191. Eski medreselerde beş on seneye mukabil inşaallah Nur medreseleri, beş on haftada aynı neticeyi temin eder
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikate pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
316
Nev'‑i beşer, bu son Harb‑i Umumî’nin eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile ve bir düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle ve fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın, mâhiyet‑i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla ve ebed‑perest hissiyat‑ı bâkiye ve fıtrî aşk‑ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla ve gaflet ve dalâletin; en sert, sağır olan tabiatın Kur'ânın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin rû‑yi zeminde pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle; elbette, hiçbir şübhe yok ki, şimâlde, garbda, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'‑i beşerin mâşuk‑u mecâzîsi olan hayat‑ı dünyeviyesi böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakîki sevdiği ve aradığı hayat‑ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak‥ ve elbette, hiç şübhe yok ki, bin üçyüz altmış senede her asırda üçyüz elli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl‑i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda beşer için hayat‑ı bâkiyeyi ve saâdet‑i ebediyeyi müjde verip bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla belki sarîhan ve işâreten on binler defa da'vâ edip, haber verip sarsılmaz kat'î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetlerle hayat‑ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet‑i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev'‑i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyâmet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânın kabûlüne çalışan meşhûr hatîbleri ve din‑i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli dinî cem'iyeti gibi, rû‑yi zeminin kıt'aları ve hükûmetleri, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü, bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize‑i ekberin yerini tutamaz.
317
Sâniyen: Mâdem Risale‑i Nur o mu'cize‑i kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbur etmiş; hem kalbi, hem rûhu, hattâ hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine‑i Kur'âniye’nin dellâllığını yapan ve ondan başka me'haz ve merci'i olmayan bir mu'cize‑i maneviyesi bulunan Risale‑i Nur o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire‑i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ‑yı Mûsa’daki Meyvenin Altıncı Mes'elesi ve Birinci ve İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur‑u tevhidi göstermiş; elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen din tedrîsatı için hususî dershâneler açılmasına ve izin verilmesine binâen, Nur şâkirdleri, mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir Dershâne‑i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir mes'elesini tam anlamaz. Hem îmân hakikatlerinin izâhı olduğu için; hem ilim (Hâşiye), hem mârifet, hem ibâdettir. Eski medreselerde beş‑on seneye mukâbil, inşâallâh Nur medreseleri, beş‑on haftada aynı neticeyi te'min edecek ve yirmi senedir ediyor.
Ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat‑ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur'ân lemeâtlarına ve dellâlı bulunan Risale‑i Nura değil ilişmek, tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
318
Sâlisen: Bu Ramazan‑ı Şerîfte, Kur'ânı zevk ve şevk ile okumak çok ihtiyacım vardı. Hâlbuki elemli hastalık, maddî ve manevî sıkıntılar, yorgunlukla ve meşgalelerin te'siriyle telâş ettim. Birden Husrev’in şirin kalemiyle yazılan mu'cizâtlı cüzler ve Hâfız Ali ve Tahiri’ye pek çok sevâb kazandıran parlak ve kerâmetli “Hizbü'l‑Ekber-i Kur'âniye”yi birbiri arkasından okumağa başlarken öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün o yorgunlukları hiçe indirdi, hiçbir vesveseye meydân vermeyerek pek parlak bir sûrette ders‑i Kur'âniyeyi onlardan dinlerken bütün rûh u canımla arzu ettim ve kasd u azmettim ki, mümkün olduğu derecede aynı “Hizbü'l‑Ekber-i Kur'âniye” gibi fotoğrafla mu'cizâtlı Kur'ânımızı tab'edeceğiz, inşâallâh…
Said Nursî
192. Nurların galebesiyle ve manevî fütuhatıyla müsadere edilen kitaplarınızı Ankara’nın emriyle size iade etmeleri büyük bir fâl‑i hayırdır
Bu defa Nurların galebesiyle ve manevî fütûhâtıyla müsâdere edilen kitaplarınızı Ankara’nın emriyle size iâde etmeleri, büyük bir fâl‑i hayırdır. Ve Risale‑i Nurun tam serbestiyetine bir vesile olduğu cihetle büyük bir fütûhât ve maslahat‑ı Nuriye oldu.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Alîl Ali Osman ve Çilingir Ali, Nurun pek çalışkan kardeşlerimizin tebriklerini rûh u canımızla hem bayramlarını, hem Leyle‑i Kadir’lerini, hem hàrika ve kıymetli ve çok sevâblı Hizmet‑i Nuriyelerini tebrik ediyoruz ve muvaffakıyetlerine ve mahfûziyetlerine duâ ediyoruz. Onlar, Nur dâiresini ebede kadar bir cihette minnetdâr ettiler, Allah râzı olsun, âmîn!
Ali Osman’ın mektûbunda isimleri bulunan kardeş ve hemşirelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarını istiyoruz. Ve mübârek bir kardeşimiz olan Kâzım’ın rûhuna Cenâb‑ı Hak binler rahmet eylesin ve kabrini pür‑nur etsin, âmîn!
Ali Osman’ın mübârek kaleminin bir kerâmetidir ki; gönderdiği onbeş parça risalecikler, aynı vakitte Konya Medrese‑i Nuriyesinin iki mühim şâkirdi geldiler, aynı o risaleler bize lâzımdır dediler, onlara verildi. Ali Osman’a daha geniş bir sahada sevâb kazandıracaklar.
Umuma birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
319
193. Nurların muarızları her cihetle mağlup olduktan sonra, zahiren bize hoş görünmeyen ve hakikaten Nurlara menfaatli bir plan takip ediyorlar
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Nurun küçük kahramanlarından muallim Mustafa Sungur; hem Eflani, hem Safranbolu, hem Kastamonu, hem İnebolu, hem Daday, hem Araç kardeşlerimizin nâmına bayram tebriki için yanımıza geldi. Biz de onu bir küçük Said olarak hem size, hem o kardeşlerimize maddî ve manevî bayramlarını tebrik için gönderdik. Ve Emirdağı’nın Süleyman Rüşdü’sü olan çalışkan Mehmed’i Sirâcü'n‑Nur’u almak ve harice giden kitapları anlamak niyetiyle İstanbul’a gönderdik.
Nurların muârızları, her cihetle mağlûb olduktan sonra, zâhiren bize hoş görünmeyen ve hakikaten Nurlara daha menfaatli bir plân takib ediyorlar. Güyâ Nurcuların tesânüdünü kırıp bilinmeyecek bir tarzda bazı mühim erkânlarını başka yerlere gitmelerine sebebiyet veriyorlar. Hâlbuki onların gitmesiyle tesânüd kırılmadığı gibi, gideceği yerlerde lüzumları var. Ezcümle: Muharrem’i Tavas’a; Mustafa Osman’ı Karabük’e; Re'fet’i İstanbul’a gibi‥ bazı kardeşlerimizi dağıtmağa sebebiyet veriyorlar. Bu kardeşlerimiz de, onlara hissettirmeyerek, güyâ kendi ihtiyarlarıyla gidiyorlar. Hakikat ise, hiç ihsâs edilmeyecek bir tarzda, tesânüde zarar niyetiyle öyle zemin ihzar ediliyor.
Hem bir plânları da, onların usûlünce hapse müstehak olduğumuz hâlde hapsimize tarafdâr çıkmıyorlar, aman hapse girmesinler diyorlar. Sebebi: Birden Denizli hapsi bir Nur medresesi olmasıyla hem oradan başka hapishânelere gidenler oraları tenvire çalışmaları, gizli düşmanlarımızı bütün bütün şaşırttı, onun için hapisten çıkmamıza onlar da tarafdâr oldular.
Hem adliyeler, Risale‑i Nurun hakkâniyetine karşı bir nev'i teslîmiyetle istikbâlde gelecek olan şiddetli i'tirâzdan çekinmek için çekindiler, keyfî kanunların aleyhimizdeki hükümlerini nazara almadılar. Ve muannid bazı dinsizler, Nurun hakikatine karşı mağlûb olup inâdı terkettiler. Gizli düşmanlar da, “Aman hapisten çıksınlar, yoksa hapishâneler Nur medreseleri hükmüne geçecek.” diye üç kısım da müttefikan berâetimize tarafdâr çıktılar.
320
Bu da inâyet‑i İlâhiye’nin Risale‑i Nura verdiği bir kerâmettir ki; nasıl ki bu asrın en dehşetli üç büyük kumandanlarını korkutup hàrika bir tarzda hem Mart Hâdisesinde Hareket Ordusunun Başkumandanı, hem İstanbul’un eski Harb‑i Umumî’deki istilâsındaki Hareket‑i Milliye sırasında İstanbul’u istilâ eden dehşetli ecnebî kumandanı korkutup bize taarruz edememesi ve hem Ankara’da, dîvân‑ı riyâsetinde en dehşetli reisin hiddetini tarziyeye çevirmesi gibi, üç adliyenin de dokunaklı, şiddetli müdafaâta karşı binler bahâne tutabildikleri hâlde, hak‑perestâne ve musâlahakârâne ittifakla berâet kararını vermeleri, elbette Kur'ânın bir mu'cize‑i manevîsi olan Risale‑i Nurun bir kerâmetidir diye kat'î – bu gece – bir ihtar hissettim ve kaleme aldım. Fakat gayet müşevveş ve tashih ve ıslah edilmeden size gönderildi.
194. “Bizler Nur dairesindeyiz; bizi bırakma, gitme” gibi bir mana var hissettim
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sirâcü'n‑Nur’un biri tamam, biri de bakiyesini – iki parça – aldık. Yanlışları pek az. Hatâ‑savâbın küçük cetvelini leffen gönderiyoruz.
Sâniyen: Mâdem Isparta manevî bir Medresetü'z‑Zehrâ’dır ve mâdem o mübârek dershânedeki hükûmeti şimdiye kadar mümkün olduğu kadar müsâadekârâne davranıyor ve başta emniyet müdürü olarak takdirkârâne Risale‑i Nura bakıyorlar; biz, oradaki hükûmete karşı dost nazarıyla bakıyoruz; ne yaparlarsa gücenmeyiniz ve gücenmeyeceğiz.
Hem şimdiye kadar onların bize karşı az tazyîkleri neticesinde ehemmiyetli hayırlar olmuş. Şimdi bir maslahat için bütün bütün serbest olarak her tarafa neşretmek, belki “Sırran Tenevveret” sırrına münâfî olduğundan, bir derece ihtiyat tavsiyelerinde bir hayır var.
321
Sâlisen: Dadaylı ehemmiyetli muallimlerden ve kıymetli Nur nâşirlerinden Hâfız Hasan’ın ve Nurcu iki mübârek mahdumlarının, Doktor Hakkı ve Hüsnü ve Araçlı Tâhir’in ve Daday’daki Fuâd gibi kıymetli kardeşlerimizin bayram tebriklerine mukâbil, rûh u canımızla hem geçmiş bayramlarını, hem Nur hizmetinde sebatkârâne muvaffakıyetlerini tebrik ediyoruz. Ve mektûbunu “Lâhika”ya geçmek için leffen gönderiyoruz.
Râbian: Nur kahramanlarından Re'fet kardeşimiz, kendi sisteminde gayet ehemmiyetli Abdülehad nâmında bir büyük hocayı, Risale‑i Nura tam bağlı bir kardeşi İstanbul’da bulmuş. Cenâb‑ı Hak, ikisini de dâima muvaffak eylesin, âmîn!
Hâmisen: Bir mikdardır hiç görmediğim bir tarzda pek şiddetli bir alâka ile, çoktan görmedikleri peder, vâlidelerine harâretli bir iştiyak ile ellerine sarılmaları gibi; iki yaşından on yaşına kadar masûm çocuklar, faytonla gezdiğim vakit beni görünce, aynen öyle uzaktan koşup benim ellerime sarıldıklarının ne hikmeti var diye hayret ediyordum. Birden ihtar edildi ki:
Bu küçücük masûmlar tâifesi, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile ileride Risale‑i Nur ile saâdeti bulacaklarını ve tehlike‑i manevîden kurtulacaklarını, belki de içinde çokları şâkird olacaklarını ve buranın maddî‑manevî havasına imtizaç edemediğim için menfîlere verilen serbestiyet münâsebetiyle buradan gitmemekliğim için lâkayd olan büyüklerin bedeline, “Bizler nur dâiresindeyiz, bizi bırakma, gitme.” gibi bir mânâ var, hissettim.
322
195. Hüve Nüktesi: Hava zerrelerinin yaptıkları vazifelerle Allah'ın varlık ve birliğine işaret ettiklerini izah ve ispat eder
Hüve Nüktesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok Azîz ve Sıddık Kardeşlerim!
Kardeşlerim, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ﴾’deki (هُو) « Hû » lafzında, yalnız maddî cihette bir seyahat‑ı hayâliye-i fikriyede hava sahifesinin mütâlaasıyla ânî bir sûrette görünen bir zarîf nükte‑i tevhidde, meslek‑i îmâniyenin hadsiz derece kolay ve vücûb derecesinde sühûletli bulunmasını; ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülâtlı, mümteni' binler muhâl bulunduğunu müşâhede ettim. Gayet kısa bir işâretle, o geniş ve uzun nükteyi beyân edeceğim.
Evet; nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbâba havâle edilse, lâzımgelir ki: Ya o kapta küçük mikyâsta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyâhut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayatdâr cihâzâtıyla yapmalarını bilsin. Âdeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihâyetsiz iktidarı bulunsun. Aynen öyle de: Emir ve irâdenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan (هُو) « Hû » lafzındaki havada, küçücük mikyâsta bütün dünyada mevcûd telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir ânda yapabilsin. Veyâhut o (هُو) « Hû » daki havanın, belki unsur‑u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kàbiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczâsında o kàbiliyet var. İşte ehl‑i küfrün ve tabîiyyûn ve maddiyûnların mesleklerinde değil bir muhâl, belki zerreler adedince muhâller ve imtina'lar ve müşkülâtlar âşikâre görünüyor.
323
Eğer Sâni'‑i Zülcelâl’e verilse, hava bütün zerrâtıyla onun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin, muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca hadsiz küllî vazifelerini Hàlık’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hàlıka intisab ve istinâd ile ve Sâni'inin cilve‑i kudreti ile bir ânda, şimşek sür'atinde ve (هُو) « Hû » telaffuzu ve havanın temevvücü sühûletinde yapılır. Yani, kalem‑i kudretin hadsiz ve hàrika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem‑i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte, ben ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ﴾ ’deki hareket‑i fikriye ile seyahatimde, hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütâlaa ederken, bu mücmel hakikati tam vâzıh ve mufassal aynelyakìn müşâhede ettim ve (هُو) « Hû » nun lafzında, havasında böyle parlak bir bürhân ve bir lem'a‑i Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işâretinde gayet nurânî bir cilve‑i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet‑i Tevhid ve “(هُو) « Hû » zamîrinin mutlak ve mübhem işâreti, hangi zâta bakıyor?” işâretine bir karîne‑i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hem ehl‑i zikir; makam‑ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakìn ile bildim.
324
Evet, meselâ; bir nokta beyaz kağıtta iki‑üç nokta konulsa karıştığı ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir lisân ve bir kulak aynı ânda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı hâlde, aynelyakìn gördüm ki: (هُوَ) « Hüve » nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği hâlde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını‥ Hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı hâlde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye, pek çok ağır yükler yüklendiği hâlde, hiç za'f göstermeyerek, geri kalmayarak intizam ile taşıdığını‥ Hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisânlara kemâl‑i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisânlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acîb vazifeleri görmekle beraber, kemâl‑i serbestiyet ile cezbedârâne hâl dili ile ve mezkûr hakikatin şehâdeti ve lisânıyla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde, intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor. Ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor. Ben aynelyakìn müşâhede ettim.
Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihâyetsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilmi, irâdesi ve nihâyetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim‑i mutlak bir hàssaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medâr olabilsin. Bu ise, zerreler adedince muhâl ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hâtıra getiremez. Öyle ise bu sahife‑i havanın hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn derecesinde bedâhetle Zât‑ı Zülcelâl’in hadsiz gayr‑ı mütenâhî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem‑i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh‑i mahfûz’un âlem‑i tağayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir levh‑i mahv-isbât nâmında yazar‑bozar tahtası hükmündedir.
325
İşte hava unsurunun yalnız nakl‑i asvât vazifesinde mezkûr cilve‑i Vahdâniyet’i ve mezkûr acâibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhâliyetini izhâr ettiği gibi; unsur‑u havâînin, sâir ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziyâ gibi sâir letâifin naklinde şaşırmadan, muntazaman, asvât naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü; aynı zamanında bütün nebâtât ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levâzımatı kemâl‑i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve İrâde‑i İlâhiye’nin bir arşı olduğunu kat'î bir sûrette isbât ediyor ve serseri tesâdüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbâb ve âciz, câmid, câhil maddeler bu sahife‑i havâiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakìn derecesinde isbât ettiğini kat'î kanâat getirdim. Ve herbir zerre ve herbir parça lisân‑ı hâl ile ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ dediklerini bildim ve bu (هُو) « Hüve » anahtarı ile havanın maddî cihetindeki bu acâibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir (هُو) « Hû » olarak âlem‑i misâl ve âlem‑i mânâya bir anahtar oldu.
Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı. Umuma binler selâm.
KardeşinizSaid Nursî
326
196. Şimdiye kadar hiçbir eserin böyle ağır şerâit altında bu derece tesirli intişarını tarih göstermiyor
Kardeşlerim!
Merak etmeyiniz ve Nurun fevkalâde perde altındaki fütûhâtına kanâat ediniz. Şimdiye kadar hiçbir eserin böyle ağır şerâit altında bu derece te'sirli intişarını tarih göstermiyor.
Hem tam serbestiyet verilmemesinin sebebi ve hikmeti: Nurların fevkalâde kuvvetinden korkuyorlar. Belki sarsıntı verecek diye, tam takdir ve kabûl etmek ile beraber, şimdilik resmen intişarından telâş ettiklerini Diyânet Reisi büyük reisle görüşmesinden haber alınmış. Eski gibi hücum yok; belki musâlaha istiyorlar. Fakat Nurlar lehinde kuvvetli cereyanlar, inşâallâh o telâşı iştiyakla resmen neşrine çevirecek. Hem çok enâniyetliler, eserlerini tervîc etmek için, Nurların meydâna çıkmalarına kıskanmak damarıyla tarafdâr olmuyorlar. Merak etmeyiniz, Nur galebe edecek.
197. Risale‑i Nur’un mesleğindeki sırr-ı ihlâs; iman, Kur’ân hakikatlerinden başka hiçbir şeye alet ve tabi olmadığı
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Medresetü'z‑Zehrâ’nın yirmi derslerini ve hediyesini aldım. Ona mukâbil, Dâru'l‑Hikmet’te vazife‑i ilmiyede iken ta'yinâtım olan, elime verilen ve o zaman tab'ettiğim risalelerin masrafından fazla kalan ve onunla hacca gitmek niyet ettiğim ve yirmi‑otuz seneye yakın bir zamanda benim ihtiyat erzâkım bulunan doksan banknot ki, nazarımda bin banknot kadar kıymeti vardı, Medresetü'z‑Zehrâ’nın kudsî derslerine medâr olmak için Nurun ehemmiyetli bir nâşiri ve Hâfız Ali’nin (R.H.) çalışkan bir vârisi Hâfız Mustafa (R.H.) ile size gönderdim. Bu yeni derslerin fiatı, aynı Sirâcü'n‑Nur ve Sikke‑i Gaybiye gibi benim hakkımda yedi buçuk lira olsun. Çünkü ben, çoklara hediye vermeğe mecbur oluyorum. Bununla beraber, herbir ders ve nüshayı Medresetü'z‑Zehrâ’nın erkânlarından bin hediye hükmünde kabûl ediyorum.
327
Sâniyen: Risale‑i Nur, hacılarla hariç Âlem‑i İslâma yayılıyor, kendi kendini lâyık ellere yetiştiriyor. Ve Şam’a el yazısı ile gönderdiğimiz Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr’ı hey'et‑i ilmiye onbeş gün tedkik etmiş, tam takdir etmelerine alâmet olarak demişler: “Biz, bunu mecmualar hâlinde kısım kısım tab'edelim.
Hem bunu birden tab'etmeğe çok para lâzım. Hem bunu şimdi birden Arabîye tercüme etmek uzun zaman lâzım; imkân olmuyor.” Onun için, oradaki eski talebem ve yeni gönderdiğim şâkird, kitabı onların elinden kurtarmağa çalışmışlar ki, para kazanmak için tab'etmemişler. O kardeşlerim, kendi ellerinde müştâklara okutturuyorlar. Hâlbuki ben, tab'etmek için iznim yoktu. Şimdi zamanı değil; hem Arabîye çevirmek, Mısır ulemâsının iştirâkiyle ehemmiyetli ve yüksek bir hey'et‑i ilmiye lâzım. Her ne ise, acele edilmiş.
Sâlisen: Harice göndermek için İstanbul’a gönderdiğimiz bir kısım nüshalar daha gönderilmemesinin sebebi, hacca gitmek için pek çoklar rağbet göstermediklerinden ve “Hududa fazla dikkat ediliyor ve bir bahâne ile çevriliyor.” diye elinde olan, emânet bulunan, hacca gidecek olan zât, bize yazmış ki: “Bunu posta ile doğrudan doğruya Mekke‑i Mükerreme’de Mehmed Ali Mâliki, Vaziye Mahalle‑i Şâmiye adresiyle gönderilsin.” diye münâsib görmüş; onu, bahâne ile hududdan çevrilmemek için beraber götürmemiş. Çok da isabet olmuş. Çünkü, benim ve Nur şâkirdlerinin nâmına şimdi bu mecmuaları göndermek, her hâlde inkişafa başlayan İslâm birlik fikri ve İttihâd‑ı İslâm siyaseti, Risale‑i Nuru kendine bir kuvvet, bir âlet yapmağa çalışacaktı ve bizleri siyaset‑i İslâmiye’ye bakmağa mecbur edecekti. Hâlbuki Risale‑i Nurun mesleğindeki sırr‑ı ihlâs; îmân, Kur'ân hakikatlerinden başka hiçbir şeye âlet, tâbi olmadığı… Hem müşterileri aramak değil, belki müşteriler hakîki ihtiyacını hissedip ve yarasının tedâvisi için Risale‑i Nuru aramasının lüzumu… Hâlbuki gönderilecek o mübârek merkezler, şimdilik Nurlara hakîki ihtiyacını değil, belki Âlem‑i İslâmın hayat‑ı dünyasına ait cihetleri düşünmeğe mecbur olması… Hem Nur mesleğinde benlik ve gösteriş bir nev'i şöhret‑perestlik, merdud olduğundan; bu enâniyet zamanında insanlara kendini satmağa çalışmak ve beğendirmek, bir ânda Nur şâkirdleri böyle büyük bir imtiyaz gibi bu eserlerle meşhûr mevkilere kendilerini göstermek bir nev'i gösteriş olması cihetiyle, kader‑i İlâhî, Nur şâkirdlerini tam ihlâsın muhâfazası için şimdilik müsâade etmiyor.
…………
328
Hâmisen: Kahraman ve sadâkatte hiç sarsılmadan ve kardeşiyle, masûm evlâdlarıyla ve az zamanda pek çok kıymetdâr hizmet eden Süleyman Rüşdü’nün dünyada, âhirette Cenâb‑ı Hak onu manevî ve maddî ticâretinde dâima onu ihsânına mazhar eylesin, âmîn!
Sâdisen: “Hüve Nüktesi” pek ince, gerçi çok mücmel ve muhtasar olmuş, fakat herkes ondan pek kuvvetli bir nur‑u îmânî hissedebilir diye size gönderildi. Fakat o nüktenin âhirlerinde “Her zerre, cezbedârâne hâl diliyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ ،﴾﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ deyip gezer.” cümlesine, “hâl diliyle ve mezkûr hakikatin şehâdeti ve lisânıyla” kelimeleri ilâve edilecek. Bu Hüve Nüktesi ile Yirmidokuzuncu Mektûb’un Beşinci Kısmı olan ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ﴾ âyeti münâsebetiyle bir seyahat‑ı hayâliye ve yine “Yirmidokuzuncu Mektûb”un Birinci Kısmında yalnız “Nun‑u Na'büdü” kapısıyla cemâat sırrını gösteren seyahat‑ı hayâliye dahi beraber Sikke‑i Gaybiye’nin âhirine veyâhut münâsib gördüğünüz yere konulsun. Eğer “İnâyât” Sikke‑i Gaybiye’ye konulmamış ise, onun da bir hülâsasını dercedilmesini size havâle ediyorum.
198. Risale‑i Nur gizlenmiyor ve başka kitaplara benzemiyor ve temellük edilmiyor. Nerede bulunursa bulunsun, ben Nur'dan gelmişim der
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mesmuâtıma nazaran, Şemsi ve isimlerini söylemeği münâsib bulmadığımız müellifler, Zülfikàr’dan ve sâir Risale‑i Nurdan bazı kısımları kendi nâmlarına neşretmelerine râzıyım ve helâl ediyorum ve memnun olurum. Onlar da Nurun şâkirdleridirler, bu sûrette Nurları neşrederler. Yirmi seneden beri çoklar, hattâ büyük hocalar, eserlerinde ve müellifler de Nurun mes'elelerinden çoklarını almışlar ve alıyorlar. Hattâ değil böyle dost zâtları, belki resmî makamları bulunan ve eserler yazan ve Nurların intişarlarına tarafdâr olmayan ve eserleri revâc bulmak niyetiyle Nurun neşrine mâni olanları dahi helâl ediyoruz. Çünkü onların men'leri başka bir tarzda ve daha fâideli intişarına ve fütûhâtına vesile oluyorlar.
329
Ben, hâl‑i hâzıra bakmadığım için bilemiyorum. İstemeyerek işittim ki: Eser yazan ve Nurdan çalan resmî büyük zâtlar diyorlar: “Risale‑i Nuru okuyabilirsiniz, başkasına vermeyiniz.” Güyâ Nurlar onların eserlerini setrettirecek. Hâlbuki Nurlar, o eserlerdeki hakikatleri tasdik eder, onlara kuvvet ve revâc verir. İnşâallâh bir zaman onlar resmen neşrine mecbur olacaklar. Fakat İzmirli hâkimin dediği gibi, “Risale‑i Nur gizlenmiyor ve başka kitaplara benzemiyor ve temellük edilmiyor, nerede bulunursa bulunsun, ben Nurdan gelmişim.” der.
Hem Risale‑i Nurun sekiz senedir en mühim parçaları İstanbul’a gidiyordu ve kemâl‑i şevkle müellifler okuyorlardı. Esâsen Risale‑i Nur ise; ona şâkird olmak şartıyla, herkesin kendi malı gibidir.
Isparta’dan hacca giden ve benim bedelime dahi ma'nen hac etmeği va'd eden o mübârek kardeşlerimizi hàs şâkirdler dâiresinde bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Cenâb‑ı Hak, onları iki cihanda mes'ûd eylesin, âmîn!
Medresetü'z‑Zehrâ’nın bana gönderdiği bu defaki Asâ‑yı Mûsa fiatından kalan altmış banknotu yakında göndereceğim.
Hem Nur Ticârethânesini tebrik ediyorum. İnşâallâh, yakın zamanda muhâberemiz Nur Ticârethânesi sâhibi vâsıtasıyla olacak. Umuma birer birer selâm.
199. Nurların inkişafı ve fütuhatı gittikçe ziyadeleşiyor, resmî adamların çoklarını içine alıyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Rehber’den yüz tanesini nâşirlerinden elli banknota aldım ve kendi Asâ‑yı Mûsa nüshalarımdan sattığımdan onlara verdim. Bana son gönderdiğiniz Asâ‑yı Mûsa fiatından borcum kalan altmış banknotun yerine size gönderdim. Yirmi‑otuz tanesi Medresetü'z‑Zehrâ’nın dâhilinde ve mütebâkisi Denizli, Milas, Burdur, Antalya, Aydın, İzmir gibi yerlere tensib ettiğiniz mikdarda gönderirsiniz. Asıl bunun ehemmiyetli hakîki fiatı, alan adam hiç olmazsa on adama okutmaktır. Çünkü nüshaları azdır.
330
Sâniyen: Mahkemedeki müdafaâtınızı beğendim, güzeldir. Teşrîn yirmiikiye te'hiri de hayırlıdır. Zâten onların elindeki kısmı, resmî adamların bir cihette hisseleridir, okusunlar; okumasalar da, yakınlarında, dâirelerinde bulunması ve onlar vazifeten onların hakàikıyla mücmelen meşgul olması‥ manevî ders alıyorlar, hiç merak etmeyiniz. Nurların inkişafı ve fütûhâtı gittikçe ziyâdeleşiyor, resmî adamların çoklarını içine alıyor. Resmî memurlara bir merak düşmüş, arıyorlar; buldukları vakit, tokadını yedikleri hâlde elini öpüyorlar.
Sâlisen: Küçük Isparta’nın kahramanlarından küçük İbrahim’le Sâlih’in mektûbları, beni fevkalâde mesrûr eyledi, bin Bârekallâh! O iki kardeşimiz, o havâlideki ehemmiyetli kardeşlerimizi ziyaret edip sıhhat ve selâmetlerini yazdıkları gibi, Karadeniz sâhillerinde Ordu, Sinop, Gerze, Ayancık, Bartın, Zonguldak gibi yerler Nurlarla münevver olduklarını ve İstanbul’un Üsküdar tarafından Nurcu vâiz hocalar Nura çalıştıklarını‥ ve Gerze’den mühim bir tüccar ve gayet Nurlara müştâk ve Nurlara tam çalışmağa azmeden bir yeni kardeşimizin güzel mektûbunu aldık. İbrahim’le Sâlih’i ve o zâtı çok selâmımızla beraber tebrik ediyoruz, muvaffakıyetlerine duâ ediyoruz.
Râbian: Alamescid imâmı fa'âl kardeşimiz İbrahim Edhem’in kendi sisteminde tam Nurcu olarak bulduğu vâiz Ali Şentürk’ün ve vâiz Osman Nuri’nin samîmî ve fedâkârâne ve Nur hizmetinde azîmkârâne mektûblarında arzu ettikleri tarzda, hàs şâkirdler dâiresinde kabûl olmuşlar. Cenâb‑ı Hak, onları muvaffak eylesin, âmîn! Ali Şentürk’ün mektûbunda ismi bulunan müfti‑i belde Ali Rıza’ya pek çok selâm edip, Ali Rıza nâmındaki çok ehemmiyetli kardeşlerimizin içinde Nur dâiresine girdiğini ve çoklara hüsn‑ü misâl olacağını tebliğ ediniz.
Umuma binler selâm.
331
200. Mu’cizatlı Kur’ân hakkında
Mu'cizeli Kur'ânımızdan Sûre‑i Rahmân tevâfukât‑ı latîfesi içinde bulunan cüz ile, güzel tevâfuklu bir cüzü İstanbul’da matbaacı Azîz’e göstermek için göndermiştik; o da çok beğenmiş, söz vermiş ki: “Ne vakit isterseniz, bunu da Hizb‑i Kur'âniye ve Hizb‑i Nuriye gibi fotoğrafla tab'edeceğim. Hindistan’a bir milyon Kur'ânı göndermeğe söz verdiğimden, bu mu'cizâtlı Kur'ânı da içinde onlara göndermek güzel olur.”
Cenâb‑ı Hak, inşâallâh Nurcuları muvaffak eder.
201. Sikke‑i Gaybiye’nin fiyatı olarak elli Rehber’i naşirlerinden parasını verdim, aldım, size gönderiyorum
Sikke‑i Gaybiye’nin fiatı olarak elli Rehber’i nâşirlerinden parasını verdim, aldım, size gönderiyorum. Hem o mübârek mecmuanın bir mübârek fiatı olarak, bana hizmet eden ve şimdilik pek lüzumu bulunmayan ve başkalarına da vermek istemediğim iki tencere ve onbeş sene giydiğim pamuklu entari ve gayet mübârek bir kitaba mukâbil, bir çaydanlık ve yirmidört seneden beri tıraşa hizmet eden bir ustura ve çok zamandan beri bana hizmet eden bir çarşaf, hazır Kılınç Ali’nin pederiyle Ahmed Rasih’in tahmin ve tensibiyle, dokuz lira tencere, dokuz lira da çaydanlık, dokuz lira tıraş bıçağı, pamuklu entari ve çarşaf ile iki el havlusu ve bir iç donu ile bir pamuklu gömlek fiatı yekûnu yüzyirmi beş lira tahmin edilmiştir. Hazır olan zâtlar bu kıymeti takdir ettiler; ben, daha az fiat verdim; bu fiat çoktur derim.
Umuma selâm.
332
202. Leyâli‑i aşerenizi tebrikle beraber, size Nur'un iki kerametini beyan ediyoruz
Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
Evvelâ: Leyâli‑i aşerenizi tebrik ile beraber, size Nurun iki kerâmetini beyân ediyoruz. Şöyle ki: Bu sıralarda çok cihetlerde, hususan makine ile Nurların inkişafatı, gizli düşman zındıkları şaşırttı. Cüz'î, fakat elîm bir tarzda bir plân ile, çok evhâma ve iftiralara medâr olabilir bir hâdiseyi, bir bîçâre muhâkemesiz bir adamın vâsıtasıyla yaptırdılar ki, burada Nurun en mühim ve vazifesi en ehemmiyetli bir şâkirdini, tam hânesinin yanında, dört gülle ile o bîçâre adam yaralanıyor. Doktor “Yüzde yüz ölecektir.” diyor. O mecrûhun tarafında da'vâ edecek, resmî, gayr‑ı resmî çok adamlar varken ve yüzde doksan o ehemmiyetli şâkirde isnâd etmek ve o vesile ile hânesindeki bütün Nur Risalelerini ve mektûblarını taharrî bahânesiyle elde etmek yüzde doksan ihtimali varken ve o vâsıta ile beni ve Nurcuları alâkadar etmek ve o masûm şâkirdi de acîb iftiralarla lekedâr etmek; esbâblar olduğu hâlde, فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِsırrıyla yine inâyet‑i İlâhiye imdâda yetişti. O adam tam yüzünden dört gülle ile yakından vurulduğu hâlde ölmedi. Ve hàrika bir sûrette hiçbir şâhid bulunmadı. Hiçbir emâre bulunmadı. O vurulan adam, ne mahkemeye, ne babasına, ne kardeşlerine, kim vurduğunu ısrar ettikleri hâlde söylemedi, yani söylettirilmedi. Eğer söyleseydi, habbeyi kubbe yapan münâfıklar, acîb iftiralar edeceklerdi.
Cenâb‑ı Hak, ihsân ve keremiyle Nurları ve Nurcuları himâye edip, o hâdise ve o bombanın patlaması bize zarar vermedi. Kat'î kanâatimiz gelmiş ki, bu bir kerâmet‑i Nuriyedir.
Hem o adam Nurların bir parçasını okuduğu cihetiyle, onun kerâmetiyle hayatını kurtardığı gibi, ondan aldığı cüz'î bir ders‑i hakikat hissiyle, o elîm vaziyetinde ve inâdcı tabiatında, yine Nurlara zarar gelmemek için susturuldu. Ne mahkemeye, ne akrabasına söylettirilmedi. Fakat benim yanıma bir defa geldiği ve istikamete söz verdiği hâlde, yanlış hareket ettiği için tokat yedi. Hattâ ittihama ma'rûz olabilir şâkirdin de, kemâl‑i sadâkat ve ihlâs içinde bazı lâkaydlıkları yüzünden bir şefkat tokadı yediğini anladık.
333
203. “Hüve Nüktesi”nin Âhirinde Bu Parça Yazılacak
“Hüve Nüktesi”nin Âhirinde Bu Parça Yazılacak
Gördüm ki; âlem‑i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât‑ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema‑i uhreviye; ve fâniyâtın fânî ve zâil hâllerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennet’te saâdet‑i ebediye ashâblarına da dünya mâceralarını ve eski hâtıralarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim.
Hem Levh‑i Mahfûz’un, hem âlem‑i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümûnesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve‑i hâfıza ve kuvve‑i hayâliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak kemâl‑i intizamla içlerinde bir büyük kütübhâne kadar ma'lûmâtın yazılması kat'î isbât eder ki, o iki kuvvenin nümûne‑i ekber ve a'zamları âlem‑i misâl ile Levh‑i Mahfûz’dur. Hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve hava unsuru; toprak unsurunun pek fevkınde daha ziyâde hikmet ve irâde ile ve kalem‑i Kader ve Kudret ile yazıldıkları ve tesâdüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbâbın karışması yüz derece muhâl ve hiçbir cihetle mümkün olmadığını, Hakîm‑i Zülcelâl’in kalem‑i Kader ve Hikmetinin sahifesi olduğu ilmelyakìn ile kat'î bilindi.
(Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı.)
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
Kardeşiniz Said Nursî
334
204. Hem dâhilde hem hariçte Nur'un fütuhatı devam ediyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Fa'âl, Sebatkâr Arkadaşlarım!
Evvelâ: Bu sene hacc‑ı ekber mânâsını taşıyan leyâli‑i aşerenizi rûh u canımızla tebrik ederiz.
Sâniyen: Hem dâhilde, hem hariçte Nurun fütûhâtı devam ediyor. Fakat gizli düşmanlarımız olan ehl‑i dalâlet ve sefâhet, ehemmiyetsiz bazı hâdiselerle Nur talebelerine telâş vermeğe ve habbeyi kubbe yapıp sarsıntı veriyorlar.
Bugünlerde ekser kitaplarım ve üç senelik muhâbere mektûblarım meydânda bulunan ehemmiyetli bir şâkirdin hânesine yakın, gecede bir vukûât oldu. Ondan istifade ile o şâkirdin hânesini taharrî etmek yüzde doksan ihtimal‑i kavî varken, Cenâb‑ı Hak, inâyetiyle ve hıfz ve himâyetiyle o hâneyi taharrîden kurtardı. Eğer sabahleyin sâfdil iki kardeşimizi ciddi îkaz etmeseydim ve kitab ve mektûbları oradan kaldırmasaydım, yine Nur dâiresi içinde büyükçe bir mes'ele olacaktı.
O vukûâtta bir nev'i siyaset korkusu da görünüyor. Gerçi inâyet‑i İlâhiye bizi muhâfaza etti; fakat bu sırada ki, mecmualar çıkıyor ve intişar ediyor ve biz de pek çok sükûnete ve ihtiyata mecbur olduğumuz hâlde böyle heyecanlı bir hâdise, habbeyi kubbe yapan düşmanlarımız bize telâş ve sarsıntı verecekti. İnâyet‑i İlâhiye, o plânı da def'etti, bizi muhâfaza etti.
Fakat o hilâf‑ı me'mûl – birden – bu hâdiseden rûhuma gelen heyecan ve manevî darbe ve Nur hizmetine ehemmiyetli zarar gelmek düşünmesiyle, hiç ömrümde görmediğim bir sıkıntı ve a'sâbımda manevî yaralar açıldı. İhtiyarsız teessürât beni çok eziyordu. Birden Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, kemâl‑i merhametinden o teessürât‑ı manevî yaralarıma tam bir merhem olarak çok fedâkâr Nuri Benli’yi ve Kastamonu kahramanı Sâdık Bey’i ve İnebolu kahramanlarından İsmail’i tam bir merhem ve ilâç olarak ikinci gün gönderdi.
335
Hem onbeş seneden beri şehîd olmuş işittiğim ve dâima Ubeyd gibi şehîd talebelerim içinde ona duâ ettiğim, hem İşârâtü'l‑İ'câz’ı, hem Onuncu Söz’ü tab'eden Molla Hamza hayatta, Irak’ta olduğunu ve Nurları aradığını‥ memlekete giden kardeşimiz Emin’in mektûbunda o müjde, tamamıyla yaramı tedâvi etti. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun dedim.
Umum kardeşlerimize binler selâm ederiz.
205. Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin akıbeti elemler, teessüfler olmasından, istemiyorum
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Size hem acîb, hem elîm, hem latîf bir mâcera‑yı hayatımı, düşmanlarımın hem şeni', hem bin ihtimalden bir tek ihtimal ile hiçbir şeytan hiçbir kimseyi kandıramadığı bir iftiralarını ve Nura karşı isti'mâl edilecek hiçbir silâhları kalmadığını beyân etmeğe bir münâsebet geldi. Şöyle ki:
Tarih‑i hayatımı bilenlere ma'lûmdur. Ellibeş sene evvel ben, yirmi yaşlarında iken, Bitlis’te merhum Vâli Ömer Paşa hânesinde iki sene onun ısrarıyla ve ilme ziyâde hürmetiyle kaldım. Onun altı aded kızları vardı. Üçü küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri, iki sene beraber bir hânede kaldığımız hâlde, birbirinden tefrik edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hattâ bir âlim misâfirim yanıma geldi, iki günde onları birbirinden farketti, tanıdı. Herkes ve ben de, bu hâle hayret ederdik. Bana sordular: “Neden bakmıyorsun?”
Derdim: “İlmin izzetini muhâfaza etmek, beni baktırmıyor.”
Hem kırk sene evvel İstanbul’da Kağıthâne şenliğinin yevm‑i mahsûsunda, Köprü’den tâ Kağıthâne’ye kadar Haliç’in iki tarafında binler açık‑saçık Rûm ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum meb'ûs Molla Seyyid Tâhâ ve meb'ûs Hacı İlyas ile beraber kayığa bindik, o kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Hâlbuki Molla Tâhâ ve Hacı İlyas, beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassud ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip dediler:
“Senin bu hâline hayret ettik; hiç bakmadın.”
Dedim: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.”
336
Hem bütün tarih‑i hayatımda hediyeleri kabûl etmek ve minnet altına girip halkın sadaka ve ihsânlarını almaktan çekindiğimi, benimle arkadaşlık edenler bilirler. Nurların ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniyenin şerefini ve selâmetini himâye etmek için, dünyanın maddî ve ictimâî ve siyâsî bütün ezvâkını ve merakını terkettiğimi ve i'dâm gibi ehl‑i garazın bütün tehdidlerine beş para ehemmiyet vermediğimi, yirmi sene işkenceli esâretimdeki iki dehşetli hapislerimde ve mahkemelerimde kat'î göründü.
İşte yetmiş beş sene devam eden bu düstur‑u hayatım varken, Risale‑i Nurun fevkalâde kıymetini kırmak fikriyle şeytanların bile hâtır ve hayâline gelmeyen bir iftira, resmî makamını işgal eden bir adam yaptı. Ve demiş: “Gecede tablalarla baklavalar, fâhişe ve nâmussuzlar yanına gidiyorlar.” Hâlbuki benim kapım gecede dışarıdan ve içeriden kilitli, hem sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın emriyle kapımı bekliyordu. Hem buradaki komşular ve bütün dostlar bilirler ki; ben, işâ namazından sonra, tâ sabaha kadar hiç kimseyi yanıma kabûl etmemişim.
İşte böyle bir iftiraya bir sefîh, ahmak insan; eşek olsa, sonra şeytan olsa, buna ihtimal vermez. O adam anladı, o gibi plânlardan vazgeçti, buradan başka yere Cehennem olup gitti. Onun resmiyet cihetiyle beni değil, belki Nurcuları lekedâr etmek için kurduğu plânı ile, bu yeni hâdiseyi vesile edip şâkirdlere leke sürmek istenildi. Fakat hıfz ve himâyet ve inâyet‑i İlâhiye, o plânı da hàrika bir tarzda akîm bıraktı.
Bu beyânla ben nefsimi tebrie etmiyorum, belki “kudsî hizmet‑i îmâniye, o nefsi bütün hevesâtından vazgeçirmiş; ve o hizmetteki manevî zevk ona kâfî geliyor.” demek istiyorum ve Nurcuların ihtiyat ve dikkate ihtiyaçlarını beyân ediyorum.
Sâniyen: Makine işinde tecrübeli ve muktedir hususî kâtibi size gönderiyorum. Kendim zahmetle yazdığımdan, bundan sonra kısaca yazacağım, gücenmeyiniz.
Sâlisen: Eflani taraflarında Hatîb Mehmed’e, Tevfik’e selâm ediyorum, rüyası mübârektir.
337
Râbian: Bu dakikada Kastamonu Husrevi Mehmed Feyzi’nin tebrik ve Nur fütûhâtının müjdelerini hâvî parlak, güzel mektûbunu aldım; ve o kıymetli kardeşimiz başta olarak Hilmi, Emin, Beşkardeşler; Ulviyeler, Zehralar, Lütfiyeler gibi Nurcu hemşirelerimizin hem leyâli‑i aşerelerini, hem bayramlarını rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Hem Hulûsi’nin, hem Feyzi’nin mektûblarını leffen gönderiyoruz.
206. Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamlar arzu etmek ve şan, şeref kazanmak olmaz
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şâkirdi, çokların nâmına benden sordu ki: “Nurun hàlis ve ehemmiyetli bir kısım şâkirdleri, pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl‑i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin hâlde onlar ısrar ediyorlar. Sen de bu kadar musırrâne, onların fikirlerini kabûl etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat'î bir hüccet var ve sen de bir hikmet ve hakikate binâen onlara muvâfakat etmiyorsun. Bu ise bir tezâddır, her hâlde hallini istiyoruz.”
Ben de bu zâtın temsîl ettiği çok mesâillere cevaben derim ki:
O hàs Nurcuların ellerinde bir hakikat var. Fakat iki cihette bir tâbir ve te'vil lâzım:
Birincisi: Çok defa mektûblarımda işâret ettiğim gibi, Mehdi‑i Âl-i Resûlün temsîl ettiği kudsî cemâatinin şahs‑ı manevîsinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyâmet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cem'iyeti ve seyyidler cemâati yapacağını Rahmet‑i İlâhiye’den bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak:
338
Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyûn ve tabîiyyûn tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyûn fikrini tam susturacak bir tarzda îmânı kurtarmaktır. Ehl‑i îmânı dalâletten muhâfaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkîkàt ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret‑i Mehdinin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hâl müsâade edemez. Çünkü Hilâfet‑i Muhammediye (A.S.M.) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigâle vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir tâife bir cihette görecek. O zât, o tâifenin uzun tedkîkàtı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazifenin istinâd ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadâkat ve tesânüd sıfatlarına tam sâhib olan bir kısım şâkirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, ma'nen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.
İkinci Vazifesi: Hilâfet‑i Muhammediye (A.S.M.) ünvânı ile Şeâir‑i İslâmiyeyi ihyâ etmektir. Âlem‑i İslâmın vahdetini nokta‑i istinâd edip beşeriyeti maddî ve manevî tehlikelerden ve gadab‑ı İlâhîden kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta‑i istinâdı ve hàdimleri, milyonlarla efrâdı bulunan ordular lâzımdır.
Üçüncü Vazifesi: İnkılâbât‑ı zamaniye ile çok ahkâm‑ı Kur'âniyenin zedelenmesiyle ve şerîat‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta'tîle uğramasıyla O zât, bütün ehl‑i îmânın manevî yardımlarıyla ve İttihâd‑ı İslâm’ın muâvenetiyle ve bütün ulemâ ve evliyânın ve bilhassa Âl‑i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedâkâr seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife‑i uzmâyı yapmağa çalışır.
339
Şimdi hakikat‑i hâl böyle olduğu hâlde, en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan îmânı kurtarmak ve îmânı, tahkîkî bir sûrette umuma ders vermek, hattâ avâmın da îmânını tahkîkî yapmak vazifesi ise; ma'nen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici mânâsının tam sarâhatini ifâde ettiği için Nur şâkirdleri bu vazifeyi tamamıyla Risale‑i Nurda gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini haklı olarak bir nev'i Mehdi telâkki ediyorlar. O şahs‑ı manevînin de bir mümessili, – Nur şâkirdlerinin tesânüdünden gelen bir şahs‑ı manevîsi ve o şahs‑ı manevîde bir nev'i mümessili olan – bîçâre tercümânını zannettiklerinden, bazen o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onlar onda mes'ûl değiller. Çünkü ziyâde hüsn‑ü zan, eskiden beri cereyan ediyor ve i'tirâz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyâde hüsn‑ü zanlarını bir nev'i duâ ve bir temennî ve Nur talebelerinin kemâl‑i i'tikàdlarının bir tereşşuhu gördüğümden onlara çok ilişmezdim. Hattâ eski evliyânın bir kısmı, kerâmet‑i gaybiyelerinde Risale‑i Nuru aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu diye keşifleri, bu tahkîkat ile te'vili anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibas var, te'vil lâzımdır:
Birincisi: Âhirdeki iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller, fakat Hilâfet‑i Muhammediye (A.S.M.) ve İttihâd‑ı İslâm ordularıyla zemin yüzünde saltanat‑ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkeste, hususan avâmda, hususan ehl‑i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor; ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazife hâtıra geliyor; siyaset mânâsını ihsâs eder; belki de bir hodfürûşluk mânâsını hâtıra getirir; belki bir şân şeref ve makam‑perestlik ve şöhret‑perestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok sâfdil ve makam‑perest zâtlar Mehdi olacağım diye da'vâ ederler. Gerçi her asırda hidayet edici, bir nev'i Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifelerden birisini bir cihette yapması itibariyle, âhirzamanın Büyük Mehdi ünvânını almamışlar.
Hem mahkemede Denizli ehl‑i vukûfu, bazı şâkirdlerin bu i'tikàdlarına göre, bana karşı demişler ki:
“Eğer Mehdilik da'vâ etse, bütün şâkirdleri kabûl edecekler.”
Ben de onlara demiştim: “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki âhirzamanın o büyük şahsı, Âl‑i Beyt’ten olacaktır.
340
Gerçi ma'nen ben Hazret‑i Ali’nin (R.A.) bir veled‑i manevîsi hükmünde, ondan hakikat dersini aldım ve Âl‑i Muhammed Aleyhisselâm bir mânâda hakîki Nur şâkirdlerine şâmil olmasından, ben de Âl‑i Beyt’ten sayılabilirim; fakat bu zaman şahs‑ı manevî zamanı olmasından‥ ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şân şeref kazanmak olmaz; ve sırr‑ı ihlâsa tam muhâlif olmasından‥ Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden‥ ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makàmâta gözümü dikmem ve Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum.” dedim, o ehl‑i vukûf sustu.
207. Âlem‑i İslâmdan Müjdeli Haberler ve Bismarck’ın Fıkrası
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Umum Nurcuların mübârek bayramlarını ve haccü'l‑ekberde bulunan Nur şâkirdleriyle ve hacdaki Nur tarafdârlarının bayramlarını tebrik içinde ve çok zamandan beri esâret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi Âlem‑i İslâmın büyük memleketleri birer devlet‑i İslâmiye şeklinde Hind’de yüz milyon bir devlet‑i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyâde bir devlet‑i İslâmiye ve Arabistan’da dört‑beş hükûmet bir cemâhîr‑i müttefika gibi Arab birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki Âlem‑i İslâmın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrik ile bu bayram bize müjde veriyor.
341
Sâniyen: İstanbul’da, Re'fet Bey’in ve Mustafa Oruç’un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra dâru'l‑fünûna inkılâb eden Harbiye Nezâreti ve Bâb‑ı Seraskerî, o muazzam binanın alnında ﴿اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا﴾﴿وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا﴾ hatt‑ı Kur'ân ile o mânidâr Kur'ân âyeti yazılmışken, sonra da mermer taşlarla üzeri kapatılıp o Nurları gizlemişlerdi. Şimdi yeniden hatt‑ı Kur'âniyeye bir nümûne‑i müsâade ve Risale‑i Nurun takib ettiği maksadına bir vesile ve Üniversite ileride bir Nur medresesi olmasına bir işâret olduğu gibi, Denizli Nurcularından Ahmed’lerin, meşhûr âlim ve akılca ondokuzuncu asrın en büyüğü ve ictimâî feylesofların en ilerisi Bismark’ın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismark, eserinde diyor ki:
“Kur'ânı her cihetle tedkik ettim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli ve beşeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez.”
Ve Peygambere hitâben der:
“Yâ Muhammed! Sana muâsır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, ba'de‑mâ göremeyecektir. Binâenaleyh, senin huzurunda kemâl‑i hürmetle eğilirim.”
Bismark
diye imzasını atmış. Ve o fıkrasında tahrif ve nesholunan kütüb‑ü münzeleyi ziyâde tenkìs ettiği için, o cümleler yazılmamalı; ben de işâret ettim.
O zât ondokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve siyasetin ve ictimâiyat‑ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması; hem Âlem‑i İslâm, istiklâliyetini bir derece elde etmesi; ve ecnebî hükûmetlerin hakàik‑ı Kur'âniyeyi araması; ve garb ve şimâl‑i garbîde Kur'ân lehinde büyük bir cereyan bulunması; hem Amerika’nın en yüksek ve meşhûr feylesofu olan Mister Karlayl dahi aynen Bismark gibi demiş: “Başka kitaplar, hiçbir cihette Kur'ân’a yetişemez. Hakîki söz odur, onu dinlemeliyiz.” diye kat'î karar vermesi (Hâşiye); ve Nurların da her tarafta fütûhâtı ve ileri gitmesi, büyük bir fâl‑i hayırdır ki, ecnebîde çok Bismark’lar ve Mister Karlayl’lar çıkacaklar ve emâreleri de var diye Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismark’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz.
342
208. Üç mühim Nur merkezinde üç berber tam birbirine benzer bir tarzda Nur'a büyük hizmetleri, hem her birisi çocuklarıyla Nurlara çalışmaları, beni mesrur eyledi
İnebolu kahramanlarından berber Ali Osman’ın masûm mahdumunun güzel yazısıyla gönderdiği mektûba baktım, birden hâtırıma geldi: Üç mühim Nur merkezinde üç berber tam birbirine benzer bir tarzda Nura büyük hizmetleri, hem herbirisi çocuklarıyla Nura çalışmaları, beni mesrûr eyledi. Berber Burhan, berber Hıfzı, berber Ali Osman; Nurun birer kıymetli kahramanlarıdır. Allah onları çoluk ve çocuklarıyla dünyada ve âhirette mes'ûd etsin, âmîn!
Said Nursî
209. Aynen iade edilen bazı risalelerin eski hurufla teksirini bir suç sayıp ceza vermek, adliyeleri cidden alâkadar edip adalet şerefini kırıyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Medresetü'z‑Zehrâ’nın üç şâkirdinin hafifçe bir ay hapis cezası ve pek haksız ve çok mânâsız ve soğuk hâkimin hiddetine ma'rûz kalmalarına mukâbil, kat'î bir kanâat ile ve çok emârelerin kuvvetiyle müjde veriyoruz ki, o şâkirdler ve yardımcıları, o adamın küçücük verdiği ceza ve mânâsız hiddetine bedel, rûhâniler, melâikeler ve istikbâldeki nesl‑i âtî milyonlar alkışlamalar ile öyle şâkirdleri tebrik ediyorlar; ve haps‑i ebedînin milyonlar sene cezalardan kurtulmağa vesile oldukları için, böyle sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bu gibi tâciz ve tâzibleri hiçe indirir, belki iftiharla sevindirir.
343
Evet, bir asır evvel dünyanın en akıllı ve en müdakkiki ve feylesofu ve saltanatlı hâkimi telâkki edilen ve kendi Hıristiyan iken bütün eski dinleri ve kitapları hiçe indiren, belki inkâr etmek cür'etini gösteren gayet enâniyetli ve şöhretli olan Prens Bismark’ın Kur'ân‑ı Hakîm’in önünde kendi imzasıyla ve bütün kuvvetiyle tasdikkârâne secde etmesini yazan ve inâd ve enâniyetini ve dinsizliğini bırakıp, Kur'ân’a teslîm olduğunu âleme ilân ettiğini ceridelerde neşredildiği bir hengâmda ve bütün edyân‑ı semâviyeyi inkâr eden ve şark‑ı şimâlîdeki şimdiki dehşetli hükûmetin teşviki ile kesretle içindeki Müslümanları hacca gönderip, Âlem‑i İslâm nazarında dinsizliğini ve inâd ve adâvetini bırakmak tarzında güyâ Kur'ânı inkâr edemiyor ve azametine karşı bir nev'i teslîmiyet ve dehàlet tarzında buradakilerden daha ziyâde Kur'ânı ehemmiyetli biliyorum diye, bu noktada onlar benden daha geri düşüyorlar ki, benim kadar hacı gönderemiyor demesine mukâbil, buradakiler dahi Mâşâallâh tam müsâade ettikleri hâlde ve böyle siyâsî propaganda edildiği bir zamanda, Medresetü'z‑Zehrâ’nın Nur şâkirdleri, o mâhiyet ve azametteki Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakikatlerini Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa gibi hàrika risalelerle, mu'cizelerini kalemleriyle neşredip en muannid dinsizleri tasdike mecbur etmelerine mukâbil; ehl‑i dalâletin hücumu, elbette değil yalnız ehl‑i hakikat insanları, belki rûhânileri, belki melekleri de ağlatır ve arzı ve semâyı hiddete getirebilir.
Mâdem iki sene tedkikten sonra Âyetü'l‑Kübrâ – eski harflerle tab'edilen bin nüsha – ve Nurun bütün risaleleri ittifaken berâet ile beraber umumu iâde edilmiş. Aynen iâde edilen bazı risalelerin eski hurûf ile teksirini bir suç sayıp ceza vermek, adliyeleri cidden alâkadar edip adâlet şerefini kırıyor.
Sâniyen: Benim hususî kâtibim şimdi yok, başka kâtibler de benim dilimi iyi anlamıyorlar; ben de hem rahatsız ve hem de geç ve güç yazabiliyorum. Hâlbuki, dünden beri yirmiye yakın mektûblar geldi. İçinde de pek çok kardeşlerimiz ve hemşirelerimizin isimleri var. Biz, onların umumunun hem bayramlarını tebrik ediyoruz, hem yeni şâkird olmak isteyenleri rûh u canımızla kabûl ediyoruz. Ve onları öyle sevkeden zâtlara da “Allah râzı olsun ve kalblerindeki muradları ne ise Cenâb‑ı Hak onları muvaffak eylesin.” deriz.
344
Sâlisen: Nur santralı Sabri’nin (R.H.) “Lâhika”ya girecek güzel mektûbu ve Ali Osman ve Çilingir Ali’nin Nurların neşrindeki kudsî hizmetleri ve İbrahim Edhem’in Balıkesir vesâir taraflarda te'sirli fa'âliyeti ve onun irşadıyla çokların Nur dâiresine girmesi ve Ahmed Fuâd’ın da Eflani havâlisinde Hasan Feyzi gibi fa'âliyeti ve şiddetli alâkası; Ve Konyalı Sabri’nin genç mekteblilerin çoklukla Nur dâiresine girmelerine çalışması ve başta müfessir hacı ve hoca Vehbi Efendi ve Konya ulemâsının Nurlara karşı hüsn‑ü teveccühleri ve tasdikkârâne münâsebetleri; Ve muallim Abdurrahman İhsan’ın hasbihâl mektûbundaki samîmî ve ciddi Nura alâkadarlığı; Ve Tavşanlı vâizi Osman’ın mektûbunda pek samîmî ve ciddi iki‑üç zâtın Nur şâkirdliğine kemâl‑i ciddiyetle girmeleri; Ve Eğirdir köylerinde Ali Osman’ın ve Halîl İbrahim’in tasdikiyle çok hàlis Nurcuların yetişmesi; Ve Ankara Dâru'l‑Fünûnunda Nura ehemmiyetli hizmet eden ve Kastamonu’da mekteb gençlerinden en evvel Nurlara giren ve Ankara’daki Abdurrahman’ın oğlu Vahdet’i himâye ve muhâfazaya çalışan Araçlı Abdullâh’ın, mektûbunda tam îmânlı ve dindarâne ve müjdekârâne yazması ve orada okuyucuların çok olmasıyla ellerindeki risalenin kâfî olmadığına ve Konyalı arkadaşı Mehmed ile beraber gençler içerisinde Nur neşretmeleri; Ve Aydın tarafında inşâallâh bir Ahmed Feyzi hükmünde Nurlarla gayet alâkadar Ali Akdağ’ın güzel ve samîmî mektûbundaki duâları ve tavsifleri ve Nurun te'sirlerini hissetmesi gibi fıkraların meâlleri, bizi ve Nur dâiresini tamamıyla mesrûr ettiği gibi, bu bayramda da büyük bir manevî hediye olarak kabûl ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onların umumundan râzı olsun. Hususî ve ayrı ayrı mektûb yazamadığımdan gücenmesinler.
Husrev’in lâyiha‑i temyize ait mektûbunu hiç ilişmeden kabûl ettiğim için, sizdeki aynı sûretini mahkeme‑i temyize gönderebilirsiniz. Mâdem sizde bir sûreti vardır, bu mektûbu göndermeden “Lâhika”ya da geçsin. Şimdi gelen mektûbda Gençlik Rehberi’nin fiatını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bir veya bir buçuk banknottan aşağı olmasın. Husrev’in kalemi Dördüncü Söz’e başlamasına bin Bârekallâh deriz. Allah muvaffak eylesin, âmîn!
345
Safranbolu kahramanı berber Hıfzı; Hüsnü, Yılmaz iki masûm Nurcu mahdumlarıyla ve İnebolu kahramanlarından Ali Osman ve iki Nurcu mahdumlarının bayram tebriklerine mukâbil selâm, hem muvaffakıyetlerine duâ ederiz.
210. Nur'un hakikî şakirdlerine Nur kâfidir. Onlar da kanaat etmeli, başka şereflere ve menfaatlere göz dikmesinler
Azîz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Evvelâ: Bazı bize temâs eden cüz'î hâdiseler münâsebetiyle bir hakikati beyân etmek şiddetle rûhuma ihtar edildi. Şöyle ki:
Risale‑i Nur hiçbir şeye âlet olamadığını ve rızâ‑yı İlâhiye’den başka hiçbir maksada vesile olamadığını ve doğrudan doğruya herşeyden evvel îmân hakikatlerini ders vermek ve bîçâre zaîflerin ve şübheye düşenlerin îmânlarını kurtarmak olduğunu elbette sizin gibi Nurun hàs şâkirdleri biliyorlar.
Sâniyen: Risale‑i Nurun bu kadar muârızlarına mukâbil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temâs eden cereyanlarla alâkadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarı ihlâsı kırar, hakikati değiştirir. Hattâ benim otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebeb, bir mübârek âlimin takib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhâlif olmasından tefsik derecesinde tahkîr edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvâfık meşhûr ve mütecâviz bir münâfığı gayet medh ü senâ etti. Ben de bütün rûhumla ürktüm. Demek tarafgirlik hissine siyasetçilik de karışsa, böyle acîb hatâlara sebebiyet veriyor diye اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim.
O hâlim neticesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki, yirmibeş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merak ettim; ve on sene Harb‑i Umumîye bakmadım, bilmedim ve merak etmedim; ve yirmiiki sene bu işkenceli esâretimde tarafgirliğe ve siyasete temâs etmemek için ve Nurlardaki ihlâsa zarar gelmemek için, müdafaâtımdan başka istirahatim için hiç müracaat etmediğimi bilirsiniz.
346
Hem bilirsiniz ki, hapiste size yazdığım gibi, benim i'dâmıma hükmeden adamlar, beni işkenceli tâzib edenler, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtarsalar, şâhid olunuz ki, ben, onları helâl ediyorum. Ve tarafgirlik damarıyla ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki‑üç senede dâhilden ve hariçten gelen fırtınalı cereyanlara hiç temâs etmedik ve kardeşlerimi de bir derece îkaz ettim.
Sâlisen: Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabûl etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı satıp o para ile kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyorum. Tâ Risale‑i Nurun ihlâsına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ibret alıp hiçbir şeye âlet edilmesin.
Râbian: Nurun hakîki şâkirdlerine Nur kâfîdir. Onlar da kanâat etmeli; başka şereflere veya maddî, manevî menfaatlere gözünü dikmesin.
Hem münâkaşa, münâzaa ve mesâil‑i diniyede damarlara dokunacak tarafgirâne mübâhase etmemek lâzımdır ki, Nur aleyhinde garazkârlar çıkmasın. Hattâ bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Mustafa Oruç kardeşimizin Risale‑i Nurun mesleğine muhâlif olarak birisiyle mübâhasesi‥ aynı zamanda, belki aynı dakikada ona gayet hiddet ve şiddetle bir gücenmek kalbime geldi. Hattâ o Nurdan kazandığı çok ehemmiyetli makamından atmak arzusu oldu, kalben müteessir oldum. Bu benim için bir Abdurrahman idi, neden böyle şiddetli hiddet ettim. Sonra bu bayramda yanıma geldi, Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, çok ehemmiyetli bir ders dinledi ve o büyük hatâsını da anladı ve benim burada hiddetimin aynı dakikada hatâsını itiraf etti. İnşâallâh o keffâret oldu, tam temiz olarak kurtuldu.