233
128. Nur'da şefkat esas olmasından, hanımlar o cihette ileridir ve Nurlara ciddi yapışıyorlar
Merhum Büyük Ali’nin tam vârisi ve tam bir sistemi ve merhum Abdurrahman’ın tam misli ve halefi ve mübâreklerin pehlivanı ve kahramanı Küçük Ali’nin iki büyük ve pek güzel hediye‑i Nuriyesini aldık. Fakat Zülfikàr’ın âhirinde Hizb‑i Nuriye’nin parçası yazılmamış; o parçayı da o hàrika kalemiyle yazsın, bana göndersin.
HÂŞİYE: Memleketimizde medrese talebelerinden birisi bir kitabı bitirse veya başlasa, bir tatlı veya yemek “meftihâne” veya “mahtumâne” diye vermek âdettir. Aynen bu kaideyi Kâtib Osmanın üzümünde gördük. Onun yazdığı Asâ‑yı Mûsa’nın tashihini bitirdiğim aynı vakitte mahtumânesi olarak bu üzümün gelmesi, tatlı bir latîfe ve şirin bir hâtıra‑i hayat-ı medresiye oldu.
Nurda şefkat esâs olmasından, hanımlar o cihette ileridir‥ ve Nurlara ciddi yapışıyorlar. Ben, “kardeşlerim” dediğim zaman, hanım hemşirelerimi kardeşler içinde kasdederim. Bütün mektûblarımda onlar dahi muhâtablarımdır.
129. Duanızı almak için şiddetli ve suikast eseri olan hastalığımı evvelce size yazdığım gibi beyan ediyorum
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hiç merak etmeyiniz. Yalnız duânızı almak için şimdilik şiddetli ve sû‑i kasd eseri olarak, evvelce size yazdığım gibi hastalığımı beyân ediyorum. Fakat kat'iyyen telâş etmeyiniz. Hadsiz şükür olsun ki; hem evrâdıma, hem vazife‑i tashihe mâni olmuyor. İnşâallâh, büyük bir sevâb ve hayır var içinde. Ben kendim, bundan bir cihette memnunum; siz de hiç müteessir olmayınız. Zâten benim vazifem bitmek üzeredir. Risale‑i Nur, hususan mecmuaları, herbir nüshası, Said’e karşı hüsn‑ü zannınızın fevkınde onun vazifesini görebilir ve görüyor; ve Nur şâkirdlerinin hàslardan herbir fedâkârı, o Said’in vazifesini mükemmel görebilir. İnşâallâh ileride tam görecekler. Bir Said içinizde noksan olmakla, yüzer manevî Said olan mecmualar ve binler maddî Saidler, içinizde hàlis ve mükemmel o vazifeyi görebilirler ve görüyorlar. Bu hakikate binâen, benim şahsıma ve başıma gelen hâdiselere çok ehemmiyet vermeyiniz. Yalnız çok duâ ediniz. Za'f ve ihtiyarlık ve ziyâde teessürâtıma, bence makbûliyetleri şüphesiz olan duâlarınızla yardım ediniz.
234
Kahraman Tahiri’nin Nurcu masûme, merhume mübârek Hicret’i dünyadan Cennet’e hicret etmesi, hakikaten beni mahzûn eyledi. Öyle bir Nur şâkirdi ve masûm tâifesinin ehemmiyetli bir çalışkanı gitmesi, Nur hesabına da beni müteessir etti. İnşâallâh onun yerine çoklar girecek, yerini boş bırakmayacaklar. Nasıl ki şimdiden Uşaklı küçücük Haydar meydâna çıktı, hicret eden hemşiremin vazifesini göreceğim diye bizi mesrûr eyledi. Cenâb‑ı Hak, Hicret’in peder ve vâlidesine ve akrabasına sabr‑ı cemîl ihsân edip, Hicret’i onlara şefâatçi eylesin ve o merhumeyi de merhume hemşirem Hânım’la Cennet’te mesrûr eylesin‥ âmîn.
Uşaklı Haydar’a benim tarafımdan onu tebrik ve Nur hizmetinde tevfikine duâ ettiğimi ve Nurun masûmlar tâifesi içinde dâhil olduğunu bildiriniz ve onun hocası İzzet’e de pek çok selâm ediyorum.
130. Nur Şakirdleri hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünkü iman umumun malıdır
Nur şâkirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünkü îmân, mal‑i umumîdir. Her tâifede muhtaçları ve sâhibleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cebhe alır. Nur mesleğinde, mü'minlerin uhuvveti esâstır.
235
131. Yirmi Beşinci Söz ve Yirminci Söz’ün Birinci Makamındaki ayetler hakkında
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir mes'eleyi, çoktan beri size söylemek lâzım iken unutmuştum. O da şudur: Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi’ndeki ekser âyetler, herbiri, ya mülhidler tarafından medâr‑ı tenkid olmuş veya ehl‑i fen tarafından i'tirâza uğramış veya cinnî, insî şeytanların vesvese ve şübhelerine ma'rûz olmuş âyetlerdir.
İşte Yirmibeşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyân etmiş ki, ehl‑i ilhâd ve fennin kusur zannettikleri noktalar, i'câzın lemeâtı ve belâğat‑ı Kur'âniye’nin kemâlâtının menşe'leri olduğunu, ilmî kaideleri ile isbât edilmiş; bulantı vermemek için onların şübheleri zikredilmeyerek cevab‑ı kat'î verilmiş, ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي﴾ ﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا﴾ gibi‥ yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamında üç‑dört âyette şübheleri söylenmiş.
Hem o Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi de gerçi gayet muhtasar, acele yazılmış ise de; fakat, ilm‑i belâğat ve ulûm‑u Arabiye noktasında âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyân edilmiş. Gerçi her bahsini, her ehl‑i dikkat tam anlamaz, istifade etmez; fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde te'lif edildiğinden, ifâde ve ibaresinde kusur var olması ile beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli mes'elelerin hakikatini beyân etmiş.
132. Risale‑i Nur ekser eczalarında felsefenin yoldan çıkmış kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakim, menfaattar felsefeye ilişmiyor
Mâdem Risale‑i Nur, makine ile taammüm etmeye başlamış ve mâdem felsefe ve hikmet‑i cedîdeyi okuyan mektebliler ve muallimler çoklukla Risale‑i Nura yapışıyorlar; elbette bir hakikat beyân etmek lâzım geliyor. Şöyle ki:
236
Risale‑i Nurun şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât‑ı insaniyeye ve san'atın terakkiyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur'ân ile barışıktır. Belki Kur'ânın hikmetine hàdimdir, muâraza edemez. Bu kısma Risale‑i Nur ilişmiyor.
İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhâda ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefâhet ve lehviyât ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi hàrikalarıyla, Kur'ânın mu'cizekâr hakikatleri ile muâraza ettiği için, Risale‑i Nur ekser eczâlarında mîzanlarla ve kuvvetli ve bürhânlı muvâzenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakîm menfaatdâr felsefeye ilişmiyor. Onun için mektebliler Risale‑i Nura i'tirâzsız çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler. Fakat gizli münâfıklar nasıl ki bir kısım hocaları bütün bütün mânâsız ve haksız bir tarzda ehl‑i medresenin ve hocaların hakîki malı olan Risale‑i Nur aleyhinde isti'mâl ettikleri gibi; bazı felsefecilerin enâniyet‑i ilmiyelerini tahrîk edip, Nurlar aleyhinde isti'mâl etmek ihtimaline binâen bu hakikat Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr Mecmuaları’nın başında yazılsa münâsib olur.
133. Dünya malları kaide‑i şahsiyeme girmediği ve muavenetleri kendime kabul etmediğim için, bu işteki maslahatı bilemiyorum
Safranbolu Eflani Nahiyesi Mülâyim Köyünde mütekâid muallim bir kardeşimiz ve Nurun hàs şâkirdi, Nurların neşri ve tab'ı için âdeta sermâyesinin kısm‑ı a'zamını teberru etmek istiyor, kabûlünü ricâ ediyor. Ben, bu hàlis ve hàs kardeşimizin fedâkârâne ve hàlisâne ricâsını reddedemiyorum ve dünya malları kaide‑i şahsiyeme girmediği ve muâvenetleri kendime kabûl etmediğim için, bu işteki maslahatı da bilemiyorum. İki Isparta’nın kahramanlarına ve Husrev ve Tahiri ve arkadaşlarına ve Nazîf ve refîklerine bu mes'eleyi havâle ediyorum. Nurun neşri için böyle çok büyük bir hayır ve sevâba mâni olamam. Sizler ya bütün niyet ettiği mikdarı, veyâhut bir kısmını, iki hisse ile biri büyük Isparta’nın, biri küçük Isparta’nın makinelerine verilsin. Onun istediği gibi, ya teberru veya ileride başka muâvenet edenler gibi bir mukàbele nev'inde, ya Nurlardan veya başka bir istediği ne varsa vermek sûretiyle o hàs kardeşimizi memnun edersiniz.
237
134. Rumuzat‑ı Semaniye hakkında yazılmış mektuptur
“Rumûzât‑ı Semâniye”yi yazdığım zaman hem çok acele te'lif edilmiş, hem benim eski mahfûzâtıma i'timâd ederek, takribî iki mikyâs yaptım. Onunla, hem eski ulemânın hesablarına binâen hurûfât‑ı Kur'âniyenin i'câz cihetinde esrârını yazdım. Sonra, meşhûr “Kamusü'l‑Lûgat” sâhibi Mecdüddîn‑i Firuz Âbâdî’nin, “El‑Mikbâs” nâmındaki tefsir‑i meşhûru ve makbûlünün hurûfât ve kelimât‑ı Kur'âniye’ye dair beyânâtına baktık, yüzde doksanı bizim hesabımıza tevâfuk etmiş. Yalnız, beş‑on yerinde muhâlefet gördük. Sonra tahkîkî bir hesab yaptım. Bizimki doğru, onunki matbaaların sehvi olduğu tahakkuk etti. Mâdem böyle azîm yekûnlardaki tevâfuklarda küçük küsûrâtlar ve küçük farklar zarar vermez diye daha tam tamına tahkîkî bir tarzda bütün Kur'ânı, bütün hurûfâtıyla ve kelâm ve kelimâtıyla hesab etmeğe ve letâif‑i i'câziyeyi onunla tam takviye etmeğe vakit bulamadım. Zâlimler, bana vakit bırakmadılar. Ben de o takribî mikyâslarımla ve mahfûzâtımla ve eski ulemânın hesablarına ve “Kenzü'l‑Arş Duâsı”ndaki adedlerime iktifâ eyledim.
135. Salâhaddin’in Câmiü'l‑Ezher’le Medresetü'z-Zehrâ’nın münâsebetini te'mine çalışmasını rûh u canımızla tebrik ediyoruz
Nazîf Çelebi’nin İnebolu hàlis kardeşlerimizin nâmına bayram tebriki ile ve Zülfikàr’ın gayet dikkat ve ehemmiyet ve ihtiyatla devam‑ı hizmeti ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye’yi de bitirip zeyillerinden bir kısmını da tamam etmesi ve Abdurrahman Salâhaddin’in Amerika misyonerlerine dört‑beş ay okutturduğu Asâ‑yı Mûsa ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi emin bir vâsıta ile bizim nâmımıza Câmiü'l‑Ezher’e hediye edip göndermesini; ve ehemmiyetli bir Nur şâkirdi Ahmed Kureyşî’nin onların makinesinin masrafına yüz banknot vermesini beyân eden bir mektûbunu aldım.
238
Bu kahraman Nazîf kardeşimize ve gayet ciddi ve sebatkâr ve tam alâkadar İnebolu Nurcularına ve Ahmed‑i Kureyşî ve rüfekalarına, hem bayramlarını, hem devamlı hizmetlerini, hem yüksek sadâkatlerini, hem Zülfikàr’ın tab' ve muvaffakıyetini, hem Salâhaddin’in Câmiü'l‑Ezher’le Medresetü'z‑Zehrâ’nın münâsebetini te'mine çalışmasını rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onları muvaffak eylesin‥ âmîn. Ve hizmetlerini tam makbûl eylesin, âmîn.
136. Nur Risalelerinin Medresetü'z‑Zehrâ’sı, Câmiü'l-Ezher’in şefkatine çok muhtaç bir mahdumu, şiddetli düşmanların hücumuna hedef olmuş bir şâkirdidir
Câmiü'l‑Ezher ulemâsına gönderilen iki nüsha benim tashihimden geçmemiş olduğundan, bazı harekeler ve Arabî kelimelerde sehivler elbette vardır. Hususan âhirdeki Arabî “Hülâsatü'l‑Hülâsa” harekelerinde İlm‑i Nahiv’ce, başka nüshalarda müteaddid sehivler gördüm. Onun için, tam Arabî hocalarının tedkikinden geçmiş birer nüsha Asâ‑yı Mûsa (Hâşiye) ve Zülfikàr’dan, münâsib gördüğünüz zaman Câmiü'l‑Ezher’e göndermekle beraber; onlara yazınız ki:
Nur Risalelerinin Medresetü'z‑Zehrâ’sı, Câmiü'l‑Ezher’in şefkatine çok muhtaç bir mahdumudur, bir talebesidir; şiddetli düşmanların hücumuna hedef olmuş bir şâkirdidir; ve bütün medreselerin başı ve Âlem‑i İslâmı dâima tenvir eden o büyük Câmiü'l‑Ezher’in küçük bir dâire ve şûbesidir. Onun için, o àlî‑kadr üstad ve müşfik peder ve hamiyetkâr mürşid‑i a'zam, bîçâre evlâdına ve şâkirdlerine tam yardım etmesini onların ulüvv‑ü himmetinden bekliyoruz. O pek büyük Üstadımıza takdim edilen iki kitab ise; bir talebe, dersini ne derece anlamış diye akşamda babasına ve üstadına yazıp vermesi gibi; o iki dersimiz, o şefkatli allâmelerin nazar‑ı müsâmahalarına arzedilmiş‥ diye bu mektûbu yazarsınız.
239
137. Kanâat‑ı kat'iyyem geldi ki; Hasan Feyzi, aynen şehîd Hâfız Ali (Rahmetullâhi Aleyh) gibi, benim musîbetimin kısm-ı a'zamını kendine alıp manevî bir fedâkârlık eylemiş
Pek çok alâkadar olduğum ve Risale‑i Nurun gayet ehemmiyetli bir merkezi ve az zamanda pek çok Nur işini gören Denizli Husrev’i ve gayet ciddi ve sâdık rüfekaları, hususan hâkim‑i âdil ve Muharrem ve Hâfız Mustafa vesâirenin nâmına bayram tebrikiyle, Hasan Feyzi’nin şiddetli ve tehlikeli hastalığını beyân eden bir mektûbu, çok ehemmiyetli bir kardeşimiz olan Muharrem’den aldım. Kanâat‑ı kat'iyyem geldi ki; Hasan Feyzi, aynen şehîd Hâfız Ali (Rahmetullâhi Aleyh) gibi, benim musîbetimin kısm‑ı a'zamını kendine alıp manevî bir fedâkârlık eylemiş. Hâfız Ali, benim bedelime birkaç emâre ile berzaha gittiği gibi, bu Hasan Feyzi de aynı hastalığım zamanında, aynı vakitte, aynı müddette, aynı tarzda, aynı sıkıntılı dışarıya çıkmamakta tevâfuku, kuvvetli bir emâredir ki; bana çok acıyan ve şefkat eden o kardeşimiz, ma'nen hastalığımı kısmen kendine aldı. Bu dört cihetle tevâfuk içinde yalnız bir fark var. Benimki zehirden, tesemmümden; onunki soğuktan gelmiştir. Elbette Hastalar Risalesi bizim bedelimize onu tesellî edip iyâdetü'l‑marîz gibi keyfini sormuş ve hastalıktaki büyük sevâblar ve sıkıntılarını sürûra kalbetmiş. Cenâb‑ı Hak, şifâ‑i àcil ihsân eylesin, âmîn!
138. Bu hayalî hakikate binaen, hakikaten Nurların ışığıyla nuranî gördüğümüz berzaha gitmek, bana değil ağır gelmek, belki bir iştiyak verdi
Bir zaman Barla’da temsîl için yazdığım bir risalede: “İki adam, İstanbul’a gidecek. Birisinin yüzde doksan dokuz dostu İstanbul’dadır. Onun için oraya iştiyakla gider. Öteki, onun aksi. İlâ âhir…” meâlinde bir şey yazılmış.
240
Şimdi, aynen bu hastalığımın ihtarıyla geçmiş zamana geçtim; ve o zamanlarda hayatımı geçirdiğim memleketlerde de hayâlen gezdim. O şirin hayatımın devirlerinde, her memlekette yüz dostumdan ancak bir‑ikisini görebildim. Ötekiler, berzah memleketlerinde… Hattâ kendi Nurs Köyümde, bir tek amucazadem ve talebem Molla Dâvud da (R.H.) eski ahbablarım, akrabalarım yanına berzaha gittiğini gördüm. Yirmi seneki ayrı ayrı ikinci vatanım sayılan Barla, Kastamonu gibi yerlerde, üç kısım dosttan ancak iki kısmını gördüm; ötekiler de gitmek üzeredirler.
Bu hayâlî hakikate binâen, hakikaten Nurların ışığıyla nurânî gördüğümüz berzaha gitmek, bana değil ağır gelmek; belki bir iştiyak verdi. Benim bedelime hem vazifemi görüp, hem sevâb kazandıracak yüzer Husrevler, Tahiriler, Mustafalar, Nazîfler, Osmanlar, Abdurrahmanlar, Aliler, Sabriler, Feyziler, Ahmedler, Mehmedler, Âtıflar, Mustafalar, Sâdıklar, Osmanlar ve hâkezâ‥ Nurların bahâdırları dünyada arkamda kaldıkları, ölümü bana çok hafifleştiriyorlar. Yalnız günah cihetinde ölüyorum, hasenât cihetinde yaşıyorum diye Allah’a hadsiz şükrediyorum.
139. Denizli kahramanlar ocağından, Hasan Feyzi ruhunda Nurlara sahip çok nâşirler çıkacak
Evvelen: لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Risale‑i Nurun kahramanlarından ve Hâfız Ali’nin makamına geçen merhum Hasan Feyzi’nin vefâtı; Denizli’ye, Risale‑i Nur dâiresine ve bu memlekete ve Âlem‑i İslâma büyük bir zâyiâttır. Fakat kendisi, pek samîmî ve hàlis ve fevkalâde beyânâtıyla ve dersleriyle, inşâallâh, kendi yerinde çok Hasan Feyzilerin yetişmesine bir zemin ihzar etmiş, sonra gitmiş. Aynen biraderzâdem Abdurrahman gibi, bir‑iki senede on sene kadar Nurlara kıymetli hizmet etti. Güyâ o da, Abdurrahman da çabuk dünyadan gideceğiz diye on senelik vazifeyi bir‑iki senede gördüler.
241
Ben, merhum Hasan Feyzi’nin vefâtını onun şahsı itibariyle tebrik ediyorum ve Denizli’yi ve Nur dâiresini ve bu memleketi cidden tâziye ediyorum; bu çeşit zülcenâheyn ve hakîki mü'min ve müdakkik bir âlim ve yüksek bir edip, muallim ve te'sirli bir vâiz ve müderrisi kaybettiği için, büyük bir musîbettir. Cenâb‑ı Hak, inşâallâh, Denizli gibi kahramanlar ocağından çok Hasan Feyzi rûhunda Nurlara sâhib ve nâşir çıkaracak. Bir dâne, toprak altına girer, vefât eder; fakat yüz dâne sünbüller meydâna geldiği gibi; Rahmet‑i İlâhiye’den ümîdvârız ki, Hasan Feyzi de öyle kudsî bir sünbül verecek, çok Hasan Feyziler Nur dâiresinde yetişecekler, vazifesini daha ziyâde yapacaklar.
Sâniyen: Bu kahraman kardeşimizin, hayatta kaldığı gibi, defter‑i hasenâtına herbirimiz, manevî kazançlarımızı – umumda olduğu gibi, hususî bir sûrette dahi – o kardeşimize hediye etmeliyiz. Ben kendim, onu da, Hâfız Ali, Hâfız Mehmed ve Savalı Ahmed ve Mehmed Zühtü’nün beşincisi olarak evliyâ‑i azîmenin hàs dâiresinde manevî kazançlarımı ona da bağışlamaya karar verdim. O zâtın ağır şerâit altında Nurların intişarına büyük hizmetler eden Nur hakkındaki fıkraları, “Lâhika”da olduğu gibi, münâsib gördüğünüz bazı mecmuaların âhirine de o te'sirli mektûblarının birer tanesini ilhâk ediniz. Nasıl ki Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr’da yazılıyor; tâ onun o canlı fıkraları, onun bedeline Nurlara hizmet etsin.
Hem, benim bedelime onun küçücük Medrese‑i Nuriyesi olan hânesindeki akrabasına ve Denizli ve civarındaki büyük Medrese‑i Nuriyedeki refîklerine ve talebelerine ve Nur şâkirdlerine tâziyemizi tebliğ edip deyiniz ki: Ben, bütün ömrümde, bu derece, bir vefâttan bu kadar müteessir olup ağlamamıştım.
Hem size bundan evvel yazdığım mektûbdaki şiddetli hiddetim ve dimağımdaki perîşaniyet, şimdi tahakkuk etti ki, o kahraman kardeşimizin vefâtı gününden başlamış. Hattâ o te'sir, ihtiyarımı selbetmişti. Öleceğim diye hizmetçiye vasiyetimi söyledim. Demek ikinci bir rûhum hükmünde Hasan Feyzi, benim bedelime ölmüş ve ölüyor. Hattâ onun vefât mektûbu, bütün bütün âdetime muhâlif bir buçuk saat elimde iken açamıyordum. Her ne ise‥ bütün bu elîm acılara mukâbil, inâyet‑i İlâhiye imdâda geldi; hem kendimi, hem onu, hem Nurcuları mesrûrâne rûh u canımızla tâziye içinde tebrik ettim. Bin Bârekallâh ve binler Rahmetullâh dedim‥ terhisini alkışladım.
242
Sâlisen: Merhum Hasan Feyzi’nin berzaha gitmesi ve vazifesi münhal kalması ve mekteblileri Nurlara sevkeden yüksek muallimlik ve mekteb‑i fünûnda mütefenninlik sıfatları çok mekteblilere bir parlak nümûne‑i iktidâ olması cihetini teessüfle düşünürken, birden aynı sistemde hem muallim, hem iki mahdumuyla Nurcu, hem Hasan nâmında, hem bu iki Hasanlar gibi müstesnâ ve fedâkâr bir muallim olan Ahmed Fuâd’ı, Nur dâiresine girmeğe vesile bulunan Dadaylı Hâfız Hasan’ın üç seneden beri hiç mektûbunu almadığım ve hâlini ve Nurlara devamını bilemediğim hâlde, bir mektûbunu aldım. Dedim: Bir muallim Hasan gitti, yerine bir muallim Hasan ve çok fedâkâr diğer bir muallim Ahmed geldi.
Aynı vakitte, hacca gidip yeni gelen Bolvadinli bir Hasan yanıma geldi, Nur dâiresine girdi; risaleleri aldı, tenvir etmeğe başladı.
Üç‑dört saat sonra, Emirdağı’nın bir Husrev’i ve Feyzi’si, çok hayırlı olan tabib Hayri yanıma geldi. Dedi: “Buranın ehemmiyetli bir mekteb muallimi Abdurrahman ( Bu muallim aynen Feyzi kadar Nura hizmet etti ) Nurlara talebe olmak istiyor. Kabûl etseniz, Asâ‑yı Mûsa’yı vereceğiz.”
Dedim: “Veriniz.”
Hem, o merhum Hasan Feyzi gibi az zamanda çok hizmet eden kardeşimiz Mustafa Osman’ın o günde gelen mektûbunu gördüm ki; Kastamonu Lisesini kısmen bir cihette şereflendiren ve şimdi dâru'l‑fünûnu nurlandırmağa çalışan mektebli Mustafa, Nur makinesi münâsebetiyle Nurlara zarar gelmemek için matbuât kanununu hatırlatıp ihtiyatkârâne muhâberesinden bahsediyor. (Hâşiye‑1)
243
Ben dedim: Hadsiz şükür olsun ki; bir muallim terhis edildi, onun bedeline iki Hasan ve iki Mustafa ve üç muallim ve bir çalışkan müteallim, vazifeleri içinde Denizli kahramanının vazifesini görüyorlar. İşte bu hâl işâret eder ki: Nasıl Hâfız Ali gitti, Denizli onun yerine geldi, acısını unutturdu. Öyle de; bir Hasan Feyzi gitti, yerine bir dâru'l‑fünûn gelecek, inşâallâh acısını unutturacak.
Umum kardeşlerime selâm.
140. O bir cihette ölmemiş; belki vazifesini acele bitirmiş, âlem‑i berzaha istirahat için gitmiş, terhis edilmiş
Evvelen: Kahraman Nazîf’in ve hakikaten Nazîf rûhunda ve sadâkatinde kendi arkadaşlarının makine ile vesâir cihette Nura hizmetleri, bu memleketi cidden minnetdâr edecek bir vaziyettedirler. Cenâb‑ı Hak, onları muvaffak eylesin‥ âmîn. Hususan makinelerinin mahsulâtı hem zînetli, hem açık, hem sıhhatli (Hâşiye‑2) olmasından, büyük bir muvaffakıyettir. Cenâb‑ı Hak, Nazîf’e çok Salâhaddinler, İbrahimler vermiş.
Benim kendi hattımla Zülfikàr’ın başında bir parça yazımı istiyor. Gönderdiği yağlı dört sahifeyi kendi yazımla bu rahatsızlığım zamanımda bizzat yazamadığımdan, ben söyleyip benim dâimî kâtibim yazsın. Bazı kelimeleri ben yazacağım.
Nazîf kardeşimizin hem İstanbul; hem İnebolu Nurcularının nâmına bayram ve yeni sene teberrükü hesabına gönderdiği maddî üç nev'i teberrükü aldım. Onların umumu nâmına âdetime muhâlif olarak kabûl ettim. Allah onlardan râzı olsun‥ âmîn. Onların hatırı için kaidemi kırdım. Ve manevî ve firdevsî olan Nur Zülfikàrı ikinci Salâhaddin olan Küçük İbrahim’in nâmına ve ekseriyet‑i mutlakası “Sözler”i gayet güzel bir sûrette yazan ve Nazîf sadâkatinde ve alâkasında bulunan kardeşimiz Mustafa Osman’ın umum Safranbolu Nurcuları nâmına gönderilen iki mecmuayı da beraber aldık. Cenâb‑ı Hak, Zülfikàr’ın ve o iki mecmuanın harfleri adedince onların, İbrahim ve Mustafa ve İzzet ve refîklerinin ve yardımcılarının defter‑i a'mâline hasenâtlar yazsın ve her harfine mukâbil yüz rahmet eylesin‥ âmîn.
244
Hakikaten Mustafa Osman, ehemmiyetli ve çok gayretli iki cenâh buldu. Nazîf’in, Salâhaddin’i ve İbrahim’i gibi; muallim Ahmed Fuâd’ı ve dâru'l‑fünûndaki Mustafa Oruç’u bulmuş; o iki cenâhla, inşâallâh Nur hizmetinde çok iş görecek. Hattâ Mustafa Oruç’la muallim Ahmed Fuâd gibi zâtların bu sırada te'sirli bir sûrette Hizmet‑i Nuriyeye geçmeleri, Denizli kahramanı Hasan Feyzi’nin vefât acısını bir derece izâle ediyorlar. Küçük İbrahim, Nazîf’e ikinci bir Salâhaddin hükmüne geçip çoluk‑çocuğuyla, kardeşiyle ve refîkasıyla Nura ve makineye pek ciddi çalışması, mektûbunda nâmları bulunan Sâlih ve Gülcü Hüseyin ve Osman ve Zühtü ve İzzet ve Ömer ve sâir oradaki Nurcuların sebatkârâne, sarsılmadan Nur hizmetinde terakkî etmeleri bizleri çok mesrûr ettikleri gibi; bu memleketi de ileride çok minnetdâr edecekler. Mâşâallâh, İnebolu, küçük bir Isparta ve tam bir Medrese‑i Nuriye olduğunu isbât ettiler.
Sâniyen: Nurs Köyü ve Nursî lakabımla ve Nurlarla münâsebetdâr üniversite mektebinin pek gayretli bir Nurcusu ve bir Abdurrahman ve bir Salâhaddin kàbiliyetinde Mustafa Oruç’a evvelce eski harfle gönderdiğimiz mecmualardan sonra, yeni harfle sekiz‑dokuz parçayı da, onun istemesi ve “Üniversite talebeleri çok muhtaç ve müştâktır.” demesi üzerine gönderdik. Fakat o genç şâkirdin tecrübesi az olmasından, Nurların himâyesine kâfî gelmediğinden; ve lâyık ellere vermek ve muattal kalmamak için, Nur şâkirdleri, hususan İstanbul’a yakın olan veya uğrayan veyâhut İstanbul’un içinde bulunanlar, Nurun neşir ve himâyesinde ona yardım etmek lâzımdır.
Sâlisen: Denizli’nin bir manevî kahramanı merhum Hasan Feyzi’nin (R.H.) Isparta kahramanı merhum Hâfız Ali’nin (R.H.) yanına gitmesi gerçi bizi çok müteessir ediyor, fakat onun gayet hàs bir talebesi ve Nurun hàlis bir şâkirdi Sıddık Muharrem’in dediği gibi deriz:
245
O, bir cihette ölmemiş; belki vazifesini acele bitirmiş, âlem‑i Berzaha istirahat için gitmiş, terhis edilmiş. Hâfız Ali ile beraber, ma'nen, şefâatleriyle ve bıraktıkları te'sirli Nur hakkındaki eserleriyle yardım ediyorlar; yine ma'nen Nura çalışıyorlar. Elbette manevî şehîd hükmünde olmalarından, Meyve’nin Onbirinci Mes'elesindeki İlm‑i Nahiv talebesinin kendini medresede bildiği gibi; Hâfız Ali ile Nur hakikatlerinin müzâkeresi ve vefât eden Nurcuların dâiresinde meşgul olmalarını, merhamet‑i İlâhiye’den kuvvetle ümîdvârız. İnşâallâh, Cenâb‑ı Hak, onun vazifesini dünyada gördürecek Nur dâiresinde çok Hasan Feyzileri yetiştirecek. (Hâşiye)
Yalnız o mübârek kardeşimiz, benim gibi resmî ilâçlardan çekinmediği için bir sehivdir. Ben ondan ziyâde ızdırâbda iken, “Nurcuların duâsı yeter‥” diye maddî ilâçları aramadım ve hastalık hakkında kimsenin fikrini alıp evhâm etmedim. O merhum kardeşimiz, bu noktada bana muvâfakate muvaffak olamamış. Nurlar hakkında parlak fıkralarında, bu bîçâre kardeşine kendini kurban etmeğe söz verdiğinden ve Nur vazifesini acele yapmasıyla istirahat âlemine gitti. Ben, hem onun akrabasını, hem Muharrem gibi kıymetli, ciddi talebelerini ve Denizli ve civarı Nurcularını tekrar tâziye edip, bizler gibi onlar da o merhumu hasenâtlarına hissedar ederek hasenât cihetinde ölmemiş gibi, defter‑i hasenâtına haseneler yazdırsınlar diyerek umum onlara binler selâm ve ona binler rahmet deriz.
246
Râbian: Bir zaman bin kalemle Nurlara çalışan Sava kahramanlarından ve Nurun ehemmiyetli şâkirdlerinden Mustafa Yıldız’ın hüdhüd‑misâl kuşu “Hüdhüd‑ü Süleymânî” nev'inde Nur işleri hakkında hàrika vaziyetleri göstermek acîb değil, çok emsâli var. Kuşların Nurlarla alâkadarlıkları, çok hâdiselerle tahakkuk etmiş.
Hapishânede, hakikaten şahsıma ve Nurcuların ittihâdına ve mahpusların Nurcularla tevâfukuna unutulmayacak derecede Hilmi ile hizmet eden ve memleketinde hapisten evvel ve sonra kahramanâne çalışan ve ismine tam mutâbık Sâdık Bey’in, akrabasıyla, vâlidesiyle tebrikine ve benim nâmıma orada kurban kestiğine mukâbil, bin Bârekallâh ve Mâşâallâh deriz. Ve onunla Risale‑i Nura hem talebe ve bize selâm gönderen Sâlih oğlu Osman’a hem selâm ederiz, hem Nur dâiresinde kabûl edildi deriz.
141. Risale‑i Nur’u yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok faydalarından, yalnız birkaç tanesini beyan ediyoruz
يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ
مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ
Bu iki Hadîs‑i Şerîften alınan bir ilhâmla, Risale‑i Nuru yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok fâidelerinden, Risale‑i Nurda beyân edilen ve şâkirdlerinin tecrübeleriyle tasdik edilen yalnız birkaç tanesini beyân ediyoruz.
247
Beş Türlü İbâdet:
1. En mühim bir mücâhede olan ehl‑i dalâlete karşı ma'nen mücâhede etmektir.
2. Üstad’ına neşr‑i hakikat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmektir.
3. Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmektir.
4. Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5. Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibâdeti yapmaktır.
Beş Türlü de Dünyevî Fâidesi Var:
1. Rızıkta bereket.
2. Kalbde rahat ve sürûr.
3. Maîşette sühûlet.
4. İşlerinde muvaffakıyet.
5. Talebelik faziletini almakla bütün Risale‑i Nur talebelerinin hàs duâlarına hissedar olmaktır.
Kalemle Nurlara Hizmet ve Sadâkatle Talebesi Olmanın İki Mühim Neticesi Vardır:
1. Âyât‑ı Kur'âniye’nin işâretiyle, îmânla kabre girmektir.
2. Bütün şâkirdlerin manevî kazançlarına, Nur dâiresindeki şirket‑i maneviye sırrıyla, umum onların hasenâtlarına hissedar olmaktır.
Hem bu talebesizlik zamanında, melâikelerin hürmetine mazhar olan (Hâşiye) talebe‑i ulûm-u diniye sınıfına dâhil olup âlem‑i Berzahta – tâli'i varsa, tam muvaffak olmuşsa – Hâfız Ali; ve Meyve’de bahsi geçen meşhûr talebe gibi; şühedâ hayatına mazhar olmaktır.
142. Makineyle çıkan mecmuaların başında yazılacak fıkra
Makine ile çıkan mecmuaların başında yazılacak fıkra şudur:
“Risale‑i Nurun bütün eczâlarını iki sene hem Ankara, hem Denizli mahkemeleri ve ehl‑i vukûfu tedkikten sonra hem berâetimize, hem umum Risale‑i Nur eczâlarını bana teslîme müttefikan karar vermelerine binâen, neşirlerine bir mâni yoktur. Bana verilen Risale‑i Nurdan birisi, bu mecmuanın eczâlarıdır.”
248
Isparta’da hem mekteblerde, hem câmilerde din lehindeki icraatlar, Zülfikàr’ın manevî fütûhâtı sayılabilir. İnşâallâh, Isparta nasıl Nurların medresesi olmuş, başka vilâyetlere de ders veriyor, inşâallâh Şeâir‑i İslâmiyede de birinci hüsn‑ü misâl ve nümûne‑i imtisal olacak. (Hâşiye)
143. Zülfikar’ın makineyle hitama yaklaşması, Nurcular, belki bütün memleket için bir saadettir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bu şiddetli maddî ve manevî kışın, sıkıntılı maddî ve manevî hastalığı vaktinde dünyadan müfârakat ve pek çok alâkadar olduğum Nurcu kardeşlerimden iftirak ihtimalinden gelen elemler beni sıkarken, birden Sıddık Süleyman, Nur Santralı Sabri, umum o havâlideki kardeşlerim nâmına ve nesebî akrabalarımın da hesabına, Abdülmecîd ve Abdurrahman mânâsında buraya geldiler. Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum; onların gelmesi, bir panzehir hükmünde bana ilâç oldu. Ben de buradaki âdetime muhâlif olarak ne olursa olsun yanıma dâvet ettim, geldiler. İki‑üç saat kadar tam bütün meraklarımı, hususan Barla’daki dostlarımın hâllerini anlamakla, Barla’daki eski zamanıma mesrûrâne bir seyahat‑ı maneviye-i hayâlî yaptık. Ondan bir ferâh, bir inşirahla elîm sıkıntılarım zâil oldu. Onları bir‑iki gün burada bırakmak isterdim. Fakat bu fenâ zaman ve buranın evhâmlı vaziyeti müsâade etmedi. Bu iki kardeşimizi, umumunuzun hesabına kabûl ettim. Ve kendime bedel, umumunuza iki canlı mektûb olarak gönderdim.
249
Sâniyen: İkinci gün, çok ziyâde merak ve alâka peydâ ettiğim dâru'l‑fünûn gençlerinin, üniversite talebelerinin nâmına, şimdiden dokuz tane hakîki Nurcu ve küçük Salâhaddinler ve Abdurrahmanlar nev'inde dâru'l‑fünûnun tenvirine ciddi çalıştıklarını bildiren bir mektûb aldım. O küçük Abdurrahmanlar ise: Mustafa Oruç, Konyalı Ziya ve Sabri’nin mahdumu Feyzi ve Bahaeddin, Abdurrahîm ve Kastamonulu Ömer ve Azîz ve Şükrü ve Sabri gibi ciddi genç Nurcular Nurlara sâhib olmaları, merhum biraderzâdem Abdurrahman ve Fuâd yeniden on tane olarak dünyaya gelip vazife‑i Nuriyeye başlaması gibi beni hem sevindirdi, hem hastalığımı da hafifleştirdi.
Sâlisen: Zülfikàr’ın makine ile hitâma yaklaşması; Nurcular, belki bütün memleket için bir saâdettir. Bu saâdeti elden kaçırmamak için, ne kadar ihtiyatlı tedbirler varsa yaparsınız. Eğer farz‑ı muhâl olarak – inşâallâh olmaz – Âyetü'l‑Kübrâ’ya yapılan tecâvüz gibi bir arama olsa, bütün nüshalar tecâvüze ma'rûz kalmasın. Gerçi şimdi tecâvüz etmezler ve edemezler‥ belki musâlahaya çalışıyorlar; fakat gizli zındıklar, kendilerini, istikbâlin lânetinden kurtarmak için, elbette bahâneler arıyorlar ve hüküm ellerinde bulunanları aldatıyorlar. Onun için, hıfz ve inâyet‑i İlâhiye’ye tam i'timâd ederek ihtiyat edilmeli. İnşâallâh Zülfikàr kendini tecâvüzden muhâfaza edecek ve mütecâvizlerin başını dağıtacak veya îmâna getirecek.
144. İmanı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü en ziyade burada ihtiyaç var
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Bu Fânî Dünyada Hamiyetli ve Ciddi Bir Arkadaşım!
Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyâde zâtınız ve bazı Erzurumlu zâtlar, benim bu işkenceli ve mazlumiyet hâletimde şefkatkârâne ciddi alâkadarlığınıza ve imdâdıma fikren koşmanıza cidden çok minnetdârım; âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin Mâşâallâh ve Bârekallâh derim.
250
Sâniyen: Mesleğime ve Risale‑i Nurdan aldığım dersime bütün bütün muhâlif olarak ve on seneden beri fânî dünyanın geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur‑u hayatıma da münâfî olarak, sırf senin hatırın ve merak ettiğin ve bu defaki uzun mektûbun için vaziyetime ve zâlimlerin işkencelerine ait birkaç maddeyi beyân edeceğim.
Birincisi: Otuz sene evvel Dâru'l‑Hikmet âzâsı iken, bir gün, arkadaşımızdan ve Dâru'l‑Hikmet âzâsından Seyyid Sa'deddin Paşa dedi ki:
“Kat'î bir vâsıta ile haber aldım; kökü ecnebîde ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: ‘Bu eser sâhibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabûl ettiremeyeceğiz. Bunun vücûdunu kaldırmalıyız’ diye senin i'dâmına hükmetmişler. Kendini muhâfaza et.”
Ben de “تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ ecel birdir, tağayyür etmez.” dedim.
İşte bu komite, otuz sene belki kırk seneden beri hem tevessü' etti, hem benimle mücâdelede herbir desîseyi isti'mâl etti. İki defa imha için hapse ve onbir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar (şimdi ondokuz defa oldu). En son dehşetli plânları, sâbık Dâhiliye Vekili’ni ve Afyon’un sâbık vâlisini, Emirdağı’nın sâbık kaymakam vekilini aleyhime sevketmeleriyle, resmî hükûmetin nüfûzunu bütün şiddetiyle aleyhimde isti'mâl etmeleridir. Benim gibi zaîf, ihtiyar, merdüm‑giriz, fakir, garîb, hizmete çok muhtaç bir bîçâreye o üç resmî memurlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki; bir memur bana selâm etse, haber aldıkları vakitte değiştirdikleri için, câsusluktan başka hiçbir memur bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm etmediklerini gördüğüm hâlde; inâyet ve hıfz‑ı İlâhî bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsâlsiz bu işkence, bu tazyîk, beni onlara dehàlete mecbur etmedi.
İkincisi: Belki tahattur edersin, Ankara’da, dîvân‑ı riyâsetinde Mustafa Kemâl’le münâkaşa zamanında, ona karşı dedim: “Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” Yüzüne şiddetli mukàbele ettiğim hâlde; bana karşı ihanet ve hakarete cesâret edemediği hâlde; burada küçük bir zâbit ve bir çavuş, o ihaneti ve hakareti yaptılar. Maksadları, beni hiddete getirip bir mes'ele çıkarmak olmasından, hıfz ve inâyet‑i İlâhiye bana sabır ve tahammül verdi.
251
Üçüncüsü: İki sene, iki mahkeme, ellerinde tedkik edilen bütün Risale‑i Nur eczâlarında kanunca bir vesile bulamayıp (Hâşiye) bizi ve Risale‑i Nuru berâet ettirdikten sonra; zındıka komitesi, münâfık bazı memurları vesile ederek, merkez‑i hükûmette resmî bir plân çevirip beni bütün bütün hilâf‑ı kanun olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrid ve sıhhat ve hayatım noktasında en fenâ bir yerde, beni nefyetmek nâmı altında, haps‑i münferid ve tecrid‑i mutlak mânâsında beni Emirdağ’ına gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksadla bu muâmeleyi yapıyorlar.
Birisi: Eskiden beri ihaneti kabûl etmediğimden, beni o sûrette hiddete getirip bir mes'ele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan bir şey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vâsıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat inâyet‑i İlâhiye ile, Nur şâkirdlerinin duâları tiryâk gibi, panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilâç gibi o plânı akîm bıraktı, o maddî ve manevî zehirin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiçbir tarihte, hiçbir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler, kanun nâmına, hükûmet nâmına yapılmadığı hâlde; damarlarıma dokunduracak tarzda mütemâdiyen tarassudlarla herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu. Fakat birden kalbime ihtar edildi ki: Bu zâlimlere hiddet değil, acımalısın. Onların herbirisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azâb yerinde bin derece fazla bâkî azâblara ve maddî ve manevî Cehennemlere ma'rûz kalacaklar. Senin intikamın, bin defa ziyâde onlardan alınır. Ve bir kısmı; aklı varsa, dünyada da kaldıkça, geberinceye kadar vicdân azâbı ve i'dâm‑ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terkettim, onlara acıdım. Allah ıslah etsin dedim.
252
Hem bu azâb ve işkencelerinde pek büyük sevâb kazanmakla beraber, Risale‑i Nur şâkirdleri yerine ve onların bedeline benimle meşgul olup yalnız beni tâzib etmeleri, Nurculara büyük bir fâide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum ve müdhiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.
Dördüncüsü: Senin mektûbunda benim istirahatimi ve eğer iktidarım olsa, benim Şam ve Hicaz tarafına gitmeme dair sizin hükûmet‑i hâzıraya müracaat maddesi ise:
Evvelâ: Biz, îmânı kurtarmak ve Kur'ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü, en ziyâde burada ihtiyaç var. Binler rûhum olsa, binler hastalıklara mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmağa Kur'ân’dan aldığım dersle karar verdim ve vermişiz.
Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakaret görmek noktasını mektûbunuzda beyân ediyorsunuz. “Mısır’da, Amerika’da olsaydınız, tarihlerde hürmetle yâdedilecektiniz.” dersiniz.
Azîz, dikkatli kardeşim!
Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn‑ü zan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz itibariyle cidden kaçıyoruz. Hususan acîb bir riyâkârlık olan şöhret‑perestlik ve câzibedâr bir hodfürûşluk olan tarihlere şa'şaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nurun bir esâsı ve mesleği olan ihlâsa zıddır ve münâfîdir. Onu arzulamak değil, bil'akis şahsımız itibariyle ondan ürküyoruz. Yalnız Kur'ânın feyzinden gelen ve i'câz‑ı manevîsinin lemeâtı olan ve hakikatlerinin tefsiri bulunan ve tılsımlarını açan Risale‑i Nurun revâcını ve herkesin ona ihtiyacını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdir etmesini ve onun pek zâhir manevî kerâmâtını ve îmân noktasında zındıkanın bütün dinsizliklerini mağlûb ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek istiyoruz ve onu Rahmet‑i İlâhiye’den bekliyoruz.
253
Şahsıma ait ehemmiyetsiz ve cüz'î bir maddeyi hâşiye olarak beyân ediyorum:
Mâdem Receb Bey ve Kara Kâzım seninle dost ve zannımca Eski Said’le de münâsebetleri var; onlardan iyilik istemek değil; belki bana karşı selefleri gibi mânâsız, lüzumsuz tazyîk ve zulme meydân vermesinler. Hakikaten buranın maddî ve manevî havasıyla imtizaç edemiyorum. Sıkıntılarım pek fazla. İkametgâhımı hem dışarıdan, hem içeriden kilitliyorum. Her cihetle yalnızım. Ve bir cihette de komşusuz, sıkıntılı bir odada, hasta bir hâlde hayatımı geçiriyorum. Bazen bir günü, Denizli’de bir ay hapisten fazla beni sıkmış. Bu yirmi sene dehşetli zulüm ile hürriyetime ve serbestiyetime ilişmek artık yeter! Zâten iki sene mahkemelerin tedkîkàtıyla ve aleyhimdeki münâfıkların plânları akîm kalmasıyla kat'iyyen tebeyyün etmiş ki, şahsımda ve Nurlarda bu vatan ve millete zarar tevehhüm etmekle daha kimseyi kandıramazlar. Ben de herkes gibi hürriyetime sâhib olsam, belki tebdil‑i hava için mu'tedil havası bulunan bu kazanın bazı köylerine gitmeme müsâadekâr bir iş'âr burada olsa, münâsib olur. Size ve oradaki Nur dostlarıma çok selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
145. İnşaallah Zülfikar’a verdiği her bir banknota mukabil bir kâr görecek, binler hayırlara medar olacak
Hakikaten merhum Hasan Feyzi gibi az zamanda çok hizmet eden ve Nurlara karşı pek çok ciddi alâkadar olan Mustafa Osman’ın, hizmetinin makbûliyetine bir delil olarak, Hasan Feyzi’nin ve onun rûhlarında ve sadâkatlerinde iki muallim olan Ahmed Fuâd ve Mustafa Sungur ve iki yüksek talebe olan Mustafa Oruç ve Rahmi’yi bulması ve Risale‑i Nurun o kuvvetli ellerle hizmetine çalışması, o havâli için büyük bir saâdettir.
254
Hem bazı cümleleri ta'dilâtla beraber “Lâhika”mıza geçirdiğimiz Mustafa Osman’ın ve muallim Mustafa Sungur’un müşterek acîb mektûbları gösteriyor ki; merhum Hasan Feyzi nev'inde bir sünbül orada inkişafa başlamış, inşâallâh çok bîçârelerin îmânını kurtaracaklar. Hususan onların mâhiyetinde ve Isparta’nın küçük masûm kahramanlarına benzer Rahmi nâmında ondört yaşında bir mektebli çocuğun fedâkârâne Nurların derslerini gaye‑i hayat bilmesi, bizleri ve Nurcuları cidden sevindiriyor. O havâli için gençlerin kurtulmasına bir fâl‑i hayırdır.
Risale‑i Nurun Zülfikàr ve sâir mecmuaların intişarı için büyük yardımlarda bulunan ve merhum şehîd Hâfız Ali’nin en mükemmel tarzda yazdığı ve Nur fabrikasında tam çalışkan bir arkadaşı ve sâdık bir vârisi olan Hâfız Mustafa’nın eline emânet bırakılan bütün Risale‑i Nur eczâları onun eline geçmesini te'min eden Ahmed Fuâd’ı ve emâneti ona teslîm eden kardeşimiz Hâfız Mustafa’yı ve Safranbolu memleketini ve oradaki kardeşlerimizi rûh u canımızla tebrik ediyoruz. İnşâallâh Zülfikàr’a verdiği herbir banknota mukâbil, bin kâr görecek, binler hayırlara medâr olacak. Hem ona, hem kardeşlerinden Hatîb İbrahim’e, hem yeni bir fedâkâr muallim olan Mustafa Sungur’a ve küçük bir Salâhaddin olan Rahmi’ye ve başta Mustafa Osman ve Hıfzı olarak oradaki bütün kardeşlerimize selâm ederiz.
146. Cenab‑ı Erhamürrâhimîn’den tazarru ve niyaz eylerim ki Risale-i Nur’a ve Üstadımıza bu Hasan Feyzi’nin acısını unutturacak daha çok Hasan Feyzi’ler buyursun
Muhterem, Mübârek, Muazzez, Şefkatli ve Faziletli Üstadımız Efendimiz Hazretlerine:
Evvelâ: لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Risale‑i Nur kahramanlarından şehîd merhum Hâfız Ali Efendinin refâkat‑i maneviyesine bu defa vâsıl olan Hasan Feyzi ağabeyimizin irtihali, bizleri cidden müteessir eylemiştir. Başta siz Üstadımız Efendimiz oldukları hâlde bütün Risale‑i Nur talebelerine ve kendisinin mensûb olduğu maddî ve manevî efrâd‑ı ailesine ve Medrese‑i Nuriyesine ve Denizli halkına tâziyetlerimi bildirir ve teessürlerinize iştirâk eylerim. Ve nâ‑çîz manevî hediyelerimi Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdim eylerken, garîk‑ı rahmetler ihsân buyurmasını niyâzlarda bulunurum, ﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ﴾ fehvâsınca, bu âlemden âlem‑i ervâha götürdüğü,
255
﴿وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَ﴾
âyet‑i sübhânînin işâret buyurduğu ecr‑i naîm çok Hasan Feyziler sünbül vermesini eltâf‑ı İlâhiye’den tazarru ve niyâz eylerim.
Muhterem efendim!
Mesmuâtıma nazaran, Denizli’de, bundan yetmiş‑seksen sene evvel büyük bir evliyâdan Hasan Feyzi isminde bir zât, bir gün talebelerine: “Bugün Kürdistan’da bir evliyâ dünyaya geldi.” diye beşârette bulunmakla zât‑ı devletlerini işâret buyurmuş. Ba'dehu Denizli’ye başka başka perdelerle teşrîfiniz, o zâtın rûhunu şâd ve i'zâz için olduğunu telâkki etmiştim; ve az zaman sonra aynı isimde müteveffâ Hasan Feyzi Efendinin Risale‑i Nura hürmetle birinci Hasan Feyzi’ye imtisalen istikbâl etmesi ve Nurlara taaşşukla idhal‑i envâr olması, bu kanâatimi kat kat ziyâdeleştirdi. Şimdi de düşündüm: Birinci Hasan Feyzi’nin vefâtından sonra Said yetişti ve nâmına baktığı ikinci Hasan Feyzi de vazifesini yaptı ve nurlara gark olarak ve yerine bırakacağı çok Hasan Feyzileri de vazife başına dâvet edip hayata vedâ etti. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’den tazarru ve niyâz eylerim ki, Risale‑i Nura ve Üstadımıza bu Hasan Feyzi’nin acısını unutturacak daha çok Hasan Feyziler ihsân buyursun ve onların başlarında Üstadımızı mes'ûd ve bahtiyar ve muammer buyurmasını onun deryâ‑yı rahmetinden, fazlından, inâyetinden ve ihsânından, ikramından, in'âmından, eltâfından ümîdvâr olup, görmekliğimizi tazarru ve niyâz eylerim.
Günahkâr, âciz, kusurlu talebenizHalîl İbrahim (Rahmetullâhi aleyhi ve alâ Hasan Feyzi)
256
147. Bu Sıkıntılı Zamanda Nefsim Sabırsızlıkla Beni Tâciz Ederken, Bu Fıkra Onu Tam Susturdu, Şükrettirdi
Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi. Size de fâidesi olur diye leffen takdim edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor
1. Ey nefsim! Yetmişüç sene, yüzde doksan adamdan ziyâde zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.
2. Sen, ânî ve fânî zevklerin bekàsını arıyorsun; onun için onun zevâliyle ağlamağa başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.
3. Senin başına gelen zulümler ve musîbetlerin altında kaderin adâleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat, kader senin gizli hatâlarına binâen, o musîbet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna keffâret ediyor.
4. Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim! Kat'î kanâatin gelmiş ki; zâhirî musîbetler altında ve neticesinde, inâyet‑i İlâhiye’nin çok tatlı neticeleri var.
﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ çok kat'î bir hakikati ders veriyor. O dersi dâima hâtıra getir.
Hem, feleğin çarkını çeviren kanun‑u İlâhî, senin hatırın için – o pek geniş kanun‑u kaderî – değiştirilmez.
257
5. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma! Düşün ki, fânî zevkler, sana manevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise; bil'akis manevî lezzetler ve uhrevî sevâblar veriyor. Sen dîvâne olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zâten lezzetler şükür için verilmiş…
Said Nursî
148. Garip bir münazara‑i nefsiyemi size yazmak hatırıma geldi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Garîb bir münâzara‑i nefsiyemi, bana mahsûs iken, berây‑ı ma'lûmât size yazmak hâtırıma geldi. Şöyle ki:
Başım üstündeki sizce ma'lûm levha nefsimi tam susturduğu hâlde; bu gece nefs‑i emmârenin silâhını daha musırrâne isti'mâl eden kör hissiyatım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytandan gelen ilkaât ve fıtrî hubb‑u hayattan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs‑i emmâre hükmünde olan kör hissiyat, benim vefât ihtimalinden şiddetli bir me'yûsiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs ve zevk ve lezzetle kalb ve rûhuma tam ilişti.
“Ne için istirahat‑i hayatına çalışmıyorsun‥ belki reddediyorsun; ve gayet zevkli ve masûmâne lezzetli bir hayat ve bir ömür kendine Nur dâiresinde aramıyorsun ve ölmeğe karar verip râzı oluyorsun?” dedi ve dediler. Birden gayet kuvvetli iki hakikat, o ikinci nefs‑i emmâreyi şeytanla beraber susturdu.
Birincisi: Mâdem Risale‑i Nurun vazife‑i kudsiye-i îmâniyesi benim ölümümle daha ziyâde hàlisâne inkişaf edecek ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enâniyete vesilelikle ittiham edilmeyecek ve rekabeti tahrîk eden hayat‑ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazife devam edecek; hem ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdi şahsiyetimin ehemmiyetli rakìbleri, münekkidleri, o şahsiyeti ittiham edebilir ve Risale‑i Nura ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirir; hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o dâire‑i nurâniyedeki bütün ehl‑i gayret müteyakkız davranır; bir nöbetdar yerine, binler bekçi çıkar. Elbette ölüm gelse, baş üstüne geldin demek gerektir.
258
Hem, mâdem Nur şâkirdlerinden çokları hem malını, hem istirahatini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde fedâ ediyorlar, sen ey nefsim! Neden fedâkârlıkta en geri kalmak istersin?!
Hem kat'iyyen bil ki: Çok bîçârelerin hayat‑ı bâkiyelerini Nurlarla kurtarmak hizmetinde, fânî ve zahmetli ihtiyarlık hayatını memnuniyetle bırakmağa, lüzum olsa veya vakti gelse, râzı olmak gayet lezzetli bir şereftir.
İkincisi: Nasıl ki âciz, zaîf bir adam, bir batmanı kaldıramadığı hâlde on batman yük üstüne yığılmış bulunsa; ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona gizli zaafına yardımdan ziyâde ondan yardım istedikleri hâlde; o bîçâre de onların hüsn‑ü zannını kırmamak veyâhut kendini çok aşağı göstermemek için gayet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeğe çalışmak çok elîm ve zevksiz olması gibi, aynen öyle de: Ey kör hissiyatın içine giren nefs‑i emmâre! Bu âdi şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan isti'dâdımın yüz derece fevkınde ve sırf bir inâyet‑i Rabbâniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur'ânın eczâhâne‑i kudsiyesinden çıkan ve Rahmet‑i İlâhiye ile elimize verilen Risale‑i Nurdaki hakikatlere o şahıs masdar ve menba' ve medâr olamaz. Belki, yalnız çok bîçâre ve muhtaç ve Kur'ân kapısında bir sâil ve muhtaçlara yetiştirmeğe bir vesile olduğum hâlde, Nurun muhlis ve hàlis, sıddık ve sâdık, sâfî ve fedâkâr şâkirdleri, o bîçâre şahsiyetim hakkında yüz derece ziyâde hüsn‑ü zanlarını kırmamak ve hissiyatlarını incitmemek ve Nurlara karşı şevklerine ilişmemek ve Üstad nâmı verdikleri o bîçâre şahsı, onların hatırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu'lara mecbur olmamak için ve yirmi sene tecrîdâtın verdiği tevahhuş için, hattâ dostlarla dahi – Hizmet‑i Nuriye olmazsa – görüşmeyi terkediyorum ve etmeğe rûhen mecbur oluyorum ve tekellüfe ve kıymetten ziyâde kendimi göstermeğe ve ziyâde hüsn‑ü zan edenlere karşı hoş görünmek için kendimi makam sâhibi göstermek ve sırr‑ı ihlâsa tam münâfî, kendini büyük göstermek ve vakar perdesi altında benliğin zararlı ve fânî zevkini aramak hâletleri ise, ey nefsim! meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler.
259
Ey nefis! Ey zevke mübtelâ bedbaht kör hissiyat! Binler dünyevî zevki alsan, şu vaziyette yine bozulur, o zevk ayn‑ı elem olur. Mâdem yüzde doksan mâzideki ahbab âdeta – güyâ – beni berzaha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on dosttan ben kaçmağa mecbur oluyorum. Elbette bu ihtiyarlık ve yalnızlık hayata, berzah hayat‑ı maneviyesi bin derece müreccahtır‥ diye bu iki hakikatle hadsiz şükürler olsun o ikinci nefs‑i emmâre tam susturuldu, kalb ve rûhtan gelen zevke râzı oldu, şeytan dahi sustu, hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da gayet hafifleşti.
Elhâsıl: Ölsem, vazife‑i Nuriye daha ziyâde ihlâs ile rekabetsiz, ittihamsız inkişaf eder.
Hem, bu zamanda aramadığım cüz'î, muvakkat zevk; ve bu hayat ve dünya gözüyle fütûhât‑ı Nuriyeden gelen lezzet bedeline; çok ağır, soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfürûşluk zahmetlerinden ve tasannu' zararlarından kurtulmak vardır.
Hem, bu senede bir defa ey nefis! Rûh ve kalb ile beraber çok müştâk olduklarınız eski, zevkli ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbabları ve müfârakatlarından çok mahzûn olduğum kardeşleri görmek için, beraber, kısmen hakikaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzide gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli, müteaddid vatanlarımda, yüzde ancak bir‑iki ahbabı bulabildin. Ötekiler, bütün berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazîn bir vaziyet almış. Daha o ahbabsız yerleri görmek istenilmez. Onun için, bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve haydi dışarıya demeden, biz kemâl‑i izzetle, Allah’a ısmarladık deyip izzetimizle bu fânî zevklerimizi bırakmalıyız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يUmum kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden hasta fakat tam mesrûr kardeşinizSaid Nursî
260
149. Şimdi bu mektubunuzdan anlaşıldı ki onun hâlisâne, kudsî hizmetinin bir kerameti olarak vefatını ihsas ediyordu
Sizleri ve umum Risale‑i Nur şâkirdlerini ve bilhassa Medrese‑i Nuriyenin talebelerini ve bilhassa o merhumun akrabalarını, Medrese‑i Nuriyenin mübârek üstadı Hacı Hâfız Mehmed’in vefâtı münâsebetiyle tâziye ediyoruz. Ve Nurlar hesabına bütün rûh u canımızla biz dünyada kaldıkça ona duâ‑yı rahmet etmeğe ve Hâfız Ali ve Hasan Feyzi ortasında dâima bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe kat'î karar verdik. O çok ehemmiyetli ve Nur hizmetinde muvaffakıyetli merhum o mübârek zât, mükemmel vazifesini bitirip yüzer manevî evlâd ve hayrü'l‑halef bırakıp gittiği ve terhis olduğu, rahmet ve istirahat âlemine çekildiği aynı zamanda, büyük üstadlarımın dâiresine kazançlarımı bağışladığım zaman; Hâfız Ali, Hâfız Mehmed, Mehmed Zühtü ve Savlı Ahmed ve Hasan Feyzi içinde ihtiyarım olmadan Hacı Hâfız Mehmed daha hayatta iken on günden beri onların içinde görüyordum. Derdim: Vefât edenler içinde bu da bulunsun… İlişmedim. Hem hayatta olanlar içinde, hem üstadlar dâiresinde bulunmasına hayret ederdim.
Şimdi bu mektûbunuzdan anlaşıldı ki; onun hàlisâne kudsî hizmetinin bir kerâmeti olarak vefâtını ihsâs ediyordu. Hâfız Ali, Hasan Feyzi ortasında makamım var, diye iş'âr ediyordu. Cenâb‑ı Hak, onun defter‑i a'mâline Sava Medrese‑i Nuriyede okunan ve yazılan risalelerin harfleri adedince rûhuna rahmetler ve kabrine nurlar ihsân eylesin‥ âmîn. Ve aynı sistemde tam hayrü'l‑halef mahdumu Hâfız Mehmed ve hafîdi Ahmed Zeki’yi onun vazifesinin idâmesine muvaffak eylesin, âmîn!. Ve onların umumuna sabr‑ı cemîl ihsân eylesin… Âmîn.
261
150. Kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık‑ı Zülcelâl’i inkâr edemez
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Nur Şâkirdlerinin Küçük Pehlivanları!
Asâ‑yı Mûsa âhirlerinde – bazı nüshalarında – mübârekler pehlivanı büyük rûhlu Küçük Ali nâmında bir kardeşimizin suâline karşı verdiğim bir cevab var. Onu okuyunuz ki, o zâta bazı mu'terizler Risale‑i Nurun kıymetini bir derece kırmak için demişler: “Herkes Allah’ı bilir. Âdi bir adam, bir velî gibi Allah’a îmân eder.” diye Nurların pek yüksek ve pek çok kıymetdâr ve gayet lüzumlu tahşidâtını ziyâde göstermek istemişler.
Şimdi, İstanbul’da – daha dehşetli bir fikirde – anarşi fikirli, küfr‑ü mutlaka düşmüş bir kısım münâfıklar, Risale‑i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu îmânî hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desîsesiyle diyorlar ki: “Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almağa ihtiyacımız çok yok.” diye mukàbele etmek istiyorlar.
Hâlbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinâta ihâta eden Rubûbiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey O’nun kabza‑i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna kat'î îmân etmek ve mülkünde hiçbir şerîki olmadığına ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime‑i kudsiyesine, hakikatlerine îmân etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var .” deyip, bütün mülkünü esbâba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnâd etmek, hâşâ hadsiz şerîkleri hükmünde esbâbı merci' tanımak ve herşeyin yanında hazır irâde ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a îmân hakikati onda yoktur. Belki küfr‑ü mutlaktaki manevî Cehennem’in dünyevî tâzibinden kendini bir derece tesellîye almak için o sözleri söyler.