Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

170. Neden Makamı ve Kemâlâtı Şahsına Kabûl Etmiyorsun?

Maddî ve manevî bir suâl münâsebetiyle hâtıra gelen bir cevaptır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Deniliyor ki: Neden Nur şâkirdlerinin kuvvetli hüsn‑ü zanları ve kat'î kanâatleri, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyâde şevklerine medâr olan bir makamı ve kemâlâtı şahsına kabûl etmiyorsun? Yalnız Risale‑i Nura verip, kendini çok kusurlu bir hàdim gösteriyorsun?”
Elcevab: Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risale‑i Nurun öyle kuvvetli ve sarsılmaz istinâd noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki; benim şahsımda zannedilen meziyete, isti'dâda ihtiyacı yoktur. Başka eserler gibi müellifin kàbiliyetine bakıp, makbûliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydânda, yirmi senedir kat'î hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve manevî düşmanlarını teslîme mecbur ediyor.
Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta‑i istinâd olsaydı, dinsiz düşmanlarım ve insafsız muârızlarım kusurlu şahsımı çürütmekle, Nurlara büyük darbe vurabilirdiler. Hâlbuki o düşmanlar, dîvâneliklerinden, yine her nev'i desîselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh‑ü âmmeyi kırmaya çalıştıkları hâlde, Nurların fütûhâtına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bazı zaîf ve yeni müştâkları bulandırsa da vazgeçiremiyorlar.
291
Bu hakikat için, hem bu zamanda enâniyet ziyâde hükmettiği için, haddimden çok ziyâde olan hüsn‑ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn‑ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu bîçâre kardeşlerine verdiği makam‑ı uhrevî, hakîki, dinî makam ise; Mektûbat’ta İkinci Mektûb’un âhirindeki kaideye göre, Şahsıma verdikleri manevî hediye olan kemâlâtı, eğer hâşâ! ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabûl etmemek lâzım geliyor.” Hem kendini makam sâhibi bilmek cihetinde enâniyet müdâhale edebilir
Bir şey daha kaldı ki; dünya cihetinde hakàik‑ı îmâniyenin neşrindeki vazifedâr, makam sâhibi olsa, daha iyi te'sir eder denilebilir. Bunda da iki mâni var:
Birisi: Farazâ velâyet olsa da; bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velâyetin mâhiyetindeki ihlâs ve mahviyete münâfîdir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahâbeler gibi izhâr ve da'vâ edemezler; onlara kıyâs edilmez.
İkinci Mâni: Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fânî ve cüz'î ve muvakkat ve kusurlu bir şahıs sâhib olsa, Nurlara ve hakàik‑ı îmâniyenin fütûhâtına zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mûcib‑i şükrândır; ehl‑i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatleri bilmedikleri için; şerefli, izzetli Eski Said’i düşünüp mütemâdiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkìs etmekle meşgul oluyorlar. Bazı müteassıb enâniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar; güyâ Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Hâlbuki, Nurları daha ziyâde parlattırmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur'ân güneşinin menba'ından nurları alıyor.
292

171. Risale‑i Nur’un serbest intişarıyla belâların ref’i ve ona ilişmek ve susturulmakla belâların gelmesi sabit olmuş, hatta mahkemede ispat edilmiş

Alamescid Köyü Hocası İbrahim Edhem’in hàlisâne mektûbuyla, ehemmiyetli ve Nurun masûm şâkirdlerinin o mübârek hocanın dersinden tam hisse alan ve Nur dâiresine giren altı küçücük masûmların kendi kendilerine düşünüp hocalarına söyleyerek, altı pusula kendi kalemleriyle yazarak, bu ihtiyar, hasta Said’e, o masûm mübârekler, ömürlerinden herbiri bir kısmını vermesi, hakikaten gayet medâr‑ı hayret ve takdir bir hâdise‑i Nuriyedir. Ben dahi o masûmların o mübârek hediyelerini kabûl edip, yine o küçücük Saidlere hediye ederek, benim yerimde çalışmak için bağışlıyorum. Cenâb‑ı Hak, onları muvaffak eylesin. O küçücük Saidler ise, işâretlerinden: İbrahim dokuz yaşında, Mustafa onbir yaşında, Halîl İbrahim oniki yaşında, Emin Yılmaz ondört yaşında, Mehmed onbir yaşında, Abdullâh oniki yaşlarındadır.
Medrese‑i Nuriye kahramanlarından ve o medresenin üstad‑ı mübâreki, merhum Hacı Hâfız’ın mahdumu ve vârisi Hâfız Mehmed’in, o medresenin umum şâkirdleri nâmına yazdığı mektûbunda Nurla iştigâlin, ölümden başka her belâya, hastalıklara bir ilâç olduğu gibi; dehşetli ölümü de, Cennet’in kapısı gösterip, ehl‑i îmânı heyecanla şevke getiriyor.” diye fıkrası hakikat olduğuna pek çok hâdiseler var. Masûm mahdumu da hâfızlığa başlaması İnşâallâh muvaffak olacak, ceddinin ve pederinin mübârek hâfızlık ünvânlarını dâimleştirecek.
Medrese‑i Nuriyenin elmas kalemli kahramanlarından Mustafa Yıldız’ın, sûreten kısa ve ma'nen uzun ve kıymetli mektûbunda, Medrese‑i Nuriyenin kahramanlarına havâle edilen Sikke‑i Gaybiye’nin yağlı kağıda yazılmasını, üç‑dört hüdhüdün ma'nen alkışlaması gösteriyor ki; inşâallâh Sikke‑i Gaybiye Medrese‑i Nuriyede parlak bir tarzda çıkacak ve güzel fütûhât yapacak.
Kahraman Tahiri’nin gönderdiği kısa münâcât, sıhhatlidir. Fakat yalnız baştaki kısmın tercümesi var. Şimdi tam tercüme etmeğe hâlim müsâade etmiyor aynen yazılsın. Bu kısacık münâcât gösteriyor ki; enâniyet‑i nefsiye ve hissiyat‑ı hayatiye, Risale‑i Nurun te'lifi zamanında hükmetmemişler, Nurların ihlâs ve sâfiyetini bulandırmamışlar. Eski Harb‑i Umumî’de, dâima şehîd olmağa muntazır olduğumdan, İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri tam hàlis yazıldığı gibi; bu münâcâttaki tam râbıta‑i mevtin kuvvetli tezâhürü dahi, Nurların sâfî ve hàlis bir mâhiyet almasına vesile olmuş. İnşâallâh hissiyat‑ı nefsâniye karışmamış.
293
Nurların birinci medresesi olan ve ben rûhen çok alâkadar olduğum Barla’nın ehemmiyetli genç şâkirdlerinden, aynen Denizli’den bana gelen Ahmed gibi, Mehmed gibi; bir Ahmed ve Mehmed buraya geldiler ki; o eski zamanda en ziyâde alâkadar olduğum ve bana sekiz sene sadâkatle hizmet eden muhâcir Hâfız Ahmed, Mustafa Çavuş hesabına; merhum Mustafa Çavuş’un mahdumu Ahmed, merhum pederi hesabına; ve berber Mehmed ise, kayınpederi merhum muhâcir Hâfız Ahmed bedeline ve Barla’daki Nur şâkirdleri nâmına yanıma geldiler. Hakikaten ben, Barla’ya ve o zamana gitmiş kadar sevindim. Mâşâallâh Barla, birinci Medrese‑i Nuriye olduğunu hissetmeğe başlamış. Ciddi bir intibâh, bir alâkadarlık gösteriliyor. Hattâ eskiden Onuncu Söz’ü tab'eden Hacı Bekir, benim orada oturduğum odayı, herbir masrafını derûhde edip, satmaktan men'etmiş. Nur şâkirdlerinin bir misâfirhânesi hükmünde muhâfaza edilmesini Barla’ya haber göndermiş.
Nur santralı kardeşimiz Hoca Sabri’nin, eskiden beri onun gibi Nurcu refîkasının ve mübârek mahdumu Nureddin’in (Yaşar) küçük bir mektûblarını aldım. Cenâb‑ı Hak, onlara sıhhat ve âfiyet ve saâdet ihsân eylesin âmîn.
Garîbdir ki; müstesnâ olarak, her tarafta yağmura ihtiyaç var iken, bu Emirdağ’ına mahsûs şiddetli bir yağmur ve emsâli görülmemiş fındık kadar taneleri büyük ve ekinlere çok fâideli bir dolu geldi. Şimdi yanımda iki Nurcu kardeşler diyorlar ki: Hem mu'cizâtlı Kur'ânın gelmesi ve Afyon’dan bir nüsha Zülfikàr’ın müsâderesi münâsebetiyle ehemmiyetli bir hücum beklenirken, takdir ile emniyet müdürü tarafından okunmuş; ve üçü İsmail nâmında üç ehemmiyetli memurun, aynı vakitte Nurlara tam şâkird ve nâşir olmaları bu yağmura vesile oldu.”
294
Çünkü, şimdiye kadar çok tecrübelerle, Risale‑i Nurun serbest intişarıyla belâların ref'i ve ona ilişmek ve susturulmakla belâların gelmesi sâbit olmuş. Hattâ mahkemede isbât edilmiş. Anlaşılıyor ki; bu bahar fırtınasında iki haricî, iki dâhilî dört cereyan, herbiri bir maksada göre ve Nurcuların şevkine ve sa'ylerine ilişmek ve yüzlerini dünyaya ve siyasete çevirmek istemelerinden kuraklık başladı, inşâallâh yakında ref' olur.

172. Sûre‑i Fil’in mu'cizâne ihbarı

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bütün tarih‑i beşeriyede, kat'iyyen misli görülmemiş ve kavm‑i Lût’un başına yağan semâvî taşlardan daha müdhiş taşlar, dinsizlik hesabına milyonlarla ehl‑i îmânı ve masûmları edyân‑ı semâviye ve kavânîn‑i İlâhiye haricine dehşetli vâsıtalarla sevkeden bir memleketi semâvî taşlarla tokatlamasının bir mukaddimesi olarak, resmî gazetelerin kat'î haber verdikleri bir hâdise‑i semâviyeyi, âdetime muhâlif olarak bir Nur şâkirdi bana haber verdi. Dedim: Yirmibeş sene gazetelerin havadislerini merak etmedim.” Fakat bu taşlar, Risale‑i Nurun dinsizlere manevî tokatlarını temsîl ettiği cihette ve beş‑altı sene evvel ondan haber verdiği için o şâkirde dedim: Git, yalnız o hâdiseyi tamamıyla oku, tahkîk et.” O tahkîk etti, geldi. Diyor ki: Bu baharda, Rusya’nın Vilâdivostok Ormanlarına, zemin yüzünde hiç emsâli görülmeyen büyüklükte semâdan taşlar düşmüş. Ve en büyüğü, yirmibeş metre uzunluğunda ve on metre boyundadır. Düştüğünde etrafındaki ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husûle getirmiş. Tedkik edilen parçalarında; demir, çelik ve başka maddeler, karışık olarak mîzansız bulunmaktadır.”
İşte resmî gazetelerin kat'î verdikleri bu haber, bin üçyüz altmış sene evvel Sûre‑i Fil’in mu'cizâne ﴿تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ cümlesi ile bin üçyüz ellidokuz tarihinde dünyayı dine tercih eden ve dinsizliği esâs tutan, bir nev'i medeniyet hesabına beşeri yoldan çıkaranların başlarına, ebâbil kuşları gibi, semâvî tayyarelerden bombalar başlarına inecek ve semâvî taşlar yağdırmasına mukaddimesi olacak diye haber veriyor.
295
Ve ف۪ي تَضْل۪يلٍ aynen bin üçyüz altmış tarihini gösterip, dalâletin cezası olarak kavm‑i Lût’un başına gelen ahcâr‑ı semâviyeyi andıran semâvî taşlar o tarihlerden sonra geleceğini haber verip tehdid ediyor. Ve Risale‑i Nurun Sûre‑i Fil nüktesine ait beyânâtı içinde hâşiyeli bu cümle var:
Evet, bu tokatlardan pür‑şer beşer, şirkten, şükre girmezse ve Kur'ân’a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr‑ı semâviye başlarına yağacağını bu sûre bir mânâ‑yı işârî ile tehdid ediyor.”
İşte bu fıkra doğrudan doğruya bu taşlara işâreti olmasına iki emâre var:
Birincisi: Şimdiye kadar gelen semâvî taşlar bir‑iki karış oldukları hâlde, böyle yirmibeş metre uzunluğunda ve on metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semâvâtın dinsizliğe karşı bir alâmet‑i hiddetidir. Sûre‑i Fil mu'cizâne ona bakması, onun tefsiri, ona işâret etmesi, hakikattir. O hâdisenin o ihbara liyâkati var. Çünkü emsâlsizdir.
İkinci Emâresi: Bütün zemin yüzünü ve nev'‑i beşeri tehdid eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir. Ve dinsizler bunu hissetmişler ki; küçücük hâdiseleri ehemmiyetle neşrettikleri hâlde, bir‑iki aydır bu acîb, dehşetli hâdiseyi, ellerinden geldiği kadar şa'şaalandırmamağa çalışmışlar.
296

173. Mühim mecmuaların çıkmasına kadar bütün dünya saltanatı verilse de bakmamaya mecbur oldum

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz sıddık kardeşlerim Tahiri, Sabri, Salâhaddin, Mehmed, Mustafa!
Evvelâ: Bu gelen şühûr‑u selâsenin hürmetine ve Nur şâkirdlerinin sadâkat ve ihlâslarının hürmetine, çok ehemmiyetli, hakkımda bir sebeb‑i itâb ve tokat bir hâdiseyi, tamire çalışacağız. Ve gücenmeyiniz. Şöyle ki: Bu gece hiç görmediğim bir itâb, bir tâzib sûretinde manevî bir şiddetli ihtar ile denildi ki:
Dünyaya, zevke, keyfe tenezzül etmemekle Nurlardaki ihlâs ve istiğnâyı muhâfazaya mükelleftin ve bu asırda ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا sırrıyla dünyayı dine tercih etmek ve bilerek elması şişeye tebdil etmek olan hastalığa, Nur vâsıtasıyla çalışmağa vazifedârdın. Yüz tecrübenizle de anladın ki, insanların hediyeleri, ihsânları, yardımları sana dokunuyor. Hattâ seni hasta ediyor. Her gün eserini, tecrübesini görüyorsun; senin en ziyâde i'timâd ettiğin ve Risale‑i Nurun fedâkâr kahramanlarının yüzlerini Risale‑i Nurun hizmetinden ziyâde kendi istirahatine çevirmeğe sebebiyet verdin İlâ âhir.” diye daha ma'nen çok söylenildi diye beni tam tekdir etti. Hattâ şimdi bir manevî tokattan dahi korkuyorum. Bu hâdisenin çare‑i yegânesi; bu otomobili alan sizler ilân edeceksiniz ki, Bu kardeşimiz Said, bunu kabûl edemedi; manevî, dehşetli bir zarar hissetti.”
İkincisi: Otomobil şimdi Konyalı Sabri’nin yanına gönderilmeli, oraya gitsin. O râzı olmazsa Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarına gitsin. Sabri merak etmesin; her ay Nurlara onun hàrika hizmeti, bir otomobil fiatından ziyâdedir. Onun için gücenmesin.
297
Sâniyen: Kat'iyyen biliniz ki, bu dehşetli itâbı gördüğümün sebebi; istirahat için bir arzu nev'inde ve bir temennî tarzında, bir otomobil ile gezmeğe gittiğim vakitte, otomobilci dedi ki: Küçücük otomobiller çıkmış, bin lira gibi bir fiatla satılıyor.”
Ben de temennî nev'inden dedim ki: Keşke, öyle bir emânet küçük otomobil elimize geçseydi, sâir yerlerdeki Nurcu kardeşlerimi ziyaret etseydim.” demiştim.
Buna hakîki ve ciddi bir karar vermemiştim. Bir arzu iken; buradaki iki hàs kardeşimiz, bu arzuyu ciddi bir karar zannedip bin lira değil, dört bin liraya kadar fedâkârâne çalışmışlar. Buraya geldikleri vakit, yedi saat memnuniyetle telâkki edip, o arzuyu bir duâ‑yı makbûle zannettiğim hâlde, birden bu gecede manevî i'tirâz ve itâb gördüm. O arzumun hatâsını anladım. Hiç görmediğim bu tarz manevî itâbın üç sebebi var, başka vakit izâh edilecek.
Bu otomobili alan beş kardeşimiz kat'iyyen bilsinler ki, değil beşinin bir otomobili sadaka ve ihsân ve hediye etmişler, belki onların hayırlı niyetleri cihetinde Risale‑i Nur dâiresi hizmetinde herbiri tam bir otomobil fiatı kadar bir hediye bilfiil yapmışlar gibi ma'nen kabûl edildiğine bana bir işâret ve kanâat var. Mâdem kardeşlerim, sizin hàlisâne bu hizmetiniz hakkınızda böyle makbûliyet var; siz müteessir olmayınız. Beni de bu manevî itâbdan kurtarınız. Hem benim düstur‑u hayatıma, hem Risale‑i Nurun sırr‑ı ihlâsına gelmek ihtimali bulunan zararı çabuk tamir ediniz. Hem o otomobil burada kalmasın. En büyük hisseyi veren zâtın yanına gitsin. Üç ehemmiyetli sebebi izâh ettiğim vakit, bu telâşımın hakikatini anlarsınız. Zâten hem şühûr‑u selâse, hem üç ay, mühim mecmuaların çıkmasına kadar bütün dünya saltanatı verilse de bakmamağa mecburum. Şâyet otomobile verdiğiniz para tam çıkmazsa, o noksanını alâ külli hâl ben, herşeyimi satıp tekmîl etmeğe karar verdim.
Umumunuza selâm. Hakkınızı bana helâl ediniz. Ben de size helâl ediyorum.
298

174. Merak etmeyiniz, inâyet‑i Rabbâniye devamdadır. Bu yeni taarruzları inşâallâh akîm kalacak, hem Nurun fütûhâtına yardım edecek

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Merak etmeyiniz inâyet‑i Rabbâniye devamdadır. Bu yeni taarruzları inşâallâh akîm kalacak; hem Nurun fütûhâtına yardım edecek. Şimdilik telâşsız, kanun dâiresinde hakkımızdaki kanunsuz muâmeleyi def'etmek için, bir kardeşimiz Ankara’ya gitsin. Eski partinin müfettişi Hilmi Uran ve Afyon Vilâyetinin müfettişi meb'ûs Celâl’i ve Diyânet Riyâsetinde Ahmed Hamdi ve ehl‑i vukûftaki Yûsuf Ziya gibi zâtları görsün, bize edilen kanunsuz ve keyfî muâmeleyi değiştirmeğe çalışsın.
Hem müsâdere edilen Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa ve makine için mahkemeye ve zâbıtaya deyiniz ki: Bunların nüshalarının teksiri, hariç içindir; harice gönderilecektir.”
Mâdem şimâlde üç devlet Kur'ânı kabûl edip mekteblerinde ders vermeğe başlamışlar; ve mâdem Hindistan bu hükûmetten iki milyon liralık Kur'ân‑ı Kerîm istedi; ve mâdem Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa eczâlarını iki sene üç mahkemeniz ve feylesof âlimleriniz onları tedkik ettikten sonra ittifakla berâetimize karar verip bu kitapları takdir ve tahsin etmişler; ve mâdem bu iki kitab, Kur'ânın iki keskin kılıncı ve iki parlak hüccetleridir ve en muannidleri de teslîme mecbur ediyorlar; ve mâdem bu iki eser, dehşetli ve tahribci anarşistliği yetiştiren, şimâlden gelen dinsizlik cereyanına karşı tam mukàbele edebilir bir kuvvette olduklarına binler ehl‑i tahkîk ve ehl‑i fen şehâdet ediyorlar; ve mâdem şimdiki hükûmet Kur'ân mekteblerini açıyor ve mekteblere dinî dersler vermeğe emir etmiş; elbette bize karşı bu muâmele, emsâlsiz ve keyfî bir zulüm ve vatana ve millete ve âsâyişe ve hürriyet‑i vicdâna bir cinayettir. Biz istemiyoruz ki dünya siyaseti bize bulaşsın. Yoksa, haberiniz olsun ki biz hakkımızı tam müdafaa edebiliriz. Bizi mecbur etmeyiniz
299
Umumunuza binler selâm
Benim için münâsib bir vakitte, cildlendirdiğiniz Asâ‑yı Mûsa’dan gönderirsiniz. Husrev’in, vazifesini tam yaptıktan sonra gelen bu maddî zararın hiç ehemmiyeti yok. Zülfikàrlar tam intişar etti, Asâ‑yı Mûsa da az zâyiât olmakla beraber inşâallâh manevî pek çok menfaati olacak. Yalnız Nurcular sebat ve tesânüdlerini muhâfaza edip telâş etmesinler, şevkleri kırılmasın.
Kardeşiniz Said Nursî

175. İmanı kuvvetli bir zabıta veya adliye memurunun, on adam kadar millete faydası olabilir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mâdem Isparta Nur dershânesi hükmüne geçmiş ve şimdiye kadar her yerden ziyâde oranın hükûmeti ve zâbıtası müsâmahakâr belki dost nazarıyla Nurculara bakmış, ziyâde incitmemiş; biz dahi Isparta’nın mübârekiyeti hesabına onların bu hâdisede ilişmelerinden gücenmiyoruz ve bir cihette onları da tebrik ediyoruz ki; Nurun eczâlarını vazifece tedkik etmeğe ve okumağa ve istifade etmeğe muvaffak oluyorlar. Zâten onların hakkıdır. En evvel onlar okusunlar. Îmânı kuvvetli bir zâbıta veya adliye memurunun, on adam kadar millete ve vatana faydası olabilir. Onun için, maddî zâyiâtımız, bu manevî fâideye nisbeten hiç ehemmiyeti yok. Münâsib gelse, benim tarafımdan da emniyet müdürü ve müddeiumumîye selâm edip deyiniz ki: Ben onlara bedduâ değil, bil'akis duâ ediyorum ki: Yâ Rabbî! Onlara îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver ve Nurlardan müstefîd yap.”
300

176. Risale‑i Nur’un yüksek hakikati, dünyanın hiçbir menfaatine tenezzül edip alet olmadığı

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Gerçi şimdi ayrı ayrı kasabalarda kardeşlerimi görüp, Nur hizmetinde bir cihette yardım etmek için, beş kardeşimizin benim için minnetsiz olarak aldıkları otomobil, bir cihette kırkbin lira kadar fâidesi ve lüzumu varken, kabûl etmediğimden zâhirî bir zarar zannedildi. Fakat neticesinde Nur şâkirdlerinin ellerinde kat'î bir hüccet oldu ki; dünya için ilme ve dine zarûret var diye zarar veren mu'teriz hocaları ve siyâsîleri, Risale‑i Nurun yüksek hakikati, dünyanın hiçbir menfaatine tenezzül edip âlet olmadığını, kat'î bir sûrette bu hâdise ile, bir hüccet olarak onları ilzam etmesine kuvvetli bir sened olan hàrika kerâmetinden daha kuvvetli bir bürhân hükmüne geçti. Hattâ çok evhâm eden ve Nurdan kaçan ve Nurun dünyanın hiçbir şeyine tenezzül etmediğine inanmayan, bir kısmı, şimdi kemâl‑i teslîmiyetle Nurların hakikatine ve herşeyin fevkınde olduğunu teslîme mecbur oluyor. Demek o zararı da, İnâyet‑i Hak, hakkımızda ehemmiyetli bir rahmete çevirdi. (Hâşiye)

177. Zülfikar ve Asâ‑yı Mûsa’nın fütuhatları

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün rûh u canımızla geçmiş rahmetli ve bereketli ve kerâmetli ve yağmurlu Mi'râc‑ı Şerîfinizi tebrik ve emsâl‑i kesîresiyle müşerref olmaklığınızı Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz. Ve bu sene aynen geçen sene gibi, Mi'râc gecesinden evvel, gecede, hiç emsâli görülmemiş bir tarzda yağmurun gelmesi ve Mi'râc gecesi ve gündüzünde devam etmesi, kâinât ve anâsır bu mübârek geceyi alkışladığına bir alâmet olduğu gibi, Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa’nın fütûhâtlarına hususan resmî dâirelerde bir emâresi olduğuna kanâatimiz kat'îdir. Ve bu mübârek gecenin yarısına kadar şiddetli ve çalışmağa bir derece mâni bir rahatsızlık ve sancı birdenbire zâil olmaları bana kanâat verdi ki; bu mübârek gecede kardeşlerim sıhhat ve âfiyetim için duâları, hakkımda, makbûliyetinin eseri olduğuna ve o gecenin bir mikdarında ziyâde hastalık cihetiyle herbir saati on saat kadar sevâblı bulunmasını bir nev'i manevî müjde aldım; Allah’a şükrettim. Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun.” dedim.
301
Sâniyen: Nurun bir kumandanı kardeşimiz Re'fet Bey’in Ankara seyahatiyle, Nurlara az bir zamanda büyük bir hizmete muvaffak olduğuna şübhe yoktur. İnşâallâh yakında eseri görünecek. Hususan Diyânet Riyâsetinin müntesibleri umumen Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa mecmualarını takdir ve tahsin ile karşılamaları; ve tenkid değil, belki himâye ve müdafaa edeceklerine söz vermeleri, çok ehemmiyetli bir hâdisedir ve Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa’ya parlak bir ilânnâmedir.

178. Bilumum Diyanet müntesipleri, eserleri takdirle karşıladılar

Muhterem Üstadım, Efendim Hazretleri!
Kardeşimiz Müteahhid İsmail Efendi, Hilmi Bey’le hususî olarak her zaman görüşmekte olduğundan, bu hususta lâzım gelen izâhatın verilmesini ona havâle ederek, biz doğruca Diyânet Riyâsetine gittik. Orada, evvelâ bizim Isparta’da iken tanıdığımız müderris Hasan Hüsnü Bey vardı. Kendisi Diyânet Riyâseti Hey'et‑i Müşâvere âzâsındandır. Onunla hususî olarak bir müddet görüştüm ve izâhat verdim. Bilâhare beraberce hey'et‑i müşâvere odasına giderek Ankara ehl‑i vukûf raporunda imzası bulunan müderris Yûsuf Ziya’yı gördüm. Baktım, Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa mecmualarıyla, hakkımızda yazılmış olan evraklar önünde duruyordu. Yanında yer gösterdi; mufassalan izâhat verdim. Dedim:
Sizin raporunuz ve Denizli Mahkemesinin kararı ve mahkeme‑i temyizin tasdiki varken, kitaplarımıza vukû' bulan taarruz ve bizlere verilen bu sıkıntı neden ileri geliyor? Mâdem cumhûriyet idaresinde kanun herşeyin fevkındedir ve onun hükmü cârî olur; biz kanun huzurunda berâet etmişiz, bundan böyle bize ilişmemek gerektir. Bunun men'i, sizin vereceğiniz isabetli bir kararla mümkündür. Yoksa biz hakkımızı arayabiliriz.” dedim.
302
Sonra ilâve etti: Bu, oradaki adliye memurlarıyla zâbıtanın sizin mes'eleye vukûf‑u tâmmeleri olmadığından ileri geliyor. Şimdi evrak önümdedir. Sû‑i tevehhüme uğramış mütâlaalarına birer birer cevab vereceğim.” dedi ve eserleri takdir ettiğini söyledi. Ben de Üstadımızın selâmını söyledim, bilmukabele selâm ve duânızı istediğini bildirdi.
Ondan sonra oradan ayrıldım, Diyânet Reisinin yanına girdim. Onunla da bir müddet görüştüm ve izâhat verdim, cevaben: Ben Hoca Hazretlerini Dâru'l‑Hikmet’ten tanırım, hürmetim vardır. Kendisine selâm ve hürmetlerimi iblâğ ediniz.” dedi. Ve bize: Lâzım gelen cevabı vereceğiz, inşâallâh iyi olur.” dediler ve bil'umum Diyânet müntesibleri, eserleri takdir ile karşıladılar. Bu gibi yolsuz işlerin, ancak âsâr‑ı diniye mütâlaasında hüsn‑ü niyet taşımayarak kendi kafalarına göre mânâ vermelerinden ileri geldiğini anladım.
Ertesi gün, Mehmed Efendi kardeşimiz, Erzurum meb'ûsu Vehbi Paşa’yı görmüş. O zât dahi Ben Dâhiliye Vekili’ni görüp bu hususta uzun uzadıya görüşeceğim. Üstad Hazretlerine hürmet ve selâmlarımı götürünüz.” demiş. Bunun üzerine parti erkânıyla görüşmeyi İsmail Efendiye havâle ederek Ankara’dan ayrıldık.
Kusurlu, âciz talebeniz Re'fet

179. Bu şaşaalı baharın çiçeklerini temaşa etmek için araba ile bir‑iki saat geziyorum

Bu şa'şaalı baharın (Hâşiye) çiçeklerini temâşâ etmek için araba ile bir‑iki saat geziyorum. Hiç hayatımda görmediğim bir tarzda bütün çiçekli otlar, âdetin fevkınde bir tarzda büyümüş, çiçekler açmış, tebessümkârâne tesbihât edip, lisân‑ı hâl ile Sâni'‑i Zülcelâl’lerinin san'atını takdir edip alkışlıyorlar gibi hakkalyakìn hissettiğimden; hayat‑ı dünyeviyeye müştâk hissiyatım ve gâfil ve tahammülsüz nefsim bu hâlden istifade ederek, dünyadan nefret; ve hastalıklı ve sıkıntılı hayattan usanmak ve berzaha gitmeğe ve oradaki yüzde doksan dostlarını görmeğe iştiyak cihetinde karar veren kalbime; ve fânîde, bâkî zevk arayan nefsime i'tirâz geldi.
303
Birden hissiyata da damarlara da sirâyet eden îmân nuru o i'tirâza karşı gösterdi ki:
Mâdem toprak bu kadar cemâl ve rahmet ve hayat ve zînetlere maddî cihetinde mazhar olmasından hadsiz bir rahmetin perdesidir ve içine giren hiçbir şey başıboş kalmıyor elbette bütün bu zâhirî ve maddî zînetlerin ve güzelliklerin ve hüsün ve cemâl ve rahmet ve hayatın manevî merkezlerinin ve bir kısım tezgâhlarının fa'âl bir nev'i, toprak perdesinin altında ve arkasındadır; elbette bu himâyetli annemiz olan toprak altına girmek ve kucağına sığınmak ve o hakîki ve dâimî ve manevî çiçekleri seyretmek, daha ziyâde sevilir ve iştiyaka lâyıktır diye o kör hissiyatın ve dünya‑perest nefsin i'tirâzını tamamıyla izâle ve def'etti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ dünya‑perest nefsime de dedirtti.
Said Nursî

180. Aziz, masum evlatlarım, Kur’ân’ı öğrenmek için ders almaya çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksanlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lazım gelir

Azîz, Masûm Evlâdlarım!
Kur'ânı öğrenmek için ders almağa çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksanlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lâzım gelir.
Hem, Kur'ânı okumanın fâidesi, yalnız hâfız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil; belki herbir harfi, hiç olmazsa on hayrından yüze, binlere kadar Cennet meyvelerini, âhiret fâidelerini vermesini düşünüp ve ebedî hayatın rahatını ve saâdetini te'min etmek niyetiyle okumak lâzımdır.
Evet, mekteblerde, dünya maîşeti, ya rütbeleri için fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayatta derecesi, fâidesi bir ise; ebedî hayatta Kur'ân ve Kur'ânın kudsî kelimelerini ve nurlu ve îmânî mânâlarını öğrenmek binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmas hükmündedir.
304
Hem, peder ve vâlidenize hakîki ve fâideli evlâdlar olabilirsiniz. Siz, mâdem masûmsunuz daha günahınız yok; böyle kudsî bir niyetle okusanız, sizleri Risale‑i Nurun masûm şâkirdleri içinde kabûl edip, umum şâkirdlerin duâlarına hissedar olursunuz ve nurlu ve mübârek talebeler olursunuz.
Hem üstadınızı, hem sizi, hem peder ve vâlidelerinizi, hem memleketinizi tebrik ediyorum.

181. İki cihette manevî hizmetlerinize ve dualarınıza ve benim yerimde yapamadığım manevî kazançlarınızın imdadıma gelmesine şiddetle ihtiyacım var

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün rûh u canımızla, geçen Leyle‑i Berât’ınızı tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Nurun ehemmiyetli bir kumandanı ve nâşiri Re'fet Bey’in Nur hizmeti için İstanbul’a gitmesi, çok iyi, çok güzeldir. Zâten oraya onun gibi bir Nurcu lâzımdır. Cenâb‑ı Hak muvaffak eylesin âmîn.
Sâlisen: Ben, ikisini Câmiü'l‑Ezher ulemâsına, ikisini Medine‑i Münevvere’nin Ravza‑i Mutahhara civarındaki âlimlerine, ikisini de Şam‑ı Şerîf hey'et‑i ulemâsına göndermek üzere üç Asâ‑yı Mûsa üç Zülfikàr’ı hazırladım. Başlarında, evvelce Câmiü'l‑Ezher ulemâsına hitâben size gönderdiğimiz bir mektûb dercedilmiştir. Mümkün olduğu kadar çabuk göndereceğiz inşâallâh.
Râbian: Ben, iki cihette manevî hizmetlerinize ve duâlarınıza ve benim yerimde yapamadığım manevî kazançlarınızın imdâdıma gelmesine şiddetle ihtiyacım var.
Birinci Sebeb: Bütün hayatımda şimdiki kuvvetsizlik ve gittikçe ziyâdeleşen za'fiyeti hissetmemiştim. Çok sıkıntılarla dâimî evrâdlarımı bazı da noksan olarak yapabilirim. Hâlbuki bu eyyâm ve leyâli‑i mübârekede yüz derece çalışmağa ihtiyacım var. Ve sizin şirket‑i maneviyenize hissem itibariyle yardım etmek ve duâlarınıza bin derece ziyâde âmînlerle iştirâke koşmak lâzım iken, bu iktidarsızlığım, o şirket‑i maneviyeye pek cüz'î yardım edebilir. Bunun çaresi; vazife‑i Nuriyede benim vazifem size verildiği gibi, o şirketteki vazifeyi de sizlerin manevî yardımlarına dayanıp haddimden ve isti'dâdımdan pek çok ziyâde bu âciz kardeşinizdeki hüsn‑ü zannınıza muvâfık çalışmayı rahmet‑i İlâhî’den niyâz ediyorum.
305
İhtiyacın İkinci Sebebi: Hem siz, hem bizden olmayan bir kısım zâtlar, Risale‑i Nurun hakikatinden ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinden tezâhür eden fevkalâde hâlleri ve neticeleri bu bîçâre kardeşinizden zannedildiğinden, o büyük neticelere karşı çok büyük bir iktidar, bir tahammül lâzımken, pek cüz'î ve şahsî çalışmam, bu hastalık ve za'fiyetle beraber, elbette beni şiddetle manevî yardımınıza muhtaç ediyor. Ben de bu manevî yardımlarınızı kendime koşturmak için اَجِرْنَا ، اِرْحَمْنَاgibi bütün mütekellim‑i maa'l-gayr tâbir edilen kelimelerde sizleri niyet ediyorum. Güyâ umumunuzla beraberiz gibi çalışıyorum. Ve âmîn dediğim vakitte, bütün duâlarınıza bir âmîn niyet ediyorum. İnşâallâh, Erhamürrâhimîn, rahmetiyle o çok noksan ve cüz'î çalışmamı, büyük çalışmanıza mükemmel bir âmîn hükmünde kabûl eder.
Hâmisen: Sâbık hâdiseden vaziyetiniz ne şekilde olduğunu çok merak ederdim. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki; mektûbunuzda Kahraman Tahiri’nin İstanbul’a makine ve kağıt almak için gitmesi gösteriyor ki, o hâdise sönüyor ve Nurların neşrine mâni olmayacak, belki başka yerlerde olduğu gibi orada da gâlibâne fütûhâtı var, inşâallâh.
306

182. Ravza‑i Mutahhara civarındaki mübarek heyet-i ulemaya takdim edilen Asâ-yı Mûsa ve Zülfikar risalesidir

Ravza‑i Mutahhara (عَلٰى صَاحِبِهَا اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَالسَّلَامِ) civarındaki mübârek hey'et‑i ulemâya takdim edilen Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr Risalesi’dir. Hem bir vesile‑i şefâat, hem kudsî yerde hayırlı duâlarına mazhar olmak için müellifin bedeline o mübârek yerleri ve elleri ziyaret etmek için gönderilmiştir. Bu fıkra, yalnız Şam, Mısır ve Hind’e gidenlerden Ravza‑i Mutahhara yerinde Câmiü'l‑Ezher ve Şam ve Hind Cemâat‑i İslâmiye’sine yazılmış. Aynen hem dört Zülfikàr, hem dört Asâ‑yı Mûsa başlarında yazdık, ikişer nüsha olarak hem Mısır Câmiü'l‑Ezher, hem Şam ulemâsına, hem Hindistan’da iki milyon liraya mukâbil Kur'ânları isteyen hey'ete gönderdik.

183. Medresetü'z‑Zehrâ’nın maddî tesisine çok maniler bulunduğundan, şimdilik Nur şakirdlerinin hey'et-i mecmuasının dairesinden ibarettir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye ve Kur'âniye Mecmualarından, münâsib gördüğünüz zaman Ravza‑i Mutahhara’nın civarındaki ulemâya göndermekle beraber, onlara yazınız ki:
Nur Risalelerinin Medresetü'z‑Zehrâ’sı, (Hâşiye) Ravza‑i Mutahhara’nın (عَلٰى صَاحِبِهَا اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَالسَّلَامِ) civarındaki ulemânın şefkatine çok muhtaç manevî bir mahdumudur, bir talebesidir, şiddetli düşmanların hücumuna ma'rûz kalmış bir şâkirdidir ve Âlem‑i İslâmı dâima tenvir eden sizin o büyük medresenizin küçük bir dâiresi ve şûbesidir. Onun için, o àlî‑kadr üstad ve müşfik peder ve hamiyetkâr mürşid‑i a'zam olan zâtlar, bu bîçâre evlâdına tam manevî yardım etmesini onların ulüvv‑ü himmetinden bekliyoruz. O pek büyük üstadlarımıza takdim edilen iki kitab ise; bir talebe, dersini ne derece anlamış diye, akşam üzeri üstadına ve babasına yazıp vermesi gibi, o iki dersimiz, o şefkatli allâmelerin nazar‑ı müsâmahalarına arzedilmiş.” diye bir mektûb yazınız ve selâm ve ihtiramlarımı ve ellerinden öptüğümü tebliğ ediniz.
307
Bu risalelerin müellifi Said Nursî, yirmiiki senedir inzivadadır. Tecrid‑i mutlak içinde bulunduğundan, halklarla görüşemez. Ancak zarûret derecesinde başkalarıyla az bir zaman sohbet edebilir. Yanında hiçbir kitab bulunmaz. Bütün yazdıkları, yüz otuz parça risalelerin menba'ları me'hazleri yalnız Kur'ân’dır.” diyor. Biz de bütün kuvvetimizle tasdik ediyoruz. Kendisi hem hasta, hem gurbette, hem perîşan bir hâlde bazen çok sür'atli yazdığı risalelerde sehivler bulunabilir diye, sizin gibi allâmelerden nazar‑ı müsâmaha ile bakmanızı ricâ ettiğini bize söyledi. Biz de ricâsını tebliğ ederek ellerinizden öperiz.
Nur ŞâkirdlerindenTahiri, Hayri, Mustafa, Sâdık, Osman, Husrev, Tâhir

184. Dünyanın mâhiyeti anlaşıldıktan sonra, elbette hayat‑ı ebediyeden başka beşeriyetin o inkisar-ı hayâl yarasını tedâvi edecek Kur'ân’dan başka yoktur

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimâlin İsveç, Norveç, Finlandiya Kur'ânı, mekteblerinde en büyük halâskâr bir kitab olarak kabûl ettikleri gibi, şimdi erkân‑ı İslâmiye’nin birincisi olan Ramazan sıyâmını tutmak niyetiyle Câmiü'l‑Ezher’e Şimâlin pek uzun günlerinde bir çare‑i tahfifi ve te'hiri yok mu?” diye sormuşlar. Demek Avrupa’nın yalnız o küçük hükûmetleri değil, belki siyaset mânâsı verilmemek için kendini izhâr etmeyen eskide büyük ve dünyanın yüksek mevkiini tutmakla beraber, gayet dehşetli bir tarzda dünyanın fenâ ve fânîliğini dehşetli tokatla o yüksek mertebelerin hiçe indiğini görmekle hakîki tesellî, yalnız ve ancak hakàik‑ı Kur'âniye’de bulmasıyla, o küçüklerle ma'nen beraber tahmin edilebilir.
Evet, dünyanın mâhiyeti anlaşıldıktan sonra, elbette hayat‑ı ebediyeden başka beşeriyetin o inkisar‑ı hayâl yarasını tedâvi edecek Kur'ân’dan başka yoktur.
308

185. Ehl‑i imanın vahdetine çok zarar veren siyasî cereyanlar Alevîlerin fıtrî fedakârlıklarından istifade edip kendilerine alet etmemek için Nur dairesine çekmek büyük maslahattır

Çok Azîz ve Sıddık Kahraman Sabri!
Cenâb‑ı Hak, Gâlib Bey gibi çok fedâkârları İslâm ordusunda yetiştirsin. Bu zât garbda, aynı şarkta Hulûsi Bey gibi îmâna hizmet ediyor. Tarîkat cihetiyle ehl‑i îmânı dalâletten çekmeğe çalışıyor. Bu zât, eskiden beri Risale‑i Nuru görmeden Nur mesleğinde hareket etmeye çalışmış; sonra Nurlarla münâsebeti kuvvetleştiği zaman, daha ziyâde hizmet edebilir. Fakat Nurun mesleği, hakikat ve Sünnet‑i Seniye ve ferâize dikkat ve büyük günahlardan çekinmek esâstır; tarîkata ikinci, üçüncü derecede bakar. Gâlib kardeşimiz, Alevîler içinde Kàdirî, Şâzelî, Rufâî Tarîkatlarının bir hülâsasını Sünnet‑i Seniye dâiresinde Hulefâ‑i Râşidîn, Aşere‑i Mübeşşere’ye ilişmemek şartıyla, muhabbet‑i Âl-i Beyt dâiresinde bir tarîkat dersi vermesini düşünüyor. Hakikat nâmına ve îmânı kurtarmak ve bid'alardan muhâfaza etmek hesabına ehemmiyetli üç‑dört fâidesi var:
Birincisi: Alevîleri başka fenâ cereyanlara kaptırmamak ve müfrit Râfizîlik ve siyâsî Bektâşîlikten bir derece muhâfaza etmek için ehemmiyetli fâidesi var.
İkincisi: Hubb‑u Ehl-i Beyt’i meslek yapan Alevîler ne kadar ifrat da etse, Râfizî de olsa; zındıkaya, küfr‑ü mutlaka girmez. Çünkü muhabbet‑i Âl-i Beyt rûhunda esâs oldukça, Peygamber ve Âl‑i Beyt’in adâvetini tazammun eden küfr‑ü mutlaka girmezler. İslâmiyete o muhabbet vâsıtasıyla şiddetli bağlanıyorlar. Böylelerini dâire‑i sünnete tarîkat nâmına çekmek, büyük bir fâidedir.
Hem bu zamanda, ehl‑i îmânın vahdetine çok zarar veren bazı siyâsî cereyanlar Alevîlerin fıtrî fedâkârlıklarından istifade edip kendilerine âlet etmemek için Nur dâiresine çekmek büyük bir maslahattır. Mâdem Nur şâkirdlerinin üstadı İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’tır ve Nurun mesleğinde hubb‑u Âl-i Beyt esâstır, elbette hakîki Alevîler kemâl‑i iştiyakla o dâireye girmeleri gerektir.
Bu zaman, îmânı kurtarmak zamanıdır. Seyr ü sülûk‑i kalbî ile tarîkat mesleğinde bu bid'alar zamanında çok müşkülât bulunduğundan, Nur dâiresi hakikat mesleğinde gidip, tarîkatların fâidesini te'min eder diye o kardeşimize Ramazanını tebrik ve selâmımla beraber yazınız. O da bize duâ etsin.
309

186. Mübarek kalemleriyle yazdıkları tebriklerini, umum Safranbolu ve Eflâni medrese‑i Nuriyesi namına bu Ramazan'ın bir firdevsî teberrükü hesabına kabul ettik

Safranbolu’daki hàlis kardeşlerimizden Hıfzı’nın küçük Medrese‑i Nuriyesi olan hânesindeki küçük ve çok çalışkan masûmları onbir yaşında Yılmaz ve onüç yaşında Hüsnü’nün ve onlar gibi Nura çalışan muhterem vâlidelerinin mübârek kalemleriyle yazdıkları tebriklerini, umum Safranbolu ve Eflani Medrese‑i Nuriyesi nâmına bu Ramazanın bir firdevsî teberrükü hesabına kabûl ettik. Yılmaz’ın rüyası aynen çıkmış.
Eflani’nin hakikaten küçük kahramanlarından Mustafa Sungur’un güzel ve samîmî mektûbunun bir kısmı Lâhika”ya geçecek. Elhak Mustafa Osman’ın, Mustafa Oruç ve Mustafa Sungur gibi iki nâmdaş ve Nur hizmetinde pek ciddi arkadaş bulması, sadâkatinin ve muvaffakıyetinin bir kerâmeti hükmündedir. Hususan Safranbolu Hasan Feyzisi olan Ahmed Fuâd’ın vesâir o mektûblarında isimleri bulunanlara birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve onların fevkalâde gayretlerini tebrik ediyoruz. Umum kardeşlerimize binler selâm ediyoruz.

187. Siracünnur’un sıhhatli, mükemmel, güzel çıkması, Medresetüzzehra’nın gayet ehemmiyetli bir yeni dersidir ki geniş daire‑i Nuriyede merakla okunacaktır inşaallah

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sirâcü'n‑Nur’un sıhhatli, mükemmel, güzel çıkması, Medresetü'z‑Zehrâ’nın gayet ehemmiyetli bir yeni dersidir ki, geniş dâire‑i Nuriyede merakla okunacaktır, inşâallâh.
Sâniyen: Kastamonu’nun Husrevi Mehmed Feyzi’nin hiç sarsılmadan kemâl‑i iştiyakla Nurlara çalışması ve çalıştırılması ve okutmasını gösteren Nihad’ın ve Abdurrahman İhsan’ın mektûbları gösterdiği gibi, oradan gelenler de aynı haberi veriyorlar. Tam şâkirdliğini yapıyor, Allah muvaffak eylesin, âmîn!
310
Ve Nurun kahramanlarından Mustafa Osman’ın Karabük’te perde altında fa'âliyetle Nura hizmetini ve o havâlideki ve Eflani’deki şâkirdlerin şevk ve gayretini Leyle‑i Kadir’leriyle beraber tebrik ediyoruz. (Hâşiye)

188. Düşmanlarım ve Nefsim, Nurlara Tam İhlâs İle Hizmetime Zarar Gelmesi İçin Zaîf Bir Damarımı Arıyorlar

Eğer kolay ise, İstanbul’a gönderilen kitaplar buraya da uğrasa münâsib olur. Benim için de yirmi‑otuz nüsha İstanbul’da cildlense, bana gönderilse iyi olur. Şimdilik fiatı elimde yoktur ki göndereyim; hem çoklara da hediye vermeğe mecbur oluyorum.
Nurların erkânlarından bir‑iki doktor, benim hastalığımın şiddetiyle beraber o hàlis, sâdık zâtlara hastalık noktasından müracaat etmeyip ve ilâçlarını da yemeyip çok ağır hastalıklar içinde onlarla meşveret etmeyerek ve şiddet‑i ihtiyacım ve elemlerim içinde yanıma geldikleri vakit, hastalığa dair bahis açmadığımdan endişeli bir merak onlara geldiğinden, sırlı bir hakikati izhâra mecbur oldum. Belki size de fâidesi var diye yazıyorum. Onlara dedim ki:
Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim; şeytanın telkiniyle zaîf bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlâs ile hizmetime zarar gelsin.
En zaîf damar ve dehşetli mâni, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss‑i nefs-i cisim galebe eder; zarûrettir, mecburiyet var der, rûh ve kalbi susturur, doktoru müstebid bir hâkim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itâate mecbur ediyor. Bu ise; fedâkârâne, ihlâsla hizmete zarar verir.
Hem gizli düşmanlarım da bu zaîf damarımdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasıl ki korku ve tama' ve şân ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü, insanın en zaîf damarı olan korku cihetinde bir halt edemediler, i'dâmlarına beş para vermediğimizi anladılar.
311
Sonra insanın bir zaîf damarı, derd‑i maîşet ve tama' cihetinde çok soruşturdular. Nihâyetinde, o zaîf damardan bir şey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki: Onlar mukaddesâtını fedâ ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukûâtlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyâde resmen Ne ile yaşıyor?’ diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
Sonra en zaîf bir damar‑ı insanî olan şân ü şeref ve rütbe noktasında bana çok elîm bir tarzda o zaîf damarımı tutmak için emredilmiş. İhanetler, tahkîrlerle, damara dokunduracak işkencelerle dahi hiçbir şeye muvaffak olamadılar. Ve kat'iyyen anladılar ki, onların perestiş ettiği dünya şân ü şerefini bir riyâkârlık ve zararlı bir hodfürûşluk biliyoruz, onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb‑u câh ve şân ü şeref‑i dünyeviyeye beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihette dîvâne biliyoruz.
Sonra bizim hizmetimiz itibariyle bizde zaîf damar sayılan, fakat hakikat noktasında herkesin makbûlü ve her şahıs onu kazanmağa müştâk olan manevî makam sâhibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakkî etmek ve o ni'met‑i İlâhiye’yi kendinde bilmektir ki, insanlara menfaatten başka hiçbir zararı yok. Fakat böyle benlik ve enâniyet ve menfaat‑perestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırr‑ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamağa bina edilen hizmet‑i îmâniye ile şahsî makam‑ı maneviyeyi aramamak iktiza ediyor; harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîki ihlâsın sırrı bozulmasın. İşte bunun içindir ki, herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve kemâlât‑ı rûhiyeyi Nur hizmetinin haricinde aramadığımı zaîf damarlarımı tutmağa çalışanlar anladılar. Bu noktada dahi mağlûb oldular.”
312
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve gelecek Leyle‑i Kadr’i herbir Nurcu hakkında seksen üç sene ibâdetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini hakikat‑i Leyle-i Kadr’i şefâatçi ederek Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî

189. Eski Said’in sergüzeşte‑i hayatından harika üç vakıa, şimdi tahakkuk etmiş ki ileride çıkacak Risale-i Nur’un kerameti imiş

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bu aşr‑ı âhir-i Ramazanda her gece, hususan tek gecelerde Leyle‑i Kadr’in bulunmak ihtimali kuvvetli olduğunu Hadîs‑i Şerîf fermân ediyor. Onun için Nurcular o nur‑u a'zamdan istifadeye çalışmak gerektir.
Sâniyen: Husrev ve Tahiri gibi vazifelerini tam yapan ve bin Husrev ve beşyüz Tahiri meydânda bırakan iki kardeşimizi ve onların sisteminde bir Nurcuyu sulh mahkemesine vermek İnşâallâh, neticesinde büyük bir inâyet ve fütûhât olacak, hiç merak etmeyiniz.
﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrıyla, bu hâdise, zulmedenlere maddî‑manevî Cehennem’i ve Nurculara dünyevî, uhrevî Cennet’i kazandırmağa bir sebebdir, inşâallâh.
Sâlisen: Bu mektûb münâsebetiyle dünkü gün yanıma gelen mühim bir resmî memura böyle söyledim ki: Eski Said’in sergüzeşte‑i hayatından hàrika üç vâkıa, şimdi tahakkuk etmiş ki, ileride çıkacak Risale‑i Nurun kerâmeti imiş. Şöyle ki:
313
Otuzbir Mart Hâdisesinde Hareket Ordusunun Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de beni muhâkeme ettikleri gün, onbeş adam karşımda darağacında asılı bir vaziyette Dîvân‑ı Harb-i Örfî Reisi Hurşid Paşa benden sordu: Sen şerîatı istedin mi? İşte şerîatı isteyenler böyle asılırlar.”
Ben de: Şerîatın bir mes'elesine bin rûhum olsa fedâ ederim.” dediğim hâlde ve beni mahkûm etmeye pek çok esbâb muhbirlerin iftiralarıyla varken, benim müstesnâ bir sûrette müttefikan berâetime karar vermeleri
Hem eski Harb‑i Umumî’nin nihâyetinde İstanbul’da İngilizlerin başkumandanının eline benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım Hutuvât‑ı Sitte ve başpapazına tahkîrkârâne sözlerim eline geçtiği hâlde, beni mahvetmek yüzde yüz ihtimali varken, hiddetini geri alıp ilişmemesi
Hem Ankara’da dîvân‑ı riyâsetinde pek çok meb'ûslar varken Mustafa Kemâl şiddetli bir hiddet ile dîvân‑ı riyâsetine girip, bana karşı bağırarak: Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin.” Ben de onun hiddetine karşı dedim: Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” Dehşetli bir pot kırdım.
Hazır meb'ûs dostlarım telâş ettikleri ve herhalde beni ezeceklerini tahmin ettikleri sırada, bana karşı bir nev'i tarziye verip o mecliste hiddetini geri alması, âdeta dehşetli bir kuvveti ve hakikati hissedip geri çekilmesi, ikinci gün hususî riyâset odasında: Hücumât‑ı Sitte’nin Birinci Desîse içinde bulunan Meselâ: Ayasofya Câmii ehl‑i fazl ve kemâlden ilâ âhir…” cümlesinden başlayan, İkinci Desîse’ye kadar, bir saat tamamen ona söyledim.
Bütün hissiyatını ve prensibini rencîde ettiğim hâlde bana ilişmemesi, hattâ taltifime çok çalışması, kat'iyyen bu üç cebbâr fevkalâde kumandanların bu üç acîb hâletleri, âdeta Eski Said’den korkmaları, şüphesiz ki Risale‑i Nurun, ileride kahraman şâkirdlerin şahs‑ı manevîsinin hàrika bir kuvveti ve Risale‑i Nurun parlak bir kerâmetidir.
314
Râbian: Kardeşimiz Yakub Cemâl’in Denizli şâkirdleri nâmına Ramazan ve Leyle‑i Kadir tebrikine karşı bin Bârekallâh ve nefsine karşı mücâdelesi Veffakakellâh ve İngiliz Devletinin pâyitahtında hatîbleri, kürsülerinde Artık İngiltere’nin İslâmiyeti kabûl etmesi lâzımdır diyerek bağırdıklarını ve beşeriyetin bütün hakîki ihtiyacâtını câmi' olan Furkàn‑ı Hakîm’in âyetlerini birer birer okuyup tefsir ve beyân ettiklerini en son gazetede arkadaşların okuduklarını işitiyoruz.” diye o kardeşimizin bu havadisine bin Elhamdülillâh deriz. Evet o devletin hem dünyası, hem saltanatı, hem saâdeti onunla kurtulabilir.
Mübârekler pehlivanı ve Nurun büyük Abdurrahman’ı büyük rûhlu Küçük Ali’nin Lemeât’taki muvaffakıyetine binler Bârekallâh ve masûm mahdumu Nur Mehmed’in hâfızlığına bin Mâşâallâh, Veffakakellâh deriz. Fakat Lem'alar Mecmuası’nda Sirâcü'n‑Nur’a ve Sikke‑i Gaybiye ve Tılsımlar’a giren parçalar mükerrer olmamak için tensibinize havâle ediyoruz. Umumunuza binler selâm

190. Bu memleket ve millet ve hükûmet, bu eserlere şiddetle muhtaçtır

Hem benim şahsım hakkında desin ki: Kat'iyyen bizce tahakkuk etti ki; bu adam, altı‑yedi ay şiddetli hasta olduğu hâlde, kendi cismine nazar etmemek ve ehemmiyet vermemek için gayet sevdiği doktorlara kat'iyyen ne müracaat etti ve ne de ilâçlarını aldı.
Hem dünyaya bakmamak ve hem de hizmet‑i îmâniyede ihlâsına zarar gelmemek için on sene zarfında mahkemece isbât edilmiş ki Harb‑i Umumîye bakmamış, merak etmemiş. Yine siyasete ve dünyaya bir meyil uyanmamak için, yirmibeş sene bir gazeteyi dinlemedi ve okumamış, bütün kardeşlerine ve talebelerine de karışmayınız diye tavsiye etmiş.
315
Hem maîşetçe yalnız ve ihtiyar olduğu hâlde, evhâm yüzünden kendisine yapılan sıkıntılara tahammül edip dünyaya bakmamış ve yirmi senedir istirahati için hükûmete müracaat etmemiş, zarûrî bir hizmet olmadıkça kimseyi kabûl etmiyor ve hiç kimsenin yardım ve ihsânını kabûl etmiyor. Ve diyor ki:
Ben, bu millet ve bu vatana en büyük, en elzem hizmet bildiğim îmânlarına kuvvet vermek için Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olarak bazı hakàik‑ı îmâniyeyi dertlerime devâ bulduğum gibi, derhâl kaleme aldım. İki sene üç mahkeme ve Ankara ehl‑i vukûfunun tedkikinden sonra, bu millet ve vatana hiçbir zararı olmadığına dair ittifaken berâet kararı verildiği için, bu hizmet‑i îmâniye devam etmek gayesiyle arkadaşına izin vermiş ki, bazıları teksir edilsin.
Hem biz bu adamdan işitiyoruz ki: Bu memleket ve millet ve hükûmet, bu eserlere şiddetle muhtaçtır. Hükûmetin erkânlarından bekliyordum ki, bazıları bu eserlere sâhib çıksın. Çünkü ben, ölmek üzereyim; hem elim bağlı, sâhib olamıyorum. İnşâallâh, Ahmed Hamdi gibi dindar, muktedir zâtlar benim bedelime sâhib çıkacaklarına ümîdle mütesellî oluyorum. Bu vatanın ve İslâmiyet câmiasına yapacağınız bu kudsî vazifenizin mahkeme‑i kübrâ’da şefâatçi olmasına duâ eder, hem de bilhassa o iki zâta selâm ederim.

191. Eski medreselerde beş on seneye mukabil inşaallah Nur medreseleri, beş on haftada aynı neticeyi temin eder

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikate pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
316
Nev'‑i beşer, bu son Harb‑i Umumî’nin eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile ve bir düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle ve fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın, mâhiyet‑i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla ve ebed‑perest hissiyat‑ı bâkiye ve fıtrî aşk‑ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla ve gaflet ve dalâletin; en sert, sağır olan tabiatın Kur'ânın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin rû‑yi zeminde pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle; elbette, hiçbir şübhe yok ki, şimâlde, garbda, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'‑i beşerin mâşuk‑u mecâzîsi olan hayat‑ı dünyeviyesi böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakîki sevdiği ve aradığı hayat‑ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak ve elbette, hiç şübhe yok ki, bin üçyüz altmış senede her asırda üçyüz elli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl‑i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda beşer için hayat‑ı bâkiyeyi ve saâdet‑i ebediyeyi müjde verip bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla belki sarîhan ve işâreten on binler defa da'vâ edip, haber verip sarsılmaz kat'î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetlerle hayat‑ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet‑i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev'‑i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyâmet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânın kabûlüne çalışan meşhûr hatîbleri ve din‑i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli dinî cem'iyeti gibi, rû‑yi zeminin kıt'aları ve hükûmetleri, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü, bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize‑i ekberin yerini tutamaz.
317
Sâniyen: Mâdem Risale‑i Nur o mu'cize‑i kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbur etmiş; hem kalbi, hem rûhu, hattâ hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine‑i Kur'âniye’nin dellâllığını yapan ve ondan başka me'haz ve merci'i olmayan bir mu'cize‑i maneviyesi bulunan Risale‑i Nur o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire‑i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ‑yı Mûsa’daki Meyvenin Altıncı Mes'elesi ve Birinci ve İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur‑u tevhidi göstermiş; elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen din tedrîsatı için hususî dershâneler açılmasına ve izin verilmesine binâen, Nur şâkirdleri, mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir Dershâne‑i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir mes'elesini tam anlamaz. Hem îmân hakikatlerinin izâhı olduğu için; hem ilim (Hâşiye), hem mârifet, hem ibâdettir. Eski medreselerde beş‑on seneye mukâbil, inşâallâh Nur medreseleri, beş‑on haftada aynı neticeyi te'min edecek ve yirmi senedir ediyor.
Ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat‑ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur'ân lemeâtlarına ve dellâlı bulunan Risale‑i Nura değil ilişmek, tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
318
Sâlisen: Bu Ramazan‑ı Şerîfte, Kur'ânı zevk ve şevk ile okumak çok ihtiyacım vardı. Hâlbuki elemli hastalık, maddî ve manevî sıkıntılar, yorgunlukla ve meşgalelerin te'siriyle telâş ettim. Birden Husrev’in şirin kalemiyle yazılan mu'cizâtlı cüzler ve Hâfız Ali ve Tahiri’ye pek çok sevâb kazandıran parlak ve kerâmetli Hizbü'l‑Ekber-i Kur'âniye”yi birbiri arkasından okumağa başlarken öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün o yorgunlukları hiçe indirdi, hiçbir vesveseye meydân vermeyerek pek parlak bir sûrette ders‑i Kur'âniyeyi onlardan dinlerken bütün rûh u canımla arzu ettim ve kasd u azmettim ki, mümkün olduğu derecede aynı Hizbü'l‑Ekber-i Kur'âniye gibi fotoğrafla mu'cizâtlı Kur'ânımızı tab'edeceğiz, inşâallâh
Said Nursî

192. Nurların galebesiyle ve manevî fütuhatıyla müsadere edilen kitaplarınızı Ankara’nın emriyle size iade etmeleri büyük bir fâl‑i hayırdır

Bu defa Nurların galebesiyle ve manevî fütûhâtıyla müsâdere edilen kitaplarınızı Ankara’nın emriyle size iâde etmeleri, büyük bir fâl‑i hayırdır. Ve Risale‑i Nurun tam serbestiyetine bir vesile olduğu cihetle büyük bir fütûhât ve maslahat‑ı Nuriye oldu.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Alîl Ali Osman ve Çilingir Ali, Nurun pek çalışkan kardeşlerimizin tebriklerini rûh u canımızla hem bayramlarını, hem Leyle‑i Kadir’lerini, hem hàrika ve kıymetli ve çok sevâblı Hizmet‑i Nuriyelerini tebrik ediyoruz ve muvaffakıyetlerine ve mahfûziyetlerine duâ ediyoruz. Onlar, Nur dâiresini ebede kadar bir cihette minnetdâr ettiler, Allah râzı olsun, âmîn!
Ali Osman’ın mektûbunda isimleri bulunan kardeş ve hemşirelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarını istiyoruz. Ve mübârek bir kardeşimiz olan Kâzım’ın rûhuna Cenâb‑ı Hak binler rahmet eylesin ve kabrini pür‑nur etsin, âmîn!
Ali Osman’ın mübârek kaleminin bir kerâmetidir ki; gönderdiği onbeş parça risalecikler, aynı vakitte Konya Medrese‑i Nuriyesinin iki mühim şâkirdi geldiler, aynı o risaleler bize lâzımdır dediler, onlara verildi. Ali Osman’a daha geniş bir sahada sevâb kazandıracaklar.
Umuma birer birer selâm ve duâ ediyoruz.