Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

17. Onlar şahsımla meşgul olmaları Risale‑i Nur’un bir derece serbestiyetine ve intişarına faidedir

Azîz, Sıddık, Sarsılmaz Kardeşlerim ve Vârislerim!
Bana karşı şimdiki tazyîkatın üç sebebi var:
Birincisi: Hey'et‑i vekilenin kararıyla, iâşem için her gün iki buçuk banknot ve sâir masraflar için de bir tahsîsat ve istediğim tarzda bir hâneyi inşâ edip bana vermek hakkında buraya emir gelmişti. Ben de kabûl etmedim. Yalnız yol masrafı için Denizli’de sevkiyâtım için verilen bir kısmı kabûl ettim. Onlar da kızdılar, tarassuda başladılar.
İkinci Sebeb: Denizli havâlisindeki ahâli Risale‑i Nur hesabına bana karşı haddimden pek çok ziyâde hüsn‑ü teveccüh göstermesiyle ve buralarda dahi aynı hâl başlaması, garazkârların evhâmına dokunmasıdır.
Üçüncüsü: Ma'lûm ölmüş adamın hesabına benden intikamını almak için Afyon Vâlisinin garazkârâne bahâneleridir. Fakat kader‑i İlâhî, onların bu zulümlerini hakkımızda merhametlere ve maslahatlara çeviriyor. Siz merak etmeyiniz. Bir maslahat şudur ki:
Onlar, yalnız Risale‑i Nur yerinde beni susturuyorlar. Hâlbuki benim bedelime Risale‑i Nur yüzer dillerle ve şâkirdleri binler lisânlarıyla mükemmel konuşuyorlar; bu Nurları, zulmetli kafalara ders veriyorlar. En büyük memurların, onlara gönderilen Risale‑i Nurun müdafaası olan Meyve’nin te'siriyle başka risaleleri de bilhassa Hüccetullâhi'l‑Bâliğa Mecmuası’nı kemâl‑i merakla tedkik etmeğe başlamaları, onların inâdlarını kırdığına çok emâreler var.
63
Evet, nasıl ki, onlar şahsımla meşgul olmaları Risale‑i Nurun bir derece serbestiyetine ve intişarına fâidedir, öyle de; kardeşlerimle görüştürmemek dahi ehemmiyetli bir maslahattır. Hattâ bir defa görüşmek için yüz lirasını sarfedip buraya kadar gelen bir kardeşimizin görüşmeden geri gitmesi; tam bir maslahat oldu. Eğer kapı açılsa, her taraftan ziyaretçi tehâcümüyle hem garazkâr ve vehhamların evhâmına dokunmak ihtimali, hem sırr‑ı ihlâsa ve mesleğimiz olan mahviyet ve enâniyeti bırakmak ve dünya cereyanlarına karışmamak, hattâ düşünmemek olan prensibimize zararı bulunması cihetiyle bu tecridim, hakkımızda bir inâyettir.
Bu şühûr‑u mübârekede kazanç bire yüzdür. Mübârek kardeşlerim ricâlen ve nisâen ve masûmlar ve muhterem ihtiyarlar duâlarıyla bize yardım etmelerine pek ziyâde ihtiyacımız var. İnşâallâh daha hiçbir fırtına sizleri sarsmayacak, çelik gibi metânetiniz kırılmayacak.

18. Neden, ne dâhilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemâatlere hiçbir alâka peydâ etmiyorsun?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hem manevî, hem maddî birkaç cihette sorulan bir suâle mecburiyet tahtında bir cevaptır
Suâl: Neden, ne dâhilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemâatlere hiçbir alâka peydâ etmiyorsun? Ve Risale‑i Nur ve şâkirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyanlara temâstan men'ediyorsun?‥ Hâlbuki, eğer temâs etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale‑i Nur dâiresine girip, parlak hakikatlerini neşredeceklerdi; hem bu kadar sebebsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın!
64
Elcevab: Bu alâkasızlık ve ictinâbın en ehemmiyetli sebebi: Mesleğimizin esâsı olan İhlâs bizi men'ediyor. Çünkü: Bu gaflet zamanında, hususan tarafgirâne mefkûreler sâhibi, herşeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da, o dünyevî mesleğe bir nev'i âlet hükmüne getiriyor. Hâlbuki, hakàik‑ı îmâniye ve Hizmet‑i Nuriye-i Kudsiye, kâinâtta hiçbir şeye âlet olamaz. Rızâ‑yı İlâhîden başka bir gayesi olamaz. Hâlbuki şimdiki cereyanların tarafgirâne çarpışmaları hengâmında bu sırr‑ı ihlâsı muhâfaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkülleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inâyet ve tevfik‑i İlâhiye’ye dayanmaktır.
İctinâbımızın çok sebeblerinden bir sebebi de; Risale‑i Nurun dört esâsından birisi olan Şefkat etmek”, zulüm ve zarar etmemektir. Çünkü ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى Yani: Birisinin hatâsıyla, başkası veya akrabası hatâkâr olmaz, cezaya müstehak olmaz.” olan düstur‑u İrâde-i İlâhiye’ye karşı, bu zamanda ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ sırrıyla şedîd bir zulüm ile mukàbele eder. Tarafgirlik hissiyle, bir cânînin hatâsıyla değil yalnız akrabasına, belki tarafdârlarına dahi adâvet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatâsıyla bir köye bomba atar. Hâlbuki bir masûmun hakkı, yüz cânî için fedâ edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz masûmu birkaç cânî için zararlara sokar.
Meselâ: Hatâlı bir adama müteallik, bîçâre ihtiyar vâlide ve pederi ve masûm çoluk‑çocukları ezmek, perîşan etmek, tarafgirâne adâvet etmek, şefkatin esâsına zıttır.
Müslümanlar içinde tarafgirâne cereyanlar yüzünden, böyle masûmlar zulümden kurtulamıyorlar. Hususan ihtilâle sebebiyet veren vaziyetler, bütün bütün zulmü dağıtır, genişletir. Cihad, dinî de olsa, kâfirlerin çoluk‑çocuklarının vaziyetleri aynıdır. Ganîmet olabilir; Müslümanlar, onları kendi mâlikiyetine dâhil edebilir. Fakat İslâm dâiresinde birisi dinsiz olsa, çoluk‑çocuğuna hiçbir cihetle temellük edilmez; hukukuna müdâhale edilmez. Çünkü o masûmlar, İslâmiyet râbıtasıyla dinsiz pederine değil, belki İslâmiyetle ve Cemâat‑i İslâmiye ile bağlıdır. Fakat, kâfirin çocukları, gerçi ehl‑i necâttırlar; fakat hukukta, hayatta pederlerine tâbi ve alâkadar olmasından, cihad darbesinde o masûmlar memlûk ve esir olabilirler.
65
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve kârı binler olan Leyle‑i Mi'râcınızı tebrik ederim. Merhum Hacı İbrahim’in, Re'fet Bey gibi müteallikàtlarına benim tarafımdan tâziye edip, deyiniz ki: O merhum, Risale‑i Nur Talebeleri dâiresi içindedir; dâima onlara olan duâlara mazhardır. Biz de hususî ona duâ ederiz.”
Said Nursî

19. “Tevafukla bu keramet nasıl kat’î sabit oluyor?” diye kardeşlerimizden birinin sualine küçük cevaptır

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Suâl: Tevâfukla bu kerâmet nasıl kat'î sâbit oluyor?” diye kardeşlerimizden birisinin suâline küçük cevaptır.
Elcevab: Bir şeyde tevâfuk olsa, küçük bir emâre olur ki; onda bir kasd var; bir irâde var; rastgele bir tesâdüf değil. Ve bilhassa tevâfuk birkaç cihette olsa, o emâre tam kuvvetleşir. Ve bilhassa, yüz ihtimal içinde iki şeye mahsûs ve o iki şey birbiriyle tam münâsebetdâr olsa, o tevâfuktan gelen işâret sarîh bir delâlet hükmüne geçer ki; bir kasd ve irâde ile ve bir maksad için o tevâfuk olmuş, tesâdüfün ihtimali yok.
İşte, bu mes'ele‑i Mi'râciye de aynen böyle oldu. Doksandokuz gün içinde yalnız Leyle‑i Regâib ve Leyle‑i Mi'râca yağmur rahmetinin tevâfuku ve o iki gece ve güne mahsûs olması, daha evvel ve daha sonra olmaması ve ihtiyac‑ı şedîdin tam vaktine muvâfakati ve Mi'râciye Risalesi’nin burada çoklar tarafından şevk ile kırâat ve kitabet ve neşrine rastgelmesi ve o iki mübârek gecenin birbiriyle birkaç cihette tevâfuk etmesi ve mevsimi olmadığı için acîb gürültülerle, söylenmeyecek maddî‑manevî zemin gürültüleriyle feryâdlarına tehdidkârâne ve tesellîdârâne tevâfuk etmesi ve ehl‑i îmânın me'yûsiyetinden tesellî aramalarına ve dalâletin savletinden gelen vesvese ve za'fiyetine karşı kuvve‑i maneviyenin takviyesini istemelerine tam tevâfuku, bu geceler gibi, Şeâir‑i İslâmiyeye karşı hürmetsizlik edenlerin hatâlarına bir tekdir olarak, kâinât, bu gecelere hürmet eder, neden siz etmiyorsunuz?” diye mânâsında, kesretli rahmetle Şeâir‑i İslâmiyeye karşı, hattâ semâvât ve fezâ‑yı âlem hürmetlerini göstermekle tevâfuk etmesi, zerre mikdar insafı olan bilir ki; bu işte hususî bir kasd ve irâde ve ehl‑i îmâna hususî bir inâyet ve merhamettir; hiçbir cihetle tesâdüf ihtimali olamaz.
66
Demek hakikat‑i Mi'râc, bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) ve kerâmet‑i kübrâsı olduğu ve Mi'râc merdiveni ile göklere çıkması ile Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) semâvât ehline ehemmiyetini ve kıymetini gösterdiği gibi; bu seneki Mi'râc da zemine ve bu memleket ahâlisine kâinâtça hürmetini ve kıymetini gösterip bir kerâmet gösterdi.

20. Risale‑i Nur’un fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak, başta masum çocuklardır

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İşârât‑ı Gaybiye-i Gavsiye ve Aleviyede, altmışdörtte Risale‑i Nur te'lifçe tamam olur. Demek o tarihten sonra, yalnız izâhat ve hâşiyeler ve tetimmeler olacak. Bu münâsebetle iki nokta ihtar etmek kalbime geldi.
Birincisi: Risale‑i Nurun fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak, başta, masûm çocuklardır. Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders‑i îmânî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve îmânın erkânlarını rûhuna alabilir. Âdeta gayr‑ı müslim birisinin İslâmiyeti kabûl etmek derecesinde zor oluyor, yabânî düşer. Bilhassa, peder ve vâlidesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyâde yabânîlik verir. O hâlde o çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet yerinde istiskàl edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nev'i belâ olur. Âhirette de onlara şefâatçi değil, belki da'vâcı olur. Neden îmânımı terbiye‑i İslâmiye ile kurtarmadınız!‥
67
İşte bu hakikate binâen en bahtiyar çocuklar onlardır ki; Risale‑i Nur dâiresine girip dünyada peder ve vâlidesine hürmet ve hizmet ve hasenâtı ile onların defter‑i a'mâline vefâtlarından sonra hasenâtı yazdırmakla ve âhirette onlara derecesine göre şefâat etmekle bahtiyar evlâd olurlar.
Risale‑i Nurun ikinci kısım talebeleri: Fıtraten Risale‑i Nura muhtaç, bir derece de dünyadan ürkmüş veyâhut küsmüş kadınlardır. Hususan bir derece yaşlı da olsa, Risale‑i Nur, ona hakîki bir gıdâ‑yı manevîdir. Çünkü, Risale‑i Nurun dört esâsından birisi şefkattir ki, ism‑i Rahîm’in mazhariyetinden gelmiş. Kadınların da en esâslı hàssaları ve fıtrî vazifelerinin mayası, şefkattir.
Üçüncü kısım: Fıtrî olmasa da, vaziyeti itibariyle Risale‑i Nura ekmek ve ilâç gibi muhtaç olan hastalar ve ihtiyarlardır. Çünkü, Risale‑i Nur hayat‑ı bâkiyeyi güneş gibi gösterdiğinden; ve dünyevî hayatın fânîlik cihetinde mâhiyetini tam gösterdiğinden; dünyevî hayatlarına ya hastalık veya ihtiyarlıkla darbe gelen ve gaflet veya dalâlet cihetiyle ölümü i'dâm tevehhüm eden hastalar ve ihtiyarlar Risale‑i Nura o derece muhtaçtırlar ve öyle bir tesellî, bir nur alırlar ki; onların hastalık ve ihtiyarlığını sıhhat ve gençliğe tercih ettiriyor.
68
İhtar Edilen İkinci Nokta: Mâdem Arabîce altmışdörde girdik, işâret‑i gaybiye gelmesiyle Risale‑i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rûmî tarihi olsa, daha iki senemiz var. Hâlbuki çok mühim yerde yazılmayan ve te'hir edilen risaleler kalmış. Meselâ: Otuzuncu Mektûb ve Otuzikinci Mektûb ve Otuzikinci Lem'a”lar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış. Kalbime ihtar edilmiş ki; Eski Said’in en mühim eseri ve Risale‑i Nurun fâtihası, Arabî ve matbu' olan İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri”, Otuzuncu Mektûb olacak ve olmuş. Eski Said’in en son te'lifi ve yirmi gün ramazanda te'lif edilen, kendi kendine manzûm gelen Lemeât Risalesi Otuzikinci Lem'a olması ve Yeni Said’in en evvel hakikatten şühûd derecesinde kalbine zâhir olan ve Arabî ibaresinde Katre”, Habbe”, Şemme”, Zerre”, Hubâb”, Zühre”, Şu'le ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua Otuzüçüncü Lem'a olması ihtar edildi.
Hem Meyve”, Onbirinci Şuâ olduğu gibi, Denizli Müdafaanâmesi de Onikinci Şuâ ve hapiste ve sonra Küçük Mektûblar Mecmuası Onüçüncü Şuâ olması ihtar edildi. Ben de azîz kardeşlerimin tensiblerine havâle ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır, bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir.
Azîz kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Kastamonu ve civarındaki kardeşlerimi de eski zamanda olduğu gibi dâima beraber görüyorum. Hiç merak etmesinler; Risale‑i Nur tevakkuf etmiyor, perde altında büyük fütûhâtı var. Sıkıntılarımızın neticeleri, Risale‑i Nurun derslerine daha ziyâde nazar‑ı dikkati celbedip geniş bir dâirede kendini okutturuyor. Onun için gayet çalışkan iki kardeşimiz olan baba ve oğlu; ve babası, ziyâde sıkıntı çekmelerinde iftihar etsinler, orada muvakkat tevakkuftan müteessir olmasınlar. Benim ve bizim nazarımızda onlar, eski mevkilerini tam muhâfaza ediyorlar.
Başta Risale‑i Nurun fıtrî talebeleri masûm çocuklar demiştik. İşte bir nümûnesi; bu mektûbumu rahatsızlıktan kendim yazamadığım için ben söyleyip yeni hurûfla yazan Ceylan, biri de ona mektûb yazan masûm Küçük Ali, biri de bu defa bana kâmilâne ve müdakkikàne mektûb yazan Medrese‑i Nuriyenin küçük şâkirdi Küçük Mehmed’dir. Ben de onlara Bârekallâh bahtiyar çocuklar derim, peder ve vâlidelerini de tebrik ederim.
69

21. Dünyevî merak‑âver mes'elelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütûr getirmeyiniz.

Bir suâle mecburî cevabın tetimmesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd‑i maîşet meşgalesi hengâmı ve şühûr‑u selâsenin çok sevâblı ibâdet vakti ve zemin yüzündeki fırtınaların silâhla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetle; gayet kuvvetli bir metânet ve vazife‑i nuriye-i kudsiyede bir sebat olmazsa, Risale‑i Nurun hizmeti zararına bir atâlet, bir fütûr ve tevakkuf başlar.
Azîz kardeşlerim, siz kat'î biliniz ki: Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin meşgul oldukları vazife, rû‑yi zemindeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür. Onun için; dünyevî merak‑âver mes'elelere bakıp, vazife‑i bâkiyenizde fütûr getirmeyiniz. Meyvenin Dördüncü Mes'elesini çok defa okuyunuz, kuvve‑i maneviyeniz kırılmasın.
Evet, ehl‑i dünyanın bütün muazzam mes'eleleri, fânî hayatta zâlimâne olan düstur‑u cidâl dâiresinde, gaddârâne, merhametsiz ve mukaddesât‑ı diniyeyi dünyaya fedâ etmek cihetiyle, kader‑i İlâhî, onların o cinayetleri içinde, onlara bir manevî Cehennem veriyor. Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin çalıştıkları ve vazifedâr oldukları; fânî hayata bedel, bâkî hayata perde olan ölümü ve hayat‑ı dünyeviyenin perestişkârlarına gayet dehşetli ecel cellâdının, hayat‑ı ebediyeye birer perde ve ehl‑i îmânın saâdet‑i ebediyelerine birer vesile olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î isbât etmektedir. Şimdiye kadar o hakikati göstermişiz.
70
Elhâsıl: Ehl‑i dalâlet, muvakkat hayata karşı mücâdele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı Nur‑u Kur'ân ile cidâldeyiz. Onların en büyük mes'elesi muvakkat olduğu için bizim mes'elemizin en küçüğüne bekàya baktığı için mukâbil gelmiyor. Mâdem onlar dîvânelikleriyle bizim muazzam mes'elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük mes'elelerini merakla takib ediyoruz?‥
Bu âyet ﴿لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ ve usûl‑ü İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ Yani: Başkasının dalâleti sizin hidayetinize zarar etmez; sizler, lüzumsuz onların dalâletleriyle meşgul olmayasınız‥” Düsturun mânâsı: Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz, ona şefkat edip acınmaz.”
Mâdem bu âyet ve bu düstur; bizi, zarara bilerek râzı olanlara acımaktan men'ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri mâlâyanî bilip, vaktimizi zâyi' etmemeliyiz. Çünkü elimizde nur var; topuz yoktur. Biz tecâvüz edemeyiz. Bize tecâvüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nev'i nurânî müdafaadır.
Bu tetimmenin yazılmasının sebeblerinden birisi:
Risale‑i Nurun bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye, Boğazlar hakkında bir boşboğazlığı münâsebetiyle bir‑iki şey sordum. Baktım, alâkadarâne ve bilerek cevab verdi. Kalben, yazık dedim, bu vazife‑i nuriyede zararı olacak.” Sonra şiddetle îkaz ettim.
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ bir düsturumuz vardır. Eğer insanlara acıyorsan, geçmiş düstur onlara merhamete liyâkatini selbediyor. Cennet adamlar istediği gibi, Cehennem de adam ister.
(Beşinci Şuâ’ın yine kısmen verdiği haberler tezâhür ediyor.)
Said Nursî
71

22. Denizli tüccarı, aslı Burdurlu Hafız Mustafa’ya hitaptır

Denizli Tüccarı Aslı Burdurlu Hâfız Mustafa’ya Hitâbdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Muvaffakıyetli Arkadaşım!
Sen binler safâlarla geldin, beni ebedî minnetdâr ettin. Ve sâdık arkadaşlarınla Risale‑i Nurun serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymetlidir, değil yalnız bizi ve Risale‑i Nurun şâkirdlerini, belki bu memleketi, belki Âlem‑i İslâmı ma'nen minnetdâr ettiniz ki; ehl‑i îmânın imdâdına yetişmeye Risale‑i Nurun yolunu serbestçe açtınız. Ben, bir seneden beri seni ve seninle beraber bu serbestiyetine çalışanları, Merhum Hâfız Ali ve Husrev gibi Risale‑i Nurun kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma, duâlarıma şerîk etmişim; hem devam edecek Buraya kadar herbir dakika yoldaki, bir gün Risale‑i Nurun hizmetinde bulunduğun gibi beni minnetdâr eyledin. Hâkim‑i âdil nâmını alan ma'lûm zâtı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakîki adâlete hizmetleri için âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı‑yedi aydır onları da aynen manevî kazançlarıma şerîk ediyorum.
Bana teslîm ettikleri Risale‑i Nurun bir kısmını, kardeşlerime cevab vereceğim; bütününü yazsınlar, onlara hediye edeceğim. Çünkü onlar, Risale‑i Nurun bundan sonraki hizmetine tam hissedardırlar. Bu mes'elede ben Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvâtını ve ehl‑i îmânın hayatta olanlarını hem kendim, hem Risale‑i Nurun talebeleri, manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Denizli Hapishânesini de, bir imtihan medresemiz telâkki ediyoruz. Ve bizimle alâkadar hem Denizli’de, hem hapsinde umumuna ve hususuna ve tam adâletini gördüğümüz mahkeme hey'etine çok selâm ve duâlar ederiz.
72

23. Bu hizmetimizin neticesi olan Risale‑i Nur’un serbestiyetini, değil yalnız biz ve bu Anadolu, âlem-i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kat'iyyen şek ve şübhemiz kalmadı ki; bu hizmetimizin neticesi olan Risale‑i Nurun serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve Âlem‑i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor; belki kâinât memnun olup cevv‑i semâ, fezâ‑yı âlem alkışlıyor ki; üç‑dört ayda yağmura şiddet‑i ihtiyaç varken gelmedi, yalnız Ankara teslîm kararına tevâfuk eden Leyle‑i Regâibdeki emsâlsiz ve gürültülü rahmetin gelmesi; ve Denizli’de mahkemenin bilfiil teslîmine karar vermesi, yine Leyle‑i Mi'râcda aynen Risale‑i Nurun bir rahmet olduğuna işâreten Leyle‑i Regâibe tevâfuk ederek kesretli melek‑i ra'dın alkışlamasıyla ve rahmetin Emirdağı’nda gelmesi o teslîm kararına tevâfuk etmesi ve bir hafta sonra, demek Denizli’de vekillerin eliyle alınması hengâmlarında yine aynen Leyle‑i Mi'râca ve Leyle‑i Regâibe tevâfuk ederek aynen onlar gibi cuma gecesinde kesretli rahmet ve yağmurun bu memlekette gelmesi, o tevâfuklarıyla kat'î kanâat verdi ki:
Risale‑i Nurun müsâderesine ve hapsine dört zelzelelerin tevâfuku Küre‑i Arzca bir i'tirâz olduğu gibi, bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç cuma gecesinde biri Leyle‑i Regâib, biri Leyle‑i Mi'râc, biri de Şâbân‑ı Muazzamın birinci cuma gecesinde rahmetin kesretli gelmesi ve Risale‑i Nurun da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevâfuk etmesi, küre‑i havâiyenin bir tebriki, bir müjdesidir ve Risale‑i Nurun da manevî bir rahmet ve yağmur olduğuna kuvvetli bir işârettir.
Ve en latîf bir emâre şudur ki; dün, birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi, vurdu. Biz, uçurmak için işâret ettik, gitmedi.
Mecbur oldum, Ceylan’a dedim: Pencereyi ; o ne diyecek?”
Girdi, durdu, bu sabaha kadar; sonra odayı ona bıraktık, yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım; yarım dakikada döndüm, baktım Kuddûs, Kuddûs zikrini yapan bir kuş odamda gördüm. Gülerek dedim: Bu misâfir niçin geldi?” Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum; ekmek bıraktım, yemedi. Yine kapıyı açtım, çıktım, yarım dakikada geldim; o misâfir kayboldu.
73
Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki: Ben bu gece gördüm ki, Hâfız Ali’nin kardeşi yanımıza gelmiş.”
Ben de dedim: Hâfız Ali ve Husrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek.”
Aynı günde, iki saat sonra çocuk geldi dedi: Hâfız Mustafa geldi.” Hem Risale‑i Nurun serbestiyetinin müjdesini, hem mahkemedeki kitaplarımı da kısmen getirdi; hem serçe kuşunun ve senin, hem kuddûs kuşunun tâbirini isbât etti ki, tesâdüf olmadığını isbât etti .
Acaba emsâlsiz bir tarzda hem serçe kuşu acîb bir sûrette, hem kuddûs kuşu garîb bir sûrette gelip bakması, sonra kaybolması ve masûm çocuğun rüyası tam tamına çıkması, Risale‑i Nurun Hâfız Mustafa gibi bir zâtın eliyle buraya gelmesinin aynı zamanına tevâfuku hiç tesâdüf olabilir mi? Hiçbir ihtimali var ki, bir beşâret‑i gaybiye olmasın?
Evet, bu mes'ele, küçük bir mes'ele değil; kâinât ve hayvanat ile alâkadardır. Ben Risale‑i Nurun bir şâkirdi olmak itibariyle, kendi hisseme düşen bu kâr ve neticeyi, binler altın lira kadar kazancım var kanâat ediyorum. Başka yüzbinler Risale‑i Nur şâkirdleri ve takviye‑i îmâna muhtaç ehl‑i îmânın istifadeleri buna kıyâs edilsin.
Evet dinin, şerîatın ve Kur'ânın yüzden ziyâde tılsımlarını, muammâlarını hall ve keşfeden; ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden; ve Mi'râc ve haşr‑i cismânî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur'ân hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid feylesoflara ve zındıklara karşı güneş gibi isbât eden ve onların bir kısmını îmâna getiren Risale‑i Nur eczâları, elbette Küre‑i Arz ve küre‑i havâiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbâli kendi ile meşgul edecek bir hakikat‑i Kur'âniye’dir ve ehl‑i îmân elinde bir elmas kılınçtır.
74

24. Ben Cenab‑ı Hakka şükrediyorum ki, nefsimi kendime beğendirmemiş ve kusurlarımı kendime bildirmiş

Azîz Kardeşim!
Risale‑i Nurun avukatı Ziya’yı bizim tarafımızdan hem çok teşekkür, hem tebrik ediniz. Çoktan beri rûhuma ihtar edilmiş ki; Ziya nâmında birisi, Risale‑i Nur nâmına büyük bir hizmet edecek. Bu mes'ele gösterdi ki; o Ziya, bu Ziya’dır. Bizleri ebede kadar minnetdâr eyledi. Mahkemede zabıt kâtibi ve âzâdan Hesnâ hanım ve sorgu hâkimi gibi vicdânlı zâtlara teşekkür ederiz. Ve onları unutmayacağımı; bilhassa, başta Müftü Osman, Hasan Feyzi olarak çok ehemmiyetli kardeşlerime selâmımızı ve minnetdârlığımızı bildiriniz. Ve hâkim‑i âdil olan zâta, Risale‑i Nurun ekser eczâlarını ona hediye etmek için yazdırmayı karar verdiğimi söyleyiniz. Ve Risale‑i Nurun fahrî avukatı Ziya’ya; kısm‑ı mühimmini yazdırıp ona hediye etmek niyetindeyim.
Tab' olunan Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nin beşyüz matbu' nüshaları da tab'edenlere verilecek mi? Merak ediyorum.
Biri de, İstanbul’da müsâdere edilen ne kadar Risale‑i Nur varsa bana aittir. İçinde yirmi risale bulunan mecmua bana çok ehemmiyeti var.
Hem Denizli’den müfârakat ederken, emânet Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi’ni, orada bazılarına bırakmıştım, o da bana çok lâzımdır belki Hoca Mûsa Efendi biliyor.
Risale‑i Nurun zaîf veya yeni şâkirdlerini vesveseden kurtarmak için beyân ediyorum ki: Gizli bir komitenin desîsesiyle sâfdil bazı hocalar veyâhut bid'a tarafdârları bazı muârızlar, Risale‑i Nurun hiç zedelenmez bazı hakikatlerine karşı gelmek için, benim çok kusurlu ve itiraf ediyorum çok hatâlı şahsımın noksanlarını ve hatâlarını işâa etmek ve beni onlar ile çürütmekle Risale‑i Nura ilişmek ve darbe vurmak istediklerinin bu yirmi senedir yirmi ehemmiyetli hâdisesi var. Hattâ iki defa hapsimize de bir nev'i vesilesi olduğundan, dostlarıma ve Risale‑i Nurun şâkirdlerine ilân ediyorum ki:
75
Ben, Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum ki; nefsimi kendime beğendirmemiş ve kusurlarımı kendime bildirmiş. Değil kendimi satmak, hodfürûşluk etmek, belki kemâl‑i mahcûbiyetle Risale‑i Nurun mübârek şâkirdleri içinde onların samîmiyet ve ihlâsı ile kendimi affettirmek ve onların manevî şefâatiyle günahlarıma bir keffâret aramaktır.
Bana i'tirâz edenler, gizli ayıblarımı bilmiyorlar. Yalnız zâhirî bazı hatâlarımı bahâne edip ve yanlış olarak Risale‑i Nuru benim malım zannedip Risale‑i Nurun nurlarına perde çekmek, intişarına rekabet etmek için derler: Said Cuma cemâatine gelmiyor, sakal bırakmıyor.” gibi tenkidleri var.
Elcevab: Ben, çok kusurları kabûl ile beraber derim: Bu iki mes'elede büyük mazeretlerim var.
Evvelâ: Ben Şâfiîyim. Şâfiî Mezhebinde Cuma’nın bir şartı; kırk adam imâm arkasında Fâtiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana Cuma farz değil. Ben, mezheb‑i A'zamîyi takliden, bazen sünnet olarak kılıyordum.
Sâniyen: Yirmi senedir haksız olarak beni insanlarla görüştürmekten men'ettikleri için hem bu âhirde, resmen dört ay evvel perde altında insanlarla temâs ettirmemek için tenbihât olmuş hem yirmibeş senedir ben münzevî yaşadığım için, kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum ve herkesin arkasında mezhebimce iktidâ edip namaz kılamıyorum ve okumakta yetişemiyorum ve daha Fâtihanın yarısını okumadan, imâm rükûa gidiyor. Bizde Fâtiha okumak farzdır.
Sakal Mes'elesi İse: Bu bir sünnettir, hocalara mahsûs değil. Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmî hücumlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım, bir hikmet, bir inâyet‑i İlâhiye olduğunu isbât etti. Eğer sakal olsaydı, tıraş edilseydi, Risale‑i Nura büyük bir zarardı. Çünkü ölecektim, dayanamayacaktım.
76
Bazı âlimler Sakalı tıraş etmek câiz değildir.” demişler. Muradları, sakalı bıraktıktan sonra tıraş etmek haramdır, demektir. Yoksa hiç bırakmayan, bir sünneti terketmiş olur. Fakat bu zamanda, dehşetli pek çok günah‑ı kebîreden çekinmek için, bu terk‑i sünnete mukâbil, Risale‑i Nurun irşadıyla, yirmi sene haps‑i münferid hükmünde işkenceli bir hayat geçirdik; inşâallâh o sünnetin terkine bir keffârettir.
Hem bunu kat'iyyen ilân ediyorum ki: Risale‑i Nur, Kur'ânın malıdır. Benim ne haddim var ki, sâhib olayım; ki kusurlarım ona sirâyet etsin. Belki o Nurun kusurlu bir hàdimi ve o elmas mücevherât dükkânının bir dellâlıyım. Benim karmakarışık vaziyetim ona sirâyet edemez, ona dokunamaz. Zâten Risale‑i Nurun bize verdiği ders de, hakikat‑i ihlâs ve terk‑i enâniyet ve dâima kendini kusurlu bilmek ve hodfürûşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini ehl‑i îmâna gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene fakat hakikat olmak şartıyla minnetdâr oluyoruz, Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluruz; kusurumuzu fakat garaz ve inâd olmamak şartıyla ve bid'alara ve dalâlete yardım etmemek kaydı ile kabûl edip minnetdâr oluyoruz.
77

25. Asâ‑yı Mûsa gibi Meyve Risalesi de çok firavunları susturur, mağlup eder

Azîz Kardeşlerim!
Hazret‑i Ali (R.A.) وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ fıkrasında Âyetü'l‑Kübrâ yüzünden şâkirdleri bir musîbete düşüp ve onun berekâtıyla emniyet ve selâmete çıkacaklarını kerâmetkârâne haber verdiği gibi; Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi, Nurlar içinde yüzer matbu' nüshasıyla serbestiyet noktasında daha ziyâde mevki alması cihetiyle bu memlekete üç büyük yağmur rahmetine birinci vesile olduğu gibi; ben, dünya hâlini bilmiyorum, fakat eskiden beri boğazımızı sıkan ve dâima bizi istilâ etmeye fırsat bekleyen ve dehşetli kuvvet alan ve tarafdârlar bulan ve bizi istinâdsız zannıyla fırsat bekleyenin istilâsından ve esâretinden Âyetü'l‑Kübrâ ve arkadaşlarının serbestiyeti çok hâdise ve emârelerle şimdiye kadar Risale‑i Nur sadaka gibi belâların def'ine bir vesile olduğundan, bu da bu belâya karşı vesiledir denilebilir. Ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anhu’nun وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ fıkrasında bir vecihte Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi maksûd olduğu gibi, Denizli Meyvesinin Onbir Mes'elesi Hüccetü'l‑Bâliğa”, Onbir Hüccetiyle, aynen Asâ‑yı Mûsa’nın Onbir mu'cizesine tevâfuk edip, bu fıkrada aynen Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi gibi İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) medâr‑ı nazarı olduğu kalbime ihtar edildi.
Demek Meyve Risalesi, Asâ‑yı Mûsa gibi çok fir'avunları susturur, mağlûb eder. Âyetü'l‑Kübrâ’yı tab'eden kahraman ve mübârek kardeşlerimiz, pek büyük bir Hizmet‑i Nuriye yapmışlar. Merhum Hâfız Ali’nin (R.H.) Hizmet‑i Nuriyesi, bununla da devam ediyor.

26. Ayetü'l‑Kübra’nın matbu nüshaları perde altında çok hizmetleri görmüşler

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Âyetü'l‑Kübrâ’nın matbu' nüshaları perde altında çok hizmet görmüşler. Baştaki ihtarın âhirinde beyaz yerde bir hâşiye olarak size altı satır sûretini gönderdik; siz münâsib görürseniz yazdırırsınız, hem ıslah ve tashih edersiniz. Benim kat'î kanâatim geldi ki:
78
Bu defa, Âyetü'l‑Kübrâ’yı dikkatle ve muârızları nazara alıp okudum. Şübhem kalmadı ki, Risale‑i Nurun çok şiddetli darbelerine karşı muârızlar zaîf bahâneler ve sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz kusurları medâr‑ı mes'ûliyet gördükleri hâlde, bu dehşetli darbeleri nazara almayıp hem berâetimizi; hem Risale‑i Nurun serbestiyetini kabûl etmelerinin sebebi: Başta Âyetü'l‑Kübrâ olarak Risale‑i Nurun Meyve ve Hüccetü'l‑Bâliğa gibi eczâlarındaki hàrikulâde ve sarsılmaz hakikatler, onların dehşetli inâdlarını kırmasıdır. Çaresiz, mecburiyetle serbestiyetini; berâetimizi resmen kabûl etmişler. Fakat yine gizli zındıka komitesi, elinden geldiği kadar nazar‑ı millette kendilerini lânetten, nefretten bir derece kurtarmak için, kusurlarımızı arıyorlar ve hükûmeti iğfal etmeye çalışıyorlar. Onun için biz; eskisi gibi ihtiyatımızı elden bırakmamalıyız. (Hâşiye)
Umum kardeşlerimizin gelecek mübârek Ramazan‑ı Şerîfinizi ve geçmiş Berât gecelerinizi bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onların ve bizlerin hakkımızda bu Ramazandaki Leyle‑i Kadr’imizi bin aydan hayırlı ve bin ay kadar medâr‑ı sevâb eylesin, Ümmet‑i Muhammediye’ye saâdet ve selâmet versin, âmîn!
Hem cümlenize birer birer selâm eden kardeşiniz,Said Nursî

27. Kerâmet İzhâr Edilmez Diye Hafif Bir Tenkide Mukâbil Müdafaâtım

Azîz, sıddık, metîn, sarsılmaz, sebatkâr, fedâkâr, vefâdâr kardeşlerim!
Bilirsiniz ki, Ankara ehl‑i vukûfu Risale‑i Nura ait kerâmetleri ve işâret‑i gaybiyeleri inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerâmetlerde beni hissedar zannedip i'tirâz ederek, Böyle şeyler kitapta yazılmamalı idi; kerâmet izhâr edilmez.” diye hafif bir tenkide mukâbil müdafaâtımda onlara cevaben demiştim ki:
79
Onlar bana ait değil ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değil. Belki Kur'ânın mu'cize‑i maneviyesinin tereşşuhâtı ve lem'alarıdır ki hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nurda kerâmetler şeklini alarak şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek için, ikramât‑ı İlâhiye nev'indendir. İkram ise, izhârı bir şükürdür, câizdir. Hem makbûldür. Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binâen cevabı bir parça izâh edeceğim. Ve, Niçin izhâr ediyorum ve niçin bu noktada bu kadar tahşidât yapıyorum ve niçin birkaç aydır bu mevzûda çok ileri gidiyorum? Ekser mektûblar o kerâmete bakıyor?” diye suâl edildi.
Elcevab: Risale‑i Nurun hizmet‑i îmâniyesinde bu zamanda binler tahribâtçılara mukâbil yüzbinler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakal yüzer kâtib ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temâs etmemek, belki millet ve ehl‑i idare takdir ile ve teşvik ile yardım ve temâs etmek zarûrî iken ve o hizmet‑i îmâniye hayat‑ı bâkiyeye baktığı için hayat‑ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercih etmek, ehl‑i îmâna vâcib iken, kendimi misâl alarak derim ki:
Beni herşeyden ve temâstan ve yardımcılardan men'etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale‑i Nurdan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garîb, kimsesiz bir bîçâreye, binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek ve bu tecrid ve tazyîklerde maddî bir hastalık nev'inde insanlar ile temâs ve ihtilâttan çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece te'sirli bir tarzda halkları ürküttürmek ki, en ziyâde merbût görülen bazı dostların bana selâm vermemek, hattâ bazı namazı da terketmek derecesinde ürkütmekle kuvve‑i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle ihtiyarım haricinde bütün o mânilere karşı, Risale‑i Nur şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerinin takviyesine medâr ikramât‑ı İlâhiye’yi beyân ederek Risale‑i Nur etrafında manevî bir tahşidât yaptırmak ve Risale‑i Nur kendi kendine, tek başıyla başkalarına muhtaç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa, hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek, hodfürûşluk etmek ise; Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir esâsı olan ihlâs sırrını bozmaktır.
80
İnşâallâh Risale‑i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de ma'nen müdafaa edip kusurlarımızı affettirmeğe vesile olacaktır.

28. Sizi eski talebelerim ve arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzadem Abdülmecid ve Abdurrahmanlar bildiğimden, bu mahrem sırrı size açtım

Azîz Kardeşlerim!
Risale‑i Nurun zuhûrundan kırk sene evvel, geniş bir hiss‑i kable'l-vukû', acîb bir tarzda; hem bende, hem bizim köyde, hem nahiyemizde tezâhür ettiğini şimdi bir ihtar‑ı manevî ile kat'î kanâatim gelmiş. Şefîk ve kardeşim Abdülmecîd gibi eski talebelerime bu sırrı fâşetmek isterdim. Şimdi Cenâb‑ı Hak sizlerde çok Abdülmecîdleri ve çok Abdurrahmanları verdiği için, size beyân ediyorum:
Ben, on yaşında iken, büyük bir iftihar, hattâ bazen temeddüh sûretinde bir hâletim vardı; istemediğim hâlde pek büyük bir ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime derdim: Senin beş para kıymetin yok. Bu temeddühkârâne; hususan cesârette çok fazla gösterişin niçindir? Bilmiyordum; hayret içinde idim. Bir‑iki aydır o hayrete cevab verildi ki; Risale‑i Nur, kable'l‑vukû' kendini ihsâs ediyordu. Sen, âdi odun parçası gibi bir çekirdek iken, o firdevs salkımlarını bilfiil kendi malın gibi hiss‑i kable'l-vukû' ile hissedip hodfürûşluk ederdin.
Bizim Nurs Köyümüz ise; hem eski talebelerim, hem hemşehrilerim biliyorlar ki; bizim köyümüz, fevkalâde gösteriş ve cesârette, ileri göstermek için temeddühü çok severdiler; güyâ büyük bir memleketi fetheder gibi kahramanâne bir tavır almak istiyordular. Ben, hem kendime, hem onlara çok hayret ederdim. Şimdi hakîki bir ihtar ile bildim ki: O masûm Nurslu insanlar, Nurs Karyesi; Risale‑i Nurun nuruyla büyük bir iftihar kazanacak; o vilâyetin, nahiyenin ismini işitmeyen, Nurs Köyünü ehemmiyetle tanıyacak diye bir hiss‑i kable'l-vukû' ile o ni'met‑i İlâhiye’ye karşı teşekkürlerini temeddüh sûretinde göstermişler.
81
Hem, o nahiyemiz olan Hizan Kazasına tâbi İsparit’te, birden bire meşhûr Seydâ nâmında Şeyh Abdurrahman‑ı Tağî himmetiyle, o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münâzara‑i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir dâire‑i ilim ve tarîkat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güyâ rû‑yi zemini fethedecek bu hocalardır.
Eski meşhûr ulemâ ve evliyâlar ve allâmeler ve kutublar onların medâr‑ı bahsi oldukça, ben de dokuz‑on yaşında iken dinliyordum. Kalbime geliyordu ki, bu talebeler, âlimler, ilimde, dinde büyük bir fütûhât yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyâde zekâveti olsa idi, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münâzarada, bir mes'elede birisi galebe çalsa büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum; o hissiyat bende de vardı. Hattâ tarîkat şeyhleri ve dâirelerinde medâr‑ı hayret bir müsâbaka; hem nahiye, hem kaza, hem vilâyetimizde vardı. O hâletleri başka memleketlerde o derece göremedim.
Şimdi bir ihtar ile kat'î kanâatim geldi: O talebe arkadaşlarım, o üstadlar hükmünde hocalarım, o mürşidlerim, evliyâ ve şeyhlerim; bir hiss‑i kable'l-vukû' ile rûhu hissedip akıl bilmeyerek ki en lüzumlu bir zamanda o talebeler içinde ve o hocaların şâkirdleri içinde ve o mürşidlerin mürîdleri içinde parlak bir nur çıkacak, ehl‑i îmânın imdâdına gelecek diye o istikbâldeki ni'met‑i İlâhiye’ye gayet ağır ve acîb şerâit içinde ve hadsiz muârızların karşısında ve bin seneden beri kuvvet bulan dalâletin mukâbilinde ve gayet vehham ve garazkâr düşmanlarımızın desîselerinin ihâtasında ve iki dehşetli mahkemenin uzun tedkîkàtında Risale‑i Nurun bu fevkalâde galebesi ve hàrikulâde perde altında tenviratı ve düşmanlarını mecbur edip serbestiyetini kazanması gösteriyor ki; o mevkiine lâyıktır ki, kable'l‑vukû' İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anhu ve Gavs‑ı A'zam (Kuddise Sırruhu) ondan haber verdikleri gibi, bunlar; köy ve nahiye ve vilâyetim, benimle beraber şuûrsuz olarak geleceğini hissedip mesrûr olmuşlar. (Hâşiye)
82
Sizi eski talebelerim ve eski arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzâdem Abdülmecîd ve Abdurrahmanlar bildiğimden bu mahrem sırrı size açtım.
Evet, ben, yirmidört saat evvel hassâsiyetimle ve a'sâbımın rutûbetten te'siriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi aynen öyle de; ben ve köyüm ve nahiyem, kırkdört sene evvel Risale‑i Nurdaki rahmet yağmurunu bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissetmişiz demektir.
Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve duâ ederiz ve duâlarını ricâ ederiz.

29. Hayatımın harika kısmının, Risale‑i Nur’un bir silsile-i kerameti olduğu tebeyyün etti

Hiss‑i Kable'l-vukû'un Tetimmesi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Risale‑i Nurun zuhûru hiss‑i kable'l-vukû' ile küllî bir sûrette hissedilmesi gibi; Risale‑i Nurun hàs talebelerinin bir kısmının itirafıyla; ve bir kısmının tarz‑ı hayatı Risale‑i Nur gibi bir hizmete namzedliğini gösterdiği cihetle bu tetimmeyi yazıyorum:
83
Evet, hiss‑i kable'l-vukû', herkeste cüz'î‑küllî vardır; hattâ hayvanatta dahi vardır; hattâ rüya‑yı sâdıkanın ehemmiyetli bir kısmı, bu hiss‑i kable'l-vukû'un nev'indendir; hattâ bazılarda hassâsiyet cihetiyle kerâmet derecesine çıkar. Benim a'sâbımdaki hassâsiyetle yağmurdan yirmidört saat evvelki rutûbet‑i havâiye ile yağmurun gelmesini hissetmem, bir cihette hiss‑i kable'l-vukû' sayılabilir ve bir cihette sayılmaz.
Ben, Risale‑i Nura ehemmiyetli hizmet eden kardeşlerimin tarz‑ı hayatlarına dikkat ettim, gördüm ki; aynı benim güzerân‑ı hayatım gibi, Risale‑i Nur gibi bir neticeye göre techiz edilip sevkedilmiş.
Evet; Husrev, Feyzi, Hâfız Ali, Nazîf gibi çok kardeşlerimizin geçen tarz‑ı hayatları bu Hizmet‑i Nuriyeye göre bir vaziyet verildiğini onlar hissettikleri gibi; ben de çok hàs kardeşlerimde, hattâ burada aynen tarz‑ı hayatım gibi, böyle bir nurânî meyveyi vermek için tanzim edilmiş görüyorum. Hissetmeyen kısmı, dikkat etseler hissedecekler. Ben kendim, bütün hayatımın hàrika kısmını, evvelce Gavs‑ı A'zam’ın bir silsile‑i kerâmeti telâkki ediyordum; şimdi Risale‑i Nurun bir silsile‑i kerâmeti olduğu tebeyyün etti.
Ezcümle: Ben hürriyetten evvel İstanbul’a gelirken yolda bir‑iki mühim ilm‑i kelâma ait kitaplar elime geçti: Dikkatle mütâlaa ettim. İstanbul’a geldikten sonra, sebebsiz olarak hem ulemâyı, hem mekteb muallimlerini münâzaraya Kim ne isterse benden sorsun.” diye ilân ettim. Medâr‑ı hayrettir ki; münâzaraya gelenlerin bütün sordukları suâller, yolda mütâlaa ettiğim ve hâfızamda kaldığı mes'elelerdi. Hem, feylesofların sordukları suâller, hâfızamda bulunan mes'elelerdi.
Şimdi anlaşıldı ki; o fevkalâde muvaffakıyet ve benim de haddimden çok ziyâde o hodfürûşluk ve mânâsız izhâr‑ı fazilet ise, ileride Risale‑i Nurun İstanbul’ca ve ulemâca makbûliyetine ve ehemmiyetine zemin hazır etmek imiş.
84
İkincisi: Hattâ ben, fakir ve muhtaç olduğum ve zâhid ve sofu ve riyâzetçi olmadığım ve büyük bir şeref ve haysiyet ve hânedânlık haysiyetinden, şân ü şerefinden hissedar olmadığım hâlde, Tarihçe‑i Hayat’ımda yazıldığı gibi küçükten beri halkların mallarını, hediyelerini kabûl edemiyordum; ihtiyacımı izhâra tenezzül edemiyordum. Beni bilenler gibi, ben de çok hayret ederdim. Şimdi hàssaten birkaç sene zarfında anlaşıldı ki, Risale‑i Nurun dehşetli bir mücâhedesinde, tama' ve mal yüzünden mağlûb olmamak ve i'tirâz gelmemek için o hâlet‑i rûhiye bize ihsân edilmişti. Yoksa düşmanlarım, o cihetten büyük bir darbe indirecektiler.
Hem Ezcümle: Eski Said siyasette çok ileri gittiği hâlde, Yeni Said de tarafdâr bulmak için çok muhtaç olduğu zamanda bütün insanları meşgul eden bu beş‑altı senedeki beşer tûfânları, siyaset fırtınaları içinde kat'a ve asla beni meşgul etmedi ve merakla mağlûb etmedi ve beş sene, bilmeyi merak etmedim.
Beni bilenler gibi, ben de bu hâle çok hayret ederdim. Hattâ kendi kendime derdim: Acaba ben mi dîvâne olmuşum ki, bütün dünyayı kendiyle meşgul eden bu hâdisâta bakmıyorum, ehemmiyet vermiyorum. Yoksa insanlar dîvâne olmuşlar?” diye hayret içinde idim. Şimdi hem manevî ihtarla, hem mezkûr hiss‑i kable'l-vukû' ile, hem meydândaki Risale‑i Nurun galebe ve serbestiyeti ile tahakkuk etti ki: Risale‑i Nurdaki hakikat‑i ihlâs, rızâ‑yı İlâhîden başka hiçbir şeye âlet ve tâbi olamaz ve Kur'ân’dan başka hiçbir nokta‑i istinâdı olmadığını isbât etmek için o acîb hâlet‑i rûhiye verilmiş.
Said Nursî
85

30. İnsanın fıtratındaki merak, insaniyet damarıyla sizin farz vazifeniz zararına o geniş boğuşmalara sevk ediyor

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Meyve’nin Dördüncü Mes'elesi’ndeki bir hakikatin izâhını Eski Said’in âfâka bakmak damarıyla ve bana hizmet eden kâtibin Ramazan başlarında bayram alâmetini şarkta bir hâdisenin te'siriyle heyecanla demesi ve bu Ramazan‑ı Şerîfteki kıymetdâr vakitleri radyonun mâlâyaniyâtıyla zâyi' etmemesi için ma'nen kalbime kaç defa ihtar edildi ki; o geniş ve karışık fırtınalı hakikatin kısaca zararlarını beyân eyle. Ben de gayet muhtasar bazı işâretler nev'inde, Risale‑i Nur şâkirdlerinin meraklarını ta'dil etmek niyetiyle beyân ediyorum. Fakat hem mes'ele çok geniş, vaktim de dar, hâlim de perîşan olmasından, anlamasında zahmet çekeceksiniz, zekâvetinize güveniyorum.
Meyvenin o Dördüncü Mes'elesinde denilmiş ki:
Dünya siyasetine karışmadığımın sebebi: O geniş ve büyük dâirede vazife az ve küçük olmakla beraber, câzibedârlık cihetiyle meraklıları kendiyle meşgul eder, hakîki ve büyük vazifelerini onlara unutturur veya noksan bıraktırır, hem her hâlde bir tarafgirlik meylini verir, zâlimlerin zulümlerini hoş görür, şerîk olur.” meâlinde orada denilmiştir.
Şimdi ben de derim ki: Merak yüzünden ve âfâkî hâdisâtın verdiği sarhoşâne gafletten zevk alan bîçâreler! Eğer, İnsanın fıtratındaki merak, insaniyet damarıyla sizin, farz ve lâzım vazifeniz zararına o hâdise, o geniş boğuşmalara sevkediyor; bu da bir ihtiyac‑ı manevîdir, fıtrîdir.” derseniz, ben de derim:
86
Kat'iyyen biliniz ki; insanın çok mu'cizâtlı hilkatine merak etmeyip, dikkat etmeyerek iki başlı veya üç ayaklı bir insan görse kemâl‑i merakla temâşâsına daldığı gibi, aynen bu asırda nev'‑i beşerin muvakkat ve fânî, tahribci geniş hâdiseleri; ve zemin yüzünde yüzbin millet ve insan nev'i gibi çok hâdisât‑ı acîbeye mazhar o milletlerden her baharda yalnız bir tek arı milletine ve üzüm tâifesine baksan, bu nev'‑i beşerdeki hâdisâtın yüz defa daha mûcib‑i merak ve rûhâni, manevî zevklere medâr hâdiseler var. Bu hakîki zevklere ehemmiyet vermeyip beşerin zararlı, şerli, ârızî hâdiselerine bu kadar merak ve zevk ile bağlanmak; dünyada ebedî kalmak ve o hâdiseler dâimî olmak ve herkese o hâdiseden bir menfaat veya zarar gelmek ve o hâdiseye sebebiyet verenlerin hakîki fâil ve mûcid olmak şartıyla olabilir. Hâlbuki, havanın fırtınaları gibi geçici hâllerdir. Sebebiyet verenlerin te'sirleri pek cüz'î Ondaki zarar ve menfaati o vaziyet; şarktan, Bahr‑i Muhîtten sana göndermez. Senden sana daha yakın ve senin kalbin onun tasarrufunda ve senin cismin onun tedbir ve icâdında olan bir Zât‑ı Akdes’in Rubûbiyetini ve hikmetini nazara almayıp, dünyanın nihâyetinden zarar ve menfaati beklemek ne derece dîvânelik olduğu ta'rif edilmez!
Hem îmân ve hakikat noktasında, bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakîki vazife‑i insaniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş dâire ise siyaset dâiresidir. Hususan böyle umumî ve mücâdele sûretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir îmân lâzım ki; herşeyde, her vaziyette, herbir harekette kader‑i İlâhî ve kudret‑i Rabbâniyenin izini, eserini görsün, o zulm‑ü zulmette kalb boğulmasın, îmân sönmesin; akıl, tabiat ve tesâdüfe saplanmasın.
87
Hattâ ehl‑i hakikat, hakikat ve mârifetullâhı bulmak için, kesret dâirelerini unutmağa çalışıyorlar; kalb dağılmasın ve lüzumlu ve kıymetli şeye sarfetmek lâzımgelen merakı, zevki, şevki, lüzumsuz fânî şeylerde telef olmasın. Hattâ bu ehemmiyetli sırdandır ki, din düsturlarının bir hàdimi olmak cihetinde güneş gibi îmânlar taşıyan bir kısım sahâbeler ve onlara benzeyen mücâhidînden, selef‑i sâlihînden başka; siyasetçi, ekserce tam müttakì dindar olamaz. Tam ve hakîki dindar, müttakì olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad‑ı aslî siyaseti yapanlarda, din ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer. Hakîki dindar ise, Bütün kâinâtın en büyük gayesi ubûdiyet‑i insaniyedir.” diye siyasete, aşk‑ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate âlet etmeğe eğer mümkünse çalışabilir. Yoksa, bâkî elmasları kırılacak âdi şişelere âlet yapar.
Elhâsıl: Nasıl ki sarhoşluk, hakîki vazifelerden gelen elemleri ve ihtiyaçları sarhoşlukla muvakkaten unutturduğu cihetle menhus ve kısa bir zevk verir; öyle de: Böyle fânî boğuşmaları ve hâdiseleri merakla takib etmek, bir nev'i sarhoşluktur ki; hakîki vazifelerden gelen ihtiyacât ve yapmamaktan gelen teellümâtı muvakkaten unutturduğu için, menhus bir zevk verir veya tehlikeli bir ye'se düşüp ﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ âyetindeki emr‑i İlâhî’ye muhâlefet eder, tokada müstehak olur. Veya ﴿لَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ olan şiddetli tehdid‑i İlâhî tokadına mazhar olur; zâlimlerin zulümlerine hasbî olarak ma'nen iştirâk eder; bil'istihkak cezasını da dünyada, âhirette çeker.
Yalnız ehemmiyetli bir endişe ve bir tesellî kalbime geliyor ki:
Bu geniş boğuşmaların neticesinde, eski Harb‑i Umumî’den çıkan zarardan daha büyük bir zarar, medeniyetin istinâdı, menba'ı olan Avrupa’da, deccâlâne bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi tesellîye medâr, Âlem‑i İslâmın tam intibâhıyla ve Yeni Dünya’nın, Hıristiyanlığın hakîki dinini düstur‑u hareket ittihàz etmesiyle ve Âlem‑i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur'ân’a ittihâd edip tâbi olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semâvî bir muâvenetle dayanıp inşâallâh galebe eder.
88
Umum kardeşlerime birer birer selâm. Gelen veya geçen Leyle‑i Kadir’lerinizi tebrik ederiz.

31. Bir‑iki sene zarfında Denizli kahramanları, yirmi sene kadar Risale-i Nur’a hizmet ettiklerinden, ebede kadar onların bu iyiliklerini unutmayız

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Denizli’nin bir Husrevi Hasan Feyzi’nin uzunca, tafsilâtlı bir mektûbunu vâsıtanızla aldım. Ve bildim ki; nasıl bir dâne toprak altına konulur, çok dâneleri sünbül versin, aynen öyle de: Şehîd merhum Hâfız Ali o tarlada, toprak altına girdi, otuz‑kırk Hâfız Alileri sünbül verdi ve verecek kanâatim geldi. Siz, benim tarafımdan ona ve Risale‑i Nurun hizmetine çalışanlara yazınız ki:
Bir‑iki sene zarfında Denizli kahramanları, yirmi sene kadar Risale‑i Nura hizmet ettiklerinden, biz Risale‑i Nur şâkirdleri ebede kadar onların bu iyiliklerini unutmayız ve Denizli, nazarımızda ikinci bir Isparta hükmüne geçtiği gibi, hapishânesini dahi bir Medrese‑i Nuriye mânâsında biliyoruz.
Feyzi’nin mektûbunda isimleri bulunan ve bilhassa hâkim‑i âdil ile beraber hakîki adâlete çalışanlar (Ç.H.M.) ve Avukat Ziya gibi bütün o zâtlar, değil yalnız bizi, belki Anadolu’yu ve Âlem‑i İslâmı ma'nen minnetdâr eylemişler. Onlar, bizim gibi Risale‑i Nura sâhibdirler. Eğer lüzum olsa, elime teslîm edilen bir kısım mecmuaları da onlara emâneten okutmak için göndereceğim. Orada kalan kitaplar, lüzumu varsa, muattal kalmamak şartıyla kalabilirler. Büyük mecmua elinde bulunan, muattal bırakmamak ve okutmak ve mümkün ise hapishâneyi teşrîk etmek şartıyla onun elinde kalsın. Daha isterse, daha başkaları da ona ve oraya göndereyim.
Ben Denizli gibi, az bir zamanda, bize ve Risale‑i Nura metîn, kahraman sâhibleri ve kardeşleri verdiği için, elimden gelse, kemâl‑i sürûr ve sevinçle onların mübârek hapishânesinde bakiye‑i ömrümü geçirmek istiyorum. Bizimle çok alâkadar ve hapishânede görüştüğümüz veya bana hizmet eden Beylerbeyli Süleyman ve Tavaslı Mehmed Çavuş gibi ne kadar dostlar varsa, hepsine çok selâm ediyorum ve her vakit manevî kazançlarımıza ve duâlarımıza dâhildirler. Ve Feyzi’nin mektûbunda isimleri bulunan zâtlara bilhassa birer birer selâm ve umumunun Ramazanlarını ve Leyle‑i Kadir’lerini rûh u canımızla tebrik ediyoruz.
89
Milaslı Halîl İbrahim, hakikaten Risale‑i Nurun demir gibi metîn ve sarsılmaz bir şâkirdidir. O kasaba onunla iftihar etmeli. Hem o zâtın, hem Hasan Feyzi’nin haddimden yüz derece ziyâde hüsn‑ü zanları neticesinde yazdıkları parlak manzûm iki parçayı; Risale‑i Nura hitâb ediyorlar ve benim ehemmiyetsiz şahsımı perde ve ârızî bir ünvân olarak yapmışlar diye kabûl ediyorum. Yoksa benim ne haddim var ki o meziyetlere sâhib olayım. Hem ona, hem Risale‑i Nurun avukatı Ahmed Feyzi’ye ve arkadaşlarına ve eski kahraman kardeşlerimizden Şefîk’e çok selâm ve duâ ediyoruz.
Kardeşlerim! Âyetü'l‑Kübrâ Ramazanda zuhûr ettiği gibi zannımca Ramazanda da matbaadan çıktığını, Isparta’ya geldiğini ve Ramazanda serbestiyetle okunması ve câmilere okutmak için girmesi gibi, bu Ramazan‑ı Şerîfte Âyetü'l‑Kübrâ’dan çıkan ve bir saat tefekkür bir sene ibâdet mânâsını taşıyan Hizb‑i Nuriye Âyetü'l‑Kübrâ’dan çıktığı misillû, bizim tesbihâtımızda otuzüç defa لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Âyetü'l‑Kübrâ’nın berekâtı ve feyziyle on dakikada aynı hakikat‑i tevhidi veren iki sahife kadar Ramazanın nuruyla kalbe ihtar edildi. Ben de on dakikada Âyetü'l‑Kübrâ’nın tamamını okuyor gibi; ve herbir mertebede, mukaddimesinde denildiği gibi Küre‑i Arzın küllî dili benim hayâlen lisânım olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der; ve denizler ve dağlar ve unsurların ve göklerin ve insan tabakàtlarının lisân‑ı hâlleri benim dillerim olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der diye, ben de herbir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dedikçe, ya bilisân‑ı arz, ya bilisân‑ı semâvât, ya bilisân‑ı cevv, ya bilisân‑ı anâsır derim İnşâallâh, sonra size gönderilecek.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
90

32. İkramı izhar mektubunun tetimmesi

İkramı İzhâr Mektûbunun Tetimmesi
(İşârât‑ı Kur'âniyenin başında yazdık.)
Risale‑i Nurun makbûliyetine imza basan ve gaybî işâretlerle ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır.
Aynı mes'eleye bu risalede yirmidokuz işâret var. Sâir parçalar ile beraber bine yakın işâretler, rumûzlar, îmâlar, emâreler aynı mes'eleye, aynı da'vâya bakmaları sarâhat derecesindedir. Vahdet‑i mes'ele cihetiyle, o emâreler birbirine kuvvet verir, te'yid eder. O sekizden üç tanesi: İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, üç kerâmet‑i gaybiyesiyle Risale‑i Nurdan haber vermiş.
Bu sekiz parçayı Ankara ehl‑i vukûfu tedkik etmiş, i'tirâz etmemişler. Yalnız demişler: Kerâmet sâhibi, kerâmetini yazmaz.”
Ben de onlara cevab verdim ki: Bu benim değil; Risale‑i Nurun kerâmetidir. Risale‑i Nur ise, Kur'ânın malıdır ve tefsiridir dedim, onlar sustular; demek kabûl ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münâsib olurdu; fakat bu hadsiz ve kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve zaîf ve fakir olan bizlere kuvve‑i maneviye ve gaybî imdâd ve teşci' ve sebat ve metânet vermek için mecburiyet‑i kat'iyye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfürûşluk verip sukùtuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl‑i îmânı dalâlet‑i mutlakadan kurtarmağa, lüzum olsa dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da fedâ etmek bir saâdet bilirim. Binler dostlarım ve kardeşlerim Cennet’e girmeleri için, Cehennem’i kabûl ederim.
91

33. Şimdi bir hâlimi size beyan etmek lâzım geliyor; tâ başka sebepler sizi müteessir etmesin

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdi bir hâlimi size beyân etmek lâzım geliyor; başka sebebler sizi müteessir etmesin. O hâl de şudur:
Bu yirmi sene tazyîk neticesi, ehemmiyetli ve müzmin bir hastalık bana ârız olmuş. Zâten eskiden beri o hastalığın esâsı bende vardı ki; ona merdüm‑girizlik yani, insanlardan çekinmek, temâs etmemek, temâstan müteessir olmak Hattâ şimdi en hafif rûhlu bir kardeşim, bir şâkirdimle görüşmeyi fakat Risale‑i Nur hizmetine ait olmamak şartıyla rûhum kaldırmıyor. Hattâ dostâne bakmaktan cidden müteessir oluyorum. Bu ehemmiyetli hâlde insanların bana karşı zulüm ve cinayetleri bir vesile olduğu gibi; inâyet‑i İlâhiye ve kaderin adâleti ve hizmet‑i îmâniyedeki ihlâsın muhâfazası en ehemmiyetli bir sebebdir ki; hem zulm‑ü cinayet-i beşeriyeyi hiçe indiriyor; hem bu hastalığı tam bana sevdiriyor, sabır ve tahammül verir. Nasıl ki insanlar evhâm yüzünden beni temâstan men' ede ede a'sâbıma dokundurdular; inâyet‑i İlâhiye dahi, hizmet‑i îmâniyedeki ihlâsı kırmamak ve tasannu'kârâne hodfürûşluk vaziyetine girmeğe mecbur etmemek ve ziyâde hüsn‑ü zan edenlerin karşısında beni tekellüflere ve gösterişlere mecbur etmemek ve bu zamanda çok te'sir eden şahsıma karşı teveccüh, muhabbet ve hizmete zarar veren kendini makam sâhibi göstermek vaziyetinden kurtarmak ve Kur'ân’dan gelen Risale‑i Nurun elmas gibi hakikatlerini bana mal etmekle cam parçalarına indirmemek hikmetleriyle, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn bana bu hastalığı vermiştir. Ben, Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum. Siz de müteessir olmayınız; memnun olunuz. Fakat fıtrî teellümlere karşı, tahammülüm için duânıza muhtacım.
92
Azîz kardeşlerim! Bize teslîm olunan kitaplarımın yaldızlı kaplı büyük mecmualardan bir kısmına baktım, gördüm ki: Nur, Gül fabrikalarının elmas kalemleriyle yazdıkları risaleler, o yaldızlı kaplar içinde bazen onbeş‑yirmi risale içinde bulunan mecmualar, o kadar güzel birer elmas kılınç hükmünde düşmanlarına karşı kendilerini büyük makamlarda ve mahkemelerde müdafaa etmek hikmetiyle (hiçbir sebeb yokken, birdenbire Risale‑i Nuru büyük mecmualar tarzında yaptırmağa hapsimizden beş ay evvel başladık) bunda büyük bir inâyet‑i İlâhiye olduğuna şübhem kalmadı ve feylesofların mağlûbiyetinin hikmetini anladık. Çünkü ictimâ'da eczâların kuvvetinden çok ziyâde bir kuvvet, hususan müdafaa vaktinde ictimâ' ve tesânüdden ileri geliyor.
Kardeşlerim! Çoktan size söylemek lâzım gelirken unutmuştum; kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz, o Söz’ün yalnız birinci makamıdır. O Söz’ün ikinci makamı ise, ehemmiyetine binâen ki, bir vecihte ona da Âyetü'l‑Kübrâ nâmını İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anhu vermiş olan Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiye’dir ki, Allâhu Ekber gibi sâir tesbihâtın mertebelerindeki nurları beyân ediyor ve Hizb‑i Nuriye’nin de bir me'hazidir.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederim. Gizli olan her gecede muhtemel bulunan Leyle‑i Kadir’lerinizi tebrik ederim.