25. Risale‑i Nur’un insanlar üzerinde bıraktığı tesir
Hulûsi‑i sânî ve büyük bir âlim olan Sabri Efendi’nin fıkralarıdır.
Meb'ûs‑u âlem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin, insanları hayrette bırakan ve cüz'î şuûru olana îmân‑ı kâmil bahşeden fevkalhad ve hàrikulâde, ma'nen bin envâ'‑ı Mu'cizât-ı Ahmediye’yi ihtiva eden ve pek àlî ve azîm kıymeti müsbet ve müsellem bulunan Ondokuzuncu Mektûbun dördüncü cüz'ünü; nazar ve teveccüh‑ü fâzılânelerinde mingayr‑i haddin vekilleri bulunduğum mümâileyh Hulûsi Beyefendiye irsâl kılınmak üzere istinsaha başlamıştım.
Bin mu'cize‑i Muhammediye münderic olan Ondokuzuncu Mektûb, mukaddimen dahi arzedildiği vechile arzumun fevkınde pek ziyâde ulvî ve nurânî mebâhis ve vekâyi‑i risalet-meâbiyeyi beyân ve müjde ile rûh ve kalb‑i âcizîyi bahar‑ı âlem gibi gül ve gülistanlığa çevirmiştir. Bu hususta kalben hisseylediğim duygulardan mütevellid ve lâzımü'l‑arz medh ü senâyı gayet parlak bir tarzda arzetmek ehass‑ı emelim ise de maalesef söylemekten âciz bulunduğumu beyân ile iktifâ ediyorum. Yalnız şu noktayı hissettim ki:
O vekâyi’de siz cismen değilse de fakat rûhen, Server‑i Kâinât Efendimiz Hazretleriyle beraber idiniz tasavvur ediyorum. Zîra o vekâyi‑i mezkûrenin künyesiyle, mevkiiyle, an'anesiyle kat'iyyen müşâhede ve ol vechile nakl ve tahrir buyurduğunuza kàni' ve kàilim.
80
Onaltıncı Mektûbu Atabey’e giderken götürdüm. Ekserî noktalar bir kısım ihvânı ağlattı ve amcazâdem Zühtü Efendi, Onaltı’yı okuyunca, “Şimdiye kadar bilmediğim ve görmediğim nurânî ve pek kesretli sürûr‑u manevîyi ihtiva eden bir pencere bugün kalbimde açıldı. Şu pencereden hâsıl olan netâici yazmak iktidarımın fevkınde ise de avn‑i İlâhîye dayanarak bir arîza ile arzetmek ehass‑ı emelimdir. Nihâyetsiz selâm ve hürmetlerimi tebliğe tavassutunuzu ricâ ederim.” dediler.
Sabri
26. Bu gibi kıymettar eserleri işittikten sonra görmek iştiyakı gittikçe artıyor
Gönül ister ki, hemen Risaletü'n‑Nurun umumunu yazıversem de mâmelekimde bulunan dürr‑i yektâları isti'dâdım nisbetinde mütâlaaya başlasam.
Otuzbirinci elmas külliyatını avn‑i Hak ve inâyet‑i ekremîleriyle iki gün evvel ikmale muvaffak oldum. Ahmed kardeşime ait derkenarı tefhim ettim. Biraz okur ve Onuncu Söz’ü istiyor, fakat bu söz kıymet‑i maneviye itibariyle mevcûdâttan ağırdır. İ'câz‑ı Kur'ân’ın ikinci cüz'ünü hemen hitâm buldurmak üzereyim. Fakat müştâk bulunduğum Otuzikinci Söz’ü dahi lütûf buyuracak olursanız hâsıl olacak memnuniyetimi bir vechile arzetmekten âciz kalacağım. Çünkü, bu gibi kıymetdâr ve mânidâr eserleri işittikten sonra görmek iştiyakı gittikçe artıyor ve bu tabiattan bir türlü kendimi men'edemiyorum.
Sabri
81
27. Yirmi Dokuzuncu Söz’ü istinsah ederken aldığım nasihat
Bu defa istinsahına muvaffak olduğum nurlu Yirmidokuzuncu Söz’de, melâike denizlerinde sefâin‑i Kibriyâya yapışarak seyran ederken ve beşerin hatâ‑savâb işlediği ef'âli kat'î olarak umumî yoklama defter‑i kebîrinde okunacağını, nef' ve zarar hiçbir şeyin mektûm bırakılmayacağını şiddetle ihtar eden bekà‑i rûh âlemini temâşâ ederken; matlab‑ı a'lâ ve maksad‑ı aksa olan ba's ve mahkeme‑i kübrâ’nın ahkâmını kable'l‑vukû' makam‑ı istimâ'da dinlerken ve bilhassa “Medârlar” merdivenlerinden àlî makamlara manevî suûd ederken, hele Onuncu Medâr ve Üçüncü, Dördüncü Mes'elelerde deniz dalgıçları gibi deryâ‑yı maneviyatta dalıp yüzerken o kadar envâr‑ı hakàik-ı kibriyâya ve ezvâk‑ı letâif-i ulyâya müstağrak oldum ki, arz ve ifâdeden âcizim.
Sabri
28. Müşrik ve münkirleri mağlûp eden Otuzuncu Söz’ü istinsah ettim.
Müşrik ve münkirleri mağlûb ve ilzam eden ve son sistem malzeme‑i cihadiye-i vahdâniyeyi hâvî ve câmi', kuvvet ve resâneti çelik, kıymet ve ehemmiyeti elmas ve cevâhir ve akik bir kale‑misâl olan Otuzuncu Söz’ü istinsaha muvaffak oldum.
Sabri
82
29. Sözler’le beraber olmaktan duyulan memnuniyet
Sözler sâyesinde şu bir seneyi mütecâviz bir müddetten beri şevk ile taallüm, inâyetle tefeyyüz, terğîb ile tenevvür, hâhişle telezzüz, işâretle tahalluk, tedrîcle tekemmül tarîkinde ilerlemeğe sâî bulunduğum bu muayyen müddetin bir gününe, sâbıkan geçirmiş olduğum umum hayatımın bile mukâbil olamayacağı kanâatindeyim.
Sabri
30. Sözler hâzık bir doktordur
İkinci bir Sabri olan Ali Efendi’nin bir fıkrasıdır
Sözler öyle hâzık bir doktordur ki, gözsüzlere hidayet‑i Hak ile göz, ve kalbsizlere inhidam‑ı kat'iyyeye uğramamış ise kalb, ve şuûrunda çatlaklık yoksa tenvir ile düşünceye sevk, ve “nereden, nereye, necisin?” suâl‑i müşkülün halli ile insanlığın iktiza ettiği insaniyeti bahşediyor.
Ali
83
31. Nur Fabrikasından her nevi teçhizatı almanın farz olduğunu bilmek
Yine Sabri’nin
Sözler nâmında olan bahr‑i muhît-i Nur’da iki seneyi mütecâviz bir zamandan beri, seyr ü seyahatimin semere ve neticesini görüp bilmek hususunda şimdiye kadar zemin ve zaman müsâid olmadığından, sermâye‑i ticâretimin ne derecelere çıktığında; daha doğrusu bir ticâret edinebildim mi, yoksa edinemedim mi, mütereddid ve mütehayyir idim. Hamden‑lillâh bu şehr‑i rahmet ve mağfirette, inâyet‑i Rabbâniye ve muâvenet‑i Peygamberiye ve himemât ve daavât‑ı Üstadâneleri berekâtıyla sermâye‑i ilmiye-i evveliye-i bendegânemin yüzde doksandokuz derece yükseldiğini fehmettim. O menâbi'‑i ilmiye ve temsîlât‑ı hakîkiye, meclislerimi o kadar tezyîn ve tenvir etmektedir ki, arzetmekten âcizim. Beşerin pek ziyâde ayağını kaydıran şu asırda, gayetle hàrika ve fevkalhad cihâzât ve malzemeyi neşreden Nur fabrikasından her nev'i techizâtı almak farz olduğunu bilip her türlü senâ ve sitâyişe bihakkın sezâ ve lâyık bulunan ve hiçbir sûretle riyâya hamli imkânsız olan müessese sâhib‑i a'zamına, ne derecelerde îfâ‑yı şükrân ve arz‑ı minnetdârî eylesem yine hakkıyla vazife‑i zimmetimi edâ etmiş olamayacağım.
Sabri
84
32. Yirmisekizinci Söz Hakkında Sabri Bey’in Hissiyâtı
Çoktan beri rûh‑i kemterânemin son derece müştâk bulunduğu ve her bir kelimesi birer elmas mahzeni olan şu Yirmisekizinci Risale‑i pür-nurlarını “lehü'l‑hamd” kırâat ve istinsaha muvaffak oldum. Şu altun‑misâl hurûfâttan mürekkeb elmas menba'ının derece‑i kıymet ve rağbet ve ehemmiyetini arz ve ifâde hususunda (mübâlağa olmasın) mümkün olsa idi, şu risale‑i kıymetdârînin hakàik‑ı nâmütenâhîsini muvazzıh ve câmi' bir çok kelimâtın vaz' ettirilmesine çalışacaktım ki, hakikat lâyıkıyla ifâde edilsin. Zîra Hàlık‑ı Âlem Hazretleri, şu mükevvenâtı halk ve icâd ve her birini birer vazife ile tavzif ve ecel‑i âlemin hulûlünde mes'ûliyet noktasında bu dünyada acz ve fakr ve za'f ve ihtiyacını fehm ve idrak ederek, kavânîn‑i ezelîye ve desâtir‑i Rabbâniyeye imtisal ve ittibâ' edenlere şu mevzû‑i bahs Cennet gibi bir ni'met ile i'zâz edecek ve ale'l‑husus Cennet’te en büyük ni'met, Cemâl‑i bâ-Kemâl-i Rabbâniyeyi müşâhede ve müşerrefiyet‑i uzmâ olduğundan, şu fânî âlemdeki herşey binnetice Cennet’e nâzır ve hayran olduğu ve şu hakàikın menba'ı olan Furkàn‑ı Mübîn ve Kur'ân‑ı Azîmin ebvâb‑ı müteaddidesini feth ve esrâr‑ı gûnâ-gûnuna ıttılâ' ile deryâ‑yı hakàika dalmak herkese müyesser olmadığından, beş suâl ve beş cevab miftâh‑ı hakîkisiyle o künûz‑u mütenevvia kapılarını açıp pek yakından ve kemâl‑i sarâhatle gösterilmesi ciheti, değil bu abd‑i âcizin kàsır aklı, belki oldukça yüksek zekâlara mâlik olanların bile takdirine hakkıyla şâyân olduğunu kàil ve kàni'im.
Sabri
33. Sözler'deki güzel üslûp ve gayelere duyulan hayranlık
Kemâl‑i ulviyet ve kıymet‑i bînihâyesini arz ve ifâdeden âciz bulunduğum şu Sözler’deki àlî ve azîm üslûb ve gayeler, bu abd‑i pür-kusuru ihyâ ve âdeta “ba'sü ba'de'l‑mevt” hâline getirdi ve “Siyah Dutun Bir Meyvesi” nâmıyla müsemmâ, Avrupa meftûnlarına endaht edilen altun topun elmas güllelerini gördüm, hayran oldum.
Sabri
85
34. Yirminci Mektub hakkında Sabri Bey’in Hissiyâtı
Yirminci Mektûb’u yazarken vaktimin adem‑i müsâadesi cihetiyle çabuk yazmağa fazlaca sa'y ettiğimden sathî bir nazar ve kırâat edildi. Derince düşünüp zihnimde takarrur ettiremedim ise de, müsâade‑i fâzılâneleri ile şu hakikati arza ictisâr ediyorum ki; bu Mektûb‑u azîmü'l-mefhûm, şimdiye kadar tesyâr buyurulan umum Nur Risalelerinin hülâsatü'l‑hülâsa zübdesi ve menba'‑ı amîki olduğuna müşâhedemle beraber; tafsilât ve teşrîhât hususunda dahi zevi'l‑akıl olanlar için İbare‑i Arabî ile tahrir buyurulan ve yedi fıkra‑i mânidâr ve Türkçe meâllerinde münderic olduğuna kanâat‑ı kâmilem mevcûd bulunduğunu arz ile başkaca bir arzu daha uyandırdı ve dedim:
“Âh, Hudâ‑yı Müteâl ve Vâhibü'l‑A'mâl Ve'l-Âmâl Hazretleri tevfikat‑ı Samedânîsini ihsân buyursa da, Üstad‑ı àlî-kadrimden ‘fenn‑i ilm-i kelâm’ı taallüm ile tefeyyüz edebilsem.” dedim. Ve bu arzu kalb‑i bendeleride ilelebed merkûz kalacaktır ki, bu da kıymet‑i bîpâyânını hissedip ulviyet ve kudsiyetini hakkıyla ifâdeden âciz bulunduğum Yirminci Mektûb‑u merğûbdan mütevelliddir.
Sabri
35. Birinci Söz’ün ne kadar manidar olduğunu insan olan hisseder
Hele Birinci Söz’de Besmelenin derece‑i ehemmiyeti ve sûret‑i temsîliyesi şâyân‑ı takdir ve hayrettir. Öteden beri her kitabın ibtidâsında “Besmele, Hamdele, Salvele”nin zikrinin vücûbu, hoca efendilerimiz tarafından beyân edilmiş ise de, bu gibi nefsi iskât edecek bir temsîl işitilmediğinden bu derece zihinde takarrur ve temerküz etmemişti. Şu temsîl, Besmele Sözü olan Birinci Söz’de ne kadar musîb ve mânidâr olduğunu insan olan takdir eder.
Sabri
86
36. Sözler'i okurken mücevher definesinde olduğunu hissetmek
Üç kitaptan Yirminci Söz’ü ilk defa okudum. Habl‑i Metîn-i İlâhî ve Kanun‑u Mübîn-i Rabbânî olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’da, şu son asırda vücûda gelen ve frenklerin medâr‑ı iftiharları bulunan tahte'l‑bahir, tayyare, vesâire gibi eşyaya, bin üçyüz küsûr sene mukaddem işâretle ifâde edildiğini öğrenerek Kitab‑ı Mübîn’in mâzi ve müstakbelden vermekte olduğu ihbarât‑ı gaybiye ve sâdıka ve beyânât‑ı hàrika, dost ve düşmanı meftûn ve hayretlerde bıraktığı cihetle bir kat daha i'câz‑ı Kur'ân’ı isbât ve te'yid etmiştir. Yirmiüç ve Otuzuncu Söz’lerin baş taraflarından üçer, beşer sahife okuyabildim. Mahzen ve medfen‑i mücevherâta rastgelmiş bir fakir gibi hangi cevheri alacağımı harîsâne düşünüyorum.
Sabri
37. On Dokuzuncu Mektub'u yazarken görülen acîb bir vâkıa
Bahr‑i mu'cizât, Fahr‑i Kâinât Efendimiz Hazretlerinin “şu sisli asırda paslı rûhlarımızı tenvir ve tesrîr eden ve sâik‑i hayat-ı ebediyeleri bulunan” Ondokuzuncu Mektûb’un beşinci cüz'ünü alarak, üçüncüsünü iâde ettim. Fahr‑i Kâinât Efendimizin mu'cizâtından olan parmaklarından su akıtarak orduya içirmesine dikkat ederek derin bir tefekküre daldım. O sırada kalemim boya şişesinde idi. Yazmak vazifeme muvakkat bir fâsıla verecektim. Kalemimi tuttum, mürekkebi ile yerinde koymamak için kalemdeki mürekkeb bitinceye kadar bir‑iki kelâm daha yazayım da öyle bırakayım dedim. Başladım, yarım sahife yazdım, kalemden boya kesilmedi. Bundaki hikmeti düşündüm, kalem kurudu. Sonra bir çok defalar kalemi dikkatle boyaya batırarak yazdım, tecrübe ettim. Yarım satır, nihâyet bir satıra kâfî gelebildi. Bu da Hatîb‑i Bağdadî’nin ﴿ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ﴾ sırrındaki (Hâşiye) tefekküründen mütehassıl vâkıayı andırır bir te'kid‑i i'câz-ı Nebevîdir, dedim.
Sabri
87
38. Bütün zararlı şahıslara karşı ilân edilen manevî cihaddaki başarı
Evvelce takdim kılınan arîzalarımdaki tâbirat ve elfâz‑ı ta'zîmiyem ne için hak olmasın? Zîra şu kıymetdâr ve ehemmiyet‑i nâmütenâhiyeyi ihtiva ve âleme berk‑ı hâtıf gibi satvet‑i maneviye ve hakîkiyesini emsâli gibi i'lâm ve ilân eden Yirmialtıncı Mektûb‑u merğûbu yirmi günden beri muhtelif derecâtta müntesibîn‑i ilmiye mütâlaa ettikleri hâlde bugün tashihine lüzum görülen ve ale't‑ta'dâd yirmisekiz noktada ta'dil ve ilâve buyurulan nukat‑ı mühimme, kelimât ve tâbirat‑ı àliyeyi zâid veya noksan diyebilecek bir kimse çıkmasın ve çıkmıyor.
Evet şu asrın eşhâs‑ı muzırrasına karşı ilân etmiş olduğu cihad‑ı maneviyede müşâhede edilen muvaffakıyet‑i fevkalâdenin o gürûh‑u hazele ve rezeleyi iskât ve ilzam ettiğini zerre kadar insafı ve iz'ânı ve insaniyette hazzı olanın ikrar ve itiraf ve tasdik etmesi vecîbeden olduğu vâreste‑i rayb ve zunûndur.
Sabri
88
39. Altın yaldızla yazılması gereken bu eserdeki başarı
Şu fıkra Şamlı Hâfız Tevfik’indir
Altun yaldızla yazılması lâzımgelen eser‑i àlînizde Resûl‑i Müctebâ Aleyhi Ekmelü't-tehâyâ Efendimiz Hazretlerine dil uzatan, hâin‑i bî-din olan mülhid hâinlerin kuruyası dillerini inâyet‑i İlâhî ve rûhâniyet‑i Peygamberî ve şerîat kılıncı ile kesmeğe muvaffak olduğunuz şu eser‑i bergüzîdenizi Cenâb‑ı Hak ind‑i İlâhîsinde ve nezd‑i Peygamberîde kabûl eylesin. Şefâat‑ı Nebeviyeye, efendimi ve fakiri de nâil eyleyip sancak‑ı Muhammedî (A.S.M.) tahtında cümlemizi ihvânlarımızla beraber haşreylesin, âmîn.
Tevfik
40. Yirmi İkinci bahr‑i hakaikı, inayet-i İlâhiye ile istinsaha muvaffak oldum
Yine Sabri’nin
Burâk‑ı tevfik ile hakàik‑ı semâvâta râh‑ı urûcu irâe ve tefhim için tanzim ve tasnif buyurulan ve herbir lem'a‑i ulviyesi aklî ve naklî binler âyât ve alâim‑i îmânı fevkalhad izâh ve isbât eden ve bir mirkât‑ı îmân ve bir mir'ât‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve'l-Mennân olan ve saray‑ı dâr-ı bekànın elmas bir miftâhı bulunan Yirmiikinci bahr‑i hakàikı inâyet‑i İlâhiye ile istinsaha muvaffak oldum.
89
41. Risale‑i Nur’u okumak ve ondan faydalanmak çok büyük bir nimettir
Şu fıkra, hakîki ve birinci kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nindir
Mükerreren mütâlaa ve kırâat ederek, arş kadar yüksek eserleriniz hakkında mütâlaa serdine bir kelime hattâ bir nokta ilâvesine kendimde cür'et ve kudret bulamadığımdan dolayı bu bâbda bir mütâlaa dermeyânına imkân göremiyorum. Yalnız çok yüksek, cihan kadar kıymetdâr mübârek eserleri okuyup cehâletimiz hasebiyle idrak edebildiğimiz kadar istifade ve istifazaya çalışarak müstefîd olabilmek bizim için pek büyük bir ni'mettir.
Hakkı
42. Bu eser tahsil olunmuş ilmin üzerindedir
Yine Hakkı Efendi’nindir
İşbu cihan‑kıymet eserin mütâlaasında nasıl bulduğumuz istifsar buyuruluyor. Dekàik‑ı hikmet ve hakàik‑ı ilmiye ile tezyîn ve tarsin edilmiş olan yüksek eser hakkında bir mütâlaa serdetmek, bidâamın fevkındedir.
Hakkı
90
43. Yirmi Beşinci Söz, Kur’ân’ı çok güzel tarif eder
Şu fıkra, ikinci bir Sabri olan Hâfız Ali’nindir
Efendim!
Yirmibeşinci Söz, Cenâb‑ı Hakk’ın fermân‑ı mübîni olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân için öyle bir vuzûh‑u etemmi hâvî bir muarrif‑i hakîkidir ki; bahr‑i hakàikta seyr ü seyahat eden ve haricen çelikle mücellâ ve müstahkem ve dâhilen elmas ve akikle müzeyyen ve müberhen ve menba'‑ı hakîkisi olan Furkàn‑ı Hakîm gibi dâima gençliğini ve resânetini, zînet ve hüsnünü tezyîd ve muhâfaza eden ve hiçbir vecihle ahkâm‑ı memdûhasına nâkìsa getirmeyen bir sefîne‑i semâviyenin mahsulü olup, kalbleri kışırlanarak felsefenin çıkmaz çığırlarına sapan gâfil ve âsîlere şiddetle darbe‑i müdhişe ve mühlikesini çarpan o Söz, mutî'lere lütf‑u dest-i manevîsiyle dünyevî ve uhrevî nihâyetsiz mükâfâtını ihsân eden Cenâb‑ı Hakk’ın, Zât‑ı Üstadânelerine lütûf buyurduğu ve “Vehhâb” ism‑i celîlinden tulû' eden nurun lem'asıyla ziyâlandırıp hakàik‑ı İlâhiye’nin zerrelerini bile pırlantalar gibi görüp ve gösteren Üstadımın, hakàik denizinde seyr ü seyahatleri esnâsında isabet eden mevceler ki, yekdiğerini müteâkib herbirisi başlı başına bir mu'cize, hattâ bir katresi bile îcâzıyla i'câzını gösterdiğini gördüğümde “Mâşâallâh”, “Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân ve hidayeti'r-Rahmân” cümle‑i celîlesini lisânımda vird ediyorum.
Ali
91
44. Risale‑i Nur’dan nasihat almak
Yine şu fıkra Sabri’nindir
Nurları âlemi tenvir eden, kıt'ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü'l‑meâl ve bizzat hatt‑ı ekremîleriyle muharrer elmas risalelerini istinsah ve Yirmiikinci Nur deryâsına dalıyorum.
Sabri
45. Otuz Üçüncü Söz'ün kalbleri tedavi etmesi
Şu fıkra mühim bir talebe olan Seyyid Şefîk’indir
Şifâhâne‑i kalbinizden tulû' eden Otuzüçüncü Söz’ünüzle otuzüç cihetten marîz olan kalb‑i mecrûhumuzu tedâvi buyurmanızı bilhassa istirham eylerim.
Seyyid Şefîk
46. Otuz Üçüncü Mektub'un üç penceresinden ayrı ayrı lemaan eden nuranî ziyalar
İnşâallâh Kur'ân’a büyük hizmet edecek olan Küçük Hâfız Zühtü’nün mektûbudur
Bugün istinsahına muvaffak olduğum İ'câz‑ı Kur'ân’ın bu bîçâre talebenize bahşetmiş bulunduğu nihâyetsiz füyûzât, mevte mahkûm rûhuma öyle bir tabib‑i hâzık ameliyâtı yapmış ki; mübtelâ olduğum emrâz‑ı kalbiyeyi tedâvi ve yeniden hayat bahşetmiş olduğundan arz‑ı minnetdârî eyler ve bu bî‑nazîr mücevherât mahzeninin diğer renkli kapılarının da açılmasını âcizâne istirham eylerim.
Otuzüçüncü Mektûb’un otuzüç penceresinden ayrı ayrı lemeân eden nurânî ziyâlar kalb‑i âcizâneme feyyâz nurlarıyla gül‑âblar serpti. Daha birçok Nur Risalelerinin füyûzâtından hisse‑yâb olmasını bârgâh‑ı Ehadiyetten tazarru ederim efendim.
Hâfız Zühtü
92
47. Umarım Cenab‑ı Kibriya’dan ki, Sözlerin nur ve ziyalarından müstefid ve ziyadar olayım
Yine şu fıkra Sabri’nindir
Ma'ruzât‑ı hususiye: Şu ondördüncü Asr‑ı Muhammedî’de (A.S.M.) marziyât‑ı Rabbâniye ve tebliğât‑ı Ahmediyeyi bihakkın îfâ ve icra ve i'lâm ve infaz eden elhak “matla'‑i şems-i füyûzât” tâbiriyle tavsif ve ta'zîme mâsadak bulunan “Nur” risale‑i ferîdelerinden rûh‑u âcizîye in'ikâs eden ve sermâye‑i kemterânemden olmayıp sırf Risaletü'n‑Nurun füyûzât ve lemeâtından derip, çatıp yazdığım arîzalarım, mahzâ bir eser‑i hüsn-ü teveccüh-ü kerîmâneleri olarak Risaletü'n‑Nur sırasına idhal edilmesi hicâbımı intac etmiştir. Zîra bahr‑i muhîte nisbeten bir cedvel hükmünde bile olamayan, bu abd‑i âcizin pür‑kusur ifâdeleri öyle bâlâ bir mevkide yer tutacak bir mâhiyette olmadığı âşikârdır. Umarım Cenâb‑ı Kibriyâ’dan ki, karîn bulunduğu nevvâr ve ziyâdâr Sözler’in nur ve ziyâlarından müstefîd ve ziyâdâr ola.
Sabri
93
48. Ümit ve iman gibi pek âlî sermayemiz var
Şu fıkra Hulûsi’nindir
Esâsen siyaset, anlamadığım bir iş; şunun bunun âmâline hizmet, menfûrum; zilletle yaşamak, tahammül edemediğim hâllerdir. Felillâhilhamd, Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kitabımız bir, Dinimiz bir… ilâ âhir. Bu bir birler, bize yekdiğerimizi Allah için sevmek kaydını sağlamlaştırmakla beraber, rûhî, kalbî, ebedî, lâyemût bir birlik te'min etmektedir. Hamd ve şükürler olsun mü'miniz. Hayatta tesâdüf edeceğimiz binlerle musîbet ve acılara مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ gibi çok müessir devamız var. Yine idrak ediyoruz ki, burada vazifeleri nihâyet bulanlar için, ebedî mev'ûd bir hayat başlıyor. Biz de bu yolun yolcusu, bu hanın misâfiri, bu fabrikanın muvakkat bir amelesi olduğumuz için, er geç o kafileye iltihak edeceğiz. Kısa, müz'ic, dağdağalı, elemli, hüzünlü, firâklı ve ancak o sermedî hayatın mezraası olan bu fânî ve kararsız âlemde başlayan garazsız, ivazsız, pürüzsüz ve kimsenin arzusuna tâbi olmadan, sırf hasbî ve ciddi, hàlis ve muhlis arkadaşlığımızın meyvesini ve her türlü saâdeti câmi' hayatta idrak edeceğiz.
Ümîd ve îmân gibi pek àlî sermâyemiz var. Hoca Efendi Hazretlerinin àlî tavsiyeleri: Beş vakit namazını ta'dil‑i erkân ile kıl; yani başka ibâdete gücün yetmez. Namazın nihâyetindeki tesbihleri yap; yani başka zikri yapamadım diye teessüf etme. Yedi kebâiri terk et; çünkü sağâiri arayacak zamanda değiliz. İttibâ'‑ı sünnet et; zîra bu zamanda arkasında gidilecek ve harekâtı taklide değer, sâf, hàlis ve muhlis bir hâdî (ki, o da seni yine bu yola götürecektir) maalesef bulamayacaksın. Belki bu yola çıkaracaklar vardır. Fakat kömür ile elması kim fark edecek? Öyle ise sen çalış; ondan daha iyi kılavuz bulamazsın. Derslerinden birinde ki, her vakit zikir ettiğim مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ şifâ‑bahş vecîzesi hâtırımızda varken, şüphesiz her musîbet ve her elem hoş karşılanacaktır.
94
Azîz kardeş!
Zaman olur ki; herşey, herkes, her muâmele, kalbi incitiyor. Fakat işte tiryâkı: ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
Her zaman söylüyorum: Biz bu fânî hayat için dostluk yapmıyoruz. Bu kısa hayata vedâ etmek, indimizde ve i'tikàdımızda ebedî bir hayatın mukaddimesidir; öyle ise müteessir olmayalım. Nice ki, o hayata başlamadık. İşte mürâsele ile muvâsalayı te'min edelim. Allah’a güvenelim, O’ndan medet dileyelim.
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا ف۪ي عِلْمِ اللّٰهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
Hulûsi
95
49. Risalatü'l‑Envâr her biri ayrı ayrı mevzûlarda, hadd ü hesaba gelmeyen müşkülleri halleder
Sabri’nin Yirmibirinci ve Yirmiikinci Söz’leri yazdığı vakit yazdığı mektûbun bir fıkrasıdır
Bil'umum Risalatü'l‑Envâr herbiri ayrı ayrı mevzûlarda, hadd ü hesaba gelmeyen müşkülleri halletmeleriyle beraber bendeniz şöyle tasavvur ediyorum ki: Nur deryâsından nûş etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmibirinci ve Yirmiikinci Söz’leri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi maraz‑ı kalbîyi def' ve ref'e, rûhu tenvir ve tesrîre kâfî bulunduğu meşhûd ve müsellemdir. Zîra Birinci Söz tevhid miftâhıdır. Yirmibirin birinci şıkkı da mirkât‑ı Cennet’tir. İkinci şıkkı da emrâz‑ı kalbiyenin tedâvisi için nazîrsiz bir şifâhâne‑i eczâdır. İksîr ilâçlarıyla bilâ‑istisna herkeste bulunan vesvese marazını tedâvi ve kal' eder. Kalb ve rûhta Kur'ân‑ı Hakîm’in ebedî ve nâmütenâhî füyûzât ve envârından gelen revzât‑ı inşirahiyeyi küşâd ile saâdet‑i ebediyeye îsâl edecek bir râh‑ı necât ve selâmettir. Yirmiiki ise: Bürhânlarıyla, lem'alarıyla insan olanın akàid‑i diniyesini tahkîm ve tarsine emsâlsiz bir rehber bulunduğunu arz ederim efendim.
Sabri
50. Risalelerin her biri birer derya‑i azîmdir
Şu fıkra Husrev’in mektûbundandır
Sevgili ve Muhterem Üstadım,
Sözler’inizin (yani Risalelerinizin) herbiri birer deryâ‑yı azîmdir. Sözler’inizden pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki ta'rif edemeyeceğim. Bugün Söz’lerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslîme ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbur olacağına kat'iyyen ümîdvârım.
Husrev
96
51. Sözler'iniz mürşidâne ve çok yüksek olduğundan gayet dikkatli ve tahlil ederek okumak icap ediyor
Şu fıkra Re'fet Bey’in mektûbundandır
Sözler’iniz mürşidâne ve çok yüksek olduğundan gayet dikkatli ve tahlil ederek okunmak icâb ediyor. Serdeylediğiniz delâil‑i akliye ve mantıkıye o kadar tatlı ve hayret‑bahştır ki, insan okudukça okuyor ve nâmütenâhî bir zevk‑i manevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeble bir defa okumak kâfî değil. Hepsi yanında bulunup dâima okumalıdır.
Re'fet
52. Bu eserler bize Cennetten gönderilen meyvelerdir
Şu fıkra dahi Sabri Efendinin mektûbundandır
Üstadım Efendim!
Şu kıymetli elmaslar, Cenâb‑ı Hak’tan Habîb‑i Zîşanına gönderilen Şecere‑i Tûbâ’nın nâmütenâhî semereleri olduğunu ve bunların emsâli gibi bî‑nazîr mücevherâtın ihrac ve teşhîri zamanını bulup sergi‑i Rabbânîye ve Muhammediye’ye vaz' eden Zât‑ı Üstadânelerine şu dakikada kàsır aklım ve isti'dâdsız lisânımla şöyle duâlar ediyorum: اَللّٰهُمَّ احْفَظْ مُؤَلِّفَ هٰذَا الدُّرِّ الْيَكْتَا الَّذ۪ي هُوَ مَوْسُومٌ بِرِسَالَةِ النُّورِ وَاَعْطِ قَلْبَهُ (وَقَلْبَ صَبْر۪ي) اَلَّذ۪ي هُوَ مَمْلُوءٌ بِالْحَقَائِقِ وَالْاِبْتِهَاجِ وَالسُّرُورِ اٰم۪ينَ
Sabri
97
53. Acz ve fakrdaki lezzet, şefkat ve tefekkürdeki ulviyet, hakikaten hiçbir şeyle kabil‑i kıyas değilmiş
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Maddeten uzak düşen bu bîçâre talebenizi yakından temsîl eden Hâfız Sabri Efendiyle diğer zevâtın Nurlar hakkındaki ihtisasları çok kıymetli ve yüksek ve lâyıklı bir sûrette ifâde edilmiştir. Bir mektûbunuzda Muallim Cudî’nin kasidesi münâsebetiyle buyurduğunuz vecîzeyi burada tekrara münâsebet geldi.
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ (ع. ص. م.) sırrınca güzellik yazılarımızda değil belki i'câz‑ı Kur'ân’dan olan nurlu Sözler’e ve Mektûbat’a aittir. Her ferd‑i mü'min derece‑i fehm ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi ta'rif eder. Acz ve fakrdaki lezzet, şefkat ve tefekkürdeki ulviyet; hakikaten hiçbir şeyle kàbil‑i kıyâs değilmiş.
Hâl‑i âlem müsâid olsa da, hazine‑i hàssa-i Kur'ân’dan çıkararak tâbir‑i àlînizce dellâllığını yaptığınız elmasları çok gözler görse. Görse de sarhoşlar ayılsa, mütehayyirler kurtulsa, mü'minler sevinse, mülhidler, kâfirler, müşrikler îmâna, insafa, dâire‑i akla gelseler. Ve bu mes'ûd ve ulvî neticeyi bizlere idrak ettirmesini eltâf‑ı İlâhiye’den tazarru ve niyâz ediyorum. Âmîn.
98
Muhterem Üstad!
Allâh‑u Zülcelâl hazretlerine ne kadar müteşekkir bulunsanız yeridir. Acz ve fakr tezkeresiyle girmeye muvaffak olduğunuz saray‑ı Kur'ânın hàs hazinesinden, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve me'zun olduğunuz mikdarını necim necim çıkartarak evvelâ kendiniz bakıyor, sonra “Eyyühe'l‑insan! İşte bakınız, bu misâfirhâneyi açan, âlemleri rahmetiyle yaratan, sizi hikmetiyle halk buyurup bu âleme gönderen Sultan‑ı Kâinât bin üçyüz küsûr sene evvel büyük bir elçisi Habîb‑i Ekremi (A.S.M.) vâsıtasıyla, size hilkatteki hikmeti, buraya gelmekteki maksadı, ubûdiyetin iktiza ettiği hizmeti ilâ âhir‥ bildirmişti. Bu àlî tebliğâtı, o kudsî ahkâmı sizin anlayacağınız lisânla anlatıyorum, dinleyiniz. Eğer aklınız varsa, gözünüz görüyorsa, insanlığınız varsa, hakikati anlar ve îmâna gelirsiniz.” diye beyânâtta bulunuyorsunuz. Bizler hasbe'l‑kader felillâhilhamd bu kudsî beyânâtı yakından dinlemek, görmek ve göstermek iştiyakını gösterdik. Siz de o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakikati anlatıp, yolumuzu doğrultmaya vesile oldunuz. Allah sizden ebeden râzı olsun. Nefs‑i emmârenin zebûnu cin ve ins şeytanlarının hedefi olmaktan kurtulamadık ise de bu hasbî ve Kur'ânî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyla yapamıyorsak da yolunda bulunuyoruz.
اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ
Hulûsi
99
İkinci Zeyl
54. Âdilcevazlı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki hisleri
Ümmî fakat allâmelerin işini gören ve esrâr‑ı Kur'âniyeye karşı Isparta’nın intibâhına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki ihtisasâtıdır.
Fazilet‑meâb Üstadım Hazretleri!
Efendim, evvelâ arz‑ı ta'zîm ve hürmetle mübârek ellerinizi öperek, her ân ve zaman lisânıma yakıştığı kadar duâ eder ve duânızı ricâ ediyorum.
Efendim, ma'lûmunuz fakir talebeniz ve kardeşiniz câhil olduğum hâlde, güneş misâli olan risale‑i bergüzîdelerinizden umum Nur Risalelerinizi okutup dinledim. Güneşin nuruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimali olmadığı gibi risalelerinize de sed çekilemez. Onları istimâ'da rûh ve kalbimi tedkik ettim, tedkîkàtımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım, baktım ki; rûh ve kalbimde bir feyezân ve coşkunluk var ki, beni bilâ‑ihtiyar bir vazifeye sevk etmek için hemen “haydi haydi!” diye tazyîkata başladı. Ben de rûhumda olan bu vâkıayı takib ederken o Nurların irâe ettiği miftâhları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlar ile icâb eden kapıları açıp, o Nurlara ehil olan kardeşlerimi (min gayrı haddin) arayıp bulmak vaziyeti âdeta bana emrolunup, o Nurlardan güneş gibi nur saçılması hususunda ben de bu hâli kendime vazife addettim.
100
O Nurlardan almış olduğum anahtarları teslîm ile, hâin‑i din olan mülhidlerin elleri kımıldanmayacak derecede kırılması için, hamden‑lillâh bu kardaşlarımı arayıp buldum. Emânetullâh ve emânât‑ı Peygamberînin (A.S.M) gayet parlak yâkut ve zümrüdden kıymetdâr olan hazinelerini o zâtların ellerine teslîm ettim. Elhamdülillâh Cenâb‑ı Hak muvaffak etti. O mübârek eserlerinizi mütâlaa eden eşhâs, insan iseler ve insaniyetle alâkaları varsa îmân eder. İnanmadıkları takdirde ya insaniyetten istifâ etmeli veyâhut insan değiliz demeli. Bu eserler başlı başına ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşâallâh her cihetle fethederek fâtih olacaktır. Cenâb‑ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevâbına nâil eyleyip, şefâatine mazhar buyursun. Âmîn…
Tekrar mübârek ellerinizi bûs ile, duânızı istirham eylerim efendim hazretleri.
Abdülcelil oğullarından Âdilcevazlı Emrullâh oğlu Bekir
55. Nurların hazinedarı olan Sözler hakaik‑ı eşyada en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hassasına hâizdir
Bu fıkra Hulûsi‑i sânî Sabri’nindir
Bekledim, tâ ki, Onuncu Söz neşredilmiş, işbu kıymeti, mükevvenâta fâik olan mübârek nurlu eserden bir nüshacık ihsân buyuruldu. Hemen aldığım dakikada, zîrûhtan hàlî ve zümrüd‑misâl yeşillenmiş nebâtât arasında bir ağacın altına gittim. Lâkin mevsim itibariyle haliçe‑i zemin gayet revnâkdâr ve envâ' türlü çiçeklerle müzeyyen ve muhteşem ise de ânifü'l‑beyân eser, âlem‑i bekànın sened‑i hakîki ve kat'îsi ve en kavî ve gayet rasîn ve son derece güzel naklî ve aklî ve mantıkî ve ta'rifi imkânsız bir delâil ve berâhin‑i kat'iyye ile müsbet ve hattâ haşir hakkında ayağı kayarak mühlik uçurumlara giden ve en fenâ bataklıklara düşen, hüsrân ve dalâlette boğulan pek çok kimseleri dakîk ve amîk işârât ve hakàikı ile ihyâ ettiğini ve edeceğini alâ‑kadri'l-istitâa öğrendim.
101
Her ne kadar o kıymetdâr eserin derecât‑ı refîa ve mühimmesini hattâ en kısa bir cümlesini bile hakkıyla anlayabilmek ve o hususta söz sarfedebilmek bidâamın fersah fersah fevkınde ise de menba'‑ı hakîkisi bulunan Furkàn‑ı Mübîn’den tam bir feyz alan ve emsâli görülmemiş bir şâheser olduğunu anladım. Bu fakir, şiddetli acz ve zaafımla, bî‑hadd bahr‑i hakàika daldım ve bahr‑i muhît-i nura girebilmeğe şu mübârek eser, elmas bir miftâhım oldu. Binâenaleyh hàvâs ve hàvâssu'l‑hàvâs, dikkatle onu mütâlaa ederlerse daha ne derecelerde hakàik‑ı İlâhiye ve maârif‑i Rabbâniye müşâhede ederek iktisab‑ı füyûzât edeceklerini tahmin edemem.
Bundan başka şu nurânî ve ulvî ve kudsî eser, numarası itibariyle dokuz eserin daha mukaddimen sebkat ettiğini îmâ ve işâretle beraber ve “On” numaradan sonra daha bir çok eserlerin vücûdunu mutazammın bulunmasına dair bir hassâsiyet‑i kalbiye uyandırdı.
Sonra anladım ki: Kur'ân‑ı Hakîm’in nur ve ziyâdâr menba'ı cûş u hurûşa gelmiş; Furkàn‑ı Hakîm’in elmas maâdininden dehşetli bir infilâk husûl bulmuş; Sözler nâmında hadsiz tiryâklar ve mücevherât zâhir oldu. Pek çok kulûb, def'‑i maraz ve kesb‑i âfiyet etti. Furkàn‑ı Mübîn’in feyziyle Söz’lerinin her birini, herkese görmek müyesser olmayan gayet dakîk ve amîk beyânât‑ı hàrikalarını röntgen makinesi ile temsîl ediyorum. Nasıl o röntgen şuâı şu uzuvların içindeki en hafî ve ince hâli görüyor, gösteriyor, öyle de; nurların hazinedarları olan Sözler dahi, hakàik‑ı eşyada en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hàssasını hâizdir.
Sabri
102
56. Bu güzel ve yüksek Sözler’i birden bire kavramak herkese müyesser olamayacağı için affımı rica ediyorum
Şu iki fıkra Husrev’indir
Şimdiye kadar emsâline tesâdüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için affımı ricâ ediyorum. Duânız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenâb‑ı Hakk’ın muvaffak buyuracağı ümîdini taşıyorum. Ve beni zât‑ı àlînize tevdî' eden ve Sözler’i yazmaklığıma ruhsat veren Cenâb‑ı Hakk’a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum.
Husrev
57. Risalelerin güzelliğine, yüksekliğine ve lâtifliğine hayrette kaldım
Kezâ Husrev’in
Risalelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve latîfliğine âciz lisânımla, kısa aklım ile ve zaîf idrakimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâ‑kayd her okuyanı bizzarûre tahsine sevk ediyor. Cenâb‑ı Hakk’a ne kadar hamdeylesem, şükreylesem bu lütûfların hakkını ödeyemem.
Husrev
58. Nur bahçesinin nurlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmaya muvaffak oldum
Şu fıkra Hâfız Zühtü’nündür
Nur bahçesinin nurlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmağa muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevî bulunduğu lezzeti, kàsır lisânımla şimdi ifâde edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebi‑yi âhirü'z-zaman Aleyhi Ekmelü's‑salâtü Vesselâm’ın huzur‑u saâdetine ve pâk, latîf Sohbet‑i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrak ettiren bu kıymetdâr Ondokuzuncu Mektûbu mütâlaa etmekten bir türlü doyamıyorum. Bilcümle Risaletü'n‑Nurun takdir ve tevkîri hususunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenâb‑ı Vâhibü'l-Atayâ’dan dilerim ki, Nur bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmağa arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın.
Hâfız Zühtü