142. Makineyle çıkan mecmuaların başında yazılacak fıkra
Makine ile çıkan mecmuaların başında yazılacak fıkra şudur:
“Risale‑i Nurun bütün eczâlarını iki sene hem Ankara, hem Denizli mahkemeleri ve ehl‑i vukûfu tedkikten sonra hem berâetimize, hem umum Risale‑i Nur eczâlarını bana teslîme müttefikan karar vermelerine binâen, neşirlerine bir mâni yoktur. Bana verilen Risale‑i Nurdan birisi, bu mecmuanın eczâlarıdır.”
248
Isparta’da hem mekteblerde, hem câmilerde din lehindeki icraatlar, Zülfikàr’ın manevî fütûhâtı sayılabilir. İnşâallâh, Isparta nasıl Nurların medresesi olmuş, başka vilâyetlere de ders veriyor, inşâallâh Şeâir‑i İslâmiyede de birinci hüsn‑ü misâl ve nümûne‑i imtisal olacak. (Hâşiye)
143. Zülfikar’ın makineyle hitama yaklaşması, Nurcular, belki bütün memleket için bir saadettir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bu şiddetli maddî ve manevî kışın, sıkıntılı maddî ve manevî hastalığı vaktinde dünyadan müfârakat ve pek çok alâkadar olduğum Nurcu kardeşlerimden iftirak ihtimalinden gelen elemler beni sıkarken, birden Sıddık Süleyman, Nur Santralı Sabri, umum o havâlideki kardeşlerim nâmına ve nesebî akrabalarımın da hesabına, Abdülmecîd ve Abdurrahman mânâsında buraya geldiler. Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum; onların gelmesi, bir panzehir hükmünde bana ilâç oldu. Ben de buradaki âdetime muhâlif olarak ne olursa olsun yanıma dâvet ettim, geldiler. İki‑üç saat kadar tam bütün meraklarımı, hususan Barla’daki dostlarımın hâllerini anlamakla, Barla’daki eski zamanıma mesrûrâne bir seyahat‑ı maneviye-i hayâlî yaptık. Ondan bir ferâh, bir inşirahla elîm sıkıntılarım zâil oldu. Onları bir‑iki gün burada bırakmak isterdim. Fakat bu fenâ zaman ve buranın evhâmlı vaziyeti müsâade etmedi. Bu iki kardeşimizi, umumunuzun hesabına kabûl ettim. Ve kendime bedel, umumunuza iki canlı mektûb olarak gönderdim.
249
Sâniyen: İkinci gün, çok ziyâde merak ve alâka peydâ ettiğim dâru'l‑fünûn gençlerinin, üniversite talebelerinin nâmına, şimdiden dokuz tane hakîki Nurcu ve küçük Salâhaddinler ve Abdurrahmanlar nev'inde dâru'l‑fünûnun tenvirine ciddi çalıştıklarını bildiren bir mektûb aldım. O küçük Abdurrahmanlar ise: Mustafa Oruç, Konyalı Ziya ve Sabri’nin mahdumu Feyzi ve Bahaeddin, Abdurrahîm ve Kastamonulu Ömer ve Azîz ve Şükrü ve Sabri gibi ciddi genç Nurcular Nurlara sâhib olmaları, merhum biraderzâdem Abdurrahman ve Fuâd yeniden on tane olarak dünyaya gelip vazife‑i Nuriyeye başlaması gibi beni hem sevindirdi, hem hastalığımı da hafifleştirdi.
Sâlisen: Zülfikàr’ın makine ile hitâma yaklaşması; Nurcular, belki bütün memleket için bir saâdettir. Bu saâdeti elden kaçırmamak için, ne kadar ihtiyatlı tedbirler varsa yaparsınız. Eğer farz‑ı muhâl olarak – inşâallâh olmaz – Âyetü'l‑Kübrâ’ya yapılan tecâvüz gibi bir arama olsa, bütün nüshalar tecâvüze ma'rûz kalmasın. Gerçi şimdi tecâvüz etmezler ve edemezler‥ belki musâlahaya çalışıyorlar; fakat gizli zındıklar, kendilerini, istikbâlin lânetinden kurtarmak için, elbette bahâneler arıyorlar ve hüküm ellerinde bulunanları aldatıyorlar. Onun için, hıfz ve inâyet‑i İlâhiye’ye tam i'timâd ederek ihtiyat edilmeli. İnşâallâh Zülfikàr kendini tecâvüzden muhâfaza edecek ve mütecâvizlerin başını dağıtacak veya îmâna getirecek.
144. İmanı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü en ziyade burada ihtiyaç var
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Bu Fânî Dünyada Hamiyetli ve Ciddi Bir Arkadaşım!
Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyâde zâtınız ve bazı Erzurumlu zâtlar, benim bu işkenceli ve mazlumiyet hâletimde şefkatkârâne ciddi alâkadarlığınıza ve imdâdıma fikren koşmanıza cidden çok minnetdârım; âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin Mâşâallâh ve Bârekallâh derim.
250
Sâniyen: Mesleğime ve Risale‑i Nurdan aldığım dersime bütün bütün muhâlif olarak ve on seneden beri fânî dünyanın geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur‑u hayatıma da münâfî olarak, sırf senin hatırın ve merak ettiğin ve bu defaki uzun mektûbun için vaziyetime ve zâlimlerin işkencelerine ait birkaç maddeyi beyân edeceğim.
Birincisi: Otuz sene evvel Dâru'l‑Hikmet âzâsı iken, bir gün, arkadaşımızdan ve Dâru'l‑Hikmet âzâsından Seyyid Sa'deddin Paşa dedi ki:
“Kat'î bir vâsıta ile haber aldım; kökü ecnebîde ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: ‘Bu eser sâhibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabûl ettiremeyeceğiz. Bunun vücûdunu kaldırmalıyız’ diye senin i'dâmına hükmetmişler. Kendini muhâfaza et.”
Ben de “تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ ecel birdir, tağayyür etmez.” dedim.
İşte bu komite, otuz sene belki kırk seneden beri hem tevessü' etti, hem benimle mücâdelede herbir desîseyi isti'mâl etti. İki defa imha için hapse ve onbir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar (şimdi ondokuz defa oldu). En son dehşetli plânları, sâbık Dâhiliye Vekili’ni ve Afyon’un sâbık vâlisini, Emirdağı’nın sâbık kaymakam vekilini aleyhime sevketmeleriyle, resmî hükûmetin nüfûzunu bütün şiddetiyle aleyhimde isti'mâl etmeleridir. Benim gibi zaîf, ihtiyar, merdüm‑giriz, fakir, garîb, hizmete çok muhtaç bir bîçâreye o üç resmî memurlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki; bir memur bana selâm etse, haber aldıkları vakitte değiştirdikleri için, câsusluktan başka hiçbir memur bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm etmediklerini gördüğüm hâlde; inâyet ve hıfz‑ı İlâhî bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsâlsiz bu işkence, bu tazyîk, beni onlara dehàlete mecbur etmedi.
İkincisi: Belki tahattur edersin, Ankara’da, dîvân‑ı riyâsetinde Mustafa Kemâl’le münâkaşa zamanında, ona karşı dedim: “Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” Yüzüne şiddetli mukàbele ettiğim hâlde; bana karşı ihanet ve hakarete cesâret edemediği hâlde; burada küçük bir zâbit ve bir çavuş, o ihaneti ve hakareti yaptılar. Maksadları, beni hiddete getirip bir mes'ele çıkarmak olmasından, hıfz ve inâyet‑i İlâhiye bana sabır ve tahammül verdi.
251
Üçüncüsü: İki sene, iki mahkeme, ellerinde tedkik edilen bütün Risale‑i Nur eczâlarında kanunca bir vesile bulamayıp (Hâşiye) bizi ve Risale‑i Nuru berâet ettirdikten sonra; zındıka komitesi, münâfık bazı memurları vesile ederek, merkez‑i hükûmette resmî bir plân çevirip beni bütün bütün hilâf‑ı kanun olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrid ve sıhhat ve hayatım noktasında en fenâ bir yerde, beni nefyetmek nâmı altında, haps‑i münferid ve tecrid‑i mutlak mânâsında beni Emirdağ’ına gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksadla bu muâmeleyi yapıyorlar.
Birisi: Eskiden beri ihaneti kabûl etmediğimden, beni o sûrette hiddete getirip bir mes'ele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan bir şey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vâsıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat inâyet‑i İlâhiye ile, Nur şâkirdlerinin duâları tiryâk gibi, panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilâç gibi o plânı akîm bıraktı, o maddî ve manevî zehirin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiçbir tarihte, hiçbir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler, kanun nâmına, hükûmet nâmına yapılmadığı hâlde; damarlarıma dokunduracak tarzda mütemâdiyen tarassudlarla herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu. Fakat birden kalbime ihtar edildi ki: Bu zâlimlere hiddet değil, acımalısın. Onların herbirisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azâb yerinde bin derece fazla bâkî azâblara ve maddî ve manevî Cehennemlere ma'rûz kalacaklar. Senin intikamın, bin defa ziyâde onlardan alınır. Ve bir kısmı; aklı varsa, dünyada da kaldıkça, geberinceye kadar vicdân azâbı ve i'dâm‑ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terkettim, onlara acıdım. Allah ıslah etsin dedim.
252
Hem bu azâb ve işkencelerinde pek büyük sevâb kazanmakla beraber, Risale‑i Nur şâkirdleri yerine ve onların bedeline benimle meşgul olup yalnız beni tâzib etmeleri, Nurculara büyük bir fâide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum ve müdhiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.
Dördüncüsü: Senin mektûbunda benim istirahatimi ve eğer iktidarım olsa, benim Şam ve Hicaz tarafına gitmeme dair sizin hükûmet‑i hâzıraya müracaat maddesi ise:
Evvelâ: Biz, îmânı kurtarmak ve Kur'ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü, en ziyâde burada ihtiyaç var. Binler rûhum olsa, binler hastalıklara mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmağa Kur'ân’dan aldığım dersle karar verdim ve vermişiz.
Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakaret görmek noktasını mektûbunuzda beyân ediyorsunuz. “Mısır’da, Amerika’da olsaydınız, tarihlerde hürmetle yâdedilecektiniz.” dersiniz.
Azîz, dikkatli kardeşim!
Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn‑ü zan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz itibariyle cidden kaçıyoruz. Hususan acîb bir riyâkârlık olan şöhret‑perestlik ve câzibedâr bir hodfürûşluk olan tarihlere şa'şaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nurun bir esâsı ve mesleği olan ihlâsa zıddır ve münâfîdir. Onu arzulamak değil, bil'akis şahsımız itibariyle ondan ürküyoruz. Yalnız Kur'ânın feyzinden gelen ve i'câz‑ı manevîsinin lemeâtı olan ve hakikatlerinin tefsiri bulunan ve tılsımlarını açan Risale‑i Nurun revâcını ve herkesin ona ihtiyacını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdir etmesini ve onun pek zâhir manevî kerâmâtını ve îmân noktasında zındıkanın bütün dinsizliklerini mağlûb ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek istiyoruz ve onu Rahmet‑i İlâhiye’den bekliyoruz.
253
Şahsıma ait ehemmiyetsiz ve cüz'î bir maddeyi hâşiye olarak beyân ediyorum:
Mâdem Receb Bey ve Kara Kâzım seninle dost ve zannımca Eski Said’le de münâsebetleri var; onlardan iyilik istemek değil; belki bana karşı selefleri gibi mânâsız, lüzumsuz tazyîk ve zulme meydân vermesinler. Hakikaten buranın maddî ve manevî havasıyla imtizaç edemiyorum. Sıkıntılarım pek fazla. İkametgâhımı hem dışarıdan, hem içeriden kilitliyorum. Her cihetle yalnızım. Ve bir cihette de komşusuz, sıkıntılı bir odada, hasta bir hâlde hayatımı geçiriyorum. Bazen bir günü, Denizli’de bir ay hapisten fazla beni sıkmış. Bu yirmi sene dehşetli zulüm ile hürriyetime ve serbestiyetime ilişmek artık yeter! Zâten iki sene mahkemelerin tedkîkàtıyla ve aleyhimdeki münâfıkların plânları akîm kalmasıyla kat'iyyen tebeyyün etmiş ki, şahsımda ve Nurlarda bu vatan ve millete zarar tevehhüm etmekle daha kimseyi kandıramazlar. Ben de herkes gibi hürriyetime sâhib olsam, belki tebdil‑i hava için mu'tedil havası bulunan bu kazanın bazı köylerine gitmeme müsâadekâr bir iş'âr burada olsa, münâsib olur. Size ve oradaki Nur dostlarıma çok selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
145. İnşaallah Zülfikar’a verdiği her bir banknota mukabil bir kâr görecek, binler hayırlara medar olacak
Hakikaten merhum Hasan Feyzi gibi az zamanda çok hizmet eden ve Nurlara karşı pek çok ciddi alâkadar olan Mustafa Osman’ın, hizmetinin makbûliyetine bir delil olarak, Hasan Feyzi’nin ve onun rûhlarında ve sadâkatlerinde iki muallim olan Ahmed Fuâd ve Mustafa Sungur ve iki yüksek talebe olan Mustafa Oruç ve Rahmi’yi bulması ve Risale‑i Nurun o kuvvetli ellerle hizmetine çalışması, o havâli için büyük bir saâdettir.
254
Hem bazı cümleleri ta'dilâtla beraber “Lâhika”mıza geçirdiğimiz Mustafa Osman’ın ve muallim Mustafa Sungur’un müşterek acîb mektûbları gösteriyor ki; merhum Hasan Feyzi nev'inde bir sünbül orada inkişafa başlamış, inşâallâh çok bîçârelerin îmânını kurtaracaklar. Hususan onların mâhiyetinde ve Isparta’nın küçük masûm kahramanlarına benzer Rahmi nâmında ondört yaşında bir mektebli çocuğun fedâkârâne Nurların derslerini gaye‑i hayat bilmesi, bizleri ve Nurcuları cidden sevindiriyor. O havâli için gençlerin kurtulmasına bir fâl‑i hayırdır.
Risale‑i Nurun Zülfikàr ve sâir mecmuaların intişarı için büyük yardımlarda bulunan ve merhum şehîd Hâfız Ali’nin en mükemmel tarzda yazdığı ve Nur fabrikasında tam çalışkan bir arkadaşı ve sâdık bir vârisi olan Hâfız Mustafa’nın eline emânet bırakılan bütün Risale‑i Nur eczâları onun eline geçmesini te'min eden Ahmed Fuâd’ı ve emâneti ona teslîm eden kardeşimiz Hâfız Mustafa’yı ve Safranbolu memleketini ve oradaki kardeşlerimizi rûh u canımızla tebrik ediyoruz. İnşâallâh Zülfikàr’a verdiği herbir banknota mukâbil, bin kâr görecek, binler hayırlara medâr olacak. Hem ona, hem kardeşlerinden Hatîb İbrahim’e, hem yeni bir fedâkâr muallim olan Mustafa Sungur’a ve küçük bir Salâhaddin olan Rahmi’ye ve başta Mustafa Osman ve Hıfzı olarak oradaki bütün kardeşlerimize selâm ederiz.
146. Cenab‑ı Erhamürrâhimîn’den tazarru ve niyaz eylerim ki Risale-i Nur’a ve Üstadımıza bu Hasan Feyzi’nin acısını unutturacak daha çok Hasan Feyzi’ler buyursun
Muhterem, Mübârek, Muazzez, Şefkatli ve Faziletli Üstadımız Efendimiz Hazretlerine:
Evvelâ: لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Risale‑i Nur kahramanlarından şehîd merhum Hâfız Ali Efendinin refâkat‑i maneviyesine bu defa vâsıl olan Hasan Feyzi ağabeyimizin irtihali, bizleri cidden müteessir eylemiştir. Başta siz Üstadımız Efendimiz oldukları hâlde bütün Risale‑i Nur talebelerine ve kendisinin mensûb olduğu maddî ve manevî efrâd‑ı ailesine ve Medrese‑i Nuriyesine ve Denizli halkına tâziyetlerimi bildirir ve teessürlerinize iştirâk eylerim. Ve nâ‑çîz manevî hediyelerimi Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdim eylerken, garîk‑ı rahmetler ihsân buyurmasını niyâzlarda bulunurum, ﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ﴾ fehvâsınca, bu âlemden âlem‑i ervâha götürdüğü,
255
﴿وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَ﴾
âyet‑i sübhânînin işâret buyurduğu ecr‑i naîm çok Hasan Feyziler sünbül vermesini eltâf‑ı İlâhiye’den tazarru ve niyâz eylerim.
Muhterem efendim!
Mesmuâtıma nazaran, Denizli’de, bundan yetmiş‑seksen sene evvel büyük bir evliyâdan Hasan Feyzi isminde bir zât, bir gün talebelerine: “Bugün Kürdistan’da bir evliyâ dünyaya geldi.” diye beşârette bulunmakla zât‑ı devletlerini işâret buyurmuş. Ba'dehu Denizli’ye başka başka perdelerle teşrîfiniz, o zâtın rûhunu şâd ve i'zâz için olduğunu telâkki etmiştim; ve az zaman sonra aynı isimde müteveffâ Hasan Feyzi Efendinin Risale‑i Nura hürmetle birinci Hasan Feyzi’ye imtisalen istikbâl etmesi ve Nurlara taaşşukla idhal‑i envâr olması, bu kanâatimi kat kat ziyâdeleştirdi. Şimdi de düşündüm: Birinci Hasan Feyzi’nin vefâtından sonra Said yetişti ve nâmına baktığı ikinci Hasan Feyzi de vazifesini yaptı ve nurlara gark olarak ve yerine bırakacağı çok Hasan Feyzileri de vazife başına dâvet edip hayata vedâ etti. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’den tazarru ve niyâz eylerim ki, Risale‑i Nura ve Üstadımıza bu Hasan Feyzi’nin acısını unutturacak daha çok Hasan Feyziler ihsân buyursun ve onların başlarında Üstadımızı mes'ûd ve bahtiyar ve muammer buyurmasını onun deryâ‑yı rahmetinden, fazlından, inâyetinden ve ihsânından, ikramından, in'âmından, eltâfından ümîdvâr olup, görmekliğimizi tazarru ve niyâz eylerim.
Günahkâr, âciz, kusurlu talebenizHalîl İbrahim (Rahmetullâhi aleyhi ve alâ Hasan Feyzi)
256
147. Bu Sıkıntılı Zamanda Nefsim Sabırsızlıkla Beni Tâciz Ederken, Bu Fıkra Onu Tam Susturdu, Şükrettirdi
Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi. Size de fâidesi olur diye leffen takdim edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor
1. Ey nefsim! Yetmişüç sene, yüzde doksan adamdan ziyâde zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.
2. Sen, ânî ve fânî zevklerin bekàsını arıyorsun; onun için onun zevâliyle ağlamağa başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.
3. Senin başına gelen zulümler ve musîbetlerin altında kaderin adâleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat, kader senin gizli hatâlarına binâen, o musîbet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna keffâret ediyor.
4. Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim! Kat'î kanâatin gelmiş ki; zâhirî musîbetler altında ve neticesinde, inâyet‑i İlâhiye’nin çok tatlı neticeleri var.
﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ çok kat'î bir hakikati ders veriyor. O dersi dâima hâtıra getir.
Hem, feleğin çarkını çeviren kanun‑u İlâhî, senin hatırın için – o pek geniş kanun‑u kaderî – değiştirilmez.
257
5. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma! Düşün ki, fânî zevkler, sana manevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise; bil'akis manevî lezzetler ve uhrevî sevâblar veriyor. Sen dîvâne olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zâten lezzetler şükür için verilmiş…
Said Nursî
148. Garip bir münazara‑i nefsiyemi size yazmak hatırıma geldi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Garîb bir münâzara‑i nefsiyemi, bana mahsûs iken, berây‑ı ma'lûmât size yazmak hâtırıma geldi. Şöyle ki:
Başım üstündeki sizce ma'lûm levha nefsimi tam susturduğu hâlde; bu gece nefs‑i emmârenin silâhını daha musırrâne isti'mâl eden kör hissiyatım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytandan gelen ilkaât ve fıtrî hubb‑u hayattan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs‑i emmâre hükmünde olan kör hissiyat, benim vefât ihtimalinden şiddetli bir me'yûsiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs ve zevk ve lezzetle kalb ve rûhuma tam ilişti.
“Ne için istirahat‑i hayatına çalışmıyorsun‥ belki reddediyorsun; ve gayet zevkli ve masûmâne lezzetli bir hayat ve bir ömür kendine Nur dâiresinde aramıyorsun ve ölmeğe karar verip râzı oluyorsun?” dedi ve dediler. Birden gayet kuvvetli iki hakikat, o ikinci nefs‑i emmâreyi şeytanla beraber susturdu.
Birincisi: Mâdem Risale‑i Nurun vazife‑i kudsiye-i îmâniyesi benim ölümümle daha ziyâde hàlisâne inkişaf edecek ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enâniyete vesilelikle ittiham edilmeyecek ve rekabeti tahrîk eden hayat‑ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazife devam edecek; hem ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdi şahsiyetimin ehemmiyetli rakìbleri, münekkidleri, o şahsiyeti ittiham edebilir ve Risale‑i Nura ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirir; hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o dâire‑i nurâniyedeki bütün ehl‑i gayret müteyakkız davranır; bir nöbetdar yerine, binler bekçi çıkar. Elbette ölüm gelse, baş üstüne geldin demek gerektir.
258
Hem, mâdem Nur şâkirdlerinden çokları hem malını, hem istirahatini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde fedâ ediyorlar, sen ey nefsim! Neden fedâkârlıkta en geri kalmak istersin?!
Hem kat'iyyen bil ki: Çok bîçârelerin hayat‑ı bâkiyelerini Nurlarla kurtarmak hizmetinde, fânî ve zahmetli ihtiyarlık hayatını memnuniyetle bırakmağa, lüzum olsa veya vakti gelse, râzı olmak gayet lezzetli bir şereftir.
İkincisi: Nasıl ki âciz, zaîf bir adam, bir batmanı kaldıramadığı hâlde on batman yük üstüne yığılmış bulunsa; ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona gizli zaafına yardımdan ziyâde ondan yardım istedikleri hâlde; o bîçâre de onların hüsn‑ü zannını kırmamak veyâhut kendini çok aşağı göstermemek için gayet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeğe çalışmak çok elîm ve zevksiz olması gibi, aynen öyle de: Ey kör hissiyatın içine giren nefs‑i emmâre! Bu âdi şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan isti'dâdımın yüz derece fevkınde ve sırf bir inâyet‑i Rabbâniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur'ânın eczâhâne‑i kudsiyesinden çıkan ve Rahmet‑i İlâhiye ile elimize verilen Risale‑i Nurdaki hakikatlere o şahıs masdar ve menba' ve medâr olamaz. Belki, yalnız çok bîçâre ve muhtaç ve Kur'ân kapısında bir sâil ve muhtaçlara yetiştirmeğe bir vesile olduğum hâlde, Nurun muhlis ve hàlis, sıddık ve sâdık, sâfî ve fedâkâr şâkirdleri, o bîçâre şahsiyetim hakkında yüz derece ziyâde hüsn‑ü zanlarını kırmamak ve hissiyatlarını incitmemek ve Nurlara karşı şevklerine ilişmemek ve Üstad nâmı verdikleri o bîçâre şahsı, onların hatırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu'lara mecbur olmamak için ve yirmi sene tecrîdâtın verdiği tevahhuş için, hattâ dostlarla dahi – Hizmet‑i Nuriye olmazsa – görüşmeyi terkediyorum ve etmeğe rûhen mecbur oluyorum ve tekellüfe ve kıymetten ziyâde kendimi göstermeğe ve ziyâde hüsn‑ü zan edenlere karşı hoş görünmek için kendimi makam sâhibi göstermek ve sırr‑ı ihlâsa tam münâfî, kendini büyük göstermek ve vakar perdesi altında benliğin zararlı ve fânî zevkini aramak hâletleri ise, ey nefsim! meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler.
259
Ey nefis! Ey zevke mübtelâ bedbaht kör hissiyat! Binler dünyevî zevki alsan, şu vaziyette yine bozulur, o zevk ayn‑ı elem olur. Mâdem yüzde doksan mâzideki ahbab âdeta – güyâ – beni berzaha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on dosttan ben kaçmağa mecbur oluyorum. Elbette bu ihtiyarlık ve yalnızlık hayata, berzah hayat‑ı maneviyesi bin derece müreccahtır‥ diye bu iki hakikatle hadsiz şükürler olsun o ikinci nefs‑i emmâre tam susturuldu, kalb ve rûhtan gelen zevke râzı oldu, şeytan dahi sustu, hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da gayet hafifleşti.
Elhâsıl: Ölsem, vazife‑i Nuriye daha ziyâde ihlâs ile rekabetsiz, ittihamsız inkişaf eder.
Hem, bu zamanda aramadığım cüz'î, muvakkat zevk; ve bu hayat ve dünya gözüyle fütûhât‑ı Nuriyeden gelen lezzet bedeline; çok ağır, soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfürûşluk zahmetlerinden ve tasannu' zararlarından kurtulmak vardır.
Hem, bu senede bir defa ey nefis! Rûh ve kalb ile beraber çok müştâk olduklarınız eski, zevkli ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbabları ve müfârakatlarından çok mahzûn olduğum kardeşleri görmek için, beraber, kısmen hakikaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzide gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli, müteaddid vatanlarımda, yüzde ancak bir‑iki ahbabı bulabildin. Ötekiler, bütün berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazîn bir vaziyet almış. Daha o ahbabsız yerleri görmek istenilmez. Onun için, bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve haydi dışarıya demeden, biz kemâl‑i izzetle, Allah’a ısmarladık deyip izzetimizle bu fânî zevklerimizi bırakmalıyız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يUmum kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden hasta fakat tam mesrûr kardeşinizSaid Nursî
260
149. Şimdi bu mektubunuzdan anlaşıldı ki onun hâlisâne, kudsî hizmetinin bir kerameti olarak vefatını ihsas ediyordu
Sizleri ve umum Risale‑i Nur şâkirdlerini ve bilhassa Medrese‑i Nuriyenin talebelerini ve bilhassa o merhumun akrabalarını, Medrese‑i Nuriyenin mübârek üstadı Hacı Hâfız Mehmed’in vefâtı münâsebetiyle tâziye ediyoruz. Ve Nurlar hesabına bütün rûh u canımızla biz dünyada kaldıkça ona duâ‑yı rahmet etmeğe ve Hâfız Ali ve Hasan Feyzi ortasında dâima bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe kat'î karar verdik. O çok ehemmiyetli ve Nur hizmetinde muvaffakıyetli merhum o mübârek zât, mükemmel vazifesini bitirip yüzer manevî evlâd ve hayrü'l‑halef bırakıp gittiği ve terhis olduğu, rahmet ve istirahat âlemine çekildiği aynı zamanda, büyük üstadlarımın dâiresine kazançlarımı bağışladığım zaman; Hâfız Ali, Hâfız Mehmed, Mehmed Zühtü ve Savlı Ahmed ve Hasan Feyzi içinde ihtiyarım olmadan Hacı Hâfız Mehmed daha hayatta iken on günden beri onların içinde görüyordum. Derdim: Vefât edenler içinde bu da bulunsun… İlişmedim. Hem hayatta olanlar içinde, hem üstadlar dâiresinde bulunmasına hayret ederdim.
Şimdi bu mektûbunuzdan anlaşıldı ki; onun hàlisâne kudsî hizmetinin bir kerâmeti olarak vefâtını ihsâs ediyordu. Hâfız Ali, Hasan Feyzi ortasında makamım var, diye iş'âr ediyordu. Cenâb‑ı Hak, onun defter‑i a'mâline Sava Medrese‑i Nuriyede okunan ve yazılan risalelerin harfleri adedince rûhuna rahmetler ve kabrine nurlar ihsân eylesin‥ âmîn. Ve aynı sistemde tam hayrü'l‑halef mahdumu Hâfız Mehmed ve hafîdi Ahmed Zeki’yi onun vazifesinin idâmesine muvaffak eylesin, âmîn!. Ve onların umumuna sabr‑ı cemîl ihsân eylesin… Âmîn.
261
150. Kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık‑ı Zülcelâl’i inkâr edemez
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Nur Şâkirdlerinin Küçük Pehlivanları!
Asâ‑yı Mûsa âhirlerinde – bazı nüshalarında – mübârekler pehlivanı büyük rûhlu Küçük Ali nâmında bir kardeşimizin suâline karşı verdiğim bir cevab var. Onu okuyunuz ki, o zâta bazı mu'terizler Risale‑i Nurun kıymetini bir derece kırmak için demişler: “Herkes Allah’ı bilir. Âdi bir adam, bir velî gibi Allah’a îmân eder.” diye Nurların pek yüksek ve pek çok kıymetdâr ve gayet lüzumlu tahşidâtını ziyâde göstermek istemişler.
Şimdi, İstanbul’da – daha dehşetli bir fikirde – anarşi fikirli, küfr‑ü mutlaka düşmüş bir kısım münâfıklar, Risale‑i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu îmânî hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desîsesiyle diyorlar ki: “Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almağa ihtiyacımız çok yok.” diye mukàbele etmek istiyorlar.
Hâlbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinâta ihâta eden Rubûbiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey O’nun kabza‑i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna kat'î îmân etmek ve mülkünde hiçbir şerîki olmadığına ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime‑i kudsiyesine, hakikatlerine îmân etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var .” deyip, bütün mülkünü esbâba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnâd etmek, hâşâ hadsiz şerîkleri hükmünde esbâbı merci' tanımak ve herşeyin yanında hazır irâde ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a îmân hakikati onda yoktur. Belki küfr‑ü mutlaktaki manevî Cehennem’in dünyevî tâzibinden kendini bir derece tesellîye almak için o sözleri söyler.
262
Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır.
Evet, kâinâtta hiçbir zîşuûr, kâinâtın bütün eczâsı kadar şâhidleri bulunan Hàlık‑ı Zülcelâl’i inkâr edemez. Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği için susar, lâkayd kalır.
Fakat O’na îmân etmek, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın ders verdiği gibi, O Hàlık’ı, sıfatları ile, isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine istinâden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedâmet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o îmândan hissesi olmadığına delildir. Her ne ise…
Evlâdlarım, ehemmiyetli bir hâdise size bu uzun mes'eleyi kısaca beyân etmeye sebeb oldu.
Şimdilik sizlere Risale‑i Nurun ehemmiyetli şâkirdleri nazarıyla bakıyorum. Mustafa Oruç çok tâli'lidir ki, kendi sisteminde ve rûhunda ve ciddiyetinde, az bir zamanda sizleri buldu. Bir iken on Mustafa oldu.
Said Nursî
151. Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men etmişler
Azîz Muhterem Kardeşim!
Evvelâ zâtınızın bir risale kadar câmi' ve uzun ve müdakkikàne harâretli mektûbunuzu kemâl‑i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyân ediyorum ki: Risale‑i Nurun üstadı ve Risale‑i Nura Celcelûtiye Kasidesi’nde rumûzlu işârâtıyla pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakàik‑ı îmâniyede hususî üstadım İmâm‑ı Ali’dir (R.A.).
263
Ve ﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى﴾ âyetinin nassıyla, Âl‑i Beyt’in muhabbeti, Risale‑i Nurda ve mesleğimizde bir esâstır ve Vehhâbîlik damarı, hiçbir cihette Nurun hakîki şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat, mâdem bu zamanda zındıka ve ehl‑i dalâlet ihtilâftan istifade edip, ehl‑i îmânı şaşırtıp ve şeâiri bozarak Kur'ân ve îmân aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müdhiş düşmana karşı cüz'î teferruâta dair medâr‑ı ihtilâf münâkaşaların kapısını açmamak gerektir.
Hem, ölmüş insanları zemmetmek, hiç lüzumu yok. Onlar, dâr‑ı âhirete, mahall‑i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyân etmek, emrolunan muhabbet‑i Âl-i Beyt’in muktezâsı değildir ve lâzım da değildir‥ diye Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, sahâbeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünkü Vâkıa‑i Cemelde Aşere‑i Mübeşşere’den Zübeyr ve Talha ve Âişe‑i Sıddıka (Radıyallahu Anhüm) bulunmasıyla Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, o harbi, ictihâd neticesi deyip: “Hazret‑i Ali (R.A.) haklı öteki taraf haksız; fakat ictihâd neticesi olduğu cihetle affedilir.”
Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfizîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâğîlerden de bahs açmayı zararlı görüyorlar.
Haccâc‑ı Zâlim, Yezid ve Velîd gibi heriflere İlm‑i Kelâmın büyük allâmesi olan Sa'deddin‑i Taftazanî, “Yezid’e lânet câizdir.” demiş; fakat “Lânet vâcibdir.” dememiş. “Hayırdır ve sevâbı vardır.” dememiş. Çünkü, hem Kur'ânı, hem peygamberi, hem bütün sahâbelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydânda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'ûnları hâtıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünkü; zemm ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel‑i sâlihte dâhil olamaz. Eğer zararı varsa daha fenâ…
264
İşte şimdi gizli münâfıklar, Vehhâbîlik damarıyla, en ziyâde İslâmiyeti ve hakikat‑i Kur'âniyeyi muhâfazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl‑i hakikati Alevîlikle ittiham etmekle birbiri aleyhinde isti'mâl ederek dehşetli bir darbeyi, İslâmiyete vurmağa çalışanlar meydânda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektûbunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun; benim ve Risale‑i Nurun aleyhinde isti'mâl edilen en te'sirli vâsıtayı hocalardan bulmuşlar.
Şimdi Haremeyn‑i Şerîfeyn’e hükmeden Vehhâbîler ve meşhûr, dehşetli dâhîlerden İbnü't‑Teymiye ve İbnü'l‑Kayyim-i Cevzî’nin pek acîb ve câzibedâr eserleri İstanbul’da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyâlar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsâadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak isteyen, bid'alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet‑i Âl-i Beyt’ten gelen ve şimdi izhârı lâzım olmayan ictihâdınızı vesile ederek hem sana, hem Nur şâkirdlerine darbe vurabilirler. Mâdem, zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr‑i şer'î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm‑ü şer'î var. Zemm ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevâb yok. Çünkü tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiç bir hükm‑ü şer'î yok, hiç zararı da yok.
İşte bu hakikat içindir ki; ehl‑i hakikat, başta Eimme‑i Erbaa ve Ehl‑i Beyt’in Eimme‑i İsnâ Aşer olarak Ehl‑i Sünnet, mezkûr hakikate müstenid olan kanun‑u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medâr‑ı bahs ve münâkaşa etmeyi câiz görmemişler, “Menfaatsiz, zararı var.” demişler.
265
Hem o harblerde, çok ehemmiyetli sahâbeler, nasılsa iki tarafta bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakîki sahâbelere, Talha ve Zübeyr (Radıyallahu Anhümâ) gibi Aşere‑i Mübeşşere’ye dahi tarafgirâne bir inkâr, bir i'tirâz kalbe gelir. Hatâ varsa da tevbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip lüzumsuz, zararlı, şerîat emretmeden o ahvâlleri tedkik etmekten ise; şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran, binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü'min ve müdakkik bir zâtın vazife‑i kudsiyesine muvâfık gelemez…
Hattâ Sabri ile küçücük münâkaşanız; hem Risale‑i Nura, hem hakàik‑ı îmâniyenin intişarına ehemmiyetli zarar verdiğini senden saklamam. Aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra senin gibi ehl‑i tahkîk bir âlimin, Risale‑i Nura oraca ehemmiyetli bir hizmete vesile olacak Sabri oraya gelmesi, ikinizden büyük bir Hizmet‑i Nuriye beklerken, bil'akis üç cihetle Nura zarar geldiğini hissettim ve gördüm. “Acaba neden bu zarar olmuş?” diye düşünürken, iki‑üç gün sonra haber aldım ki; Sabri; mânâsız, lüzumsuz seninle münâkaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. “Eyvâh!” dedim. “Yâ Rab! Erzurum’dan imdâdıma yetişen bu iki zâtın münâkaşasını musâlahaya tebdil et.” diye duâ ettim. Risale‑i Nurun İhlâs Lem'alarında denildiği gibi; şimdi ehl‑i îmân, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar rûhânileriyle ittifak etmek ve medâr‑ı ihtilâf mes'eleleri nazara almamak, nizâ' etmemek gerektir. Çünkü, küfr‑ü mutlak hücum ediyor. Senin, hamiyet‑i diniyen ve tecrübe‑i ilmiyen ve Nurlara karşı alâkan sebebiyle, senden ricâ ediyorum ki, Sabri ile geçen mâcerayı unutmağa çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü o, kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri, lüzumsuz münâkaşa ile söylemiş. Bilirsin ki; büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffâret olur.
Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nura ve Nur vâsıtasıyla îmâna öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlîcenâblığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.
266
Sahâbelerin bir kısmı, o harblerde adâlet‑i izafiye ve nisbiye ve ruhsat‑ı şer'iyeyi düşünüp tâbi olarak, Hazret‑i Ali’nin (R.A.) takib ettiği adâlet‑i hakîkiye ve azîmet‑i şer'iye ile beraber zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terkedip muhâlif tarafa bu ictihâd neticesinde girdiklerini, hattâ İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) kardeşi Ukayl ve “Habrü'l‑Ümme” ünvânını alan Abdullâh İbn‑i Abbâs dahi bir vakit muhâlif tarafında bulunduklarından, hakîki Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّر۪يعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur‑u esâsiye-i şer'iyeye binâen طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَاdiyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek câiz görmüyorlar. Çünkü; i'tirâza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük sahâbelere, hattâ muhâlif tarafında bulunan Âl‑i Beyt’in bir kısmına ve Talha ve Zübeyr (Radıyallahu Anhümâ) gibi Aşere‑i Mübeşşere’den büyük zâtlara i'tirâza başlar, zemm ve adâvet meyli uyanır diye Ehl‑i Sünnet, o kapıyı kapamak tarafdârıdır.
Hattâ Ehl‑i Sünnetin ve İlm‑i Kelâmın azîm imâmlarından meşhûr Sa'deddin‑i Taftazanî, Yezid ve Velîd hakkında tel'in ve tadlîle cevâz vermesine mukâbil Seyyid Şerîf Cürcânî gibi Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatin allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velîd, zâlim ve gaddâr ve fâcirdirler, fakat sekerâtta îmânsız gittikleri gaybîdir. Ve kat'î bir derecede bilinmediği için, o şahısların nass‑ı kat'î ve delil‑i kat'î bulunmadığı vakit, îmânla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimali olduğundan, öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ gibi umumî bir ünvân ile lânet câiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur.” diye Sa'deddin‑i Taftazanî’ye mukàbele etmişler.
267
Senin müdakkikàne ve âlimâne mektûbuna karşı uzun cevab yazmadığımın sebebi; hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
152. Şimalden gelen küfr‑ü mutlak cereyanını durduracak yalnız Risale-i Nur’dur; siyaset, diplomatlık bu vazifeyi göremez
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Cennetü'l‑Firdevs’in meyveleri ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın hey'et‑i fa'âlesinin sahâif‑i amelleri ve defter‑i haseneleri olan Zülfikàr ve arkadaşlarını, selâmetle cuma gecesi serçe kuşunun verdiği müjdeden iki saat sonra kemâl‑i sürûrla aldık. Sizlere onların harfleri adedince
بَارَكَ اللّٰهُ وَفَّقَكُمُ اللّٰهُ وَاَسْعَدَكُمُ اللّٰهُ فِي الدَّارَيْنِ
deyip rûh u canımızla sizi tebrik ettiğimiz gibi; bu memleketi de tebrik ederiz. Ve Zülfikàr’ın zuhûrunun mukaddimeleri başlaması ile din lehinde kuvvetli cereyanların ve aleyhindeki tecâvüzün durması ve bir kısmı rücû edip eski hatîâtın tamirine çalışması işâretiyle, şimdi bilfiil tezâhür ve neşrolması, inşâallâh memleket için İslâmiyet cihetinde büyük bir fâidesi olacak ve zulmetleri dağıtacak işâretini veriyor.
Evet, şimâlden gelen küfr‑ü mutlak cereyanını durduracak, yalnız Risale‑i Nurdur. Siyaset, diplomatlık bu vazifeyi göremez. Onun için, vatan‑perver ve milliyetçi ve siyasetçiler, Nurlara sarılmağa mecburiyet var. O Zülfikàr’ın zuhûra gelmesi için çalışanların şahs‑ı manevîsinin, belki herbirisinin kıyâmetteki defter‑i hasenâtına yediyüz sahifesiyle bir tek sahife‑i hasenât olmasını Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz.
268
Mâdem o îmân hakikatleri yüksek bir ibâdet ve hasenedir ve onunla çokların îmânını kurtarmak binler hasene hükmündedir; onun zuhûruna çalışanların herbirisi onu okuyup ve dinleyip i'tikàd etmesiyle, aynen işlediği sâir hayratın defteri gibi bir uhrevî senedidir. Elbette onların ve şahs‑ı manevîsinin âhirette defter‑i hasenâtından yediyüz sahifesiyle bir tek sahife olarak Zülfikàr aynen neşrolmak ve bir sahifesi hükmüne geçmek hadsiz bir rahmetin şe'nidir.
Sâniyen: Gerçi Nurlar girdikleri her yerde galebe eder, fakat mütemerrid ve muannid zındıklar, maddiyûnlar, ellerinden geldiği kadar fütûhâtına fütûr vermek için desîselere ve ehl‑i siyasete evhâm vermeğe çabalıyorlar. İnşâallâh bir halt edemezler. Fakat ihtiyat, her vakit iyidir. “Sırran tenevveret” düsturu devam ediyor. Tâ bunun gibi birkaç mecmua çıkıncaya kadar temkinli ve ihtiyatlı bulunmak lüzumu var. Hattâ bu defa sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا﴾ ’nın remizli risalesini – onüç seneden beri görmediğim hâlde – buraya göndermek bir derece ihtiyat kaidesine muhâlif olduğu gibi, herkes anlamaz; hem te'vil ve tefsir lâzımdır. Çünkü “Lâhika”da bir mektûbda yazmıştım ki, iki hakikat mücmelen bana ihtar edilmişti:
Birisi: Bir derece dar bir dâirede bir nur gösterilmişti; geniş bir dâirede mânâ verip, kırk sene evvel “Bir nur göreceğiz!” diye müjde veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel, eski talebelerime de o müjdeyi mükerrer söylüyordum. Zannederdim ki; geniş siyaset dâiresinde olacak. Hâlbuki bu memleketin en ziyâde muhtaç olduğu îmânî ve İslâmî ve hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye dâiresinde Risale‑i Nuru göreceksiniz diye hakikatten bana ihtar edilmiş; bir hiss‑i kable'l-vukû' ile musırrâne ve tekrar ile ben de haber veriyordum, o hak ve hakikatli mes'elenin sûretini değiştiriyordum.
269
İkincisi: Şeâir‑i İslâmiyeye ve siyaset‑i İslâmiye’ye darbe vuranlar oniki, onüç, ondört, onaltı sene zarfında büyük darbeler yiyecekler diye bana ihtar edildi. Evvelki mes'elenin aksine olarak, geniş dâirede vukû' bulan o hâdisâtı ve büyük cemâatlere gelen o tokatları, küçük bir dâirede şahıslara gelecek tokatlar sûretinde mânâ vermiştim ki, tam aynen iki dâirede, hem küçük, hem büyük oniki sene sonra en müdhişi dünyayı terkettiği gibi; büyük dâirede de onun gibi dehşetli cemâatler; oniki, onüç, ondört, onaltı tarihlerinde aynı tokatları yediler ve yiyecekler diye ihtar edildi.
Ben, te'vilim ile bu büyük dâireyi yalnız küçükte tatbik ettiğim gibi; evvelki nur mes'elesinde de bil'akis küçük dâireyi ve sırf îmânî hâdise‑i Nuriyeyi pek geniş dâire‑i siyâsiyede te'vilimle mânâ vermiştim. Onun için, sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا﴾ ’yı herkes birden anlamaz. Hem şahsî isimleri böyle mesâil‑i ilmiyeye girmemek lâzım olduğundan, o risale hattâ onüç seneden beri elime geçmediğinde isabet var; kardeşlerim dahi onu merak etmesinler. Biri eğer çok merak etse, o sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا﴾ ’nın başında şimdiki “Sâniyen” ile başlayan fıkrayı ve “Lâhika”da geçen aynı mes'eleye dair fıkrayı okumak lâzımdır, yoksa hiç bakmasın.
O İkinci Harb‑i Umumî ve o dehşetli şahsın dünyadan gitmesiyle ve şimdi de onun mesleği geri çekilmesi ve bir kısmı o mesleğin aksine din lehinde resmen çalışması ve ehl‑i îmânın istibdâd‑ı mutlakadan bir derece kurtulması ve az bir te'vil ile o risaleciğin verdikleri haber aynı tarihlerde vukû' bulması, o sûrenin bir lem'a‑i i'câzıdır. Fakat heyecanlı te'villerim perde çekmişti, hakikat gizlenmiş.
270
153. Haricî ve büyük bir düşmanın hücumu zamanında, dâhilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir
Azîz, Muhterem Kardeşim!
Bin üçyüz seneden beri Âlem‑i İslâmı ağlatan ve bütün ehl‑i hakikate “Eyvâhlar! Yazıklar olsun!” dediren Âlem‑i İslâmın en dehşetli büyük yarasını deşmek, düşünmek; benim hususî meşrebimde tahammülüm fevkınde elem veriyor. Hususan yirmibeş seneden beri ihlâs ile hakîki hizmet‑i îmâniye, beni her nev'i siyasetten çektiği ve yirmibeş sene zarfında bir gazeteyi okutturmadığı gibi; yirmi sene bu işkenceli esâretimde hayat‑ı siyâsiyeye bakmamak için hükûmete müdafaât‑ı hapsiyeden başka müracaat etmeyen ve vazife‑i îmâniyeye noksan gelmemek ve ihlâs kırılmamak ve siyasete bulaşmamak için on sene bu dehşetli harb‑i umumîye bakmayan, baktırmayan bir hâlet‑i rûhiyeyi taşımağa mecburiyetim varken; şimdi dehşetli ejderhalar hakàik‑ı îmâniye cebhesinde ehl‑i îmâna gözümüz önünde saldırmalarından ve çokları ısırmalarından, ehl‑i îmânı kurtarmak mecburiyeti Kur'ânın emriyle varken, bu zamanı bırakıp, eski zamana gidip, Ehl‑i Beyt’e gelen dehşetli zulümleri temâşâ etmek, daha ziyâde rûhumu ezer ve kuvve‑i maneviyeyi kırıp rûhuma azâb azâb üstüne gelmektir.
Zâlim siyasetin gaddârâne bir düsturu olan “Cemâat için ferd fedâ edilir.” diye çok zâlimâne pek çok vukûâtı, ehvenü'ş‑şer diye bir nev'i adâlet‑i izafiye nâmında hâkimiyetine bir maslahat göstermişler. Hattâ bu asırda, o gaddâr düsturun hükmüyle, bir adamın hatâsıyla bir köyü mahveder. Beş‑on adamın, onların siyasetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perîşan eder.
İşte, eski zamanda bir derece, siyasetin bu gaddâr düsturu İslâmlar içine girdiğinden; siyasette, bu müdhiş düsturlar karşısında – mecburiyetle – selef‑i sâlihîn sükût ile ve Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatin imâmları o kapıları kapamak طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا deyip o kapıları açmıyorlar.
Mâdem, Ehl‑i Beyt’e zulmedenler şimdi âhirette cezasını öyle bir tarzda görüyorlar ki, bizim onlara hücumla yardımımıza bir ihtiyaç kalmıyor. Ve mazlum Ehl‑i Beyt, muvakkat bir azâb ve zahmet mukâbilinde o derece yüksek bir mükâfât görmüşler ki, aklımız ihâta etmiyor. Değil şimdi onlara acımak, belki onları o hadsiz rahmete mazhariyetleri noktasında binler tebrik etmek gerektir ki; birkaç sene zahmetle, milyonlar mertebeler ve bâkî saâdetler âhirette kazandıkları gibi; dünyada da kaldıkları zamanda, ehemmiyetsiz, dünyanın fânî saltanatı ve muvakkat hâkimiyeti ve karışık siyasetine bedel, manevî birer Sultan ve hakikat âleminde birer Şah, birer manevî Pâdişah makamını kazandılar. Vâliler yerine, evliyâlar, aktâblara kumandan oldular. Kazançları, bire bin değil, milyonlardır.
271
İşte bu sır içindir ki; Yeni Said’in hususî üstadı olan İmâm‑ı Rabbânî, Gavs‑ı A'zam ve İmâm‑ı Gazâlî, Zeynelâbidîn (Radıyallahu Anhüm) (hususan Cevşenü'l‑Kebîr münâcâtını bu iki imâmdan ders almışım) ve Hazret‑i Hüseyin ve İmâm‑ı Ali’den (Kerremallâhu Vechehu) aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü'l‑Kebîr’le dâima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikati ve şimdiki Risale‑i Nurdan bize gelen meşrebi almışım. Zâlimlerin gaddârlıklarını değil deşmek, bakmak; belki düşünmek de meşrebimize gelmiyor. Çünkü onlar mücâzâtını; ve mazlumlar mükâfâtını, aklımızın fevkınde görmüşler. O mes'eleler ile meşgul olmak, şimdiki bu hazır musîbet‑i diniyeye karşı mükellef olduğumuz vazife‑i Kur'âniyeye zarar verir.
Ulemâ‑i İlm-i Kelâmın ve Usûlü'd‑din allâmelerinin ve Ehl‑i Sünnet Ve'l-cemâatin dâhî muhakkìklerinin İslâmî akîdelere dair çok tedkik ve muhâkemâtla; ve âyât ve hadîsleri muvâzene ile kabûl ettikleri Usûlü'd‑din düsturları, şimdiki Risale‑i Nurun meşrebini muhâfazaya emrediyor, kuvvet veriyor. Hattâ, hiçbir yerde, hattâ ehl‑i bid'a kısmı da bu meşrebimize ilişemiyorlar. Hakikat‑i ihlâs tam muhâfaza edildiği için, her nev'i Ehl‑i İslâm içine giriyor. Şîalıkta müteassıb ve Vehhâbîlikte de müfrit, feylesofların en maddîsi ve mütefennini ve müteassıb hocaların en enâniyetlisi, beraber Nur dâiresine girmeğe başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar. Hattâ bazı misyonerler de, Din‑i İsâ’nın (A.S.) hakîki rûhânisi de o dâireye gireceklerine emâreler var. Birbirine hücum değil; belki bir tesânüd, bir musâlaha lüzumunu hissedip medâr‑ı münâkaşa mes'eleleri ortaya atmıyorlar. Demek İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) otuz‑kırk işâretiyle sarâhat derecesinde haber verdiği Risale‑i Nur, bu zamanın müdhiş yaralarına tam bir ilâçtır. Onun için, o dâire bize kâfî gelmiş, harice çıkmıyoruz.
272
İmâm‑ı Ali’nin (Kerremallâhu Vechehu) şahsına ve hayatına ve adâlet‑i hakîki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet‑i zâhirîsinden ve hayat‑ı dünyeviyesinden ve siyaset‑i ictimâiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet‑i manevîsine ve kemâlât‑ı ilmiyesine ve makàmât‑ı velâyetine ve vârisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muârazaya çalışanların taarruzu, pek dehşetli görünüyor. Ehl‑i îmân ortasında nasıl böyle vukûât olabilir? diye hayret veriyor. Hâlbuki Yezid ve Velîd gibi habîs herifler müstesnâ, ötekilerin kısm‑ı a'zamı, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) hàrika kemâlâtına ve kerâmetlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat‑ı ictimâiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler.
Haricî ve büyük bir düşmanın hücumu zamanında, dâhilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir. Yoksa, hücum eden büyük düşmana yardım hükmüne geçer. Bunun için dâire‑i İslâmiyede eskiden beri tarafgirâne, birbirine mukâbil, muârız vaziyetini alan Ehl‑i İslâm o dâhilî düşmanlıkları muvakkaten unutmak maslahat‑ı İslâmiye muktezâsıdır.
273
154. Hazret‑i Peygamber'in (asm) yanında gördüğün adam da, Nur ve Risale-i Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsidir
Azîz, Sıddık, Bahtiyar Kardeşim Süleyman Rüşdü!
Seni ve kardeşin kahraman Burhan’ı ve senin iki mübârek, masûm evlâdını ve senin hâne halkını, Risale‑i Nur nâmına ve umum şâkirdler hesabına rûh u canımızla – sizi – tebrik ediyoruz. Böyle kudsî ve dâimî sevâb kazandıracak uhrevî bir hizmete muvaffakıyetinizi, Isparta ve bu memleket istikbâlde alkışlayacaktır. Size çok hayırlı duâları kazandıracak. İnşâallâh, Zülfikàr gibi daha çok emsâline muvaffak olursunuz. Bu acîb şerâit içinde bu fevkalâde muvaffakıyet; hem Zülfikàr’ın, hem sadâkatinizin bir kerâmetidir. Çok mübârek olan senin rüyan ki, emr‑i İlâhî ile, Kur'ânı, Hazret‑i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a vermek, Hazret‑i Cebrâil’in vazifesinin bir cilvesidir. İşârettir ki, bu hizmetiniz; hem rızâ‑yı İlâhiye’ye, hem rızâ‑yı Peygamberîye (A.S.M.) muvâfıktır. Mu'cizât‑ı Kur'âniye’yi, Mu'cizât‑ı Ahmediye vâsıtasıyla Ümmet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) tebliğ etmek mânâsıyla senin rüyan tâbir edilir.
Nasıl, bir küçücük cam parçasında güneşin bir timsâli, ziyâsıyla o elindeki camı tutanla münâsebetdâr olur; bir nev'i muhâbere eder. Öyle de hususî bir tecellî ile, rüyalar da – selef‑i sâlihînde bu çeşit rüyalar görülmüş – makbûliyet ve rızâ alâmetidir. Hazret‑i Peygamberin (A.S.M.) yanında gördüğün adam da, Nur ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsidir.
274
155. Vazifemizi yapıp vazife‑i İlâhiyeye karışmamak gerektir diye, hem bana hem sizin bedelinize tesellî buldum
Vazifemiz, ihlâs ile ve sebat ve tesânüdle ve mümkün olduğu kadar ihtiyat ile (sırran tenevveret) irşad‑ı Alevîyi fiilen tasdik etmek, ona göre hareket etmektir. Yoksa, muârızlara mukàbele etmek ve onların hücumundan telâş etmek değil. Muvaffakıyet ve fütûhât‑ı Nuriye ve revâc ile intişarı ise, vazife‑i İlâhiye’dir. Vazifemizi yapıp, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak gerektir diye hem bana, hem sizin bedelinize tesellî buldum.
156. Bana nisbeten genç, faal bir kardeşim, benden sonra kardeşlerim gibi vazife‑i Nuriyemi yapıyorlar diye kemal-i istirahat-i kalb ile ecelimi beklerim
O beş Ahmed’den Safranbolu’da Hasan Feyzi’nin tam yerine geçen tam vârisi Safranbolulu Ahmed Fuâd’ın gayet samîmî ve fedâkârâne mektûbunda, benim bedelime, aynen Hasan Feyzi, Hâfız Ali gibi; bâkî kalan hayatını bana verip, benden evvel berzaha gitmek için duâ ediyor. Hâlbuki şimdi Nurlara onun hayatı daha ziyâde fâidelidir. Bana nisbeten genç, fa'âl bir kardeşim, benden sonra, kardeşlerim gibi vazife‑i Nuriyemi yapıyorlar diye kemâl‑i istirahat-i kalble ecelimi beklerim. Cenâb‑ı Hak, onun gibi çok fedâkârları Nurlara kavuştursun.
157. Marangoz Ahmed’in ve medresenin üstadı olan merhum Hacı Hafız’ın kerametli vefatına dair
Hem çok eski, hem çok sâdık, hem çok muktedir, sebatkâr Medrese‑i Nuriye kahramanlarından Marangoz Ahmed’in ve medresenin üstadı olan merhum Hacı Hâfız’ın kerâmetli vefâtına dair güzel, hazîn mektûbunda, o Medrese‑i Nuriyenin şâkirdlerinin, o merhum üstadlarına karşı gösterdikleri dindarâne vaziyet ve yağmurun zahmet vermemek ve onları ıslatmamak ve üşütmemek için durması, iş bittikten sonra başlaması, o merhum zâtın rûhuna büyük rahmetlerin nüzûlüne emâre… Cenâb‑ı Hak o rahmet katreleri adedince ona ve onlara rahmet etsin. Âmîn.
275
158. Risale‑i Nur’a çok hizmet eden kahramanlar hakkında
Kastamonu’da, sekiz sene mübârek mahdumu ve merhum refîkasıyla Risale‑i Nura fevkalâde bir sadâkatle çalışan ve kalemiyle Risale‑i Nura çok hizmet eden ve çokları Nur dâiresine getiren ve hapishânede kendi gibi kahramanlardan olan Sâdık Bey’le; hem istirahatime, hem Nur şâkirdlerinin tesânüdüne ehemmiyetli hizmet eden ve Feyzi ve Emin ve İhsân ve Ahmedler gibi hàs kardeşlerimizle; yine Kastamonu’da Nurlara hizmet eden Küçük Şeyh nâmında Hilmi Bey bana mektûbunda, Nurcu olan refîkasının vefâtını bildiriyor. O merhume hakkında medâr‑ı şükrândır ki; bir‑iki aydır, duâlarımda Zehralar dediğim vakit, Hâcerler de derdim; içinde, o merhumeyi de niyet ediyordum. Vefâtını bilmiyordum. Cenâb‑ı Hak, ona binler rahmet eylesin ve akrabasına sabr‑ı cemîl ihsân etsin. Âmîn!
159. Yalnız fevkalâde bir cesaret ve gayret taşıyan bir kısım hocalar Nurlar dairesine girip, girmeyenleri de bir derece affettirdiler
Risale‑i Nur dâiresinde bulunan ve bilfiil çalışan hocalardan ve Konya hocalarından başka, sâir hocalara, bugünlerde, tashihât yaparken şiddetli bir hiddet bana geldi. Çünkü, Arabî okumayan Nur şâkirdlerinin fedâkârları, Arabî bilmemesinden sehivler, hatâlar oluyor. Ben de zahmet çektiğimden, hem eski talebelerimden olan hocalara ve kardeşime, hem şimdiki Ankara’da ve İstanbul’daki resmî hocalara bağırarak dedim:
“Ey insafsızlar! Neden hem vazifeniz, hem medresenin mahsulü, hem size farz‑ı ayn gibi lüzumu bulunan bu hizmet‑i îmâniyede bana yardım etmiyorsunuz. Belki de sizin lâkaydlığınızdan çokların çekilmesine sebebiyet veriyorsunuz. İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) âhirzamanın bir kısım hocalarına vurduğu tokattan hissedar oluyorsunuz .” diye dehşetli bir i'tirâz kalbe gelirken, birden, kalbini bozmayan hocaları müdafaa etmek için üç mânâ ihtar edildi.
276
Birincisi: Resmen iki büyük merkezde, iki hey'et‑i ilmiye, beyânı münâsib olmayan çok esbâba binâen, her vesile ile, hoca kısımlarının Risale‑i Nurdan çekilmeleri için çok vâsıtaları isti'mâl ediyorlar. Memuriyet gibi derd‑i maîşet belâsıyla bîçâre hocaları dâirelerine çekip, Nurlardan uzaklaştırıyorlar. Bîçâre hocalar, Nurların kıymetini bilmiyorlar değil; belki derd‑i maîşet veyâhut o hey'et‑i ulemâdaki büyük hocalara i'timâd edip ve kendi tahsil ettiği ilm‑i dinî kendi îmânını kurtaracak derecesindedir zannıyla lâkayd kalıp, ruhsatla amel etmeğe kendine fetvâ buluyor.
İkinci Mânâ: Bu kadar dehşetli bir hücum ve tazyîke ma'rûz kalan Risale‑i Nur şâkirdlerini, evhâm yüzünden, güyâ Menemen ve Şeyh Said vâkıaları gibi bir hâdisenin ihtimali var diye iki defa imha için, hem perde altında eskiden beri düşmanlarım, hem resmen kanun ve idare ve siyaset cihetinde merhametsiz bir sûrette bazı erkân‑ı hükûmetin bizi iki defa hapis ve ittiham etmesi ve resmî ve gayr‑ı resmî propagandalarla herkesi bizden ve Nurlardan ürkütmesiyle elbette hassas ve bir derece zaîf hocalara ehemmiyetli bir korku verip, bir mazeret olur. Onun için, ekseriyet değil; belki yalnız fevkalâde bir cesâret ve gayret taşıyan bir kısım hocalar, Nurlar dâiresine girip, girmeyenleri de bir derece affettirdiler.
Üçüncü Mânâ: Şimdilik te'hir edildi. Bazı hocalar, “Minâre kadar yüksek bir adamı”, hem “Alnında okunacak bir yazı bulunacak.” hem “Birden eli bir su ile delinecek.” gibi hakikatin perdesi olan teşbihleri hakikat zannetmek bahânesiyle, Nurun bazı ihbarât‑ı gaybiyesi, sathî nazarlarına muvâfık gelmiyor‥ ona daha yanaşmıyor. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu zamanda Risale‑i Nurda, nokta‑i istinâd olarak avâm‑ı mü'minînin en ziyâde muhtaç oldukları ve Nurda buldukları öyle bir hakikattir ki; hiçbir şeye âlet olmayacak ve hiçbir garaz ve maksad, içine girmeyecek ve hiçbir şübhe ve vesveseye meydân vermeyecek ve hiçbir düşman ona bahâne bulup çürütmeyecek ve yalnız hak ve hakikat için ona çalışanlar bulunacak; dünya maksadları ona karışmayacak; tâ ki, uzakta olan ehl‑i îmân, o hakikate ve sâdık nâşirlerine tam i'timâd edip îmânlarını, zındıkların ve dinsizlerin, din aleyhindeki dehşetli feylesofların i'tirâzlarından ve inkârlarından kurtarsınlar.
277
Evet, o ehl‑i îmân, lisân‑ı hâl ile diyecek ki: Mâdem bu hakikati, bu kadar şiddetli düşmanları çürütemediler ve i'tirâz edemiyorlar; ve şâkirdleri, haktan başka onun hizmetinde hiçbir maksad taşımıyorlar; elbette o hakikat, ayn‑ı hak ve mahz‑ı hakikattir diye bin bürhân kadar bir delil hükmünde îmânını kuvvetlendirir ve kurtarır; ve “İslâmiyette bir hakikatsizlik mi var?” diye daha evhâma düşmeyecekler.
İki defadır, himmeti uzun, eli kısa Abdurrahman Salâhaddin, Asâ‑yı Mûsa’yı ve Zülfikàr’ın bir kısmını Câmiü'l‑Ezher’e göndermek istemiş, hilâf‑ı me'mûl olarak, o lüzumlu ve ehemmiyetli yere bazı esbâba binâen gitmemiş. اَلْخَيْرُ ف۪ي مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ kaidesince, belki ben o iki nüshaya bakmadığım ve tashih edemediğim için; o inceden inceye herşeyi tedkik eden ulemâ hey'etine, tam bir tashih gördükten sonra, hem tam Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa beraber olarak gitmek münâsibdir diye kalbime geldi. Belki ehemmiyetli ve ulemânın i'tirâzını celbedecek sehivler içinde var. Onun için, o iki risaleyi, Salâhaddin bana göndersin ki, ben bakacağım. Sonra inşâallâh, hem tam Zülfikàr’ı, hem Asâ‑yı Mûsa ile, hem Tılsım Mecmuası ile, ehemmiyetli bir beyânnâme ile beraber göndereceğiz.
Üstadlarımdan birisi olan Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî’nin (K.S.) mensûblarından olduğu anlaşılan eczâcı Hacı Abdüllatif’in mektûbundan anlaşılıyor ki, bilerek, tam takdir ederek Nurlara hizmet edecektir. Zâten ben bekliyordum ki, Mevlevîlerden bazı Nur kahramanları çıksın. İnşâallâh birisi bu olacak. Ona çok selâm ederim. Hususî mektûb yazmağa hâlim müsâade etmediği için gücenmesinler. Orada, Sabri ve mahdumları ve Nur şâkirdlerine ve başta Hoca Vehbi Hazretleri olarak hocalarına çok selâm eder ve duâlarını bekleriz.
278
160. Hàs şâkirdlerin mâbeynindeki tesânüd‑ü hakîkinin verdiği kuvvet, benim gibi bir bîçârenin fedâkârlığından geri kalmayacaktır inşâallâh
Size hayatımda vefâttan sonra elinize geçecek manevî malımı ve hukukumu – size – vermeğe ve مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُواsırrına binâen, ölümden evvel sizi bilfiil vâris yapmağa dair bir Nur şâkirdi sordu ki: “Hikmet nedir? Sizi daha çok zaman aramızda görmek istiyoruz. İnşâallâh öyle kalacaksınız.”
Ben de dedim ki: Eğer vefâttan sonra bu hakîki ve hakikatli vârislerin eline bu malım geçse, dünya malı gibi bir derece taksim olur; derecesine göre herbirisi maldan bir kısmına hakîki mâlik olur, umumuna mâlik olamaz. Fakat ölümden evvel vârislere verilse; emvâl‑i uhrevî gibi herbirisi, umum o mala, o nur lambasına derecesine göre mâlik sayılır; herbirisi, küçük birer Said olur; bir nöbetçi yerine, binler nöbetçiler olur; Said’in, irsiyette yalnız binden bir hisse sâhibi bir Nurcu olmaz; belki tam bir genç Said olur.
Meselâ o emvâl, emvâl‑i Nuriye, farazâ bir hazine kadar olsa, binler Nurculara tevzîatta, taksimatta yirmişer, yüzer altın düşebilir; fakat vefât etmeden onları onlara vermek, bir sırr‑ı azîme binâen, herbirine isti'dâdına göre, hàslara bir milyon birden düşebilir. Bu sırrın bir sırrı var, şimdi izâh edemem.
Yine o şâkird dedi ki: “Herbir hàs şâkirdin, senin gibi hayatını ve bütün rahatını fedâ edebilir mi ki, o koca malı bütün birden alsın?”
Ben de dedim ki: İnşâallâh tesânüdün sırr‑ı azîmi ile – ki, üç elifi tesânüdle yüz onbir kuvvetinde gösterdiği gibi – hàs şâkirdlerin mâbeynindeki tesânüd‑ü hakîkinin verdiği kuvvet, benim gibi bir bîçârenin sizce fevkalâde zannedilen fedâkârlığından geri kalmayacaktır inşâallâh.
279
161. Ben Isparta’yı toprağıyla, taşıyla, bütün ahalisiyle mübarek gördüğümden, oradaki hükûmete, hususan zabıtasına ciddi dost nazarıyla bakıyorum
Sava Medrese‑i Nuriye kahramanlarından Mehmed Çavuş, benim için yazdığı Zülfikàr’ı emniyet müdürünün elinde görmüş, demiş: “Benimdir, veriniz‥”
O da demiş ki: “Hoşuma gitti, bir‑iki hafta okuyacağım.”
O da demiş: “Kalsın.”
Eğer münâsib görseniz, benim tarafımdan o emniyet müdürüne ve alan komisere deyiniz ki: Said size selâm edip benim hattım güzel olmadığı için, o zât, benim için yazmış.
Ben Isparta’yı; toprağıyla, taşıyla, bütün ahâlisiyle mübârek gördüğümden; oradaki hükûmete, hususan zâbıtasına ciddi dost nazarıyla bakıyorum. Hususan çok tecrübelerle ve üç vilâyet zâbıtasının itirafıyla ve üç vilâyet mahkemesinin müttefikan berâet kararıyla ve üç cem'iyet‑i ilmiyenin ve ehl‑i vukûfun tahsin ve takdirleriyle sâbit olmuş ki; Risale‑i Nur eczâları ve şâkirdleri, emniyet müdürünün ve zâbıtanın vazifeleri olan âsâyiş ve idare ve inzibat ve ahlâksızlığa karşı, komiserlerden ziyâde, serkeşleri itâate getirmek ve âsâyişi te'min etmekte, manevî ve tam te'sirli – manevî – inzibat memurlarıdır. Onun için zâbıta, evhâmla değil; kemâl‑i takdirle, emniyet müdürünün bakması gibi bakmalıdır. Çünkü o Zülfikàr hakkında demiş: “Çok güzel, sevdim, okuyacağım‥ hoşuma gitti.” Her ne ise. Siz, daha ne münâsib görürseniz öyle yaparsınız.
Hem emniyet müdürüne deyiniz ki: Kardeşimiz Said diyor: Eğer o Zülfikàr tam hoşuna gitmişse, o benimdir, ona hediye ediyorum. Hem onun gibi mühim olan Asâ‑yı Mûsa’yı da ona hediye edeceğim.
Denizli’den ve Tavas’tan gelen güzel mektûblarına hususî cevab vermeğe kat'iyyen vaktim ve hâlim müsâade etmediğinden; hususî cevab vermediğimden gücenmesinler. Çakır Yûsuf’un mektûbundan, tam ciddiyeti ve tam Hasan Feyzi’nin bir vârisi olduğunu gösteriyor.