Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
97

53. Acz ve fakrdaki lezzet, şefkat ve tefekkürdeki ulviyet, hakikaten hiçbir şeyle kabil‑i kıyas değilmiş

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Maddeten uzak düşen bu bîçâre talebenizi yakından temsîl eden Hâfız Sabri Efendiyle diğer zevâtın Nurlar hakkındaki ihtisasları çok kıymetli ve yüksek ve lâyıklı bir sûrette ifâde edilmiştir. Bir mektûbunuzda Muallim Cudî’nin kasidesi münâsebetiyle buyurduğunuz vecîzeyi burada tekrara münâsebet geldi.
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ (ع. ص. م.) sırrınca güzellik yazılarımızda değil belki i'câz‑ı Kur'ân’dan olan nurlu Sözler’e ve Mektûbat’a aittir. Her ferd‑i mü'min derece‑i fehm ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi ta'rif eder. Acz ve fakrdaki lezzet, şefkat ve tefekkürdeki ulviyet; hakikaten hiçbir şeyle kàbil‑i kıyâs değilmiş.
Hâl‑i âlem müsâid olsa da, hazine‑i hàssa-i Kur'ân’dan çıkararak tâbir‑i àlînizce dellâllığını yaptığınız elmasları çok gözler görse. Görse de sarhoşlar ayılsa, mütehayyirler kurtulsa, mü'minler sevinse, mülhidler, kâfirler, müşrikler îmâna, insafa, dâire‑i akla gelseler. Ve bu mes'ûd ve ulvî neticeyi bizlere idrak ettirmesini eltâf‑ı İlâhiye’den tazarru ve niyâz ediyorum. Âmîn.
98
Muhterem Üstad!
Allâh‑u Zülcelâl hazretlerine ne kadar müteşekkir bulunsanız yeridir. Acz ve fakr tezkeresiyle girmeye muvaffak olduğunuz saray‑ı Kur'ânın hàs hazinesinden, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve me'zun olduğunuz mikdarını necim necim çıkartarak evvelâ kendiniz bakıyor, sonra Eyyühe'l‑insan! İşte bakınız, bu misâfirhâneyi açan, âlemleri rahmetiyle yaratan, sizi hikmetiyle halk buyurup bu âleme gönderen Sultan‑ı Kâinât bin üçyüz küsûr sene evvel büyük bir elçisi Habîb‑i Ekremi (A.S.M.) vâsıtasıyla, size hilkatteki hikmeti, buraya gelmekteki maksadı, ubûdiyetin iktiza ettiği hizmeti ilâ âhir bildirmişti. Bu àlî tebliğâtı, o kudsî ahkâmı sizin anlayacağınız lisânla anlatıyorum, dinleyiniz. Eğer aklınız varsa, gözünüz görüyorsa, insanlığınız varsa, hakikati anlar ve îmâna gelirsiniz.” diye beyânâtta bulunuyorsunuz. Bizler hasbe'l‑kader felillâhilhamd bu kudsî beyânâtı yakından dinlemek, görmek ve göstermek iştiyakını gösterdik. Siz de o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakikati anlatıp, yolumuzu doğrultmaya vesile oldunuz. Allah sizden ebeden râzı olsun. Nefs‑i emmârenin zebûnu cin ve ins şeytanlarının hedefi olmaktan kurtulamadık ise de bu hasbî ve Kur'ânî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyla yapamıyorsak da yolunda bulunuyoruz.
اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ
Hulûsi
99

İkinci Zeyl

54. Âdilcevazlı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki hisleri

Ümmî fakat allâmelerin işini gören ve esrâr‑ı Kur'âniyeye karşı Isparta’nın intibâhına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki ihtisasâtıdır.
Fazilet‑meâb Üstadım Hazretleri!
Efendim, evvelâ arz‑ı ta'zîm ve hürmetle mübârek ellerinizi öperek, her ân ve zaman lisânıma yakıştığı kadar duâ eder ve duânızı ricâ ediyorum.
Efendim, ma'lûmunuz fakir talebeniz ve kardeşiniz câhil olduğum hâlde, güneş misâli olan risale‑i bergüzîdelerinizden umum Nur Risalelerinizi okutup dinledim. Güneşin nuruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimali olmadığı gibi risalelerinize de sed çekilemez. Onları istimâ'da rûh ve kalbimi tedkik ettim, tedkîkàtımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım, baktım ki; rûh ve kalbimde bir feyezân ve coşkunluk var ki, beni bilâ‑ihtiyar bir vazifeye sevk etmek için hemen haydi haydi!” diye tazyîkata başladı. Ben de rûhumda olan bu vâkıayı takib ederken o Nurların irâe ettiği miftâhları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlar ile icâb eden kapıları açıp, o Nurlara ehil olan kardeşlerimi (min gayrı haddin) arayıp bulmak vaziyeti âdeta bana emrolunup, o Nurlardan güneş gibi nur saçılması hususunda ben de bu hâli kendime vazife addettim.
100
O Nurlardan almış olduğum anahtarları teslîm ile, hâin‑i din olan mülhidlerin elleri kımıldanmayacak derecede kırılması için, hamden‑lillâh bu kardaşlarımı arayıp buldum. Emânetullâh ve emânât‑ı Peygamberînin (A.S.M) gayet parlak yâkut ve zümrüdden kıymetdâr olan hazinelerini o zâtların ellerine teslîm ettim. Elhamdülillâh Cenâb‑ı Hak muvaffak etti. O mübârek eserlerinizi mütâlaa eden eşhâs, insan iseler ve insaniyetle alâkaları varsa îmân eder. İnanmadıkları takdirde ya insaniyetten istifâ etmeli veyâhut insan değiliz demeli. Bu eserler başlı başına ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşâallâh her cihetle fethederek fâtih olacaktır. Cenâb‑ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevâbına nâil eyleyip, şefâatine mazhar buyursun. Âmîn
Tekrar mübârek ellerinizi bûs ile, duânızı istirham eylerim efendim hazretleri.
Abdülcelil oğullarından Âdilcevazlı Emrullâh oğlu Bekir

55. Nurların hazinedarı olan Sözler hakaik‑ı eşyada en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hassasına hâizdir

Bu fıkra Hulûsi‑i sânî Sabri’nindir
Bekledim, ki, Onuncu Söz neşredilmiş, işbu kıymeti, mükevvenâta fâik olan mübârek nurlu eserden bir nüshacık ihsân buyuruldu. Hemen aldığım dakikada, zîrûhtan hàlî ve zümrüd‑misâl yeşillenmiş nebâtât arasında bir ağacın altına gittim. Lâkin mevsim itibariyle haliçe‑i zemin gayet revnâkdâr ve envâ' türlü çiçeklerle müzeyyen ve muhteşem ise de ânifü'l‑beyân eser, âlem‑i bekànın sened‑i hakîki ve kat'îsi ve en kavî ve gayet rasîn ve son derece güzel naklî ve aklî ve mantıkî ve ta'rifi imkânsız bir delâil ve berâhin‑i kat'iyye ile müsbet ve hattâ haşir hakkında ayağı kayarak mühlik uçurumlara giden ve en fenâ bataklıklara düşen, hüsrân ve dalâlette boğulan pek çok kimseleri dakîk ve amîk işârât ve hakàikı ile ihyâ ettiğini ve edeceğini alâ‑kadri'l-istitâa öğrendim.
101
Her ne kadar o kıymetdâr eserin derecât‑ı refîa ve mühimmesini hattâ en kısa bir cümlesini bile hakkıyla anlayabilmek ve o hususta söz sarfedebilmek bidâamın fersah fersah fevkınde ise de menba'‑ı hakîkisi bulunan Furkàn‑ı Mübîn’den tam bir feyz alan ve emsâli görülmemiş bir şâheser olduğunu anladım. Bu fakir, şiddetli acz ve zaafımla, bî‑hadd bahr‑i hakàika daldım ve bahr‑i muhît-i nura girebilmeğe şu mübârek eser, elmas bir miftâhım oldu. Binâenaleyh hàvâs ve hàvâssu'l‑hàvâs, dikkatle onu mütâlaa ederlerse daha ne derecelerde hakàik‑ı İlâhiye ve maârif‑i Rabbâniye müşâhede ederek iktisab‑ı füyûzât edeceklerini tahmin edemem.
Bundan başka şu nurânî ve ulvî ve kudsî eser, numarası itibariyle dokuz eserin daha mukaddimen sebkat ettiğini îmâ ve işâretle beraber ve On numaradan sonra daha bir çok eserlerin vücûdunu mutazammın bulunmasına dair bir hassâsiyet‑i kalbiye uyandırdı.
Sonra anladım ki: Kur'ân‑ı Hakîm’in nur ve ziyâdâr menba'ı cûş u hurûşa gelmiş; Furkàn‑ı Hakîm’in elmas maâdininden dehşetli bir infilâk husûl bulmuş; Sözler nâmında hadsiz tiryâklar ve mücevherât zâhir oldu. Pek çok kulûb, def'‑i maraz ve kesb‑i âfiyet etti. Furkàn‑ı Mübîn’in feyziyle Söz’lerinin her birini, herkese görmek müyesser olmayan gayet dakîk ve amîk beyânât‑ı hàrikalarını röntgen makinesi ile temsîl ediyorum. Nasıl o röntgen şuâı şu uzuvların içindeki en hafî ve ince hâli görüyor, gösteriyor, öyle de; nurların hazinedarları olan Sözler dahi, hakàik‑ı eşyada en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hàssasını hâizdir.
Sabri
102

56. Bu güzel ve yüksek Sözler’i birden bire kavramak herkese müyesser olamayacağı için affımı rica ediyorum

Şu iki fıkra Husrev’indir
Şimdiye kadar emsâline tesâdüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için affımı ricâ ediyorum. Duânız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenâb‑ı Hakk’ın muvaffak buyuracağı ümîdini taşıyorum. Ve beni zât‑ı àlînize tevdî' eden ve Sözler’i yazmaklığıma ruhsat veren Cenâb‑ı Hakk’a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum.
Husrev

57. Risalelerin güzelliğine, yüksekliğine ve lâtifliğine hayrette kaldım

Kezâ Husrev’in
Risalelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve latîfliğine âciz lisânımla, kısa aklım ile ve zaîf idrakimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâ‑kayd her okuyanı bizzarûre tahsine sevk ediyor. Cenâb‑ı Hakk’a ne kadar hamdeylesem, şükreylesem bu lütûfların hakkını ödeyemem.
Husrev

58. Nur bahçesinin nurlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmaya muvaffak oldum

Şu fıkra Hâfız Zühtü’nündür
Nur bahçesinin nurlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmağa muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevî bulunduğu lezzeti, kàsır lisânımla şimdi ifâde edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebi‑yi âhirü'z-zaman Aleyhi Ekmelü's‑salâtü Vesselâm’ın huzur‑u saâdetine ve pâk, latîf Sohbet‑i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrak ettiren bu kıymetdâr Ondokuzuncu Mektûbu mütâlaa etmekten bir türlü doyamıyorum. Bilcümle Risaletü'n‑Nurun takdir ve tevkîri hususunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenâb‑ı Vâhibü'l-Atayâ’dan dilerim ki, Nur bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmağa arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın.
Hâfız Zühtü
103

59. Bugün o yüksek kitabın ikmaline muvaffak oldum

Bir Nur talebesinin fıkrasıdır
Bugün o yüksek kitabın ikmaline muvaffak oldum. Mi'râc”ın ikmal ve mütâlaasından mütevellid sürûr ve saâdetimi ta'riften kalemim dûçâr‑ı acz oluyor. Mütâlaadan doğan duygularımı hülâsaten ve bir cümle ile arz edeceğim:
Mi'râc”ın mütâlaasında hayatın felâket girdablarını ve saâdet‑i ebediyeye giden manevî deryânın selâmet yollarını gösteren kalb dolusu bir nur ve ziyâ buldum. Evet her temsîlâtta isbât edilen pek çok hakikatler ve bugün tahatturu ve tahayyülü bile rûhumuzu doldurup taşırmağa kâfî gelen Asr‑ı Saâdet ve hàrikalar devri gözümün önünde hayatlandı; fikirden fikre, hayretten hayrete düştüm.
Mi'râc kitabı, felsefe düşkünü mu'terizlerin felsefesini her zaman için iflas ve sukùt ettirmek kuvvetine mâlik bir eserdir. Mi'râc kitabı başlı başına asıllardaki hakikatleri i'zam edilmeden ve bî‑tarafâne bir tefekkürün bile göreceği ve kabûl edeceği bir nazarla isbât eden ve kapalı kalmış noktaları ehl‑i îmâna ma'kul ve mantıkî fikirlerle izhâr eden bir kitab‑ı tarihtir.
104
Gaflete dalmış ve dalâletin mağlûbu ve bir tutam aklıyla kendisine bir mümtâz mevki vermek isteyen feylesof, Mi'râc gibi bir şâheser karşısında apoletleri sökülmüş, bütün şöhret ve nâmı sukùta mahkûm bir kral vaziyetine düşer. O kral ise dâimî bir ye'se mahkûmdur. Hâlbuki bunca hakikatler karşısında felsefe zincirleri ve mu'teriz efkârı birer birer kırılan, da'vâsının ve iddiasının haksız olduğunu anlayan feylesof ise Hàlık‑ı A'zam’ın kudret ve azameti huzurunda secde eder ve af diler.
Zekâi

60. Bu eser tarik‑ı hakikati arayanlara bir refik-i hayat olsun

Zekâi’nin fıkrasıdır
Namaza dair fazilet ve mükâfât menba'ı olan Dördüncü ve Dokuzuncu ve Yirmibirinci Söz’ler rûhumun karanlık köşelerini nâkàbil‑i ta'rif bir sûrette tenvir etmiştir. Kemâl‑i aşk ve şevkle tetebbu' ettiğim bu şâheser, şübhe bulutları içinde vakitlerini bir hiç için zâyi' edip giden ehl‑i gaflete ve gençlik hevesâtına esir olup mürûr‑u zamanla nâdim olarak tarîk‑ı hakikati arayanlara bir refîk‑i hayat olsun.
Zekâi

61. O muhteşem temsillerinizi defalarca okumak istiyorum

Şu fıkra Doktor’undur
Hocam! Emâneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki, gelecek hafta takdim edeceğim. Çünkü, küçüğünü iki defa, büyüğünü bir defa okuyabildim. İhâtamın darlığı veya aczim dolayısıyla idrakim de kıttır. Binâenaleyh sizin o muhteşem temsîllerinizi defalarca daha okumak istiyorum ki, cüz'î‑küllî bir alâka hâsıl olabilsin. Yâ Rab! O ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyân ve tarz‑ı telâkki. Âh Üstadım! Bu mübârek dinin mübecceliyetini idrak ve ihâta ve takdirde size ve ancak size medyûn‑u şükrânım ve minnetdârım. لِسَبَبٍ مِنَ الْاَسْبَابِ Dinî akîdelerimin azîm bir inkılâbı var. Nur Risalelerinden aldığım dinî ve insanî ve vicdânî ve iktisadî ve ilmî dersler bana hayatta muvaffakıyet verecektir.
Doktor Yûsuf Kemâl
105

62. Mezarıma kadar dinî akidelerinizin esiri ve kurbanıyım

Doktor’undur
Tam mânâlarıyla mefhûmlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukça okuyorum. İrşad‑ı àliyeleri unutulmaz ve şâheser hâtıradır. Mezarıma kadar dinî akîdelerinizin esiri ve kurbanıyım. Üstadım! Sizin Sözler’iniz benim dinî muhayyilemi cidden değiştirdi ve daha sevimli bir mecrâya sevketti. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum.
Doktor Yûsuf Kemâl

63. Bu fakir‑i pürtaksir kardeşinizde Üstadın bazı hasletlerinden denizde katre nisbetinde vardır

Bu uzun fıkra Hulûsi Bey’indir
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Azîz!
Yirmisekizinci Mektûbun Dördüncü Mes'elesi’ni dört gün evvel, İkinci ve Üçüncü Mes'elesi’ni ve melfûflarını dün almakla bahtiyar oldum.
106
Evvelâ: Muhterem Sabri Efendinin, hakk‑ı âcizîde ibraz buyurduğu azîm teveccüh ve takdir‑i üstadâneleriyle de müsbet tevâzu'ları münâsebetiyle birkaç söz söylemeye müsâadenizi ricâ ediyorum. Şöyle ki:
Bu fakir‑i pür-taksîr kardeşinizde, çok mükerrem ve muazzez tanıdığı Üstadının bazı hasletlerinden denizden katre nisbetinde vardır. Bu cümleden olmak üzere üç hâlimi arzedeceğim:
Birisi: küçük yaştan beri lütf‑u Hak’la Kur'ânın hakikatine merak etmiş ve taharrî‑i hakikat yolunda bulunmuş, nihâyet aradığımı Eğirdir’de Üstad‑ı Muhteremimin neşre vâsıta olduğu Sözler ünvânlı nurlarda bulmuşumdur. Bu buluş, beni evvelemirde çirkâbdan selâmete, felâketten saâdete, zulmetten nura çıkardığı için Nurlara, Hazret‑i Kur'ân’a ve bu nurların izn‑i Hak’la nâşiri, mübelliği, vâizi, dellâlı olan Üstadıma o ândan itibaren rûhumda lâyetezelzel bir muhabbet ve bir alâka ve bir merbûtiyet hâsıl olmuştur. Yüzbin kere hamd ve şükürler olsun. Nurlarla alâkadar olduğum zamanlarda dünyevî bütün lezzetlerin fevkınde büyük bir zevk ve havâssımda azîm bir şevk hissediyorum.
İkincisi: Ubûdiyetin iktiza ettiği ve bu Nurlardan aldığım derslerin delâlet ettiği vechile bütün kusurları, tekmîl fenâlıkları nefsimden ve iyilikleri, iyi şeyleri Allah’tan biliyorum. Nurlara ve Kur'ân’a hizmeti hasbî olarak arzu ediyorum ve neşrine muvaffak olamadığım için mü'minler hesabına çok müteessir oluyorum. Bu hâlime de şükürler olsun.
Üçüncü Hâl ve Hakîki Şahsiyetim: Bunu ta'rif etmeğe cidden hicâb duyarım. Hemen Cenâb‑ı Allah’tan dilerim; beni ve bütün kardeşlerimizi nefis ve cin ve ins ve şeytanların mekrlerinden muhâfaza eylesin ve dalâlete sapanlardan eylemesin. Âmîn!
107
Benim kardeşlerim (Hâşiye), Üstadımın kardeş ve talebeleri olan zâtlar, şüphesiz birinci ve ikinci hâli rûhlarında hissederler. Öyle ise beşerde bilhassa mü'minlerdeki hâsselerin inkişafı tahdid edilemeyeceği için tevfik‑i Hudâ ile bir kere bu yola girenler, nefis ve şeytanlarına bu âciz, fakir ve bîçâre kadar mağlûb olmayacakları cihetle terakkî ve istifadeleri de o nisbette ziyâde olur. Muhterem Üstadım bu kusurlu talebesine teveccühü, insanlara, mü'minlere, mü'minlerin bilhassa benim gibi muhtaçlarına derece‑i şefkatine ve benim ihtiyacımın en çok olduğuna delil ve misâldir.
Hülâsa: Bana liyâkatimin çok fevkınde hüsn‑ü zan eden ve teveccüh gösteren azîz ve muhterem ve mütevâzi Sabri kardeş! Bil ki, çok günahkâr, çok âciz, fakir, müflis, Ümmet‑i Muhammed’den (A.S.M.) bir abdim. Duâlarınıza çok muhtacım. Acz ve fakr arzuhâlini kabûl ettirerek hazine‑i hàssa-i Kur'ân’dan âleme muhtelif nâm ve tarz ve şekillerde cevherler teşhîrine muvaffak olan dellâl‑ı Kur'ân’ın kudsî hizmetinde kendisine yardım en büyük emelim ve en ciddi temennîm, en mukaddes niyetimdir. Bu niyetim sebebiyle Nurlarla meşgul olmak saâdetine mazhar olduğum dakikalarında hilâf‑ı me'mûl bazı sözler kendiliğinden kalbime ve kalemime gelmektedir ki, bu mârifet benim değil, elbet muhakkak ve mutlak Hazret‑i Kur'ân’dan lemeân eden Nurlara aittir. Öyle ise asıl üstad Kur'ân’dır. Üstad‑ı muhteremimiz elyak ve elhak muarrifi, mübelliği ve müderrisidir. Biz muhtaçlar fırsatı ganîmet bilmeli, cevherleri almalı, kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde medâr‑ı saâdetimiz olacak olan bu Nurları alâ‑kadri't-tâka neşre çalışarak muhâfazasını kuvvetleştirmeliyiz. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
108
Sâniyen: Mektûbat’ın küçüklerinden onüçünü hâvî hususî mektûblar mecmuasını aldım. Bu vesile ile de mâziyi hâl yerine koyarak, derin mânâlı, şirin sohbetinizi bir kere daha şevkle dinlemiş oldum. Zâten ben o vakitlerin mâzide kalmasına râzı değilim. Her vakit hâl gibi mütâlaa ediyorum. Mâzi, hâl, müstakbel bunlar da itibarî birer taksim değil mi? Ehl‑i zevk için bu taksime ihtiyaç kalmıyor.
Sâlisen: Yirmisekizinci Mektûbun Sekiz Mes'elesinden Birincisi, bana ait rüya hakkında kıymetli bir ders vermiş. ﴿وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا âyetine güzel bir tefsir,
nihâyet mânâsı zâhir olmuş rüyaya hoş bir tâbir olmuştur. Nevme ait âyeti pek àlî ve münâsib bir sûrette tefsirinizle, başta herkesten ziyâde muhtaç Hulûsi’niz olduğu hâlde bütün Risale‑i Nur ve Mektûbatü'n‑Nur müstemi'lerine ve kàri'lerine fâideli, zevkli, esâslı, ciddi, vecîz ve belîğ bir ders daha vermiş oldunuz.
Şuraya bir işâret etmek isterim; Kur'ânın kerâmetine bir nokta, bir zerre daha ilâve ediyorum: Gerek Eğirdir’de, gerek burada bazen zihnime bir şey gelir ve kendisiyle hayli meşgul ettirir. Hemen ilk mektûbunuzda benim zihnimi işgal eden bu şeyin cevabını bulurum. (Hâşiye) Bu birde, beşte kalmadı, çok taaddüd etti. Onun için diyorum ki, kerâmet‑i Kur'âniye’dendir.
109
İkinci Mes'ele; güzel ve ilmî bir ders olmakla beraber bir cihet daha hâtıra geliyor. Hizbü'ş‑şeytanın avenesi buralardan dolaşarak sahte ve şaşırtıcı hareketlerle arkadan çevirmek istemeleridir. Bu sebeble şifâhâne‑i Kur'ânın anahtarı, inâyet‑i İlâhî ile elinde bulunan sevgili Üstadımızın bu zehirlere de ilâç yetiştirmesi ve silâhhâne‑i Kur'ân’dan aldığı acîb silâhlarla mübâreze etmesi nev'inden güzel ve bedî' üslûb ile ve hàrika temsîlâtla bulunuşu hakikaten şâyân‑ı menn ü şükrândır. Allah sizden çok râzı olsun.
Üçüncü Mes'ele; hakikaten çok güzel, çok hoş, çok vâzıhtır. Bu mes'eleyi beş noktaya ayırmakla sanki İslâmın beş rüknünü hatırlatmış, selâmet için beş esâsı göstermişsiniz. Hem bunu dostlarınıza ve kalben sizden bir şey bekleyenlere, suâl‑i mukaddere cevab nev'inden kaleme almışsınız. Fakat hüsn‑ü zanna mesağ veriyorsunuz. Niyetle me'cur ve fâide‑mend olacağını ihtar ediyorsunuz. Sâil buna da râzı. Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfı zâten bu derde ilâç vermekte, bu yaraya merhem vurmakta ve bu arzuya çare bulmaktadır.
Sözler ile kuvvetü'z‑zahr olduğunuz mü'minler, bataklıktan çıkardığınız mütehayyirler, ayılttığınız sarhoşlar, iâde‑i şuûr ettirdiğiniz dîvâneler, şu zamanda Kur'ân’dan daha iyi mürşid olamayacağına inandırdığınız hakikaten müştâk insanlar, ilzam ettiğiniz münâfıklar, mülhidler, hattâ kaçırdığınız şeytanları her gözü olan ve bakan gördü, akıldan nasîbi olan anladı, kalbi bozulmayan inandı. Bu azîm muvaffakıyâtın sırrı, acz yolunun rehberi olan Kur'ân’ın ve Nurların dellâlının gösterdiği hakîki acze karşı Hàlık’ın ihsânındadır.
﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ âyet‑i celîlesine istinâden her ne matlûbunuz varsa Kur'ân’dadır. Buna muvaffak olmak için; Nurlarla alâkadar olmak, Kur'ân’a hàdim olmak, Allah’a karşı haddini ve acz‑i tâmm içinde bulunduğunu anlamak ve bütün mevcûdiyetiyle kabûl etmekle olur diye mütemâdiyen mü'minleri bu kestirme, selâmetli ve saâdetli yola çağıran Üstadımızdan Allâh‑u Zülcelâl Hazretleri ebeden râzı olsun. Dünyevî, uhrevî bütün muradlarını hâsıl etsin. Ümmet‑i Muhammed’e bağışlasın. Âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
110
Duânızın, cümlemiz muhtacı ve duânızda bulunmak hepimizin borcudur. Sabri Efendi kardeşimiz ne güzel takdir etmiş, Mâşâallâh, Mâşâallâh. Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. Evet bazı ibareler belki edebiyât denilen şeye tam muvâfık düşmüyormuş. Bunda da isabet var. Çünkü edebiyât satılmıyor, Kur'ân’dan nurlar gösteriliyor. Bu fakir kardeşiniz bu Sözler’i okuduğum zaman Üstadımı temsîl eder bir hâl alıyorum. Tâbiratınızla, şîvenizle okumak bana o kadar zevkli, lezzetli geliyor ki, ta'rif edemem. Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyorum telâkki ediyorum. Bazen verdiğiniz salâhiyetin manevî kuvvetiyle nâmınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor veya kaldırabiliyorum. İşte bendeki telâkki ve te'sir bu mâhiyettedir.
Bu mektûbu müsvedde ettiğim vakit tam bu ânda müezzin minârede Allâhu Ekber demişti. Ben de Allâhu Ekber (Celle Celâlühû) ile mukàbele etmiş idim. Bu hâl işteki kudsiyete açık bir işâret değil mi?
Dördüncü Hususî Mes'ele; Eski Said lisânıyla da olsa ne kadar muvâfık isti'mâl‑i silâh ediyorsunuz, Bârekallâh. Manevî taşlarınız ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى âyet‑i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere hedeflerine isabet ettiğine kàni'im. Allah böylelerinin şerlerini kudret kılıncı ile kessin. Böylesi hâin ve zâlimleri Kahhâr ismine tevdî' ederiz. Hizmette fütûrum yok, fakat mânilerin hadd ü pâyânı yok. Fakat dünyayı sırtıma yükleseler, her tarafımı ateşle sarsalar bu ulvî düşünceme mâni olamazlar. Amma buna gönül râzı değil, çok şeyler arzu ediyor. Ne çare, nefis ve cin ve ins şeytanları müdhiş topuzlarla karşıma dikildiklerinden ister istemez mücâdeleye mecburum; hakîki hizmetten geri kalıyorum. Buna ne kadar müteessif olsam azdır.
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Hulûsi
111

64. Risale‑i Nur deryasındaki lezzet ve saadetin dünyada hiç emsalini görmedim

Altı sene bana kemâl‑i sadâkatle hasbî olarak hizmet eden ve hàrika olarak benim gibi bir asabî adamı hiçbir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtibliğini dâima yapan Süleyman Efendi’nin fıkrasıdır
Efendim Hazretleri!
Evvelâ mübârek ellerinizi öper, mukaddes duâlarınızı beklerim. Fakir hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleyman, şimdiye kadar te'lif olunan mübârek Nurları birer birer mütâlaa ederek herbirisinden ayrı ayrı ve büyük nurlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifade ettim. O nurlar uhrevî yolumu irâe ettiler; Allah sizden râzı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksanlarımı gösterdiler, teşekküründen âcizim. O nurları temsîl ve tasvir edecek kudreti kendimde görmediğimden, rûhumu yoklayarak hissiyat‑ı kalbiyemi şöyle tasvir etmeğe min gayrı haddin cür'et eyleyeceğim. Hatâ vâki olursa da affımı istirham ediyorum.
112
Efendim! Görmüş olduğum Risale‑i Nur deryâsındaki lezzet ve saâdetin dünyada hiç emsâlini göremediğim gibi, kendi vicdânî muhâkemem neticesinde kat'iyyen anladım ki; o risaleler herbiri başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsir‑i Kur'ân’dır. Mahlûkat içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakikat noktasında insaniyetten sukùt eden ve serâpâ manevî yaralar içinde bulunan insanlara bu Nurların mütâlaası, serî şifâlı bir ilâç ve yaralarına gayet nâfi' bir tiryâk ve merhem olduğunu ufacık karîhamla anlayabildim. Bu Nurların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek i'tikàdındayım. Ve inşâallâh Avrupa’ya karşı dahi Kur'ânın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.
Tekrar ellerinizi öperek, duânızı isterim efendim hazretleri.
Talebeniz Süleyman

65. İ'câz‑ı Kur'ân’ın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır

Şu fıkra, aklen Hulûsi, kalben Sabri, vicdânen Husrev hükmünde olan Re'fet Bey’in mektûbudur
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Bu defa Süleyman Efendi vâsıtasıyla Yirmibeşinci Söz’ü tashih olunmak üzere huzur‑u àlînize takdim ediyorum. İ'câz‑ı Kur'ân, elhak bir şâheserdir. İhtiva ettiği hayret‑bahş hakàik itibariyle âsâr‑ı àliyenizin en mühimmidir. Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi okudum. Çok mükemmel ve rûha ulviyet ve inkişaf bahşeden çok kıymetdâr bir eserdir. Şu kadar ki, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin en büyüğü Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân olduğuna göre, i'câz‑ı Kur'ân’ın rûhumda husûle getirdiği tebeddülât ve münderecâtından ettiğim istifade çok azîmdir.
113
Bu eserinizle ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ âyet‑i celîlesinin muhtevî olduğu şümûllü ve pek azametli olan maânî‑i ulviye isbât edilmiş oluyor. Bugünkü terakkiyât‑ı fenniye ve ihtirâât‑ı beşeriyeyi kendi mahsulât‑ı fikriyeleri addeden ve bir hazine‑i hakàik olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı mühmel bırakarak Avrupa’dan ilim ve irfan dilenciliği yapan ve akıllı geçinen gâfiller, beşerin dünyevî ve uhrevî saâdetini te'min edecek maâliyât ve desâtir‑i muazzama ile memlû bulunan bu âsâr‑ı muhteşemeyi bir nazar‑ı insaf ve bir teyakkuz‑u ârifâne ile mütâlaa etselerdi, dalmış oldukları hâb‑ı gafletten pek çabuk uyanacaklardı. Fakat heyhât, bizler arpa ambarı içinde açlıktan ölen tavuklara benzeriz. Elimizde bir mecmua‑i hakàik dururken ona karşı göz yumar ve başkalarından istiâne ederiz.
İ'câz‑ı Kur'ân’ın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır. Kalemim onu tavsiften âcizdir. Kudret‑i kalemiyem olsaydı hakkını vermeye çalışırdım; olmadığı için âcizâne olarak sözümü kesiyorum. Kemâl‑i hürmetle mübârek ellerinizden öper ve Hizmet‑i Kur'ân’da sâbit olmam hakkındaki duânızı taleb ve istirham ederim, efendim.
Re'fet
114

66. Kalp ve gönlüme âciz kalemim ve kalbim tercüman olamıyor

Binbaşı merhum Âsım Bey’indir
Envâr‑ı Kur'âniye mîzan ve bürhânlarından ve kıymeti takdir edilemeyen Sözler nâmındaki risale‑i şerîfeler fakiri ihyâ ediyor, kalbimi nurlandırıyor.
﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي Çoktan beri aramakta iken lehü'l‑hamd Cenâb‑ı Hak Sözler’i bu fakire ihsân buyurdu. Kalb ve gönlüme âciz kalemim ve kàlim tercümân olamıyor.
Âsım

67. Yirmi Yedinci Mektub bir meclis‑i nuranîdir

Bahtiyar Kardeşim Husrev!
Şu Risale, () bir meclis‑i nurânîdir ki, Kur'ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma'nen müzâkere ve müdâvele‑i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur'ân’ın şâkirdleri onda herbiri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hazine‑i Kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Herbiri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor. Bârekallâh sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.
Said Nursî
115

Yirmiyedinci Mektûbun Üçüncü Zeyli

68. Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından intibaha düşen bir doktora yazılan mektup

Said’in bir fıkrasıdır
Nur Risalelerine çok müştâk ve onların mütâlaasından intibâha düşen bir doktora yazılan mektûbdur. Bu üçüncü zeyle çendan münâsebeti azdır, fakat kardeşlerimin fıkraları içinde bu da benim bir fıkram olsun.
﴿
Merhaba ey kendi hastalığını teşhîs edebilen bahtiyar doktor, samîmî ve azîz dostum!
Senin harâretli mektûbunun gösterdiği intibâh‑ı rûhî şâyân‑ı tebriktir. Biliniz ki, mevcûdât içinde en kıymetdâr, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymetdâr; hayata hizmettir. Ve hidemât‑ı hayatiye içinde en kıymetdârı; hayat‑ı fâniyenin hayat‑ı bâkiyeye inkılâb etmesi için sa'y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise; hayat‑ı bâkiyeye çekirdek ve mebde' ve menşe' olması cihetindedir. Yoksa hayat‑ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat‑ı fâniyeye hasr‑ı nazar etmek; ânî bir şimşeği, sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir dîvâneliktir.
Hakikat nazarında herkesten ziyâde hasta olan, maddî ve gâfil doktorlardır. Eğer eczâhâne‑i kudsiye-i Kur'âniye’den tiryâk‑misâl îmânî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedâvi ederler. İnşâallâh, senin şu intibâhın senin yarana bir merhem olduğu gibi seni dahi doktorların marazına bir ilâç yapar.
116
Hem bilirsin, me'yûs ve ümîdsiz bir hastaya manevî bir tesellî, bazen bin ilâçtan daha ziyâde nâfi'dir. Hâlbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabib, o bîçâre marîzin elîm ye'sine bir zulmet daha katar. İnşâallâh bu intibâhın seni öyle bîçârelere medâr‑ı tesellî eder, nurlu bir tabib yapar. Bilirsin ki; ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, ma'lûmâtın içinde ne kadar lüzumsuz, fâidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî ma'lûmâtı, o felsefî maârifi; fâideli, nurlu, rûhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi Cenâb‑ı Hak’tan bir intibâh iste ki, senin fikrini Hakîm‑i Zülcelâl’in hesabına çevirsin, o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maârif‑i fenniyen, kıymetdâr maârif‑i İlâhiye hükmüne geçsin.
Zekî dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl‑i fenden envâr‑ı îmâniyeye ve esrâr‑ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsi Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem Sözler senin vicdânınla konuşabilirler. Herbir Söz’ü, şahsımdan değil, belki Kur'ânın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne‑i kudsiye-i Kur'âniye’den birer reçetedir farzet. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhabe dâiresini onlar ile .
Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz. Ben cevab yazmazsam da gücenme. Çünkü eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hattâ üç senedir kardeşimin çok mektûblarına karşı bir tek yazdım.
Said Nursî
117

69. Nurların şu mu’ciznüma kerametlerini Mir’at‑ı Muhammediye (asm) ile müşahede edebiliriz

Sabri’nin fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-A'zam!
Bilhassa dest ve dâmen‑i mübâreklerinizi bûs edip, her ân ve zaman muhtaç bulunduğum daavât‑ı Üstadânelerini niyâz eylerim. Bir hafta evvel Süleyman Efendi kardeşim vâsıtasıyla irsâl buyurulan envâ'‑ı iltifatı şâmil lütûfnâme‑i ekremîlerini, kemâl‑i meserretle alarak mefharetle okudum. Bir fıkrasında tevâfukât‑ı gaybiye hakkındaki kanâat‑ı âcizânem suâl buyuruluyor. Neam sadakte, eyyühe'l‑Üstadü'l-muhterem!” kelimeleriyle icâbet ediyorum. Zîra, şu tevâfukât‑ı gaybiye-i acîbe, bil'umum bahr‑i muhît-i nurun talebelerini ve hattâ talebelerin cemâat‑i müstemialarını mest ve hayran ve medyûn‑u secde-i şükrân bırakmıştır. Nurların şu mu'ciz‑nümâ kerâmetlerini, ancak ve ancak mir'ât‑ı Muhammediye (A.S.M.) ile müşâhede edebiliriz.
Bu hakikatin diğer bir muarrifi olan:Âyinedir bu âlem, herşey Hak ile kàimMir'ât‑ı Muhammed’den Allah görünür dâim. (Hâşiye)
Şu iki mısra‑ı mânidârı, perîşan arîzamı şereflendirmek niyetiyle dercediyorum. Bu fakir ve âciz talebeniz, şu hayret‑fezâ kerâmet‑i Kur'âniye’yi ve i'câz‑ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu bâbda çok derin düşüncelere dalıyorum ve şu tevâfukât‑ı acîbeye müşâbih tevâfukât, başka kitaplarda bulunur mu maksadıyla çok temâşâ ediyorum, göremiyorum. Görülse de pek nâdir bir hâldedir. Şu hâlde tevâfukât‑ı gaybiye, bir kerâmet‑i aleniye olarak endâmını Nurlarda izhâr ediyor ve lisân‑ı hâl ile beşere hitâben diyor ki: Ey benî Âdem! Şu sisli asırda dalâleti ref' ve selbedip necât ve saâdet bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları, () verd‑i Muhammedî’ye tebdil edecek ve en kestirme ve son derece muhkem ve müstakîm bir tarîk‑ı selâmet ve necâta sevkedecek, pek çok kerâmât ve i'câzını gösteren, bizim bulunduğumuz deryâ‑yı nurânîdir. Ve âtiyen daha nice âsâr‑ı hafiye tezâhür edecektir.” diye nidâ ediyor.
118
Müsâade‑i fâzılâneleriyle bir ma'ruzâtım daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisna ederek merâmımı arzedeceğim. Bendeniz Nurların müştâk müşterilerinde, daha doğrusu yanık talebelerinde, bir tevâfuk‑u fevkalâde görüyorum. Çünkü enâniyet ve nefsâniyetin şiddetle hüküm‑fermâ olduğu şu asırda, hepsinin derece‑i ihtiyaç ve iştiyakı bir, kâffesinin ahlâk ve etvârı bir, umumunun tarz‑ı telâkkisi bir ve yekdiğerine karşı ahin lieb ve ümmden (kardeş, baba ve anadan) daha kavî bir râbıta‑i hakîkiye ile merbût; samîmiyet ve hakikat‑perverlikte, âdeta yekdiğerine müsâbaka eder derecede ciddi ve hàlis; kardeşlikte takib ettikleri hat ve hareket bir ve daha pek ziyâde birbirine benzeyen tullâb‑ı Nurâniyenin bu hàrika hâllerini de ayrıca bir tevâfukât‑ı gaybiye sırasında görüyorum. Zîra, İstanbul’dan, İzmir’den, Aydın’dan, Kütahya’dan, Isparta’dan, Eğirdir’den ilâ âhir muhtelif beldelerden seçilip, bir safta mukayyed bulunan talebelerin aynı hàssaları hâiz olmaları, câlib‑i nazar-ı dikkat olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.
Sabri
119

70. Bazen Nurları düşünüp, hakikaten pek çok hakaik ve hikmetleri ihtiva ettiklerini görüyordum

Sabri’nin fıkrasıdır
Lütûfkâr ve İnâyetkâr Üstadım Efendim Hazretleri!
Ramazan‑ı Şerîfin onuncu Cumartesi günü, saat onbir buçukta, herbir nüktesi nâmütenâhî hikmet ve hakikat müjdelerini hâvî ve mübeşşir, dokuz nükteli Ramazaniye’yi aldım. Rûhumun fevkalâde muhtaç ve müştâk bulunduğu ve nazîrsiz eser‑i pür-nuru, o gece kemâl‑i fahir ve sürûrla yazdım ve aslını yine Nis’li Hâfız Mahmud Efendi’ye teslîm ettim. Hakkı Efendi’ye götürdü. Ertesi sabah istinsah ettiğim risaleyi bir daha dikkatli okuyarak, hattımın tevâfukunu tashih ve Ali Efendi’ye ait bir mektûb yazdım. Tam imza edeceğim esnâda, İslâmköyü’nden bu vazifeye ma'nen memur bir adam geldi, Ali Efendi’ye gönderdim. Ve şu ümîdin fevkınde ânî olarak gelen vâsıta‑i irsâl, eserin kudsiyetine sarîh ve bâriz bir delil olduğuna şübhe kalmadı.
Üstad‑ı azîzim! Bazen Nurları düşünüp, hakikaten pek çok hakàik ve hikmetleri ihtiva ettiklerini görüyordum. Yalnız şu şehr‑i rahmet ve mağfiretin ibâdâtından olan sıyâma ait bir mevzû açılmadığını görerek, Üstadıma bir arîza takdim etsem ve otuz günden ibaret olan Ramazan‑ı Şerîfe ait Otuzuncu Mektûb olmak üzere, bir niyâzda bulunmak emelinde iken, bir sebebe binâen şu arzumdan ferâğat ettim.
120
İşte bu defa Külliyat‑ı Nur’dan mebhus‑u anhâ risale, bu abd‑i âcize hitâben; Senin kalbindeki hafî bir arzu ve hissin, bizim levha‑i manevîmizde gayet büyük harflerle yazılıdır ki, işte is'âf edildi.” tarzında bana ihsân buyuruldu. Fakir de, rûhumun mühim bir ihtiyacını te'min eden, binler hikmet ve müjdeli Ramazaniye’yi alarak, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ı inzâl edene secdeler ve Nurlar dellâl‑ı àlîşânına hadsiz teşekkürler ile, borçlu olduğum duâ‑yı fâzılânelerine müdâvim bulunduğumu arzeylerim Efendim Hazretleri.
Sabri

71. Yirmi Yedinci Söz, Müslümanları sa’y ü gayrete ve bu ulvî dinin hizmetine teşvik ediyor

Ey Üstad!
Yirmiyedinci Söz, Müslümanları sa'y ü gayretin ve bu ulvî dinin hizmetine teşvik ediyor. Bu risale sanki ufukta bir hedef, ehl‑i îmân için de bir rehber.
Evet bu söz, kalbler içinde bir iştiyak, iştiyak içinde bir nur olmuş. Otuzüçüncü Mektûb ise otuzüç penceresiyle beraber, hakikat mâyesiyle yoğrulmuş bir varlık Bu kıymetli eser ulviyet ve kudsiyet içinde, kuvve‑i idrakiyesiyle hissiz beşere hassâsiyet ve gaflet perdelerinden hakikati görmeyen nazarlara kuvvet; hak‑perest ehl‑i îmâna ise ulviyet bahş ediyor.
Hadsiz ihtiyaçlara düşen, zâhire aldanarak maddiyâta saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye'se düşüren zavallılar, bu mukaddes eserin kàri'i olsunlar, anlasınlar ki, nereye giderlerse, nereye bakarlarsa bir Hàlık‑ı A'zam’ın, bir Rahîm‑i Rahmân’ın dâiresinden, hududundan, kanunundan ve idaresinden harice çıkamazlar. Her mevcûdiyet, her vâkıa, her tahavvülât, her inâyet, her iltifat bir Kadîr‑i Zülcelâl’in yed‑i zabtındadır.
Demek oluyor ki, en ufak bir zerrede Sâni'i ilân ettiği cihetle koca bir kâinâtın saltanatının küçük nümûnesi mevcûddur, denilebilir.
Zekâi
121

72. On Yedinci Söz’ün mefhumu, nâmütenahî yükselen hakikatlerdir

Azîz ve Büyük Üstadım!
İki‑üç günlük sa'yimin mahsulünden doğan ve inâyet‑i Hak’la istinsaha muvaffak olduğum Onyedinci Söz’ü tashih için takdim ediyorum.
Ey yüce Üstadım! Onyedinci Söz ki; mefhûmu, nâmütenâhî yükselen hakikatlerdir. Yüzlerce teşekkür Her Söz beşeriyetin mübtelâ olduğu mahfî emrâzı gösteriyor ve nurlarıyla teşhîs ederek tedâvi ediyor. Pekâlâ, pek ra'nâ anlıyorum ki, benim gibi yaralı, ma'nen zarar‑dîde olmuş bir genç için, muhtaç bulunduğum teselliyetkâr şeyler, hep Risale‑i Nurdandır. Kalbime tesellî nurlarını serpen Hàlık‑ı A'zam’a binlerce şükür
Zekâi

73. Zekâi Bey’in Risale‑i Ahmediye bürhânlarını yazarken hissettiği tahassür ve hicran

Sözler, yani Risale‑i Ahmediye berâhinini yazarken, çok def'alar kalemimi elimden bırakıp, o Asr‑ı Saâdet’in ânlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, rûhum vücûdumdan ayrılarak uzaklara gitmiş. Bana tesellî tuhfeleri getirmiş.
Öyle ya, azîz Üstad! Asr‑ı Saâdet’te değilsek, müştâkıyız. Bu bize kâfî. Hazret‑i Muhammed (A.S.M.)’ın bize bıraktığı muazzam bir mu'cizesi bugün elimizde değil mi? O kitab, bize, muhtaç ve müştâk bulunduğumuz saâdeti va'detmiyor mu? Ona hàlisâne sarıldığımız zaman muhtaç bulunduğumuz zevk‑i manevîyi bize vermiyor mu?
Evet azîz Üstadım! Bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz hakîki insanlara rehber olan o muazzam kitab, o büyük mu'cize ki, ben maddiyât içinde dünya cereyanında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sesleri ne güzel tesellî etmiş ve bana sarsılmaz bir istinâdgâh olmuştur. Hakka nâmütenâhî şükürler olsun.
122
Muhterem Üstad! Bana öyle geliyor ki, manevî saâdete küşâde bulunan rûhum, kıymetdâr Risaleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk‑i manevî, bir saâdet‑i ebedî hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.
Üstadım! İşte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibaret kalıyor, ebediyete, sonsuza, saâdet âlemlerine atılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def'olsun gençlik rüyalarının kâbuslu fırtınaları!
Üstadım, duânıza muhtacım.
Zekâi

74. Küçük Sözler kısa oldukları hâlde mefhumları büyük. Büyük hisler ve ulvî fikir bahşediyor

Fazilet‑meâb Üstadım!
Nur sabahı olan Risale‑i Nurdan Birinci, İkinci, Üçüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Söz’leri istinsah ederek berây‑ı tashih, taraf‑ı àlîlerine takdim ediyorum. Mezkûr Sözler ki; kısa oldukları hâlde mefhûmları büyük. Büyük hisler ve ulvî fikir bahşediyor. O Sözler ki; herbiri ayrı ayrı mecrâlardan cereyan ederek büyük bir deryâya dökülen berrak ve sâf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların latîf ve ulvî seslerinden hayli derece istifade ediyor ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifâ verici eczâlar istihsâl ediyorum. Kendisini acı, yoksulluk içerisinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişaf edememiş kimseleri îkaz etmek emelini taşıdığıma emin olunuz.
Azîz Üstadım! Anlıyorum ki, kaybolmuş ümîdlerimin, hayatımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf edip bir fecr‑i sabah ararken, bir nur sîmâ, bir nur sabah karşımda parladılar. Allah sizden râzı olsun ki, kıymetli eserleriniz sâyesinde hayatın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu sûretle kalbime bir istinâdgâh‑ı manevî buldum diye müstağrak‑ı sürûr oluyorum. Hemen Rabbim, Üstadımızı iki cihanda azîz ve gayelerine vâsıl eylesin. Âmîn!
Zekâi
123

75. Hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim

Ey Azîz Üstad!
Vâkıa, emr‑i àlîleri Sözler’in yazılması hususunda acele edilmemesi idi; fakat hiç mümkün ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim. Ma'lûm‑u àlîleri, bendeniz bu hususta vazifelerde çok geç kaldım. Bu cihetleri vuzûh ile görüp idrak ederken mümkün ki, o ulu pınarın billûrî sularıyla elimi yüzümü yıkamayayım, kalbimi parlatmak için isti'câl göstermeyeyim. Cenâb‑ı Hakk’ın azîm bir lütfu ki, te'min‑i maîşetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymetdâr risaleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum. İsti'câlimin en büyük sebebi; muhtaç bulunduğum teselliyetkâr nurları o risalelerde buluyorum. Nasıl ki, içerisinde tevakkuf imkânı olmayan tünellerden harîs kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihar ederler. Talebeniz de kezâ o cihan‑kıymet Risaleleri ne kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifade‑bahş ve müftehir olacağım.
Onaltıncı Mektûb’u serâpâ okudum. Her türlü mezâhim ve meşakkate karşı gösterdiğiniz sabır ve tevekküle meftûn oldum. O Sözler’i okudukça, bütün mevcûdiyetim bir ıssızlık içinde parlayacak zannettim. Tehâcüm‑ü ızdırâb için hep güler yüzlü, güzel yüzlü sabırlar temennî ettim.
Yirmiüçüncü Söz, derinden gelen bir sayha gibi insaniyete bağıran ve insanlara insanlıklarını ihtar eden ve en àlî makamlara sâhib olmak yollarını gösteren ve kàri'lerini tekâmüle sevkeden ve meşrû aşklar doğuran ölmez bir tesellî hâtırasıdır. Sözü uzatmaya başladım. Yirmiüçüncü Söz’ü lâyıkıyla takdirden âcizim. Çünkü o, bir tesellî ve saâdet mâyesidir.