Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
280

162. Re'fet Beyin mübârek masumunun dokuz yaşında iken Risale‑i Nur’dan Birinci Söz’ü yazması hakkında

Kardeşimiz ve Nurun kumandanlarından Isparta Hulûsi’si Re'fet Bey’in mübârek masûmunun dokuz yaşında iken bu derece Risale‑i Nurdan Birinci Söz”ü yazması gösteriyor ki; o mübârek Hüsnü, Safranbolu’nun onbir yaşındaki Hüsnü’sü gibi dahi masûmların küçücük bir kahramanı olmağa namzeddir. Cenâb‑ı Hak, onu, Nurlara bağışlasın ve muvaffak eylesin âmîn. İnşâallâh, yazdığı nüshayı sonra tashih edip göndereceğim.

163. Eski Dâhiliye Vekili, şimdi parti kâtib‑i umumisi Hilmi Beye yazılan mektup

Eski Dâhiliye Vekili, Şimdi Parti Kâtib‑i Umumîsi Hilmi Bey!
Evvelâ: Yirmi sene zarfında bir tek istid'a Dâhiliye Vekili iken sana yazdım. Fakat yirmi senelik kaidemi bozmadım, vermedim. İstersen sana okuyacağım. Hem eski Dâhiliye Vekili, hem şimdi kâtib‑i umumî sıfatlarıyla seninle konuşacağım. Yirmi sene, hükûmetle konuşmayan, tek bir defa yine hükûmet hesabına hükûmetin büyük bir rüknü ile konuşan adam, on saat kadar söylese azdır. Onun için siz benimle konuşmayı bir‑iki saat müsâade ediniz.
Sâniyen: Şimdi partinin kâtib‑i umumîsi itibariyle size bir hakikati beyân etmeğe kendimi mecbur biliyorum. Hakikat da şudur:
Sen, kâtib‑i umumî olduğun Halk Fırkası’nın millet karşısında gayet ehemmiyetli bir vazifesi var. O da şudur:
Bin seneden beri Âlem‑i İslâmiyet’i kahramanlığı ile memnun eden ve vahdet‑i İslâmiyeyi muhâfaza eden ve âlem‑i beşeriyeti, küfr‑ü mutlaktan ve dalâletten şânlı bir sûrette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri!
281
Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur'ân’a ve hakàik‑ı îmâna sâhib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl‑i hamiyet eskide yanlış bir sûrette ve din zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyeyi tervîce çalışmazsanız, size kat'iyyen haber veriyorum ve kat'î hüccetlerle isbât ederim ki, Âlem‑i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret; ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adâvet; ve şimdi Âlem‑i İslâmı mahva çalışan küfr‑ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûb olup, Âlem‑i İslâmın kalesi ve şânlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark‑ı şimâlîden çıkan dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet vereceksiniz.
Evet, hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet, Kur'ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa, küfr‑ü mutlakı, istibdâd‑ı mutlakı, sefâhet‑i mutlakı ve ehl‑i nâmusun servetini serserilere ibaha etmesini âlet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak, ancak İslâmiyet hakikatiyle mezcolmuş, ittihâd etmiş ve bütün mâzideki şerefini İslâmiyette bulmuş olan bu milletteki din kuvveti ve îmân bütünlüğüdür. Evet, bu milletin hamiyet‑perverleri ve milliyet‑perverleri, herşeyden evvel bu mümtezic, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakàik‑ı Kur'âniyeyi terbiye‑i medeniye yerine esâs tutmak ve düstur‑u hareket yapmakla o cereyanı durdurur inşâallâh.
İkinci cereyan: Âlem‑i İslâmdaki müstemlekâtlarını kendilerine ısındırmak ve tam bağlamak için bu vatandaki kuvvetli merkeziyet‑i İslâmiyeyi dinsizlikle ittiham etmekle bozmak ve Âlem‑i İslâmın irtibatını ma'nen kesmek ve uhuvvetlerini bu millete adâvete çevirmek gibi bir plânla şimdiye kadar bir derece muvaffak da olmuş.
Eğer bu cereyanın aklı başında olsa, bu dehşetli plânı değiştirip hariçteki Âlem‑i İslâmı okşadığı gibi; bu merkezdeki İslâmiyet dinini okşasa, hem o da çok istifade eder, hem azîm fütûhâtını bir derece muhâfaza eder, hem bu vatan ve millet dehşetli belâdan kurtulur.
282
Eğer şimdi siz, kâtib‑i umumî olduğunuz hamiyet‑perver, milliyet‑perver adamlar, şimdiye kadar cereyan eden ve medeniyet hesabına mukaddesâtı çiğneyen usûlleri muhâfazaya çalışıp, üç‑dört şahsın inkılâb nâmında yaptıkları icraatı esâs tutarak mevcûd haseneleri ve inkılâb iyiliklerini onlara verip ve mevcûd dehşetli kusurları millete verilse, o vakit üç‑dört adamın seyyiesi üç‑dört milyon seyyie olup bu kahraman ve dindar milleti ve İslâm ordusu olan Türk milletinin geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhum ordularına ve milyonlarla şehîdlerine ve milletine büyük bir muhâlefet ve ervâhına bir manevî azâb ve şerefsizlik olmakla beraber; o üç‑dört inkılâbcı adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücûd bulan haseneleri o üç‑dört adama verilse, o üç‑dört milyon iyilikler, üç‑dört haseneye inhisar edip küçülür, hiçe iner; daha, dehşetli kusurlara keffâret olamaz.
Sâlisen: Size karşı elbette çok cihetlerde dâhilî ve haricî muârızlar var. Ben, dünya ve siyasetin hâline bakmadığım için bilemiyorum. Fakat beni bu sene de çok sıkıştırdıkları için mecburiyetle sebebine baktım ki, size karşı bir muârız çıkmış. Eğer o muârız mükemmel bir reis bulup hakàik‑ı îmâniye nâmına çıksa idi, birden sizi mağlûb ederdi. Çünkü bu milletin yüzde doksanı, bin seneden beri an'ane‑i İslâmiye ile, rûh ve kalb ile bağlanmış. Zâhiren muhâlif fıtratındaki emre itâat cihetiyle serfürû etse de, kalben bağlanmaz.
Hem, bir Müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayd altında kalamaz; istibdâd‑ı mutlaktan, rüşvet‑i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez. Bu hakikatin çok hüccetleri, çok misâlleri var. Kısa kesip sizin zekâvetinize havâle ediyorum.
Bu asrın Kur'ân’a şiddet‑i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir. Siz, şimdiye kadar gelen inkılâb kusurlarını üç‑dört adamlara verip şimdiye kadar umumî harb ve sâir inkılâbların icbarıyla yapılan tahribâtları hususan an'ane‑i diniye hakkında tamire çalışsanız, hem size istikbâlde çok büyük bir şeref ve âhirette büyük kusurâtlarınıza keffâret olup, hem vatan ve millet hakkında menfaatli hizmet ederek milliyet‑perver, hamiyet‑perver nâmına müstehak olursunuz.
283
Râbian: Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; ve mâdem siz de herkes gibi kabre koşuyorsunuz; ve mâdem o kat'î ölüm ehl‑i dalâlet için i'dâm‑ı ebedîdir, yüzbin hamiyetçilik ve dünya‑perestlik ve siyasetçilik onu tebdil edemez; ve mâdem Kur'ân, o i'dâm‑ı ebedîyi, ehl‑i îmân için terhis tezkeresine çevirdiğini güneş gibi isbât eden Risale‑i Nur elinize geçmiş ve yirmi seneden beri hiçbir feylesof, hiçbir dinsiz ona karşı çıkamıyor bil'akis dikkat eden feylesofları îmâna getiriyor ve bu oniki sene zarfında dört büyük mahkemeniz ve feylesof ve ulemâdan mürekkeb ehl‑i vukûfunuz, Risale‑i Nuru, tahsin ve tasdik ve takdir edip, îmân hakkındaki hüccetlerine i'tirâz edememişler. Ve bu millet ve vatana hiçbir zararı olmamakla beraber; hücum eden dehşetli cereyanlara karşı Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî olduğuna Türk milletinden, hususan mekteb görmüş gençlerden yüzbin şâhid gösterebilirim; elbette benim size karşı bu fikrimi tam nazara almak, ehemmiyetli bir vazifenizdir. Siz dünyevî çok diplomatları her zaman dinliyorsunuz; bir parça da âhiret hesabına konuşan benim gibi kabir kapısında, vatandaşların hâline ağlayan bir bîçâreyi dinlemek lâzımdır.
Küçük Bir Hâşiye:
Hilmi Bey! Tâli'in var. Ben, hapiste ve burada iken hakkımda seni merhametsiz gördüm. Ne vakit hiddet ettim, bedduâyı niyet ettim, Hilmi Bey nâmında benim bir kardeşim ve Nurun hàs bir şâkirdini her vakit hayırlı duâmda ismiyle zikrettiğimden, sana bedduâ niyet ederken, bu hayırlı duâya mazhar Hilmi Bey ismi âdeta şefâatçi oldu, beni men'etti; ben de, o niyetten vazgeçtim; Senin beni tâzib eden memurlarından gelen eziyete tahammül edip o bedduâdan vazgeçtim. Çok defa hayret ediyordum. Bana bu kadar sebebsiz azâb vermekle beraber sana hiddet etmiyordum. Demek en sonunda seninle dost olacağız diye o hiss‑i kable'l-vukû' ile kalbe gelmiş.
Bu istid'a yirmi seneden beri hiç müracaat etmediğim hâlde, bir hiddet zamanında bir defa olarak, beni tâzib eden Dâhiliye Vekili Hilmi’ye hitâben yazılmış, berây‑ı ma'lûmât Afyon Emniyet Müdürüne gönderilmiş. Mânâsız, lüzumsuz dört‑beş defa bana sıkıntı verdiler. Senin yazın böyle değil, kim sana böyle yazmış?” diye resmen beni karakola çağırdılar. Ben de dedim: Böylelere müracaat edilmez, yirmi sene sükûtum haklı imiş.
Ey Emirdağı hükûmeti ve zâbıtası! Bu hasbihâli bir sene evvel yazmıştım. Fakat vermedim, sakladım. Şimdi, beş cihetle kanunsuz beni hususî ikametgâhımda bir hizmetçiden men' ve müdâhale etmeleri gibi dünyada emsâlsiz bir tarzda beni istibdâd‑ı mutlak altına alıyorlar. Kanun nâmına kanunsuzluk edenleri, insafa gelmek fikriyle izhâr ediyorum.

164. Dâhiliye Vekili ile hasbihalden bir parçadır

Dâhiliye Vekili ile Hasbihâlden Bir Parçadır
…………………
Hiçbir tarihte ve zemin yüzünde emsâli vukû' bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:
Hem, şiddetli sû‑i kasd eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gayet zaîf, yetmişbir yaşında ihtiyar; hem kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem palto ve fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te'min eden fakirü'l‑hâl; hem yirmibeş sene münzevî olmasından, binden ancak tam sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdüm‑giriz, mütevahhiş; hem, yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl‑i vukûfu inceden inceye tedkikten sonra bil'ittifak berâetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaatli olmasına karar verilmiş bir masûm; hem Eski Harb‑i Umumî’de ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd‑ı vatan; hem şimdi bu milleti, bu vatanı, anarşilikten ve ecnebî ifsadlarından kurtarmak için meydândaki te'sirli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyet‑perver; ve mahkemede yetmiş şâhidle isbât edildiği gibi, yirmibeş senede bir gazeteyi okumayan, merak etmeyen ve yedi sene Harb‑i Umumîye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli delillerle siyasetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbât eden ve dünyanıza karışmadığını adliyeleriniz resmen itiraf ettiği bir zararsız adam; hem, âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh‑ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn‑ü zanlarından ve medihlerinden çekinen, beğenmeyen bu bîçâre Said’e; başta Dâhiliye Vekili olan sen, Afyon vâlisini ve Emirdağ zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps‑i münferid azâbını çektirmek ve tecrid‑i mutlak içinde tek başıyla bir haps‑i münferitte durmağa mecbur etmek, hangi maslahatınız iktiza eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder? diye, hukuk‑u umumiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla Dâhiliye Vekili’ne beyân ediyorum.
Zulmen bütün hukuk‑u medeniyeden ve insaniyeden ve yaşamak hakkından mahrum edilenSaid Nursî
284

165. Üstadımızın yanına ehemmiyetli iki miralay, bir de ehemmiyetli mebus geldiler

Bu yakınlarda Üstadımızın yanına ehemmiyetli iki miralay (ikisi de jandarma kumandanlarından), bir de ehemmiyetli bir meb'ûs (partinin müfettişlerinden) Üstad’ın yanına geldiler. Uzun bir sohbetten sonra, üçü de kemâl‑i teslîmiyetle, Üstada dostluğa karar verdiler. Ve birisi, şimdiden Risale‑i Nur talebesi olmuş. O meb'ûs (müfettiş‑i umumî), Eski Said’in dostu imiş. Gittikten sonra haber aldık ki; bu zâtın vâsıtasıyla eski Dâhiliye Vekili ve şimdi partinin kâtib‑i umumîsi olan Hilmi Bey, bilhassa hususî olarak Üstad’ın ziyaretine gelecek ve dostâne bir sûrette görüşecek. Onun için, Üstad da size gönderdiğimiz bu sûreti aynen onun eline vermek, o mevzûda konuşmak için kaleme alınmış. Daha o gelmeden berây‑ı ma'lûmât size göndermeye Üstad bize izin verdi.
Hem Re'fet Bey’in mübârek mahdumu Hüsnü’nün küçük risalesinin âhirine duâsını yazdı, onu da leffen gönderiyoruz. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; hem Nurcu, hem ciddi dost, hem mütedeyyin bir kaymakam, şimdi buraya kaymakam olmuş. Eskide size gönderilen Dâhiliye Vekili ile Bir Hasbihâl nâmındaki parçayı dahi gönderiyoruz. Onu da Üstad ona okuyacak.

166. Beşerin bu asırda Kur’ân’a şiddet‑i ihtiyacını hissetmesi ve bilfiil kabul etmesi büyük bir hâdise-i Kur’âniyedir

Kahraman Nazîf’in ve Yakub Cemâl’in, şimâl‑i garbîde, üç devletin Kur'ânı kabûl etmesi Zülfikàr’ın intişarına tevâfuku; ve geçen sene, Zülfikàr çıkarsa, dâhilen ve haricen büyük fütûhâta vesile olacak hükmünü tasdik etmesi büyük bir fâl‑i hayırdır diye biz de o iki kardeşimizin kanâatine iştirâk ediyoruz. Bu fırtınalı ve ilhâdlı asırda, biri gizli Alman, üçü âşikâr devletlerin, beşerin bu asırda Kur'ân’a şiddet‑i ihtiyacını hissetmesi ve bilfiil kabûl etmesi büyük bir hâdise‑i Kur'âniye’dir. Değil üç devlet, belki yalnız on meşhûr adam, on feylesof dahi birden uzak memleketlerde Kur'ânı tasdik etmesi, bizlere ve Âlem‑i İslâma büyük bir müjde ve avâm‑ı ehl-i îmâna büyük bir kuvve‑i maneviye te'min eder.
285

167. Risale‑i Nur müşterileri aramaz, müşteriler onu aramalı, yalvarmalı

Risale‑i Nurun Yirmidokuzuncu Mektûb’unda Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli ve İşârât‑ı Seb'a ve Telvihât‑ı Tis'a gibi risalelerin rumûzât‑ı Kur'âniye ve tevâfukât‑ı Nuriyeye karışık bir sûrette bulunmasının hikmeti, mahkemeler ve ehl‑i vukûfun susturulmasına ve bizi onlarla mes'ûl etmemesine bir vesile olmaktı. Güyâ o rumûzât, o derin ince mes'eleler, lisân‑ı hâl ile onlara demiş: İnsaf ediniz Kur'ânın bu derece esrârına çalışanlara ilişmeyiniz…” Şimdi ise o karışık vaziyeti hiç münâsib değil. Çünkü o rumûzât ve tevâfukâta, yirmiden ancak birisi muhtaç olur, anlar. İçindeki öteki risalelere yirmiden ondokuzu muhtaç olup anlayabilir
Buradaki Nur şâkirdleri diyorlar ki: Mu'cizeli Kur'ânımıza üç sene Denizlili kardeşlerimiz baktılar; onlar müsâade etsinler, biz de üç ay bakacağız. Hem buradan İstanbul’a muhâbere edip fotoğrafla Hizb‑i Nuriye, Hizb‑i Kur'âniye gibi tab'ına çalışacağız.”
İstanbul’daki Amerika sefîri vâsıtasıyla Amerika’daki Müslüman hey'etine Zülfikàr’ı ve bir Asâ‑yı Mûsa’yı göndermesini isteyen o dostumuz ve kardeşimize deyiniz ki: Sefîrlerin kafası siyasetle meşgul olduğundan ve Risale‑i Nur, siyasetle alâkası olmadığından, siyâsî bir kafa, çabuk takdir edemiyor.
Hem Risale‑i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı. Amerika, buranın en küçük bir havadisini merakla takib ettiği hâlde; buranın en büyük bir hâdisesi olan Risale‑i Nuru elbette arayacaktır. Bundan sonra her mes'elemizde emir, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini temsîl eden hàs şâkirdlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir re'yim var.
Umum kardeşlerimize binler selâm ve selâmetlerine duâ eden ve duâlarını isteyen kardeşiniz
286

168. Nur hakikatlerini ve hakaik‑ı imaniyeyi masumane, müştakane dinlemeleri için onları ve Üstadlarını ve peder ve validelerini tebrik ediyoruz

Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki; Medresetü'z‑Zehrâ’nın erkânları, hakîki bir tesânüd ve sarsılmaz bir ittihâd kerâmetiyle, bütün müşkülâta ve mânialara galebe edip Nurun elmas Zülfikàr’larını ve hàrika mu'cizâtlı hüccetlerini muhtaçlara yetiştirmeğe muvaffak oluyorlar. Bu neticeye mukâbil çektiğimiz zahmet bin derece ziyâde olsa da ucuzdur, ehemmiyeti yoktur.
Kardeşimiz Re'fetin mektûbunda Münevvere, Nazmiye, Saim nâmında üç masûmun üç ayda eliften başlayıp Kur'ân‑ı Hakîm’i hatmetmeğe muvaffak olmalarından ve Kur'ân dersiyle beraber Nur hakikatlerini ve hakàik‑ı îmâniyeyi masûmâne, müştâkàne dinlemeleri için onları ve üstadlarını ve peder ve vâlidelerini tebrik ediyoruz. Münevvere ve Nazmiye, Abdülbâkì ve Mehmed Celâl’in Nur hizmetinde noksan kalan vazifelerini inşâallâh tekmîl edecekler.
Bizi ve Risale‑i Nuru çok minnetdâr eden kahraman Burhan’ın mektûbunda yazılan hastaya Cenâb‑ı Hak şifâ versin ve kardeşimiz Zekâi’nin vefât eden vâlidesine çok rahmet eylesin Âmîn.
Nurun erkânından ve hocalar kısmının yüzünü ak eden Nurun santralı Sabri’nin mektûbunda, merhum Hâfız Ali, Hasan Feyzi ve onların halefi ve vazifelerini gören Ahmed Fuâd’ın, ihtiyar ve vazifesi bitmek üzere olan bu bîçâre Üstadlarına bedel ömrünü fedâ etmek, onun yerinde çabuk berzaha gitmek gibi; Sabri kardeşimiz de dördüncü olmak üzere ve ömrünü kàbilse bana vermek, nefis ve kalbini iknâ edip bana yazıyor. Ben, bu pek eski ve sarsılmaz ve Nurlar için hayatı çok fâideli kardeşime binler Bârekallâh deyip, bana verdiği ömrünü kabûl edip, ona aynen Ahmed Fuâd gibi; o bâkî kalan iki ömrümü, o iki kardeşime ve o iki Yeni Said’e emânet verip benim bedelime hizmet‑i îmâniyede ve Nuriyede hizmet etsinler.
287
Ve onun mektûbunda, Barla Medrese‑i Nuriyenin baş kâtibi Şamlı Hâfız Tevfik’in halka‑i tedrîsinde, Sıddık Süleyman’ın mahdumu Yûsuf; ve merhum Mustafa Çavuş’un ve Ahmed’in oğulları gibi Kur'ân dersiyle Kur'ân yazısını ve Nurları öğrenmesi; ve Hulûsi ve Hâfız Hakkı’nın Nurları şevk ile yazmaları, Barla’ya karşı benim ümîdimi kuvvetlendirdiler ve derince bir ferâh ve sürûr verdiler. Cenâb‑ı Hak muvaffak eylesin Âmîn. Ve Tevfik’e tevfik refîk eylesin, âmîn!
Sabri’nin mektûbu içinde, ben Barla’da iken bana çok hizmet eden ve çok defa hâtırıma gelen Sıddık Süleyman’ın hemşirezâdesi Hüseyin’in mektûbu beni çok sevindirdi. Hem, onun hakkındaki merakımı izâle eyledi. Mâşâallâh, tam Sıddık Süleyman’ın mâhiyetinde eski alâkadarlığını muhâfaza ediyor.
Hem, Sabri’nin mektûbuyla beraber Eğirdir Cire Köyü Risale‑i Nur talebelerinden Şükrü, Süleyman, Osman Çavuş’un samîmî ve ciddi alâkalarını Nurlara karşı gösteren mektûblarına karşı, Bârekallâh Cenâb‑ı Hak sizleri muvaffak etsin.” deriz.
288
Kastamonu’nun Husrev’i ve Rüşdü’sü olan Mehmed Feyzi ve Emin’in gönderdikleri benim Kastamonu’da kalan bir kısım risaleler emânetlerini aldım. Size gönderdiğim Asâ‑yı Mûsa’nın lûgatnâmesini hasta olduğu hâlde çok güzel ve âlimâne yazan, lûgatnâmenin başında güzel bir fıkra derceden ve bana da ayrı mektûb yazan Risale‑i Nurun sırkâtibi Mehmed Feyzi’nin, oraca çok müşkülât ve mânialara rağmen hàrika sadâkatini ve Nurlara fâik alâkasını, sarsılmadan îmâna hizmetini birkaç cihette yapması gösteriyor ki; o küçük bir Husrev olduğu gibi, tam bir Hasan Feyzi’dir. Fakat, ben orada iken, çok ehemmiyetli ve enâniyetli bir sofî‑meşreb eski memurlardan bir zât; ve gayet mühim ma'lûmâtlı, dünya ile çok alâkadar ve siyâsî ve tüccar bir hoca, bana karşı ilişmedikleri için; ben de onları dâire‑i Nura celbetmeğe çalışmadım onlara da ilişmedim. Şimdi Mehmed Feyzi ise, Kastamonu’yu onların nüfûzundan kurtarıp Denizli gibi muvaffak olamıyor. Hilmi, Sâdık ve Ahmed Kureyşî gibi Nurun kahramanları da köylerde bulunduğundan; Feyzi’nin hizmeti bir derece hususî kalıyor. İnşâallâh, bir vakit tam muvaffak olurlar.
Kastamonu’nun Zehraları, Hâcerleri, Lütfiyeleri, Ulviyeleri, Necmiyeleri başka bir sahada (hanımlar âleminde) Nur hizmetinde Feyzi’ye arkadaşlık ediyorlar.
Feyzi’nin mektûbunda, Risale‑i Nur şâkirdlerinin teşebbüsüyle resmî Kur'ân mektebi açılıp, en evvel Nurun masûmları ve hususan Emin’in mahdumları en evvel mektebe girip, en evvel onlar Kur'ânı hatmederek kısmen hıfza başlamaları cihetinde, onları ve pederlerini ve oradaki şâkirdleri tebrik ediyoruz ve o masûmlara binler Bârekallâh deriz.
İki defa Nurun hizmeti için buraya kadar gelen kıymetli hemşiremiz Zehra’nın Medresetü'z‑Zehrâ’nın kağıt masrafına iki yüz lira vermesi, hanımlar kısmında da Husrevler, Feyziler, Ahmedler bulunduğunu gösteriyor.
Kastamonu’da, Hâfız İhsan’ın imzasıyla ve Nur kahramanlarından Hilmi Bey ve Emin’in müşterek mektûbunu aldım. Ben, bu iki eski ve kıymetli ve sarsılmaz ve metîn o kardeşlerime ve İhsanlara ve oradaki Nur şâkirdlerine çok hasretler ve iştiyaklarla selâm ediyorum. Ve hapiste bizimle beraber ve bize hapiste çok hizmet eden İhsân nerededir, merak ediyorum.
Safranbolu havâlisi, hakikaten Mustafalar ve Ahmed Fuâd ve Hıfzı (R.H.) ve Rahmi gibi hàrika sadâkat ve alâkadarlıkla; Kastamonu’daki sekiz sene bizim Nur hizmetimizin akîm kalmadığını ve Safranbolu’da parlak bir Medrese‑i Nuriye olacağını maddeten isbât ediyorlar. Bu defa Mustafa Osman’ın mektûbunda, iki saat yakınındaki Karabük fabrikalar şehrinde bulunan yüzer genç ve işçilerde Nurlar fütûhât yapacağını bildirmekle ehemmiyetli bir müjde telâkki ediyoruz.
289
Nurun küçük kahramanlarından Mustafa Sungur ve Rahmi’nin güzel mektûblarında, onların köylerinde Ahmed Fuâd’ın ciddi gayretiyle ders vermesi; ve Eflani Nahiyesinin, Barla Nahiyesi gibi bir Medrese‑i Nuriye hükmüne girdiğini ve ora ahâlisi iştiyakla Nurları dinlemesi; ve yeniden iki genç muallim daha eski yazı ile Nurlara girmesi; ve çocukların, hurûf‑u Kur'âniye’yi öğrenmeye başlaması ile Risale‑i Nurları da yazmağa girmeleri, büyük bir fâl‑i hayırdır. Cenâb‑ı Hak, o masûmları muvaffak etsin ve onların üstadları ve peder ve vâlidelerinden râzı olsun. Onlar, duâda masûmlar dâiresine girdiler. Başta Ahmed Fuâd, Mustafa ve Rahmi olarak, Eflani Nahiyesini tebrik ediyoruz.
Nurun küçük kahramanlarından Mustafa Sungur ve Rahmi’nin az bir zamanda, eski harfle; Mustafa Sungur’un gayet mükemmel Meyvenin Onbirinci Mes'elesi Hâtimesi ile ve Rahmi’nin Gençlik Rehberini eski harfle güzelce yazmaları ve Kastamonu’dan gelen kitaplarım içinde bize göndermeleri; hakikaten benim için yeni biraderzâdelerim bir Abdurrahman ve Fuâd dünyaya gelmiş gibi beni memnun ediyor.

169. Onun uzun mektubunu, hastalığımdan, tashih ve ıslah ve tadil edemedim. Hakkımda pek ziyade senalarını ya kaldırmak ya tadil etmek lâzımdır

Edhem Hoca nâmında Balıkesir’de muhâcir ve Celâleddin‑i Rûmî’nin mensûblarından, yirmi seneye yakın köy hocalığı ve çocuklara Kur'ân okutmakla meşgul ve şimdi de tam Risale‑i Nura Balıkesir ve Kırkağaç havâlisinde hizmet eden ve uzun mektûbuyla korkak hocaları Nurlara dâvet eden ve cesâret veren ve Balıkesir, Kırkağaç havâlisi Nur şâkirdleri nâmına Sandıklı Alamescid Köy imâmı İbrahim Edhem imzasıyla yazdığı mektûbda, çok ehemmiyetli ve güzel fıkraları var; ve korkak hocalara tokatları var. O zâtı cidden tebrik ediyorum. Cenâb‑ı Hak muvaffak eylesin. Hem ona, hem mektûbunda isimleri bulunan yeni ve çok Nurculara selâm ediyorum. Onun uzun mektûbunu, hastalığımdan, tashih ve ıslah ve ta'dil edemedim. Hakkımda pek ziyâde senâlarını ya kaldırmak, ya ta'dil etmek lâzımdır. Lâhika”ya girmek için sûretini size gönderiyorum. İnşâallâh Hasan Feyzi, Ahmed Fuâd, muallimleri Nurlara sevkettikleri gibi; bu gayretli kardeşimiz de hocaları Nurlara sevkedecek.
290
Ben Denizli Oteli’nde iken bana mahdumuyla ara sıra ekmek, ateş cihetinde hizmet eden ve Tâhir Çavuş’la bana mektûb gönderen ekmekçi Mustafa’ya da selâm ediyorum.
Umuma binler selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.

170. Neden Makamı ve Kemâlâtı Şahsına Kabûl Etmiyorsun?

Maddî ve manevî bir suâl münâsebetiyle hâtıra gelen bir cevaptır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Deniliyor ki: Neden Nur şâkirdlerinin kuvvetli hüsn‑ü zanları ve kat'î kanâatleri, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyâde şevklerine medâr olan bir makamı ve kemâlâtı şahsına kabûl etmiyorsun? Yalnız Risale‑i Nura verip, kendini çok kusurlu bir hàdim gösteriyorsun?”
Elcevab: Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risale‑i Nurun öyle kuvvetli ve sarsılmaz istinâd noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki; benim şahsımda zannedilen meziyete, isti'dâda ihtiyacı yoktur. Başka eserler gibi müellifin kàbiliyetine bakıp, makbûliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydânda, yirmi senedir kat'î hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve manevî düşmanlarını teslîme mecbur ediyor.
Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta‑i istinâd olsaydı, dinsiz düşmanlarım ve insafsız muârızlarım kusurlu şahsımı çürütmekle, Nurlara büyük darbe vurabilirdiler. Hâlbuki o düşmanlar, dîvâneliklerinden, yine her nev'i desîselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh‑ü âmmeyi kırmaya çalıştıkları hâlde, Nurların fütûhâtına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bazı zaîf ve yeni müştâkları bulandırsa da vazgeçiremiyorlar.
291
Bu hakikat için, hem bu zamanda enâniyet ziyâde hükmettiği için, haddimden çok ziyâde olan hüsn‑ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn‑ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu bîçâre kardeşlerine verdiği makam‑ı uhrevî, hakîki, dinî makam ise; Mektûbat’ta İkinci Mektûb’un âhirindeki kaideye göre, Şahsıma verdikleri manevî hediye olan kemâlâtı, eğer hâşâ! ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabûl etmemek lâzım geliyor.” Hem kendini makam sâhibi bilmek cihetinde enâniyet müdâhale edebilir
Bir şey daha kaldı ki; dünya cihetinde hakàik‑ı îmâniyenin neşrindeki vazifedâr, makam sâhibi olsa, daha iyi te'sir eder denilebilir. Bunda da iki mâni var:
Birisi: Farazâ velâyet olsa da; bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velâyetin mâhiyetindeki ihlâs ve mahviyete münâfîdir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahâbeler gibi izhâr ve da'vâ edemezler; onlara kıyâs edilmez.
İkinci Mâni: Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fânî ve cüz'î ve muvakkat ve kusurlu bir şahıs sâhib olsa, Nurlara ve hakàik‑ı îmâniyenin fütûhâtına zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mûcib‑i şükrândır; ehl‑i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatleri bilmedikleri için; şerefli, izzetli Eski Said’i düşünüp mütemâdiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkìs etmekle meşgul oluyorlar. Bazı müteassıb enâniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar; güyâ Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Hâlbuki, Nurları daha ziyâde parlattırmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur'ân güneşinin menba'ından nurları alıyor.
292

171. Risale‑i Nur’un serbest intişarıyla belâların ref’i ve ona ilişmek ve susturulmakla belâların gelmesi sabit olmuş, hatta mahkemede ispat edilmiş

Alamescid Köyü Hocası İbrahim Edhem’in hàlisâne mektûbuyla, ehemmiyetli ve Nurun masûm şâkirdlerinin o mübârek hocanın dersinden tam hisse alan ve Nur dâiresine giren altı küçücük masûmların kendi kendilerine düşünüp hocalarına söyleyerek, altı pusula kendi kalemleriyle yazarak, bu ihtiyar, hasta Said’e, o masûm mübârekler, ömürlerinden herbiri bir kısmını vermesi, hakikaten gayet medâr‑ı hayret ve takdir bir hâdise‑i Nuriyedir. Ben dahi o masûmların o mübârek hediyelerini kabûl edip, yine o küçücük Saidlere hediye ederek, benim yerimde çalışmak için bağışlıyorum. Cenâb‑ı Hak, onları muvaffak eylesin. O küçücük Saidler ise, işâretlerinden: İbrahim dokuz yaşında, Mustafa onbir yaşında, Halîl İbrahim oniki yaşında, Emin Yılmaz ondört yaşında, Mehmed onbir yaşında, Abdullâh oniki yaşlarındadır.
Medrese‑i Nuriye kahramanlarından ve o medresenin üstad‑ı mübâreki, merhum Hacı Hâfız’ın mahdumu ve vârisi Hâfız Mehmed’in, o medresenin umum şâkirdleri nâmına yazdığı mektûbunda Nurla iştigâlin, ölümden başka her belâya, hastalıklara bir ilâç olduğu gibi; dehşetli ölümü de, Cennet’in kapısı gösterip, ehl‑i îmânı heyecanla şevke getiriyor.” diye fıkrası hakikat olduğuna pek çok hâdiseler var. Masûm mahdumu da hâfızlığa başlaması İnşâallâh muvaffak olacak, ceddinin ve pederinin mübârek hâfızlık ünvânlarını dâimleştirecek.
Medrese‑i Nuriyenin elmas kalemli kahramanlarından Mustafa Yıldız’ın, sûreten kısa ve ma'nen uzun ve kıymetli mektûbunda, Medrese‑i Nuriyenin kahramanlarına havâle edilen Sikke‑i Gaybiye’nin yağlı kağıda yazılmasını, üç‑dört hüdhüdün ma'nen alkışlaması gösteriyor ki; inşâallâh Sikke‑i Gaybiye Medrese‑i Nuriyede parlak bir tarzda çıkacak ve güzel fütûhât yapacak.
Kahraman Tahiri’nin gönderdiği kısa münâcât, sıhhatlidir. Fakat yalnız baştaki kısmın tercümesi var. Şimdi tam tercüme etmeğe hâlim müsâade etmiyor aynen yazılsın. Bu kısacık münâcât gösteriyor ki; enâniyet‑i nefsiye ve hissiyat‑ı hayatiye, Risale‑i Nurun te'lifi zamanında hükmetmemişler, Nurların ihlâs ve sâfiyetini bulandırmamışlar. Eski Harb‑i Umumî’de, dâima şehîd olmağa muntazır olduğumdan, İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri tam hàlis yazıldığı gibi; bu münâcâttaki tam râbıta‑i mevtin kuvvetli tezâhürü dahi, Nurların sâfî ve hàlis bir mâhiyet almasına vesile olmuş. İnşâallâh hissiyat‑ı nefsâniye karışmamış.
293
Nurların birinci medresesi olan ve ben rûhen çok alâkadar olduğum Barla’nın ehemmiyetli genç şâkirdlerinden, aynen Denizli’den bana gelen Ahmed gibi, Mehmed gibi; bir Ahmed ve Mehmed buraya geldiler ki; o eski zamanda en ziyâde alâkadar olduğum ve bana sekiz sene sadâkatle hizmet eden muhâcir Hâfız Ahmed, Mustafa Çavuş hesabına; merhum Mustafa Çavuş’un mahdumu Ahmed, merhum pederi hesabına; ve berber Mehmed ise, kayınpederi merhum muhâcir Hâfız Ahmed bedeline ve Barla’daki Nur şâkirdleri nâmına yanıma geldiler. Hakikaten ben, Barla’ya ve o zamana gitmiş kadar sevindim. Mâşâallâh Barla, birinci Medrese‑i Nuriye olduğunu hissetmeğe başlamış. Ciddi bir intibâh, bir alâkadarlık gösteriliyor. Hattâ eskiden Onuncu Söz’ü tab'eden Hacı Bekir, benim orada oturduğum odayı, herbir masrafını derûhde edip, satmaktan men'etmiş. Nur şâkirdlerinin bir misâfirhânesi hükmünde muhâfaza edilmesini Barla’ya haber göndermiş.
Nur santralı kardeşimiz Hoca Sabri’nin, eskiden beri onun gibi Nurcu refîkasının ve mübârek mahdumu Nureddin’in (Yaşar) küçük bir mektûblarını aldım. Cenâb‑ı Hak, onlara sıhhat ve âfiyet ve saâdet ihsân eylesin âmîn.
Garîbdir ki; müstesnâ olarak, her tarafta yağmura ihtiyaç var iken, bu Emirdağ’ına mahsûs şiddetli bir yağmur ve emsâli görülmemiş fındık kadar taneleri büyük ve ekinlere çok fâideli bir dolu geldi. Şimdi yanımda iki Nurcu kardeşler diyorlar ki: Hem mu'cizâtlı Kur'ânın gelmesi ve Afyon’dan bir nüsha Zülfikàr’ın müsâderesi münâsebetiyle ehemmiyetli bir hücum beklenirken, takdir ile emniyet müdürü tarafından okunmuş; ve üçü İsmail nâmında üç ehemmiyetli memurun, aynı vakitte Nurlara tam şâkird ve nâşir olmaları bu yağmura vesile oldu.”
294
Çünkü, şimdiye kadar çok tecrübelerle, Risale‑i Nurun serbest intişarıyla belâların ref'i ve ona ilişmek ve susturulmakla belâların gelmesi sâbit olmuş. Hattâ mahkemede isbât edilmiş. Anlaşılıyor ki; bu bahar fırtınasında iki haricî, iki dâhilî dört cereyan, herbiri bir maksada göre ve Nurcuların şevkine ve sa'ylerine ilişmek ve yüzlerini dünyaya ve siyasete çevirmek istemelerinden kuraklık başladı, inşâallâh yakında ref' olur.

172. Sûre‑i Fil’in mu'cizâne ihbarı

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bütün tarih‑i beşeriyede, kat'iyyen misli görülmemiş ve kavm‑i Lût’un başına yağan semâvî taşlardan daha müdhiş taşlar, dinsizlik hesabına milyonlarla ehl‑i îmânı ve masûmları edyân‑ı semâviye ve kavânîn‑i İlâhiye haricine dehşetli vâsıtalarla sevkeden bir memleketi semâvî taşlarla tokatlamasının bir mukaddimesi olarak, resmî gazetelerin kat'î haber verdikleri bir hâdise‑i semâviyeyi, âdetime muhâlif olarak bir Nur şâkirdi bana haber verdi. Dedim: Yirmibeş sene gazetelerin havadislerini merak etmedim.” Fakat bu taşlar, Risale‑i Nurun dinsizlere manevî tokatlarını temsîl ettiği cihette ve beş‑altı sene evvel ondan haber verdiği için o şâkirde dedim: Git, yalnız o hâdiseyi tamamıyla oku, tahkîk et.” O tahkîk etti, geldi. Diyor ki: Bu baharda, Rusya’nın Vilâdivostok Ormanlarına, zemin yüzünde hiç emsâli görülmeyen büyüklükte semâdan taşlar düşmüş. Ve en büyüğü, yirmibeş metre uzunluğunda ve on metre boyundadır. Düştüğünde etrafındaki ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husûle getirmiş. Tedkik edilen parçalarında; demir, çelik ve başka maddeler, karışık olarak mîzansız bulunmaktadır.”
İşte resmî gazetelerin kat'î verdikleri bu haber, bin üçyüz altmış sene evvel Sûre‑i Fil’in mu'cizâne ﴿تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ cümlesi ile bin üçyüz ellidokuz tarihinde dünyayı dine tercih eden ve dinsizliği esâs tutan, bir nev'i medeniyet hesabına beşeri yoldan çıkaranların başlarına, ebâbil kuşları gibi, semâvî tayyarelerden bombalar başlarına inecek ve semâvî taşlar yağdırmasına mukaddimesi olacak diye haber veriyor.
295
Ve ف۪ي تَضْل۪يلٍ aynen bin üçyüz altmış tarihini gösterip, dalâletin cezası olarak kavm‑i Lût’un başına gelen ahcâr‑ı semâviyeyi andıran semâvî taşlar o tarihlerden sonra geleceğini haber verip tehdid ediyor. Ve Risale‑i Nurun Sûre‑i Fil nüktesine ait beyânâtı içinde hâşiyeli bu cümle var:
Evet, bu tokatlardan pür‑şer beşer, şirkten, şükre girmezse ve Kur'ân’a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr‑ı semâviye başlarına yağacağını bu sûre bir mânâ‑yı işârî ile tehdid ediyor.”
İşte bu fıkra doğrudan doğruya bu taşlara işâreti olmasına iki emâre var:
Birincisi: Şimdiye kadar gelen semâvî taşlar bir‑iki karış oldukları hâlde, böyle yirmibeş metre uzunluğunda ve on metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semâvâtın dinsizliğe karşı bir alâmet‑i hiddetidir. Sûre‑i Fil mu'cizâne ona bakması, onun tefsiri, ona işâret etmesi, hakikattir. O hâdisenin o ihbara liyâkati var. Çünkü emsâlsizdir.
İkinci Emâresi: Bütün zemin yüzünü ve nev'‑i beşeri tehdid eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir. Ve dinsizler bunu hissetmişler ki; küçücük hâdiseleri ehemmiyetle neşrettikleri hâlde, bir‑iki aydır bu acîb, dehşetli hâdiseyi, ellerinden geldiği kadar şa'şaalandırmamağa çalışmışlar.
296

173. Mühim mecmuaların çıkmasına kadar bütün dünya saltanatı verilse de bakmamaya mecbur oldum

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz sıddık kardeşlerim Tahiri, Sabri, Salâhaddin, Mehmed, Mustafa!
Evvelâ: Bu gelen şühûr‑u selâsenin hürmetine ve Nur şâkirdlerinin sadâkat ve ihlâslarının hürmetine, çok ehemmiyetli, hakkımda bir sebeb‑i itâb ve tokat bir hâdiseyi, tamire çalışacağız. Ve gücenmeyiniz. Şöyle ki: Bu gece hiç görmediğim bir itâb, bir tâzib sûretinde manevî bir şiddetli ihtar ile denildi ki:
Dünyaya, zevke, keyfe tenezzül etmemekle Nurlardaki ihlâs ve istiğnâyı muhâfazaya mükelleftin ve bu asırda ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا sırrıyla dünyayı dine tercih etmek ve bilerek elması şişeye tebdil etmek olan hastalığa, Nur vâsıtasıyla çalışmağa vazifedârdın. Yüz tecrübenizle de anladın ki, insanların hediyeleri, ihsânları, yardımları sana dokunuyor. Hattâ seni hasta ediyor. Her gün eserini, tecrübesini görüyorsun; senin en ziyâde i'timâd ettiğin ve Risale‑i Nurun fedâkâr kahramanlarının yüzlerini Risale‑i Nurun hizmetinden ziyâde kendi istirahatine çevirmeğe sebebiyet verdin İlâ âhir.” diye daha ma'nen çok söylenildi diye beni tam tekdir etti. Hattâ şimdi bir manevî tokattan dahi korkuyorum. Bu hâdisenin çare‑i yegânesi; bu otomobili alan sizler ilân edeceksiniz ki, Bu kardeşimiz Said, bunu kabûl edemedi; manevî, dehşetli bir zarar hissetti.”
İkincisi: Otomobil şimdi Konyalı Sabri’nin yanına gönderilmeli, oraya gitsin. O râzı olmazsa Medresetü'z‑Zehrâ erkânlarına gitsin. Sabri merak etmesin; her ay Nurlara onun hàrika hizmeti, bir otomobil fiatından ziyâdedir. Onun için gücenmesin.
297
Sâniyen: Kat'iyyen biliniz ki, bu dehşetli itâbı gördüğümün sebebi; istirahat için bir arzu nev'inde ve bir temennî tarzında, bir otomobil ile gezmeğe gittiğim vakitte, otomobilci dedi ki: Küçücük otomobiller çıkmış, bin lira gibi bir fiatla satılıyor.”
Ben de temennî nev'inden dedim ki: Keşke, öyle bir emânet küçük otomobil elimize geçseydi, sâir yerlerdeki Nurcu kardeşlerimi ziyaret etseydim.” demiştim.
Buna hakîki ve ciddi bir karar vermemiştim. Bir arzu iken; buradaki iki hàs kardeşimiz, bu arzuyu ciddi bir karar zannedip bin lira değil, dört bin liraya kadar fedâkârâne çalışmışlar. Buraya geldikleri vakit, yedi saat memnuniyetle telâkki edip, o arzuyu bir duâ‑yı makbûle zannettiğim hâlde, birden bu gecede manevî i'tirâz ve itâb gördüm. O arzumun hatâsını anladım. Hiç görmediğim bu tarz manevî itâbın üç sebebi var, başka vakit izâh edilecek.
Bu otomobili alan beş kardeşimiz kat'iyyen bilsinler ki, değil beşinin bir otomobili sadaka ve ihsân ve hediye etmişler, belki onların hayırlı niyetleri cihetinde Risale‑i Nur dâiresi hizmetinde herbiri tam bir otomobil fiatı kadar bir hediye bilfiil yapmışlar gibi ma'nen kabûl edildiğine bana bir işâret ve kanâat var. Mâdem kardeşlerim, sizin hàlisâne bu hizmetiniz hakkınızda böyle makbûliyet var; siz müteessir olmayınız. Beni de bu manevî itâbdan kurtarınız. Hem benim düstur‑u hayatıma, hem Risale‑i Nurun sırr‑ı ihlâsına gelmek ihtimali bulunan zararı çabuk tamir ediniz. Hem o otomobil burada kalmasın. En büyük hisseyi veren zâtın yanına gitsin. Üç ehemmiyetli sebebi izâh ettiğim vakit, bu telâşımın hakikatini anlarsınız. Zâten hem şühûr‑u selâse, hem üç ay, mühim mecmuaların çıkmasına kadar bütün dünya saltanatı verilse de bakmamağa mecburum. Şâyet otomobile verdiğiniz para tam çıkmazsa, o noksanını alâ külli hâl ben, herşeyimi satıp tekmîl etmeğe karar verdim.
Umumunuza selâm. Hakkınızı bana helâl ediniz. Ben de size helâl ediyorum.
298

174. Merak etmeyiniz, inâyet‑i Rabbâniye devamdadır. Bu yeni taarruzları inşâallâh akîm kalacak, hem Nurun fütûhâtına yardım edecek

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Merak etmeyiniz inâyet‑i Rabbâniye devamdadır. Bu yeni taarruzları inşâallâh akîm kalacak; hem Nurun fütûhâtına yardım edecek. Şimdilik telâşsız, kanun dâiresinde hakkımızdaki kanunsuz muâmeleyi def'etmek için, bir kardeşimiz Ankara’ya gitsin. Eski partinin müfettişi Hilmi Uran ve Afyon Vilâyetinin müfettişi meb'ûs Celâl’i ve Diyânet Riyâsetinde Ahmed Hamdi ve ehl‑i vukûftaki Yûsuf Ziya gibi zâtları görsün, bize edilen kanunsuz ve keyfî muâmeleyi değiştirmeğe çalışsın.
Hem müsâdere edilen Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa ve makine için mahkemeye ve zâbıtaya deyiniz ki: Bunların nüshalarının teksiri, hariç içindir; harice gönderilecektir.”
Mâdem şimâlde üç devlet Kur'ânı kabûl edip mekteblerinde ders vermeğe başlamışlar; ve mâdem Hindistan bu hükûmetten iki milyon liralık Kur'ân‑ı Kerîm istedi; ve mâdem Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa eczâlarını iki sene üç mahkemeniz ve feylesof âlimleriniz onları tedkik ettikten sonra ittifakla berâetimize karar verip bu kitapları takdir ve tahsin etmişler; ve mâdem bu iki kitab, Kur'ânın iki keskin kılıncı ve iki parlak hüccetleridir ve en muannidleri de teslîme mecbur ediyorlar; ve mâdem bu iki eser, dehşetli ve tahribci anarşistliği yetiştiren, şimâlden gelen dinsizlik cereyanına karşı tam mukàbele edebilir bir kuvvette olduklarına binler ehl‑i tahkîk ve ehl‑i fen şehâdet ediyorlar; ve mâdem şimdiki hükûmet Kur'ân mekteblerini açıyor ve mekteblere dinî dersler vermeğe emir etmiş; elbette bize karşı bu muâmele, emsâlsiz ve keyfî bir zulüm ve vatana ve millete ve âsâyişe ve hürriyet‑i vicdâna bir cinayettir. Biz istemiyoruz ki dünya siyaseti bize bulaşsın. Yoksa, haberiniz olsun ki biz hakkımızı tam müdafaa edebiliriz. Bizi mecbur etmeyiniz
299
Umumunuza binler selâm
Benim için münâsib bir vakitte, cildlendirdiğiniz Asâ‑yı Mûsa’dan gönderirsiniz. Husrev’in, vazifesini tam yaptıktan sonra gelen bu maddî zararın hiç ehemmiyeti yok. Zülfikàrlar tam intişar etti, Asâ‑yı Mûsa da az zâyiât olmakla beraber inşâallâh manevî pek çok menfaati olacak. Yalnız Nurcular sebat ve tesânüdlerini muhâfaza edip telâş etmesinler, şevkleri kırılmasın.
Kardeşiniz Said Nursî

175. İmanı kuvvetli bir zabıta veya adliye memurunun, on adam kadar millete faydası olabilir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mâdem Isparta Nur dershânesi hükmüne geçmiş ve şimdiye kadar her yerden ziyâde oranın hükûmeti ve zâbıtası müsâmahakâr belki dost nazarıyla Nurculara bakmış, ziyâde incitmemiş; biz dahi Isparta’nın mübârekiyeti hesabına onların bu hâdisede ilişmelerinden gücenmiyoruz ve bir cihette onları da tebrik ediyoruz ki; Nurun eczâlarını vazifece tedkik etmeğe ve okumağa ve istifade etmeğe muvaffak oluyorlar. Zâten onların hakkıdır. En evvel onlar okusunlar. Îmânı kuvvetli bir zâbıta veya adliye memurunun, on adam kadar millete ve vatana faydası olabilir. Onun için, maddî zâyiâtımız, bu manevî fâideye nisbeten hiç ehemmiyeti yok. Münâsib gelse, benim tarafımdan da emniyet müdürü ve müddeiumumîye selâm edip deyiniz ki: Ben onlara bedduâ değil, bil'akis duâ ediyorum ki: Yâ Rabbî! Onlara îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver ve Nurlardan müstefîd yap.”
300

176. Risale‑i Nur’un yüksek hakikati, dünyanın hiçbir menfaatine tenezzül edip alet olmadığı

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Gerçi şimdi ayrı ayrı kasabalarda kardeşlerimi görüp, Nur hizmetinde bir cihette yardım etmek için, beş kardeşimizin benim için minnetsiz olarak aldıkları otomobil, bir cihette kırkbin lira kadar fâidesi ve lüzumu varken, kabûl etmediğimden zâhirî bir zarar zannedildi. Fakat neticesinde Nur şâkirdlerinin ellerinde kat'î bir hüccet oldu ki; dünya için ilme ve dine zarûret var diye zarar veren mu'teriz hocaları ve siyâsîleri, Risale‑i Nurun yüksek hakikati, dünyanın hiçbir menfaatine tenezzül edip âlet olmadığını, kat'î bir sûrette bu hâdise ile, bir hüccet olarak onları ilzam etmesine kuvvetli bir sened olan hàrika kerâmetinden daha kuvvetli bir bürhân hükmüne geçti. Hattâ çok evhâm eden ve Nurdan kaçan ve Nurun dünyanın hiçbir şeyine tenezzül etmediğine inanmayan, bir kısmı, şimdi kemâl‑i teslîmiyetle Nurların hakikatine ve herşeyin fevkınde olduğunu teslîme mecbur oluyor. Demek o zararı da, İnâyet‑i Hak, hakkımızda ehemmiyetli bir rahmete çevirdi. (Hâşiye)

177. Zülfikar ve Asâ‑yı Mûsa’nın fütuhatları

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün rûh u canımızla geçmiş rahmetli ve bereketli ve kerâmetli ve yağmurlu Mi'râc‑ı Şerîfinizi tebrik ve emsâl‑i kesîresiyle müşerref olmaklığınızı Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz. Ve bu sene aynen geçen sene gibi, Mi'râc gecesinden evvel, gecede, hiç emsâli görülmemiş bir tarzda yağmurun gelmesi ve Mi'râc gecesi ve gündüzünde devam etmesi, kâinât ve anâsır bu mübârek geceyi alkışladığına bir alâmet olduğu gibi, Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa’nın fütûhâtlarına hususan resmî dâirelerde bir emâresi olduğuna kanâatimiz kat'îdir. Ve bu mübârek gecenin yarısına kadar şiddetli ve çalışmağa bir derece mâni bir rahatsızlık ve sancı birdenbire zâil olmaları bana kanâat verdi ki; bu mübârek gecede kardeşlerim sıhhat ve âfiyetim için duâları, hakkımda, makbûliyetinin eseri olduğuna ve o gecenin bir mikdarında ziyâde hastalık cihetiyle herbir saati on saat kadar sevâblı bulunmasını bir nev'i manevî müjde aldım; Allah’a şükrettim. Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun.” dedim.
301
Sâniyen: Nurun bir kumandanı kardeşimiz Re'fet Bey’in Ankara seyahatiyle, Nurlara az bir zamanda büyük bir hizmete muvaffak olduğuna şübhe yoktur. İnşâallâh yakında eseri görünecek. Hususan Diyânet Riyâsetinin müntesibleri umumen Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa mecmualarını takdir ve tahsin ile karşılamaları; ve tenkid değil, belki himâye ve müdafaa edeceklerine söz vermeleri, çok ehemmiyetli bir hâdisedir ve Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa’ya parlak bir ilânnâmedir.

178. Bilumum Diyanet müntesipleri, eserleri takdirle karşıladılar

Muhterem Üstadım, Efendim Hazretleri!
Kardeşimiz Müteahhid İsmail Efendi, Hilmi Bey’le hususî olarak her zaman görüşmekte olduğundan, bu hususta lâzım gelen izâhatın verilmesini ona havâle ederek, biz doğruca Diyânet Riyâsetine gittik. Orada, evvelâ bizim Isparta’da iken tanıdığımız müderris Hasan Hüsnü Bey vardı. Kendisi Diyânet Riyâseti Hey'et‑i Müşâvere âzâsındandır. Onunla hususî olarak bir müddet görüştüm ve izâhat verdim. Bilâhare beraberce hey'et‑i müşâvere odasına giderek Ankara ehl‑i vukûf raporunda imzası bulunan müderris Yûsuf Ziya’yı gördüm. Baktım, Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa mecmualarıyla, hakkımızda yazılmış olan evraklar önünde duruyordu. Yanında yer gösterdi; mufassalan izâhat verdim. Dedim:
Sizin raporunuz ve Denizli Mahkemesinin kararı ve mahkeme‑i temyizin tasdiki varken, kitaplarımıza vukû' bulan taarruz ve bizlere verilen bu sıkıntı neden ileri geliyor? Mâdem cumhûriyet idaresinde kanun herşeyin fevkındedir ve onun hükmü cârî olur; biz kanun huzurunda berâet etmişiz, bundan böyle bize ilişmemek gerektir. Bunun men'i, sizin vereceğiniz isabetli bir kararla mümkündür. Yoksa biz hakkımızı arayabiliriz.” dedim.
302
Sonra ilâve etti: Bu, oradaki adliye memurlarıyla zâbıtanın sizin mes'eleye vukûf‑u tâmmeleri olmadığından ileri geliyor. Şimdi evrak önümdedir. Sû‑i tevehhüme uğramış mütâlaalarına birer birer cevab vereceğim.” dedi ve eserleri takdir ettiğini söyledi. Ben de Üstadımızın selâmını söyledim, bilmukabele selâm ve duânızı istediğini bildirdi.
Ondan sonra oradan ayrıldım, Diyânet Reisinin yanına girdim. Onunla da bir müddet görüştüm ve izâhat verdim, cevaben: Ben Hoca Hazretlerini Dâru'l‑Hikmet’ten tanırım, hürmetim vardır. Kendisine selâm ve hürmetlerimi iblâğ ediniz.” dedi. Ve bize: Lâzım gelen cevabı vereceğiz, inşâallâh iyi olur.” dediler ve bil'umum Diyânet müntesibleri, eserleri takdir ile karşıladılar. Bu gibi yolsuz işlerin, ancak âsâr‑ı diniye mütâlaasında hüsn‑ü niyet taşımayarak kendi kafalarına göre mânâ vermelerinden ileri geldiğini anladım.
Ertesi gün, Mehmed Efendi kardeşimiz, Erzurum meb'ûsu Vehbi Paşa’yı görmüş. O zât dahi Ben Dâhiliye Vekili’ni görüp bu hususta uzun uzadıya görüşeceğim. Üstad Hazretlerine hürmet ve selâmlarımı götürünüz.” demiş. Bunun üzerine parti erkânıyla görüşmeyi İsmail Efendiye havâle ederek Ankara’dan ayrıldık.
Kusurlu, âciz talebeniz Re'fet

179. Bu şaşaalı baharın çiçeklerini temaşa etmek için araba ile bir‑iki saat geziyorum

Bu şa'şaalı baharın (Hâşiye) çiçeklerini temâşâ etmek için araba ile bir‑iki saat geziyorum. Hiç hayatımda görmediğim bir tarzda bütün çiçekli otlar, âdetin fevkınde bir tarzda büyümüş, çiçekler açmış, tebessümkârâne tesbihât edip, lisân‑ı hâl ile Sâni'‑i Zülcelâl’lerinin san'atını takdir edip alkışlıyorlar gibi hakkalyakìn hissettiğimden; hayat‑ı dünyeviyeye müştâk hissiyatım ve gâfil ve tahammülsüz nefsim bu hâlden istifade ederek, dünyadan nefret; ve hastalıklı ve sıkıntılı hayattan usanmak ve berzaha gitmeğe ve oradaki yüzde doksan dostlarını görmeğe iştiyak cihetinde karar veren kalbime; ve fânîde, bâkî zevk arayan nefsime i'tirâz geldi.
303
Birden hissiyata da damarlara da sirâyet eden îmân nuru o i'tirâza karşı gösterdi ki:
Mâdem toprak bu kadar cemâl ve rahmet ve hayat ve zînetlere maddî cihetinde mazhar olmasından hadsiz bir rahmetin perdesidir ve içine giren hiçbir şey başıboş kalmıyor elbette bütün bu zâhirî ve maddî zînetlerin ve güzelliklerin ve hüsün ve cemâl ve rahmet ve hayatın manevî merkezlerinin ve bir kısım tezgâhlarının fa'âl bir nev'i, toprak perdesinin altında ve arkasındadır; elbette bu himâyetli annemiz olan toprak altına girmek ve kucağına sığınmak ve o hakîki ve dâimî ve manevî çiçekleri seyretmek, daha ziyâde sevilir ve iştiyaka lâyıktır diye o kör hissiyatın ve dünya‑perest nefsin i'tirâzını tamamıyla izâle ve def'etti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ dünya‑perest nefsime de dedirtti.
Said Nursî

180. Aziz, masum evlatlarım, Kur’ân’ı öğrenmek için ders almaya çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksanlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lazım gelir

Azîz, Masûm Evlâdlarım!
Kur'ânı öğrenmek için ders almağa çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksanlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lâzım gelir.
Hem, Kur'ânı okumanın fâidesi, yalnız hâfız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil; belki herbir harfi, hiç olmazsa on hayrından yüze, binlere kadar Cennet meyvelerini, âhiret fâidelerini vermesini düşünüp ve ebedî hayatın rahatını ve saâdetini te'min etmek niyetiyle okumak lâzımdır.
Evet, mekteblerde, dünya maîşeti, ya rütbeleri için fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayatta derecesi, fâidesi bir ise; ebedî hayatta Kur'ân ve Kur'ânın kudsî kelimelerini ve nurlu ve îmânî mânâlarını öğrenmek binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmas hükmündedir.
304
Hem, peder ve vâlidenize hakîki ve fâideli evlâdlar olabilirsiniz. Siz, mâdem masûmsunuz daha günahınız yok; böyle kudsî bir niyetle okusanız, sizleri Risale‑i Nurun masûm şâkirdleri içinde kabûl edip, umum şâkirdlerin duâlarına hissedar olursunuz ve nurlu ve mübârek talebeler olursunuz.
Hem üstadınızı, hem sizi, hem peder ve vâlidelerinizi, hem memleketinizi tebrik ediyorum.

181. İki cihette manevî hizmetlerinize ve dualarınıza ve benim yerimde yapamadığım manevî kazançlarınızın imdadıma gelmesine şiddetle ihtiyacım var

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün rûh u canımızla, geçen Leyle‑i Berât’ınızı tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Nurun ehemmiyetli bir kumandanı ve nâşiri Re'fet Bey’in Nur hizmeti için İstanbul’a gitmesi, çok iyi, çok güzeldir. Zâten oraya onun gibi bir Nurcu lâzımdır. Cenâb‑ı Hak muvaffak eylesin âmîn.
Sâlisen: Ben, ikisini Câmiü'l‑Ezher ulemâsına, ikisini Medine‑i Münevvere’nin Ravza‑i Mutahhara civarındaki âlimlerine, ikisini de Şam‑ı Şerîf hey'et‑i ulemâsına göndermek üzere üç Asâ‑yı Mûsa üç Zülfikàr’ı hazırladım. Başlarında, evvelce Câmiü'l‑Ezher ulemâsına hitâben size gönderdiğimiz bir mektûb dercedilmiştir. Mümkün olduğu kadar çabuk göndereceğiz inşâallâh.
Râbian: Ben, iki cihette manevî hizmetlerinize ve duâlarınıza ve benim yerimde yapamadığım manevî kazançlarınızın imdâdıma gelmesine şiddetle ihtiyacım var.
Birinci Sebeb: Bütün hayatımda şimdiki kuvvetsizlik ve gittikçe ziyâdeleşen za'fiyeti hissetmemiştim. Çok sıkıntılarla dâimî evrâdlarımı bazı da noksan olarak yapabilirim. Hâlbuki bu eyyâm ve leyâli‑i mübârekede yüz derece çalışmağa ihtiyacım var. Ve sizin şirket‑i maneviyenize hissem itibariyle yardım etmek ve duâlarınıza bin derece ziyâde âmînlerle iştirâke koşmak lâzım iken, bu iktidarsızlığım, o şirket‑i maneviyeye pek cüz'î yardım edebilir. Bunun çaresi; vazife‑i Nuriyede benim vazifem size verildiği gibi, o şirketteki vazifeyi de sizlerin manevî yardımlarına dayanıp haddimden ve isti'dâdımdan pek çok ziyâde bu âciz kardeşinizdeki hüsn‑ü zannınıza muvâfık çalışmayı rahmet‑i İlâhî’den niyâz ediyorum.
305
İhtiyacın İkinci Sebebi: Hem siz, hem bizden olmayan bir kısım zâtlar, Risale‑i Nurun hakikatinden ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinden tezâhür eden fevkalâde hâlleri ve neticeleri bu bîçâre kardeşinizden zannedildiğinden, o büyük neticelere karşı çok büyük bir iktidar, bir tahammül lâzımken, pek cüz'î ve şahsî çalışmam, bu hastalık ve za'fiyetle beraber, elbette beni şiddetle manevî yardımınıza muhtaç ediyor. Ben de bu manevî yardımlarınızı kendime koşturmak için اَجِرْنَا ، اِرْحَمْنَاgibi bütün mütekellim‑i maa'l-gayr tâbir edilen kelimelerde sizleri niyet ediyorum. Güyâ umumunuzla beraberiz gibi çalışıyorum. Ve âmîn dediğim vakitte, bütün duâlarınıza bir âmîn niyet ediyorum. İnşâallâh, Erhamürrâhimîn, rahmetiyle o çok noksan ve cüz'î çalışmamı, büyük çalışmanıza mükemmel bir âmîn hükmünde kabûl eder.
Hâmisen: Sâbık hâdiseden vaziyetiniz ne şekilde olduğunu çok merak ederdim. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki; mektûbunuzda Kahraman Tahiri’nin İstanbul’a makine ve kağıt almak için gitmesi gösteriyor ki, o hâdise sönüyor ve Nurların neşrine mâni olmayacak, belki başka yerlerde olduğu gibi orada da gâlibâne fütûhâtı var, inşâallâh.
306

182. Ravza‑i Mutahhara civarındaki mübarek heyet-i ulemaya takdim edilen Asâ-yı Mûsa ve Zülfikar risalesidir

Ravza‑i Mutahhara (عَلٰى صَاحِبِهَا اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَالسَّلَامِ) civarındaki mübârek hey'et‑i ulemâya takdim edilen Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr Risalesi’dir. Hem bir vesile‑i şefâat, hem kudsî yerde hayırlı duâlarına mazhar olmak için müellifin bedeline o mübârek yerleri ve elleri ziyaret etmek için gönderilmiştir. Bu fıkra, yalnız Şam, Mısır ve Hind’e gidenlerden Ravza‑i Mutahhara yerinde Câmiü'l‑Ezher ve Şam ve Hind Cemâat‑i İslâmiye’sine yazılmış. Aynen hem dört Zülfikàr, hem dört Asâ‑yı Mûsa başlarında yazdık, ikişer nüsha olarak hem Mısır Câmiü'l‑Ezher, hem Şam ulemâsına, hem Hindistan’da iki milyon liraya mukâbil Kur'ânları isteyen hey'ete gönderdik.

183. Medresetü'z‑Zehrâ’nın maddî tesisine çok maniler bulunduğundan, şimdilik Nur şakirdlerinin hey'et-i mecmuasının dairesinden ibarettir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye ve Kur'âniye Mecmualarından, münâsib gördüğünüz zaman Ravza‑i Mutahhara’nın civarındaki ulemâya göndermekle beraber, onlara yazınız ki:
Nur Risalelerinin Medresetü'z‑Zehrâ’sı, (Hâşiye) Ravza‑i Mutahhara’nın (عَلٰى صَاحِبِهَا اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَالسَّلَامِ) civarındaki ulemânın şefkatine çok muhtaç manevî bir mahdumudur, bir talebesidir, şiddetli düşmanların hücumuna ma'rûz kalmış bir şâkirdidir ve Âlem‑i İslâmı dâima tenvir eden sizin o büyük medresenizin küçük bir dâiresi ve şûbesidir. Onun için, o àlî‑kadr üstad ve müşfik peder ve hamiyetkâr mürşid‑i a'zam olan zâtlar, bu bîçâre evlâdına tam manevî yardım etmesini onların ulüvv‑ü himmetinden bekliyoruz. O pek büyük üstadlarımıza takdim edilen iki kitab ise; bir talebe, dersini ne derece anlamış diye, akşam üzeri üstadına ve babasına yazıp vermesi gibi, o iki dersimiz, o şefkatli allâmelerin nazar‑ı müsâmahalarına arzedilmiş.” diye bir mektûb yazınız ve selâm ve ihtiramlarımı ve ellerinden öptüğümü tebliğ ediniz.
307
Bu risalelerin müellifi Said Nursî, yirmiiki senedir inzivadadır. Tecrid‑i mutlak içinde bulunduğundan, halklarla görüşemez. Ancak zarûret derecesinde başkalarıyla az bir zaman sohbet edebilir. Yanında hiçbir kitab bulunmaz. Bütün yazdıkları, yüz otuz parça risalelerin menba'ları me'hazleri yalnız Kur'ân’dır.” diyor. Biz de bütün kuvvetimizle tasdik ediyoruz. Kendisi hem hasta, hem gurbette, hem perîşan bir hâlde bazen çok sür'atli yazdığı risalelerde sehivler bulunabilir diye, sizin gibi allâmelerden nazar‑ı müsâmaha ile bakmanızı ricâ ettiğini bize söyledi. Biz de ricâsını tebliğ ederek ellerinizden öperiz.
Nur ŞâkirdlerindenTahiri, Hayri, Mustafa, Sâdık, Osman, Husrev, Tâhir