Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
256

147. Bu Sıkıntılı Zamanda Nefsim Sabırsızlıkla Beni Tâciz Ederken, Bu Fıkra Onu Tam Susturdu, Şükrettirdi

Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi. Size de fâidesi olur diye leffen takdim edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor
1. Ey nefsim! Yetmişüç sene, yüzde doksan adamdan ziyâde zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.
2. Sen, ânî ve fânî zevklerin bekàsını arıyorsun; onun için onun zevâliyle ağlamağa başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.
3. Senin başına gelen zulümler ve musîbetlerin altında kaderin adâleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat, kader senin gizli hatâlarına binâen, o musîbet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna keffâret ediyor.
4. Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim! Kat'î kanâatin gelmiş ki; zâhirî musîbetler altında ve neticesinde, inâyet‑i İlâhiye’nin çok tatlı neticeleri var.
﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ çok kat'î bir hakikati ders veriyor. O dersi dâima hâtıra getir.
Hem, feleğin çarkını çeviren kanun‑u İlâhî, senin hatırın için o pek geniş kanun‑u kaderî değiştirilmez.
257
5. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma! Düşün ki, fânî zevkler, sana manevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise; bil'akis manevî lezzetler ve uhrevî sevâblar veriyor. Sen dîvâne olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zâten lezzetler şükür için verilmiş
Said Nursî

148. Garip bir münazara‑i nefsiyemi size yazmak hatırıma geldi

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Garîb bir münâzara‑i nefsiyemi, bana mahsûs iken, berây‑ı ma'lûmât size yazmak hâtırıma geldi. Şöyle ki:
Başım üstündeki sizce ma'lûm levha nefsimi tam susturduğu hâlde; bu gece nefs‑i emmârenin silâhını daha musırrâne isti'mâl eden kör hissiyatım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytandan gelen ilkaât ve fıtrî hubb‑u hayattan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs‑i emmâre hükmünde olan kör hissiyat, benim vefât ihtimalinden şiddetli bir me'yûsiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs ve zevk ve lezzetle kalb ve rûhuma tam ilişti.
Ne için istirahat‑i hayatına çalışmıyorsun belki reddediyorsun; ve gayet zevkli ve masûmâne lezzetli bir hayat ve bir ömür kendine Nur dâiresinde aramıyorsun ve ölmeğe karar verip râzı oluyorsun?” dedi ve dediler. Birden gayet kuvvetli iki hakikat, o ikinci nefs‑i emmâreyi şeytanla beraber susturdu.
Birincisi: Mâdem Risale‑i Nurun vazife‑i kudsiye-i îmâniyesi benim ölümümle daha ziyâde hàlisâne inkişaf edecek ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enâniyete vesilelikle ittiham edilmeyecek ve rekabeti tahrîk eden hayat‑ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazife devam edecek; hem ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdi şahsiyetimin ehemmiyetli rakìbleri, münekkidleri, o şahsiyeti ittiham edebilir ve Risale‑i Nura ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirir; hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o dâire‑i nurâniyedeki bütün ehl‑i gayret müteyakkız davranır; bir nöbetdar yerine, binler bekçi çıkar. Elbette ölüm gelse, baş üstüne geldin demek gerektir.
258
Hem, mâdem Nur şâkirdlerinden çokları hem malını, hem istirahatini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde fedâ ediyorlar, sen ey nefsim! Neden fedâkârlıkta en geri kalmak istersin?!
Hem kat'iyyen bil ki: Çok bîçârelerin hayat‑ı bâkiyelerini Nurlarla kurtarmak hizmetinde, fânî ve zahmetli ihtiyarlık hayatını memnuniyetle bırakmağa, lüzum olsa veya vakti gelse, râzı olmak gayet lezzetli bir şereftir.
İkincisi: Nasıl ki âciz, zaîf bir adam, bir batmanı kaldıramadığı hâlde on batman yük üstüne yığılmış bulunsa; ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona gizli zaafına yardımdan ziyâde ondan yardım istedikleri hâlde; o bîçâre de onların hüsn‑ü zannını kırmamak veyâhut kendini çok aşağı göstermemek için gayet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeğe çalışmak çok elîm ve zevksiz olması gibi, aynen öyle de: Ey kör hissiyatın içine giren nefs‑i emmâre! Bu âdi şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan isti'dâdımın yüz derece fevkınde ve sırf bir inâyet‑i Rabbâniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur'ânın eczâhâne‑i kudsiyesinden çıkan ve Rahmet‑i İlâhiye ile elimize verilen Risale‑i Nurdaki hakikatlere o şahıs masdar ve menba' ve medâr olamaz. Belki, yalnız çok bîçâre ve muhtaç ve Kur'ân kapısında bir sâil ve muhtaçlara yetiştirmeğe bir vesile olduğum hâlde, Nurun muhlis ve hàlis, sıddık ve sâdık, sâfî ve fedâkâr şâkirdleri, o bîçâre şahsiyetim hakkında yüz derece ziyâde hüsn‑ü zanlarını kırmamak ve hissiyatlarını incitmemek ve Nurlara karşı şevklerine ilişmemek ve Üstad nâmı verdikleri o bîçâre şahsı, onların hatırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu'lara mecbur olmamak için ve yirmi sene tecrîdâtın verdiği tevahhuş için, hattâ dostlarla dahi Hizmet‑i Nuriye olmazsa görüşmeyi terkediyorum ve etmeğe rûhen mecbur oluyorum ve tekellüfe ve kıymetten ziyâde kendimi göstermeğe ve ziyâde hüsn‑ü zan edenlere karşı hoş görünmek için kendimi makam sâhibi göstermek ve sırr‑ı ihlâsa tam münâfî, kendini büyük göstermek ve vakar perdesi altında benliğin zararlı ve fânî zevkini aramak hâletleri ise, ey nefsim! meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler.
259
Ey nefis! Ey zevke mübtelâ bedbaht kör hissiyat! Binler dünyevî zevki alsan, şu vaziyette yine bozulur, o zevk ayn‑ı elem olur. Mâdem yüzde doksan mâzideki ahbab âdeta güyâ beni berzaha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on dosttan ben kaçmağa mecbur oluyorum. Elbette bu ihtiyarlık ve yalnızlık hayata, berzah hayat‑ı maneviyesi bin derece müreccahtır diye bu iki hakikatle hadsiz şükürler olsun o ikinci nefs‑i emmâre tam susturuldu, kalb ve rûhtan gelen zevke râzı oldu, şeytan dahi sustu, hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da gayet hafifleşti.
Elhâsıl: Ölsem, vazife‑i Nuriye daha ziyâde ihlâs ile rekabetsiz, ittihamsız inkişaf eder.
Hem, bu zamanda aramadığım cüz'î, muvakkat zevk; ve bu hayat ve dünya gözüyle fütûhât‑ı Nuriyeden gelen lezzet bedeline; çok ağır, soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfürûşluk zahmetlerinden ve tasannu' zararlarından kurtulmak vardır.
Hem, bu senede bir defa ey nefis! Rûh ve kalb ile beraber çok müştâk olduklarınız eski, zevkli ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbabları ve müfârakatlarından çok mahzûn olduğum kardeşleri görmek için, beraber, kısmen hakikaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzide gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli, müteaddid vatanlarımda, yüzde ancak bir‑iki ahbabı bulabildin. Ötekiler, bütün berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazîn bir vaziyet almış. Daha o ahbabsız yerleri görmek istenilmez. Onun için, bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve haydi dışarıya demeden, biz kemâl‑i izzetle, Allah’a ısmarladık deyip izzetimizle bu fânî zevklerimizi bırakmalıyız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يUmum kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden hasta fakat tam mesrûr kardeşinizSaid Nursî
260

149. Şimdi bu mektubunuzdan anlaşıldı ki onun hâlisâne, kudsî hizmetinin bir kerameti olarak vefatını ihsas ediyordu

Sizleri ve umum Risale‑i Nur şâkirdlerini ve bilhassa Medrese‑i Nuriyenin talebelerini ve bilhassa o merhumun akrabalarını, Medrese‑i Nuriyenin mübârek üstadı Hacı Hâfız Mehmed’in vefâtı münâsebetiyle tâziye ediyoruz. Ve Nurlar hesabına bütün rûh u canımızla biz dünyada kaldıkça ona duâ‑yı rahmet etmeğe ve Hâfız Ali ve Hasan Feyzi ortasında dâima bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe kat'î karar verdik. O çok ehemmiyetli ve Nur hizmetinde muvaffakıyetli merhum o mübârek zât, mükemmel vazifesini bitirip yüzer manevî evlâd ve hayrü'l‑halef bırakıp gittiği ve terhis olduğu, rahmet ve istirahat âlemine çekildiği aynı zamanda, büyük üstadlarımın dâiresine kazançlarımı bağışladığım zaman; Hâfız Ali, Hâfız Mehmed, Mehmed Zühtü ve Savlı Ahmed ve Hasan Feyzi içinde ihtiyarım olmadan Hacı Hâfız Mehmed daha hayatta iken on günden beri onların içinde görüyordum. Derdim: Vefât edenler içinde bu da bulunsun İlişmedim. Hem hayatta olanlar içinde, hem üstadlar dâiresinde bulunmasına hayret ederdim.
Şimdi bu mektûbunuzdan anlaşıldı ki; onun hàlisâne kudsî hizmetinin bir kerâmeti olarak vefâtını ihsâs ediyordu. Hâfız Ali, Hasan Feyzi ortasında makamım var, diye iş'âr ediyordu. Cenâb‑ı Hak, onun defter‑i a'mâline Sava Medrese‑i Nuriyede okunan ve yazılan risalelerin harfleri adedince rûhuna rahmetler ve kabrine nurlar ihsân eylesin âmîn. Ve aynı sistemde tam hayrü'l‑halef mahdumu Hâfız Mehmed ve hafîdi Ahmed Zeki’yi onun vazifesinin idâmesine muvaffak eylesin, âmîn!. Ve onların umumuna sabr‑ı cemîl ihsân eylesin Âmîn.
261

150. Kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık‑ı Zülcelâl’i inkâr edemez

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Nur Şâkirdlerinin Küçük Pehlivanları!
Asâ‑yı Mûsa âhirlerinde bazı nüshalarında mübârekler pehlivanı büyük rûhlu Küçük Ali nâmında bir kardeşimizin suâline karşı verdiğim bir cevab var. Onu okuyunuz ki, o zâta bazı mu'terizler Risale‑i Nurun kıymetini bir derece kırmak için demişler: Herkes Allah’ı bilir. Âdi bir adam, bir velî gibi Allah’a îmân eder.” diye Nurların pek yüksek ve pek çok kıymetdâr ve gayet lüzumlu tahşidâtını ziyâde göstermek istemişler.
Şimdi, İstanbul’da daha dehşetli bir fikirde anarşi fikirli, küfr‑ü mutlaka düşmüş bir kısım münâfıklar, Risale‑i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu îmânî hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desîsesiyle diyorlar ki: Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almağa ihtiyacımız çok yok.” diye mukàbele etmek istiyorlar.
Hâlbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinâta ihâta eden Rubûbiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey O’nun kabza‑i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna kat'î îmân etmek ve mülkünde hiçbir şerîki olmadığına ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime‑i kudsiyesine, hakikatlerine îmân etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, Bir Allah var .” deyip, bütün mülkünü esbâba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnâd etmek, hâşâ hadsiz şerîkleri hükmünde esbâbı merci' tanımak ve herşeyin yanında hazır irâde ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a îmân hakikati onda yoktur. Belki küfr‑ü mutlaktaki manevî Cehennem’in dünyevî tâzibinden kendini bir derece tesellîye almak için o sözleri söyler.
262
Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır.
Evet, kâinâtta hiçbir zîşuûr, kâinâtın bütün eczâsı kadar şâhidleri bulunan Hàlık‑ı Zülcelâl’i inkâr edemez. Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği için susar, lâkayd kalır.
Fakat O’na îmân etmek, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın ders verdiği gibi, O Hàlık’ı, sıfatları ile, isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine istinâden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedâmet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o îmândan hissesi olmadığına delildir. Her ne ise
Evlâdlarım, ehemmiyetli bir hâdise size bu uzun mes'eleyi kısaca beyân etmeye sebeb oldu.
Şimdilik sizlere Risale‑i Nurun ehemmiyetli şâkirdleri nazarıyla bakıyorum. Mustafa Oruç çok tâli'lidir ki, kendi sisteminde ve rûhunda ve ciddiyetinde, az bir zamanda sizleri buldu. Bir iken on Mustafa oldu.
Said Nursî

151. Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men etmişler

Azîz Muhterem Kardeşim!
Evvelâ zâtınızın bir risale kadar câmi' ve uzun ve müdakkikàne harâretli mektûbunuzu kemâl‑i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyân ediyorum ki: Risale‑i Nurun üstadı ve Risale‑i Nura Celcelûtiye Kasidesi’nde rumûzlu işârâtıyla pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakàik‑ı îmâniyede hususî üstadım İmâm‑ı Ali’dir (R.A.).
263
Ve ﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى âyetinin nassıyla, Âl‑i Beyt’in muhabbeti, Risale‑i Nurda ve mesleğimizde bir esâstır ve Vehhâbîlik damarı, hiçbir cihette Nurun hakîki şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat, mâdem bu zamanda zındıka ve ehl‑i dalâlet ihtilâftan istifade edip, ehl‑i îmânı şaşırtıp ve şeâiri bozarak Kur'ân ve îmân aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müdhiş düşmana karşı cüz'î teferruâta dair medâr‑ı ihtilâf münâkaşaların kapısını açmamak gerektir.
Hem, ölmüş insanları zemmetmek, hiç lüzumu yok. Onlar, dâr‑ı âhirete, mahall‑i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyân etmek, emrolunan muhabbet‑i Âl-i Beyt’in muktezâsı değildir ve lâzım da değildir diye Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, sahâbeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünkü Vâkıa‑i Cemelde Aşere‑i Mübeşşere’den Zübeyr ve Talha ve Âişe‑i Sıddıka (Radıyallahu Anhüm) bulunmasıyla Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, o harbi, ictihâd neticesi deyip: Hazret‑i Ali (R.A.) haklı öteki taraf haksız; fakat ictihâd neticesi olduğu cihetle affedilir.”
Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfizîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâğîlerden de bahs açmayı zararlı görüyorlar.
Haccâc‑ı Zâlim, Yezid ve Velîd gibi heriflere İlm‑i Kelâmın büyük allâmesi olan Sa'deddin‑i Taftazanî, Yezid’e lânet câizdir.” demiş; fakat Lânet vâcibdir.” dememiş. Hayırdır ve sevâbı vardır.” dememiş. Çünkü, hem Kur'ânı, hem peygamberi, hem bütün sahâbelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydânda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'ûnları hâtıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünkü; zemm ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel‑i sâlihte dâhil olamaz. Eğer zararı varsa daha fenâ
264
İşte şimdi gizli münâfıklar, Vehhâbîlik damarıyla, en ziyâde İslâmiyeti ve hakikat‑i Kur'âniyeyi muhâfazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl‑i hakikati Alevîlikle ittiham etmekle birbiri aleyhinde isti'mâl ederek dehşetli bir darbeyi, İslâmiyete vurmağa çalışanlar meydânda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektûbunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun; benim ve Risale‑i Nurun aleyhinde isti'mâl edilen en te'sirli vâsıtayı hocalardan bulmuşlar.
Şimdi Haremeyn‑i Şerîfeyn’e hükmeden Vehhâbîler ve meşhûr, dehşetli dâhîlerden İbnü't‑Teymiye ve İbnü'l‑Kayyim-i Cevzî’nin pek acîb ve câzibedâr eserleri İstanbul’da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyâlar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsâadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak isteyen, bid'alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet‑i Âl-i Beyt’ten gelen ve şimdi izhârı lâzım olmayan ictihâdınızı vesile ederek hem sana, hem Nur şâkirdlerine darbe vurabilirler. Mâdem, zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr‑i şer'î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm‑ü şer'î var. Zemm ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevâb yok. Çünkü tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiç bir hükm‑ü şer'î yok, hiç zararı da yok.
İşte bu hakikat içindir ki; ehl‑i hakikat, başta Eimme‑i Erbaa ve Ehl‑i Beyt’in Eimme‑i İsnâ Aşer olarak Ehl‑i Sünnet, mezkûr hakikate müstenid olan kanun‑u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medâr‑ı bahs ve münâkaşa etmeyi câiz görmemişler, Menfaatsiz, zararı var.” demişler.
265
Hem o harblerde, çok ehemmiyetli sahâbeler, nasılsa iki tarafta bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakîki sahâbelere, Talha ve Zübeyr (Radıyallahu Anhümâ) gibi Aşere‑i Mübeşşere’ye dahi tarafgirâne bir inkâr, bir i'tirâz kalbe gelir. Hatâ varsa da tevbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip lüzumsuz, zararlı, şerîat emretmeden o ahvâlleri tedkik etmekten ise; şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran, binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü'min ve müdakkik bir zâtın vazife‑i kudsiyesine muvâfık gelemez
Hattâ Sabri ile küçücük münâkaşanız; hem Risale‑i Nura, hem hakàik‑ı îmâniyenin intişarına ehemmiyetli zarar verdiğini senden saklamam. Aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra senin gibi ehl‑i tahkîk bir âlimin, Risale‑i Nura oraca ehemmiyetli bir hizmete vesile olacak Sabri oraya gelmesi, ikinizden büyük bir Hizmet‑i Nuriye beklerken, bil'akis üç cihetle Nura zarar geldiğini hissettim ve gördüm. Acaba neden bu zarar olmuş?” diye düşünürken, iki‑üç gün sonra haber aldım ki; Sabri; mânâsız, lüzumsuz seninle münâkaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. Eyvâh!” dedim. Yâ Rab! Erzurum’dan imdâdıma yetişen bu iki zâtın münâkaşasını musâlahaya tebdil et.” diye duâ ettim. Risale‑i Nurun İhlâs Lem'alarında denildiği gibi; şimdi ehl‑i îmân, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar rûhânileriyle ittifak etmek ve medâr‑ı ihtilâf mes'eleleri nazara almamak, nizâ' etmemek gerektir. Çünkü, küfr‑ü mutlak hücum ediyor. Senin, hamiyet‑i diniyen ve tecrübe‑i ilmiyen ve Nurlara karşı alâkan sebebiyle, senden ricâ ediyorum ki, Sabri ile geçen mâcerayı unutmağa çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü o, kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri, lüzumsuz münâkaşa ile söylemiş. Bilirsin ki; büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffâret olur.
Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nura ve Nur vâsıtasıyla îmâna öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlîcenâblığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.
266
Sahâbelerin bir kısmı, o harblerde adâlet‑i izafiye ve nisbiye ve ruhsat‑ı şer'iyeyi düşünüp tâbi olarak, Hazret‑i Ali’nin (R.A.) takib ettiği adâlet‑i hakîkiye ve azîmet‑i şer'iye ile beraber zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terkedip muhâlif tarafa bu ictihâd neticesinde girdiklerini, hattâ İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) kardeşi Ukayl ve Habrü'l‑Ümme ünvânını alan Abdullâh İbn‑i Abbâs dahi bir vakit muhâlif tarafında bulunduklarından, hakîki Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّر۪يعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur‑u esâsiye-i şer'iyeye binâen طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَاdiyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek câiz görmüyorlar. Çünkü; i'tirâza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük sahâbelere, hattâ muhâlif tarafında bulunan Âl‑i Beyt’in bir kısmına ve Talha ve Zübeyr (Radıyallahu Anhümâ) gibi Aşere‑i Mübeşşere’den büyük zâtlara i'tirâza başlar, zemm ve adâvet meyli uyanır diye Ehl‑i Sünnet, o kapıyı kapamak tarafdârıdır.
Hattâ Ehl‑i Sünnetin ve İlm‑i Kelâmın azîm imâmlarından meşhûr Sa'deddin‑i Taftazanî, Yezid ve Velîd hakkında tel'in ve tadlîle cevâz vermesine mukâbil Seyyid Şerîf Cürcânî gibi Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatin allâmeleri demişler: Gerçi Yezid ve Velîd, zâlim ve gaddâr ve fâcirdirler, fakat sekerâtta îmânsız gittikleri gaybîdir. Ve kat'î bir derecede bilinmediği için, o şahısların nass‑ı kat'î ve delil‑i kat'î bulunmadığı vakit, îmânla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimali olduğundan, öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ gibi umumî bir ünvân ile lânet câiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur.” diye Sa'deddin‑i Taftazanî’ye mukàbele etmişler.
267
Senin müdakkikàne ve âlimâne mektûbuna karşı uzun cevab yazmadığımın sebebi; hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî

152. Şimalden gelen küfr‑ü mutlak cereyanını durduracak yalnız Risale-i Nur’dur; siyaset, diplomatlık bu vazifeyi göremez

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Cennetü'l‑Firdevs’in meyveleri ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın hey'et‑i fa'âlesinin sahâif‑i amelleri ve defter‑i haseneleri olan Zülfikàr ve arkadaşlarını, selâmetle cuma gecesi serçe kuşunun verdiği müjdeden iki saat sonra kemâl‑i sürûrla aldık. Sizlere onların harfleri adedince
بَارَكَ اللّٰهُ وَفَّقَكُمُ اللّٰهُ وَاَسْعَدَكُمُ اللّٰهُ فِي الدَّارَيْنِ
deyip rûh u canımızla sizi tebrik ettiğimiz gibi; bu memleketi de tebrik ederiz. Ve Zülfikàr’ın zuhûrunun mukaddimeleri başlaması ile din lehinde kuvvetli cereyanların ve aleyhindeki tecâvüzün durması ve bir kısmı rücû edip eski hatîâtın tamirine çalışması işâretiyle, şimdi bilfiil tezâhür ve neşrolması, inşâallâh memleket için İslâmiyet cihetinde büyük bir fâidesi olacak ve zulmetleri dağıtacak işâretini veriyor.
Evet, şimâlden gelen küfr‑ü mutlak cereyanını durduracak, yalnız Risale‑i Nurdur. Siyaset, diplomatlık bu vazifeyi göremez. Onun için, vatan‑perver ve milliyetçi ve siyasetçiler, Nurlara sarılmağa mecburiyet var. O Zülfikàr’ın zuhûra gelmesi için çalışanların şahs‑ı manevîsinin, belki herbirisinin kıyâmetteki defter‑i hasenâtına yediyüz sahifesiyle bir tek sahife‑i hasenât olmasını Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz.
268
Mâdem o îmân hakikatleri yüksek bir ibâdet ve hasenedir ve onunla çokların îmânını kurtarmak binler hasene hükmündedir; onun zuhûruna çalışanların herbirisi onu okuyup ve dinleyip i'tikàd etmesiyle, aynen işlediği sâir hayratın defteri gibi bir uhrevî senedidir. Elbette onların ve şahs‑ı manevîsinin âhirette defter‑i hasenâtından yediyüz sahifesiyle bir tek sahife olarak Zülfikàr aynen neşrolmak ve bir sahifesi hükmüne geçmek hadsiz bir rahmetin şe'nidir.
Sâniyen: Gerçi Nurlar girdikleri her yerde galebe eder, fakat mütemerrid ve muannid zındıklar, maddiyûnlar, ellerinden geldiği kadar fütûhâtına fütûr vermek için desîselere ve ehl‑i siyasete evhâm vermeğe çabalıyorlar. İnşâallâh bir halt edemezler. Fakat ihtiyat, her vakit iyidir. Sırran tenevveret düsturu devam ediyor. bunun gibi birkaç mecmua çıkıncaya kadar temkinli ve ihtiyatlı bulunmak lüzumu var. Hattâ bu defa sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ’nın remizli risalesini onüç seneden beri görmediğim hâlde buraya göndermek bir derece ihtiyat kaidesine muhâlif olduğu gibi, herkes anlamaz; hem te'vil ve tefsir lâzımdır. Çünkü Lâhika”da bir mektûbda yazmıştım ki, iki hakikat mücmelen bana ihtar edilmişti:
Birisi: Bir derece dar bir dâirede bir nur gösterilmişti; geniş bir dâirede mânâ verip, kırk sene evvel Bir nur göreceğiz!” diye müjde veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel, eski talebelerime de o müjdeyi mükerrer söylüyordum. Zannederdim ki; geniş siyaset dâiresinde olacak. Hâlbuki bu memleketin en ziyâde muhtaç olduğu îmânî ve İslâmî ve hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye dâiresinde Risale‑i Nuru göreceksiniz diye hakikatten bana ihtar edilmiş; bir hiss‑i kable'l-vukû' ile musırrâne ve tekrar ile ben de haber veriyordum, o hak ve hakikatli mes'elenin sûretini değiştiriyordum.
269
İkincisi: Şeâir‑i İslâmiyeye ve siyaset‑i İslâmiye’ye darbe vuranlar oniki, onüç, ondört, onaltı sene zarfında büyük darbeler yiyecekler diye bana ihtar edildi. Evvelki mes'elenin aksine olarak, geniş dâirede vukû' bulan o hâdisâtı ve büyük cemâatlere gelen o tokatları, küçük bir dâirede şahıslara gelecek tokatlar sûretinde mânâ vermiştim ki, tam aynen iki dâirede, hem küçük, hem büyük oniki sene sonra en müdhişi dünyayı terkettiği gibi; büyük dâirede de onun gibi dehşetli cemâatler; oniki, onüç, ondört, onaltı tarihlerinde aynı tokatları yediler ve yiyecekler diye ihtar edildi.
Ben, te'vilim ile bu büyük dâireyi yalnız küçükte tatbik ettiğim gibi; evvelki nur mes'elesinde de bil'akis küçük dâireyi ve sırf îmânî hâdise‑i Nuriyeyi pek geniş dâire‑i siyâsiyede te'vilimle mânâ vermiştim. Onun için, sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ’yı herkes birden anlamaz. Hem şahsî isimleri böyle mesâil‑i ilmiyeye girmemek lâzım olduğundan, o risale hattâ onüç seneden beri elime geçmediğinde isabet var; kardeşlerim dahi onu merak etmesinler. Biri eğer çok merak etse, o sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ’nın başında şimdiki Sâniyen ile başlayan fıkrayı ve Lâhika”da geçen aynı mes'eleye dair fıkrayı okumak lâzımdır, yoksa hiç bakmasın.
O İkinci Harb‑i Umumî ve o dehşetli şahsın dünyadan gitmesiyle ve şimdi de onun mesleği geri çekilmesi ve bir kısmı o mesleğin aksine din lehinde resmen çalışması ve ehl‑i îmânın istibdâd‑ı mutlakadan bir derece kurtulması ve az bir te'vil ile o risaleciğin verdikleri haber aynı tarihlerde vukû' bulması, o sûrenin bir lem'a‑i i'câzıdır. Fakat heyecanlı te'villerim perde çekmişti, hakikat gizlenmiş.
270

153. Haricî ve büyük bir düşmanın hücumu zamanında, dâhilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir

Azîz, Muhterem Kardeşim!
Bin üçyüz seneden beri Âlem‑i İslâmı ağlatan ve bütün ehl‑i hakikate Eyvâhlar! Yazıklar olsun!” dediren Âlem‑i İslâmın en dehşetli büyük yarasını deşmek, düşünmek; benim hususî meşrebimde tahammülüm fevkınde elem veriyor. Hususan yirmibeş seneden beri ihlâs ile hakîki hizmet‑i îmâniye, beni her nev'i siyasetten çektiği ve yirmibeş sene zarfında bir gazeteyi okutturmadığı gibi; yirmi sene bu işkenceli esâretimde hayat‑ı siyâsiyeye bakmamak için hükûmete müdafaât‑ı hapsiyeden başka müracaat etmeyen ve vazife‑i îmâniyeye noksan gelmemek ve ihlâs kırılmamak ve siyasete bulaşmamak için on sene bu dehşetli harb‑i umumîye bakmayan, baktırmayan bir hâlet‑i rûhiyeyi taşımağa mecburiyetim varken; şimdi dehşetli ejderhalar hakàik‑ı îmâniye cebhesinde ehl‑i îmâna gözümüz önünde saldırmalarından ve çokları ısırmalarından, ehl‑i îmânı kurtarmak mecburiyeti Kur'ânın emriyle varken, bu zamanı bırakıp, eski zamana gidip, Ehl‑i Beyt’e gelen dehşetli zulümleri temâşâ etmek, daha ziyâde rûhumu ezer ve kuvve‑i maneviyeyi kırıp rûhuma azâb azâb üstüne gelmektir.
Zâlim siyasetin gaddârâne bir düsturu olan Cemâat için ferd fedâ edilir.” diye çok zâlimâne pek çok vukûâtı, ehvenü'ş‑şer diye bir nev'i adâlet‑i izafiye nâmında hâkimiyetine bir maslahat göstermişler. Hattâ bu asırda, o gaddâr düsturun hükmüyle, bir adamın hatâsıyla bir köyü mahveder. Beş‑on adamın, onların siyasetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perîşan eder.
İşte, eski zamanda bir derece, siyasetin bu gaddâr düsturu İslâmlar içine girdiğinden; siyasette, bu müdhiş düsturlar karşısında mecburiyetle selef‑i sâlihîn sükût ile ve Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatin imâmları o kapıları kapamak طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا deyip o kapıları açmıyorlar.
Mâdem, Ehl‑i Beyt’e zulmedenler şimdi âhirette cezasını öyle bir tarzda görüyorlar ki, bizim onlara hücumla yardımımıza bir ihtiyaç kalmıyor. Ve mazlum Ehl‑i Beyt, muvakkat bir azâb ve zahmet mukâbilinde o derece yüksek bir mükâfât görmüşler ki, aklımız ihâta etmiyor. Değil şimdi onlara acımak, belki onları o hadsiz rahmete mazhariyetleri noktasında binler tebrik etmek gerektir ki; birkaç sene zahmetle, milyonlar mertebeler ve bâkî saâdetler âhirette kazandıkları gibi; dünyada da kaldıkları zamanda, ehemmiyetsiz, dünyanın fânî saltanatı ve muvakkat hâkimiyeti ve karışık siyasetine bedel, manevî birer Sultan ve hakikat âleminde birer Şah, birer manevî Pâdişah makamını kazandılar. Vâliler yerine, evliyâlar, aktâblara kumandan oldular. Kazançları, bire bin değil, milyonlardır.
271
İşte bu sır içindir ki; Yeni Said’in hususî üstadı olan İmâm‑ı Rabbânî, Gavs‑ı A'zam ve İmâm‑ı Gazâlî, Zeynelâbidîn (Radıyallahu Anhüm) (hususan Cevşenü'l‑Kebîr münâcâtını bu iki imâmdan ders almışım) ve Hazret‑i Hüseyin ve İmâm‑ı Ali’den (Kerremallâhu Vechehu) aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü'l‑Kebîr’le dâima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikati ve şimdiki Risale‑i Nurdan bize gelen meşrebi almışım. Zâlimlerin gaddârlıklarını değil deşmek, bakmak; belki düşünmek de meşrebimize gelmiyor. Çünkü onlar mücâzâtını; ve mazlumlar mükâfâtını, aklımızın fevkınde görmüşler. O mes'eleler ile meşgul olmak, şimdiki bu hazır musîbet‑i diniyeye karşı mükellef olduğumuz vazife‑i Kur'âniyeye zarar verir.
Ulemâ‑i İlm-i Kelâmın ve Usûlü'd‑din allâmelerinin ve Ehl‑i Sünnet Ve'l-cemâatin dâhî muhakkìklerinin İslâmî akîdelere dair çok tedkik ve muhâkemâtla; ve âyât ve hadîsleri muvâzene ile kabûl ettikleri Usûlü'd‑din düsturları, şimdiki Risale‑i Nurun meşrebini muhâfazaya emrediyor, kuvvet veriyor. Hattâ, hiçbir yerde, hattâ ehl‑i bid'a kısmı da bu meşrebimize ilişemiyorlar. Hakikat‑i ihlâs tam muhâfaza edildiği için, her nev'i Ehl‑i İslâm içine giriyor. Şîalıkta müteassıb ve Vehhâbîlikte de müfrit, feylesofların en maddîsi ve mütefennini ve müteassıb hocaların en enâniyetlisi, beraber Nur dâiresine girmeğe başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar. Hattâ bazı misyonerler de, Din‑i İsâ’nın (A.S.) hakîki rûhânisi de o dâireye gireceklerine emâreler var. Birbirine hücum değil; belki bir tesânüd, bir musâlaha lüzumunu hissedip medâr‑ı münâkaşa mes'eleleri ortaya atmıyorlar. Demek İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) otuz‑kırk işâretiyle sarâhat derecesinde haber verdiği Risale‑i Nur, bu zamanın müdhiş yaralarına tam bir ilâçtır. Onun için, o dâire bize kâfî gelmiş, harice çıkmıyoruz.
272
İmâm‑ı Ali’nin (Kerremallâhu Vechehu) şahsına ve hayatına ve adâlet‑i hakîki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet‑i zâhirîsinden ve hayat‑ı dünyeviyesinden ve siyaset‑i ictimâiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet‑i manevîsine ve kemâlât‑ı ilmiyesine ve makàmât‑ı velâyetine ve vârisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muârazaya çalışanların taarruzu, pek dehşetli görünüyor. Ehl‑i îmân ortasında nasıl böyle vukûât olabilir? diye hayret veriyor. Hâlbuki Yezid ve Velîd gibi habîs herifler müstesnâ, ötekilerin kısm‑ı a'zamı, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) hàrika kemâlâtına ve kerâmetlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat‑ı ictimâiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler.
Haricî ve büyük bir düşmanın hücumu zamanında, dâhilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir. Yoksa, hücum eden büyük düşmana yardım hükmüne geçer. Bunun için dâire‑i İslâmiyede eskiden beri tarafgirâne, birbirine mukâbil, muârız vaziyetini alan Ehl‑i İslâm o dâhilî düşmanlıkları muvakkaten unutmak maslahat‑ı İslâmiye muktezâsıdır.
273

154. Hazret‑i Peygamber'in (asm) yanında gördüğün adam da, Nur ve Risale-i Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsidir

Azîz, Sıddık, Bahtiyar Kardeşim Süleyman Rüşdü!
Seni ve kardeşin kahraman Burhan’ı ve senin iki mübârek, masûm evlâdını ve senin hâne halkını, Risale‑i Nur nâmına ve umum şâkirdler hesabına rûh u canımızla sizi tebrik ediyoruz. Böyle kudsî ve dâimî sevâb kazandıracak uhrevî bir hizmete muvaffakıyetinizi, Isparta ve bu memleket istikbâlde alkışlayacaktır. Size çok hayırlı duâları kazandıracak. İnşâallâh, Zülfikàr gibi daha çok emsâline muvaffak olursunuz. Bu acîb şerâit içinde bu fevkalâde muvaffakıyet; hem Zülfikàr’ın, hem sadâkatinizin bir kerâmetidir. Çok mübârek olan senin rüyan ki, emr‑i İlâhî ile, Kur'ânı, Hazret‑i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a vermek, Hazret‑i Cebrâil’in vazifesinin bir cilvesidir. İşârettir ki, bu hizmetiniz; hem rızâ‑yı İlâhiye’ye, hem rızâ‑yı Peygamberîye (A.S.M.) muvâfıktır. Mu'cizât‑ı Kur'âniye’yi, Mu'cizât‑ı Ahmediye vâsıtasıyla Ümmet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) tebliğ etmek mânâsıyla senin rüyan tâbir edilir.
Nasıl, bir küçücük cam parçasında güneşin bir timsâli, ziyâsıyla o elindeki camı tutanla münâsebetdâr olur; bir nev'i muhâbere eder. Öyle de hususî bir tecellî ile, rüyalar da selef‑i sâlihînde bu çeşit rüyalar görülmüş makbûliyet ve rızâ alâmetidir. Hazret‑i Peygamberin (A.S.M.) yanında gördüğün adam da, Nur ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsidir.
274

155. Vazifemizi yapıp vazife‑i İlâhiyeye karışmamak gerektir diye, hem bana hem sizin bedelinize tesellî buldum

Vazifemiz, ihlâs ile ve sebat ve tesânüdle ve mümkün olduğu kadar ihtiyat ile (sırran tenevveret) irşad‑ı Alevîyi fiilen tasdik etmek, ona göre hareket etmektir. Yoksa, muârızlara mukàbele etmek ve onların hücumundan telâş etmek değil. Muvaffakıyet ve fütûhât‑ı Nuriye ve revâc ile intişarı ise, vazife‑i İlâhiye’dir. Vazifemizi yapıp, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak gerektir diye hem bana, hem sizin bedelinize tesellî buldum.

156. Bana nisbeten genç, faal bir kardeşim, benden sonra kardeşlerim gibi vazife‑i Nuriyemi yapıyorlar diye kemal-i istirahat-i kalb ile ecelimi beklerim

O beş Ahmed’den Safranbolu’da Hasan Feyzi’nin tam yerine geçen tam vârisi Safranbolulu Ahmed Fuâd’ın gayet samîmî ve fedâkârâne mektûbunda, benim bedelime, aynen Hasan Feyzi, Hâfız Ali gibi; bâkî kalan hayatını bana verip, benden evvel berzaha gitmek için duâ ediyor. Hâlbuki şimdi Nurlara onun hayatı daha ziyâde fâidelidir. Bana nisbeten genç, fa'âl bir kardeşim, benden sonra, kardeşlerim gibi vazife‑i Nuriyemi yapıyorlar diye kemâl‑i istirahat-i kalble ecelimi beklerim. Cenâb‑ı Hak, onun gibi çok fedâkârları Nurlara kavuştursun.

157. Marangoz Ahmed’in ve medresenin üstadı olan merhum Hacı Hafız’ın kerametli vefatına dair

Hem çok eski, hem çok sâdık, hem çok muktedir, sebatkâr Medrese‑i Nuriye kahramanlarından Marangoz Ahmed’in ve medresenin üstadı olan merhum Hacı Hâfız’ın kerâmetli vefâtına dair güzel, hazîn mektûbunda, o Medrese‑i Nuriyenin şâkirdlerinin, o merhum üstadlarına karşı gösterdikleri dindarâne vaziyet ve yağmurun zahmet vermemek ve onları ıslatmamak ve üşütmemek için durması, bittikten sonra başlaması, o merhum zâtın rûhuna büyük rahmetlerin nüzûlüne emâre Cenâb‑ı Hak o rahmet katreleri adedince ona ve onlara rahmet etsin. Âmîn.
275

158. Risale‑i Nur’a çok hizmet eden kahramanlar hakkında

Kastamonu’da, sekiz sene mübârek mahdumu ve merhum refîkasıyla Risale‑i Nura fevkalâde bir sadâkatle çalışan ve kalemiyle Risale‑i Nura çok hizmet eden ve çokları Nur dâiresine getiren ve hapishânede kendi gibi kahramanlardan olan Sâdık Bey’le; hem istirahatime, hem Nur şâkirdlerinin tesânüdüne ehemmiyetli hizmet eden ve Feyzi ve Emin ve İhsân ve Ahmedler gibi hàs kardeşlerimizle; yine Kastamonu’da Nurlara hizmet eden Küçük Şeyh nâmında Hilmi Bey bana mektûbunda, Nurcu olan refîkasının vefâtını bildiriyor. O merhume hakkında medâr‑ı şükrândır ki; bir‑iki aydır, duâlarımda Zehralar dediğim vakit, Hâcerler de derdim; içinde, o merhumeyi de niyet ediyordum. Vefâtını bilmiyordum. Cenâb‑ı Hak, ona binler rahmet eylesin ve akrabasına sabr‑ı cemîl ihsân etsin. Âmîn!

159. Yalnız fevkalâde bir cesaret ve gayret taşıyan bir kısım hocalar Nurlar dairesine girip, girmeyenleri de bir derece affettirdiler

Risale‑i Nur dâiresinde bulunan ve bilfiil çalışan hocalardan ve Konya hocalarından başka, sâir hocalara, bugünlerde, tashihât yaparken şiddetli bir hiddet bana geldi. Çünkü, Arabî okumayan Nur şâkirdlerinin fedâkârları, Arabî bilmemesinden sehivler, hatâlar oluyor. Ben de zahmet çektiğimden, hem eski talebelerimden olan hocalara ve kardeşime, hem şimdiki Ankara’da ve İstanbul’daki resmî hocalara bağırarak dedim:
Ey insafsızlar! Neden hem vazifeniz, hem medresenin mahsulü, hem size farz‑ı ayn gibi lüzumu bulunan bu hizmet‑i îmâniyede bana yardım etmiyorsunuz. Belki de sizin lâkaydlığınızdan çokların çekilmesine sebebiyet veriyorsunuz. İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) âhirzamanın bir kısım hocalarına vurduğu tokattan hissedar oluyorsunuz .” diye dehşetli bir i'tirâz kalbe gelirken, birden, kalbini bozmayan hocaları müdafaa etmek için üç mânâ ihtar edildi.
276
Birincisi: Resmen iki büyük merkezde, iki hey'et‑i ilmiye, beyânı münâsib olmayan çok esbâba binâen, her vesile ile, hoca kısımlarının Risale‑i Nurdan çekilmeleri için çok vâsıtaları isti'mâl ediyorlar. Memuriyet gibi derd‑i maîşet belâsıyla bîçâre hocaları dâirelerine çekip, Nurlardan uzaklaştırıyorlar. Bîçâre hocalar, Nurların kıymetini bilmiyorlar değil; belki derd‑i maîşet veyâhut o hey'et‑i ulemâdaki büyük hocalara i'timâd edip ve kendi tahsil ettiği ilm‑i dinî kendi îmânını kurtaracak derecesindedir zannıyla lâkayd kalıp, ruhsatla amel etmeğe kendine fetvâ buluyor.
İkinci Mânâ: Bu kadar dehşetli bir hücum ve tazyîke ma'rûz kalan Risale‑i Nur şâkirdlerini, evhâm yüzünden, güyâ Menemen ve Şeyh Said vâkıaları gibi bir hâdisenin ihtimali var diye iki defa imha için, hem perde altında eskiden beri düşmanlarım, hem resmen kanun ve idare ve siyaset cihetinde merhametsiz bir sûrette bazı erkân‑ı hükûmetin bizi iki defa hapis ve ittiham etmesi ve resmî ve gayr‑ı resmî propagandalarla herkesi bizden ve Nurlardan ürkütmesiyle elbette hassas ve bir derece zaîf hocalara ehemmiyetli bir korku verip, bir mazeret olur. Onun için, ekseriyet değil; belki yalnız fevkalâde bir cesâret ve gayret taşıyan bir kısım hocalar, Nurlar dâiresine girip, girmeyenleri de bir derece affettirdiler.
Üçüncü Mânâ: Şimdilik te'hir edildi. Bazı hocalar, Minâre kadar yüksek bir adamı”, hem Alnında okunacak bir yazı bulunacak.” hem Birden eli bir su ile delinecek.” gibi hakikatin perdesi olan teşbihleri hakikat zannetmek bahânesiyle, Nurun bazı ihbarât‑ı gaybiyesi, sathî nazarlarına muvâfık gelmiyor ona daha yanaşmıyor. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu zamanda Risale‑i Nurda, nokta‑i istinâd olarak avâm‑ı mü'minînin en ziyâde muhtaç oldukları ve Nurda buldukları öyle bir hakikattir ki; hiçbir şeye âlet olmayacak ve hiçbir garaz ve maksad, içine girmeyecek ve hiçbir şübhe ve vesveseye meydân vermeyecek ve hiçbir düşman ona bahâne bulup çürütmeyecek ve yalnız hak ve hakikat için ona çalışanlar bulunacak; dünya maksadları ona karışmayacak; ki, uzakta olan ehl‑i îmân, o hakikate ve sâdık nâşirlerine tam i'timâd edip îmânlarını, zındıkların ve dinsizlerin, din aleyhindeki dehşetli feylesofların i'tirâzlarından ve inkârlarından kurtarsınlar.
277
Evet, o ehl‑i îmân, lisân‑ı hâl ile diyecek ki: Mâdem bu hakikati, bu kadar şiddetli düşmanları çürütemediler ve i'tirâz edemiyorlar; ve şâkirdleri, haktan başka onun hizmetinde hiçbir maksad taşımıyorlar; elbette o hakikat, ayn‑ı hak ve mahz‑ı hakikattir diye bin bürhân kadar bir delil hükmünde îmânını kuvvetlendirir ve kurtarır; ve İslâmiyette bir hakikatsizlik mi var?” diye daha evhâma düşmeyecekler.
İki defadır, himmeti uzun, eli kısa Abdurrahman Salâhaddin, Asâ‑yı Mûsa’yı ve Zülfikàr’ın bir kısmını Câmiü'l‑Ezher’e göndermek istemiş, hilâf‑ı me'mûl olarak, o lüzumlu ve ehemmiyetli yere bazı esbâba binâen gitmemiş. اَلْخَيْرُ ف۪ي مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ kaidesince, belki ben o iki nüshaya bakmadığım ve tashih edemediğim için; o inceden inceye herşeyi tedkik eden ulemâ hey'etine, tam bir tashih gördükten sonra, hem tam Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa beraber olarak gitmek münâsibdir diye kalbime geldi. Belki ehemmiyetli ve ulemânın i'tirâzını celbedecek sehivler içinde var. Onun için, o iki risaleyi, Salâhaddin bana göndersin ki, ben bakacağım. Sonra inşâallâh, hem tam Zülfikàr’ı, hem Asâ‑yı Mûsa ile, hem Tılsım Mecmuası ile, ehemmiyetli bir beyânnâme ile beraber göndereceğiz.
Üstadlarımdan birisi olan Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî’nin (K.S.) mensûblarından olduğu anlaşılan eczâcı Hacı Abdüllatif’in mektûbundan anlaşılıyor ki, bilerek, tam takdir ederek Nurlara hizmet edecektir. Zâten ben bekliyordum ki, Mevlevîlerden bazı Nur kahramanları çıksın. İnşâallâh birisi bu olacak. Ona çok selâm ederim. Hususî mektûb yazmağa hâlim müsâade etmediği için gücenmesinler. Orada, Sabri ve mahdumları ve Nur şâkirdlerine ve başta Hoca Vehbi Hazretleri olarak hocalarına çok selâm eder ve duâlarını bekleriz.
278

160. Hàs şâkirdlerin mâbeynindeki tesânüd‑ü hakîkinin verdiği kuvvet, benim gibi bir bîçârenin fedâkârlığından geri kalmayacaktır inşâallâh

Size hayatımda vefâttan sonra elinize geçecek manevî malımı ve hukukumu size vermeğe ve مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُواsırrına binâen, ölümden evvel sizi bilfiil vâris yapmağa dair bir Nur şâkirdi sordu ki: Hikmet nedir? Sizi daha çok zaman aramızda görmek istiyoruz. İnşâallâh öyle kalacaksınız.”
Ben de dedim ki: Eğer vefâttan sonra bu hakîki ve hakikatli vârislerin eline bu malım geçse, dünya malı gibi bir derece taksim olur; derecesine göre herbirisi maldan bir kısmına hakîki mâlik olur, umumuna mâlik olamaz. Fakat ölümden evvel vârislere verilse; emvâl‑i uhrevî gibi herbirisi, umum o mala, o nur lambasına derecesine göre mâlik sayılır; herbirisi, küçük birer Said olur; bir nöbetçi yerine, binler nöbetçiler olur; Said’in, irsiyette yalnız binden bir hisse sâhibi bir Nurcu olmaz; belki tam bir genç Said olur.
Meselâ o emvâl, emvâl‑i Nuriye, farazâ bir hazine kadar olsa, binler Nurculara tevzîatta, taksimatta yirmişer, yüzer altın düşebilir; fakat vefât etmeden onları onlara vermek, bir sırr‑ı azîme binâen, herbirine isti'dâdına göre, hàslara bir milyon birden düşebilir. Bu sırrın bir sırrı var, şimdi izâh edemem.
Yine o şâkird dedi ki: Herbir hàs şâkirdin, senin gibi hayatını ve bütün rahatını fedâ edebilir mi ki, o koca malı bütün birden alsın?”
Ben de dedim ki: İnşâallâh tesânüdün sırr‑ı azîmi ile ki, üç elifi tesânüdle yüz onbir kuvvetinde gösterdiği gibi hàs şâkirdlerin mâbeynindeki tesânüd‑ü hakîkinin verdiği kuvvet, benim gibi bir bîçârenin sizce fevkalâde zannedilen fedâkârlığından geri kalmayacaktır inşâallâh.
279

161. Ben Isparta’yı toprağıyla, taşıyla, bütün ahalisiyle mübarek gördüğümden, oradaki hükûmete, hususan zabıtasına ciddi dost nazarıyla bakıyorum

Sava Medrese‑i Nuriye kahramanlarından Mehmed Çavuş, benim için yazdığı Zülfikàr’ı emniyet müdürünün elinde görmüş, demiş: Benimdir, veriniz‥”
O da demiş ki: Hoşuma gitti, bir‑iki hafta okuyacağım.”
O da demiş: Kalsın.”
Eğer münâsib görseniz, benim tarafımdan o emniyet müdürüne ve alan komisere deyiniz ki: Said size selâm edip benim hattım güzel olmadığı için, o zât, benim için yazmış.
Ben Isparta’yı; toprağıyla, taşıyla, bütün ahâlisiyle mübârek gördüğümden; oradaki hükûmete, hususan zâbıtasına ciddi dost nazarıyla bakıyorum. Hususan çok tecrübelerle ve üç vilâyet zâbıtasının itirafıyla ve üç vilâyet mahkemesinin müttefikan berâet kararıyla ve üç cem'iyet‑i ilmiyenin ve ehl‑i vukûfun tahsin ve takdirleriyle sâbit olmuş ki; Risale‑i Nur eczâları ve şâkirdleri, emniyet müdürünün ve zâbıtanın vazifeleri olan âsâyiş ve idare ve inzibat ve ahlâksızlığa karşı, komiserlerden ziyâde, serkeşleri itâate getirmek ve âsâyişi te'min etmekte, manevî ve tam te'sirli manevî inzibat memurlarıdır. Onun için zâbıta, evhâmla değil; kemâl‑i takdirle, emniyet müdürünün bakması gibi bakmalıdır. Çünkü o Zülfikàr hakkında demiş: Çok güzel, sevdim, okuyacağım hoşuma gitti.” Her ne ise. Siz, daha ne münâsib görürseniz öyle yaparsınız.
Hem emniyet müdürüne deyiniz ki: Kardeşimiz Said diyor: Eğer o Zülfikàr tam hoşuna gitmişse, o benimdir, ona hediye ediyorum. Hem onun gibi mühim olan Asâ‑yı Mûsa’yı da ona hediye edeceğim.
Denizli’den ve Tavas’tan gelen güzel mektûblarına hususî cevab vermeğe kat'iyyen vaktim ve hâlim müsâade etmediğinden; hususî cevab vermediğimden gücenmesinler. Çakır Yûsuf’un mektûbundan, tam ciddiyeti ve tam Hasan Feyzi’nin bir vârisi olduğunu gösteriyor.
280

162. Re'fet Beyin mübârek masumunun dokuz yaşında iken Risale‑i Nur’dan Birinci Söz’ü yazması hakkında

Kardeşimiz ve Nurun kumandanlarından Isparta Hulûsi’si Re'fet Bey’in mübârek masûmunun dokuz yaşında iken bu derece Risale‑i Nurdan Birinci Söz”ü yazması gösteriyor ki; o mübârek Hüsnü, Safranbolu’nun onbir yaşındaki Hüsnü’sü gibi dahi masûmların küçücük bir kahramanı olmağa namzeddir. Cenâb‑ı Hak, onu, Nurlara bağışlasın ve muvaffak eylesin âmîn. İnşâallâh, yazdığı nüshayı sonra tashih edip göndereceğim.

163. Eski Dâhiliye Vekili, şimdi parti kâtib‑i umumisi Hilmi Beye yazılan mektup

Eski Dâhiliye Vekili, Şimdi Parti Kâtib‑i Umumîsi Hilmi Bey!
Evvelâ: Yirmi sene zarfında bir tek istid'a Dâhiliye Vekili iken sana yazdım. Fakat yirmi senelik kaidemi bozmadım, vermedim. İstersen sana okuyacağım. Hem eski Dâhiliye Vekili, hem şimdi kâtib‑i umumî sıfatlarıyla seninle konuşacağım. Yirmi sene, hükûmetle konuşmayan, tek bir defa yine hükûmet hesabına hükûmetin büyük bir rüknü ile konuşan adam, on saat kadar söylese azdır. Onun için siz benimle konuşmayı bir‑iki saat müsâade ediniz.
Sâniyen: Şimdi partinin kâtib‑i umumîsi itibariyle size bir hakikati beyân etmeğe kendimi mecbur biliyorum. Hakikat da şudur:
Sen, kâtib‑i umumî olduğun Halk Fırkası’nın millet karşısında gayet ehemmiyetli bir vazifesi var. O da şudur:
Bin seneden beri Âlem‑i İslâmiyet’i kahramanlığı ile memnun eden ve vahdet‑i İslâmiyeyi muhâfaza eden ve âlem‑i beşeriyeti, küfr‑ü mutlaktan ve dalâletten şânlı bir sûrette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri!
281
Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur'ân’a ve hakàik‑ı îmâna sâhib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl‑i hamiyet eskide yanlış bir sûrette ve din zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyeyi tervîce çalışmazsanız, size kat'iyyen haber veriyorum ve kat'î hüccetlerle isbât ederim ki, Âlem‑i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret; ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adâvet; ve şimdi Âlem‑i İslâmı mahva çalışan küfr‑ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûb olup, Âlem‑i İslâmın kalesi ve şânlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark‑ı şimâlîden çıkan dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet vereceksiniz.
Evet, hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet, Kur'ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa, küfr‑ü mutlakı, istibdâd‑ı mutlakı, sefâhet‑i mutlakı ve ehl‑i nâmusun servetini serserilere ibaha etmesini âlet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak, ancak İslâmiyet hakikatiyle mezcolmuş, ittihâd etmiş ve bütün mâzideki şerefini İslâmiyette bulmuş olan bu milletteki din kuvveti ve îmân bütünlüğüdür. Evet, bu milletin hamiyet‑perverleri ve milliyet‑perverleri, herşeyden evvel bu mümtezic, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakàik‑ı Kur'âniyeyi terbiye‑i medeniye yerine esâs tutmak ve düstur‑u hareket yapmakla o cereyanı durdurur inşâallâh.
İkinci cereyan: Âlem‑i İslâmdaki müstemlekâtlarını kendilerine ısındırmak ve tam bağlamak için bu vatandaki kuvvetli merkeziyet‑i İslâmiyeyi dinsizlikle ittiham etmekle bozmak ve Âlem‑i İslâmın irtibatını ma'nen kesmek ve uhuvvetlerini bu millete adâvete çevirmek gibi bir plânla şimdiye kadar bir derece muvaffak da olmuş.
Eğer bu cereyanın aklı başında olsa, bu dehşetli plânı değiştirip hariçteki Âlem‑i İslâmı okşadığı gibi; bu merkezdeki İslâmiyet dinini okşasa, hem o da çok istifade eder, hem azîm fütûhâtını bir derece muhâfaza eder, hem bu vatan ve millet dehşetli belâdan kurtulur.
282
Eğer şimdi siz, kâtib‑i umumî olduğunuz hamiyet‑perver, milliyet‑perver adamlar, şimdiye kadar cereyan eden ve medeniyet hesabına mukaddesâtı çiğneyen usûlleri muhâfazaya çalışıp, üç‑dört şahsın inkılâb nâmında yaptıkları icraatı esâs tutarak mevcûd haseneleri ve inkılâb iyiliklerini onlara verip ve mevcûd dehşetli kusurları millete verilse, o vakit üç‑dört adamın seyyiesi üç‑dört milyon seyyie olup bu kahraman ve dindar milleti ve İslâm ordusu olan Türk milletinin geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhum ordularına ve milyonlarla şehîdlerine ve milletine büyük bir muhâlefet ve ervâhına bir manevî azâb ve şerefsizlik olmakla beraber; o üç‑dört inkılâbcı adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücûd bulan haseneleri o üç‑dört adama verilse, o üç‑dört milyon iyilikler, üç‑dört haseneye inhisar edip küçülür, hiçe iner; daha, dehşetli kusurlara keffâret olamaz.
Sâlisen: Size karşı elbette çok cihetlerde dâhilî ve haricî muârızlar var. Ben, dünya ve siyasetin hâline bakmadığım için bilemiyorum. Fakat beni bu sene de çok sıkıştırdıkları için mecburiyetle sebebine baktım ki, size karşı bir muârız çıkmış. Eğer o muârız mükemmel bir reis bulup hakàik‑ı îmâniye nâmına çıksa idi, birden sizi mağlûb ederdi. Çünkü bu milletin yüzde doksanı, bin seneden beri an'ane‑i İslâmiye ile, rûh ve kalb ile bağlanmış. Zâhiren muhâlif fıtratındaki emre itâat cihetiyle serfürû etse de, kalben bağlanmaz.
Hem, bir Müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayd altında kalamaz; istibdâd‑ı mutlaktan, rüşvet‑i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez. Bu hakikatin çok hüccetleri, çok misâlleri var. Kısa kesip sizin zekâvetinize havâle ediyorum.
Bu asrın Kur'ân’a şiddet‑i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir. Siz, şimdiye kadar gelen inkılâb kusurlarını üç‑dört adamlara verip şimdiye kadar umumî harb ve sâir inkılâbların icbarıyla yapılan tahribâtları hususan an'ane‑i diniye hakkında tamire çalışsanız, hem size istikbâlde çok büyük bir şeref ve âhirette büyük kusurâtlarınıza keffâret olup, hem vatan ve millet hakkında menfaatli hizmet ederek milliyet‑perver, hamiyet‑perver nâmına müstehak olursunuz.
283
Râbian: Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; ve mâdem siz de herkes gibi kabre koşuyorsunuz; ve mâdem o kat'î ölüm ehl‑i dalâlet için i'dâm‑ı ebedîdir, yüzbin hamiyetçilik ve dünya‑perestlik ve siyasetçilik onu tebdil edemez; ve mâdem Kur'ân, o i'dâm‑ı ebedîyi, ehl‑i îmân için terhis tezkeresine çevirdiğini güneş gibi isbât eden Risale‑i Nur elinize geçmiş ve yirmi seneden beri hiçbir feylesof, hiçbir dinsiz ona karşı çıkamıyor bil'akis dikkat eden feylesofları îmâna getiriyor ve bu oniki sene zarfında dört büyük mahkemeniz ve feylesof ve ulemâdan mürekkeb ehl‑i vukûfunuz, Risale‑i Nuru, tahsin ve tasdik ve takdir edip, îmân hakkındaki hüccetlerine i'tirâz edememişler. Ve bu millet ve vatana hiçbir zararı olmamakla beraber; hücum eden dehşetli cereyanlara karşı Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî olduğuna Türk milletinden, hususan mekteb görmüş gençlerden yüzbin şâhid gösterebilirim; elbette benim size karşı bu fikrimi tam nazara almak, ehemmiyetli bir vazifenizdir. Siz dünyevî çok diplomatları her zaman dinliyorsunuz; bir parça da âhiret hesabına konuşan benim gibi kabir kapısında, vatandaşların hâline ağlayan bir bîçâreyi dinlemek lâzımdır.
Küçük Bir Hâşiye:
Hilmi Bey! Tâli'in var. Ben, hapiste ve burada iken hakkımda seni merhametsiz gördüm. Ne vakit hiddet ettim, bedduâyı niyet ettim, Hilmi Bey nâmında benim bir kardeşim ve Nurun hàs bir şâkirdini her vakit hayırlı duâmda ismiyle zikrettiğimden, sana bedduâ niyet ederken, bu hayırlı duâya mazhar Hilmi Bey ismi âdeta şefâatçi oldu, beni men'etti; ben de, o niyetten vazgeçtim; Senin beni tâzib eden memurlarından gelen eziyete tahammül edip o bedduâdan vazgeçtim. Çok defa hayret ediyordum. Bana bu kadar sebebsiz azâb vermekle beraber sana hiddet etmiyordum. Demek en sonunda seninle dost olacağız diye o hiss‑i kable'l-vukû' ile kalbe gelmiş.
Bu istid'a yirmi seneden beri hiç müracaat etmediğim hâlde, bir hiddet zamanında bir defa olarak, beni tâzib eden Dâhiliye Vekili Hilmi’ye hitâben yazılmış, berây‑ı ma'lûmât Afyon Emniyet Müdürüne gönderilmiş. Mânâsız, lüzumsuz dört‑beş defa bana sıkıntı verdiler. Senin yazın böyle değil, kim sana böyle yazmış?” diye resmen beni karakola çağırdılar. Ben de dedim: Böylelere müracaat edilmez, yirmi sene sükûtum haklı imiş.
Ey Emirdağı hükûmeti ve zâbıtası! Bu hasbihâli bir sene evvel yazmıştım. Fakat vermedim, sakladım. Şimdi, beş cihetle kanunsuz beni hususî ikametgâhımda bir hizmetçiden men' ve müdâhale etmeleri gibi dünyada emsâlsiz bir tarzda beni istibdâd‑ı mutlak altına alıyorlar. Kanun nâmına kanunsuzluk edenleri, insafa gelmek fikriyle izhâr ediyorum.

164. Dâhiliye Vekili ile hasbihalden bir parçadır

Dâhiliye Vekili ile Hasbihâlden Bir Parçadır
…………………
Hiçbir tarihte ve zemin yüzünde emsâli vukû' bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:
Hem, şiddetli sû‑i kasd eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gayet zaîf, yetmişbir yaşında ihtiyar; hem kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem palto ve fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te'min eden fakirü'l‑hâl; hem yirmibeş sene münzevî olmasından, binden ancak tam sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdüm‑giriz, mütevahhiş; hem, yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl‑i vukûfu inceden inceye tedkikten sonra bil'ittifak berâetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaatli olmasına karar verilmiş bir masûm; hem Eski Harb‑i Umumî’de ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd‑ı vatan; hem şimdi bu milleti, bu vatanı, anarşilikten ve ecnebî ifsadlarından kurtarmak için meydândaki te'sirli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyet‑perver; ve mahkemede yetmiş şâhidle isbât edildiği gibi, yirmibeş senede bir gazeteyi okumayan, merak etmeyen ve yedi sene Harb‑i Umumîye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli delillerle siyasetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbât eden ve dünyanıza karışmadığını adliyeleriniz resmen itiraf ettiği bir zararsız adam; hem, âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh‑ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn‑ü zanlarından ve medihlerinden çekinen, beğenmeyen bu bîçâre Said’e; başta Dâhiliye Vekili olan sen, Afyon vâlisini ve Emirdağ zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps‑i münferid azâbını çektirmek ve tecrid‑i mutlak içinde tek başıyla bir haps‑i münferitte durmağa mecbur etmek, hangi maslahatınız iktiza eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder? diye, hukuk‑u umumiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla Dâhiliye Vekili’ne beyân ediyorum.
Zulmen bütün hukuk‑u medeniyeden ve insaniyeden ve yaşamak hakkından mahrum edilenSaid Nursî
284

165. Üstadımızın yanına ehemmiyetli iki miralay, bir de ehemmiyetli mebus geldiler

Bu yakınlarda Üstadımızın yanına ehemmiyetli iki miralay (ikisi de jandarma kumandanlarından), bir de ehemmiyetli bir meb'ûs (partinin müfettişlerinden) Üstad’ın yanına geldiler. Uzun bir sohbetten sonra, üçü de kemâl‑i teslîmiyetle, Üstada dostluğa karar verdiler. Ve birisi, şimdiden Risale‑i Nur talebesi olmuş. O meb'ûs (müfettiş‑i umumî), Eski Said’in dostu imiş. Gittikten sonra haber aldık ki; bu zâtın vâsıtasıyla eski Dâhiliye Vekili ve şimdi partinin kâtib‑i umumîsi olan Hilmi Bey, bilhassa hususî olarak Üstad’ın ziyaretine gelecek ve dostâne bir sûrette görüşecek. Onun için, Üstad da size gönderdiğimiz bu sûreti aynen onun eline vermek, o mevzûda konuşmak için kaleme alınmış. Daha o gelmeden berây‑ı ma'lûmât size göndermeye Üstad bize izin verdi.
Hem Re'fet Bey’in mübârek mahdumu Hüsnü’nün küçük risalesinin âhirine duâsını yazdı, onu da leffen gönderiyoruz. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; hem Nurcu, hem ciddi dost, hem mütedeyyin bir kaymakam, şimdi buraya kaymakam olmuş. Eskide size gönderilen Dâhiliye Vekili ile Bir Hasbihâl nâmındaki parçayı dahi gönderiyoruz. Onu da Üstad ona okuyacak.

166. Beşerin bu asırda Kur’ân’a şiddet‑i ihtiyacını hissetmesi ve bilfiil kabul etmesi büyük bir hâdise-i Kur’âniyedir

Kahraman Nazîf’in ve Yakub Cemâl’in, şimâl‑i garbîde, üç devletin Kur'ânı kabûl etmesi Zülfikàr’ın intişarına tevâfuku; ve geçen sene, Zülfikàr çıkarsa, dâhilen ve haricen büyük fütûhâta vesile olacak hükmünü tasdik etmesi büyük bir fâl‑i hayırdır diye biz de o iki kardeşimizin kanâatine iştirâk ediyoruz. Bu fırtınalı ve ilhâdlı asırda, biri gizli Alman, üçü âşikâr devletlerin, beşerin bu asırda Kur'ân’a şiddet‑i ihtiyacını hissetmesi ve bilfiil kabûl etmesi büyük bir hâdise‑i Kur'âniye’dir. Değil üç devlet, belki yalnız on meşhûr adam, on feylesof dahi birden uzak memleketlerde Kur'ânı tasdik etmesi, bizlere ve Âlem‑i İslâma büyük bir müjde ve avâm‑ı ehl-i îmâna büyük bir kuvve‑i maneviye te'min eder.
285

167. Risale‑i Nur müşterileri aramaz, müşteriler onu aramalı, yalvarmalı

Risale‑i Nurun Yirmidokuzuncu Mektûb’unda Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli ve İşârât‑ı Seb'a ve Telvihât‑ı Tis'a gibi risalelerin rumûzât‑ı Kur'âniye ve tevâfukât‑ı Nuriyeye karışık bir sûrette bulunmasının hikmeti, mahkemeler ve ehl‑i vukûfun susturulmasına ve bizi onlarla mes'ûl etmemesine bir vesile olmaktı. Güyâ o rumûzât, o derin ince mes'eleler, lisân‑ı hâl ile onlara demiş: İnsaf ediniz Kur'ânın bu derece esrârına çalışanlara ilişmeyiniz…” Şimdi ise o karışık vaziyeti hiç münâsib değil. Çünkü o rumûzât ve tevâfukâta, yirmiden ancak birisi muhtaç olur, anlar. İçindeki öteki risalelere yirmiden ondokuzu muhtaç olup anlayabilir
Buradaki Nur şâkirdleri diyorlar ki: Mu'cizeli Kur'ânımıza üç sene Denizlili kardeşlerimiz baktılar; onlar müsâade etsinler, biz de üç ay bakacağız. Hem buradan İstanbul’a muhâbere edip fotoğrafla Hizb‑i Nuriye, Hizb‑i Kur'âniye gibi tab'ına çalışacağız.”
İstanbul’daki Amerika sefîri vâsıtasıyla Amerika’daki Müslüman hey'etine Zülfikàr’ı ve bir Asâ‑yı Mûsa’yı göndermesini isteyen o dostumuz ve kardeşimize deyiniz ki: Sefîrlerin kafası siyasetle meşgul olduğundan ve Risale‑i Nur, siyasetle alâkası olmadığından, siyâsî bir kafa, çabuk takdir edemiyor.
Hem Risale‑i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı. Amerika, buranın en küçük bir havadisini merakla takib ettiği hâlde; buranın en büyük bir hâdisesi olan Risale‑i Nuru elbette arayacaktır. Bundan sonra her mes'elemizde emir, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini temsîl eden hàs şâkirdlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir re'yim var.
Umum kardeşlerimize binler selâm ve selâmetlerine duâ eden ve duâlarını isteyen kardeşiniz
286

168. Nur hakikatlerini ve hakaik‑ı imaniyeyi masumane, müştakane dinlemeleri için onları ve Üstadlarını ve peder ve validelerini tebrik ediyoruz

Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki; Medresetü'z‑Zehrâ’nın erkânları, hakîki bir tesânüd ve sarsılmaz bir ittihâd kerâmetiyle, bütün müşkülâta ve mânialara galebe edip Nurun elmas Zülfikàr’larını ve hàrika mu'cizâtlı hüccetlerini muhtaçlara yetiştirmeğe muvaffak oluyorlar. Bu neticeye mukâbil çektiğimiz zahmet bin derece ziyâde olsa da ucuzdur, ehemmiyeti yoktur.
Kardeşimiz Re'fetin mektûbunda Münevvere, Nazmiye, Saim nâmında üç masûmun üç ayda eliften başlayıp Kur'ân‑ı Hakîm’i hatmetmeğe muvaffak olmalarından ve Kur'ân dersiyle beraber Nur hakikatlerini ve hakàik‑ı îmâniyeyi masûmâne, müştâkàne dinlemeleri için onları ve üstadlarını ve peder ve vâlidelerini tebrik ediyoruz. Münevvere ve Nazmiye, Abdülbâkì ve Mehmed Celâl’in Nur hizmetinde noksan kalan vazifelerini inşâallâh tekmîl edecekler.
Bizi ve Risale‑i Nuru çok minnetdâr eden kahraman Burhan’ın mektûbunda yazılan hastaya Cenâb‑ı Hak şifâ versin ve kardeşimiz Zekâi’nin vefât eden vâlidesine çok rahmet eylesin Âmîn.
Nurun erkânından ve hocalar kısmının yüzünü ak eden Nurun santralı Sabri’nin mektûbunda, merhum Hâfız Ali, Hasan Feyzi ve onların halefi ve vazifelerini gören Ahmed Fuâd’ın, ihtiyar ve vazifesi bitmek üzere olan bu bîçâre Üstadlarına bedel ömrünü fedâ etmek, onun yerinde çabuk berzaha gitmek gibi; Sabri kardeşimiz de dördüncü olmak üzere ve ömrünü kàbilse bana vermek, nefis ve kalbini iknâ edip bana yazıyor. Ben, bu pek eski ve sarsılmaz ve Nurlar için hayatı çok fâideli kardeşime binler Bârekallâh deyip, bana verdiği ömrünü kabûl edip, ona aynen Ahmed Fuâd gibi; o bâkî kalan iki ömrümü, o iki kardeşime ve o iki Yeni Said’e emânet verip benim bedelime hizmet‑i îmâniyede ve Nuriyede hizmet etsinler.
287
Ve onun mektûbunda, Barla Medrese‑i Nuriyenin baş kâtibi Şamlı Hâfız Tevfik’in halka‑i tedrîsinde, Sıddık Süleyman’ın mahdumu Yûsuf; ve merhum Mustafa Çavuş’un ve Ahmed’in oğulları gibi Kur'ân dersiyle Kur'ân yazısını ve Nurları öğrenmesi; ve Hulûsi ve Hâfız Hakkı’nın Nurları şevk ile yazmaları, Barla’ya karşı benim ümîdimi kuvvetlendirdiler ve derince bir ferâh ve sürûr verdiler. Cenâb‑ı Hak muvaffak eylesin Âmîn. Ve Tevfik’e tevfik refîk eylesin, âmîn!
Sabri’nin mektûbu içinde, ben Barla’da iken bana çok hizmet eden ve çok defa hâtırıma gelen Sıddık Süleyman’ın hemşirezâdesi Hüseyin’in mektûbu beni çok sevindirdi. Hem, onun hakkındaki merakımı izâle eyledi. Mâşâallâh, tam Sıddık Süleyman’ın mâhiyetinde eski alâkadarlığını muhâfaza ediyor.
Hem, Sabri’nin mektûbuyla beraber Eğirdir Cire Köyü Risale‑i Nur talebelerinden Şükrü, Süleyman, Osman Çavuş’un samîmî ve ciddi alâkalarını Nurlara karşı gösteren mektûblarına karşı, Bârekallâh Cenâb‑ı Hak sizleri muvaffak etsin.” deriz.
288