156
100. Bu Nur Risalelerinin her birisi birbirinden nurlu.Hele İ’caz‑ı Kur’ân nurun âlâ nur
Âsım Bey’in fıkrasıdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstadımı, bu fakire lütûf ve kereminden ihsân buyuran Kàdir‑i Mutlak, ezel ve ebed sultanı Cenâb‑ı Hayy-ı Lâyemût Hazretlerine, her dakikada yüzbinlerce hamd ve şükür etsem – ki ediyorum – yine yüzbinde bir borcumu bile îfâ edemem.
لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪يPür‑taksîr olan bu fakir, bilâ‑fâsıla otuz dört sene olan hayat‑ı askeriyemde, muktezâ‑yı beşeriyet, az ve çok ma'siyet fırtına ve dalgalarına tutulmuş, vazife‑i diniye-i uhreviye ve ubûdiyet ciheti pek çok noksan kalmış ve hâb‑ı gaflet perdesine bürünmekle imrâr‑ı hayat etmiş olduğumu şimdi anlıyorum ve kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup, evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Bu da, siz Üstadıma ve Risalelerinize kavuşmakla hâsıl olmuştur ki, yüzbinlerce şükür Cenâb‑ı Hak sizi bu fakire ihsân buyurdu.
157
Dört sene evvel Burdur’a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendi’nin delâlet ve tavassutu ile muhâbereye başlanmış ve binnetice hikmet‑resân ve nur‑feşân ve müşkül‑küşâ ve kâinâtın muammâ‑yı tılsımını açan anahtarları bu fakirin eline veren, yine o risalelerdir. İşte o bahâ takdir edilemeyen o anahtarlar, öyle mücevherât ve pırlanta elmaslar ki, ne diyeyim iktidarsızlığımdan lisânım ve kalemim kalbimin tercümânı olamıyor, âciz kalıyor.
Şerîat, hakikat ve mârifet hazine ve definelerini küşâd edecek ve eden, ancak ve ancak bu Nur risale‑i şerîfeleridir. Bu Nur Risalelerinin herbirisi birbirinden nurlu; hele İ'câz‑ı Kur'ân nurun alâ nur. Nasıl tavsif edeyim, bir gülistan‑ı ferâh-fezâda, gayet nâdide ve hoş bu ezhâr‑ı latîfe gûnâ‑gûn bulunup da hangisini koparmağa, koklamağa, tercih etmeye mütehayyir kalıp da, neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmağa karar verdiği gibi; bu risale‑i şerîfeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur deryâsına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip, hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar! İnsanı fakat o insanı, tahayyür ve tefekkür sahrâsında mest‑i lâya'kıl bırakmaz da ne yapar! Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvaniyet hàssalarından tecerrüd etmesine, Hàlık’ına ubûdiyet‑i mütemâdiyede bulunmasına, mezmûm bilcümle ahlâkları def' ve tardetmesine ilâ âhir‥ gibi hissiyatıyla mütehassis edip de nefs‑i emmâreyi öldürmez de ne yapar!
158
Diyebilirim ki, bu Nur risale‑i şerîfeleri bir gülistan‑ı cinândır. Bu gülistandan istifade edemeyen bedmâyelere, nasîbedâr olamayanlara sad‑hezâr teessüf. İşte o gibilere ilhâm‑ı Rabbânî erişsin de, Yirmiüçüncü Söz risale‑i şerîfesinin âhirindeki iki levhanın birincisi ki, hicâb‑ı gafletten nihânı, ikinci levhadaki zevâl‑i gafletle ayâna tebdil edebilsinler.
Cümle mü'minîn‑i muvahhidînin tarîk‑ı hidayette hatve‑endâz olmaları için; Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine kavlen duâ ve tazarru etmekliğim ve fiilen de, henüz dörtte birini yazamadığım bu Nur risale‑i şerîfelerinin fakirde mevcûd olanlarını, i'timâd ettiğim, muhabbet ve aşkı olduğunu hissettiğim ihvâna, ezcümle (……………….) gibi zevât‑ı muhtereme, Cuma günleri fakirhânede toplanıldığı vakit bizzat okuyor ve ellerine birer Nur parçalarından verip akşama kadar ve bazı geceleri okunmakta devam ediliyor. Hepimiz Cenâb‑ı Kàdir-i Kayyûma ubûdiyet ve niyâzımızı îfâ ediyoruz ve Zât‑ı Üstadânelerine karşı da bu borcumuz olan duâ‑yı Üstadânelerini yâd ve tezkâr ediyoruz.
“Cenâb‑ı Zülcelâl-i ve'l-Kemâl Hazretleri muhterem Zât‑ı Üstadânelerini dünyalar durdukça, Nur Risalelerini rehberlikte, delâlette ve nur dellâllığında ilâ‑âhirüddeveran kàim buyursun!” duâsını her namazın âhirinde hemşirenizle beraber vird‑i zebân etmişiz, Efendim Hazretleri.
Âsım
159
101. Ahmed Galib’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır
Ahmed Gâlib’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır
Âdem‑i ilm-i hakikattir sözün,
Tercümân‑ı kenz ü vahdettir sözün.
.
Hazret‑i Hak’tan atâ‑yı mahzdır,
Neş'e‑i Şît-i hüviyettir sözün.
.
Ders‑i hikmettir, bütün ulvî beyân,
Misl‑i İdris, pîr‑i hikmettir sözün.
.
Mevc‑i tûfân-ı dalâletten siper,
Keştî‑i Nuh-u selâmettir sözün.
.
Sarsar‑ı ilhâddan inkaz eden,
Şu'le‑i Hûd-u hidayettir sözün.
.
Tezkiyet‑bahş-ı kulûb-u mü'minîn,
Sâlih‑i dâr-ı emânettir sözün.
.
Vahdetin esrârını ilân eden,
Ol Halîl‑veş asl‑ı millettir sözün.
.
Bahş‑ı zemzem eyler, ehl‑i hayrete,
İsmail‑i feyz-i hürmettir sözün.
.
Mahz‑ı tahkîktir, hayâlâttan ulâ,
Sırr‑ı İshak-ı hakikattir sözün.
.
Zümre‑i tâğutu hep berbat eder,
Lût gibi rükn‑ü salâbettir sözün.
.
160
Din‑i Hakkın neşr ü ta'mîmi için,
Fazl‑ı İsrail-i kudrettir sözün.
.
Hak cemâliyle kemâlin gösteren,
Hüsn‑ü Yûsuf’tan işârettir sözün.
.
Yokluk içre, varlığa kàim olan,
Sabr‑ı Eyyûb-u metânettir sözün.
.
Mülhidân fir'avunların gark eyleyen,
Tûr‑u Mûsa-i şerîattır sözün.
.
Ser tâ‑ser mîzan‑ı hikmetle rasîn,
Çün Şuayb‑ı emn ü adâlettir sözün.
.
Ehl‑i idlâli, eden zîr ü zeber,
Sanki Hârun‑u fesâhattir sözün.
.
Asker‑i Câlût-u küfrü mahveder,
Savt‑ı Dâvud-u hilâfettir sözün.
.
Mârifet‑i takvâ ve hikmet mülküne,
Bir Süleyman‑ı emârettir sözün.
.
Hâsılı dertlilere derman eder,
Dest‑i Lokman-ı hazâkattir sözün.
.
Ba'sü ba'de'l‑mevte kàim hüccetin, (❋)
Çün Üzeyr mazhariyettir sözün.
.
Ehl‑i şevke âb‑ı hayat bahş eden,
Hıdr‑ı bahreyn-i velâyettir sözün.
.
161
Bâr‑ı sıkletten ukùlü kurtaran,
Nur‑u İlyas-ı riyâzettir sözün.
.
Kulluğun efdalini izhâr eder,
Sırr‑ı Zülkifl-i ibâdettir sözün.
.
Sed çeker kâfir olan ye'cüclere,
Çünkü, Zülkarneyn‑i kudrettir sözün. (❋)
.
Sırr‑ı tesbihâtı telkin eyleyen,
Yûnus‑u gavvâs-ı hakikattir sözün.
.
Rahmet‑i Rahmân’ı hep tezkâr eder,
Hamd‑i Zekeriya-yı rahmettir sözün.
.
Tâb ile şerh‑i kitab-ı Hak eder, (❋❋)
İlm‑i Yahyâ-yı verasettir sözün.
.
Mürdeyi ihyâ, körü bînâ eder,
Nefha‑i İsâ-yı fıtrattır sözün.
.
Müjde‑peymâ-yı kulûb-u ehl-i hak,
Mâhî‑i târîk-i fetrettir sözün.
.
Ahmed’in mi'râcını eyler beyân, (❋❋❋)
Şerh‑i ahkâm-ı Nübüvvettir sözün.
.
Hep Kelâmullâh‑ı nâtık şerhidir,
Kenz‑i i'câz-ı Risalettir sözün.
.
Söz değil, özdür bütün tibyânınız,
Vech‑i Hakka hep işârettir sözün.
.
Lübb‑i lübb-i mârifettir mâ‑hasal,
Yüzyüze Hakka itâattir sözün.
.
Şu'le‑i envâr-ı hurşid-i ezel,
Mağz‑ı Kur'ân’dan ibarettir sözün.
.
Hak Teâlâ dâima pür‑nur ede,
Çünkü irfan‑ı saâdettir sözün
.
Şân‑ı Üstadda ne dersen Gâlibâ!‥
Az ki, bir îmâ‑yı hayrettir sözün.
Ahmed Gâlib
162
102. Ahmed Galib’in Sözler hakkında Arabî fıkrasıdır
Ahmed Gâlib’in Sözler hakkındaki Arabî fıkrasıdır
مُق۪يمُ السُّنَّةِ بِالْاِجْتِهَادِ ❋ قِوَامُ الدّ۪ينِ ف۪ي يَوْمِ الْفَسَادِ
سَلَلْتَ السَّيْفَ عَلَى الَّذ۪ينَ ضَلُّوا ❋ عَنِ الْحَقِّ وَهُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ
بَيَانُكَ كَانَ صَمْصَامًا شَد۪يدًا ❋ عَلٰى اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَالْاِرْتِدَادِ
وَنَادَيْتَ الْجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا ❋ اِلٰى نَهْجِ الْحَق۪يقَةِ وَالسَّدَادِ
اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَائِع۪ينَ ❋ وَتَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ
لَاَنْتَ دَعَوْتَهُمْ سِرًّا وَجَهْرًا ❋ لَقَدْ جَاؤُكَ مِنْ اَقْصَى الْبِلَادِ
فَمَا اسْتَغْنَوْا عَنِ الْاٰيَاتِ طُرًّا ❋ لِاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاِعْتِمَادٍ
163
رَاَوْ ف۪ي نُطْقِكُمْ نُورًا جَلِيًّا ❋ فَيَوْمًا بَعْدَ يَوْمٍ مُسْتَزَادٌ
فَتَحْتَ عَلَيْهِمْ اَبْوَابًا كَث۪يرًا ❋ مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ
جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَيْرٍ كَث۪يرٍ ❋ وَاَعْطَاكَ الصَّفَا ف۪ي كُلِّ وَادٍ
وَيَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ ❋ وَاٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ
يُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ ف۪ي سُوقِ حِكْمَةٍ ❋ بِاَنْوَارٍ اِلٰى يَوْمِ التَّنَادِ
اَلَا لَا تَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ ❋ فَبَشِّرْ قَلْبَهُمْ وَاللّٰهُ هَاد۪ي
164
103. Murad Efendi’nin Sözler hakkında yazdığı bir fıkra
Sözler hakkında Murad Efendi’nin fıkrasıdır
Azîz Dost!
Deryâ‑yı maâriften, semâ‑yı irfana İlâhî bir hava ile coşup fışkıran ve semâ‑yı irfandan zemin‑i maârife İlâhî bir hava ile inen bârân‑ı mârifeti ve feyezân‑ı hikmeti, zemin ile âsumân arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryânın ka'rından, sâhil‑i beyâna bahâ takdir edilemeyen cevâhir geliyordu. Bunlardan bir mikdar olsun almaya iktidarım gelmiyor ve gelemiyordu. Yalnız görüp alabildiğim bir şey varsa bedî'in cilvesiyle, bedîiyâtın neş'esiyle hayrettir.
Murad
104. Sabri Bey’in Risale‑i Nurun tanzim ve tarsin edilmesi vazifesine ta'yin ve kabûl edilmesinden duyduğu memnuniyet
Sabri’nin fıkrasıdır
Ondördüncü asrın elliikinci sâline yetişip, ahkâm‑ı kat'iyyesiyle mü'mine berâet ve mücrime i'dâm‑ı ebedî kararının infaz ve icrası gününe kadar bâkî kalacak olan kavânîn‑i ezeliye-i Sübhâniyeyi, bilkülliye hedm ve imha etmek âmâl‑i bâtıla ve efkâr‑ı münâfıkânesine kapılan ehl‑i dalâlet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, keşf‑i kable'l-vukû' olarak, işbu çelik kale tâbir ettiğimiz, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın müfessir ve mümessili olan Nur deryâsı, zâhiren otuzüç aded, ma'nen otuzüç milyon elmas, inci ve mücevherât‑ı mütenevvia ve müteaddideyi vücûda getirdikten sonra, asıl kalenin bu teşkilât‑ı nurâniye ve mühimme dâiresinde tanzim ve tarsini iktiza ettiği hengâmda, ednâ bir amele olarak, yüzbin defa haddimin fevkınde olan şu kudsî vazifeye, bu abd‑i âciz de ta'yin ve kabûl edilmekliğimdeki tevfikat‑ı Sübhâniyeye karşı, secdegâh‑ı Rabbâniyede mütâlaa ve riyâ olmasın, şu fânî vücûdumu ârâmsız ifnâ etsem, o mukaddes vazife dâiresinde, bir dakika müşerrefiyetime mukâbil ubûdiyet etmiş olamayacağımdan, اِلٰه۪ي اَنْتَ ذُو فَضْلٍ وَمَنٍّ ❋ وَاِنّ۪ي ذُو خَطَايَا فَاعْفُ عَنّ۪ي kaside‑i şerîfesiyle arz‑ı ubûdiyet etmekle iktifâ ettim.
Hulûsi‑i sânî Sabri
165
105. Takib ettiğin yoldan daha güzel ve ondan daha parlak ve nurlu bir yol olamaz
Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Bu hâl karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenâb‑ı Hakk’ın lütf‑u ihsânlarına hamdeder ve şükrederken bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki:
Evet Husrev, iyi olan sen değilsin; takib ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nurlu, hiçbir şey olamaz diyorum.
Sevgili Üstadım, size medyûnuz, risalelere medyûnuz. Bizi size ve risalelere ulaştıran Cenâb‑ı Hakk’a medyûn ve müteşekkiriz ve hâmidiz.
166
Sevgili Üstadım, mektûbunuzda yorgunluğumdan bahis buyuruyorsunuz. Evet, bazen yoruluyorum, fakat yorgunluktan istirahati arzu eden nefsimi, rûhum vazifeye dâvet ediyor ve belki bugünkü sa'yim, keffâretü'z‑zünûb olur. Çünkü, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmeti vâsi'dir, diyorum. İşte bu düşünce ile şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymetdâr Üstadımı memnun etmesi, bu hâlimi kat kat tezyîd ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Ahmed Husrev
106. Risalenin dinsizleri iskâta kâfi geleceğine hepimiz kanaat ve iman getirdik
Küçük Zühtü’nün fıkrasıdır
Yirmidokuzuncu Mektûbun Yedinci Kısmı’nı akşam fakirhânede Bekir Ağa ile beraber bazı hususî arkadaşlarımızla okuduk. Ve son risalenin, dinsizleri iskâta kâfî geleceğine hepimiz kanâat ve îmân getirdik.
Küçük Zühtü
107. Ümmet‑i Muhammed’in kulûb-u mecruhalarını Kur’ân-ı Mu’cizü'l-Beyan’ın âb-ı hayatıyla ihya buyuruyorsunuz
Sabri’nin fıkrasıdır
Vakit vakit mukaddesât‑ı diniyeye ehl‑i dalâletin icra etmekte oldukları hücumlarla rûhumda açılan cerîhaların teellümâtıyla müteellim olduğum bir ânda, muhterem Bekir Ağa Hızır gibi yetişerek, Yirmidokuzuncu Mektûbun Yedinci Kısmı’nı sunup, derdime derman oldu.
167
Evet eczâhâne‑i Kur'ân’ın müstahzarâtından ve ancak binden bir nisbetindeki hikmetinden olan işbu dürr‑i meknûn, es'ile ve ecvibe, işâret ve sarâhatiyle tedâvi ile, mağmûm kalbimi tesrîr ve müteessir vicdânımı tenvir ve mükedder rûhumu mahzûz edince dedim: Aman! Yâ Rabbî! Sen, Resûlün ve Habîbin Muhammed Mustafa’nın (A.S.M.) hakîki ümmetine öyle bir tükenmez hazâin‑i hikmet bahşetmişsin ki, o hazine‑i kudsiye 1351 sene ahkâm‑ı ezelîsi ve fermân‑ı ebedîsiyle öyle bir hayat‑ı bâkiye ihsân etmiş ki, hakîki verese‑i Enbiyâ olan ulemâ‑i be-nâm, en kısa bir âyetten nice hakàik‑ı nâmütenâhiye istinbat ve istihrâc ederek Ümmet‑i Muhammed’in kulûb‑u mecrûhalarını Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın âb‑ı hayatıyla ihyâ buyuruyorsunuz. Ey Mâlikü'l‑mülk, ey Hàlık‑ı Zülcelâl, ey Hakîm‑i Bî-misâl! Senin Zât‑ı Azamet-i Kibriyâna ilticâ ederek niyâz ediyorum, şöyle ki: Ahkâm‑ı Kur'âniyeyi i'lâ ve tarîk‑ı Ahmediyeyi ibkà ve hakîki verese‑i Enbiyânın âmâl ve makàsıdını teshîl ve teysir buyurarak bu bîçâre kullarını Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın dâire‑i nurâniyesine mes'ûdâne İ'lâ‑yı Kelimetullâh etmeyi göstermeden hayat‑ı bâkiye âlemine göçürme Allah’ım, diyerek zâhirî ve bâtınî gözlerimi levâih‑ı Kur'âniye ile perdeledim, Üstadım Efendim.
Pür‑kusur talebeniz Sabri
168
108. O Sözlerin kıymetini tariften âcizim. Ne kadar yazsam, o eserlerin kıymetinden binde bir nebzesini gösteremez
Sözler’i, müştâkların ellerine yetiştiren kardeşim Bekir Ağa’nın fıkrasıdır
Elimizdeki hakàik‑ı Kur'âniyeyi câmi' Nur Risaleleri, her ân ve zaman bizi tarîk‑ı hakikatin nurlarına istiğrak ederek, şu zaman‑ı hâzıranın ehl‑i îmânın kalbine verdiği ızdırâbı izâle etmektedir.
Hakka şükürler olsun ki, ehl‑i îmânın üzerine musallat olan ve gayr‑ı kàbil-i tahammül olan hâlât karşısında, îmân ve irşadın nurânî dâiresi dâhilinde, hak ve hakikate lâyık bir vazifede istihdam ediliyoruz. Şu zamanda yegâne medâr‑ı tesellîmiz olan şey, ancak Erhamürrâhimîn’in, tavassutunuzla; bize kavuşturduğu hakikatlerdir. Lisânım, şükrânlarıma tercümân olamıyor. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ancak söyleyebildiğim şey, beklediğim ümîd; benim ve ehl‑i îmânın, bilhassa risalelerle alâkadar kardeşlerimin iki cihanda mesrûr olmalarını ve bilhassa başta Üstadımızın kudsî ve pek azîm hizmetinden, Hàlık‑ı Kâinât Hazretlerinin râzı olmasını temennîden ibaret kalıyor. Bugünkü ahvâl‑i müessifeden müteessir olmamak mümkün değil. Allah iyi yapar, inşâallâh. Ben câhilim, bu kadar yazabildim. O Sözler’in kıymetini ta'riften âcizim. Ne kadar yazsam, o eserlerin kıymetinden binde bir nebzesini gösteremez.
Talebeniz Emrullâh oğlu Bekir
169
109. Tarîkat hakkında olan Telvihât‑ı Tis'a münâsebetiyle yazılmış bir mektûb
Tarîkat hakkında olan Telvihât‑ı Tis'a münâsebetiyle yazılmış.
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili ve Kıymetdâr Üstadım, Efendim!
Hâfız Ali Efendi kardeşimle irsâl buyurulan Yirmidokuzuncu Mektûbun Dokuzuncu Kısmı’nı pek büyük bir sevinçle aldım ve okudum. Kısmen kardeşlerimle, kısmen de yalnız başıma, beş‑altı defa okuduğum hâlde, bu risalenin rûhuma ilkà eylediği nurânî feyizleri karşısında, okudukça okumak ihtiyacım artıyordu. Ve senelerden beri müştâkı bulunduğum tarîkatın böyle ulvî, nezîh, àlî hakikatlerini öğreten bu kıymetdâr risaleyi elimden bırakamıyorum. Her okudukça başka bir zevki veren ve kendi arkadaşları olan diğer risaleler gibi, her bakışta başka bir güzellik ve letâfet gösteren bu risaleyi ve içindeki ulvî ve àlî hakikatleri bize okuyan levhaların münderecâtını, belki dört‑beş seneden beri arıyor, bulamıyordum.
Sevgili Üstadım, Allah sizden ebediyen râzı olsun. Nasıl ki, bahr‑i muhît içerisinde yaşadıkları hâlde, susuz kalmalarından dolayı değil, belki kendilerinde zîkıymet şeylerin husûlü için, Nisan yağmuruna şiddetli bir alâka ile ihtiyaç gösteren balıklar gibi, benim de bu risaleye ihtiyacım şiddetli idi. Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak Hazretlerine bînihâye şükür olsun ki, hayatımın bu karanlık sahifesini de arzularımın pek fevkınde olarak nurlandırdı.
170
Evet, bu risalenin fakir talebenizde hâsıl ettiği te'sir ve intibâ'larını, kalemle ifâdeden her vakit için âcizim. Küçük küçük cümleleri ve anahtarlarıyla pek büyük define ve hazineleri açan ve azîm girdabları kapatan ve tarîkatın nezîh, àlî ve çok yüksek feyizli, sürûrlu, zevkli, doyulmaz ve bırakılmaz bir yol olduğunu ders veren bu kıymetdâr risaleyi çok ehemmiyetli buluyorum. Ve bilhassa tarîkata mensûb olup da, haricin ittihamından kaçınan veyâhut öğrenmek ve anlamak istedikleri hâlde muvaffak olamayan ve alâkadar olmak isteyen kardeşlerimi, bu risaleye mâlikiyetlerinden dolayı tebrik etmekte kendimi çok haklı görüyorum.
Kıymetdâr Üstadım!
Risalenin geri kalan kısmının da bir ân evvel ikmaliyle, istifade ve istifazamız için irsâl buyurulmasını, dest ve dâmenlerinizi öperek niyâz etmekteyim. Ve ikmal ve irsâline de arkadaşlarımla birlikte sabırsızlıkla intizarımızı arz ediyorum, Efendim Hazretleri.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Hakîr talebeniz Ahmed Husrev
171
Yirmiyedinci Mektûb’un Üçüncü Kısmı ve Üçüncü Zeylin Nihâyetidir
110. Bütün dünya Kur’ân’ın beyan ve esrarını manen sizi dinliyor, inşaallah her vakit dinleyecek
İkinci Sabri ve ikinci Husrev ve birinci Ali’nin fıkrasıdır
Ey Yüce Üstad!
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e çok şükürler ki; size o muazzam Kitab‑ı Mübîn’in hazine‑i hakàikının miftâhını, rahmetiyle ihsân buyurmuş. O hakàik‑ı azîme ki, bütün dünya halkının eşedd‑i ihtiyaç ile, sabırsızlıkla, mütereddid, mütehayyir, “Acaba bir âb‑ı hayat bulacak mıyız?” diye bir hâlette iken, o mahfûz ve mestûr zemzeme‑i azîmenin musluklarını açarak, her meşreb ehlinin müracaatlarında içirilmemek kàbil olmayan bir tarzda, cüz'î, küllî hattâ pek âmî olanlar bile bir damla ile harâretini kestirecek derecede vazife‑i àliyenizde münteşir, tekellüfsüz, tasannu'suz, çok cihetlerle kanâat‑ı kâmile ile şâhid olabildiğimiz bu vazife ile muvazzaf ve ancak ilm‑i bînihâyeden lemeân eden, arş‑ı Hudâ’ya nazar ile âleme rahmete vesile olduğunuz hengâmda ne diyebilmek mümkün ve ne cesâret!
172
Hem bütün mümkinâtla alâkadar o muhît ve ehass‑ı hàvâssın bile tam fâik derecesinde massedebilmesi bence baîd diyebileceğim serâser nur olan eserlere, fakir gibi, her hususta nısf değil hiçin hiçi olanların bu hususta mütâlaa değil, elime kalem alıp o mübârek fikr‑i àlînin içine müşevveş fikrimi karıştırmaktan korkuyorum ve cesâret edemiyorum. Gaye‑i maksad olan yalnız Üstadım her hususta muvaffakıyete kısa nazarım ile bakıyorum. Muvaffakıyetler neticesi, bizim için bir eyyâm‑ı mübâreke uzaktan uzağa görünüyor. İnşâallâh o yevm‑i mev'ûdu duânız himmetiyle göreceğiz ve biz görmezsek fütûhât‑ı azîme nâil olan eserleriniz pek bâlâ bir mevkide kahramanâne müşâhede edecekleri şüphesizdir. Cenâb‑ı Hak sizden ebedî râzı olsun. Duâ‑yı âciziyeden başka bir mütâlaa dermeyân edemeyeceğimden o hususu, fikri àlî, kalbi sâfî kardeşlerime havâle edip, el ve eteklerinize yüzlerim sürerek, kırık dökük sözlerimden affınızı dilerim.
Üstadım, bu üçüncü nükte‑i kenziyeyi mütâlaa ettim. Sûre‑i Alak-ı Mübârek’in hurûfâtının îmâ ettiği sırlar karşısında hayretimden gayr‑ı ihtiyarî, “Allah Allah!” Lafz‑ı Celâl’i ağzımdan çıkmakla öz ve gözlerim hazîn hazîn yaşarıyordu ve şöyle düşünüyordum:
Evet nasıl ki, kâinâtın her zerresi Hàlık‑ı Kâinâta şehâdet ve gülümseyerek haber veriyorlar. Öyle de, kâinâtın haritası olan Kur'ân‑ı Hakîm’in vücûdunu teşkil eden harfleri de hâdisât‑ı kevniyenin mâzi, hâl ve müstakbeline lisân‑ı hâlleriyle şehâdet edecekleri bedîhîdir diyorum. Bu düşüncemin izâhını nihâyetteki ihtarında buldum, elhamdülillâh dedim.
Hele mübârek Sûre‑i Rahmân, şu zamanın efkâr‑ı bâtıla ve fir'avun‑meşreb kafalara yıldırım‑misâl sâika ile pek sarîh bir sûrette, her işi Rahmânürrahîm’in diye isbât ve otuzbir defa bir cümle tekrar ile, çör‑çöpten ibaret olan tabîiyyûn ve maddiyûn tahassungâhlarını, o kudsî harflerinin remziyle zîr ü zeber ediyor. Zâten Üstadım, çok yerlerde beyân buyurduğunuz gibi, bu kâinât kitabını açan Kàdir‑i Zülcelâl ve Hakîm‑i Zülkemâl, o kitabı kapayıncaya kadar, o kitabın sahife, satır, harf ve noktalarını hakkıyla izâh edecek ve hikmetini gösterecek bir müfessir, bir muarrifini ve o muarrifin verese‑i hakîkisini rahmeti muktezâsı ile eksik etmeyecek.
173