124
76. Bizi maddî ve manevî tenvir eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan risaleler
Husrev’in bir fıkrasıdır
Sevgili ve Muhterem Üstadım Efendim!
Bizi maddî ve manevî tenvir eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan Risalelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığım hâlde bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenâb‑ı Hakk’a bînihâye teşekkür etmekte; gerek bu şerefe nâil olmaklığıma vesile olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu hususta üzerimize terettüb eden vazife‑i Kur'âniye’de muvaffakıyet kazanacağımızı tebşîr etmekte olduğunuzdan dolayı duyduğum pek büyük bir sürûrla müftehirim. Üstadım! Hakkınızda, hâtırınıza gelmeyen ni'metlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî mes'ûd olmanızı her vakit için duâ etmekteyim.
Muhterem Üstadım! Sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her hususta engel olmaları, şüphesiz çok müteessir ediyor. Bugünkü hâl yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden bir şey gelmiyor. Nur deryâsının feyizli Risaleleri kimin eline geçerse o zâtı kendine ciddi olarak rabtettiği gibi, müştâklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Husrev
77. Hüsrev’in Sözler’i yazmaya başladığı zaman yazdığı mektuptur
Husrev’in Sözler’i yazmağa başladığı zaman yazdığı mektûbun fıkrasıdır.
Muhterem Efendim Hazretleri!
Bu sefer okumaklığımız için irsâl buyurduğunuz iki kitaptan birisini Bekir Ağa’dan aldım. Kitabın birkaç sahifesini okudum ve kitabın bir nüshası kendimde kalmak üzere istinsah etmeğe başladım. Kitab, münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadar eden mesâilden bahsettiğini ve küçük mektûbların pek büyük hakikatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefîd oldum.
125
Altıncı Mektûb’a kadar yazılan Sözler’i bir taraftan yazıyor, diğer taraftan da yazının gece yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok sürûr beni kaplıyordu. Altıncı Mektûb’a gelince şu gurbetteki firkatinizin en hazîn kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazîn hazîn ağlamaktan kendimi alamamakta idim. Hattâ yanımda bulunan vâlideme dahi okudum. Okurken vâlidem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da acaba tayyedilen kısmından da biraz yazılsa idi…
Husrev
78. Neşrettiğiniz o ulvî hakikatler için âciz lisanım tavsif ve takdirden âciz kalıyor
Ey Üstad‑ı Muazzam!
Atabey’e gelen Ramazan meyvesi olan ve Ramazan‑ı Şerîfin hikmetlerini bildiren Söz, bizi îkaz ve bilmediğimiz hikmetleri tasrîh ediyor. Okuduğum her söz, neşrettiğiniz o ulvî hakikatler için âciz lisânım tavsif ve takdirden âciz kalıyor. Ve görüyor ve anlıyorum ve öyle îmân ediyorum ki, bir zaman gelecek, bu risalatü'l‑envâr ve mektûbatü'n‑nur, için için ateşlenen, feverân eden bir dağ gibi harâretle nur‑feşân bir menba' kuvvetine tesâhub edecek. Ve belki de etmiştir. Bir düğmesine basmakla her tarafı ziyâya müstağrak eden bir elektrik dinamosu gibi kendinden çok uzak mesâfeleri îkaz ve irşad nuruyla ihâta edecektir.
Nurun Eski Talebesi Merhum Lütfi’nin Arkadaşı Zeki
126
79. Çiçekleri görmek için baharı beklemek zarureti vardır; biz de onu şiddetle ve sabırsızlıkla intizar etmekteyiz
Husrev’in bir fıkrasıdır
Muhterem Efendim, Sevgili Üstadım!
Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmını nasıl bulduğum fermân buyuruluyor. Bu hususta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyân edebilirim? Risalelerin herbirisinin nurları bir; fakat mevzûları ayrı, güzellikleri ayrı, latîflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu Risalenin nuru diğer Risaleler gibi, her tarafı parlak, her köşesi güzeldir. Bilhassa rûhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hâl‑i müessife dolayısıyla, sevgili Üstadımdan bir şifâ‑i àcil bekliyordum. Bu şifâyı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de binler maslahat ve fâideleri içinde yalnız bir maslahat için bile olmadığı hâlde tebdil edilen Şeâir‑i İslâmiyeden bazıları, bizi çok me'yûs ve müteessir ediyor.
Fakat sevgili Üstadım, zaman takarrüb etmiş olmalı ki, bir taraftan mülhidlerin tecâvüzleri ziyâdeleştikçe, diğer taraftan muhterem Üstadımızın, Kur'ânın feyzi ile nâil olduğu hakikat deryâsından kükreyip gelen gizli hakàikı izhâr etmesi bizim sevincimizi artırmaktadır. Mâdem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarûreti vardır, biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizar etmekteyiz.
Husrev
80. Ruhum sizinle yaşadığı hâlde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyorum
Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili, Muhterem Üstadım, Kıymetdâr Üstadım!
Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektûbdan duyduğum sürûru ta'rif etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisânı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektûbunuzu takbîl ediyor; rûhum sizinle yaşadığı hâlde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyordum. Zaman oluyor ki; gözlerimden dökülen yaşları yazı yazmak veyâhut Risaleleri okumakla teskin edebiliyorum. Zaman oluyor kalbim mütemâdiyen ağlıyor, âh sevgili Üstadım! Sizden pek büyük istirhamım budur ki: Beni affediniz. İki‑üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum hâlde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, rûhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyorum. Güyâ bir şey arıyorum.
127
Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın. Henüz bir sene oldu; iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rüya‑yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine ta'yin edilmiş ve işe mübâşeret etmiştim. Bu rüya tarihinden iki ay sonra risaleleri yazmağa başladım. Ve bilhassa Yirmisekizinci Mektûb’un Yedinci ve Sekizinci Mes'elelerinde, hizmetimizin makbûliyeti ve rızâ‑yı İlâhî dâhilinde olduğu pek açık bir lisânla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstadım, Allah sizden ebeden râzı olsun.
Husrev
81. Her risaleden ruhum ayrı ayrı gıdasını alıyor
Ey Azîz Üstad!
Bu defa yazmağa muvaffak olduğum üç mevkıftan mürekkeb Otuzikinci Söz’ü berây‑ı tashih takdim ediyorum. İşbu kitabın, nazar‑ı âcizîde girân‑bahâ bir hazine olduğunu yazmağa bilmem lüzum var mı? Dünyanın ölçülmek imkânı olmadığını söyleyen zât ve fikr‑i beşerin nâ‑mahdûd bir arâzi olduğunu iddia eden adam ne doğru söylemişler. Bu noktada fikrim; gittikçe inkişaf eden efkârımın ve dar muhayyilemin genişlemesinden mütevellid bir fikirdir. Dünyanın ölçülmez bir boşluk olduğunu ve fikr‑i beşerin nâ‑mahdûd olduğunu izâh maksadına müstenid değildir. Demek ki, her Risaleden rûhum ayrı ayrı gıdâsını alıyor. Otuzikinci Söz’ün kalbime ve rûhuma bahşettiği safâ‑yı sermedî ve câvidânî değil mi ki, bu uzun mektûbumla mesrûriyetimi izhâr için sizi tâciz etmeme bâdî oluyor. Hülâsa, tatlı bir sermestî içinde hayatımdan memnunum. İnşâallâh duânız himmetiyle böyle meşrû bir sermestî içinde hayat‑ı ebediyeye vâsıl olacağım inşâallâh.
Ahmed Zekâi
128
82. Üstadımın fikirlerine haddim olmayarak yine Üstadımdan aldığım kuvvet ve cesaretle iştirak ediyorum
Husrev’in bir fıkrasıdır
Çok Muhterem, Sevgili Üstadım!
Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmını okuduk. Mektûb münderecâtı hepimizi şevke getirmiş, sevinçle her tarafımızı doldurmuştu. Kur'ân‑ı Hakîm’in bazı âyâtından çıkan kıvılcımlarıyla, bir taraftan aklı gözlerine inmiş olan maddiyûnlar ve emsâli tabakasına karşı, Mektûbatü'n‑Nur ve Risalatü'n‑Nur ile meydân okuyarak onların kafalarına hakikat tokmaklarını vurmakta ve diğer taraftan onların kalblerini pek parlak feyizleriyle doldurmaktadır.
On sekiz bin değil, sevgili Üstadımın buyurdukları gibi yirmisekiz bin âleme bakan o büyük Furkàn‑ı İlâhî’nin, bugünkü asırdan başka gelecek asırlara da bakan vecihlerinin bazı mühim noktalarına işâret edilmesi ve Lafzullâh üzerinde vâki tevâfukâtın göze çarpacak ve nazarı celbedecek şekle ifrâğ edilmesi ve bazı kelimelerde görünen mânidâr tevâfukâtın güzellikleriyle meydâna çıkarılması hakkında vâki Üstadımın fikirlerine haddim olmayarak yine Üstadımdan aldığım kuvvet ve cesâret ile iştirâk ediyorum. Ve böyle bir Kur'ân‑ı Kerîm’in yazılması hakkında vâki olacak her fedâkârlığa hazır olduğumu, utanarak, baştan ayağa kadar beni istilâ eden bu sürûrun verdiği hâlet‑i rûhiye üzerine arzediyor ve ayrıca diyorum ki: Sevgili Üstadıma istenilen şekilde kendi elimle yazılmış bir Kur'ân‑ı Kerîm’i yazıp takdim etmeği çok arzu ediyorum. Fakat mes'elenin müsta'celiyetini düşünemiyordum. Ve bir de diğer kardeşlerimin bu şereften mahrumiyetidir ki, bu fikrimin ve bu arzumun kabûlünde ısrar edemiyorum.
129
Evet sevgili Üstadım! İnşâallâh zaman takarrüb etmiştir. İnşâallâh mev'ûd vakte biz de erişmiş bulunuyoruz. Artık sebeb selef‑i sâlihînin, Kur'ân’a hâşiye olarak bir şey ilâve edilmemesi hakkındaki kararlarının, zamanlarına ait bulunması ve ulemâ‑i müteahhirînin müsâadeleri de Arapçanın tahsili cihetine gidilmediğinden ileri geldiği kanâatini taşıyarak, Arapçanın okumak ve yazmak istenilmediği bir zamanda bulunuyoruz. Binâenaleyh Kur'ân hakkında sevgili Üstadımın düşündüklerine pek büyük bir ihtiyaç olmakla beraber, bu güzel ve pek büyük bir emr‑i hayra kapı açan bu işin hemen ikmal edilmesi için herşeye tercih edilmesi ricâ ve istirhamındayım. (Saatçi Lütfi Efendi kardeşim de bu kanâattedir.)
Sevgili Üstadım!
Allah sizden hem ebediyen râzı olsun, hem de herbir hayırlı işinizde muvaffak etsin, duâsıyla Cenâb‑ı Hakk’a müteşekkir olduğum hâlde size olan minnetdârlığımı arzeder ve dâmenlerinizi öperim, muhterem Efendim hazretleri.
Husrev
130
83. Kur’ân’ın bir ma’kesi olan yazdığın bu risaleler, senin ne kadar büyük bir üstad olduğunu kabul ve teslime kâfidir
Ey Üstad!
Kur'ânın bir ma'kesi olan yazdığın Risaleler, senin ne büyük üstad olduğunu kabûl ve teslîme kâfîdir. Sen ki, ey azîz Üstad! İslâmiyet üzerine çöken zulmet ve gaflet perdelerini Risalelerinle yırttın. O mülevves perdeler altındaki en nurlu hakikatleri meydâna çıkardın. Senin sarsılmaz azmin, kahraman metânetin, ârâmsız sa'yin semeresiz kalmadı. Anadolu’nun ortasına öyle bir âb‑ı hayat çeşmesi açtın ki, (Hâşiye) bu çeşmenin muslukları yazdığınız Risalelerin, neşrettiğiniz eserlerin hakàikıdır. Menba' ve mâdeni, bâkî olan Kur'ân‑ı Hakîm’in bahridir. Bir gün olup bu dâr‑ı imtihandan saâdet âlemlerine göçtüğün zaman, kıymetdâr eserlerin seni nâmınla beraber yaşatacaktır. Ne mutlu, senin açtığın çeşmenin kıymetini takdir ile ona muhâfız ve müdâfi' olan ve icâbında eserlerinin ahkâmını ilân ve telkin uğrunda bin can ile hayatını fedâya müheyyâ olan, candan sevdiğin talebelerin var. Uhrevîler diyarında olduğunuz zamanlarda dahi sizin rûhunuzu muazzeb edecek hareketlerde bulunmayacaklarına emin olunuz. Bir çok esrâr‑ı Kur'âniyenin anahtarlarını şimdiden talebenize tevdî' ettiğinize, onlar canla başla size minnetdâr ve müteşekkirdirler. Bugün saçmakta olduğunuz feyizli nurlar, beşeriyetin hakîki insan olanlarını pâyânsız sürûrlara istiğrak ederek, mükellef oldukları vezâifi bildiriyor. Hizmetiniz inkâr edilmez ve senin fedâkârlığın azîmdir, azîmdir.
Azîz Üstad! Hizmetin göklerde gezsin (Hâşiye) ve siz destanlarda geziniz. Fedâkâr Üstad! Diyânetten medet almayan, ehl‑i gafletin gafletini ziyâdeleştiren edebiyât denilen müdhiş sarhoşluk, ancak ve ancak sizin âsâr ve telkinleriniz sâyesinde mündefi' oluyor. Dinsiz milletler pâyidâr olamayacağı ve hattâ insaniyeti bile öğrenemeden dünyadan gelip geçeceklerini pek ma'kul ve mantıkî delillerle isbât ettin. Eserlerin rûhun gibi ulvî ve ihâtalı.
131
Sevgili Üstadım!
Müsterih olmalısınız ki, sizin sa'yiniz beyhûde değildir. Lâyemût risalelerin ilelebed kıymetli ellerde gezecek. Bugünkü dinsizlere haddini bildirecek ve belki îmân dahi bahşedecek. Zâten sizin talebiniz bu değil mi? Emeliniz, gayeniz, îmân dâiresinde îkaz ve irşad hedeflerine yetişmek değil mi? Felsefe mezbelelerinde nâlân, sürünen edebsizler elbette hakîki edebi ve edebiyâtı sizin eserlerinizde bulacaklarına asla şübhe yoktur ki, böyle olacak.
Siz de artık muhterem Üstad, muhtaç olan koca bir millete ta'rif ve mikyâs kabûl etmez bir hizmeti îfâ etmiş bulunuyorsunuz. Bu millet, bu toprak, bu vatan hiçbir zaman size olan borçlarını ödeyemezler. Dilerim ki, bu azîm, kudsî hizmetinizin mükâfâtını Cenâb‑ı Hak size pek lâyık bir tarzda ihsân etsin. Dünya ve âhirette sizden ve bizim gibi âciz ve kusurlu hizmetçilerinden râzı olsun. Âmîn!
Lütfi’nin arkadaşı
84. Muhterem Üstadım! Vaziyetimden çok memnunum. Artık emr‑i âlîleri mucibince hiç bir şey düşünmüyorum
Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Yorucu bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat hiç de kıymeti olmayan vaziyetten kurtaran mektûbunuzu aldığım vakitten beri sürûr içinde, Cenâb‑ı Hakk’a bînihâye teşekkürlerimi takdim ediyor ve beş vakitte, eltâf‑ı İlâhiye’ye mazhariyetinizi duâ ediyorum. Bilhassa sevincimi artıran keyfiyet, Cenâb‑ı Hakk’ın sırf Hizmet‑i Kur'ân’da istihdam etmesinin iş'âr buyurulmasıdır.
Muhterem Üstadım! Vaziyetimden çok çok memnunum. Artık emr‑i àlîleri mûcibince hiçbir şey düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey varsa, o da Risale‑i Nurdan Sözler’i ikmal etmek, bunlardan istinsah ederek arkadaşlarımızın çoğalmasını te'min etmek için lâyıkıyla çalışmaktır. Bunun için kendimde gördüğüm âriyet ve emânet bir varlığa değil, belki Cenâb‑ı Hakk’ın kudret ve lütûflarına istinâd ediyorum.
132
Muhterem Üstadım! Yazdığım Otuzikinci ve Yirmiyedinci Söz’leri takdim ediyorum. Yirmiyedinci Mektûb’da arkadaşlarımızın ihtisasâtlarını okurken bilseniz ne kadar sürûr duyuyorum. Yekdiğerine ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve manevî iplerle bağlanmış bir aile ve bir cemâat efrâdının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum. Şüphesiz Zât‑ı Üstadâneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber olanlarımız da kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyâhut ben bu cemâatin içerisine dâhil olduğumdan fevkalhad bahtiyarım. Kur'ân‑ı Mübîn’in nurlarının ahz ve neşri hususunda, sevgili Üstadımız, şahsiyetiniz vâsıta kılınmasından dolayıdır ki, sizi bize veren Cenâb‑ı Hakk’a minnetdârlığımızı tahdid edemeyiz.
Husrev
85. Envar‑ı imaniyeye muhtaç Ümmet-i Muhammed’i medyun-u şükran eylemiştir
Sabri’nin bir fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Muhterem!
Bil'istinsah takdim‑i huzur-u fâzılâneleri kılınan Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi, tam zamanında izhâr‑ı endâm etmiştir. Şu mübârek eser Risalatü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un bir nev'i tarihçeleri olduğu gibi, diğer cihetten de âsâr‑ı pür-envârın senedât ve berâhin‑i kat'iyyeleri hükmünde görülmekle beraber, üç seneden beri dimağımda mahsûs ve mahfûz bir çok ihtisasâtı da, bu kere zâhire çıkarmıştır. İşte Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın derece‑i kudsiyet ve ulviyet ve nurâniyeti böyle elmas ve mücevherât‑ı maneviyeyi câmi' bulunduğu, bu mes'ele ve emsâli mesâilden anlaşılmıştır.
133
Evet şu hakikati de itiraf etmek lâzım ki; bir mücevherât hazinesi ne kadar zengin ve ne kadar yüksek bir servete mâlik olursa olsun; bâyii, dellâlı, usûl‑ü bey' u şirâya âşinâ olmazsa, zi'l‑yed bulunduğu kıymetdâr hazinenin müştemil ve muhtevî bulunduğu emtiayı, lâyıkıyla âleme ilân ve enzâr‑ı âmmeye vaz'edemez. Binâenaleyh şu devr‑i müşevveşte, hakàik‑ı Kur'âniyenin hakkıyla bey' u şirâsını yapan dellâl‑ı Kur'ân’ın, değil altı senedir, belki kırk seneden beri Ehl‑i İslâm’a hitâben:
﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْج۪يكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ﴾
fermân‑ı Rabbânîsiyle nidâ etmeleri, bil'umum envâr‑ı îmâniyeye muhtaç Ümmet‑i Muhammed’i medyûn‑u şükrân eylemiş ve eylemektedir.
Sabri
86. Yirmi Yedinci Mektub Nur deryasının askerleri beyninde bir nevi müsabaka vazifesini gördü
Sabri’nin fıkrası
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Muhterem!
Bu kere Yirmiyedinci Mektûb’un İkinci Zeyli’ni, Yirmisekizinci Mektûb’un Beşinci, Altıncı Mes'eleleri’ni bil'istinsah asıl maa‑sûret takdim ediyorum. Bendeleri Yirmiyedinci Mektûb’un te'lif ve te'sis ve tertibinde, çok mühim bir isabet hissediyorum ki, bu mektûbun te'lifindeki gaye, kat'iyyen mektûb sâhiblerini ilân ve teşhîr olmadığı, belki muhtelifü'd‑derecât zevi'l‑efkâr ve elbâbın herbiri, Nurların ancak yüzde birer hàssalarını ve fevâidini görerek, dellâl‑ı Kur'ân’ın bir dereceye kadar nidâlarını taklide çalışmaları, ayrıca bir zevk ve letâfet ihsâs ediyor.
134
Nur deryâsını görmeyen bazı kimseler müştâkàne soruyorlar ki: Mensûb bulunduğunuz Nur eczâhânesinde ne gibi muâlecât var ve asıl mevzûları nedir? Evvelce bu suâle karşı Risaletü'n‑Nuru mümkün ise birer birer göstermeye, değilse aklım erdiği kadar söylemeye mecbur idim. Şimdi ise Risaletü'n‑Nurun yüzde on nisbetinde mevzûunu mümkün mertebe ifâdeye hazırım. Ve nîm bir fihristini andırır Yirmiyedinci Mektûb’u veriyor ve bildiriyorum. Cüz'î‑küllî maksadımı bildirebiliyorum. Nurların ekser aksâmı vücûda geldikten sonra Yirmiyedinci Mektûb âdeta işâret tabancası gibi endaht edildi. Ve hem de Nur deryâsının askerleri beyninde, bir nev'i müsâbaka vazifesini de gördü. Her müntesib, meşher‑i Nur’a az‑çok hünerini döktü.
Sabri
87. Ne zaman Nurlardan bir risale görsem, daha ziyade bir zevk‑i hakikî ve sürur-u nâmütenâhî görüyorum
Sabri’nin fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstad!
Îd‑i Saîd-i Fıtr’ınızı tebrik ve bilvesîle dest ve dâmen‑i kerîmânelerini öperim.
Efendim, her ân nurlar ile teğaddî eden rûh‑u âcizânem, yine evvelki Cuma günü mugaddî bir nura muntazır iken, Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmı’nı ihsân ve irsâl buyurulmakla fakir talebeniz müşerref ve müstefîd ve minnetdâr kalmıştır. Bir saatlik misâfir kalan bu eser‑i kıymetdâr ve mânidârı hemen Abdullâh götürdü. O rüya‑misâl gördüğüm eserin, bir haftadan beri dimağımdaki kıymetdâr nakışlarını ve mânidâr meâllerini, aczim dolayısıyla ifâde edebilmeye iktidarım yok.
135
Şu kadar arzedebileceğim ki, bu bürhânî, senedî, şühûdî velhâsıl kâffe‑i esbâb-ı sübûtiyesi aslında münderic ve müştemil bulunan kıymetdâr eser, umum Risale‑i Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un güneş‑misâl i'câzları, âlemleri hayrette bırakan kerâmetleri, dost ve düşmanın itiraf ve takdirini kazanan âsâr‑ı sâbıka-i nurâniyenin ne kadar güzellikleri ve meziyetleri varsa, sanki bu kısımda ictimâ' etmiş. Veyâhut şöyle diyebileceğim ki; her ne zaman Nurlardan bir risale görsem, bu gibi veyâhut daha ziyâde bir zevk‑i hakîki ve sürûr‑u nâmütenâhî görüyorum. Şu hâlde bu acîb mahsûsât ve meşhûdât, ancak nurlara ait ve münhasır bir i'câz, kezâlik nurlara mahsûs bir kerâmetidir demekte, ehl‑i îmânca kâmil bir kanâat mevcûd bulunacağına eminim. Bilhassa tevâfukâtı, tefsiratı gösterilerek tahriri musammem ve menvî bulunan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ı, umum ehl‑i îmân ve tevhid, kemâl‑i hâhişle ve nihâyetsiz hürmetle karşılayacakları, bedâhette olduğu gibi, birçok kimselerin de, âhir ömürlerinde yeniden okumağa şevk ve gayret gösterecekleri, bir ihtimal‑i kavîdir. Daha nice emsâli nâmesbuk âsârın vücûda getirilmesini, bütün rûhumla diler ve Cenâb‑ı Mün'im-i Hakîki’den muvaffakıyetler temennî eylerim Efendim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Hâfız Sabri
136
88. Biz ölmüştük, lehülhamd bize hayat bahşedildi. Gücenmeye, hiçbir vakit hakkımız yok
Sabri’nin fıkrasıdır
Üstad‑ı Àlîşânım Efendim!
Şu iki geceden iğtinam edebildiğim vakitlerde, Yirmidokuzuncu Mektûb’un Birinci Kısmını istinsah ederek, kendi nüshamı Ali Efendi’ye ve aslını Zât‑ı Üstadânelerine iâde ve takdim ediyorum. Şu bir aydan beri, rûhlarımız ateşe ma'rûz çimen gibi yanık, küskün, solgun bir vaziyette olup, hattâ ekser arkadaşlarla, bu mes'ele hakkında ne hatt‑ı hareket takib edeceğimizi mektûbla muhâbere ve müşâvereye başladık. Ve bu tarafta Üstad‑ı A'zamımıza en yakın bendeleri olduğum için, şifâhen veya tahriren bu bâbda ma'ruzâtta bulunmak emelinde iken; bu dertlere birer iksîr, ilâç ve cevab‑ı şâfi olan Yirmiyedinci Söz’ü, bir kat daha muvazzah ve oldukça şümûllü bir cevab‑ı àlîyi bizlere ihsân eden ve kısacık cümlesi nâmütenâhî hakàik‑ı maânîyi câmi' bulunan, bahr‑i muhît-i kebîr tâbirine mâsadak olan herbir cümle‑i Kur'âniye şu kısımda bilhassa Beşinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Nüktelerde asrın kuru kafalı, müflis, felsefeci şeytanlarını gemlemiş, iskât etmiş, daha doğrusu bütün bütün ilzam ve rûhlarımızı da tenvir ve tesrîr ve tesellî etmiştir.
Üstad‑ı Muazzezim!
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, ne derecelerde zengin bir hazine‑i Rahmet-i İlâhiye bulunduğu vâreste‑i arz olup, o hazine‑i kudsiyenin muhtevî bulunduğu envâ'‑ı türlü elmas ve pırlantaları çıkartmak ve bilvesîle bizim gibi muhtaç olanlara da verdirmek hususunda, Nurlar Külliyatının ekserîsinde tam bir muharriklik vazifesini derûhde eden Üstad‑ı Sânî Hulûsi Beyefendimi, teşbih ve tâbiri câiz ise, saatçilerde bulunan yıldızvâri sekiz‑on ağızlı saat anahtarlarına benzetiyorum ki, o müteaddid ağızlı anahtar, âlemde mevcûd her saati tahrîk eder, işletir. Mümâileyh beyefendim de, aynen o hâlde olup, emsâli görülmemiş ve duyulmamış bir çok mesâil‑i mühimme-i hakîkiyeyi Hazret‑i Kur'ân ve dellâl‑ı Kur'ân’dan istiyor.
137
Şu asırda hazine‑i hàssa-i maneviyenin hazinedar‑ı bî-nazîri de, o kıymetdâr sâiline en kıymetdâr ve rûha tam bir gıdâ‑bahş mevâdd‑ı maneviye-i Kur'âniye ile i'zâz ve ikram ederken o halkaya lâyık ve müstehak olmadığım hâlde, fakir de, gıdâ‑yı rûhânimi ârâmsız alınca; o mevâidi ihsân edene de, getirene de, isteyene de hadsiz medyûn‑u şükrân kalıyorum. Bu defadaki aldığım lütûfnâme‑i ekremîlerinde, gücenmesini hazır farzederek mektûbla muhâbere etmiyorum, buyuruluyor. Bu hususta kalb ve rûhuma “Ne dersiniz?” dedim. “Estağfirullâh sad‑hezâr estağfirullâh. Biz ölmüştük, lehü'l‑hamd bize taze hayat bahşedildi. Gücenmeye, hiçbir cihetle hakkımız yok. Vazifemiz olan duâya devam ve teşekkür borçluyuz.” cevab‑ı hakgûyânesini rûhumdan aldım.
Hâfız Sabri
89. Hatem‑i i'câz, hizmet-i Kur’ân’daki kıymettar kardeşlerimi tanıttırdı
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Muhterem!
Bu kere Yirmidokuzuncu Mektûb’un Dört ilâ Dokuzuncu Nükteleri’ni hâvî mübârek mektûbunuzu, Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi’nin sırr‑ı azîm-i inâyet beyânındaki hâtimesi nâmını verdiğiniz ve mu'ciz‑nümâ Ramazan’ın hikmetlerini beyân eden Yirmidokuzuncu Mektûbun İkinci Kısmı’nı ve münevver hâtem‑i i'câzı kemâl‑i şükrânla aldım. İştiyakla, lezzetle, zevk‑i manevî ile defaatle okudum. Fakat iki haftaya yakındır ki, cevab yazamadım. İşte bu mübârek Cuma günü, hem nurlardan aldığım feyizleri, tesellîleri, hem kalbî teessürâtımı, icmâlen arz maksadıyla, bu varak‑pâreyi tahrire lütf‑u Hak’la başladım.
138
Evvelen, Yirmidokuzuncu Mektûbun altı nüktesiyle, Kur'ânın hakîki tercümesi kàbil olmadığını, îmândan zerre kadar nasîbi olana, Yirmibeşinci Söz’deki bürhânlara zeylen isbât ediyor. Ve Şeâir‑i İslâmiyeyi gayet güzel bir üslûb ile ta'rif ve mütâlaa etmekle beraber ulemâü's‑sû' ashâbına, çok mükemmel ve manevî tokat aşkediyorsunuz. Ve nihâyette, mektûbdaki hakikatlerin Kur'ân’dan geldiğine aklı takvîm için, onun belâğat‑ı i'câz ve îcâzına imtisalen:
﴿لَا يَسْتَو۪ٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ﴾
âyet‑i kerîmesini nazara vaz' ediyorsunuz. Bu bîçâre duâcınız, talebeniz ibraz ve irsâl buyurduğunuz nurların mütâlaasında, müsbet ve menfî iki te'sir altında ne yapacağını ve ne edeceğini şaşırıyor. Çünkü, manevî vazifemizi îfâ edemiyoruz; çok az ve dar bir muhîte neşredebiliyoruz. Bid'at ve dalâlet her gün artmakta, Ahkâm‑ı İslâmiye’ye sünnetlerden başlayarak ve Kur'ân hedef tutularak, çok insafsızca hücum edilmekte olan böyle bir zamanda ve tam bu yaralara münâsib merhem olacak, bu nurlu ve şifâlı eserlerin mahdûd eşhâs arasında ve yalnız bu zavallıların ümîd ve îmânlarını takviye edecek vaziyette kalması, teessürü artırmakta ve Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâdan başka çare bırakmamaktadır.
Evet, kat'î kanâat hâsıl olur. Hattâ dikkatle bakılsa görülüyor ki, bu saray‑ı âlem inkırâza hatve be‑hatve yaklaşmakta; her saat, çatısından tuğla, duvarından bir kerpiç, sıvasından bir parça kopmakta, hattâ lambasının ışığı azalmaktadır. Eksilmez, yıpranmaz, yıkılmaz, değişmez zannolunan bu kervansaray elbette eskiyecek, yıpranacak, yıkılacak ve değişecektir.
İşte beşere, bilhassa Müslümanlara ârız olan ve ale't‑tevâli artmakta olan zaaflar, bu neticeyi tâcil ediyor, mütâlaasındayım. Fakat irşad buyurulduğu üzere mâdemki, netice ile değil, hizmetle mükellefiz; o hâlde ümîdimizi kesmeyerek, sabır ve sükûn ile, duâ ve niyâz ile Dergâh‑ı İlâhiye’den yalvarmalıyız. Muhît ilim ve zevâlsiz ve nihâyetsiz kudret sâhibi olan Hàlık’ımız iyi yapar, iyilikler halk buyurur, inşâallâh, demeliyiz.
139
Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi’nin Hâtimesi, gaybî işârât hakkında ihtimalen dahi olsa, her türlü evhâmı izâle etmek maksadıyla yazılmıştır. Sıddıkınız, elhamdülillâh, mübârek eserlerde delâlet ettikleri mânâlarda, işâret ettikleri hakàikta, bütün mevcûdiyetle kabûl ve tasdik ve kudsî maânîsini dercân etmekten başka bir his asla taşımamıştır. Nasıl ki, azîz Üstadımız, bu Kur'ânî cevherleri kendisine göstermekle iktifâ etmiyor ve muhtaçlara da “Bakınız, görünüz, istifade ediniz, siz de muhtaçlara, müştâklara, mütehayyirlere göstermeye vâsıta olunuz” buyuruyorlar; bu fakir talebeniz bu emre “ale'r‑re'si ve'l-ayn, sem'an ve tâaten” demiş ve alâ‑kadri'l-imkân ve mütevekkilen alallâh, bu emel uğrunda hizmette bulunmayı minnetdârâne arzu etmekte bulunmuştur. Binâenaleyh gaybî tevâfuk hakkındaki bu müdellel ve mukni' beyânât da yerindedir, fazla değildir. Bu da herhalde lâzımdır. Buna mutlak ihtiyaç vardır veya olacaktır. Gösterilen misâlden de anlaşılıyor. Özene bezene yazılmış, senelerle emek sarfıyla cem'edilmiş, toparlanmış, tefsir kavâidine, siyâk ve sibak‑ı kelâm gözetilerek, muhtemelen bazı yerlerinde kesret‑i isti'mâl sebebiyle, hâh‑nâhâh nazar‑ı dikkate çarpan tevâfuk ve muvâzenete de an‑kasdin ihtimam edilerek, emniyetle vücûda getirilmiş olan bir tefsir ile, doğrudan doğruya hazâin‑i mukaddese-i Kur'âniye’den, bu asır insanlarına, Müslümanlarına göre nebeân, feverân ve lemeân eden nurlu âsârdaki gaybî muvâfakat, muvâzenet kıyâs edilebilir mi? Asla…
140
Hâtimedeki Ahmed Gâlib Bey’in fıkrası hoştur. Bu fıkranın Hazret‑i Kur'ân’a ve mahzen‑i esrâr-ı İlâhiye’nin bir nev'i nurlu reşehâtı ve lemeâtı olan Sözler’e nisbeti, güzelliğini arttırmıştır. Allah bu gibi kardeşlerimizin adedini çok arttırsın ve cümlesini, bu meyânda bu fakir‑i pür-taksîri de muvaffakun‑bilhayr buyursun, âmîn…
Yirmidokuzuncu Mektûbun İkinci Kısmı; Kur'ânın hàs dûrbîniyle bakılmak sûretiyle, Ramazan’ın hikmetlerinden dokuzu mükemmelen ve emsâlsiz tarzda beyân buyurulmuştur. Allah, sevgili Üstadımızdan râzı olsun. Bu sene burada Ramazan‑ı Şerîfe riâyet, evvelki senelerden zâhiren ziyâde idi. Gönül arzu ederdi, keşke bu àlî eser, bu Ramazan’dan evvel elimize geçmiş olaydı. Seyyidü'r‑rusül, Nuru'l‑vücûd Efendimiz Hazretleri Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem “Eddînü Ennasîhatü” buyurdukları ma'lûm‑u fâzılâneleridir. İşte bu sebeble azlığından müteessir olduğum buradaki cemâatimize, tam vaktinde okumak sûretiyle, bu emr‑i celîl-i Nebevîyi de, yerine getirmiş olurduk. Fakat bu şereften mahrumiyetimiz, maddî uzaklığından ileri gelmiştir. Çünkü Kur'ân’ın mâdemki, ilk nüzûlü şehr‑i Ramazan’da olmuştur; bu asırda ve şu zamanda da o mübârek âyetin hikmetleri hakkında eser yazılmasının bu ayda olması enseb ve a'lâdır. Cenâb‑ı Hak emsâl‑i kesîresiyle, hayırlısıyla cümlemizi müşerref buyursun, âmîn…
Hâtem‑i İ'câz, Hizmet‑i Kur'ân’daki kıymetdâr kardeşlerimi tanıttırdı ve şu güzel nurlu beyti hatırlattı:Âyinedir bu âlem, herşey Hak ile kàim,Mir'ât‑ı Muhammed’den, Allah görünür dâim.(Hâşiye)
141
Ve şu fıkrayı söylettirdi:Âyinedir bu hâtem, herkes sıdk ile hàdim,Mir'ât‑ı Üstaddan, Kur'ân’dır görünen dâim.
Allâh‑u Zülcelâl, cümlesinden râzı olsun. Bu mübârek mir'âtın boş köşesine, bu beyit ile imzamın konulmasını tasvîb‑i ârifanelerine arzederim.
Hulûsi
90. Binbaşı Asım Bey’in Risaletü’n‑Nur Sözler’i hakkında temsil ettiği bir fıkradır
Binbaşı Âsım Bey’in Risaletü'n‑Nur Sözler’i hakkında temsîl ettiği bir fıkradır
Münezzehtir şuûnâttan, hep ilhâm‑ı İlâhîdir,
Okurken nur alır vicdân, sutûr‑u bî-tenâhîdir.
Riyâdan, kibirden, her bir maâsîden münezzehtir,
Kelâm‑ı Lâyezâlî’den gelen, bir nesr‑i müfrihtir.
.
Nasıl bir vecd içinde anladım bilsen, bu âsârı,
Bu âyetler gibi nurânî, lâhutî bu efkârı,
Meâsir mi, eser mi müncelî, yoksa müessir mi?
İlâhî bir “serâ”dan berk uran, hayret‑fezâ sır mı?
.
Anılmaz, anlatılmaz, sırr‑ı vahdetten haberlerdir,
Sen ey gâfil beşer! Bil nefsini, gör ki ne şeylerdir.
Bütün kevn, vâlih ve hayran düşündükçe ser‑encâmın,
Kerîm hayretle, hürmetle anar nâmın, büyük nâmın.
Âsım
142
91. Mübarek Sözlerinizde öyle kudsî feyizler var ki, talebenizin elinden tutuyor
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رِسَالَةِ النُّورِ وَمَكْتُوبَاتِ النُّورِ اَلْفَ اَمْثَالِهَا
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Muhterem!
Geçen hafta Yirmisekizinci Mektûbun Beşinci ve Altıncı Mes'eleleri isimlerini alan, biri şükre, diğeri Harem‑i Şerîf suâline cevab olan iki eser‑i àlü'l-àlînizi, kemâl‑i şevkle aldım. Zevk ile mütâlaa ettim. Çok susamıştım. Şükre dair çok derin mânâlı, şeker gibi tatlı, şeker şerbetinizi besmeleyle içmeye başladım. Bu âciz talebenize ni'metlerinin hadd ü pâyânı olmayan ol Hàlık‑ı Kerîm, ol Mün'im‑i Hakîm, ol Rezzâk‑ı Rahîm Celle Celâlühû Hazretlerinin Nurlar nâmı altındaki in'âm ve ihsânına karşı “Elhamdülillâh, Allâhu Ekber” dedim. Ve manevî susuzluğumu, elim ermez, gücüm yetmez, nazarım erişmez, hülâsa acz‑i tâmm içinde, fakat rahmetinden ümîd kesmediğim bir hâlde iken, ol Rahmânürrahîm Hazretlerinin muazzez Üstadım vâsıtasıyla teskin ettiğine, yüzbinler hamd ve şükür eyledim ve edeceğim. Mübârek sözlerinizde öyle kudsî feyizler var ki, sanki talebenizin (alâka ile mütâlaa eden veya istimâ' eyleyenleri) elinden tutuyor; bak bu, bu mânâya delâlet eder; şu, şunun içindir. Bundaki maksad ve gaye ve hikmetler şunlardır; gel daha yukarı gidelim, daha ilerleyelim, diye menba'dan menba'a, etekten tepeye, izden yola, hakikatten mârifete götürüyor, çıkarıyor, ziyaret ettiriyor, istifade ve istifaza ettiriyorsunuz. Bu defa bu seyr ile şükür nehrinin menba'ına, şükür dağının tepesine, şükür çığırının şehrâhına, şükr‑ü mutlaktaki hakikatle mârifete götürüyor. Ve mebde'de olduğu gibi, müntehâda:
“Der tarîk‑ı acz-mendî, lâzım âmed çâr‑çîz;
acz‑i mutlak, fakr‑ı mutlak, şevk‑i mutlak, şükr‑ü mutlak ey azîz!” buyuruyorsunuz. Biz de “Fehimtü ve sadakte” diyerek mukàbele ediyoruz. Duâ ve salavât ile bu kudsî seyahate nihâyet veriyorsunuz.
143
İbraz buyurduğunuz pek àlî şefkatten yüz bulan muhtaç ve âciz talebeniz, Üstadının nazarını başka tarafa çevirecek bir suâle cür'et eylediği için “Gel haydi, Harem‑i Şerîf’e girelim. Oranın bugünkü hâlini ve esbâbını biraz anlatayım.” demek nev'inden olan Yirmisekizinci Mektûbun Altıncı Mes'elesini de okudum. Çok istifade ettim. Allah sizden râzı olsun.
Hulûsi
92. Bu dünya mü’mine zindandır derler. Neşrine, izharına, beyanına vasıta olduğunuz Nurlar, bu karanlık dünyamızı aydınlattı
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Bu defa lütûf ve inâyet buyurulan, Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi’ni hürmetle aldım. Ta'zîmle ve defaatle mütâlaa ettim. Ayrıca bir defa yeni talebeniz Hâfız Ömer Efendi’ye ve bir defa pederim ve eski hocalarımdan İbrahim Efendi ve bir dostumuza ve bir defa da Fethi Bey’e okudum. İnşâallâh yine okur ve okuttururum. Bu mübârek mektûbunuzla, başta şu bîçâre olduğu hâlde, dinleyenlerin ahvâl‑i âhire dolayısıyla kalblerinde hâsıl olan manevî yaraya çok mükemmel ve münâsib bir merhem vurdunuz.
144
﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ﴾ nass‑ı celîlini hatırlatarak, Allah’ın lütfuna ve Habîb‑i Ekrem’inin (A.S.M.) rûhâniyetine, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى قِيَامِ السَّاعَةِ devam ettiğine şübhe kalmayan i'câzına dehàlet ve hakîki sabırla bu acılara mukàbele ederseniz, inşâallâh yakın ve nurlu istikbâle mazhar olursunuz, gibi hakikaten pek azîm bir müjde vermiş oldunuz. Bîçâregân‑ı ümmete, İzn‑i İlâhî ile beyân buyurduğunuz i'câz‑ı Kur'ân hürmetine, Allâh‑u Zülcelâl, muhterem Üstadımızdan ebeden râzı olsun. Ve Hazret‑i Kur'ân hesabına intizar buyurduğunuz ümîdlerinizi, an‑karîb, mübeddel‑i hakikat ve mü'minlere de selâmet‑i îmân tevfik buyursun, âmîn.
Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi’ni almazdan evvel, mübârek Sözler’le alâkadar olmayan zevâta, defaatle: “Üstadım, altı‑yedi seneden beri şöyle buyurmaktadır: ‘Kur'ânın sûrları yıkılmıştır. Bütün hücumlar Kur'ân’adır. Îmânı kurtarmak zamanıdır…’ İşte yavaş yavaş bu beyânâtın sıhhati, her gözü ve aklı olan mü'min tarafından tasdik edilecek hâdisât zuhûr etmektedir.” diyordum. Bu mektûb, bu bîçâre talebenizin Üstadının emirlerini tebliğde sâdık olduğunu isbât etmekle beraber, evvelce de arz ettiğim vechile, mektûbları almazdan evvel hâtırıma gelen, hattâ lisânıma kadar geçen çok mes'eleler nev'inden olduğuna şübhem olmadığı için, bunu da i'câz‑ı Kur'ân’dan addediyorum. Tevâfukâtta bendenizdeki nüshada da, ekseriyetle muvâzenet vardır. Evet, hangi cihetten bakılsa inâyet‑i İlâhiye ayân beyân görünür.
Muhterem Üstadım! Rahmet‑i İlâhiye ile bir hakikati daha yakìnen anladım. O da şudur ki: İlk şeref‑i mülâkì olduğum zamanda verdiğiniz ders, bütün risale ve mektûblarda vücûdunu hissettirmektedir. Fark, yalnız o dersteki mücmel hakàikın diğer derslere tafsîl, tavzih ve izhârından ibarettir. Demek ki, îmânı ve Kur'ânı esâs ittihàz etmekle, dâimî bir feyz menba'ı, sermedî bir nur kaynağı, fenâsız kudsî bir hazine, İlâhî bir kale kurulmuş oluyor.
145
Evet, mâdemki kâinâtın halkına sebeb olan Nebi‑yi Efham (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, vazife‑i risaletlerini mükemmelen îfâ ettikten sonra, emr‑i İlâhî ile vücûduna bâis oldukları âlem‑i bekàya teşrîf ettiler; şu misâfirhâne kapanıncaya kadar gelip geçecek, dolup boşanacak, çürüyüp tazelenecek sükkânına, bilhassa cin ve inse en àlî bir hediye, en mükemmel bir rehber, en mukaddes bir mürşid olarak, Kur'ân‑ı Hakîm’i bırakmışlardır. Nitekim müteâkib asırların yetiştirdiği bir çok zevât‑ı àliye, bütün müşküllerini Kur'ân ile halletmişler; aradıklarını Kur'ân’da bulmuşlar.
İşte bu bid'at ve zulümât asrında da yine o Kur'ân‑ı Hakîm ve Kerîm, lâyemût i'câzını Sözler ve Mektûblar’la izhâr etmiş ve bu hakikaten azîm işte, Rahmet‑i İlâhiye’ye, muazzez ve muhterem Üstadımız elyak ve elhak memur ve vâsıta olmuştur. Bu hakikate daha birinci derste, lütf‑u İlâhî ile îmân ettim. Diğer nurlu dersler, kuvvet‑i îmâna vesile olmuş ve olmakta bulunmuştur.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
146
Azîz ve Muhterem Üstadım!
Bu dünya mü'mine zindândır derler. İşte neşrine, izhârına, beyânına vâsıta olduğunuz nurlar, bize bu karanlık dünyamızı aydınlattı. Hilkatteki hakikati ta'lim etti. Bâkî, dâimî ve sermedî, saâdetli hayatı tedrîs etti. Şahsen bu nurlar olmasaydı, hâlim ne olacaktı? Ya nurlara erişmeseydim, ne yapacaktım? Ya bu nurların neşrine “alâ‑kadri't-tâkati ve'l-imkân” lütf‑u İlâhî ile çalıştırılmasaydım, bütün kazancım ma'siyet ve kara yüzle, perîşan hâl ile, nasıl Dergâh‑ı İlâhiye’ye çıkacaktım? Elhamdülillâh, sümme ve sümme Elhamdülillâh, niyet‑i hàlisa ve cüz'‑i lâyetecezzâ kabîlinden olan Kur'ânî hizmet sebebiyle, bu abd‑i pür-taksîr de inşâallâh duânızla Rahmet‑i İlâhiye’ye nâil olur ümîdindeyim.
Hulûsi
93. Nur deryasının nuranî talebeleri de, nerede olursa olsun hepsi bir gayededir
Sabri’nin bir fıkrasıdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Efendim, hiç şek ve şübhem kalmadı ki; nur, nurdan seçilemediği gibi, nur deryâsının nurânî talebeleri de, nerede olursa olsun hepsi bir gayede, umumu bir zihniyette, yekdiğerlerine rekabetleri yok; dâima birbirinin evsâf‑ı mümtâzesiyle müftehir ve mübâhî; samîmiyet ve vefâ hususunda, rüfekasını şahsına tercih eder bir emelde bulunmaları; yegâne emel ve gayeleri olan “tevhid”in bir alâmet‑i mümtâze ve fârikası olan ittihâd ve tesânüd‑ü hakîkiye ve meşrûayı, kàlen ve fiilen ve hâlen göstermeleriyle sâbittir ki, bu hâl bir alâmet‑i muvaffakıyettir.
Talebeniz H. S.
147
94. Son neşrettiğiniz Söz, fakirde çok derin ve tesir ve intibalar bıraktı
Re'fet Bey’in bir fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım Efendim!
Son neşrettiğiniz Söz, fakirde çok derin te'sir ve intibâ'lar bıraktı. Onun sâikinin ne olduğunu anlayamadım. Zât‑ı àlînizi o Sözde çok hiddetli buldum. Gayet ateşîn bir kalem, bütün elemlerinizi dökmüştü. İhtiva ettiği hakàika mest ve hayran olduğum hâlde, saatlerce okudum. Artık Sözler’inizin hiçbirini diğerine tercih edemiyorum. Zîra, birine mühim derken, diğeri daha mühim ve bir diğeri ehemm olarak kendini gösteriyor. Binâenaleyh, envâr‑ı Kur'âniyeyi gökteki yıldızlara benzetiyorum. Fi'l‑hakîka yıldızlar parlaklık itibariyle birbirinden farklı ise de hepsi yıldızdır. Ve aynı menba'dan ahz‑ı envâr etmede olduklarından, keyfiyetçe yekdiğerinden farkı yok gibidir. Sözler’iniz aynen böyledir. Herbirini yüz defa okusam, yüzbirinci defa hiç okumamış gibi, büyük bir zevk‑i manevî ile okumam dahi yüksekliğine şâhiddir. Bu bâbda ne kadar yazsam Sözler hakkında hiçbir şey yazmış olamayacağımı düşünerek sözüme nihâyet veriyorum.
Re'fet
148
95. Üstadımın hâdim olduğu çığırı takip ile hizmet etmek emelinde isem de, ettiğim hizmet kâfi değildir
Şu fıkra Mes'ûd Efendi’nindir
Ey Benim Muhterem Üstadım!
Hadd‑i bülûğumdan bu âna kadar, laîn şeytanın zırhından ma'mûl bir sanduka derûnunda kilitlemiş olduğu akl‑ı uhrevî ve îmânımı tazyîk altına almıştı. Duânız sâyesinde ve bana karşı göstermiş olduğunuz hüsn‑ü niyet ve nasihatlerin semeresi olarak, ancak yedi senede, Üstadımın duâ yumruğuyla laîn şeytanın zırh sandukası kırılarak, îmânımı tekrar teslîm ettin ve teslîm aldığımı şununla isbât ederim ki; duâya kabûl buyurduğunuz tarihte, yani Ramazan‑ı Şerîfin üçüncü günü berây‑ı ziyaret nezdinizde idim. Müfârakatımdan sonra, Cenâb‑ı Hakk’ın gösterdiği ve sevgili Üstadıma arz eylediğim rüya ile, âcizâne tefsirimde; gündoğudan günindiye doğru olan çayı, yani gündoğudaki duâyı almamış olsa idim, önümde, elinde sepet ile giden adam gibi gayyâ kuyusuna gidecektim. Ben de o kapının önünde durduğum hâlde, o müessir almış olduğum duâ sâyesinde, o korkunç kapıdan çağrılmayarak, avdetimde geniş bir caddeden halkın omuz omuza geçtiği ve bizim mestûr bir mevkide seyreylediğimiz o meşâkk ve mezâhime iştirâk ettirilmediğimiz, ancak Üstad‑ı muhteremimin, Cenâb‑ı Hak nezdinde duâsının kabûlüdür ve Söz’lerin mukâvemet‑sûz te'sirleridir.
Ben de buna mukâbil, Üstadımın hàdim olduğu çığırı takib ile hizmet etmek emelinde isem de, yalnız ettiğim hizmet kâfî değildir. O da ancak âhiret menfaatimiz içindir. Yalnız Cenâb‑ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerinden beş vakitte duâ ediyorum: “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî! Yirmiyedi seneden beri, şeytan aleyhi'l‑lâ'nenin zırhlı çelik sandukaya kilitlemiş olduğu îmânımı, balyozuyla kırarak tahlîs eden Üstad‑ı Ekremime, yani Kur'ân‑ı Hakîm’in lemeâtı olan Risale‑i Nurun neşrine bir hizmet olarak, bana menâmda göstermiş olduğun yevm‑i mahşerde, gayyâ kuyusu kapısının ağzından çevirmeğe muvaffak olan müfessir‑i Kur'ân’ı ve son musannif bulunan Said en‑Nursî Hazretlerinin yevm‑i mahşerde sancaktarı kıl, Yâ Rabbî! Yâ Erhamerrâhimîn! Velhamdülillâhi Rabbi'l‑Âlemîn.” olan Cenâb‑ı Mevlâ’dan evkàt‑ı hamsede vird‑i zebânımdır. Ve siz Üstadımın kabûl buyurmasını istirham ile el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.
Mehmed Mes'ûd
149
96. Kardeşlerimin, Risaletü’n‑Nura gösterdikleri muhabbetle, kalbî iştiyaklarını gösteren kalemleri beni de heyecana düşürmüştü
Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Kıymetdâr Üstadım!
Tarih‑i mektûbdan iki gün evvel idi. Yirmiyedinci Mektûbun Üçüncü Zeyli’ni yazmakla meşguldüm.
Hulûsi ve Re'fet Bey, Zekâi ve Sabri Efendi gibi kardeşlerimin, Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’a karşı gösterdikleri ateşîn muhabbetle, kalbî iştiyaklarını gösteren kalemleri, beni de heyecana düşürmüştü. Bu sırada Bekir Ağa, sizden gelen bir mektûbla teşrîf etti. Bekir Ağa, mu'tâdının hilâfı olarak, pek gülşen yüzlü idi. Mektûbu aynı sevinçle, ba'de't‑takbîl beraber açtık. Bir varak‑pâre-i fâzılâneleriyle, Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmı’nın sekiz sahifeden ibaret olan Sekizinci Remzi, üç sekiz tevâfukâtıyla kendini gösterdi. Yirmiyedinci Mektûbun Üçüncü Zeyli’nden hâsıl olan sevinçli bir heyecan‑ı kalbî ve Bekir Ağa’nın Üstadına ve Nurlara karşı kalbî iştiyakını gösteren sevimli yüzü ve dört aydan beri beklediğimiz tevâfukâtın gayesinin mebde'ini gösteren Sekizinci Remiz’deki, sevgili Üstadımızın manevî bir nur ile parlayan ve gülümseyen, o yüksek, en hàrika, tatlı sözü, fakir talebenizde öyle bir hâlet‑i azîme tevlîd etmişti ki, işte o dakikam, saâdet‑i ebediyeye nâil olanların geçirdiği ânlardan bir dakika idi. Bu sürûr içinde mektûbunuzu ve Sekizinci Remz’i okudum. Okurken herbir cümlenin nihâyetinde, “Var ol, mes'ûd ol, bahtiyar ol Üstadım!” nidâları kalbime tercümânlık eden lisânımdan ihtiyarsız dökülüyordu. İlk defa Bekir Ağa ile, bir defa Rüşdü Efendi kardeşimle, bir defa da Re'fet Bey kardeşimle okudum.