriyet‑i mutlaka eczâları, Nur şâkirdlerinden gayet mühim üç zâtın on‑onbeş sene evvel yazdıkları bir takımı sizin için hastalığım içinde bir derece tashih ettim. Bu üç zâtın kaleminin benim yanımda on takım kadar kıymeti var. Senden başka bu takımı kimseye vermeyecektim. Buna mukâbil onun manevî fiatı da üç şeydir:
Birincisi: Siz mümkün olduğu kadar Diyânet Riyâsetinin şûbelerine vermek için; mümkünse eski hurûf, değilse yeni harf ile ve hàs arkadaşlarımdan tashihe yardım için birisi başta bulunmak şartıyla, memleketteki Diyânet Riyâsetinin şûbelerine yirmi‑otuz tane teksir edilmektir. Çünkü haricî dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyânet Riyâsetinin vazifesidir.
İkincisi: Mâdem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esâsı, hem başları, hem şâkirdlerisiniz; onlar sizin hakîki malınızdır. Münâsib görmediğiniz risaleyi, şimdilik neşrini geri bırakırsınız.
Üçüncüsü: Tevâfuklu Kur'ânımız mümkünse fotoğraf matbaasıyla tab'edilsin ki, tevâfuktaki lem'a‑i i'câziye görünsün. Hem baştaki Türkçe ta'rifatı ise; o, Kur'ân ile beraber tab'edilmesin, belki ayrıca bir küçük risalecik olarak ya Türkçe veya Arabîye güzelce çevirip öylece tab'edilsin.
228. Diyanet Reisi Nur'dan bir takımı musırrâne istedi. Üstad da şiddetli hastalığı içinde tashih edip, Diyanet Reisinden onun manevî fiyatı olarak üç madde istedi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Gayet Kıymetli, Fedâkâr Nur Kahramanı Ağabeyimiz Husrev Efendi!
Şimdi beş defadır Diyânet Reisi Nurdan bir takımı musırrâne istedi. Üstad da şiddetli hastalığı içinde tashih edip – şimdilik bitmek üzeredir – Diyânet Reisinden onun manevî fiatı olarak üç madde istemiş:
Birisi: Sizin hàrika yazdığınız mu'cizeli Kur'ânı fotoğrafla tab'etmek. Bu maddeyi kabûl etmiş; yalnız “Başındaki Türkçe ta'rifatı müstakil kalsa, ayrı tab'edilse münâsibdir.” demiş. İşte Üstadımız ona yazdığı mektûbu berây‑ı ma'lûmât leffen size gönderiyoruz.
373
Üstadımız diyor ki: “Hem bir takım Risale‑i Nuru, hem makine ile çıkan mecmuaları ona göndermek ve Husrev gibi bu işte en ziyâde alâkadar bir kardeşimizin eliyle teslîm etmek cihetini meşveretinize havâle ediyor.”
Siz de tam bir meşveretle sizin bu mes'elede oraya gitmenizin vücûdca sıhhatiniz müsâidse ve fikrinize de muvâfık ise, muayyen bir vakitte acele oraya gidersiniz ve adresinizi bildirirsiniz. Biz de takımı ve mecmuaları size Ankara’ya elinize yetiştireceğiz. Hattâ siz isterseniz kendi hesabınıza, onları müftüler neşretmek niyetiyle Diyânet Reisine verirsiniz.
Hizmetinde bulunan Halîl, Sâdık, İbrahim
229. Hafız Mustafa aynen Hafız Ali gibi vazifesini bitirdi, âlem‑i nura ve berzaha, Hâfız Ali ve Hasan Feyzi gibi kardeşlerimizin yanına gitti
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem Medresetü'z‑Zehrâ şâkirdlerini, hususan Mübârekler Hey'etini ve Isparta Vilâyetini merhum Hâfız Mustafa’nın vefâtıyla tâziye ve Hâfız Mustafa’yı tam vazifesini yapmasıyla yirmi senede ikinci bir Hâfız Ali olarak yirmi seneden beri usanmadan, sarsılmadan Nurların neşrine çalışmasını, bütün rûh u canımızla tebrik, hem onu, hem Isparta Vilâyetini, hem Medresetü'z‑Zehrâ’yı tebrik ediyoruz. Hakikaten bu merhum kahraman kardeşimiz aynen Hâfız Ali gibi vazifesini bitirdi; Âlem‑i Nura ve Berzaha Hâfız Ali ve Hasan Feyzi gibi kardeşlerinin yanına gitti. Cenâb‑ı Hak Risale‑i Nurun hurûfâtı adedince onun defter‑i hasenâtına hayırlar yazsın ve rûhuna rahmet eylesin. Âmîn!
230. Size şahsıma ait birkaç meseleyi beyan etmek kalbime ihtar edildi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size, şahsıma ait birkaç mes'eleyi beyân etmek kalbime ihtar edildi.
Evvelâ: Bazı hàs kardeşlerim şahsıma hizmette dikkatsizlik ettiklerinden, onların bana karşı acımasını noksan gördüğümden bazen hiddet ve tekdir ettiğim vakit kalbime geldi ki:
374
O bîçâreler ziyâde hüsn‑ü zanla tahmin ediyorlar ki, “Üstadımız istese belki bazı rûhâniler, cinnîler de hizmet edecekler, belki ediyorlar. Hizmet‑i Nuriyede inâyetin âşikâre cilvesi gösteriyor ki, onun şahsının perîşaniyetine meydân verilmiyor. Ve şefkatimize muhtaç değil.” diye hizmette bazı kusurları oluyor. Hattâ bugün de birisi araba getirecekti; dikkatsizlik yüzünden ben yayan çıktım. Bir saatte on saat kadar zahmet çektim. Ben de birkaç gün evvel böyle kusuru yapanlara demiştim, tekrar edeceğim, siz de dinleyiniz:
Nasıl ki Risale‑i Nuru ve hizmet‑i îmâniyeyi, dünyevî rütbelerine ve şahsım için uhrevî makamlarına âlet yapmaktan sırr‑ı ihlâs şiddetle beni men'ettiği gibi; öyle de: Kendi şahsımın istirahatine ve dünyevî hayatımın güzelce, zahmetsiz geçmesine, o hizmet‑i kudsiyeyi âlet yapmaktan cidden çekiniyorum. Çünkü: Uhrevî hasenâtın bâkî meyvelerini fânî hayatta cüz'î bir zevk için sarfetmek, sırr‑ı ihlâsa muhâlif olmasından kat'iyyen haber veriyorum ki: Târikü'd‑dünya ehl‑i riyâzetin arzu ve kabûl ettikleri rûhâni, cinnî huddâmlar bana her gün, hem aç olduğum zamanda ve yaralı olduğum vakitte en güzel ilâç getirseler, hakîki ihlâs için kabûl etmemeğe kendimi mecbur biliyorum. Hattâ berzahtaki evliyâdan bir kısmı temessül edip bana helva baklavaları hizmet‑i îmâniyeye hürmeten verseler, yine onların elini öpüp kabûl etmemek ve uhrevî, bâkî meyvelerini dünyada fânî bir sûrette yememek için nefsim de kalbim gibi kabûl etmemeğe rızâ gösteriyor. Fakat kasd ve niyetimiz olmadan inâyet cihetinde gelen bereket gibi ikramât‑ı Rahmâniye, hizmetin makbûliyetine bir alâmet olduğundan, nefs‑i emmâre karışmamak şartıyla rûhumla kabûl ederim. Her ne ise‥ bu mes'ele bu kadar kâfî.
Sâniyen: Eski Harb‑i Umumî’de Pasinler Cebhesi’nde şehîd merhum Molla Habib’le beraber Rusya’ya hücum niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları bir‑iki dakika fâsıla ile bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle tam başımızın iki metre üstünden geçip‥ arkada dere içine saklanan askerimiz görünmedikleri hâlde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim:
375
“Molla Habib ne dersin, ben bu gâvurun güllesine gizlenmeyeceğim.”
O da dedi: “Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim.”
İkinci top güllesi pek yakınımızda düştü. Hıfz‑ı İlâhî bizi muhâfaza ettiğine kanâatle Molla Habib’e dedim:
“Haydi ileri! Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz.” dedim.
Hem Bitlis muhâsarasında ve avcı hattında Rus’un üç güllesi öldürecek yerime isabet etti. Biri de şalvarımı delip iki ayağımın arasından geçip‥ o tehlikeli vaziyette sipere oturmağa tenezzül etmemek bir hâlet‑i rûhiye taşıdığımdan, arkadan kumandan Kel Ali, Vâli Memdûh Bey işittiler, “Aman çekilsin veya sipere otursun!” dedikleri hâlde, “Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmeyecek!” dediğim ve hiçbir ihtiyat ve tedbire ehemmiyet vermeyerek o gençlik zamanında o zevkli hayatımın muhâfazasına çalışmadığım hâlde; şimdi seksen yaşına girdiğim hâlde, gayet derecede bir ihtiyat ve hayatımı muhâfaza, hattâ vesvese derecesinde tehlikelerden çekinmek hâleti acîb bir tezâd göründüğünden, elbette o gençlik hayatını pervâsızca fedâ etmek, bir‑iki sene ihtiyarlık ve zevksiz hayatını bu derece muhâfaza etmek büyük bir hikmet içindir. Ve iki‑üç kudsî maksad, içinde vardır:
Birincisi: Gizli, gayr‑ı resmî ve bir kısım resmî, insafsız düşmanlarımızın desîseleriyle Nur şâkirdlerinin bedeline bütün hücumları benim şahsıma ve benimle meşgul olmasına ve bilmeyerek ehemmiyeti benden bilmekle Nur şâkirdlerinin bir derece desîselerden ve hücumlardan kurtulmalarına bu ihtiyar ve perîşan hayatım vesile olduğundan, Eski Said’in on gençlik hayatı kadar kardeşlerimin hatırı için şimdilik ona muvakkaten ehemmiyet veriyorum.
Eğer ben ortadan çekilsem; bana verdiği zahmet, rûhumdan ziyâde sevdiğim hàs kardeşlerime verilecekti. O hâlde bir zahmet yüz aded zahmet olurdu.
376
İkincisi: Gerçi hàs kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nura sâhibdirler. Fakat ihlâstan sonra en büyük kuvvetimiz tesânüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilâfıyla, – hapiste olduğu gibi – bir derece tesânüd kuvveti sarsılmasıyla, Hizmet‑i Nuriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binâen; bu bîçâre ihtiyar hasta hayatım, tâ Lem'alar, Sözler Mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlardan ürkütmek belâsı def'oluncaya kadar ve tesânüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhâfazaya bir mecburiyet hissediyorum. Çünkü uzun imtihanlarda mahkemeler, düşmanlarım; benim gizli ve mevcûd kusurlarımı göremediklerinden, hıfz‑ı İlâhî ile bütün bütün beni çürütemediklerinden, Risale‑i Nura galebe edemiyorlar. Fakat hayat‑ı ictimâiyede çok tecrübelerle mâhiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Saidlerin bir kısmını, Nurun zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telâştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhâfazaya çalışıyorum; hattâ yanımda bir rovelver varken, ikinci bir kuvvetli rovelver daha tedârik etmeye lüzum gördüm. Düşmanların zehirleri kardeşlerimin duâsıyla kırıldıkları gibi, sâir sû‑i kasdları dahi inşâallâh akîm kalacaktır.
Ezcümle: İki saat Kamer tamamıyla tutulduğu aynı gecede, gizli düşmanlarım Ankara’dan – bizden Nur mecmuaları istemeleri üzerine – buraya gelen iki adam, birden otuzaltı mecmua gönderdiğimizin aynı ikinci gününde tahminlerince daha gönderilmemiş diye hem o kitaplar nerede olduğunu bilmek ve Afyon’daki resmî ve makam sâhibi bir‑iki masona haber vermek ve taharrî ettirmek ve kilitli olan iki odamda yemek ve içmek kaplarıma zehir atmak için, fevkalâde bir tarzda dama çıkmışlar ve iki odanın herbirinin bir penceresini kırmadan, acîb bir tarzda açıp içeriye girmişler. Benim yattığım oda ise arkasından sürgülü olmasından bana sû‑i kasd edememişler. Hıfz‑ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye onların eline bir uç vermedi.
Ben daha lüzumlu şeyler yazacaktım. Fakat rahatsızlık “Yeter!” dedi. Her vakit ihtiyat, ihlâs, tesânüd, sebat, sarsılmamak ve vazifemizi yapmak ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak, سِرًّا تَنَوَّرَتْ düsturuna göre hareket etmek ve telâş ve me'yûs olmamak lâzım ve elzemdir. Hem tekrar derim:
Nur şâkirdleri gibi pek az zahmetle pek çok kıymetdâr hizmet ve pek çok manevî kazanç elde edenler tarihlerde görülmüyor. Ağır şerâit altında bazen bir saat nöbet bir sene ibâdet hükmüne geçtiği misillû, inşâallâh Nurcuların hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’deki saatleri yüzer saat hükmünde hayırlar kazandırır.
Umum kardeşlere ve hemşirelere selâm ve iki cihanda selâmetlerine duâ eden ve duâlarını isteyen kardeşiniz
…‥ Hakîki fedâkâr Zübeyr, en lüzumlu ve hizmete şiddet‑i ihtiyacım zamanında buraya imdâdıma geldi. Yoksa Isparta’dan o sistemde birisini isteyecektim…
377
231. Mi’rac Gecesinden bir gün evvel ve bir gün sonra müstesna bir surette rahmetin yağması işarettir ki bu vatanda bir umumî rahmet tecelli edecek inşaallah
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!