Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

98. Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Remzini din kardeşlerimle birlikte okuduk

Rüşdü’nün fıkrasıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek kıymetdâr ve pek muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!
Nurlarıyla kara kalbimi nurlandırmış olduğunuz Mektûbat’ınızdan, i'câz‑ı Kur'ânî’den İhlâs‑ı Şerîf, Muavvizeteyn, Fâtiha‑i Şerîf sûrelerinin tevâfukât‑ı hurûfiye sırlarını gösterir, Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Remzi’ni din kardeşlerimle birlikte okuduk. Çok şükür, bin şükür elhamdülillâh. Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin kelâmı olan Kur'ân‑ı Azîm-i Hakîm’in sırlarına hayret ve bütün kalbimle ve lisânımla اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ dedim.
155
Üstadım, yeni tevâfukâtlı Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın baş tarafına, bu remzin ilâvesi, hak ve hakikati ilân maksadına muvâfık olsa da, okudukça doymak ve usanmak bilinmeyen ve her okudukça dünya lezzetinden bin kat fazla lezzet veren ve kararmış kalbleri nurlandıran ve bize bizim lisânımızla hâllerimizi teşrîh ve tarîk‑ı Hakkı gösteren Risale‑i pür-nurlarınızda da beraber ayrıca bulunması ve Kur'ân‑ı Hakîm’in başına mümkün olursa hem Arapçasının ve hem de Türkçesinin konulması muvâfık olacağı zannındayım, Efendim Hazretleri.
Rüşdü

99. Tevâfukât‑ı hurûfiye sırlarını gösteren Yirmidokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Remzi, emsalsiz bir sırrı meydana koymuş

Saatçi Lütfi Efendi’nin fıkrasıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
İ'câz‑ı Kur'âniye’den İhlâs‑ı Şerîf’le Muavvizeteyn ve Fâtiha‑i Şerîfe sûrelerinin tevâfukât‑ı hurûfiye sırlarını gösteren Yirmidokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Remzi’ni aldım ve okudum. Neşir buyurulan işbu risaledeki tevâfukât, şimdiye kadar emsâli nâmesbuk bir sırrı meydâna koymuş. Bu hususa dair mütâlaada bulunmak, kuvve‑i kalemiyemin ve havsala‑i mevcûdemin kat kat fevkınde bulunmakla beraber, aff‑ı Üstadânelerine mağrûren şu kadar diyebilirim ki: Neşir buyurulan risaledeki izâhat, herhangi bir bedbîn ve kör olan bir gâfili uyandırmağa ve hattâ bütün mevcûdiyetiyle kararmış kalbleri tenvire ve irşada pek büyük delil bulunduğundan, muhterem Üstadımızın tasavvurî kararı vechile, her ferdin Kur'ân‑ı Azîmü'l-Bürhân’daki mu'cizâtı görmesi için Kur'ânın baş tarafına derci hususu, pek muvâfık görüldüğünü arzeylerim, Efendim Hazretleri.
Saatçi Lütfi
156

100. Bu Nur Risalelerinin her birisi birbirinden nurlu.Hele İ’caz‑ı Kur’ân nurun âlâ nur

Âsım Bey’in fıkrasıdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstadımı, bu fakire lütûf ve kereminden ihsân buyuran Kàdir‑i Mutlak, ezel ve ebed sultanı Cenâb‑ı Hayy-ı Lâyemût Hazretlerine, her dakikada yüzbinlerce hamd ve şükür etsem ki ediyorum yine yüzbinde bir borcumu bile îfâ edemem.
لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪يPür‑taksîr olan bu fakir, bilâ‑fâsıla otuz dört sene olan hayat‑ı askeriyemde, muktezâ‑yı beşeriyet, az ve çok ma'siyet fırtına ve dalgalarına tutulmuş, vazife‑i diniye-i uhreviye ve ubûdiyet ciheti pek çok noksan kalmış ve hâb‑ı gaflet perdesine bürünmekle imrâr‑ı hayat etmiş olduğumu şimdi anlıyorum ve kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup, evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Bu da, siz Üstadıma ve Risalelerinize kavuşmakla hâsıl olmuştur ki, yüzbinlerce şükür Cenâb‑ı Hak sizi bu fakire ihsân buyurdu.
157
Dört sene evvel Burdur’a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendi’nin delâlet ve tavassutu ile muhâbereye başlanmış ve binnetice hikmet‑resân ve nur‑feşân ve müşkül‑küşâ ve kâinâtın muammâ‑yı tılsımını açan anahtarları bu fakirin eline veren, yine o risalelerdir. İşte o bahâ takdir edilemeyen o anahtarlar, öyle mücevherât ve pırlanta elmaslar ki, ne diyeyim iktidarsızlığımdan lisânım ve kalemim kalbimin tercümânı olamıyor, âciz kalıyor.
Şerîat, hakikat ve mârifet hazine ve definelerini küşâd edecek ve eden, ancak ve ancak bu Nur risale‑i şerîfeleridir. Bu Nur Risalelerinin herbirisi birbirinden nurlu; hele İ'câz‑ı Kur'ân nurun alâ nur. Nasıl tavsif edeyim, bir gülistan‑ı ferâh-fezâda, gayet nâdide ve hoş bu ezhâr‑ı latîfe gûnâ‑gûn bulunup da hangisini koparmağa, koklamağa, tercih etmeye mütehayyir kalıp da, neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmağa karar verdiği gibi; bu risale‑i şerîfeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur deryâsına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip, hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar! İnsanı fakat o insanı, tahayyür ve tefekkür sahrâsında mest‑i lâya'kıl bırakmaz da ne yapar! Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvaniyet hàssalarından tecerrüd etmesine, Hàlık’ına ubûdiyet‑i mütemâdiyede bulunmasına, mezmûm bilcümle ahlâkları def' ve tardetmesine ilâ âhir gibi hissiyatıyla mütehassis edip de nefs‑i emmâreyi öldürmez de ne yapar!
158
Diyebilirim ki, bu Nur risale‑i şerîfeleri bir gülistan‑ı cinândır. Bu gülistandan istifade edemeyen bedmâyelere, nasîbedâr olamayanlara sad‑hezâr teessüf. İşte o gibilere ilhâm‑ı Rabbânî erişsin de, Yirmiüçüncü Söz risale‑i şerîfesinin âhirindeki iki levhanın birincisi ki, hicâb‑ı gafletten nihânı, ikinci levhadaki zevâl‑i gafletle ayâna tebdil edebilsinler.
Cümle mü'minîn‑i muvahhidînin tarîk‑ı hidayette hatve‑endâz olmaları için; Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine kavlen duâ ve tazarru etmekliğim ve fiilen de, henüz dörtte birini yazamadığım bu Nur risale‑i şerîfelerinin fakirde mevcûd olanlarını, i'timâd ettiğim, muhabbet ve aşkı olduğunu hissettiğim ihvâna, ezcümle (……………….) gibi zevât‑ı muhtereme, Cuma günleri fakirhânede toplanıldığı vakit bizzat okuyor ve ellerine birer Nur parçalarından verip akşama kadar ve bazı geceleri okunmakta devam ediliyor. Hepimiz Cenâb‑ı Kàdir-i Kayyûma ubûdiyet ve niyâzımızı îfâ ediyoruz ve Zât‑ı Üstadânelerine karşı da bu borcumuz olan duâ‑yı Üstadânelerini yâd ve tezkâr ediyoruz.
Cenâb‑ı Zülcelâl-i ve'l-Kemâl Hazretleri muhterem Zât‑ı Üstadânelerini dünyalar durdukça, Nur Risalelerini rehberlikte, delâlette ve nur dellâllığında ilâ‑âhirüddeveran kàim buyursun!” duâsını her namazın âhirinde hemşirenizle beraber vird‑i zebân etmişiz, Efendim Hazretleri.
Âsım
159

101. Ahmed Galib’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır

Ahmed Gâlib’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır
Âdem‑i ilm-i hakikattir sözün,
Tercümân‑ı kenz ü vahdettir sözün.
.
Hazret‑i Hak’tan atâ‑yı mahzdır,
Neş'e‑i Şît-i hüviyettir sözün.
.
Ders‑i hikmettir, bütün ulvî beyân,
Misl‑i İdris, pîr‑i hikmettir sözün.
.
Mevc‑i tûfân-ı dalâletten siper,
Keştî‑i Nuh-u selâmettir sözün.
.
Sarsar‑ı ilhâddan inkaz eden,
Şu'le‑i Hûd-u hidayettir sözün.
.
Tezkiyet‑bahş-ı kulûb-u mü'minîn,
Sâlih‑i dâr-ı emânettir sözün.
.
Vahdetin esrârını ilân eden,
Ol Halîl‑veş asl‑ı millettir sözün.
.
Bahş‑ı zemzem eyler, ehl‑i hayrete,
İsmail‑i feyz-i hürmettir sözün.
.
Mahz‑ı tahkîktir, hayâlâttan ulâ,
Sırr‑ı İshak-ı hakikattir sözün.
.
Zümre‑i tâğutu hep berbat eder,
Lût gibi rükn‑ü salâbettir sözün.
.
160
Din‑i Hakkın neşr ü ta'mîmi için,
Fazl‑ı İsrail-i kudrettir sözün.
.
Hak cemâliyle kemâlin gösteren,
Hüsn‑ü Yûsuf’tan işârettir sözün.
.
Yokluk içre, varlığa kàim olan,
Sabr‑ı Eyyûb-u metânettir sözün.
.
Mülhidân fir'avunların gark eyleyen,
Tûr‑u Mûsa-i şerîattır sözün.
.
Ser tâ‑ser mîzan‑ı hikmetle rasîn,
Çün Şuayb‑ı emn ü adâlettir sözün.
.
Ehl‑i idlâli, eden zîr ü zeber,
Sanki Hârun‑u fesâhattir sözün.
.
Asker‑i Câlût-u küfrü mahveder,
Savt‑ı Dâvud-u hilâfettir sözün.
.
Mârifet‑i takvâ ve hikmet mülküne,
Bir Süleyman‑ı emârettir sözün.
.
Hâsılı dertlilere derman eder,
Dest‑i Lokman-ı hazâkattir sözün.
.
Ba'sü ba'de'l‑mevte kàim hüccetin, ()
Çün Üzeyr mazhariyettir sözün.
.
Ehl‑i şevke âb‑ı hayat bahş eden,
Hıdr‑ı bahreyn-i velâyettir sözün.
.
161
Bâr‑ı sıkletten ukùlü kurtaran,
Nur‑u İlyas-ı riyâzettir sözün.
.
Kulluğun efdalini izhâr eder,
Sırr‑ı Zülkifl-i ibâdettir sözün.
.
Sed çeker kâfir olan ye'cüclere,
Çünkü, Zülkarneyn‑i kudrettir sözün. ()
.
Sırr‑ı tesbihâtı telkin eyleyen,
Yûnus‑u gavvâs-ı hakikattir sözün.
.
Rahmet‑i Rahmân’ı hep tezkâr eder,
Hamd‑i Zekeriya-yı rahmettir sözün.
.
Tâb ile şerh‑i kitab-ı Hak eder, (❋❋)
İlm‑i Yahyâ-yı verasettir sözün.
.
Mürdeyi ihyâ, körü bînâ eder,
Nefha‑i İsâ-yı fıtrattır sözün.
.
Müjde‑peymâ-yı kulûb-u ehl-i hak,
Mâhî‑i târîk-i fetrettir sözün.
.
Ahmed’in mi'râcını eyler beyân, (❋❋❋)
Şerh‑i ahkâm-ı Nübüvvettir sözün.
.
Hep Kelâmullâh‑ı nâtık şerhidir,
Kenz‑i i'câz-ı Risalettir sözün.
.
Söz değil, özdür bütün tibyânınız,
Vech‑i Hakka hep işârettir sözün.
.
Lübb‑i lübb-i mârifettir mâ‑hasal,
Yüzyüze Hakka itâattir sözün.
.
Şu'le‑i envâr-ı hurşid-i ezel,
Mağz‑ı Kur'ân’dan ibarettir sözün.
.
Hak Teâlâ dâima pür‑nur ede,
Çünkü irfan‑ı saâdettir sözün
.
Şân‑ı Üstadda ne dersen Gâlibâ!‥
Az ki, bir îmâ‑yı hayrettir sözün.
Ahmed Gâlib
162

102. Ahmed Galib’in Sözler hakkında Arabî fıkrasıdır

Ahmed Gâlib’in Sözler hakkındaki Arabî fıkrasıdır
مُق۪يمُ السُّنَّةِ بِالْاِجْتِهَادِ ❋ قِوَامُ الدّ۪ينِ ف۪ي يَوْمِ الْفَسَادِ
سَلَلْتَ السَّيْفَ عَلَى الَّذ۪ينَ ضَلُّوا ❋ عَنِ الْحَقِّ وَهُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ
بَيَانُكَ كَانَ صَمْصَامًا شَد۪يدًا ❋ عَلٰى اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَالْاِرْتِدَادِ
وَنَادَيْتَ الْجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا ❋ اِلٰى نَهْجِ الْحَق۪يقَةِ وَالسَّدَادِ
اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَائِع۪ينَ ❋ وَتَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ
لَاَنْتَ دَعَوْتَهُمْ سِرًّا وَجَهْرًا ❋ لَقَدْ جَاؤُكَ مِنْ اَقْصَى الْبِلَادِ
فَمَا اسْتَغْنَوْا عَنِ الْاٰيَاتِ طُرًّا ❋ لِاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاِعْتِمَادٍ
163
رَاَوْ ف۪ي نُطْقِكُمْ نُورًا جَلِيًّا ❋ فَيَوْمًا بَعْدَ يَوْمٍ مُسْتَزَادٌ
فَتَحْتَ عَلَيْهِمْ اَبْوَابًا كَث۪يرًا ❋ مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ
جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَيْرٍ كَث۪يرٍ ❋ وَاَعْطَاكَ الصَّفَا ف۪ي كُلِّ وَادٍ
وَيَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ ❋ وَاٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ
يُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ ف۪ي سُوقِ حِكْمَةٍ ❋ بِاَنْوَارٍ اِلٰى يَوْمِ التَّنَادِ
اَلَا لَا تَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ ❋ فَبَشِّرْ قَلْبَهُمْ وَاللّٰهُ هَاد۪ي
164

103. Murad Efendi’nin Sözler hakkında yazdığı bir fıkra

Sözler hakkında Murad Efendi’nin fıkrasıdır
Azîz Dost!
Deryâ‑yı maâriften, semâ‑yı irfana İlâhî bir hava ile coşup fışkıran ve semâ‑yı irfandan zemin‑i maârife İlâhî bir hava ile inen bârân‑ı mârifeti ve feyezân‑ı hikmeti, zemin ile âsumân arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryânın ka'rından, sâhil‑i beyâna bahâ takdir edilemeyen cevâhir geliyordu. Bunlardan bir mikdar olsun almaya iktidarım gelmiyor ve gelemiyordu. Yalnız görüp alabildiğim bir şey varsa bedî'in cilvesiyle, bedîiyâtın neş'esiyle hayrettir.
Murad

104. Sabri Bey’in Risale‑i Nurun tanzim ve tarsin edilmesi vazifesine ta'yin ve kabûl edilmesinden duyduğu memnuniyet

Sabri’nin fıkrasıdır
Ondördüncü asrın elliikinci sâline yetişip, ahkâm‑ı kat'iyyesiyle mü'mine berâet ve mücrime i'dâm‑ı ebedî kararının infaz ve icrası gününe kadar bâkî kalacak olan kavânîn‑i ezeliye-i Sübhâniyeyi, bilkülliye hedm ve imha etmek âmâl‑i bâtıla ve efkâr‑ı münâfıkânesine kapılan ehl‑i dalâlet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, keşf‑i kable'l-vukû' olarak, işbu çelik kale tâbir ettiğimiz, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın müfessir ve mümessili olan Nur deryâsı, zâhiren otuzüç aded, ma'nen otuzüç milyon elmas, inci ve mücevherât‑ı mütenevvia ve müteaddideyi vücûda getirdikten sonra, asıl kalenin bu teşkilât‑ı nurâniye ve mühimme dâiresinde tanzim ve tarsini iktiza ettiği hengâmda, ednâ bir amele olarak, yüzbin defa haddimin fevkınde olan şu kudsî vazifeye, bu abd‑i âciz de ta'yin ve kabûl edilmekliğimdeki tevfikat‑ı Sübhâniyeye karşı, secdegâh‑ı Rabbâniyede mütâlaa ve riyâ olmasın, şu fânî vücûdumu ârâmsız ifnâ etsem, o mukaddes vazife dâiresinde, bir dakika müşerrefiyetime mukâbil ubûdiyet etmiş olamayacağımdan, اِلٰه۪ي اَنْتَ ذُو فَضْلٍ وَمَنٍّ ❋ وَاِنّ۪ي ذُو خَطَايَا فَاعْفُ عَنّ۪ي kaside‑i şerîfesiyle arz‑ı ubûdiyet etmekle iktifâ ettim.
Hulûsi‑i sânî Sabri
165

105. Takib ettiğin yoldan daha güzel ve ondan daha parlak ve nurlu bir yol olamaz

Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Bu hâl karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenâb‑ı Hakk’ın lütf‑u ihsânlarına hamdeder ve şükrederken bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki:
Evet Husrev, iyi olan sen değilsin; takib ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nurlu, hiçbir şey olamaz diyorum.
Sevgili Üstadım, size medyûnuz, risalelere medyûnuz. Bizi size ve risalelere ulaştıran Cenâb‑ı Hakk’a medyûn ve müteşekkiriz ve hâmidiz.
166
Sevgili Üstadım, mektûbunuzda yorgunluğumdan bahis buyuruyorsunuz. Evet, bazen yoruluyorum, fakat yorgunluktan istirahati arzu eden nefsimi, rûhum vazifeye dâvet ediyor ve belki bugünkü sa'yim, keffâretü'z‑zünûb olur. Çünkü, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmeti vâsi'dir, diyorum. İşte bu düşünce ile şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymetdâr Üstadımı memnun etmesi, bu hâlimi kat kat tezyîd ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Ahmed Husrev

106. Risalenin dinsizleri iskâta kâfi geleceğine hepimiz kanaat ve iman getirdik

Küçük Zühtü’nün fıkrasıdır
Yirmidokuzuncu Mektûbun Yedinci Kısmı’nı akşam fakirhânede Bekir Ağa ile beraber bazı hususî arkadaşlarımızla okuduk. Ve son risalenin, dinsizleri iskâta kâfî geleceğine hepimiz kanâat ve îmân getirdik.
Küçük Zühtü

107. Ümmet‑i Muhammed’in kulûb-u mecruhalarını Kur’ân-ı Mu’cizü'l-Beyan’ın âb-ı hayatıyla ihya buyuruyorsunuz

Sabri’nin fıkrasıdır
Vakit vakit mukaddesât‑ı diniyeye ehl‑i dalâletin icra etmekte oldukları hücumlarla rûhumda açılan cerîhaların teellümâtıyla müteellim olduğum bir ânda, muhterem Bekir Ağa Hızır gibi yetişerek, Yirmidokuzuncu Mektûbun Yedinci Kısmı’nı sunup, derdime derman oldu.
167
Evet eczâhâne‑i Kur'ân’ın müstahzarâtından ve ancak binden bir nisbetindeki hikmetinden olan işbu dürr‑i meknûn, es'ile ve ecvibe, işâret ve sarâhatiyle tedâvi ile, mağmûm kalbimi tesrîr ve müteessir vicdânımı tenvir ve mükedder rûhumu mahzûz edince dedim: Aman! Yâ Rabbî! Sen, Resûlün ve Habîbin Muhammed Mustafa’nın (A.S.M.) hakîki ümmetine öyle bir tükenmez hazâin‑i hikmet bahşetmişsin ki, o hazine‑i kudsiye 1351 sene ahkâm‑ı ezelîsi ve fermân‑ı ebedîsiyle öyle bir hayat‑ı bâkiye ihsân etmiş ki, hakîki verese‑i Enbiyâ olan ulemâ‑i be-nâm, en kısa bir âyetten nice hakàik‑ı nâmütenâhiye istinbat ve istihrâc ederek Ümmet‑i Muhammed’in kulûb‑u mecrûhalarını Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın âb‑ı hayatıyla ihyâ buyuruyorsunuz. Ey Mâlikü'l‑mülk, ey Hàlık‑ı Zülcelâl, ey Hakîm‑i Bî-misâl! Senin Zât‑ı Azamet-i Kibriyâna ilticâ ederek niyâz ediyorum, şöyle ki: Ahkâm‑ı Kur'âniyeyi i'lâ ve tarîk‑ı Ahmediyeyi ibkà ve hakîki verese‑i Enbiyânın âmâl ve makàsıdını teshîl ve teysir buyurarak bu bîçâre kullarını Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın dâire‑i nurâniyesine mes'ûdâne İ'lâ‑yı Kelimetullâh etmeyi göstermeden hayat‑ı bâkiye âlemine göçürme Allah’ım, diyerek zâhirî ve bâtınî gözlerimi levâih‑ı Kur'âniye ile perdeledim, Üstadım Efendim.
Pür‑kusur talebeniz Sabri
168

108. O Sözlerin kıymetini tariften âcizim. Ne kadar yazsam, o eserlerin kıymetinden binde bir nebzesini gösteremez

Sözler’i, müştâkların ellerine yetiştiren kardeşim Bekir Ağa’nın fıkrasıdır
Elimizdeki hakàik‑ı Kur'âniyeyi câmi' Nur Risaleleri, her ân ve zaman bizi tarîk‑ı hakikatin nurlarına istiğrak ederek, şu zaman‑ı hâzıranın ehl‑i îmânın kalbine verdiği ızdırâbı izâle etmektedir.
Hakka şükürler olsun ki, ehl‑i îmânın üzerine musallat olan ve gayr‑ı kàbil-i tahammül olan hâlât karşısında, îmân ve irşadın nurânî dâiresi dâhilinde, hak ve hakikate lâyık bir vazifede istihdam ediliyoruz. Şu zamanda yegâne medâr‑ı tesellîmiz olan şey, ancak Erhamürrâhimîn’in, tavassutunuzla; bize kavuşturduğu hakikatlerdir. Lisânım, şükrânlarıma tercümân olamıyor. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ancak söyleyebildiğim şey, beklediğim ümîd; benim ve ehl‑i îmânın, bilhassa risalelerle alâkadar kardeşlerimin iki cihanda mesrûr olmalarını ve bilhassa başta Üstadımızın kudsî ve pek azîm hizmetinden, Hàlık‑ı Kâinât Hazretlerinin râzı olmasını temennîden ibaret kalıyor. Bugünkü ahvâl‑i müessifeden müteessir olmamak mümkün değil. Allah iyi yapar, inşâallâh. Ben câhilim, bu kadar yazabildim. O Sözler’in kıymetini ta'riften âcizim. Ne kadar yazsam, o eserlerin kıymetinden binde bir nebzesini gösteremez.
Talebeniz Emrullâh oğlu Bekir
169

109. Tarîkat hakkında olan Telvihât‑ı Tis'a münâsebetiyle yazılmış bir mektûb