177. Zülfikar ve Asâ‑yı Mûsa’nın fütuhatları
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün rûh u canımızla geçmiş rahmetli ve bereketli ve kerâmetli ve yağmurlu Mi'râc‑ı Şerîfinizi tebrik ve emsâl‑i kesîresiyle müşerref olmaklığınızı Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz. Ve bu sene aynen geçen sene gibi, Mi'râc gecesinden evvel, gecede, hiç emsâli görülmemiş bir tarzda yağmurun gelmesi ve Mi'râc gecesi ve gündüzünde devam etmesi, kâinât ve anâsır bu mübârek geceyi alkışladığına bir alâmet olduğu gibi, Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa’nın fütûhâtlarına – hususan resmî dâirelerde – bir emâresi olduğuna kanâatimiz kat'îdir. Ve bu mübârek gecenin yarısına kadar şiddetli ve çalışmağa bir derece mâni bir rahatsızlık ve sancı birdenbire zâil olmaları bana kanâat verdi ki; bu mübârek gecede kardeşlerim sıhhat ve âfiyetim için duâları, hakkımda, makbûliyetinin eseri olduğuna ve o gecenin bir mikdarında ziyâde hastalık cihetiyle herbir saati on saat kadar sevâblı bulunmasını bir nev'i manevî müjde aldım; Allah’a şükrettim. “Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun.” dedim.
301
Sâniyen: Nurun bir kumandanı kardeşimiz Re'fet Bey’in Ankara seyahatiyle, Nurlara az bir zamanda büyük bir hizmete muvaffak olduğuna şübhe yoktur. İnşâallâh yakında eseri görünecek. Hususan Diyânet Riyâsetinin müntesibleri umumen Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa mecmualarını takdir ve tahsin ile karşılamaları; ve tenkid değil, belki himâye ve müdafaa edeceklerine söz vermeleri, çok ehemmiyetli bir hâdisedir‥ ve Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa’ya parlak bir ilânnâmedir.
178. Bilumum Diyanet müntesipleri, eserleri takdirle karşıladılar
Muhterem Üstadım, Efendim Hazretleri!
Kardeşimiz Müteahhid İsmail Efendi, Hilmi Bey’le hususî olarak her zaman görüşmekte olduğundan, bu hususta lâzım gelen izâhatın verilmesini ona havâle ederek, biz doğruca Diyânet Riyâsetine gittik. Orada, evvelâ bizim Isparta’da iken tanıdığımız müderris Hasan Hüsnü Bey vardı. Kendisi Diyânet Riyâseti Hey'et‑i Müşâvere âzâsındandır. Onunla hususî olarak bir müddet görüştüm ve izâhat verdim. Bilâhare beraberce hey'et‑i müşâvere odasına giderek Ankara ehl‑i vukûf raporunda imzası bulunan müderris Yûsuf Ziya’yı gördüm. Baktım, Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa mecmualarıyla, hakkımızda yazılmış olan evraklar önünde duruyordu. Yanında yer gösterdi; mufassalan izâhat verdim. Dedim:
“Sizin raporunuz ve Denizli Mahkemesinin kararı ve mahkeme‑i temyizin tasdiki varken, kitaplarımıza vukû' bulan taarruz ve bizlere verilen bu sıkıntı neden ileri geliyor? Mâdem cumhûriyet idaresinde kanun herşeyin fevkındedir ve onun hükmü cârî olur; biz kanun huzurunda berâet etmişiz, bundan böyle bize ilişmemek gerektir. Bunun men'i, sizin vereceğiniz isabetli bir kararla mümkündür. Yoksa biz hakkımızı arayabiliriz.” dedim.
302
Sonra ilâve etti: “Bu, oradaki adliye memurlarıyla zâbıtanın sizin mes'eleye vukûf‑u tâmmeleri olmadığından ileri geliyor. Şimdi evrak önümdedir. Sû‑i tevehhüme uğramış mütâlaalarına birer birer cevab vereceğim.” dedi ve eserleri takdir ettiğini söyledi. Ben de Üstadımızın selâmını söyledim, bilmukabele selâm ve duânızı istediğini bildirdi.
Ondan sonra oradan ayrıldım, Diyânet Reisinin yanına girdim. Onunla da bir müddet görüştüm ve izâhat verdim, cevaben: “Ben Hoca Hazretlerini Dâru'l‑Hikmet’ten tanırım, hürmetim vardır. Kendisine selâm ve hürmetlerimi iblâğ ediniz.” dedi. Ve bize: “Lâzım gelen cevabı vereceğiz, inşâallâh iyi olur.” dediler‥ ve bil'umum Diyânet müntesibleri, eserleri takdir ile karşıladılar. Bu gibi yolsuz işlerin, ancak âsâr‑ı diniye mütâlaasında hüsn‑ü niyet taşımayarak kendi kafalarına göre mânâ vermelerinden ileri geldiğini anladım.
Ertesi gün, Mehmed Efendi kardeşimiz, Erzurum meb'ûsu Vehbi Paşa’yı görmüş. O zât dahi “Ben Dâhiliye Vekili’ni görüp bu hususta uzun uzadıya görüşeceğim. Üstad Hazretlerine hürmet ve selâmlarımı götürünüz.” demiş. Bunun üzerine parti erkânıyla görüşmeyi İsmail Efendiye havâle ederek Ankara’dan ayrıldık.
Kusurlu, âciz talebeniz Re'fet
179. Bu şaşaalı baharın çiçeklerini temaşa etmek için araba ile bir‑iki saat geziyorum
Bu şa'şaalı baharın (Hâşiye) çiçeklerini temâşâ etmek için araba ile bir‑iki saat geziyorum. Hiç hayatımda görmediğim bir tarzda bütün çiçekli otlar, âdetin fevkınde bir tarzda büyümüş, çiçekler açmış, tebessümkârâne tesbihât edip, lisân‑ı hâl ile Sâni'‑i Zülcelâl’lerinin san'atını takdir edip alkışlıyorlar gibi hakkalyakìn hissettiğimden; hayat‑ı dünyeviyeye müştâk hissiyatım ve gâfil ve tahammülsüz nefsim bu hâlden istifade ederek, dünyadan nefret; ve hastalıklı ve sıkıntılı hayattan usanmak ve berzaha gitmeğe ve oradaki yüzde doksan dostlarını görmeğe iştiyak cihetinde karar veren kalbime; ve fânîde, bâkî zevk arayan nefsime i'tirâz geldi.
303
Birden hissiyata da damarlara da sirâyet eden îmân nuru o i'tirâza karşı gösterdi ki:
Mâdem toprak bu kadar cemâl ve rahmet ve hayat ve zînetlere maddî cihetinde mazhar olmasından hadsiz bir rahmetin perdesidir ve içine giren hiçbir şey başıboş kalmıyor‥ elbette bütün bu zâhirî ve maddî zînetlerin ve güzelliklerin ve hüsün ve cemâl ve rahmet ve hayatın manevî merkezlerinin ve bir kısım tezgâhlarının fa'âl bir nev'i, toprak perdesinin altında ve arkasındadır; elbette bu himâyetli annemiz olan toprak altına girmek ve kucağına sığınmak ve o hakîki ve dâimî ve manevî çiçekleri seyretmek, daha ziyâde sevilir ve iştiyaka lâyıktır‥ diye o kör hissiyatın ve dünya‑perest nefsin i'tirâzını tamamıyla izâle ve def'etti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ dünya‑perest nefsime de dedirtti.
Said Nursî
180. Aziz, masum evlatlarım, Kur’ân’ı öğrenmek için ders almaya çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksanlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lazım gelir
Azîz, Masûm Evlâdlarım!
Kur'ânı öğrenmek için ders almağa çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksanlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lâzım gelir.
Hem, Kur'ânı okumanın fâidesi, yalnız hâfız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil; belki herbir harfi, hiç olmazsa on hayrından tâ yüze, tâ binlere kadar Cennet meyvelerini, âhiret fâidelerini vermesini düşünüp ve ebedî hayatın rahatını ve saâdetini te'min etmek niyetiyle okumak lâzımdır.
Evet, mekteblerde, dünya maîşeti, ya rütbeleri için fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayatta derecesi, fâidesi bir ise; ebedî hayatta Kur'ân ve Kur'ânın kudsî kelimelerini ve nurlu ve îmânî mânâlarını öğrenmek binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmas hükmündedir.
304
Hem, peder ve vâlidenize hakîki ve fâideli evlâdlar olabilirsiniz. Siz, mâdem masûmsunuz‥ daha günahınız yok; böyle kudsî bir niyetle okusanız, sizleri Risale‑i Nurun masûm şâkirdleri içinde kabûl edip, umum şâkirdlerin duâlarına hissedar olursunuz‥ ve nurlu ve mübârek talebeler olursunuz.
Hem üstadınızı, hem sizi, hem peder ve vâlidelerinizi, hem memleketinizi tebrik ediyorum.
181. İki cihette manevî hizmetlerinize ve dualarınıza ve benim yerimde yapamadığım manevî kazançlarınızın imdadıma gelmesine şiddetle ihtiyacım var
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün rûh u canımızla, geçen Leyle‑i Berât’ınızı tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Nurun ehemmiyetli bir kumandanı ve nâşiri Re'fet Bey’in Nur hizmeti için İstanbul’a gitmesi, çok iyi, çok güzeldir. Zâten oraya onun gibi bir Nurcu lâzımdır. Cenâb‑ı Hak muvaffak eylesin‥ âmîn.
Sâlisen: Ben, ikisini Câmiü'l‑Ezher ulemâsına, ikisini Medine‑i Münevvere’nin Ravza‑i Mutahhara civarındaki âlimlerine, ikisini de Şam‑ı Şerîf hey'et‑i ulemâsına göndermek üzere üç Asâ‑yı Mûsa üç Zülfikàr’ı hazırladım. Başlarında, evvelce Câmiü'l‑Ezher ulemâsına hitâben size gönderdiğimiz bir mektûb dercedilmiştir. Mümkün olduğu kadar çabuk göndereceğiz inşâallâh.
Râbian: Ben, iki cihette manevî hizmetlerinize ve duâlarınıza ve benim yerimde yapamadığım manevî kazançlarınızın imdâdıma gelmesine şiddetle ihtiyacım var.
Birinci Sebeb: Bütün hayatımda şimdiki kuvvetsizlik ve gittikçe ziyâdeleşen za'fiyeti hissetmemiştim. Çok sıkıntılarla dâimî evrâdlarımı bazı da noksan olarak yapabilirim. Hâlbuki bu eyyâm ve leyâli‑i mübârekede yüz derece çalışmağa ihtiyacım var. Ve sizin şirket‑i maneviyenize hissem itibariyle yardım etmek ve duâlarınıza bin derece ziyâde âmînlerle iştirâke koşmak lâzım iken, bu iktidarsızlığım, o şirket‑i maneviyeye pek cüz'î yardım edebilir. Bunun çaresi; vazife‑i Nuriyede benim vazifem size verildiği gibi, o şirketteki vazifeyi de sizlerin manevî yardımlarına dayanıp haddimden ve isti'dâdımdan pek çok ziyâde bu âciz kardeşinizdeki hüsn‑ü zannınıza muvâfık çalışmayı rahmet‑i İlâhî’den niyâz ediyorum.
305
İhtiyacın İkinci Sebebi: Hem siz, hem bizden olmayan bir kısım zâtlar, Risale‑i Nurun hakikatinden ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinden tezâhür eden fevkalâde hâlleri ve neticeleri bu bîçâre kardeşinizden zannedildiğinden, o büyük neticelere karşı çok büyük bir iktidar, bir tahammül lâzımken, pek cüz'î ve şahsî çalışmam, bu hastalık ve za'fiyetle beraber, elbette beni şiddetle manevî yardımınıza muhtaç ediyor. Ben de bu manevî yardımlarınızı kendime koşturmak için اَجِرْنَا ، اِرْحَمْنَاgibi bütün mütekellim‑i maa'l-gayr tâbir edilen kelimelerde sizleri niyet ediyorum. Güyâ umumunuzla beraberiz gibi çalışıyorum. Ve “âmîn” dediğim vakitte, bütün duâlarınıza bir âmîn niyet ediyorum. İnşâallâh, Erhamürrâhimîn, rahmetiyle o çok noksan ve cüz'î çalışmamı, büyük çalışmanıza mükemmel bir âmîn hükmünde kabûl eder.
Hâmisen: Sâbık hâdiseden vaziyetiniz ne şekilde olduğunu çok merak ederdim. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki; mektûbunuzda Kahraman Tahiri’nin İstanbul’a makine ve kağıt almak için gitmesi gösteriyor ki, o hâdise sönüyor ve Nurların neşrine mâni olmayacak, belki başka yerlerde olduğu gibi orada da gâlibâne fütûhâtı var, inşâallâh.
306
182. Ravza‑i Mutahhara civarındaki mübarek heyet-i ulemaya takdim edilen Asâ-yı Mûsa ve Zülfikar risalesidir
Ravza‑i Mutahhara (عَلٰى صَاحِبِهَا اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَالسَّلَامِ) civarındaki mübârek hey'et‑i ulemâya takdim edilen Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr Risalesi’dir. Hem bir vesile‑i şefâat, hem kudsî yerde hayırlı duâlarına mazhar olmak için müellifin bedeline o mübârek yerleri ve elleri ziyaret etmek için gönderilmiştir. Bu fıkra, yalnız Şam, Mısır ve Hind’e gidenlerden Ravza‑i Mutahhara yerinde Câmiü'l‑Ezher ve Şam ve Hind Cemâat‑i İslâmiye’sine yazılmış. Aynen hem dört Zülfikàr, hem dört Asâ‑yı Mûsa başlarında yazdık, ikişer nüsha olarak hem Mısır Câmiü'l‑Ezher, hem Şam ulemâsına, hem Hindistan’da iki milyon liraya mukâbil Kur'ânları isteyen hey'ete gönderdik.
183. Medresetü'z‑Zehrâ’nın maddî tesisine çok maniler bulunduğundan, şimdilik Nur şakirdlerinin hey'et-i mecmuasının dairesinden ibarettir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye ve Kur'âniye Mecmualarından, münâsib gördüğünüz zaman Ravza‑i Mutahhara’nın civarındaki ulemâya göndermekle beraber, onlara yazınız ki:
“Nur Risalelerinin Medresetü'z‑Zehrâ’sı, (Hâşiye) Ravza‑i Mutahhara’nın (عَلٰى صَاحِبِهَا اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَالسَّلَامِ) civarındaki ulemânın şefkatine çok muhtaç manevî bir mahdumudur, bir talebesidir, şiddetli düşmanların hücumuna ma'rûz kalmış bir şâkirdidir ve Âlem‑i İslâmı dâima tenvir eden sizin o büyük medresenizin küçük bir dâiresi ve şûbesidir. Onun için, o àlî‑kadr üstad ve müşfik peder ve hamiyetkâr mürşid‑i a'zam olan zâtlar, bu bîçâre evlâdına tam manevî yardım etmesini onların ulüvv‑ü himmetinden bekliyoruz. O pek büyük üstadlarımıza takdim edilen iki kitab ise; bir talebe, dersini ne derece anlamış diye, akşam üzeri üstadına ve babasına yazıp vermesi gibi, o iki dersimiz, o şefkatli allâmelerin nazar‑ı müsâmahalarına arzedilmiş.” diye bir mektûb yazınız ve selâm ve ihtiramlarımı ve ellerinden öptüğümü tebliğ ediniz.
307
“Bu risalelerin müellifi Said Nursî, yirmiiki senedir inzivadadır. Tecrid‑i mutlak içinde bulunduğundan, halklarla görüşemez. Ancak zarûret derecesinde başkalarıyla az bir zaman sohbet edebilir. Yanında hiçbir kitab bulunmaz. Bütün yazdıkları, yüz otuz parça risalelerin menba'ları me'hazleri yalnız Kur'ân’dır.” diyor. Biz de bütün kuvvetimizle tasdik ediyoruz. Kendisi hem hasta, hem gurbette, hem perîşan bir hâlde bazen çok sür'atli yazdığı risalelerde sehivler bulunabilir diye, sizin gibi allâmelerden nazar‑ı müsâmaha ile bakmanızı ricâ ettiğini bize söyledi. Biz de ricâsını tebliğ ederek ellerinizden öperiz.
Nur ŞâkirdlerindenTahiri, Hayri, Mustafa, Sâdık, Osman, Husrev, Tâhir
184. Dünyanın mâhiyeti anlaşıldıktan sonra, elbette hayat‑ı ebediyeden başka beşeriyetin o inkisar-ı hayâl yarasını tedâvi edecek Kur'ân’dan başka yoktur
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimâlin İsveç, Norveç, Finlandiya Kur'ânı, mekteblerinde en büyük halâskâr bir kitab olarak kabûl ettikleri gibi, şimdi erkân‑ı İslâmiye’nin birincisi olan Ramazan sıyâmını tutmak niyetiyle Câmiü'l‑Ezher’e “Şimâlin pek uzun günlerinde bir çare‑i tahfifi ve te'hiri yok mu?” diye sormuşlar. Demek Avrupa’nın yalnız o küçük hükûmetleri değil, belki siyaset mânâsı verilmemek için kendini izhâr etmeyen eskide büyük ve dünyanın yüksek mevkiini tutmakla beraber, gayet dehşetli bir tarzda dünyanın fenâ ve fânîliğini dehşetli tokatla o yüksek mertebelerin hiçe indiğini görmekle hakîki tesellî, yalnız ve ancak hakàik‑ı Kur'âniye’de bulmasıyla, o küçüklerle ma'nen beraber tahmin edilebilir.
Evet, dünyanın mâhiyeti anlaşıldıktan sonra, elbette hayat‑ı ebediyeden başka beşeriyetin o inkisar‑ı hayâl yarasını tedâvi edecek Kur'ân’dan başka yoktur.
308
185. Ehl‑i imanın vahdetine çok zarar veren siyasî cereyanlar Alevîlerin fıtrî fedakârlıklarından istifade edip kendilerine alet etmemek için Nur dairesine çekmek büyük maslahattır
Çok Azîz ve Sıddık Kahraman Sabri!
Cenâb‑ı Hak, Gâlib Bey gibi çok fedâkârları İslâm ordusunda yetiştirsin. Bu zât garbda, aynı şarkta Hulûsi Bey gibi îmâna hizmet ediyor. Tarîkat cihetiyle ehl‑i îmânı dalâletten çekmeğe çalışıyor. Bu zât, eskiden beri Risale‑i Nuru görmeden Nur mesleğinde hareket etmeye çalışmış; sonra Nurlarla münâsebeti kuvvetleştiği zaman, daha ziyâde hizmet edebilir. Fakat Nurun mesleği, hakikat ve Sünnet‑i Seniye ve ferâize dikkat ve büyük günahlardan çekinmek esâstır; tarîkata ikinci, üçüncü derecede bakar. Gâlib kardeşimiz, Alevîler içinde Kàdirî, Şâzelî, Rufâî Tarîkatlarının bir hülâsasını Sünnet‑i Seniye dâiresinde Hulefâ‑i Râşidîn, Aşere‑i Mübeşşere’ye ilişmemek şartıyla, muhabbet‑i Âl-i Beyt dâiresinde bir tarîkat dersi vermesini düşünüyor. Hakikat nâmına ve îmânı kurtarmak ve bid'alardan muhâfaza etmek hesabına ehemmiyetli üç‑dört fâidesi var:
Birincisi: Alevîleri başka fenâ cereyanlara kaptırmamak ve müfrit Râfizîlik ve siyâsî Bektâşîlikten bir derece muhâfaza etmek için ehemmiyetli fâidesi var.
İkincisi: Hubb‑u Ehl-i Beyt’i meslek yapan Alevîler ne kadar ifrat da etse, Râfizî de olsa; zındıkaya, küfr‑ü mutlaka girmez. Çünkü muhabbet‑i Âl-i Beyt rûhunda esâs oldukça, Peygamber ve Âl‑i Beyt’in adâvetini tazammun eden küfr‑ü mutlaka girmezler. İslâmiyete o muhabbet vâsıtasıyla şiddetli bağlanıyorlar. Böylelerini dâire‑i sünnete tarîkat nâmına çekmek, büyük bir fâidedir.
Hem bu zamanda, ehl‑i îmânın vahdetine çok zarar veren bazı siyâsî cereyanlar Alevîlerin fıtrî fedâkârlıklarından istifade edip kendilerine âlet etmemek için Nur dâiresine çekmek büyük bir maslahattır. Mâdem Nur şâkirdlerinin üstadı İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’tır ve Nurun mesleğinde hubb‑u Âl-i Beyt esâstır, elbette hakîki Alevîler kemâl‑i iştiyakla o dâireye girmeleri gerektir.
Bu zaman, îmânı kurtarmak zamanıdır. Seyr ü sülûk‑i kalbî ile tarîkat mesleğinde bu bid'alar zamanında çok müşkülât bulunduğundan, Nur dâiresi hakikat mesleğinde gidip, tarîkatların fâidesini te'min eder diye o kardeşimize Ramazanını tebrik ve selâmımla beraber yazınız. O da bize duâ etsin.
309
186. Mübarek kalemleriyle yazdıkları tebriklerini, umum Safranbolu ve Eflâni medrese‑i Nuriyesi namına bu Ramazan'ın bir firdevsî teberrükü hesabına kabul ettik
Safranbolu’daki hàlis kardeşlerimizden Hıfzı’nın küçük Medrese‑i Nuriyesi olan hânesindeki küçük ve çok çalışkan masûmları onbir yaşında Yılmaz ve onüç yaşında Hüsnü’nün ve onlar gibi Nura çalışan muhterem vâlidelerinin mübârek kalemleriyle yazdıkları tebriklerini, umum Safranbolu ve Eflani Medrese‑i Nuriyesi nâmına bu Ramazanın bir firdevsî teberrükü hesabına kabûl ettik. Yılmaz’ın rüyası aynen çıkmış.
Eflani’nin hakikaten küçük kahramanlarından Mustafa Sungur’un güzel ve samîmî mektûbunun bir kısmı “Lâhika”ya geçecek. Elhak Mustafa Osman’ın, Mustafa Oruç ve Mustafa Sungur gibi iki nâmdaş ve Nur hizmetinde pek ciddi arkadaş bulması, sadâkatinin ve muvaffakıyetinin bir kerâmeti hükmündedir. Hususan Safranbolu Hasan Feyzisi olan Ahmed Fuâd’ın vesâir o mektûblarında isimleri bulunanlara birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve onların fevkalâde gayretlerini tebrik ediyoruz. Umum kardeşlerimize binler selâm ediyoruz.
187. Siracünnur’un sıhhatli, mükemmel, güzel çıkması, Medresetüzzehra’nın gayet ehemmiyetli bir yeni dersidir ki geniş daire‑i Nuriyede merakla okunacaktır inşaallah
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sirâcü'n‑Nur’un sıhhatli, mükemmel, güzel çıkması, Medresetü'z‑Zehrâ’nın gayet ehemmiyetli bir yeni dersidir ki, geniş dâire‑i Nuriyede merakla okunacaktır, inşâallâh.
Sâniyen: Kastamonu’nun Husrevi Mehmed Feyzi’nin hiç sarsılmadan kemâl‑i iştiyakla Nurlara çalışması ve çalıştırılması ve okutmasını gösteren Nihad’ın ve Abdurrahman İhsan’ın mektûbları gösterdiği gibi, oradan gelenler de aynı haberi veriyorlar. Tam şâkirdliğini yapıyor, Allah muvaffak eylesin, âmîn!
310
Ve Nurun kahramanlarından Mustafa Osman’ın Karabük’te perde altında fa'âliyetle Nura hizmetini ve o havâlideki ve Eflani’deki şâkirdlerin şevk ve gayretini Leyle‑i Kadir’leriyle beraber tebrik ediyoruz. (Hâşiye)
188. Düşmanlarım ve Nefsim, Nurlara Tam İhlâs İle Hizmetime Zarar Gelmesi İçin Zaîf Bir Damarımı Arıyorlar
Eğer kolay ise, İstanbul’a gönderilen kitaplar buraya da uğrasa münâsib olur. Benim için de yirmi‑otuz nüsha İstanbul’da cildlense, bana gönderilse iyi olur. Şimdilik fiatı elimde yoktur ki göndereyim; hem çoklara da hediye vermeğe mecbur oluyorum.
Nurların erkânlarından bir‑iki doktor, benim hastalığımın şiddetiyle beraber o hàlis, sâdık zâtlara hastalık noktasından müracaat etmeyip ve ilâçlarını da yemeyip çok ağır hastalıklar içinde onlarla meşveret etmeyerek ve şiddet‑i ihtiyacım ve elemlerim içinde yanıma geldikleri vakit, hastalığa dair bahis açmadığımdan endişeli bir merak onlara geldiğinden, sırlı bir hakikati izhâra mecbur oldum. Belki size de fâidesi var diye yazıyorum. Onlara dedim ki:
“Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim; şeytanın telkiniyle zaîf bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlâs ile hizmetime zarar gelsin.
En zaîf damar ve dehşetli mâni, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss‑i nefs-i cisim galebe eder; ‘zarûrettir, mecburiyet var’ der, rûh ve kalbi susturur, doktoru müstebid bir hâkim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itâate mecbur ediyor. Bu ise; fedâkârâne, ihlâsla hizmete zarar verir.
Hem gizli düşmanlarım da bu zaîf damarımdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasıl ki korku ve tama' ve şân ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü, insanın en zaîf damarı olan ‘korku’ cihetinde bir halt edemediler, i'dâmlarına beş para vermediğimizi anladılar.
311
Sonra insanın bir zaîf damarı, ‘derd‑i maîşet ve tama'’ cihetinde çok soruşturdular. Nihâyetinde, o zaîf damardan bir şey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki: Onlar mukaddesâtını fedâ ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukûâtlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyâde resmen ‘Ne ile yaşıyor?’ diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
Sonra en zaîf bir damar‑ı insanî olan ‘şân ü şeref ve rütbe’ noktasında bana çok elîm bir tarzda o zaîf damarımı tutmak için emredilmiş. İhanetler, tahkîrlerle, damara dokunduracak işkencelerle dahi hiçbir şeye muvaffak olamadılar. Ve kat'iyyen anladılar ki, onların perestiş ettiği dünya şân ü şerefini bir riyâkârlık ve zararlı bir hodfürûşluk biliyoruz, onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb‑u câh ve şân ü şeref‑i dünyeviyeye beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihette dîvâne biliyoruz.
Sonra bizim hizmetimiz itibariyle bizde zaîf damar sayılan, fakat hakikat noktasında herkesin makbûlü ve her şahıs onu kazanmağa müştâk olan ‘manevî makam sâhibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakkî etmek’ ve o ni'met‑i İlâhiye’yi kendinde bilmektir ki, insanlara menfaatten başka hiçbir zararı yok. Fakat böyle benlik ve enâniyet ve menfaat‑perestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırr‑ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamağa bina edilen hizmet‑i îmâniye ile şahsî makam‑ı maneviyeyi aramamak iktiza ediyor; harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîki ihlâsın sırrı bozulmasın. İşte bunun içindir ki, herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve kemâlât‑ı rûhiyeyi Nur hizmetinin haricinde aramadığımı zaîf damarlarımı tutmağa çalışanlar anladılar. Bu noktada dahi mağlûb oldular.”
312
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve gelecek Leyle‑i Kadr’i herbir Nurcu hakkında seksen üç sene ibâdetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini hakikat‑i Leyle-i Kadr’i şefâatçi ederek Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
189. Eski Said’in sergüzeşte‑i hayatından harika üç vakıa, şimdi tahakkuk etmiş ki ileride çıkacak Risale-i Nur’un kerameti imiş
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bu aşr‑ı âhir-i Ramazanda her gece, hususan tek gecelerde Leyle‑i Kadr’in bulunmak ihtimali kuvvetli olduğunu Hadîs‑i Şerîf fermân ediyor. Onun için Nurcular o nur‑u a'zamdan istifadeye çalışmak gerektir.
Sâniyen: Husrev ve Tahiri gibi vazifelerini tam yapan ve bin Husrev ve beşyüz Tahiri meydânda bırakan iki kardeşimizi ve onların sisteminde bir Nurcuyu sulh mahkemesine vermek… İnşâallâh, neticesinde büyük bir inâyet ve fütûhât olacak, hiç merak etmeyiniz.
﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrıyla, bu hâdise, zulmedenlere maddî‑manevî Cehennem’i ve Nurculara dünyevî, uhrevî Cennet’i kazandırmağa bir sebebdir, inşâallâh.
Sâlisen: Bu mektûb münâsebetiyle dünkü gün yanıma gelen mühim bir resmî memura böyle söyledim ki: Eski Said’in sergüzeşte‑i hayatından hàrika üç vâkıa, şimdi tahakkuk etmiş ki, ileride çıkacak Risale‑i Nurun kerâmeti imiş. Şöyle ki:
313
Otuzbir Mart Hâdisesinde Hareket Ordusunun Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de beni muhâkeme ettikleri gün, onbeş adam karşımda darağacında asılı bir vaziyette Dîvân‑ı Harb-i Örfî Reisi Hurşid Paşa benden sordu: “Sen şerîatı istedin mi? İşte şerîatı isteyenler böyle asılırlar.”
Ben de: “Şerîatın bir mes'elesine bin rûhum olsa fedâ ederim.” dediğim hâlde ve beni mahkûm etmeye pek çok esbâb – muhbirlerin iftiralarıyla – varken, benim müstesnâ bir sûrette müttefikan berâetime karar vermeleri‥
Hem eski Harb‑i Umumî’nin nihâyetinde İstanbul’da İngilizlerin başkumandanının eline benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım Hutuvât‑ı Sitte ve başpapazına tahkîrkârâne sözlerim – eline – geçtiği hâlde, beni mahvetmek yüzde yüz ihtimali varken, hiddetini geri alıp ilişmemesi‥
Hem Ankara’da dîvân‑ı riyâsetinde pek çok meb'ûslar varken Mustafa Kemâl şiddetli bir hiddet ile dîvân‑ı riyâsetine girip, bana karşı bağırarak: “Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin.” Ben de onun hiddetine karşı dedim: “Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” Dehşetli bir pot kırdım.
Hazır meb'ûs dostlarım telâş ettikleri ve herhalde beni ezeceklerini tahmin ettikleri sırada, bana karşı bir nev'i tarziye verip o mecliste hiddetini geri alması, âdeta dehşetli bir kuvveti ve hakikati hissedip geri çekilmesi, ikinci gün hususî riyâset odasında: Hücumât‑ı Sitte’nin Birinci Desîse içinde bulunan “Meselâ: Ayasofya Câmii ehl‑i fazl ve kemâlden ilâ âhir…” cümlesinden başlayan, tâ İkinci Desîse’ye kadar, bir saat tamamen ona söyledim.
Bütün hissiyatını ve prensibini rencîde ettiğim hâlde bana ilişmemesi, hattâ taltifime çok çalışması, kat'iyyen bu üç cebbâr fevkalâde kumandanların bu üç acîb hâletleri, âdeta Eski Said’den korkmaları, şüphesiz ki Risale‑i Nurun, ileride kahraman şâkirdlerin şahs‑ı manevîsinin hàrika bir kuvveti ve Risale‑i Nurun parlak bir kerâmetidir.
314
Râbian: Kardeşimiz Yakub Cemâl’in Denizli şâkirdleri nâmına Ramazan ve Leyle‑i Kadir tebrikine karşı bin Bârekallâh ve nefsine karşı mücâdelesi Veffakakellâh ve “İngiliz Devletinin pâyitahtında hatîbleri, kürsülerinde ‘Artık İngiltere’nin İslâmiyeti kabûl etmesi lâzımdır’ diyerek bağırdıklarını ve beşeriyetin bütün hakîki ihtiyacâtını câmi' olan Furkàn‑ı Hakîm’in âyetlerini birer birer okuyup tefsir ve beyân ettiklerini en son gazetede arkadaşların okuduklarını işitiyoruz.” diye o kardeşimizin bu havadisine bin Elhamdülillâh deriz. Evet o devletin hem dünyası, hem saltanatı, hem saâdeti onunla kurtulabilir.
Mübârekler pehlivanı ve Nurun büyük Abdurrahman’ı büyük rûhlu Küçük Ali’nin Lemeât’taki muvaffakıyetine binler Bârekallâh ve masûm mahdumu Nur Mehmed’in hâfızlığına bin Mâşâallâh, Veffakakellâh deriz. Fakat Lem'alar Mecmuası’nda Sirâcü'n‑Nur’a ve Sikke‑i Gaybiye ve Tılsımlar’a giren parçalar mükerrer olmamak için tensibinize havâle ediyoruz. Umumunuza binler selâm…
190. Bu memleket ve millet ve hükûmet, bu eserlere şiddetle muhtaçtır
Hem benim şahsım hakkında desin ki: Kat'iyyen bizce tahakkuk etti ki; bu adam, altı‑yedi ay şiddetli hasta olduğu hâlde, kendi cismine nazar etmemek ve ehemmiyet vermemek için gayet sevdiği doktorlara kat'iyyen ne müracaat etti ve ne de ilâçlarını aldı.
Hem dünyaya bakmamak ve hem de hizmet‑i îmâniyede ihlâsına zarar gelmemek için on sene zarfında – mahkemece isbât edilmiş ki – Harb‑i Umumîye bakmamış, merak etmemiş. Yine siyasete ve dünyaya bir meyil uyanmamak için, yirmibeş sene bir gazeteyi dinlemedi ve okumamış, bütün kardeşlerine ve talebelerine de karışmayınız diye tavsiye etmiş.
315
Hem maîşetçe yalnız ve ihtiyar olduğu hâlde, evhâm yüzünden kendisine yapılan sıkıntılara tahammül edip dünyaya bakmamış ve yirmi senedir istirahati için hükûmete müracaat etmemiş, zarûrî bir hizmet olmadıkça kimseyi kabûl etmiyor ve hiç kimsenin yardım ve ihsânını kabûl etmiyor. Ve diyor ki:
Ben, bu millet ve bu vatana en büyük, en elzem hizmet bildiğim îmânlarına kuvvet vermek için Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olarak bazı hakàik‑ı îmâniyeyi dertlerime devâ bulduğum gibi, derhâl kaleme aldım. İki sene üç mahkeme ve Ankara ehl‑i vukûfunun tedkikinden sonra, bu millet ve vatana hiçbir zararı olmadığına dair ittifaken berâet kararı verildiği için, bu hizmet‑i îmâniye devam etmek gayesiyle arkadaşına izin vermiş ki, bazıları teksir edilsin.
Hem biz bu adamdan işitiyoruz ki: Bu memleket ve millet ve hükûmet, bu eserlere şiddetle muhtaçtır. Hükûmetin erkânlarından bekliyordum ki, bazıları bu eserlere sâhib çıksın. Çünkü ben, ölmek üzereyim; hem elim bağlı, sâhib olamıyorum. İnşâallâh, Ahmed Hamdi gibi dindar, muktedir zâtlar benim bedelime sâhib çıkacaklarına ümîdle mütesellî oluyorum. Bu vatanın ve İslâmiyet câmiasına yapacağınız bu kudsî vazifenizin mahkeme‑i kübrâ’da şefâatçi olmasına duâ eder, hem de bilhassa o iki zâta selâm ederim.
191. Eski medreselerde beş on seneye mukabil inşaallah Nur medreseleri, beş on haftada aynı neticeyi temin eder
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikate pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
316
Nev'‑i beşer, bu son Harb‑i Umumî’nin eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile ve bir düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle ve fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın, mâhiyet‑i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla ve ebed‑perest hissiyat‑ı bâkiye ve fıtrî aşk‑ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla ve gaflet ve dalâletin; en sert, sağır olan tabiatın Kur'ânın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin rû‑yi zeminde pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle; elbette, hiçbir şübhe yok ki, şimâlde, garbda, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'‑i beşerin mâşuk‑u mecâzîsi olan hayat‑ı dünyeviyesi böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakîki sevdiği ve aradığı hayat‑ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak‥ ve elbette, hiç şübhe yok ki, bin üçyüz altmış senede her asırda üçyüz elli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl‑i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda beşer için hayat‑ı bâkiyeyi ve saâdet‑i ebediyeyi müjde verip bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla belki sarîhan ve işâreten on binler defa da'vâ edip, haber verip sarsılmaz kat'î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetlerle hayat‑ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet‑i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev'‑i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyâmet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânın kabûlüne çalışan meşhûr hatîbleri ve din‑i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli dinî cem'iyeti gibi, rû‑yi zeminin kıt'aları ve hükûmetleri, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü, bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize‑i ekberin yerini tutamaz.
317
Sâniyen: Mâdem Risale‑i Nur o mu'cize‑i kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbur etmiş; hem kalbi, hem rûhu, hattâ hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine‑i Kur'âniye’nin dellâllığını yapan ve ondan başka me'haz ve merci'i olmayan bir mu'cize‑i maneviyesi bulunan Risale‑i Nur o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire‑i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ‑yı Mûsa’daki Meyvenin Altıncı Mes'elesi ve Birinci ve İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur‑u tevhidi göstermiş; elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen din tedrîsatı için hususî dershâneler açılmasına ve izin verilmesine binâen, Nur şâkirdleri, mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir Dershâne‑i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir mes'elesini tam anlamaz. Hem îmân hakikatlerinin izâhı olduğu için; hem ilim (Hâşiye), hem mârifet, hem ibâdettir. Eski medreselerde beş‑on seneye mukâbil, inşâallâh Nur medreseleri, beş‑on haftada aynı neticeyi te'min edecek ve yirmi senedir ediyor.
Ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat‑ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur'ân lemeâtlarına ve dellâlı bulunan Risale‑i Nura değil ilişmek, tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
318
Sâlisen: Bu Ramazan‑ı Şerîfte, Kur'ânı zevk ve şevk ile okumak çok ihtiyacım vardı. Hâlbuki elemli hastalık, maddî ve manevî sıkıntılar, yorgunlukla ve meşgalelerin te'siriyle telâş ettim. Birden Husrev’in şirin kalemiyle yazılan mu'cizâtlı cüzler ve Hâfız Ali ve Tahiri’ye pek çok sevâb kazandıran parlak ve kerâmetli “Hizbü'l‑Ekber-i Kur'âniye”yi birbiri arkasından okumağa başlarken öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün o yorgunlukları hiçe indirdi, hiçbir vesveseye meydân vermeyerek pek parlak bir sûrette ders‑i Kur'âniyeyi onlardan dinlerken bütün rûh u canımla arzu ettim ve kasd u azmettim ki, mümkün olduğu derecede aynı “Hizbü'l‑Ekber-i Kur'âniye” gibi fotoğrafla mu'cizâtlı Kur'ânımızı tab'edeceğiz, inşâallâh…
Said Nursî
192. Nurların galebesiyle ve manevî fütuhatıyla müsadere edilen kitaplarınızı Ankara’nın emriyle size iade etmeleri büyük bir fâl‑i hayırdır
Bu defa Nurların galebesiyle ve manevî fütûhâtıyla müsâdere edilen kitaplarınızı Ankara’nın emriyle size iâde etmeleri, büyük bir fâl‑i hayırdır. Ve Risale‑i Nurun tam serbestiyetine bir vesile olduğu cihetle büyük bir fütûhât ve maslahat‑ı Nuriye oldu.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Alîl Ali Osman ve Çilingir Ali, Nurun pek çalışkan kardeşlerimizin tebriklerini rûh u canımızla hem bayramlarını, hem Leyle‑i Kadir’lerini, hem hàrika ve kıymetli ve çok sevâblı Hizmet‑i Nuriyelerini tebrik ediyoruz ve muvaffakıyetlerine ve mahfûziyetlerine duâ ediyoruz. Onlar, Nur dâiresini ebede kadar bir cihette minnetdâr ettiler, Allah râzı olsun, âmîn!
Ali Osman’ın mektûbunda isimleri bulunan kardeş ve hemşirelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarını istiyoruz. Ve mübârek bir kardeşimiz olan Kâzım’ın rûhuna Cenâb‑ı Hak binler rahmet eylesin ve kabrini pür‑nur etsin, âmîn!
Ali Osman’ın mübârek kaleminin bir kerâmetidir ki; gönderdiği onbeş parça risalecikler, aynı vakitte Konya Medrese‑i Nuriyesinin iki mühim şâkirdi geldiler, aynı o risaleler bize lâzımdır dediler, onlara verildi. Ali Osman’a daha geniş bir sahada sevâb kazandıracaklar.
Umuma birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
319
193. Nurların muarızları her cihetle mağlup olduktan sonra, zahiren bize hoş görünmeyen ve hakikaten Nurlara menfaatli bir plan takip ediyorlar
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Nurun küçük kahramanlarından muallim Mustafa Sungur; hem Eflani, hem Safranbolu, hem Kastamonu, hem İnebolu, hem Daday, hem Araç kardeşlerimizin nâmına bayram tebriki için yanımıza geldi. Biz de onu bir küçük Said olarak hem size, hem o kardeşlerimize maddî ve manevî bayramlarını tebrik için gönderdik. Ve Emirdağı’nın Süleyman Rüşdü’sü olan çalışkan Mehmed’i Sirâcü'n‑Nur’u almak ve harice giden kitapları anlamak niyetiyle İstanbul’a gönderdik.
Nurların muârızları, her cihetle mağlûb olduktan sonra, zâhiren bize hoş görünmeyen ve hakikaten Nurlara daha menfaatli bir plân takib ediyorlar. Güyâ Nurcuların tesânüdünü kırıp bilinmeyecek bir tarzda bazı mühim erkânlarını başka yerlere gitmelerine sebebiyet veriyorlar. Hâlbuki onların gitmesiyle tesânüd kırılmadığı gibi, gideceği yerlerde lüzumları var. Ezcümle: Muharrem’i Tavas’a; Mustafa Osman’ı Karabük’e; Re'fet’i İstanbul’a gibi‥ bazı kardeşlerimizi dağıtmağa sebebiyet veriyorlar. Bu kardeşlerimiz de, onlara hissettirmeyerek, güyâ kendi ihtiyarlarıyla gidiyorlar. Hakikat ise, hiç ihsâs edilmeyecek bir tarzda, tesânüde zarar niyetiyle öyle zemin ihzar ediliyor.
Hem bir plânları da, onların usûlünce hapse müstehak olduğumuz hâlde hapsimize tarafdâr çıkmıyorlar, aman hapse girmesinler diyorlar. Sebebi: Birden Denizli hapsi bir Nur medresesi olmasıyla hem oradan başka hapishânelere gidenler oraları tenvire çalışmaları, gizli düşmanlarımızı bütün bütün şaşırttı, onun için hapisten çıkmamıza onlar da tarafdâr oldular.
Hem adliyeler, Risale‑i Nurun hakkâniyetine karşı bir nev'i teslîmiyetle istikbâlde gelecek olan şiddetli i'tirâzdan çekinmek için çekindiler, keyfî kanunların aleyhimizdeki hükümlerini nazara almadılar. Ve muannid bazı dinsizler, Nurun hakikatine karşı mağlûb olup inâdı terkettiler. Gizli düşmanlar da, “Aman hapisten çıksınlar, yoksa hapishâneler Nur medreseleri hükmüne geçecek.” diye üç kısım da müttefikan berâetimize tarafdâr çıktılar.
320
Bu da inâyet‑i İlâhiye’nin Risale‑i Nura verdiği bir kerâmettir ki; nasıl ki bu asrın en dehşetli üç büyük kumandanlarını korkutup hàrika bir tarzda hem Mart Hâdisesinde Hareket Ordusunun Başkumandanı, hem İstanbul’un eski Harb‑i Umumî’deki istilâsındaki Hareket‑i Milliye sırasında İstanbul’u istilâ eden dehşetli ecnebî kumandanı korkutup bize taarruz edememesi ve hem Ankara’da, dîvân‑ı riyâsetinde en dehşetli reisin hiddetini tarziyeye çevirmesi gibi, üç adliyenin de dokunaklı, şiddetli müdafaâta karşı binler bahâne tutabildikleri hâlde, hak‑perestâne ve musâlahakârâne ittifakla berâet kararını vermeleri, elbette Kur'ânın bir mu'cize‑i manevîsi olan Risale‑i Nurun bir kerâmetidir diye kat'î – bu gece – bir ihtar hissettim ve kaleme aldım. Fakat gayet müşevveş ve tashih ve ıslah edilmeden size gönderildi.
194. “Bizler Nur dairesindeyiz; bizi bırakma, gitme” gibi bir mana var hissettim
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sirâcü'n‑Nur’un biri tamam, biri de bakiyesini – iki parça – aldık. Yanlışları pek az. Hatâ‑savâbın küçük cetvelini leffen gönderiyoruz.
Sâniyen: Mâdem Isparta manevî bir Medresetü'z‑Zehrâ’dır ve mâdem o mübârek dershânedeki hükûmeti şimdiye kadar mümkün olduğu kadar müsâadekârâne davranıyor ve başta emniyet müdürü olarak takdirkârâne Risale‑i Nura bakıyorlar; biz, oradaki hükûmete karşı dost nazarıyla bakıyoruz; ne yaparlarsa gücenmeyiniz ve gücenmeyeceğiz.
Hem şimdiye kadar onların bize karşı az tazyîkleri neticesinde ehemmiyetli hayırlar olmuş. Şimdi bir maslahat için bütün bütün serbest olarak her tarafa neşretmek, belki “Sırran Tenevveret” sırrına münâfî olduğundan, bir derece ihtiyat tavsiyelerinde bir hayır var.
321
Sâlisen: Dadaylı ehemmiyetli muallimlerden ve kıymetli Nur nâşirlerinden Hâfız Hasan’ın ve Nurcu iki mübârek mahdumlarının, Doktor Hakkı ve Hüsnü ve Araçlı Tâhir’in ve Daday’daki Fuâd gibi kıymetli kardeşlerimizin bayram tebriklerine mukâbil, rûh u canımızla hem geçmiş bayramlarını, hem Nur hizmetinde sebatkârâne muvaffakıyetlerini tebrik ediyoruz. Ve mektûbunu “Lâhika”ya geçmek için leffen gönderiyoruz.
Râbian: Nur kahramanlarından Re'fet kardeşimiz, kendi sisteminde gayet ehemmiyetli Abdülehad nâmında bir büyük hocayı, Risale‑i Nura tam bağlı bir kardeşi İstanbul’da bulmuş. Cenâb‑ı Hak, ikisini de dâima muvaffak eylesin, âmîn!
Hâmisen: Bir mikdardır hiç görmediğim bir tarzda pek şiddetli bir alâka ile, çoktan görmedikleri peder, vâlidelerine harâretli bir iştiyak ile ellerine sarılmaları gibi; iki yaşından on yaşına kadar masûm çocuklar, faytonla gezdiğim vakit beni görünce, aynen öyle uzaktan koşup benim ellerime sarıldıklarının ne hikmeti var diye hayret ediyordum. Birden ihtar edildi ki:
Bu küçücük masûmlar tâifesi, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile ileride Risale‑i Nur ile saâdeti bulacaklarını ve tehlike‑i manevîden kurtulacaklarını, belki de içinde çokları şâkird olacaklarını ve buranın maddî‑manevî havasına imtizaç edemediğim için menfîlere verilen serbestiyet münâsebetiyle buradan gitmemekliğim için lâkayd olan büyüklerin bedeline, “Bizler nur dâiresindeyiz, bizi bırakma, gitme.” gibi bir mânâ var, hissettim.
322
195. Hüve Nüktesi: Hava zerrelerinin yaptıkları vazifelerle Allah'ın varlık ve birliğine işaret ettiklerini izah ve ispat eder
Hüve Nüktesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok Azîz ve Sıddık Kardeşlerim!
Kardeşlerim, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ﴾’deki (هُو) « Hû » lafzında, yalnız maddî cihette bir seyahat‑ı hayâliye-i fikriyede hava sahifesinin mütâlaasıyla ânî bir sûrette görünen bir zarîf nükte‑i tevhidde, meslek‑i îmâniyenin hadsiz derece kolay ve vücûb derecesinde sühûletli bulunmasını; ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülâtlı, mümteni' binler muhâl bulunduğunu müşâhede ettim. Gayet kısa bir işâretle, o geniş ve uzun nükteyi beyân edeceğim.
Evet; nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbâba havâle edilse, lâzımgelir ki: Ya o kapta küçük mikyâsta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyâhut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayatdâr cihâzâtıyla yapmalarını bilsin. Âdeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihâyetsiz iktidarı bulunsun. Aynen öyle de: Emir ve irâdenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan (هُو) « Hû » lafzındaki havada, küçücük mikyâsta bütün dünyada mevcûd telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir ânda yapabilsin. Veyâhut o (هُو) « Hû » daki havanın, belki unsur‑u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kàbiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczâsında o kàbiliyet var. İşte ehl‑i küfrün ve tabîiyyûn ve maddiyûnların mesleklerinde değil bir muhâl, belki zerreler adedince muhâller ve imtina'lar ve müşkülâtlar âşikâre görünüyor.
323
Eğer Sâni'‑i Zülcelâl’e verilse, hava bütün zerrâtıyla onun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin, muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca hadsiz küllî vazifelerini Hàlık’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hàlıka intisab ve istinâd ile ve Sâni'inin cilve‑i kudreti ile bir ânda, şimşek sür'atinde ve (هُو) « Hû » telaffuzu ve havanın temevvücü sühûletinde yapılır. Yani, kalem‑i kudretin hadsiz ve hàrika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem‑i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte, ben ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ﴾ ’deki hareket‑i fikriye ile seyahatimde, hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütâlaa ederken, bu mücmel hakikati tam vâzıh ve mufassal aynelyakìn müşâhede ettim ve (هُو) « Hû » nun lafzında, havasında böyle parlak bir bürhân ve bir lem'a‑i Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işâretinde gayet nurânî bir cilve‑i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet‑i Tevhid ve “(هُو) « Hû » zamîrinin mutlak ve mübhem işâreti, hangi zâta bakıyor?” işâretine bir karîne‑i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hem ehl‑i zikir; makam‑ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakìn ile bildim.
324
Evet, meselâ; bir nokta beyaz kağıtta iki‑üç nokta konulsa karıştığı ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir lisân ve bir kulak aynı ânda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı hâlde, aynelyakìn gördüm ki: (هُوَ) « Hüve » nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği hâlde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını‥ Hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı hâlde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye, pek çok ağır yükler yüklendiği hâlde, hiç za'f göstermeyerek, geri kalmayarak intizam ile taşıdığını‥ Hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisânlara kemâl‑i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisânlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acîb vazifeleri görmekle beraber, kemâl‑i serbestiyet ile cezbedârâne hâl dili ile ve mezkûr hakikatin şehâdeti ve lisânıyla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde, intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor. Ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor. Ben aynelyakìn müşâhede ettim.
Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihâyetsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilmi, irâdesi ve nihâyetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim‑i mutlak bir hàssaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medâr olabilsin. Bu ise, zerreler adedince muhâl ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hâtıra getiremez. Öyle ise bu sahife‑i havanın hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn derecesinde bedâhetle Zât‑ı Zülcelâl’in hadsiz gayr‑ı mütenâhî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem‑i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh‑i mahfûz’un âlem‑i tağayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir levh‑i mahv-isbât nâmında yazar‑bozar tahtası hükmündedir.
325
İşte hava unsurunun yalnız nakl‑i asvât vazifesinde mezkûr cilve‑i Vahdâniyet’i ve mezkûr acâibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhâliyetini izhâr ettiği gibi; unsur‑u havâînin, sâir ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziyâ gibi sâir letâifin naklinde şaşırmadan, muntazaman, asvât naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü; aynı zamanında bütün nebâtât ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levâzımatı kemâl‑i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve İrâde‑i İlâhiye’nin bir arşı olduğunu kat'î bir sûrette isbât ediyor ve serseri tesâdüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbâb ve âciz, câmid, câhil maddeler bu sahife‑i havâiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakìn derecesinde isbât ettiğini kat'î kanâat getirdim. Ve herbir zerre ve herbir parça lisân‑ı hâl ile ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ dediklerini bildim ve bu (هُو) « Hüve » anahtarı ile havanın maddî cihetindeki bu acâibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir (هُو) « Hû » olarak âlem‑i misâl ve âlem‑i mânâya bir anahtar oldu.
Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı. Umuma binler selâm.
KardeşinizSaid Nursî
326
196. Şimdiye kadar hiçbir eserin böyle ağır şerâit altında bu derece tesirli intişarını tarih göstermiyor
Kardeşlerim!
Merak etmeyiniz ve Nurun fevkalâde perde altındaki fütûhâtına kanâat ediniz. Şimdiye kadar hiçbir eserin böyle ağır şerâit altında bu derece te'sirli intişarını tarih göstermiyor.
Hem tam serbestiyet verilmemesinin sebebi ve hikmeti: Nurların fevkalâde kuvvetinden korkuyorlar. Belki sarsıntı verecek diye, tam takdir ve kabûl etmek ile beraber, şimdilik resmen intişarından telâş ettiklerini Diyânet Reisi büyük reisle görüşmesinden haber alınmış. Eski gibi hücum yok; belki musâlaha istiyorlar. Fakat Nurlar lehinde kuvvetli cereyanlar, inşâallâh o telâşı iştiyakla resmen neşrine çevirecek. Hem çok enâniyetliler, eserlerini tervîc etmek için, Nurların meydâna çıkmalarına kıskanmak damarıyla tarafdâr olmuyorlar. Merak etmeyiniz, Nur galebe edecek.
197. Risale‑i Nur’un mesleğindeki sırr-ı ihlâs; iman, Kur’ân hakikatlerinden başka hiçbir şeye alet ve tabi olmadığı
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Medresetü'z‑Zehrâ’nın yirmi derslerini ve hediyesini aldım. Ona mukâbil, Dâru'l‑Hikmet’te vazife‑i ilmiyede iken ta'yinâtım olan, elime verilen ve o zaman tab'ettiğim risalelerin masrafından fazla kalan ve onunla hacca gitmek niyet ettiğim ve yirmi‑otuz seneye yakın bir zamanda benim ihtiyat erzâkım bulunan doksan banknot ki, nazarımda bin banknot kadar kıymeti vardı, Medresetü'z‑Zehrâ’nın kudsî derslerine medâr olmak için Nurun ehemmiyetli bir nâşiri ve Hâfız Ali’nin (R.H.) çalışkan bir vârisi Hâfız Mustafa (R.H.) ile size gönderdim. Bu yeni derslerin fiatı, aynı Sirâcü'n‑Nur ve Sikke‑i Gaybiye gibi benim hakkımda yedi buçuk lira olsun. Çünkü ben, çoklara hediye vermeğe mecbur oluyorum. Bununla beraber, herbir ders ve nüshayı Medresetü'z‑Zehrâ’nın erkânlarından bin hediye hükmünde kabûl ediyorum.
327
Sâniyen: Risale‑i Nur, hacılarla hariç Âlem‑i İslâma yayılıyor, kendi kendini lâyık ellere yetiştiriyor. Ve Şam’a el yazısı ile gönderdiğimiz Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr’ı hey'et‑i ilmiye onbeş gün tedkik etmiş, tam takdir etmelerine alâmet olarak demişler: “Biz, bunu mecmualar hâlinde kısım kısım tab'edelim.
Hem bunu birden tab'etmeğe çok para lâzım. Hem bunu şimdi birden Arabîye tercüme etmek uzun zaman lâzım; imkân olmuyor.” Onun için, oradaki eski talebem ve yeni gönderdiğim şâkird, kitabı onların elinden kurtarmağa çalışmışlar ki, para kazanmak için tab'etmemişler. O kardeşlerim, kendi ellerinde müştâklara okutturuyorlar. Hâlbuki ben, tab'etmek için iznim yoktu. Şimdi zamanı değil; hem Arabîye çevirmek, Mısır ulemâsının iştirâkiyle ehemmiyetli ve yüksek bir hey'et‑i ilmiye lâzım. Her ne ise, acele edilmiş.
Sâlisen: Harice göndermek için İstanbul’a gönderdiğimiz bir kısım nüshalar daha gönderilmemesinin sebebi, hacca gitmek için pek çoklar rağbet göstermediklerinden ve “Hududa fazla dikkat ediliyor ve bir bahâne ile çevriliyor.” diye elinde olan, emânet bulunan, hacca gidecek olan zât, bize yazmış ki: “Bunu posta ile doğrudan doğruya Mekke‑i Mükerreme’de Mehmed Ali Mâliki, Vaziye Mahalle‑i Şâmiye adresiyle gönderilsin.” diye münâsib görmüş; onu, bahâne ile hududdan çevrilmemek için beraber götürmemiş. Çok da isabet olmuş. Çünkü, benim ve Nur şâkirdlerinin nâmına şimdi bu mecmuaları göndermek, her hâlde inkişafa başlayan İslâm birlik fikri ve İttihâd‑ı İslâm siyaseti, Risale‑i Nuru kendine bir kuvvet, bir âlet yapmağa çalışacaktı ve bizleri siyaset‑i İslâmiye’ye bakmağa mecbur edecekti. Hâlbuki Risale‑i Nurun mesleğindeki sırr‑ı ihlâs; îmân, Kur'ân hakikatlerinden başka hiçbir şeye âlet, tâbi olmadığı… Hem müşterileri aramak değil, belki müşteriler hakîki ihtiyacını hissedip ve yarasının tedâvisi için Risale‑i Nuru aramasının lüzumu… Hâlbuki gönderilecek o mübârek merkezler, şimdilik Nurlara hakîki ihtiyacını değil, belki Âlem‑i İslâmın hayat‑ı dünyasına ait cihetleri düşünmeğe mecbur olması… Hem Nur mesleğinde benlik ve gösteriş bir nev'i şöhret‑perestlik, merdud olduğundan; bu enâniyet zamanında insanlara kendini satmağa çalışmak ve beğendirmek, bir ânda Nur şâkirdleri böyle büyük bir imtiyaz gibi bu eserlerle meşhûr mevkilere kendilerini göstermek bir nev'i gösteriş olması cihetiyle, kader‑i İlâhî, Nur şâkirdlerini tam ihlâsın muhâfazası için şimdilik müsâade etmiyor.
…………
328
Hâmisen: Kahraman ve sadâkatte hiç sarsılmadan ve kardeşiyle, masûm evlâdlarıyla ve az zamanda pek çok kıymetdâr hizmet eden Süleyman Rüşdü’nün dünyada, âhirette Cenâb‑ı Hak onu manevî ve maddî ticâretinde dâima onu ihsânına mazhar eylesin, âmîn!
Sâdisen: “Hüve Nüktesi” pek ince, gerçi çok mücmel ve muhtasar olmuş, fakat herkes ondan pek kuvvetli bir nur‑u îmânî hissedebilir diye size gönderildi. Fakat o nüktenin âhirlerinde “Her zerre, cezbedârâne hâl diliyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ ،﴾﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ deyip gezer.” cümlesine, “hâl diliyle ve mezkûr hakikatin şehâdeti ve lisânıyla” kelimeleri ilâve edilecek. Bu Hüve Nüktesi ile Yirmidokuzuncu Mektûb’un Beşinci Kısmı olan ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ﴾ âyeti münâsebetiyle bir seyahat‑ı hayâliye ve yine “Yirmidokuzuncu Mektûb”un Birinci Kısmında yalnız “Nun‑u Na'büdü” kapısıyla cemâat sırrını gösteren seyahat‑ı hayâliye dahi beraber Sikke‑i Gaybiye’nin âhirine veyâhut münâsib gördüğünüz yere konulsun. Eğer “İnâyât” Sikke‑i Gaybiye’ye konulmamış ise, onun da bir hülâsasını dercedilmesini size havâle ediyorum.
198. Risale‑i Nur gizlenmiyor ve başka kitaplara benzemiyor ve temellük edilmiyor. Nerede bulunursa bulunsun, ben Nur'dan gelmişim der
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mesmuâtıma nazaran, Şemsi ve isimlerini söylemeği münâsib bulmadığımız müellifler, Zülfikàr’dan ve sâir Risale‑i Nurdan bazı kısımları kendi nâmlarına neşretmelerine râzıyım ve helâl ediyorum ve memnun olurum. Onlar da Nurun şâkirdleridirler, bu sûrette Nurları neşrederler. Yirmi seneden beri çoklar, hattâ büyük hocalar, eserlerinde ve müellifler de Nurun mes'elelerinden çoklarını almışlar ve alıyorlar. Hattâ değil böyle dost zâtları, belki resmî makamları bulunan ve eserler yazan ve Nurların intişarlarına tarafdâr olmayan ve eserleri revâc bulmak niyetiyle Nurun neşrine mâni olanları dahi helâl ediyoruz. Çünkü onların men'leri başka bir tarzda ve daha fâideli intişarına ve fütûhâtına vesile oluyorlar.
329
Ben, hâl‑i hâzıra bakmadığım için bilemiyorum. İstemeyerek işittim ki: Eser yazan ve Nurdan çalan resmî büyük zâtlar diyorlar: “Risale‑i Nuru okuyabilirsiniz, başkasına vermeyiniz.” Güyâ Nurlar onların eserlerini setrettirecek. Hâlbuki Nurlar, o eserlerdeki hakikatleri tasdik eder, onlara kuvvet ve revâc verir. İnşâallâh bir zaman onlar resmen neşrine mecbur olacaklar. Fakat İzmirli hâkimin dediği gibi, “Risale‑i Nur gizlenmiyor ve başka kitaplara benzemiyor ve temellük edilmiyor, nerede bulunursa bulunsun, ben Nurdan gelmişim.” der.
Hem Risale‑i Nurun sekiz senedir en mühim parçaları İstanbul’a gidiyordu ve kemâl‑i şevkle müellifler okuyorlardı. Esâsen Risale‑i Nur ise; ona şâkird olmak şartıyla, herkesin kendi malı gibidir.
Isparta’dan hacca giden ve benim bedelime dahi ma'nen hac etmeği va'd eden o mübârek kardeşlerimizi hàs şâkirdler dâiresinde bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Cenâb‑ı Hak, onları iki cihanda mes'ûd eylesin, âmîn!