207. Âlem‑i İslâmdan Müjdeli Haberler ve Bismarck’ın Fıkrası
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Umum Nurcuların mübârek bayramlarını ve haccü'l‑ekberde bulunan Nur şâkirdleriyle ve hacdaki Nur tarafdârlarının bayramlarını tebrik içinde ve çok zamandan beri esâret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi Âlem‑i İslâmın büyük memleketleri birer devlet‑i İslâmiye şeklinde Hind’de yüz milyon bir devlet‑i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyâde bir devlet‑i İslâmiye ve Arabistan’da dört‑beş hükûmet bir cemâhîr‑i müttefika gibi Arab birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki Âlem‑i İslâmın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrik ile bu bayram bize müjde veriyor.
341
Sâniyen: İstanbul’da, Re'fet Bey’in ve Mustafa Oruç’un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra dâru'l‑fünûna inkılâb eden Harbiye Nezâreti ve Bâb‑ı Seraskerî, o muazzam binanın alnında ﴿اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا﴾﴿وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا﴾ hatt‑ı Kur'ân ile o mânidâr Kur'ân âyeti yazılmışken, sonra da mermer taşlarla üzeri kapatılıp o Nurları gizlemişlerdi. Şimdi yeniden hatt‑ı Kur'âniyeye bir nümûne‑i müsâade ve Risale‑i Nurun takib ettiği maksadına bir vesile ve Üniversite ileride bir Nur medresesi olmasına bir işâret olduğu gibi, Denizli Nurcularından Ahmed’lerin, meşhûr âlim ve akılca ondokuzuncu asrın en büyüğü ve ictimâî feylesofların en ilerisi Bismark’ın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismark, eserinde diyor ki:
“Kur'ânı her cihetle tedkik ettim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli ve beşeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez.”
Ve Peygambere hitâben der:
“Yâ Muhammed! Sana muâsır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, ba'de‑mâ göremeyecektir. Binâenaleyh, senin huzurunda kemâl‑i hürmetle eğilirim.”
Bismark
diye imzasını atmış. Ve o fıkrasında tahrif ve nesholunan kütüb‑ü münzeleyi ziyâde tenkìs ettiği için, o cümleler yazılmamalı; ben de işâret ettim.
O zât ondokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve siyasetin ve ictimâiyat‑ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması; hem Âlem‑i İslâm, istiklâliyetini bir derece elde etmesi; ve ecnebî hükûmetlerin hakàik‑ı Kur'âniyeyi araması; ve garb ve şimâl‑i garbîde Kur'ân lehinde büyük bir cereyan bulunması; hem Amerika’nın en yüksek ve meşhûr feylesofu olan Mister Karlayl dahi aynen Bismark gibi demiş: “Başka kitaplar, hiçbir cihette Kur'ân’a yetişemez. Hakîki söz odur, onu dinlemeliyiz.” diye kat'î karar vermesi (Hâşiye); ve Nurların da her tarafta fütûhâtı ve ileri gitmesi, büyük bir fâl‑i hayırdır ki, ecnebîde çok Bismark’lar ve Mister Karlayl’lar çıkacaklar ve emâreleri de var diye Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismark’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz.
342
208. Üç mühim Nur merkezinde üç berber tam birbirine benzer bir tarzda Nur'a büyük hizmetleri, hem her birisi çocuklarıyla Nurlara çalışmaları, beni mesrur eyledi
İnebolu kahramanlarından berber Ali Osman’ın masûm mahdumunun güzel yazısıyla gönderdiği mektûba baktım, birden hâtırıma geldi: Üç mühim Nur merkezinde üç berber tam birbirine benzer bir tarzda Nura büyük hizmetleri, hem herbirisi çocuklarıyla Nura çalışmaları, beni mesrûr eyledi. Berber Burhan, berber Hıfzı, berber Ali Osman; Nurun birer kıymetli kahramanlarıdır. Allah onları çoluk ve çocuklarıyla dünyada ve âhirette mes'ûd etsin, âmîn!
Said Nursî
209. Aynen iade edilen bazı risalelerin eski hurufla teksirini bir suç sayıp ceza vermek, adliyeleri cidden alâkadar edip adalet şerefini kırıyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Medresetü'z‑Zehrâ’nın üç şâkirdinin hafifçe bir ay hapis cezası ve pek haksız ve çok mânâsız ve soğuk hâkimin hiddetine ma'rûz kalmalarına mukâbil, kat'î bir kanâat ile ve çok emârelerin kuvvetiyle müjde veriyoruz ki, o şâkirdler ve yardımcıları, o adamın küçücük verdiği ceza ve mânâsız hiddetine bedel, rûhâniler, melâikeler ve istikbâldeki nesl‑i âtî milyonlar alkışlamalar ile öyle şâkirdleri tebrik ediyorlar; ve haps‑i ebedînin milyonlar sene cezalardan kurtulmağa vesile oldukları için, böyle sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bu gibi tâciz ve tâzibleri hiçe indirir, belki iftiharla sevindirir.
343
Evet, bir asır evvel dünyanın en akıllı ve en müdakkiki ve feylesofu ve saltanatlı hâkimi telâkki edilen ve kendi Hıristiyan iken bütün eski dinleri ve kitapları hiçe indiren, belki inkâr etmek cür'etini gösteren gayet enâniyetli ve şöhretli olan Prens Bismark’ın Kur'ân‑ı Hakîm’in önünde kendi imzasıyla ve bütün kuvvetiyle tasdikkârâne secde etmesini yazan ve inâd ve enâniyetini ve dinsizliğini bırakıp, Kur'ân’a teslîm olduğunu âleme ilân ettiğini ceridelerde neşredildiği bir hengâmda ve bütün edyân‑ı semâviyeyi inkâr eden ve şark‑ı şimâlîdeki şimdiki dehşetli hükûmetin teşviki ile kesretle içindeki Müslümanları hacca gönderip, Âlem‑i İslâm nazarında dinsizliğini ve inâd ve adâvetini bırakmak tarzında güyâ Kur'ânı inkâr edemiyor ve azametine karşı bir nev'i teslîmiyet ve dehàlet tarzında buradakilerden daha ziyâde Kur'ânı ehemmiyetli biliyorum diye, bu noktada onlar benden daha geri düşüyorlar ki, benim kadar hacı gönderemiyor demesine mukâbil, buradakiler dahi Mâşâallâh tam müsâade ettikleri hâlde ve böyle siyâsî propaganda edildiği bir zamanda, Medresetü'z‑Zehrâ’nın Nur şâkirdleri, o mâhiyet ve azametteki Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakikatlerini Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa gibi hàrika risalelerle, mu'cizelerini kalemleriyle neşredip en muannid dinsizleri tasdike mecbur etmelerine mukâbil; ehl‑i dalâletin hücumu, elbette değil yalnız ehl‑i hakikat insanları, belki rûhânileri, belki melekleri de ağlatır ve arzı ve semâyı hiddete getirebilir.
Mâdem iki sene tedkikten sonra Âyetü'l‑Kübrâ – eski harflerle tab'edilen bin nüsha – ve Nurun bütün risaleleri ittifaken berâet ile beraber umumu iâde edilmiş. Aynen iâde edilen bazı risalelerin eski hurûf ile teksirini bir suç sayıp ceza vermek, adliyeleri cidden alâkadar edip adâlet şerefini kırıyor.
Sâniyen: Benim hususî kâtibim şimdi yok, başka kâtibler de benim dilimi iyi anlamıyorlar; ben de hem rahatsız ve hem de geç ve güç yazabiliyorum. Hâlbuki, dünden beri yirmiye yakın mektûblar geldi. İçinde de pek çok kardeşlerimiz ve hemşirelerimizin isimleri var. Biz, onların umumunun hem bayramlarını tebrik ediyoruz, hem yeni şâkird olmak isteyenleri rûh u canımızla kabûl ediyoruz. Ve onları öyle sevkeden zâtlara da “Allah râzı olsun ve kalblerindeki muradları ne ise Cenâb‑ı Hak onları muvaffak eylesin.” deriz.
344
Sâlisen: Nur santralı Sabri’nin (R.H.) “Lâhika”ya girecek güzel mektûbu ve Ali Osman ve Çilingir Ali’nin Nurların neşrindeki kudsî hizmetleri ve İbrahim Edhem’in Balıkesir vesâir taraflarda te'sirli fa'âliyeti ve onun irşadıyla çokların Nur dâiresine girmesi ve Ahmed Fuâd’ın da Eflani havâlisinde Hasan Feyzi gibi fa'âliyeti ve şiddetli alâkası; Ve Konyalı Sabri’nin genç mekteblilerin çoklukla Nur dâiresine girmelerine çalışması ve başta müfessir hacı ve hoca Vehbi Efendi ve Konya ulemâsının Nurlara karşı hüsn‑ü teveccühleri ve tasdikkârâne münâsebetleri; Ve muallim Abdurrahman İhsan’ın hasbihâl mektûbundaki samîmî ve ciddi Nura alâkadarlığı; Ve Tavşanlı vâizi Osman’ın mektûbunda pek samîmî ve ciddi iki‑üç zâtın Nur şâkirdliğine kemâl‑i ciddiyetle girmeleri; Ve Eğirdir köylerinde Ali Osman’ın ve Halîl İbrahim’in tasdikiyle çok hàlis Nurcuların yetişmesi; Ve Ankara Dâru'l‑Fünûnunda Nura ehemmiyetli hizmet eden ve Kastamonu’da mekteb gençlerinden en evvel Nurlara giren ve Ankara’daki Abdurrahman’ın oğlu Vahdet’i himâye ve muhâfazaya çalışan Araçlı Abdullâh’ın, mektûbunda tam îmânlı ve dindarâne ve müjdekârâne yazması ve orada okuyucuların çok olmasıyla ellerindeki risalenin kâfî olmadığına ve Konyalı arkadaşı Mehmed ile beraber gençler içerisinde Nur neşretmeleri; Ve Aydın tarafında inşâallâh bir Ahmed Feyzi hükmünde Nurlarla gayet alâkadar Ali Akdağ’ın güzel ve samîmî mektûbundaki duâları ve tavsifleri ve Nurun te'sirlerini hissetmesi gibi fıkraların meâlleri, bizi ve Nur dâiresini tamamıyla mesrûr ettiği gibi, bu bayramda da büyük bir manevî hediye olarak kabûl ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onların umumundan râzı olsun. Hususî ve ayrı ayrı mektûb yazamadığımdan gücenmesinler.
Husrev’in lâyiha‑i temyize ait mektûbunu hiç ilişmeden kabûl ettiğim için, sizdeki aynı sûretini mahkeme‑i temyize gönderebilirsiniz. Mâdem sizde bir sûreti vardır, bu mektûbu göndermeden “Lâhika”ya da geçsin. Şimdi gelen mektûbda Gençlik Rehberi’nin fiatını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bir veya bir buçuk banknottan aşağı olmasın. Husrev’in kalemi Dördüncü Söz’e başlamasına bin Bârekallâh deriz. Allah muvaffak eylesin, âmîn!
345
Safranbolu kahramanı berber Hıfzı; Hüsnü, Yılmaz iki masûm Nurcu mahdumlarıyla ve İnebolu kahramanlarından Ali Osman ve iki Nurcu mahdumlarının bayram tebriklerine mukâbil selâm, hem muvaffakıyetlerine duâ ederiz.
210. Nur'un hakikî şakirdlerine Nur kâfidir. Onlar da kanaat etmeli, başka şereflere ve menfaatlere göz dikmesinler
Azîz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Evvelâ: Bazı bize temâs eden cüz'î hâdiseler münâsebetiyle bir hakikati beyân etmek şiddetle rûhuma ihtar edildi. Şöyle ki:
Risale‑i Nur hiçbir şeye âlet olamadığını ve rızâ‑yı İlâhiye’den başka hiçbir maksada vesile olamadığını ve doğrudan doğruya herşeyden evvel îmân hakikatlerini ders vermek ve bîçâre zaîflerin ve şübheye düşenlerin îmânlarını kurtarmak olduğunu elbette sizin gibi Nurun hàs şâkirdleri biliyorlar.
Sâniyen: Risale‑i Nurun bu kadar muârızlarına mukâbil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temâs eden cereyanlarla alâkadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarı ihlâsı kırar, hakikati değiştirir. Hattâ benim otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebeb, bir mübârek âlimin takib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhâlif olmasından tefsik derecesinde tahkîr edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvâfık meşhûr ve mütecâviz bir münâfığı gayet medh ü senâ etti. Ben de bütün rûhumla ürktüm. Demek tarafgirlik hissine siyasetçilik de karışsa, böyle acîb hatâlara sebebiyet veriyor diye اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim.
O hâlim neticesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki, yirmibeş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merak ettim; ve on sene Harb‑i Umumîye bakmadım, bilmedim ve merak etmedim; ve yirmiiki sene bu işkenceli esâretimde tarafgirliğe ve siyasete temâs etmemek için ve Nurlardaki ihlâsa zarar gelmemek için, müdafaâtımdan başka istirahatim için hiç müracaat etmediğimi bilirsiniz.
346
Hem bilirsiniz ki, hapiste size yazdığım gibi, benim i'dâmıma hükmeden adamlar, beni işkenceli tâzib edenler, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtarsalar, şâhid olunuz ki, ben, onları helâl ediyorum. Ve tarafgirlik damarıyla ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki‑üç senede dâhilden ve hariçten gelen fırtınalı cereyanlara hiç temâs etmedik ve kardeşlerimi de bir derece îkaz ettim.
Sâlisen: Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabûl etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı satıp o para ile kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyorum. Tâ Risale‑i Nurun ihlâsına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ibret alıp hiçbir şeye âlet edilmesin.
Râbian: Nurun hakîki şâkirdlerine Nur kâfîdir. Onlar da kanâat etmeli; başka şereflere veya maddî, manevî menfaatlere gözünü dikmesin.
Hem münâkaşa, münâzaa ve mesâil‑i diniyede damarlara dokunacak tarafgirâne mübâhase etmemek lâzımdır ki, Nur aleyhinde garazkârlar çıkmasın. Hattâ bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Mustafa Oruç kardeşimizin Risale‑i Nurun mesleğine muhâlif olarak birisiyle mübâhasesi‥ aynı zamanda, belki aynı dakikada ona gayet hiddet ve şiddetle bir gücenmek kalbime geldi. Hattâ o Nurdan kazandığı çok ehemmiyetli makamından atmak arzusu oldu, kalben müteessir oldum. Bu benim için bir Abdurrahman idi, neden böyle şiddetli hiddet ettim. Sonra bu bayramda yanıma geldi, Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, çok ehemmiyetli bir ders dinledi ve o büyük hatâsını da anladı ve benim burada hiddetimin aynı dakikada hatâsını itiraf etti. İnşâallâh o keffâret oldu, tam temiz olarak kurtuldu.
Hâmisen: Dört‑beş aydan beri bir zât, bana buraya bir gazete gönderiyormuş; ben yeniden haber aldım ki, bana gönderiliyormuş. Buradaki dostlarım âdetimi bildikleri içindir ki, – değil gazete, Nurdan başka hiçbir kitabı, hiçbir mecmuayı kabûl etmediğim gibi, yeni yazıdan hiçbir harf bilmediğim için – korkmuşlar, bana haber vermemişler ve göstermemişler. Şimdi bir zât, bir mektûb içinde bir sahifesi benimle konuşan bir gazetecinin; fakat dost ve hemşehri bir zâtın mektûbunu gösterdi. Dediler ki: “Çoktan beri senin nâmına bir gazete gönderiyordu, biz korktuk, sana göstermedik.”
347
Ben de dedim: “O zâta benim tarafımdan çok selâm ediniz. O dostun eski bildiği Said değişmiş, dünya ile alâkası kesilmiş. Hem hasta; hem hususî mektûbu kardeşime de yazamadığımdan o zât gücenmesin.”
Oradaki umum dostlara, hususan Hâfız Emin ve Hâfız Fahreddin gibi kardeşlerimize selâm ve bayramlarını tekrar tebrik ediyoruz.
211. Kat’iyen mukabelesiz hediyeler beni hastalandırdığı, çok tecrübelerle pek kat’îleşti
Risale‑i Nurun avukatı ve Aydın havâlisinin Hasan Feyzi’si ve o civarın bir Husrev’i, kardeşimiz Ahmed Feyzi, üç seneden beri Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî’nin Risale‑i Nura verdiği yüzer işâret ile tasdiklerini, tam bir kat'î bürhân olarak hem hadîslerden, hem âyetlerden mânâ ve cifir muvâfakatleriyle Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini pek kuvvetli bir sûrette isbât ediyor. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin bir mümessili olan Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine bazı işâret‑i hadîsiyeyi, Nurun tercümânına veriyor. Hakikat ise; tercümân, bir derece te'lif itibariyle, o şahs‑ı manevînin bir nev'i mümessili olmak itibariyledir. Yoksa haddim ve hakkım değildir ki, ben o kudsî işârete medâr olayım.
Her ne ise, ben daha fazla tedkik edemedim. Onun üç buçuk senede ve onun gibi fevkalâde zekî bir kardeşimizin ince tedkîkàtını vaktim ve hastalığım müsâade etse, tedkik ve ta'dilden sonra size gönderip, ya Tılsımlar Mecmuası’nın zeyli veya Lem'alar Mecmuası’na Risale‑i Nurun hakkâniyetine bir hüccet olarak yazarsınız. O kardeşimizin, Nur avukatı Ahmed Feyzi’nin incir teberrüküne mukâbil, benim nâmıma bir Sikke‑i Gaybiye Mecmuası’nı ona gönderiniz ki, incirleri bana dokunmasın. Çünkü bu âhirde kat'iyyen mukàbelesiz hediyeler beni hastalandırdığı çok tecrübelerle pek kat'îleşti.
348
Hem o kardeşimizin iki mübârek haremi ve muhterem vâlidesinin ve Said ve Nuri nâmındaki evlâdlarının bana yazdıkları samîmî mektûblarına mukâbil hem onlara, hem evlâdlarına çok duâ ediyorum. Öyle bir kahraman Nurcunun öyle hakikatli, muhterem, dindar refîkasının Nurlara fedâi ve hàdim olarak verdikleri masûm evlâdlarını rûh u canımızla Nurun masûmlar dâiresinde kabûl ediyoruz. Ve Mehmed Emin ve Ali Akdağ ve Ahmed Feyzi’ye ve umum kardeşlerimize selâm ve duâ ederiz.
212. Üstadın erzâk ve elbiselerini satıp parasını göndermesi ve Dâru'l‑Hikmet’ten aldığı parayı Lem'alar mecmuasının fiyatı olarak göndermesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Lüzumu olmayan erzâk ve elbiselerimi satıp gayet mübârek yüz lirayı, hem Dâru'l‑Hikmet’ten aldığım maaşla – ki, onunla hacca gidecektim – hem yirmiiki sene hisse‑i erzâkiyemin bakiyesi olan on lirayı da – üstünde sûret bulunduğu için tekrar o mübârek on lirayı da – Lem'alar Mecmuası’nın fiatı olarak beraber gönderiyorum.
213. Risale‑i Nur’un, Haremeyn-i Şerifeynce makbuliyetine bir alâmet
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hadsiz şükür olsun ki, Risale‑i Nurun, Haremeyn‑i Şerîfeyn’ce makbûliyetine bir alâmet şudur ki:
Denizli kahramanı Hâfız Mustafa, İstanbul’dan aldığı Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa ve Sirâcü'n‑Nur’u – ki, Hindistan ulemâsına gönderilecekti, onları alıp – yolda bazı hacılara okutup, beraber Medine‑i Münevvere’de Keşmirli gayet meşhûr bir âlim ve Türkçe de güzel bilen zâta teslîm etmiş. O zâtın da çok takdir edip kat'î te'minât ile Hindistan ulemâsının merkezine göndereceğini ve Medine‑i Münevvere’ye mahsûs olan mecmualar da yetiştiğini ve sâir yerlere de gönderilen mecmualar selâmetle yetiştiğini, Denizlili Hâfız Mustafa’ya beraber arkadaş olup ve yolda Nurları okuyarak giden hem genç, hem Nurcu iki Afyonlu Hacı ve başka hacılar bu müjdeli haberi bana getirdiler ve hariçte Risale‑i Nurun ehemmiyetli revâcını ve makbûliyetini müjdelediler. Yalnız Câmiü'l‑Ezher’e gidecek üç mecmuadan Zülfikàr burada kaldı, gönderemedik; ikisi gitmişler. Bunun hikmeti şudur ki:
349
Zülfikàr ilmî bir geniş derstir. Âlem‑i İslâmın medrese‑i kübrâsı olan Câmiü'l‑Ezher’e ders sûretiyle göndermek münâsib olmadığı gibi, hem orada kolera hastalığının istilâsıyla elbette Zülfikàr, lâyık olduğu dikkat‑i nazara bu sırada alâkadarâne mazhar olamayacaktı.
214. Bir habbeyi, evham yüzünde çok kubbeler yaptıklarını öğrendik
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Nurun ehemmiyetli kahramanlarından, Nurun ehemmiyetli mecmualarını Mekke‑i Mükerreme’ye götürüp gayet büyük bir Hindli âlim Ahmed Ali Şimşirî’ye teslîm edip, hem Hintçe tercüme etmeğe ve Hind’e de göndermeğe te'minât alan kardeşimiz Hâfız Mustafa’ya binler Bârekallâh ve Mâşâallâh ve Es'adekallâh deriz. Medresetü'z‑Zehrâ, Mekke‑i Mükerreme’deki o büyük zâtla muhâbere etsin. Adresi şudur: “Mekke‑i Mükerreme’de Bâbü's‑Selâm’da Ahmed Ali Şimşirî” diye mektûb yazabilirsiniz.
Sâniyen: Bu defaki hâdise, bir habbeyi, evhâm yüzünden çok kubbeler yaptıklarını öğrendik. Bir emâresi de şudur:
350
Dâhiliye Vekili’nin emriyle gece içinde Afyon Vâlisi, emniyet müdürüyle buraya gelip gecede menzilimi basmak istemişler; müddeiumumî muvâfakat etmediğinden sabaha kadar bekleyip en ziyâde aleyhimizde bulunan iki adamı ta'yin edip, kilidimi kırıp füc'eten baskın vermeleri; hem aynı gün (Hâşiye) faytonla çıktığım vakit – burada emsâli vukû' bulmayan – beş tayyare pek aşağıda uçup benim faytonumu bildikleri için etrafımda iki defa dönmeleri, ikinci gün başka bir tarafa, çok görünmeyen gizli bir dere tarafına faytonla giderken aşağıda uçan beş tayyareyi bir şey arıyor gibi gördük, anladık ki, bizi arıyorlar. Yine aynen evvelki gün gibi, o beş tayyare etrafımızda ve kasaba üstünde gezip, odamıza girdiğimiz zaman onların da gitmeleri kuvvetli bir emâredir ki, bir habbe yüz kubbe yapılmış. Burada böyle mânâsız, evhâm yüzünden bana eziyet verilmesi ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın kahramanlarına buraya nisbeten bu üç senede on dereceden yalnız bir derece eziyet verilmek cihetiyle, Isparta hükûmetine ve adliyesine teşekkürümü ve minnetdârlığımı ve onların verdiği eziyetleri de helâl ettiğimi bildirirsiniz.
Sâlisen: Bu defaki musîbette, her vakit olduğu gibi, yine kaderin adâletine ve inâyet‑i İlâhiye’nin feyzine baktım, gördüm ki: Sâir vilâyete nisbeten bir derece Nurdan geri kalan ve Nur dâiresine de yakın bulunan Kütahya ve adliyesini ve hükûmetini; Denizli, Kastamonu gibi Risale‑i Nurla alâkadar etmek… Evet, ne kadar fikri ve vazifesi aleyhimizde olsa da, her hâlde kalbi, rûhu Risale‑i Nurdan îmânı cihetinde büyük istifade etmek ve Nurculara da sevâb kazandırmak hikmetiyle o vilâyete gönderildi. Kader‑i İlâhî dahi bana bir şefkat tokadı olarak, Dâhiliye Vekili Erzurumlu ve hemşehrim ve Afyon vâlisi (Antalyalı) ve şimdiye kadar bana ilişmemesi cihetiyle demiştim: “Gerçi serbest oldum, şimdi böyle insaflı bir vâli buldum, Emirdağı’ndan gitmeyeceğim.” diye bir nev'i sevinç ve ihtiyatsızlığımın cezası olarak, o iki adamın elleriyle kader‑i İlâhî bana tokat vurdu, adâlet etti.
Afyon vâlisi, emniyet müdürü ve buradaki hey'etiyle, mes'elemize dair Ankara’ya yazmışlar ki: “Cem'iyetçilik, tarîkatçılık gibi mes'eleler yok. Fakat Said Nursî’nin onun sözüyle kendini fedâ edecek iki yüzbin Nurcu kardeşleri var.” diye başka bir cihette yine hükûmete büyük bir evhâm vermişler. Fakat onların bu yazmasında, Nura ve Nurculara bir fâide ve benim şahsıma da belki bir zarar ihtimali var.
Fâidenin bir ciheti şudur ki: Bu kadar ağır şerâit içinde öyle demir gibi sarsılmaz bir hakikat var ki; ikiyüz bin Türk rûhunu ona fedâ edecek o hakikatin müşterisi bulunur. Bu noktada, zaîf îmânlı olanlar îmânını kuvvetlendirir. Ehl‑i siyaset de ve îmânını kaybedenler onlara ilişmekten korkarlar, daha çabuk taarruz edemezler.
351
Bana zararı ise – Cenâb‑ı Hak “Hâfız”dır – beni çürütmek ve kardeşlerimi benden kaçırmak ve kardeşliğimizi kırmak için, şeytanın bile hâtırına gelmeyen iftiralar ve isnâdlar ile benim ehemmiyetimi kırmak için çalışmaları muhtemeldir.
Ehl‑i vukûftan ve Diyânet Riyâsetinin müşâvirlerinden Yûsuf Ziya ve oradaki hocalar, Risale‑i Nurun tamam bir takımını bizden istiyorlar. Hem zerrelere ait Otuzuncu Söz ve Otuzikincinin Birinci Mevkıfının başındaki Zerre bahsi ve Hüve Nüktesi ve Tabiat Risalesi’nin Zerre bahsi gibi parçaları, ricâ sûretinde ve hürmetkârâne, oraya gönderdiğimiz Hasan Çalışkan ile cevab göndermişler. Güyâ ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ mânâsını anlamak istiyorlar ve bu parçalarla anlaşılır ve şimdi serbest ifsada başlayan maddiyûnları susturur.
Said Nursî
215. İfademi almadılar. Ben de ifademi şimdi adliyenin şahs‑ı manevîsine ve Dahiliye Vekiline beyan ediyorum
Kanunca İfâdemi Almak Lâzımken İfâdemi Almadılar Ben de İfâdemi Şimdi Adliyenin Şahs‑ı Manevîsine ve Dâhiliye Vekiline Berây‑ı Ma'lûmât Beyân Ediyorum
Bu kırk sene zarfında bu vatana ve millete hiç zarar etmeyip pek çok menfaati dokunan; ezcümle Mart İhtilâlinde isyan eden sekiz taburu bir nutukla itâate getiren ve çok zâbitleri kurtaran; ve harekât‑ı milliyede Hutuvât‑ı Sitte Risalesi ile ulemâyı ve Şeyhülislâmı ve İstanbul’u, işgal eden ecnebî tarafdârlığından kurtaran; ve eski Harb‑i Umumî’de merhum Enver Paşa’nın çok takdir ve tahsini ile fedâkârâne hizmet eden; ve üç dehşetli kumandanlar ona hiddet ettikleri hâlde ilişmeğe cesâret edemeyen; ve gizli zındıkların iftiralarına binâen kanunlar onu mes'ûl ettiği hâlde, üç mahkeme onun takib ettiği hakikate karşı mağlûb olup, mahkûmiyetine cesâret etmeyen; ve risaleleri ehl‑i fen ve ehl‑i ilim yanında çok takdir ve tahsinlerle karşılanan ve o risaleler hesabına konuşan bir adamı bir saat dinlemeniz, vazifeniz itibariyle elzemdir ve vâcibdir.
352
İşte başlıyorum. Elimizde hak var. Hakkımızı kuvvetle ve başka sûretle aramağa Cenâb‑ı Hak mecbur etmesin, âmîn!
Bu yirmi senede yüzer tecrübe ile inâyet‑i İlâhiye bizi himâye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi, bu yeni, mânâsız, bütün bütün kanunsuz, gaddârâne zulümden de kurtaracağına kat'î kanâat etmeliyiz. Şâyet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyâde rahmet ve ihsân‑ı İlâhiye’ye ve sevâba mazhar olmakla beraber pek çok bîçâre ehl‑i îmânın îmânlarına başka bir tarzda bir kudsî hizmet hükmüne geçeceğini Rahmet‑i İlâhiye’den pek kuvvetli ümîd ediyoruz.
Bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyân ediyorum:
Birincisi: Üç mahkeme ve üç ehl‑i vukûfun ve Ankara’nın yedi makàmâtından ve adliyelerin elinde iki sene Risale‑i Nur tedkik ile nazardan geçtiği hâlde; ittifakla, hiçbir muhâlif kalmadan hem umum risalelerin berâetine; hem Said ile beraber yetmişbeş arkadaşı, birlikte berâet ettirildiği ve bir gün bile ceza verilmediği hâlde, yeniden evrak‑ı muzırra gibi onlara el uzatmak ne derece kanunsuzdur, zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Berâetinden sonra üç buçuk sene Emirdağ’ında münzevî, garîb, kapısını hem dışarıdan kilit, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı zarûrî bir iş olmasa yanına kabûl etmeyen ve yirmi seneden beri devam eden te'lifini de bırakıp daha te'lif etmeyen bir adama, dünya siyaseti için kapısının kilidini kırıp, yanına gelip Arabî evrâdından, yanındaki iki levha‑i îmâniyeden başka taharrîciler bir şey bulamadıkları hâlde bu eziyetin ne derece hilâf‑ı kanun olduğunu zerre kadar aklı bulunan anlar.
353
Üçüncüsü: Mahkemece yetmiş şâhidin tasdikiyle yedi sene Harb‑i Umumî’yi bilmeyen ve merak etmeyen, sormayan – ki, şimdi on senedir aynı o hâlde bulunan – ve yirmi seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip siyasetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmiiki sene işkencede sıkıntılar çektiği hâlde ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyasete karışmamak için bir defa istirahati için hükûmete müracaat etmeyen bir adama dehşetli bir siyâsî gibi ve siyâsî entrikacısı gibi, onun menzilini ve inzivagâhını basıp, hasta hâlinde emsâlsiz bir sıkıntı rûhuna vermek, hiçbir kanuna muvâfık gelir mi? Zerre kadar vicdânı bulunan bu hâle acıyacak.
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesinde altı ay tedkikten sonra ve sebebi de cem'iyetçilik, tarîkatçılık olduğu o evhâm bahânesiyle büyük bir reisin ona şahsî garazıyla onun aleyhinde bazı adliyecileri teşvik ettiği hâlde cem'iyetçilik, tarîkatçılık ve Risale‑i Nur cihetinde berâet ettirip yalnız Risale‑i Nurun bir küçük parçası olan Tesettür Risalesini bahâne ederek kanunen değil de, kanâat‑ı vicdâniye ile yüz şâkird içinde beş‑on şâkirde altı ay ceza verdiler ki, tedkik zamanına kadar dört ay mevkuf yani bir buçuk ay hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz ay cem'iyetçilik ve tarîkatçılık gibi birkaç bahâne ile, yirmi senelik bütün mektûbat ve te'lifâtlarını inceden inceye tedkik ile beraber Ankara ve Denizli Mahkemesinde tedkikte kaldıkları hâlde, o mahkemeler ittifakla cem'iyetçilik ve tarîkatçılık (Hâşiye) vesâir bahâneleri cihetinde berâet kararı verip, o kitab ve mektûbları aynen sâhiblerine iâde ve Said’i arkadaşlarıyla beraber berâet ettirdikleri hâlde bir siyâsî cem'iyetçi nazarıyla ve entrikacı bir siyâsî adam tarzında onu ittiham etmek ve adliye memurlarını onun aleyhinde cem'iyetçilik ve tarîkatçılık noktasında sevketmek ne kadar kanunsuz olduğunu, insaniyeti sukùt etmeyenler bilir.
354
Beşincisi: Şöyle ki, ben Risale‑i Nur mesleğinin esâsı ve otuz seneden beri bir düstur‑u hayatım olan şefkat itibariyle bir masûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere değil ilişmek, hattâ bedduâ edemiyorum. Hattâ en şiddetli garazla bana zulmeden fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde, değil maddî, belki bedduâ ile de mukàbeleden beni o şefkat men'ediyor. Çünkü o zâlim gaddârın, ya peder ve vâlidesi gibi ihtiyar bîçârelere veya evlâdı gibi masûmlara maddî ve manevî darbe gelmemek için, o dört masûmların hatırına binâen, o zâlim gaddâra ilişmiyorum, bazen helâl ediyorum.
İşte bu sırr‑ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat'iyyen ilişmediğimiz gibi, bütün arkadaşlarımıza da o derece tavsiye etmişim ki; üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki: “Bu Nur şâkirdleri manevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar.” dedikleri ve bu hakikate binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdik ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiçbir vukûât kaydetmemesi ile tasdik ve te'yid ettikleri hâlde, o bîçâre adamın ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulamamakla beraber, yüz cinayeti bulunan bir adam gibi hattâ Kur'ânı ve başındaki levhalarını, evrak‑ı muzırra gibi toplamak acaba dünyada hangi kanun buna müsâade eder?
355
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle, dünyada muvakkat şân ü şeref ve enâniyetli hodfürûşluk ve şöhret‑perestlik ne kadar zararlı ve ne kadar fâidesiz ve mânâsız olduğunu hadsiz şükür olsun ki, Kur'ânın feyziyle anlamış bir adam, o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs‑i emmâresiyle mücâdele edip, mahviyet etmek ve benliği bırakmak ve tasannu' ve riyâkârlık yapmamak için, elinden geldiği kadar çalıştığına ona hizmet veya arkadaşlık edenler kat'î bildikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn‑ü zan ve teveccüh‑ü nâs ve şahsını medh ü senâdan ve kendini manevî makam sâhibi olduğunu bilmekten, herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığını, hem hàs kardeşlerinin, onun hakkındaki hüsn‑ü zanlarını reddedip, o hàs kardeşlerinin hatırlarını kırması ve yazdığı cevabî mektûblarında onların kendi hakkında medihlerini ve ziyâde hüsn‑ü zanlarını kırması ve kendini faziletten mahrum gösterip, bütün fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nura ve dolayısıyla Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine verip, kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi, kat'î isbât ediyor ki; şahsını beğendirmeğe çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde, onun rızâsı olmadan bazı dostları uzak bir yerden, onun hakkında ziyâde hüsn‑ü zan edip medhetmek gibi, bir makam vermesi ve Kütahya havâlisinde tanımadığı bir vâizin bazı sözleriyle ve Kütahya’ya kendim hiçbir mektûb göndermediğim hâlde ve benim imzamı taklid ile ve medâr‑ı mes'ûliyet tevehhüm edilen bir mektûb ile ve kimin yazısı bilinmeyen dokunaklı bir kitab Balıkesir’de bulunmasıyla, acaba hangi kanunla medâr‑ı mes'ûliyet olur ki, o bîçâre ve hasta, çok ihtiyar, garîb ve münzevî adamın odasına bir cinayet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî memurlarını sokmak, hem evrâdından ve levhalarından başka bahâne bulamamak‥ acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir siyaset bu taarruza müsâade eder mi?
Yedincisi: Bu sırada dâhilde, o kadar dâhilî‑haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdûd birkaç arkadaşına bedel çok diplomatları kendisine tarafdâr kazanmak için zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlâsına zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşlarına yazıp ki, “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız.” dediği ve bu iki cereyan bu çekinmesinden ona zarar verdikleri; eskisi evhâmından, yenisi “bize yardım etmiyor.” diye, ona çok sıkıntı verdikleri hâlde, ehl‑i dünyanın dünyalarına hiç karışmayıp kendi âhiretiyle meşgul olan ve memleketinde ve Nurs karyesinde öz kardeşine yirmiiki sene zarfında bir tek mektûb yazmayan ve o vilâyetlerdeki dostlarına yirmi senede on mektûb yazmayan bir bîçâreye, onun âhiret meşguliyetine bu kadar ilişmek hangi kanun müsâade eder?
356
Bu vatana ve millete, ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatlarına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme medâr‑ı mes'ûliyet olacak, içinde hiçbir maddeyi bulmayan, millet ve vatanın hayat‑ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te'mine yirmi seneden beri çalışan ve milletin hakîki nokta‑i istinâdı olan Âlem‑i İslâmın uhuvvetini ve bu millete de dostluğunu iâde ve takviyesine te'sirli bir sûrette çabalayan ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsı tenkid niyetiyle, Dâhiliye Vekili’nin emriyle, üç ay tedkikten sonra tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip, “Kıymetdâr eser” diye diyânet kütübhânesine konulan Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa gibi Nur eczâlarını evrak‑ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermeye acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdân, hiçbir insaf, buna müsâade eder mi?
Sekizincisi: Yirmi sene sıkıntılı ve sebebsiz bir nefiyden sonra, tam serbestiyet verildiği hâlde, binler akraba ve ahbabı bulunan doğduğu memleketine gitmeyerek gurbeti, kimsesizliği tercih ederek, tâ ki dünyaya ve hayat‑ı ictimâiyeye ve siyasete temâs etmesin; ve çok sevâblı olan câmideki cemâatin hayrını bırakıp, odasında yalnız namazını kılıp oturmasını tercih eden, yani halkın hürmetinden çekinmek olan bir hâlet‑i rûhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehâdetiyle; yüzbinler Türk, kıymetdâr zâtların tasdikiyle, bir dindar müttakì Türk’ü, lâkayd çok Kürdlere tercih eden, hattâ mahkemede Hâfız Ali gibi kuvvetli îmânı bulunan Türk kardeşlerini yüz Kürd’e değiştirmediğini isbât eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zarûret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle ve âsârıyla İslâmiyetin uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve şedîd düşmanına karşı menfî hareket etmeyen ve hattâ onunla meşgul olmayan, bedduâyı dahi etmeyen ve Türk milleti Kur'ânın bayraktarı ve senâ‑yı Kur'âniyeye mazhar olduğu için o milleti çok seven ve hayatını onların içinde geçiren bir adam hakkında, resmî lisânıyla ihanet için bir propaganda yapmak, dostlarını ürkütmek için “O Kürd’dür, siz Türk’sünüz, o Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz .” deyip halkları ürkütüp, ondan çekinmeyi ve yirmiiki senede ve iki mahkemede tarz‑ı kıyafet değiştirmeğe mecbur edilmeyen ve şapkanın yarı askerin başından kalkmasıyla beraber münzevî bir adama zorla şapka giydirmeğe cebretmesi, hangi kanun buna müsâade eder?
357
Dokuzuncusu: Çok mühimdir (Hâşiye) çok kuvvetlidir. Fakat siyasete temâs ettiği için sükût ediyorum.
Onuncusu: Bu da hiçbir kanun müsâade etmediği ve hiçbir maslahat bulunmadığı, yalnız mânâsız evhâmdan, bir habbeyi kubbeler yapmaktan ibaret hiçbir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Bu da mesleğimizce bakamadığımız siyasete temâs etmemek için sükût ederek böylece on vecihle kanunsuz muâmelelere karşı yalnız ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Said Nursî
216. Cenab‑ı Hakka hadsiz şükür olsun ki bu yeni taarruzda ve çok geniş ve çok evhamlı taarruz, yüzde bire indi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu yeni taarruzda ve çok geniş ve çok evhâmlı taarruz, yüzde bire indi. Dünkü gün dört saat mahkemede ifâdemi aldılar. Evvelce size gönderdiğim ifâdenin aynını ve izâhatıyla cevab verdim. Allah Isparta Adliyesinden çok râzı olsun ki, onların buraya lehimizdeki iş'ârı bize çok yardım etti. Yoksa Afyon’daki evhâm ve burada bazı resmîler gizli düşmanlarımıza da yardımları ile pek çok zahmet çekecektik.
358
Müsâdere ettikleri Kur'ânımızı Diyânet Reisine göndermişler. Biz de İstanbul’a gönderdiğimiz iki cüzler ve baştaki cüz ile beraber bir mektûb Diyânet Reisine yazdık. “Bunu fotoğrafla tab'etmeğe çalışmak istiyoruz. Diyânet Reisinin tensibi ve muâvenetini ümîd ediyoruz.” diye mektûb yazdık.
Bu defa bana mahkemede sordukları pek çok mânâsız suâller içinde “Ne ile yaşıyorsun?”
Dedim ki: “İktisad bereketiyle” hattâ bir vakit Isparta’da bir ramazanda bir ekmek, bir kilo torba yoğurdu, bir kilo pirinç ile yaşayan bir adam, maîşeti için dünyaya tenezzül etmez ve hediyeyi de kabûl etmeğe mecbur olmaz.
217. Sizin muvaffakiyetinizi ve sebatınızı ve Yirmi Dokuzuncu Söz'ün elifler kerametini muhafazasıyla mumlu kâğıtlara yazılmasını ve çalışmanızı fütur gelmemesini ruh u canımızla tebrik ediyoruz
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin muvaffakıyetinizi ve sebatınızı ve Yirmidokuzuncu Söz’ün elifler kerâmetini muhâfazasıyla mumlu kağıtlara yazılmasını ve çalışmanıza fütûr gelmemesini rûh u canımızla tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Dört saat ifâdemi almakla, pek çok emsâlsiz bir sıkıntı çektiğim on saat sonra, âdeta aynı zamanda iki milyon lira zarar veren maârif yangını gösterdi ki; Risale‑i Nur, belâların def'ine bir vesiledir ki: Nurlara hücum edildi, belâ yol buldu geldi.
Sâlisen: Risale‑i Nurun kerâmeti olarak yangına dair yazılan bir parça, bir haftadan beri size göndermek için bekliyordu. Çünkü ziyâde evhâmlarından postahânelere çok dikkat ettiklerinden posta ile göndermedik. Sizin de mahkemece hakîki vaziyetinizi merak ediyoruz. “Kardeşimiz Burhan’ın bir küçük musîbeti varmış .” diye yazıyor, neymiş? Merak ettik. Cenâb‑ı Hak def'etsin. Hem Re'fet Bey, hem Abdullâh Çavuşun mektûblarından çok memnun oldum. Onlara hususan selâm ediyorum. Umuma selâm.
Kardeşiniz Said Nursî
359
218. Reis‑i cumhura gönderilen istidanın zeylidir ki mecbur oldum yazmaya
Reis‑i Cumhûra Gönderilen İstid'anın Zeylidir Ki, Mecbur Oldum Yazmaya
Bana hücum eden garazkârların en esâslı sebebi; Mustafa Kemâl’in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki:
Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadîs‑i Şerîfin ihbarıyla “Kur'ân’a zararlı öyle bir adam çıkacak.” dediğimi ve sonra Mustafa Kemâl o adam olduğunu zaman gösterdi.
Ben de beşyüz seneden beri kahramanlığıyla ve hak‑perestliğiyle dünyaya meydân okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini hilâf‑ı hakikat olarak M. Kemâl’e vermediğim için, garazkâr dostları beni yirmi senedir bahânelerle tâzib ediyorlar.
Evet – mahkemede isbât ettiğim gibi – “Şerefler, müsbet hayırlar, maddî‑manevî ganîmetler orduya, cemâate verilir, tevzî' edilir; kusurlar, menfî icraatlar başa, reise verilir.” diye bir kaide‑i hakikatle, “kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zâbitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemâl’e verilmez; belki kusurlar, hatâlar yalnız ona verilir.” diye beni onu sevmemekle ittiham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla ittiham edip, onlara hâin‑i millet nazarıyla bakıyorum. Bu hakikati mahkemede isbât ettiğim gibi, onun muannid dostlarına da isbât etmeye hazırım. Ben, bu mübârek milletin bahâdır ordusunun milyonlar efrâdı ve zâbitlerini severim, hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği kadar muhâfaza ediyorum. Benim karşımdaki garazkâr muârızlarım, bir tek adamı sevmek yolunda milyonlar efrâda ma'nen ihanet, belki adâvet ediyorlar.
Evet, çok emârelerle bildik ki; bana hücum edenleri tahrîk eden, Mustafa Kemâl’e i'tirâzımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebebler bahânedir. Bunun için mecbur oldum ki, o muârızlarıma derim:
360
O, beni taltif etmek ve bütün vilâyât‑ı şarkıyeye vâiz‑i umumî yapmak için, Ankara’ya istedi. Ben oraya gittim. Bu gelen üç madde, beni, onun dostluğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzivada azâb çektim, dünyalarına karışmadım.
Birinci Madde: Bir Hadîs‑i Şerîfin, âhirzamanda an'anât‑ı İslâmiyenin zararına çalışacak diye haber verdiği adam bu olduğunu ef'âliyle göstermesidir. Ben, otuzaltı sene evvel o Hadîsi tefsir etmiştim. Aynen bu adama mânâsı çıkmış. Mahkemedeki müdafaâtımın üçüncü esâsında izâhı var.
İkinci Madde: Bir şeyin vücûdu ve tamiri ve hayatı, ona ait bütün erkân ve şerâitin vücûduyla olabilmesi; ve o şeyin ademi ve tahribi ve ölmesi, bir tek şartın bozulmasıyla olduğu bir kaide‑i hakikattir. Umumun dillerinde “Tahrib, tamirden çok kolaydır.” diye darb‑ı mesel olmuştur. Bu kat'î kaideye binâen, meydânda görünen ehemmiyetli kusurlar ve tahribâtlar, o kumandanın hatâsından; ve ehemmiyetli şerefler ve zaferler ise, ordunun kahramanlığından geldiğinden; o fenâlıkları ona, o iyilikleri orduya vermek lâzım gelirken, bütün bütün aksine olarak, cemâatin hayrını, baştaki bir ferde; ve o ferdin şerrini, cemâate vermek; dehşetli bir haksızlık olmasıdır.
Üçüncü Madde: Cemâatin hayrını ve ordunun zaferini başa vermek ve o başın kusurunu cemâate isnâd etmek ise, binler hayırları bir tek hayra indirmek; ve bir tek kusuru, binler kusur yapmaktır. Çünkü nasıl bir tabur bir dehşetli düşmanı öldürse, herbir neferi bir gâzilik rütbesini alır; ve yalnız binbaşısına verilse, binden bire iner, bir tek gâzi olur; o binbaşının hatâsıyla, zâlimâne bir katl yapılsa ve ona verilmeyip tabura verilse, o bir tek katl bin cinayet hükmüne geçerek bin neferi mes'ûl eder ve cezaya çarpar. Aynen öyle de; meydândaki görünen ehemmiyetli kusurlar onları işleyen ölmüş adama verilmezse; beşyüz, belki bin seneden beri gâziliğini ve hak‑perestliğini dünyaya gösteren ve fermân‑ı şerefini ve Kur'ân bayraktarlığını kılınçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir orduya havâlesiyle, o kusurlar binler derece ve erkânları adedince ziyâdeleşir, o ordunun pek parlak mâzisini dehşetli karartır ve bu asrın ordusunu, geçen asırların aynı orduları önünde mahcûb ve mes'ûl eder; ve mevcûd şerefler, zaferler tek adama verilse, binler derece küçülür, erkân ve efrâd adedince gâzilik ve hayırlar, bir tek hükmüne geçer, söner; daha kusurlara karşı keffâretü'z‑zünûb olmaz.
361
İşte bu sebebler içindir ki; ben onun dostluğunu bırakıp, onun yerinde, ehemmiyetli bir zamanda içinde bulunduğum ve te'sirli hizmet ettiğim o ordunun dostluğunu aldım ve binler derece daha ehemmiyetli şerefini muhâfazaya Risale‑i Nur ile çalıştım.
Emirdağı’ndaSaid Nursî
219. Ankara Valisi Nevzat Bey cebren kıyafetime ilişmek istedi, hem muvaffak olamadı hem kendi kendini intihar etmekle tokadını yedi
Yirmi senede kaç vilâyetin zâbıtaları kıyafetime ilişmedi. Yalnız beş sene evvel Ankara Vâlisi Nevzat Bey, cebren kıyafetime ilişmek istedi; hem muvaffak olamadı, hem kendi kendini intihar etmekle tokadını yedi.
Hem Afyon Vâlisinin büyük memuru, cebren kıyafetime emir vermesine mukâbil, Emirdağı’nın küçük bir adliye memuru ona mukàbele edip “Kanun haricinde hiçbir şey yapamayız.” demiş, kanun‑perestliğini göstermiş.
Hem buranın kaymakamı evhâm etmeyip bana zulmetmediği için, o vicdânlı zâtın tebdiline çalıştılar.
Hem câmiye, Cuma’ya gitmeğe beni men'eden merdüm‑girizlik hastalığı ile beraber, maddî birkaç hastalığa binâen, bir hafta rapor verip beni ifâdemi almağa sevketmemek için doktorluk kanunu ile amel ettiğime binâen, tâ Afyon’dan iki doktor gönderip onun raporunu bozmak, onu da mahkemeye vermek derecesinde keyfî kanunlara ma'rûz olmuşuz.
362
220. Adliyenin şahs‑ı manevîsine ve Dâhiliye Vekili’ne berây-ı ma'lûmât takdim edilen ve Emirdağ’ındaki istintakta verdiğim ifâdenin hâşiye ve lâhikasıdır
Adliyenin şahs‑ı manevîsine ve Dâhiliye Vekili’ne berây‑ı ma'lûmât takdim edilen ve Emirdağ’ındaki istintakta verdiğim ifâdenin hâşiye ve lâhikasıdır
Bu yirmibeş seneden beri hiçbir gazeteyi okumayıp, dinlemediğim hâlde; dünkü gün, bana hizmet eden bir adam, gazetenin bir parçasını bana okudu. İçinde, Ankara maârif dâiresi (iki milyon zararla), hem yine Ankara’da otomobil garajı binası, aynı vakitte İzmir’de ehemmiyetli fabrika, hem aynı vakitte Adada büyük bir binanın tamamen yandığını işittiğim vakit, pek çok teessür ve yazıklarla bu fakir millete acımakla, aynı zamanda bütün ömrümde çekmediğim bir sıkıntı içinde, hiçbir mahkemede benim gibi ihtiyar ve hasta hâlimde dört buçuk saat mütemâdiyen ifâdemi suâl‑cevaba mecbur olduğum bir zamanda, eğer bura adliyesinin insaniyeti ve bir derece şefkati olmasaydı, kat'iyyen dayanamadığım gibi, kat'î karar vermiştim ki, sert bir sözle bu soğukta, bu hastalığımda hapse girmeyi gözüme almıştım. Hattâ bana hizmet edenin birini odamda yatırmak, birisini de birine bir tokat vurup benim hizmetim için hapse, yanıma gelmek için karar vermiştik. Fakat bura adliyesinin insaniyeti ve inâyet‑i İlâhiye bana sabır verdi, tahammül ettim.
Bu acîb vaziyetim ve asılsız evhâmın sebebini merak ettim. Gençlik Rehberi’nin resmen tab'edilmesi ve intişarı, pek çok mektebleri tenvir etmiş; hattâ Ankara Dâru'l‑Fünûnundaki ve İstanbul Dâru'l‑Fünûnundaki kıymetdâr gençlerin Risale‑i Nurun esâsâtını, bu vatan milletinin saâdetine bir vesile olduğunu bilmeleri ve pek çok muallimler, hamiyet‑i milliye ve vataniye ve haysiyet‑i ilmiye cihetiyle Risale‑i Nura kemâl‑i iştiyak ile alâkadar olmaları, maârif dâiresinin nazar‑ı dikkatini celbetmiş, Nurlara karşı bir derece beğenmemek tarzında bir ilişmek istemişler.
Hattâ burada: “Gençleri elde ediyor, matbu' Gençlik Rehberi ile mekteb talebelerinin nazarlarını dine çeviriyor.” diye ihbar edilmiş. Bunun üzerine hem bana, hem ekser Risale‑i Nur şâkirdlerine bazı vilâyetlerde ilişilmiş. Hâlbuki ben, medreseden çıktığım için hocalardan istimdâd etmek lâzımken, bütün kuvvetimle maârif dâiresine ve mekteblilere i'timâd edip onlara dayanmak istiyordum. Çünkü Nur dâiresine girenlerin çoğu mekteblilerdir, hocalar azdır; çoğu çekindiği hâlde, mektebliler, kemâl‑i takdirle Nurlara sâhib çıktığından, kalbimden derdim: İnşâallâh maârif dâiresi, Nur şâkirdlerini himâye edecek. Ve yardımları beklerken, birden bize bu yeni taarruzun sebebi; matbu' Gençlik Rehberi’nin âhirinde “Nur şâkirdleri, hükûmetin müsâadesine binâen, mümkün olduğu kadar Nur dershâneleri açılmak münâsibdir .” diye bizim gizli düşmanlarımız maârif dâiresini aleyhimize çevirmeğe çalışması bir vesile oldu.
363
Şimdiye kadar o düşmanlarımız, desîselerle kaç defa adliye cihetiyle bizi perîşan etmek istediler, muvaffak olamadılar, bir şey de çıkaramadılar. Sonra müteassıb ve enâniyetli ve resmî makamlardaki hocaları aleyhimize sevketmeğe çalıştılar, onda da bir şeye muvaffak olamadılar. Şimdi en ziyâde – bana yardıma – güvendiğimiz maârif idaresini aleyhimize isti'mâl etmekle, bu hükûmetin bazı memurlarını üç mahkemede kat'î berâet kazandığımız cem'iyetçilik ve tarîkatçılık bahânesiyle geniş bir dâirede bîçâre masûm Nur şâkirdlerine ve beni Risale‑i Nurun mütâlaasından mahrum etmeğe çalıştıkları bir zamanda ve benim acınacak dört buçuk saat istintakımın aynı vaktinde maârif dâiresinin sebebsiz yanması ve söndürülmesine hiçbir imkân bulunmaması ve tamamen yanması, tesâdüfe benzemiyor, bir eser‑i hiddet görünüyor.
O ifâdemin âhirinde ve aynı zamanda demiştim ki: “Beni bu gurbette, yalnızlıkta kitaplarımın mütâlaasından mahrum etmeyiniz. Yoksa hem bana, hem bu vatana yazık olur. (Hâşiye) Belki zemin, yine zelzele ile hiddet eder .” dediğimden üç dakika sonra üç sâniye devam eden zelzele ve o fıkrayı mahkemede tekrar ettiğim aynı zamanda – ya gece veya gündüzde – zemin ateşle maârif dâiresine saldırması ve mahkemece dört defa isbât edilen, çok defa zelzelenin Risale‑i Nura ve şâkirdlerine taarruzun aynı zamanında gelmesi‥ elbette bunda tesâdüf olamaz. Demek bu vatanın ve milletin ve âsâyişin büyük bir temel taşı olan Risale‑i Nurun hakikatleridir ki; böyle vukûâtlı tokatlarla, bu milletin nazar‑ı dikkatini Kur'ânın hakîki ve hakikatli ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale‑i Nura çeviriyor; milleti ona teşvik edip muârızlarına şefkat tokadı vuruyor.
Şimdi nasıl sadaka belâyı def'ediyor, öyle de: Risale‑i Nur, bu memlekette belânın def'ine vesile olduğu çok hâdiselerle tahakkuk etmiş. Bu defa da Risale‑i Nura hücum edildiğinin aynı zamanda bu yangın belâsının gelmesi, Risale‑i Nur belânın def'ine vesile olduğunu isbât ediyor.
364
221. Eğirdir’de Asâ‑yı Mûsa’yı müsadere eden ve mahkemeye veren adam kendisi iki sene hapis cezasıyla tokat yedi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Nasıl ki Eğirdir’de Asâ‑yı Mûsa’yı müsâdere eden ve mahkemeye veren adam kendisi iki sene hapis cezasıyla tokat yedi ve Husrev’e hiddetle bir ay ceza veren hâkimin istifâya mecbur olmasıyla ve refîkasının oradan müfârakatıyla bir nev'i tokat yemesi gibi, aynen burada dahi size leffen gönderdiğimiz pusulada yazılan tokatlar kat'î gösteriyorlar ki; biz bir himâyet ve inâyet altındayız; bize ilişenler, âhirette şiddetli tokatlar yiyecekleri gibi, dünyada dahi bir kısmı çabuk çarpılır.
Hem bu defa, bize hücumların aynı zamanında kış çok hiddet etti; şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığını gösterdiği gibi, hücumları durmasıyla ve Nurcuların ferâhlanmasıyla bu zemherir günleri nevrûz günleri gibi gülmeye başladı. O tebessüm, devamla manevî bir müjde ve tesellî veriyor kanâatindeyiz.
Bu defa pusulada yazıldığı gibi, hiçbir şeytanın da kimseyi kandıramadığı acîb ve maskaraca bir iftira etmekle teveccüh‑ü âmmeyi hakkımızda kırmağa çalışan resmî polisler, aynı zamanda tokatlarını yemesiyle gösteriyor ki; bize hücum edenler, iftiradan başka hiç çare bulamıyorlar, başka çareleri kalmamış. Hem biz de çok dikkat ve ihtiyat etmeğe, böyle şâyialara ehemmiyet vermemeğe mecbur oluyoruz.
365
Emirdağ Lâhikası 2
Risale‑i Nur Külliyatından
(Yirmiyedinci Mektûbdan)
Emirdağ Lâhikası 2
366
Takdim
Emirdağ Lâhikası – I ile bu Emirdağ Lâhikası – II arasında Nur Müellifi Üstadımız Hazretleri bazı talebeleriyle Afyon hapsine sevk ile, orada muhâkeme edilmiş ve Afyon hapsinde kaldığı yirmi ay zarfında yazdıkları mektûb ve müdafaaları Şuâlar’da Ondördüncü Şuâ olarak ve kısmen Tarihçe‑i Hayat’ta neşredilmiştir.
367
222. Herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının talebelerine icâzet‑i ilmiyeyi verdikleri misillû icâzet veriyorum
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bayram tebrikiyle beraber herbirinizi derecesine göre birer Said ve birer vârisim ve benim yerimde Nurların birer bekçi muhâfızı olarak – manevî bir hâtıraya binâen – kabûl ettiğimi haber verdiğim gibi şimdi de size beyân ediyorum: Mâdem haddimden çok ziyâde hüsn‑ü zannınızla bana ulûm‑u îmâniye ve Hizmet‑i Kur'âniye’de bir üstadlık vermişsiniz. Ben de herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının icâzet almağa lâyık olan talebelerine icâzet‑i ilmiyeyi verdikleri misillû icâzet veriyorum. Ve bütün kanâatimle ve rûh u canımla sizi tebrik ediyorum. İnşâallâh şimdiye kadar sadâkat ve ihlâs dâiresinde fevkalâde neşr‑i envâr ettiğiniz gibi daha parlak devam edip bu âciz, zaîf, mütekâid Said bedeline binler muktedir, kuvvetli vazife‑perver Saidler olursunuz.
Said Nursî
223. Hiçbir tarihte ilm‑i hakikate ve hakàik-ı îmâniyeye karşı bu derece garazkârâne, gaddârâne tecâvüz olmamış
Afyon Hapsinden Sonra Emirdağı’nda Yazılan Mektûblar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Herhalde biriniz benim bedelime Diyânet Riyâsetine gitsin; benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdi Efendiye desin ki:
“Zâtınız iki sene evvel Nur’un Külliyatından bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular; tashih edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashihiyle meşgulüm. Fakat tesemmüm hastalığıyla ziyâde perîşaniyetimden çabuk bitiremeyeceğim. Bitirdikten sonra, inşâallâh, takdim edilecektir. ‘Hediye almayan elbette hediye veremez’ kaidesine binâen, bu ziyâde kıymetdâr manevî tefsir‑i Kur'ân, bu memleket‑i İslâmiye’nin âlimler reisi olan zât‑ı àlînize Nurların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve nümûne için üç cüz'ü size evvelce gösterdiğimiz Kur'ânımızın basılmasına himmet ve sa'y etmenize bir kudsî ücrettir.
368
Kat'iyyen size beyân ediyorum ki: Mes'elemizde hiçbir tarihte ilm‑i hakikate ve hakàik‑ı îmâniyeye karşı bu derece garazkârâne, gaddârâne tecâvüz olmamış. Sizin dâire‑i ilmiyeniz ve riyâsetiniz herşeyden evvel bu vazife‑i diniye ve ilmiyeyi yapmanız iktiza ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, ‘Benim bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sâhib çıkacak’ diye kalbim ferâhlanıyordu, tesellî buluyordum. Size mahkeme müdafaâtımızdan bazı parçalar evvelce dâirenize gönderdiğimiz hâlde; şimdi tamam, mükemmel ve ayn‑ı hakikat bir nüsha müdafaâtımı da size gönderiyorum. Ona göre sizin delâletinizle Nurların serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me'haz olarak göstermek niyetiyle gönderdik.”
224. Sizlere, gönderdiğiniz Nur eczalarının hediyesine bin barekâllah, maşaallah deriz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim Safranbolu, Eflani Havâlisi Nur Şâkirdleri!
Sizlere, gönderdiğiniz Nur eczâlarının hediyesine bin Bârekallâh, Mâşâallâh deriz. Cenâb‑ı Hak sizleri iki cihanda mes'ûd eylesin. Âmîn.
Nurun mübârek, fedâkâr şâkirdlerinin herbiri bir kısım risaleleri güzelce yazıp, bu sırada bana hediye etmeleri ve bir kısım tatlı teberrük ile beraber, şiddetli hastalığım ve sıkıntılarım içinde garîb bir tarzda bana gelmesi, eskiden beri mukàbelesiz hediyeyi kabûl etmemek kaidem iken, o kaidenin aksine olarak kemâl‑i sevinç ve memnuniyetle kabûl ettiğime sebeb, üç mânidâr ve garîb hâdiselerdir.
369
Birincisi: Bir kısım paramla aldığım bana mahsûs makine mahsulü onbir mecmua ve elmas kalemli Nurun kıymetdâr üç şâkirdinin yazdıkları tam bir takım Risale‑i Nuru, Diyânet Riyâsetinin beş‑altı defa musırrâne istemesi üzerine hazırladığım aynı zamanda ve bir derece yabânî kalan müftüler ve hocalara bir manevî hediye ve müşevvik olarak göndermek teşebbüsü zamanında böyle çok ehemmiyetli bu vazifeyi yerine getirmek için Husrev’i buraya istiyordum. Hâlbuki vaziyetim müşkül bir hâlde; çok merak ediyordum. Birden küçük bir Husrev olan kahraman Sungur aynı vakitte geldi. Beni çok endişe ve telâşlardan ve masraflardan kurtardığı gibi; bu vazife, iki sene mütemâdiyen yanımda hizmeti kadar kıymetdâr olduğu için, kat'î kanâatim geldi ki, bu da Nurun neşrindeki muvaffakıyetin bir kerâmetidir.
İkinci Hâdise: Ben kendime ait nüshalarımı Diyânet Riyâsetine gönderdiğim aynı zamanda, aynen mîzanla ziyâde‑noksan olmayarak, tartılsa aynen o kadar Nur’un Safranbolu, Eflani havâlisindeki Nurun küçük kahramanları gönderdikleri mübârek hediyeleri lisân‑ı hâl ile bana dediler: “Merak etmeyiniz, biz zâyiât yerine geldik. O zâyiâtın yerini doldurduk.” Ben de rûh u canla kabûl ettim ve gönderenleri tebrik ettim; daha teberrükleri bana dokunmadı.
Üçüncü Hâdise: O mübârek hediyeler odama geldiği zamandan on dakika evvel, serçe kuşuna benzer bir kuş yatağımın ayağı altında gördüm. Hâlbuki pencereler ve kapı kapalı; hiçbir delik yok ki, o kuş girebilsin. Baktım benden kaçmıyor. Bir parça ekmek verdim; yemedi. Kalben dedim: “Üç‑dört sene evvel aynı burada kuşların müjde vermesi gibi, bu da müjde veriyor…”
Hakikaten aynı zamanda o mübârek Nur’lu hediye geldiği gibi, üç senedir haber almadığım müftü kardeşim Abdülmecîd’den güzel bir mektûb aldım. Bana hizmet eden Halîl geldi. “Bu kuşa bak, bu da eski kuşlar gibi bir müjdecidir.” dedim. Sonra pencereyi açtık, gitsin; gitmiyordu. Yukarıda beş‑altı defa uçtu, gitmedi.
Sonra Sungur da geldi. “İşte sen de gör.” dedik, o da gördü. Yarım saat sonra, nasıl görülmesi hàrika oldu; bulunmaması da hàrika oldu. Pencereden çıkmadan Halîl ile aradık, bulamadık; kayboldu.
Hattâ bu manevî hediyenin gelmesi ve Husrev yerinde Sungur imdâda yetişmesi, ehemmiyetini göstermeğe bir kat'î hâdise budur ki: Sungur gelmeden iki gün evvel – demek o evden çıktığı gün – Halîl rüyada görüyor ki: Sungur, Mustafa Osman ile buraya gelmişler; büyük bir hâdise ve şa'şaalı bir merâsim yapılmış. Benden “Tâbiri nedir?” diye sordu. Ben de merak ettim: “Sen ne için bu rüyayı bana söyledin? Acaba onların başına bir zarar mı gelmiş?” diye bir gece sabaha kadar endişe ile müteessirdim. O rüya‑yı sâdıka az bir tâbir ile çıktı.
370
225. Sungur Ankara’da iken Üstadımıza yazdığı mektubun suretidir
Sungur Ankara’da iken Üstadımıza yazdığı mektûbun sûretidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Çok azîz, çok mübârek, çok müşfik, çok sevgili Üstadımız Efendimiz Hazretleri!
Mübârek, makbûl, kıymetli mektûbunuzu Diyânet Riyâseti Başkanı Ahmed Hamdi Efendiye teslîm ettik. Sevinçler içinde mübârek mecmua ve Nurları kendi hususî kütübhânesine koydu. “İnşâallâh bunları kendi öz ve hàs kardeşlerime okumak için vereceğim ve bu sûretle tedrîcî tedrîcî neşrine çalışacağız.” dedi.
Çok sevgili Üstadım Efendim!
Mübârek mektûbunuzdaki emirlerinizi yapacağını söyledi. “Fakat şimdi hemen birdenbire bunların neşri olmaz. Ben bu eserleri hàs kardeşlerime okutturup, meraklılara göre ileride neşrederiz.” İnşâallâh tam ve parlak şekilde ileride neşrine çalışacağını söyledi.
Sungur
226. Böyle Eserleri Neşretmek, Diyânet Riyâsetinin Vazifesidir
Yirmidokuzuncu Mektûb’un İkinci Makamı’nın en baş sahifesindeki suâl ve cevaptan sonra şu nükte yazılacak:
“Bu risalenin sebeb‑i te'lifi: Kur'ânın tercümesini Kur'ân yerinde câmilerde okutmak olan dehşetli sû‑i kasdına karşı bir nev'i mukàbeledir. Ziyâde tafsilât ve lüzumsuz bahisler girmiş. Fakat o mücâhidâne ve heyecanlı mukàbelede kıymetdâr bir gaybî anahtarı hissedip meczûbâne arattırmak içinde lüzumsuz tafsilât ve zaîf ve pek ince emâreler dahi girmiş.
371
Kalbime geldi ki: Yirmidokuzuncu Mektûb’un gayet ehemmiyetli ve lüzumlu ve parlak ve îcâzlı olan Birinci Makamı, bu İkinci Makamın bütün kusurâtını ve isrâfâtını affettirir.” Ben de kemâl‑i sürûrla şükrettim, o kusurları unuttum.